• RܒYALAR VE YORUMLARI___!!!

    RܒYALAR VE YORUMLARI___!!!

    23 Aralık 2019

     
    | Devamı

    RܒYALAR VE YORUMLARI

            

    Rüyalar:

    1- Ya doğrudan Rahmani kaynaklı mesajların,

    2- Ya Şeytani amaçlı kuruntu ve kâbusların,

    3- Veya şuur altına saklanmış duyguların, arzuların ve bastırılmış korkuların ve kuşkuların dışa vurumu şeklinde tezahür etse de hepsinin yaratıcısı Cenab-ı Hak’tır.

    Allah'a, Kur'an’a ve Resulûllah’a tam ve sağlam inanmadan… İnsanın RUH dünyasına ve maneviyat boyutuna aklı yatmadan… Ve İlahi-Ezeli kader hakikatini kavramadan, rüyaları birbirinden ayırmak ve doğru yorumlamak imkânsızdır. Çünkü kâinatı, hayatı ve ruhları yaratan Allah, aynı zamanda rüyaların da Hâlık’ıdır ve O’ndan başka yaratıcı bulunmamaktadır.

    Sakarya Ü. İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyelerinden Abdulvahit İMAMOĞLU, “Rüyanın insan hayatındaki rolü” üzerine, Fakülte dergisinde bir araştırma yayınlamıştı. Önemli ve değerli saptamalar yanında; sanki bilimsellik kaygısıyla birtakım kuşkular ve dolaylı baskılar sonucu, bazı gerçekleri net olarak ortaya koymaktan sakınır bir tavır takınılmıştı. Bunları tek tek ele almak bir kitap hacmini bulacağından, gerekli düzeltme ve eklemelerle aktarmayı yeterli saydık.

    Rüya, insan hayatında daima var olan psikolojik (ruhani) bir olaydır. Rüyalar, insanın iç dünyasını belli semboller ve kendine has yöntemlerle yansıtmaktadır. Ayrıca, fertlerin günlük yaşantısına zaman zaman yön vermekte ya da dolaylı olarak fertleri etkilemiş olmaktadır.

    Rüyalar, bugün elimizde var olan bilgi ve bulguların ve yapılan yorumların ötesinde, insan hayatının derin boyutlarını ve sırlarını yansıtan önemli psikolojik veriler sayılmaktadır. Zira rüyalar, doğru tanımlanabildikleri ve kişiyle bağlantılı yorumlanabildikleri ölçüde, kişinin karakterini ve hayallerini de ifade eden veriler ortaya koymaktadır. Rüyaların uykuda ortaya çıkması, görüldükten sonra unutulma riskinden arta kalanların objektif bir veri olmalarına gölge düşürse de elde kalanların, etkili psikolojik tahlilleri, insanı anlamada çok önemli fırsatlar sunmaktadır. Daha da önemlisi, rüyalarla ilgili zaman zaman yapılan değerlendirmelerde, onların sadece bireysel bir anlam taşımadığı, aynı zamanda sosyal yönlerinin ve işaretlerinin bulunduğu da vurgulanmaktadır. Özellikle dini kaynaklarda karşımıza çıkan rüyalarda ve onların yorumlarında, sosyal içerikli dünya hayatının izleri oldukça önemli yer tutmaktadır.

    Bu konuyu ele almamızın amacı, psikanalist bir bakışla; rüyanın insan hayatındaki anlamını ve bilinçaltının rüyalarla dışa nasıl yansıdığını açıklamaktır. Konuyu, genelden ziyade bazı İslam âlimlerinin ve çağdaş psikanalistlerin rüya hakkındaki görüşlerini ve değerlendirmelerini dikkate alarak irdelemeye çalıştık. Rüya, en basit manasıyla uykuda görülen şey anlamındadır. Rüya, hakikat âlemine açılan pencerelerden, olmuş ve olacak hadiselerin aynen veya bir kısım sembollerle müşahede edilmesinden ibaret kader yansımalarıdır. Rüyayı, Batılı bilginlerin; “gün içerisinde karşılaşılan olayların bilinçaltında büründüğü hâl” olarak tanımlamalarına karşılık, Doğulu bilginler ise daha çok; “İlahi ve uyarıcı bir mesaj olarak” tanımlamışlardır. Rüyalar çok farklı şekillerde anlamlandırılmıştır. Rüya; REM uykusu sırasında, ancak diğer zamanlarda da gözlenen öykümsü imajlar, hisler, algılar dizisi olduğu kadar, uyku sırasındaki zihinsel etkinliklerin, uykuda kurulan hayallerin ve bilinçdışı dürtülerin uyku sırasındaki sembolik dışavurumlarıdır. Demek ki, rüya hadisesinde; çok yönlü ve yerine göre karmaşık görüntüler, bu görüntülerin farklı tasvirlerinin, film şeridi gibi bir yerden bir yere nakli ve değişimi söz konusu olmaktadır.

    Rüyalarımızın bizi etkilediği açıktır. Çünkü onlar, uyanıkken yaşadığımız dünyanın tüm yasalarına aykırıdır. Dileklerimizi gerçeğe dönüştürme, bizi öykülerin tam ortasına götürme yollarına rüyalarda sıkça rastlanır. Rüya görmemizin temel işlevlerinden birisi de; şuuraltımızın uyanıklık durumunda çözemediği bazı yaşamsal sorunlar üzerinde aralıksız çalışmasına yol açmaktır. Bu tür bir zaman olmasaydı, bizlerde ağır zihinsel gerilimler ortaya çıkardı. Zor şartlarda yaşadıktan sonra, daha fazla uykuya ihtiyaç duyduğumuz bir hakikattir. Bir anlamda; “uyku zamanlarımız, sorunlardan kaçmaktan çok, şuuraltımızın o sorunu çözme zamanıdır” diyebilme imkânı da vardır.

    Rüyalar, gelecekle ilgili alâmetler olarak da kullanılmaktadır. Bunun en saf hali, ilkçağdaki incubatio yöntemine benzeyen, istihare geleneğinde de karşımıza çıkmaktadır.

    İstihare, Hz. Peygamberimizin tavsiye ve talimatıyla; kişi, dua ettikten sonra, halis bir niyetle ve Rabbine yönelerek yatağına uzanması ve “hayırlı olanı” araması; kişi bu yolla, bir sorunun cevabını, bir ikilemin çözümünü öğrenmeyi ummasıdır. İrşat edici rüyalarda da benzer şeyler yaşanır; bu tür alâmetler, sufilerin manevi talimat aldıkları rüyalarda doruğa ulaşır. Ama rüyaların; kıssadan hisse çıkartmayı, ihtidayı, gizli günahların açığa vurulmasını ve eziyet çektiren sırların gün yüzüne çıkmasını sağladığı da olmaktadır. Telepatik rüyalar ise çeşitli insanlar arasındaki sıkı bağı ortaya koymaktadır. Rüyalar; geleceği şimdiden ve kısmen -Allah’ın izni çerçevesinde- okudukları, insanı çok yüksek ruhsal aydınlanmaya ulaştırdıkları gibi, basit gündelik kaygılarla ilgili de olmaktadır.

    Esasen kişilerin iç dünyasının tespiti ve tahlilinde, özellikle rahatsız olan ve bu rahatsızlığı dışa yansıyan kişiler üzerinde, tedavi amaçlı araştırmalar yapan psikanalistlerin rolü giderek artmaktadır. Onlar bu rahatsızlığın kaynağına inerken, rüyalardan ve onların tahlillerinden hareketle yeni bilgilere ulaşmışlardır. Günümüzde rüyaların, iç yaşantıdaki etkilerinin, dışa yansıması ve günlük hayatı etkileyip insanı olgunlaştırması yolunda, bu çalışmalar büyük önem kazanmıştır. Bu nedenle rüyaların; fertlerin derunî dünyasından dışa taşma ve hayatı farklı algılama veya algılatma özelliğini psikanalistlerin yaklaşımlarıyla değerlendirmekte fayda vardır.

    Rüyalar; ilk insan ile birlikte var olmaya devam etmiş olsa da modern aydınlanma çağı bunları “saçma ve önemsenmez” olarak göstermeye çalışmıştır. Ancak Freud’un çalışmaları; rüyanın ciddiye alınması gereken, hem sağlıklı hem de hasta insanları ilgilendiren bir gerçeklik olduğuna katkı sağlamıştır. Freud’un ifadesiyle; “Rüyalar, bilinçaltına giden ana yoldur.” Bilinçaltının tezahürleri olarak rüyalar, bireyin en gizemli ve en karmaşık tecrübelerinden birini oluşturmaktadırlar. Zamanımızın büyük bölümünü uykuda geçirmemizden dolayı, günlük hayatımızda sürekli olarak yaşadığımız en önemli bilinçaltı tecrübesi rüyalar olmaktadır. Uyku, kişiyi adeta başka dünyalara götüren bir zihin olayının, ruh ekranında yaşanmasıdır. Freud’a göre; düşlerin asıl amacı, bizi bu dünyanın sevinçleri, acıları gibi gündelik hayata ait olan şeylerden uzaklaştırmaktır. Ancak düşler kişiye ne sunarsa sunsun, malzemelerini gerçeklikten ve bu gerçeklik çevresinde dönen zihinsel yaşamdan ve ruh dünyamızdan aktarmaktadır. Özellikle Rahmani düşler, malzemesini İlahi gerçeklikten ve kader projesinden almaktadır. Ancak her zaman rüyalarda görülen imgelerin kaynağını hatırlayamayız. İşte Freud, bu durumun bizi şaşırttığını ve rüyaların bağımsız bir üretim gücü olduğuna inanmaya zorladığını hatırlatır.

    Freud, düşlerin; kaynağının biz farkında olsak da olmasak da belleğimizdeki bilgilerden, gerçeklikten ve hayat serüvenimizden kaynaklandığını ortaya koymaktadır. Onun ifadesiyle düşler; uyanıklık durumunda ulaşılamayan anıları ve algıları emirlerinde bulundurmaktadırlar. Rüyaların yeniden üretmek için kullandığı önemli malzemelerden biri de çocukluk yaşantılarıdır. Çocukluk yaşantısının yanında gündelik olayların da rüyalarda görüldüğüne sıkça rastlanır. Fakat bilinçaltının yani çocukluğa ait anıların öneminin daima ağır bastığı anlaşılmaktadır. Rüyalar her zaman net şekilde kendilerini göstermekten uzaktır. Bazen şekil değiştiren bu rüyaların kaynağını bulmak öyle kolay olmamaktadır. Batılı araştırmacıların, rüyaların uyaranlarını ve kaynaklarını açıklamak için yer verdiği kurama göre; rüya uyku sırasında rahatsız edici şeylere karşı bir tepki olarak da yorumlanmaktadır.

    Rüyayı oluşturduğu düşünülen uyarılma kaynakları dörde ayrılır: 1- Dış (Nesnel) uyarılmalar. 2- İç (Öznel) duyusal uyarılmalar. 3- İç (Organsal) uyaranlar. 4- Saf ruhsal uyarılma kaynakları.

    Bazıları bu uyaranların rüyaları başlatabileceğine inanmıştır. Günümüzde ise rüyaların sadece merkezi sinir sisteminin bir işlevi olduğu ve uyku süresinde belirli aralıklarla ortaya çıktığını kabul edenler yanılmaktadır. Freud’un, uykuyu başlattığına dair yer verdiği çevresel ya da bedensel uyaranların da gerçekte uykuyu başlatmadığı, ancak rüyanın içeriğine geçişerek rüya konularını etkilediği sanılmaktadır. Buna göre; açlık, ağrı, susuzluk ve idrar kesesinin dolması gibi uyaranlar, bazı sıkıntılı rüyaların içeriğinin şekillenmesine yol açmaktadır. Bu tür rüyaların içeriğini etkileyen önemli bir etmen de rüyanın görüldüğü geceden önceki gün boyunca yaşanan duygu ve düşüncelerin kalıntılarıdır. Bu kalıntılar bilinç dışında etkinliklerini sürdürdükleri için, fiziksel uyaranlarda olduğu gibi, rüya içeriğinin bir parçası durumuna gelme ihtimali de vardır. Batılı yorumculara göre rüyalar; insanın uyanık hayatında arka plana atılmış, sosyal ve etik değerlerle kontrol altına alınmış veya bastırılmış düşünce ve duygularının, uykuda bilincin rahatlamasıyla görsel açıdan ön plana çıkmasıdır.

    Rüyayı bir ruhsal, zihinsel faaliyet olarak kabul etmeyen kuru bilimsel rüya kuramcıları, onları yorumlamak gibi bir yola hiç başvurmamışlardır. Oysa Freud’un hedefi rüyaların yorumlanabileceğini ispatlamaktır. Bu rüya yorumlamada en çok kullanılan iki yöntem olarak; 1- Simgesel rüya yorumlarını, 2- Şifre çözme metotlarını açıklamaktadır. Aslında simgesel rüya yorumu, düşleri açıklamada yeterli olmamaktadır, bilimsel sayılmamaktadır ve genel prensipler olarak esas alınmamaktadır. Bu nedenle Freud, rüyaların yorumlanmasında ikinci yöntemi, yani şifre çözmeyi tercih edip öne çıkarmıştır. Bu yöntem sadece düşün içeriğini değil, düş görenin kişiliğini ve koşullarını da göz önüne almaktadır. Yorumlamaya başlamadan kişiye özel bu koşulları önceden sorup araştırmak, rüyadaki şifreleri kırmak için gerekli bulunmaktadır. Çünkü aynı rüya öğesi zengin ve fakir için farklı, evli ve bekâr için ayrı, bir rahip ya da tüccar için farklı anlamlar taşıyacaktır. Bunun yanında rüya, bir bütün olarak değil, parça parça ele alınmalıdır. Her parçanın ve ayrıntının farklı bir olayı, durumu veya duyguyu anlattığı hesaba katılmalıdır.

    Freud’a göre rüyalar, aynı zamanda bir dileğin gerçekleşmiş olması ve bir isteğin doyurulmasıdır. O bu görüşünü kanıtlamak için çocukların rüyalarını örnek olarak aktarır. Ona göre küçük çocukların rüyaları genellikle istek doyurmalardır. Çözüm için sorun oluşturmazlar. Ama öte yandan temel doğaları açısından rüyalar, isteklerin doyurulmasını temsil etmede son derece önemli sayılmıştır. Bazıları yalnızca isteklerin doyurulması olarak anlaşılabilen ve anlamlarını kılık değiştirmeden gösteren rüyaların, çok sık rastlanan ve çok değişik koşullarda olabileceğini kanıtlayan örnekler sunmuşlardır. Örneğin çok susayan birinin rüyasında su içtiğine ve çeşme başlarında gezindiğine sıkça rastlanmıştır.

    Bazıları, rüyaların istek doyurma olduğu hakkındaki kuramını “kazlar rüyasında mısır görür” atasözüyle açıklamaya çalışsa da her düşün içeriği açık değildir. Bazen düşler sansürlenmiş bir şekilde meydana gelmektedir. Bu durumda düşlerin aslında bir istek doyurma olduğunun nasıl ispatlanacağı sorusu akla gelmektedir. Freud, rüyanın bir istek doyurma olduğunu doğrudan gösteremediği durumları “rüyalarda çarpıtma görüngüsü” diye izah etmektedir. Bu çarpıtma durumu, bilincin rüyalara uyguladığı bir çeşit sansür kabul edilmektedir. Bu çarpıtılmış rüyaların aslında nasıl birer dilek gerçekleştirmesi olduğunu söyleyenlerin yaklaşımı, doğruyu tam olarak ifade etmemektedir; çünkü iman ve maneviyat boyutu eksiktir. Freud ve benzerlerinin rüyalar hakkındaki görüşlerinin özeti: “Rüya (baskı altında tutulmuş) bir dileğin (başka bir kılıkta) gerçekleşmesidir” derken, bu inanç zafiyetlerini de dile getirmektedirler. Bunlar, “düşlerin istek doyurması olduğunu göstermek için çocuk rüyalarından bahsetmektedir. Çocukluğun ilk dönemlerinde görülen rüyalarda istekler olduğu gibi canlandırılabildikleri halde, daha sonraki dönemlerde istekler bilinç dışında tutulduklarından, rüyalara ancak maskelenmiş bir biçimde yansıyıvermektedir. Her rüya bilinç dışı istek, dürtü, korku ve çatışmaları temsil etmektedir.” yorumları eksiktir ve rüya gerçeğini tam olarak ifade ve izah etmemektedir. Çünkü bunlar inanç yokluğundan, Rahmani ve Şeytani rüyaların farkında değillerdir. Açık İçerik ve Kapalı İçerik olmak üzere rüyanın iki niteliği vardır. Yetişkin bir insanın rüyasının görünür içeriğine bakarak, o rüyanın gizli içeriğini anlayabilmek oldukça güçtür. Rüyanın açık içeriği, hatırlanan ve anlatılabilen biçimi ile rüyadır. Gizli içerik ise rüyadaki görüntülerin altında yatan dürtüler, istekler, duygular, karmaşalar ve korkulardır.[1]

    Rüyada simgeleştirme; yoğunlaştırıverme, kılık değiştirme ve yer değiştirme süreçlerinin işlemesi ile gizli içerik açık içeriğe dönüşebilir durumdadır.

    Evet, rüyalarda olguların ve olayların yer değiştirmesine ve temsille farklı bir görünüme bürünmesine rağmen, duyguların aynı kaldığı bir gerçektir. Bununla ilgili olarak; bir rüyada yaşanan bir duygunun, uyanıklık halinde aynı yoğunlukta yaşanan bir duygudan hiçbir şekilde daha aşağı olmadığı bilinmektedir. Örneğin; rüyada görülen haydutlar gerçek olmasa bile, hissettiğimiz korkular gerçektir ve kişi gerçek hayatta haydutlarla kalmışçasına korkup irkilmektedir. Ancak, bazen rüyada görülen düşünce ile hissedilen duygu arasında bir paralellik olmayabilir. Freud’a göre; rüyalarda düşünsel içeriğe, uyanıklık halindeki düşüncelerinde kaçınılmaz saydığımız duygusal sonuçların eşlik etmemesi, her zaman bir şaşkınlık konusu olagelmiştir. Bu durumu; rüyadaki düşünsel malzemenin sansürlenmesine, yer değiştirmelerine bağlayıp yorumlasalar da asıl çıkmazları ve tıkanıklık noktaları, Allah’ın varlığına ve kudretine ve Ruh gerçeğine olan iman zafiyetleridir.

    Özetle:

    a- Kur’an-ı Kerim’in sarih (çok net ve açık) hüküm ve haberlerine uygun olan,

    b- Sahih Hadis-i Şeriflerin öğütlerine ve öğretilerine muvafık bulunan,

    c- Ehl-i Sünnet Ulemasının itikat ve ittifakına münasip sayılan mesajları içeren rüyalar,

    d- Müstakim hayatı, örnek cihadı ve yüksek ahlâkıyla temayüz etmiş önder şahsiyetlerin, ruhaniyetleriyle temessül edip konuştukları ve tavsiye buyurdukları rüyalar…

    e- Ve yine salih ve müstakim mü’minlerin, mücahit ve muttaki kimselerin gördükleri ve farklı şahsiyetlerin, farklı zaman ve mekânlarda aynı konuda, aynı işaretleri gördükleri rüyalar…

    f- Selim akla, genel ahlâka, temel insan haklarına uygun mana ve mesajlar çıkarılacak rüyalar...

    g- Ümmetin hayrına, bütün mazlumların huzuruna yarayacak işaret ve beşaretler taşıyan rüyalar RAHMANİ’dir, sahih ve salih rüyalardır. Bunların doğru ve uygun yorumları ufuk açıcı ve ruhları ferahlatıcıdır. İnanmayan ve önemsiz sayanlar ise bu huzur ve doyumdan mahrum kalır.

    Salih ve sahih rüyalarla, insanların karakter ve kabiliyetleri, psikolojik problemleri ve derinlikleri arasında önemli bir ilişki bulunduğu tarihi ve bilimsel bir vâkıadır. Ruhsal ve sosyal sorunların aşılması, çeşitli sıkıntı ve zorluklardan çıkış yollarının bulunması… Ve özellikle inançlı insanlara umut, heyecan ve kararlılık aşılanması konusunda Rahmani rüyalar, çok önemli ve etkili bir şuur ve huzur kaynağıdır.

    Rüya konusuyla ilgili İdris Cevahir’in önemli tespit ve tahlilleri vardı:

    “Hakikatten neden kaçarız? Neden hakikati söylemekte zorlanır ve niçin hakikat için bedel ödemeyi göze alamayız? Bu sorulara birçok açıklama getirilebilir; ancak öncelikle bizim kaçtığımızın, söylemekte zorlandığımız ve bedel ödeme noktasında göze alamadığımızın hakikat olup olmadığını bilmemiz gerekiyor. İnsanın vehmi (belirsiz düşünceleri, müphem endişeleri ve cüz'i idrak yeteneği) öyle etkin ve kuşatıcıdır ki klasik filozoflar bütün bilgilenme süreçlerini vehimden kurtulma gayreti olarak açıklamaktadır. Bu yüzdendir ki insanın “gerçek” zannettiği birçok şey gerçek değil kurgusaldır. Hakikat zannına kapıldığı birçok şey ise hakikat değil yanılsama yahut yalandır.

    İnsanın bir konuda ikna olması ve bir şeyi hakikat sanması; esasında gündelik deneyimlerine dayanıyor. Bir şeyin gerçek olabilmesi için gündelik olarak tecrübe edilmesi, sanki bir üst hakikat seviyesini ifade ediyor. Örneğin, ateşin yaktığının bilgisinin sizde olması böyle bir şeydir. Bir çocuk düşünün, yanma fiiline dair hiçbir şey bilmeden, duymadan ve tecrübe etmeden inanmış... Yani ne canı yanmış, ne eli yanmış ne de yanma kavramını duymuş. Bu çocuğun yanmaya dair bilgisi esasında bir kabuldür. Bu kabulün gerçek bilgiye dönüşmesi ise gerçekten ve fiilen bir yanma olayının yaşanmasını gerekli kılar.

    Bu “deneyimlerimiz” kısmına modern dönem öncesi, rüya görmek de dâhildi. Ancak “rüya” bu anlamını modern dönemde kaybetti. Ulvi âlemde bulunan hakikatin yahut hakikatlerin insana uyku halinde görünmesi teorisi, kendisini bilinçaltında var olan bastırılmış duyguların gün yüzüne çıkması olarak değiştirildi. Ancak gelecek hakkındaki tikel rüyalarımızın kaynağı hâlâ açıklanabilmiş değildi. Yani ben haftaya borsanın 107.361’e düşeceğini yahut doların 5.97 TL olacağını rüyamda görüyor isem ve bu aynen tahakkuk ediyor ise, bunun bilinçaltı ile açıklanması eksik ve çarpıtılmış bilgidir ve bir kandırmaca cinsindendir. Ancak itiraz edenler buna sadece “canım o bir tesadüf” diyebilir... Ancak, eğer ben bunu birçok olayda yaşıyor isem, bu sefer meselenin tesadüf olarak açıklanması da anlamını kaybedecektir.

    Klasik düşüncede rüya; bir üst âlemden gelen, insanın kendi durumuyla alâkalı bir bilgi kaynağıdır. Ancak bilgi rüyanın kendisi değildir. Bilgi rüyanın tabiri ile ortaya çıkar ki bu noktada tabircilik bir bilim dalı ve bilgi kaynağına dönüşür.

    Evet klasik idrakten modern idrake geçişte insanlık birçok imkânı kazanmış bulunuyor. Örneğin tıp ve iletişimde olan ilerlemeler insanın hayatını oldukça kolaylaştırıyor. Yani Batı’nın en güçlü düşmanları dahi hastanelerde Batılı firmalar tarafından icat edilmiş teknik ve aletlerle ameliyat olmayı reddetmiyor. “Batı her yönüyle bâtıldır ve tümüyle zararlıdır” diye yazı yazanların, yazıyı yazarken kullandıkları bilgisayarların Batılı bir şey olduğunu görmezden gelmeleri bir çelişki oluşturmaktadır. Ancak Batı; fizik âlemimizi büyütse de fizik imkânımızı yüceltse de bunun yanında kozmik âlem tasavvurumuzu maalesef daraltmıştır. “Üst âlem” fikrinin terk edilmesi bizleri fizik âleme kapamıştır.

    Bu şahsen ruhumun çırpınışının ve ıstırabının birinci gerekçesidir. Kapalı bir âlem ve sadece fizikten ibaret bir evren, sınırları milyonlarca km. olan hapishaneler demek değil midir? Bilim dünyasının “üst âlem” fikrini reddetmesine birinci itiraz “bir paralel evrenin olabileceği” fikri ile geldi. Yani üst âlemi kabul etmeyen bilimsel zihin fiziki âlemle aynı şartlarda paralel evrenler olabileceği fikri ile çoklu hapishaneler denemesine girişti. Yatay düzlemde oluşan bu genişleme insana üst âlem fikrinin verdiği özgürlüğü verir mi, verebildi mi? Vermese gerek.

    “Üst âlem fikrinin terki değil, ancak ulaşılmaz olarak kabul edilmesi” fikri ise Vahhabilik ve taşranın din yorumu ile ortaya çıkmış sakat görüşlerdir. Yani; bunlara göre insanın ölmeksizin diğer âlemle irtibat kurabilmesi mümkün değildi! Esasında bu fikir, üst âlemi kabul etse de, bilinmez kılarak üst âlemi yaşayanlar için asılsız bir efsaneye dönüştürmektedir. İslam dünyasındaki düşüncenin seyri dikkate alındığında Vahhabiliğin ve dinin taşra yorumunun ortaya koyduğu bu anlayış, İslam dünyasının asırlardır ortaya koyduğu “üst idrak” biçimlerinin ve “üst âlem” kozmolojisinin reddi anlamına geliyordu. Modern dönemde bu yaklaşıma cevap veren bir akım çıkmıyordu. Tasavvuf çevreleri kendisine bu itirazı dile getiriyor ancak onların da bir cevap verme derdi yoktu. Derdi olanın ise tasavvuf ile alâkası bulunmuyordu.

    Peki, “üst âlem” fikri neden terk ediliyordu? Bilim açısından bakıldığında eğer “üst âlem” fikrini kabul ederseniz, iş üstlerin üstünü yani “ilk üstünü” ve mutlak üstün olanı kabul etmeye varıyordu. (Münkirlerin ve münafık kesimlerin korkusu) Sanırım bundan kaynaklanıyordu.

    Vahhabilik ve dinin taşra yorumu dikkate alındığında; cahillik, eğitimsizlik, hadsizlik ve kalitesizlik sırıtıyordu.

    Modern dönemde tasavvuf teorisinde var olan “işin yokluğa ulaşması ve yoklukta varlığın bulunması” meselesine biraz daha odaklanmamız gerekiyordu. Bilhassa vahdet-i vücut teorilerinin yeniden yorumlanması ve yeniden bilimsel olanla izahı bizlere, “kozmik evrenimizde bir üst âlem” imkânı ve yeni düşünce ufukları sunacaktır. Çünkü insan (vicdanı her türlü esaret) bağlarından tamamı ile kurtulmak istiyordu. Ve insan kendisi olarak, mahza kendisi olarak var olmanın derdine düşmüşe benziyordu. Yani özgürlükten bahsediyorum; ancak siyasi ya da fikri özgürlük değil, ontolojik özgürlük. “İnsanın bedeninin dahi bir hapishane olduğunu” ortaya çıkaracak mutlak özgürlük. (Gerçek huzurun ve yüksek şuurun kaynağı oluyordu)”[2]

     

     


    [1] Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt: XII, Sayı: 22 (2010/2)

    [2] Rüya ve üst âlem fikri / İdris Cevahir / 19 Aralık 2019 / Milli Gazete





















    Bu Haber 1125 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS