• REZA ZARRAB RÖGAR (LOGAR) KAPAĞI MIYDI VE Erdoğan’ın Telaşı Milli Bir Duyarlılık mıydı?

    REZA ZARRAB RÖGAR (LOGAR) KAPAĞI MIYDI VE Erdoğan’ın Telaşı Milli Bir Duyarlılık mıydı?

    04 Aralık 2017

     
    | Devamı



    REZA ZARRAB RÖGAR (LOGAR) KAPAĞI MIYDI VE Erdoğan’ın Telaşı Milli Bir Duyarlılık mıydı?


    Sn. Erdoğan'ın grup toplantılarında, TV kanallarında ve miting alanlarında Reza Zarrab davası ile ilgili flaş açıklamalarda bulunması; ayrıca “17-25 Aralık'ta ülkemize tarihin en büyük tuzaklarından biri kuruldu; bu tuzak başarısız olunca aynı tezgâhı götürdüler Amerika'da kurdular” buyurması, acaba, sadece milli bir duyarlılık mıydı, yoksa bu telaş daha derin kuşkulardan mı kaynaklanmaktaydı?

    ABD'de açılan Reza Zarrab davası ile ilgili olarak Sn. Erdoğan'ın: “17-25 Aralık'ta ülkemize tarihin en büyük tuzaklarından birini kurmuşlar. Bu tuzak başarısız olunca aynı tezgâhı alıp Amerika'ya taşımışlar. Birileri hala FETÖ'nün ağzı ile itham etmeyi sürdürüyorsa sebebi onlara verilen rolü oynamaktır. Aynı çevreler hepimizin gözü önünde yaşanan 15 Temmuz ihanetine hala tiyatro, kontrollü darbe diyebiliyorsa bu sözü onlara kimlerin söylettiğine bakmak lazımdır.” şeklindeki çıkışları nasıl okunmalıydı?

    New York Times (NYT) "Aşağı Manhattan'da bir mahkeme salonunda görülecek olan dava Türkiye'de hükümet yetkililerinin, televizyonların, gazetelerin hatta kahve sohbetlerinin konusu olduysa bunun altında ne yatmaktadır?” diye sormaktaydı. Haberde"Amerikalı yetkilileri davadan vazgeçirme kampanyasının başarısız olmasının ardından, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan geçen hafta ‘hasar kontrolünü’ devreye sokarak tüm hukuki süreci karaladığı" yazılmaktaydı. Aynı Gazete (NYT), jüri heyeti seçiminin “Zarrab'ın savcılıkla iş birliğine başlamış olabileceği, yüksek yerlerdeki yolsuzluk ve rüşvete dair zarar verici kanıtlar sunabileceği spekülasyonları arasında yapılacağını” hatırlatmıştı. Jürili yargılama süreci öncesi 16 Kasım'da yapılan son ön duruşmaya Zarrab katılmamış, Amerikan medya kuruluşu NBC, Zarrab'ın New York'ta yargılandığı davada savcılıkla iş birliğine başladığını açıklamıştı. New York Times, Zarrab tanık koruma programına alınsa bile, savcıların Zarrab'la birlikte tutuklu bulunan eski Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla hakkındaki yasal süreci devam ettirmesinin beklendiğini de vurgulamıştı. NYT, “7 sanık hakkında daha suçlama yapıldığını, ancak bu sanıkların henüz yakalanmadığını” da hatırlatmıştı. Acaba bu yeni sanıklar arasında hangi üst düzey AKP’liler vardı?

    Bu davanın Erdoğan için siyasi sonuçlar doğuracağı iddiası!?

    New York Times (NYT), “Eğer Zarrab tanıklık eder ve ABD olaya karıştığı belirlenen Türk bankalarına karşı adım atarsa, bunun Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan için siyasi sonuçları olabileceğini” de yazmıştı. Bu Gazete, Zarrab'ın son ön duruşmaya katılmaması üzerine, “Türk hükümet yetkililerinin ABD'den Zarrab'ın nerede olduğu bilgisini istediğini ve Türk bakanların yabancı basın kuruluşlarına konuşarak Zarrab'ın olası tanıklığını önemsiz göstermeye çalıştığını” aktarmıştı. Gazeteye konuşan New York merkezli danışmanlık şirketi GlobalSource Partners'tan Atilla Yeşilada "Türk hükümetinin iddiaları yalanlama boyutunun, Zarrab davası ile ilgili ne kadar endişeli olduklarını gösterdiğini" vurgulamıştı. 19 Mart 2016'dan bu yana hapishanede bulunan Zarrab, ABD'nin İran'a uyguladığı yaptırımları yasa dışı yollarla delmek, ABD kurumlarını aldatmak ve kara para aklamakla suçlanmaktaydı. Wall Street Journal (WSJ) gazetesi ise "Üst düzey Türk yetkilileri de içine alma ihtimali bulunan Reza Zarrab davasının Türkiye ile ABD arasında hâlihazırda artmış olan tansiyonu daha da yükseltebileceğini” yazmıştı. “Türk yetkililer davanın ABD'nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ı baltalama planı olduğu iddiasındaydı. Oysa Trans-Atlantik çapraz ateşi, iş dünyasını da alarma geçirmiş durumdaydı. Türk bankaları hakkındaki iddialar ülkenin finans marketlerindeki itibarını zedeleyip yabancı yatırımcıyı kaçıracak ve Ankara'nın borçlanma maliyetini artıracak boyuttaydı!.” yorumları yapılmıştı.

    Bu aşırı tepkiler, millilik damarı mıydı, suçluluk telaşı mıydı?

    ABD’li Siyonistler, kardeş ve komşu ülkemiz İran'a ambargo koymuşlardı, Türkiye hem kardeşlik hakları hem de kendi çıkarları için bu ambargoyu delince suçlu sayılmıştı… Şimdi Erbakanvari: “Bana ne Amerika'dan, banane ambargodan!.” demek zamanıydı. Öyle ya, AKP iktidar kurmaylarının çıkıp: “Türkiye bağımsız bir ülkedir; Amerika'nın eyaleti veya sömürgesi değildir. Bu nedenle İran'la ticari ve siyasi ilişkilerimiz karşılıklı çıkarlarımız gereğidir...” şeklinde haykırmaları lazım gelirken, Cumhurbaşkanından, Başbakanından Bakanlarına kadar, bu şaşkınlık ve hırçınlığın altında ne yatmaktaydı? Bekir Bozdağ'ın: “Reza Zarrab, Türkiye'nin aleyhinde karar çıkarılmak üzere kullanılmaya uygun iftiralarda bulunmaya, yani iftira uydurmaya yarayacak bir iftiracı olmaya zorlanmıştır” sızlanmaları neye dayanmaktaydı ve kahraman iktidarınız bu iftiralar(!) karşısında niye bu denli telaşlıydı? Ancak ne yazıktır ki mesele bundan ibaret sanılmamalıydı. Evet, Reza Zarrab başından beri CIA elemanıydı ve maalesef şahsi çıkar hesapları yüzünden AKP iktidar kurmaylarını ve yakınlarını da suç ortağı yapıp hepsini -Erdoğan'a şantaj olarak kullanmak- üzere belgelemiş olduğu konuşulmaktaydı!? Bu gizli ve kirli “şahsi hesaplar” sadece AKP’nin zaafı da sanılmasındı. Eylül 1946 tarihli Büyük Doğu'nun 45. sayısının kapak kompozisyonunda: “İsviçre bankalarındaki milyonlarca dolarlık özel mevduat hesapları kimlerin adınaydı ve bunların hesabı ne gün sorulacaktı?” yazılmıştı. Ve tabii hemen ardından 46. sayı daha dizgide iken vazgeçilmiş, anlaşmalı matbaaya yapılan siyasi baskılar sonucu maalesef çıkmamıştı. Şimdi Binali Başbakan; “Rıza Sarraf, Amerika'daki davada sanık iken tanık yapıldı. Bu adaletin tıkanmasıdır, insan haklarının ayak altına alınmasıdır” şeklinde sızlanmıştı. Oysa bizzat kendileri tarafından, Ergenekon davalarında PKK tanık TSK sanık yapılmamış mıydı? FETO ittifakıyla tertiplenen Danıştay davasında, önce müebbete çarptırılan sanıklar gizli tanık kapsamına alınmadı mı? Hrant Dink davasında tetikçi katil Sanık’a sonradan Tanık sıfatı takılmadı mı?

    İsmail Küçükkaya yaptığı televizyon programında Kemal Kılıçdaroğlu ve Erdoğan arasında yaşanan belge tartışmasını hatırlatıp “Kılıçdaroğlu'nun iddiasını kanıtlaması, aksi halde istifa etmesi gerektiğini” vurgulamıştı.Küçükkaya'nın; Kemal Kılıçdaroğlu'nun kamuoyunu ikna edememesi durumunda istifa etmesi gerektiğini belirtmesi haklıydı. Evet, elinde yolsuzluk ve vurgunluk belgeleri varsa kamuoyu ile paylaşmalıydı. Aksi halde Erdoğan'ı aklamak ve haklı çıkarmak için danışıklı dövüş yaptığı anlaşılacaktı. Çünkü Sn. Erdoğan; “Kılıçdaroğlu belgeleri kanıtlasın istifa ederim” buyurmuşlardı. Küçükkaya’nın Kılıçdaroğlu'na “Erdoğan'ın istifasını bekliyoruz” çağrısı anlamlıydı!

    CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, Erdoğan belgeleriyle ilgili bir açıklama yapmış, grup toplantısında Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın akrabaları ile ilgili olan belgeleri bir bürokrattan aldığını vurgulamıştı.

    CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, Partisi'nin grup toplantısında Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın akrabalarıyla ilgili belgeleri FET֒den değil, bir bürokrattan aldığını açıklamıştı. Bu arada CHP'nin, TBMM Başkanlığına verdiği Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın yakınlarının yurt dışına para gönderdiği iddialarıyla ilgili Meclis’te komisyon kurulmasına yönelik önergesinin, AKP’lilerce reddedilmesi de kafaları karıştırmıştı. Oysa, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın yakınlarının yurt dışına para gönderdiği iddialarının araştırılmasına en çok AKP’lilerin sahip çıkması lazımdı. Yoksa derin bir kuşkuları mı vardı?

    CHP Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Bülent Tezcan, bu konuyla ilgili yaptığı basın toplantısında Kılıçdaroğlu'nun açıkladığı belgeleri toplantı sonrası basına dağıtmıştı. Tezcan, belgelerin orijinallerinin savcılığa da verileceğini hatırlatmıştı. Tezcan'ın açıklamalarındaki satırlar şunlardı:

    “20 gün içerisinde bunlar arasında, 15 milyon dolarlık bir para trafiği var. Şirketi kuruyorsun, 2.5 ay sonra devrediyorsun, 1 ay sonra bir para trafiği başlıyor, 15 milyon dolar para trafiği 20 gün içerisinde ödeniyor. Bize dediler ki, 'Bu belgeler sahte'.Bunların tamamı orijinal belgeler. Bu orijinal belgelerin tamamını size dağıtacağım. Kamuoyu ile de paylaşacağız. Herkese yetecek zamanımız var. Herkese verecek zamanımız var. Para gidiyor yurt dışına, sonra tekrar geliyor. Off shore adalarında iş tutmayı becerenler sahte işlerin nasıl yapılacağını çok iyi biliyor. Vereceğiz savcılığa orijinallerini onlar da baksınlar. Şimdi birinci soru: Dediler ki (bu paralar) şirket satışı için (aktarıldı). Bu nasıl bir şirket satışı? Hangi şirketi sattınız? İkinci soru: Bu şirketin ortakları kimler olmaktaydı? Bunları çıkarın ortaya, kamuoyunun bilme hakkı vardır. Üçüncüsü, sermayesi ne kadar bu şirketin? Bu şirketin bilançosu ne? Varlıkları ne? 15 milyon edecek hangi varlığı var bu şirketin? Bunlar kamuoyuna mutlaka açıklanmalıdır. Devir senetleri nerede? Ortaya çıkarın ki, devir senetleri üzerinden konuşalım.”

    Rothschildlerin Man Adası

    CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu “Man” adası iddiası ile büyük bir tartışmanın da fitilini yakmıştı. Peki, neresidir bu Man adası ve ne işe yaramaktaydı?

    • Man adası İngiltere ile İrlanda arasında 572 kilometrelik küçücük bir ada devleti oluyordu.

    • Vatandaşları aynı zamanda Birleşik Krallık vatandaşı olarak kabul ediliyordu.

    • 84 bin nüfuslu, zengin bir ada sayılıyordu. Man adasında yaşayan 84.000 kişinin yarısından azı bu adada doğmuştu.

    • Tam bağımsız bir devlet değil; dışişleri ve savunma alanında İngiltere'nin himayesinde bulunuyordu.

    • Adayı koruma ve ada adına diplomatik ilişkiler kurma yükümlülüğünden İngiliz devleti sorumluydu.

    • Çok düşük vergileri nedeniyle “vergi cenneti” olarak tanınıyordu.

    • Kötü namını silebilmek için Türkiye dahil onlarca ülke ile “Vergi Bilgisi Değişim Anlaşması” imzalıyordu.

    • Man adasıyla yaptığımız anlaşma, Türkiye'de 5 yıl sonra 8 Mart 2017’de yürürlüğe konulmuştu. Bu nedenle, o tarihten önceki işlemlerin soruşturma konusu yapılması mümkün görülmüyordu.

    • Kişi başı gayrisafi yurtiçi hâsılası (GSYH) 50 bin doları aştığı biliniyordu.

    • Adadaki diğer önemli sektörler ise ışıkçılık sektörü ve turizm oluyordu.

    • Adada para birimi olarak İngiliz Sterlini’nin yanı sıra Man Poundu da kullanılıyordu.

    • Adanın başkenti Douglas kenti oluyordu.

    • Adanın bugün kullanılan bayrağında üçlü sarmal şeklinde bacaklar bulunuyor. Bu bacaklar hem zırhın içinde hem de altın mahmuzları var. Bayrak, eski çağlarda kullanılan gamalı haçların bir devamı niteliğinde. Bayrak 1929'da resmen ülke bayrağı olarak kabul ediliyordu.

    • Adada bir zamanlar Manskça denen yerel bir dil konuşuluyordu.

    Özetle, “Man” adası Siyonist Yahudi Rothschild’lerin özel mülkiyeti ve kara para aklama merkezi olarak faaliyet yapıyordu.

    “SWIFT” hilekârlığı

    Kılıçdaroğlu, “Man Adası'na giden paralar” olduğunu iddia ediyordu. Erdoğan ise, “hayır gelen paralar var” diyordu! Burada “sihirli” sözcük, “SWIFT” oluyordu. Bunun, tüm dünyadaki bankalar arasında elektronik fon transferini sağlayan bir kod sistemi olduğu biliniyordu. Basitçe: Türkiye'de bir bankadan diğerine döviz cinsi para gönderdiğinizde, bu para önce yurtdışındaki muhabir bankanın hesabına gidiyor. Bu banka ise parayı bekletmeden Türkiye'deki diğer bankaya aktarıyordu… Yani… Man Adası'ndaki Bellway Limited, Halkbank hesabından, Erdoğan'ın yakınlarının Albaraka Türk'teki hesaplarına 20 gün içinde 15 milyon dolar gönderiyordu. Para döviz cinsi olduğu için işlemler Halkbank ve Albaraka Türk üzerinden yapılsada, döviz (swift sebebiyle) BNY Mellon Bank üzerinden gidip geliyordu.

    Peki, neden Kılıçdaroğlu şu cümleyi kuruyordu: “Erdoğan'ın oğlu, dünürü, kardeşi ve eniştesi, Man Adası'nda Sıtkı Ayan tarafından 1 sterlin sermaye ile kurulan Bellway Limited şirketine 15 Aralık 2011'den 4 Ocak 2012'ye kadar toplam 15 milyon dolar aktardı!”… Oysa Erdoğan “gelen para var” diyordu. Demek Erdoğan'da da swift belgesi bulunuyordu! Ama 15 milyon dolara itiraz eden yoktu! O halde asıl mesele paranın kaynağı oluyordu… Kılıçdaroğlu, elindeki swift belgelerini basına veriyordu. Ancak bu belgeler 15 milyon doların kaynağını ortaya çıkarmıyordu! Hatırlayınız, 17-25 Aralık FETÖ operasyonunda medyaya çeşitli telefon konuşmaları sızdırılıyordu. İddiaya göre Erdoğan ile oğlu Bilal Erdoğan aralarında, Sıtkı Ayan adlı iş adamından alınacak parayla ilgili konuşuyorlardı. Erdoğan oğluna: “10 milyon doları sakın alma, ne söz verdilerse onu istiyoruz!.” İddialara göre Sn. Erdoğan ile oğlu Bilal, Sıtkı Ayan isimli iş adamından alınacak parayı konuşuyorlardı. Soru: Bu para neyin karşılığıydı? 10 milyon, daha sonra 15 milyona mı çıkarılmıştı? Bu konuya neden yayın yasağı koymuşlardı?[1]

    Sn. Erdoğan 7.11.2017 tarihli AKP Grup Toplantısı’ndaki konuşmasında bir fıkra aktarmıştı:

    “Hani meşhur bir hikâyedir. Yeni göreve başlayan bir sadrazam masasının üzerinde bir not ve altında da üç zarf görür. Notta "Başın sıkıştığında mektupları sırasıyla aç" diye yazmaktadır. Bir süre sonra halkın homurdanmaya başlamasıyla sıkıntıya düşen sadrazamın aklına bu mektuplar gelir ve ilkini açar. Mektubun içinde 'yapamayacak olsan bile sürekli vaatte bulun' diye yazmaktadır. Sadrazam vaatleri peşi peşine sıralamaya başlar ve biraz rahatlar. Ancak bir müddet sonra homurtular yeniden yükselince bu defa ikinci zarfı açar. Onun içinde de 'geçmiş yönetimleri suçla' diye yazmaktadır. Bir müddet de bu şekilde devam eden sadrazam, tekrar sıkıştığında sonuncu zarfa müracaat eder. Bu zarfta 'kendinden sonra gelecek kişi için üç mektup da sen hazırla' diye yazmaktadır. Ana muhalefet partisinin başındaki zatın elinde sadece sonuncu zarfın kaldığı anlaşılıyor. Çünkü önce 'başbakan olacağım' diye vaatte bulundu. Olamadı. Sonra değişim diyerek suçu eskiye yüklemeye çalıştı o da olmadı. Şimdi sıra kendisinden sonra partisinin başına gelecek kişiye bırakacağı zarfları hazırlamaya geldi. 'Bal, bal diyerek ağız tatlanmaz' der atalar. Bunu öğren. Aynı şeyleri yaparak her defasında farklı sonuçları elde etmeye çalışmak akıl sağlığıyla ilgili bir soruna işaret eder. Bunun için önce zihniyetinizi, sonra yöntemlerinizi değiştirmeniz lazım. Ana muhalefet partisinde ne zihniyete ne de yöntemlere dair bir değişiklik işareti gözükmüyor.”[2]

    Sn. AKP Genel Başkanı’nın, CHP Genel Başkanı’na uyarladığı bu fıkra, acaba kendi siyasetine ve akıbetine daha uygun düşmüyor muydu?

    AKP Genel Başkan Yardımcısı Hayati Yazıcı'nın; Habertürk'te katıldığı canlı yayın programında uzun zamandır Türkiye'nin gündemini meşgul eden Reza Zarrab davasıyla ilgili açıklamaları da kafa karıştırıcıydı. Reza Zarrab davasının bir proje olduğunu söyleyen Yazıcı’nın: “Diyelim ki bugün Zarrab çıkıp saçmalarsa, ne yani kıyamet mi kopacak? Bir baskı altında olduğu kesin. Bunun hiçbir hukuki bağlayıcılığı yok.” sözlerini nasıl okumalıydı? Reza Zarrab'ın yapacağı açıklamalara peşinen “saçmalık” demek hangi kuşkuları yansıtmaktaydı? “Zarrab’ın bir baskı altında olduğu kesin. Konuşacaklarının hiçbir hukuki bağlayıcılığı yok. Bunların arkasında kim var ona bakmak lazım. Bir komedi oynanmaktadır.” çıkışları neyin tedirginlik ve telaşıydı?

    Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın oğlu Ahmet Burak Erdoğan'ın İtalya'da gözaltına alındığına ilişkin iddialara yönelik avukatı Ahmet Özel'in ani yalanlaması yerine kamuoyunu rahatlandıracak açıklamalar yapması lazımdı.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın oğlu Ahmet Burak Erdoğan'ın İtalya'da gözaltına alındığına ilişkin iddiaları Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mustafa Varank’tan ve Erdoğan'ın avukatından hemen yalanlama gelmesi vicdanları rahatlatmamıştı. Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mustafa Varank, Twitter hesabından Avukat Ahmet Özel'in açıklamasını paylaşırken, Özel açıklamasında “Bu yalan ve yanlış bilgilerin, hangi kirli ellerin ürünü olduğu aşikârdır” ifadesini kullanmıştı. Oysa böylesi hamasi demeçler yerine Ahmet Burak Erdoğan'ın İtalya'da hangi icraat ve irtibatları nedeniyle böyle bir ithama maruz kaldığı, belgeleriyle ve ikna edici şekilde aydınlatılmalıydı. Sahi bu iddialar da Reza Zarrab davasının (dayatmasının) bir parçası olmasındı!?

    “ABD içinde iç içe geçen ve kendi içinde çatışan gruplar vardır. Son günlerde öne çıkan isimleri alt alta koyun! Mike Flynn, Rıza Sarraf, FBI eski Başkanı Robert Mueller, hâkim Richard Berman, Avukat Rudolph Giuliani, savcı Bharara ve Kim, bilirkişi olmak için sıraya giren 53 Türk, oluşturulacak jüri, hedefteki Türk bankaları... Ve dahası vardır. Oradaki denklemi çözemediğimiz zaman burada ne olacağını anlamak hiç kolay olmayacaktır. Oraları iyi okuyamazsak bölgede ne olacağını kestirmek de çok güç bir hal alır!... Trump, göreve geldikten sonra "Ortadoğu'ya 6 trilyon harcadık. Bunun sonucunda biz batıyoruz, Ortadoğu hala karmaşık. O bölgedeki petrolleri eğer güvenliğimiz içine almayı başarsaydık, bugün bölge daha sessiz olurdu. En hızlı bir şekilde bölgenin petrolleri güvenli hale getirilmeli" buyurmuşlardı. ARAMCO merkezli başlayan operasyonların temelinde bu konuşma yatmaktadır; ABD 6 trilyon doları hiçbir zaman çöpe atamaz çünkü...

    Belki şu an için erken ama ortada görülmesi gereken bir fotoğraf daha vardır!... Trump ile Putin gizli gizli ittifak içindedir; ARAMCO'ya Ruslar ortak olursa bu kare iyice netleşecektir! İki liderin Kürt Kartı konusunda da farklı bakış açısı yok gibidir. İki devİngiltere'yi dışarıda tutmak niyetindedir…. Trump, Türkiye ile dost olmaya kalktığı an o koltukta oturamaz, indirirler! Bu gücü çok kişi bilmiyor! Trump görevini yapmak için getirildi. Ve getiren güç yakında o koltuktan kendisini atacak gibi... Bütün işaretler bu yöndedir. Açalım biraz isterseniz... Rıza Sarraf davasına gidelim. Ne olduğu, ne olacağı yönünde bir şeyler yazılıp çiziliyor! Ama davanın arkasında hangi o-lu-şum var bilinmiyor. Durum böyle olunca gerçeklerle yüzleşilemiyor.” diyen yandaş yazarların bu palavraları o derin kaygılarını bastıracak mıydı?

    Beyaz Saray Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile ABD Başkanı Donald Trump arasında yapılan ve bütün yandaşları heyecanlandıran telefon görüşmesi hakkında bir açıklama daha yapmıştı. Beyaz Saray, ABD Başkanı Donald Trump'ın, "ABD ile Türkiye arasındaki ortaklığı bir kez daha teyit ettiğini" açıklamıştı.

    Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile ABD Başkanı Donald Trump arasındaki telefon görüşmesinde DAEŞ, PKK, FETÖ ve benzeri örgütler dahil, tüm terör örgütlerine karşı birlikte mücadele etme konusunda mutabık kalındığı aktarılmıştı. Beyaz Saray'dan yapılan açıklamada, iki ülkenin stratejik partner olduğu vurgulanmış ve YPG'ye silah yardımının yeniden gözden geçirileceği hatırlatılmıştı. Beyaz Saray'dan bir açıklama daha gelmiş; ABD Başkanı Donald Trump'ın, "ABD ile Türkiye arasındaki ortaklığı bir kez daha teyit ettiği" açıklanmıştı. Trump'ın “Artık YPG’ye silah vermeyeceğiz” sözlerine bayram eden alıklara ve balıklara sormak lazımdı: İyi de, ya daha önce PKK-PYD’ye gönderilen ve bir orduyu donatmaya yeten 4000 (dört bin) tır silah ne olacaktı?

    Zaten ABD’li General: “PKK’ya hemen her şeyi verdik” açıklamasını yapmıştı!

    Amerika ile PKK arasındaki ilişki ve yakınlık her geçen gün biraz daha ifşa olunmaktaydı. Daha doğrusu ABD, bu çirkin ilişkiyi artık fazla saklama gereği bile duymamaktaydı. Suriye’deki ABD Özel Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Raymond Thomas, Alman ARD kanalına verdiği röportajda açık açık PKK ile müttefik olduklarını vurgulamıştı. Gazetecinin: “PKK, Marksist bir örgüt değil mi?” sorusunu, ABD’li General: “Ben onlara Marksist değil, demokrat diyorum!”şeklinde yanıtlamıştı. Amerikan ordu sözcüsü Ryan Dillon ise: “PKK’ya (örgüte hangi silahları verdiniz sorusu üzerine) hemen her şeyi verdik!” itirafında bulunmuşlardı. Amerika’nın, PKK/PYD’ye gönderdiği silah-mühimmat-araç-gereç dolu TIR’ların sayısı 4 bini aşmıştı. Üstelik ABD ve Almanya, Yunanistan’ı da katarak Ege'de askeri bir tatbikat yapmıştı. Tatbikatın amacı ise“Potansiyel rakipleri caydırmak” ve “Tartışmalı bölgelerde savaşmaya hazır olmak!”şeklinde açıklanmıştı. Doğudan hangi tehdidi algıladıkları ise gizli tutulmaktaydı. Persler’in yeni bir saldırı dalgası söz konusu olmadığına göre “doğuda”ki ülke Türkiye olmaktaydı!

    Yandaş yazarların Zarrab kuşkuları!

    Sahi bu davada Erdoğan mı yoksa Reza Zarrab mı yargılanmaktaydı? Abdulkadir Selvi’ye göre, her ikisi de değildi. Reza Zarrab'ın, “kamu tanığı” olduğu konuşulmaktaydı. Zarrab'ın kendi dosyasında pazarlık yapıp, anlaşmaya vardıktan sonra başka bir dosyada kamu tanığı olduğu ortaya çıkmıştı. Zarrab'ın itirafları doğrultusunda hazırlanacağı söylenen ek iddianamede ne olduğu yakında anlaşılacaktı.

    “Türkiye’nin yargılanması ise söz konusu değilmiş... Türkiye, BM’nin yaptırım kararlarına uyma sözü veren ancak ABD yaptırımları söz konusu olunca şerh koyan ülke statüsündeymiş... ABD, daha önce İran, Sudan ve Kuzey Kore’ye yaptırımları deldikleri gerekçesiyle BNP Paribas’a, HSBC’ye, Credit Agricole’e, Royal Bank of Scotland’a ceza kesmişmiş... Bunlar uzlaşmaya vararak ceza miktarlarında indirime gidip, yaptırımlardan kurtuluvermişmiş... Bize karşı farklı bir sistemin uygulandığı gerçek ama Türkiye’nin büyük bir ekonomik felaketle karşılaşacağı yönündeki beklentiler gerçekçi değilmiş…”

    İran’a yaptırımlar kapsamında Reza Zarrab dosyasında federal savcılığın 3 milyon işlemi incelemeye aldığı yazılmıştı. Bunların ne kadarı Türkiye ile ilgili yargılama sürecinde ortaya çıkacaktı? Her işlem için mi ceza kesilecek yoksa farklı bir yol mu tutulacaktı? Bunlar hala anlaşılmamıştı.

    1- Bazı işlemlere tek tek işlem yapılabilirmiş... Her şekeri tek tek saymak yerine şeker paketine ceza kesilebilirmiş…

    2- Halk Bankası’na ceza kesildiği takdirde bunun ıslah edici ve makul bir oran olması beklenmekteymiş...

    Yargılama öncesinde önemli bir gelişme yaşanmış, bilirkişiler atanmıştı. Neocon’lara yakınlığı ile bilinen FDD Başkanı Mark Dubowitz ve kıdemli Başkan Yardımcısı Jonathan Schanzer bilirkişi olarak mahkemeye katılacaktı. Burada asıl dikkat edilmesi gereken kişi Schanzer, Amerikan Hazine Bakanlığında terörizmin finansmanı konusunda uzman olarak çalışmıştı. Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu Irak, Yemen, Mısır, Katar, Fas, Ürdün, İsrail ve İran’ı çok iyi tanımaktaydı. Tam bir Ortadoğu uzmanıydı. Arapça ve İbraniceye olan hâkimiyeti ile jüri üzerinde etkili olabilecek konumdaydı. Mark Dubowitz’e gelince, o İran’ın global network’ü konusunda uzmandı.

    “Hani Fetullah Gülen’i bilirkişi seçseler daha dürüst olur da demiştim ya, Gülen’i seçseler o denli etkili olmazdı. Aman dikkat. Onları Yahudi kimlikleri üzerinden eleştirmek aleyhimize olabilir. Çünkü bunlar, hem Amerikan kamuoyunda hem de yargı sisteminde referans kabul edilen insanlardır.” diyen yandaş yazara hatırlatalım: Yahu, normalleşme (yani boyun eğme) anlaşması imzaladığınız İsrail'den bu mahkeme için küçük bir ricada bulunmanızın tam zamanıydı!...

    Bu arada Amerikan mahkemesinin Türkiye’den Hakan Atilla lehine belge, bilgi varsa kendilerine iletilmesini istediği basına sızmıştı. Acaba Başbakan Yıldırım’ın ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence ile görüşmesinden iddianamedeki kanıt olarak sayılan bilgilerin yasal yollardan toplanmamış olduğundan yakınması hangi telaşı yansıtmaktaydı? Bu gelişmeler Başbakanın son sözleriyle birlikte değerlendirilince ortaya şimdiye kadar hiç tartışılmamış sorular çıkmaktaydı. Türkiye’nin 15 Temmuz darbe girişimine yol aldığı ve İran’daki patronu Babek Zencani’nin idam cezası aldığı günlerde Reza Zarrab’ın artık Türkiye’de tehlikede olduğu inancıyla İstanbul’daki FBI görevlileriyle anlaşarak danışıklı dövüşle güya tutuklanmak için ABD’ye gittiği zaten bilinip durmaktaydı.

    Acaba Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın AKP grubundaki: “Amerikan yetkililerinin Türk vatandaşlarına baskı uygulayarak itirafçı yapmaya çalıştığı” suçlamasıyla sadece Zarrab’ın değil, aynı zamanda Atilla’nın da itirafçı yapılmak istenmesi endişesini mi taşımaktaydı? Çünkü savcılığın Atilla’ya; “kendi çıkarlarıyla banka çıkarlarının çelişip çelişmediğini” sorduğu konuşulmaktaydı. Eğer doğruysa, bunun bir sonrası, Halkbank’ın kamu bankası olması nedeniyle, acaba iddia edilen suçlamaları kendi başına mı, hükümet yetkililerinin talimatıyla mı işlediği sorusuna muhatap olmasından korkulmaktaydı! İşte bu durumda, ABD’nin Türkiye’ye yaptırım uygulamasına bile gerek kalmadan Amerikan bankalarının Halkbank’a, dolayısıyla Türk bankacılık sistemine tek yönlü kısıtlamaları söz konusu olacaktı. Başbakan Yıldırım’ın, “Türkiye’nin küresel ekonomik ilişkilerine zarar verme ihtimalinden” söz etmesi, bu endişelere mi dayanmaktaydı? tespitleri çarpıcıydı.

    “Bu arada eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün adı tekrar gündeme taşınmaya başlanmıştı. Çeşitli kişilerle, bazı kurumların yetkilileriyle, kimi AKP’lilerle görüştüğü konuşulmaktaydı. En son olarak da Güneydoğu'daki bazı aşiretlerin reisleriyle toplantı yapmıştı. Gül’ün bu faaliyetlerini Saray’ın dikkatle izlediği ortaya çıkmıştı. Erdoğan'ın bu konuda çok öfkeli davrandığı, hatta danışmanlarına “Kelepçeli görmek istediği kişiler arasında” saydığı kulislere yansımıştı. Erdoğan'ın hışmından çekindiği için olabildiğince “düşük profilli” olmaya çalışan Gül, “Türkiye'nin bir kaosa girmesi durumunda uluslararası güçlerin irtibat kuracağı tek isim konumunda olduğu” konuşulmaktaydı. (Dışarıdan) Ne mesaj alırsa alsın bu girişim, Gül’ün boyunu aşar, zaten O da cesaret edemez, diyelim ki cesaret etti, işte bu çok tehlikeli. Çünkü Gül mü Erdoğan mı, hangisi daha tehlikeli olur dersen Gül’ü gösteririm.”[3] diyen güya tutarlı solcu bile, güya zaman kınadığı Perinçek ve Soner Yalçın gibi, ama biraz dolaylı biçimde Erdoğancı olmaya mı başlamıştı?

    17-25 Aralık rüzgârlarının estiği günlerde, Reza Zarrab, operasyon kapsamında tutuklanarak Metris Cezaevine tıkılmıştı. 6 Ocak 2014 günü güvenilir bir kaynaktan Abdulkadir Selvi’ye önemli bir istihbarat aktarılmıştı. Av. Halil İbrahim Koca, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün sözleşmeli avukatı kimliğiyle 5-6 Ocak 2014 tarihinde gece geç saatlerde Reza Zarrab’a tutuklu olarak bulunduğu Metris Cezaevi’nde bir ziyaret yapmıştı. Kamera kayıtları incelendiğinde, Halil İbrahim Koca’nın 5-6 Ocak Pazar-Pazartesi günleri birkaç kez giriş-çıkış yaptığı saptanmıştı. 7 Ocak günü Yeni Şafak’ta haber, “Sarraf’la görüşen İbrahim Koca’nın, ‘Ek ifade ver. Seni savcıya götüreceğim. Ek ifade vermeden önce masada adli kollukla imzalanmış tahliye kâğıdını göreceksin. Ek ifadende ‘Bu işi hükümetin bilgisi ve talimatı doğrultusunda yaptım’ de, ifaden bitince evine gideceksin’ dediği iddia edildi” diye çıkmıştı.

    Halil İbrahim Koca, hem FET֒nün, hem de Reza Zarrab’ın firari avukatıydı. Ancak ne hikmetse 17-25 Aralık’la ilgili avukatlığını almamıştı. Hrant Dink cinayetiyle ilgili soruşturma kapsamında hakkında yakalama kararı çıkınca, yurtdışına kaçtığı ortaya çıkmıştı. Av. Koca, MHP’ye kaset kumpası soruşturması şüphelilerinden Tarkim Havacılık’ın sahibi İbrahim Faruk Bayındır ile ortaklığı kapsamında da gündeme taşınmıştı. Bununla birlikte ABD’de Erdoğan’ı tasfiye etmeyi amaçlayan çevrelerin Zarrab kaynaklı algı operasyonlarının biraz daha süreceği anlaşılmaktaydı. Hatta “zaman ayarlı” bu operasyonun 2019’daki Cumhurbaşkanlığı seçimlerine doğru hızlanması planlanmıştı.” diyen Abdulkadir Selvi gibilere sormak lazımdı: İyi de madem bütün bunları biliyordunuz da niye Reza Zarrab'ın Erdoğan'ın başına çorap örmek üzeri ABD’ye gidişine engel olmamıştınız?

    AKP kurmayları ve yandaşları bir zamanlar ekonominin Hızır'ı saydıkları ve madalya taktıkları Reza Zarrab’ı şimdi CIA ajanı olmakla suçlamaktaydı. Hatta Sn. Erdoğan’a şartsız ve kayıtsız destek olacağını açıklayan MHP lideri Devlet Bahçeli dahi Zarrab'ı “şarlatan” ilan edip Türkiye’de yargılanması gerektiğini savunmaktaydı. Hâlbuki Reza Zarrab 17-15 Aralık soruşturmaları düşüp serbest kalınca neredeyse Türk ekonomisini kurtaran kahraman gibi sahip çıkılmış, üstelik rekortmen ihracatçı ödülü takılmış, fonda Türk bayrağıyla hükümet yanlısı televizyon ekranlarında millete vatanseverlik nutukları atmıştı. Sonra ne olduysa tam İran'daki patronu Babek Zencani'nin idam cezası aldığı, Türkiye'nin de dolu dizgin 15 Temmuz 2016 darbe girişimine yaklaştığı günlerde, Mart 2016'da Zarrab, ailesiyle birlikte çıktığı Disneyland ziyareti için gittiği Florida'da Amerikan polisince tutuklanmıştı. Zarrab'ın tutuklanmasının ABD yargı ve polis makamlarıyla bir danışıklı dövüş olduğu kanaati giderek haklılık kazanmaktaydı. Zarrab ya İran istihbaratının peşine düşeceğini anlamış, ya da Türkiye'de olağandışı bir şeyler yaşanacağına dair uyarılmış ve can güvenliğini sağlamak için Amerikalılara sığınmıştı.

    Evet, bütün bu tespit ve tahminlerde doğruluk payı vardı. İyi de tekrar soruyoruz: Sürekli aldatılan, kendileri de halkını aldatan bu kafalar ve kadrolarla Türkiye bu kuşatılmışlığı nasıl kıracaktı ve yığılan sorunları nasıl aşacaktı?

    Reza Zarrab’ı kiralık bir ajan ve aracı olduğu için, hadi ciddiye almayalım, baskıya boyun eğdiğini varsayalım, ama herkesi aptal yerine koymaya da kalkışmayın. Zarrab davasının baş sanığı haline gelen Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Hakan Atilla mahkemede: “Rüşveti ben almadım. Ayakkabı kutuları içinde eski Genel Müdür Süleyman Aslan aldı.” itirafında bulunmuşlardı. Şimdi en azından yardımcısının iddiası ile ilgili o süreçte Genel Müdürü olan Süleyman Aslan hakkında bir soruşturma, yeni bulgular ve itiraflar ışığında yeni bir dava bile açılmaması nasıl yorumlanmalıydı? Bu rezalet dahi soruşturulmayacaksa, adalet ve hakikat nasıl ortaya çıkacaktı? Bu arada Zarrab'ın eski bakan Zafer Çağlayan hakkındaki iddiaları nereye koyulacaktı? “Çağlayan benden kazancın yarısını istedi. Ben ise; 40 milyon Euro nakit verdim. Hesabına para transfer ettim. Kıymetli hediyeler verdim.” dediği Zafer Çağlayan’a hala tek bir soru sorulmayacak mıydı? Yoksa bu kirli çorap sökülmeye başlarsa sonunda kendilerinin de canının yanmasından mı korkulmaktaydı?

    “Oysa mahkemede Zarrab’ın itiraf mı, iftira mı belli olmayan iddialarına göre, halen davanın tek tutuklu sanığı Hakan Atilla, İran ile altın-gaz ticaretini kitabına uyduran şahıstı. Ancak Atilla’nın avukatı da “rüşveti alanın Atilla değil, onun patronu Aslan olduğunu” savunmaktaydı. Yani suç atma yarışı başlamıştı. Oysa yine Zarrab’ın anlattıklarına göre Atilla bu ilişkiler ağının belki en az suçlanması gereken kişisi konumundaydı ve bu nedenle, en zayıf halka olarak görünüp baskı altında itirafçılığa zorlamak amacıyla seçilip resmi bir Amerika seyahati sırasında tutuklanmıştı.Süleyman Aslan ise, hatırlayacaksınız, yatak odasında ayakkabı kutuları içinde nakit olarak 4,5 milyon dolar para bulunan mübarek zattı. O da Zarrab gibi 17-25 Aralık 2013 operasyonlarında tutuklanmıştı. Ancak hükümet 17-25’in altında 2002-2012 arasında müttefik olduğu Fetullah Gülen’in yasadışı örgütünü görüp “darbe girişimi” teşhisi koyunca durum farklılaşmıştı. O operasyonu yürüten polis, savcı ve hâkimler kovuşturulmaya başlanmış, davalar düşmüş, Zarrab gibi Süleyman Aslan da serbest bırakılmıştı, hayır işi, eğitim bağışı diye açıkladığı paralar de kendisine geri verilmişti. Aslan daha sonra Ziraat Bankası Yönetim Kuruluna atanmıştı… Amerika’daki Mahkeme salonunda, Türkiye Cumhuriyeti’nde bakanlık yapmış iki siyasetçinin; Zafer Çağlayan ve Egemen Bağış’ın isimleri geçmiş, bir Amerikalı gazetecinin tanıklığına göre resimleri gösterilmiştir. Dönemin İçişleri Bakanı Muammer Güler’in adının da aynı şekilde anılması sürpriz olmayacaktı. Bütün bunlar Zarrab’ın kendisini kurtarmak adına (sadece asli ülkesi İran’daki eski amir ve patronları hakkında değil) Türkiye ile işleri hakkında da yazılan iddianamede isnat edilen suçları kabul edip itiraf (ya da iftiralara) başlaması nedeniyle yeniden gündeme gelmiş durumdadır. Unutmamak lazım ki, Zarrab’ın İran’daki patronu Babek Zencani, ambargoyu Dubai üzerinden delip altın karşılığı petrol ve gaz ticaretinden gelen para ile İran makamlarına bildirdiği arasındaki kayıp 2,5 milyar doları izah edemediği için idam cezasına çarptırılmış, hapiste gün saymaktaydı. Zarrab’ı daha düne kadar “Türk devletinin akıllı ve başarılı projesinin elemanı” ve “vatansever iş adamı” diye sahiplenip savunanlardan bazıları daha şimdiden “Zaten baştan beri CIA ajanı idi” demeye başlamış durumdadır; yarın başka bir örgütün ajanı ilan ederler ve “bizi kandırmış” derlerse şaşmamak lazımdı.

    Zarrab konuştukça biz utanıyoruz, ne de olsa yolsuzluğa bulaştırılanlar Türkiye’nin bakanlarıydı, bankalarıydı, itibarıydı. Bir Türk mahkemesinde yargılanmak, aklanmaya çalışmak dururken, bütün bunların Amerikan mahkemesinde ortalığa dökülmesi en azından ayıptı, utanılmalıydı ve şu soru mutlaka yanıtlanmalıydı: Kim bu Zarrrab ve benzerlerini davet edip Türkiye’de bu kirli sisteme katmıştı? Zarrab’ı sisteme dahil ederken, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın geçenlerde tepki gösterdiği üzere “Beyefendi böyle istiyor” diyenler şimdi nerede saklanmaktaydı?[4]

    Astana ve Soçi konuları ve pis kokuları!

    Cumhurbaşkanı Erdoğan gazetecilere son Soçi zirvesini anlatmış; “YPG ile mücadele konusunda Şam yönetimiyle temas kurulabileceğinin” sinyalini yakmıştı. Sn. Erdoğan Türkiye gibi YPG’ye karşı olan Şam yönetimi ile bu konuda ortak çalışma ihtimaliyle ilgili soruyu: “Yarın neler olabileceği o anki şartlarla alakalıdır. Siyasetin kapıları son ana kadar açıktır.” şeklinde yanıtlamıştı. Bunun arkasından Sn. Erdoğan'ın Soçi'deki zirvede kırmızı çizgimiz dediği PYD kriz çıkaracak bir açıklama yapmıştı. PYD Eşbaşkanı Şahoz Hasan'ın: “Bundan sonraki Soçi Kongresi'ne katılacağız” sözleri kafaları karıştırmıştı. PYD Eş Başkanı Şahoz Hasan, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani'nin Soçi'de bir araya geldiği Suriye üçlü zirvesi sonrası yaptığı açıklamalar herkesi şaşırtmıştı. Soçi'deki üçlü zirvenin ardından konuşan PYD Eş Başkanı,"Soçi'deki kongreye katılacaklarını" vurgulamıştı. Oysa Erdoğan ise PYD'nin dışlanmasını kırmızı çizgi saymıştı. Amerika'nın Sesi Radyosu Kürtçe Servisi'ne konuşan PYD Eş Başkanı Şahoz Hasan, Kürtlerin DEAŞ'la mücadelesine dikkat çekerek, Suriye'ye dönük yapılacak toplantılara Kürtlerin katılmamasının toplantıları daha baştan sonuçsuz kılacağını hatırlatmıştı.

    ABD Başkanı Donald Trump’ın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı arayarak artık terör örgütü YPG’ye yardımı keseceklerini bildirmesinin ardından “ABD Kürtleri harcar mı?” soruları sorulmaya başlanmıştı. Milliyet gazetesi yazarı Tunca Bengin, MİT eski Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş’in dikkat çeken açıklamalarını köşesine taşımıştı. Eski MİT’çi Cevat Öneş’in:“ABD zaten Soçi fotoğrafının dışında değil. Rusya Soçi’deki kararlar alınmadan önce Trump’la da konuştu, İsrail’le de konuştu. Karşılıklı ve kontrollü işbirliği yapıldığı gelişmelerle ortaya çıkmıştır. ABD bugün Suriye’de hava-kara üsleriyle, Kürtlerle olan ilişkileriyle önemli bir konuma sahip ve tabi ki bu pozisyonunu korumaya çalışacaktır.” sözleri Türkiye, İran ve Rusya ittifakının perde arkasına ışık tutmaktaydı.

    Evet; güya ABD ve NATO’ya rağmen yapıldığı sanılan Astana ve Soçi toplantıları ve Rusya-Türkiye-İran ittifakı Siyonist odakların sinsi ve çok tehlikeli bir planıydı. Çünkü yeniden dizayn ettikleri Suudi Arabistan'la İran’ı kapıştırmak ve Şii-Sünni kamplaşmasıyla Müslüman ülkeleri birbirine kırdırmak isteyen şeytani odaklar, “İran daha çok cesaret kazansın ve geri adım atmasın; hem de çıkacak ve tahribatı çok büyük olacak bir savaşın bütün sorumluluğunu sırtına alsın diye, Rusya'yı bilinçle, Erdoğan ise gafletle böyle bir ortaklığa destek olmaya kışkırtmaktadır.” Elbette kardeş İran'la ve Rusya’yla samimi, projeli ve stratejik bir cephe oluşturulması lazımdır ve herkesin yararınadır. Ama böylesi taktik ve günübirlik maceralar ülkemizin ve bölgemizin felaketiyle sonuçlanacaktır…

    Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın 'Biliyoruz' dediği Suriye'deki ABD üsleri ilk kez görüntülenip resmiyet kazanmış, 14 üsten 12'sinin terör örgütü YPG bölgesinde olduğu anlaşılmıştı.

    Yunanistan Savunma Bakanı Panos Kammenos, Yunanistan ve Suudi Arabistan arasındaki silah satışıyla ilgili gizli rüşvet belgelerinin yayınlanmasından MİT'i sorumlu tutmuşlardı. Çünkü Yunanistan Rus yapımı silahları Suudi Arabistan’a aktarmaktaydı! Yunan hükümeti, Suudi Arabistan ile Yunan ordusunun ihtiyaç fazlası 105 mm’lik 300 bin adet mermi ve MK 82 tipi 1.700 adet bombanın satışı için 66 milyon Euro’luk anlaşma yapmıştı. Yunan yasalarında yasak olmasına rağmen anlaşmada komisyoncunun bulunduğu anlaşılmıştı. Yani hem ABD hem Rusya İran'a saldırtmak üzere Suudilere silah sağlamaktaydı. Aynı Rusya Türkiye ve İran’a da silah satmaktaydı. Yani Siyonizm’in-emperyalizmin iki kolu: Amerika ve Rusya yeni bir savaşı ortaklaşa kızıştırmaktaydı.

     


    [1] http://www.sozcu.com.tr/2017/yazarlar/soner-yalcin/hedef-kim-2-2112851/

    [2] Ntv.com.tr, Anadolu Ajansı – 7 Kasım 2017

    [3] http://www.sozcu.com.tr/2017/yazarlar/can-atakli/abdullah-gule-hazir-ol-mesaji-2108311/

    [4] http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/murat-yetkin/zarrab-konustukca-turkiye-utaniyor-

























    Bu Haber 879 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS