• REFAH-YOL’UN DÜŞÜRÜLMESİ

    REFAH-YOL’UN DÜŞÜRÜLMESİ

    19 Temmuz 2011
    ERBAKAN KÜTÜPHANESİNDEN DÜNYANIN DEĞİŞİMİ VE ERBAKAN DEVRİMİ

     
    | Devamı

    REFAH-YOL’UN DÜŞÜRÜLMESİ

    Erbakan`ın Başbakanlığındaki Refah-Yol Hükümeti, yılların ihmaliyle kangrenleşen ekonomik ve sosyal yaraları sarmak ve toplumun hasret çektiği huzuru sağlamak üzere, üstün bir gayretle çalışırken ve her yönden gayet olumlu neticeler alınmaya başlamışken, masonik çevreler ve marazlı mahfiller tarafından tertip ve teşvik edilen suni krizler giderek etkili ve tehli hale geldi.

    Oluşturulan bu kötümser ve karamsar havayı dağıtmak ve ülkeyi bir erken seçime taşımak amacıyla, daha önce yapılan protokol gereği, başbakanlığı ortağı Tansu Çiller`e devretmek üzere, Erbakan Hoca yüksek bir feragat, fazilet ve sadakat örneği göstererek, istifa etti.

    Hemen arkasından T. Çiller ve M. Yazıcıoğlu’yla beraber, Çiller’in başbakanlığındaki bir hükümeti destekleyeceklerini, başka bir oluşuma ise asla güvenoyu vermeyeceklerini, ortak bir basın toplantısıyla ilen ettiler.

    Cumhurbaşkanı Demirel, "Milletvekillerinin iradesi genel başkanlarının cebinde değildir" gibi, gizli niyetini ortaya koyan sözler edince, bu sefer RP, DYP ve BBP`li 278 milletvekilinin, noter huzurunda imzaladıkları bir belgeyi Sn. Demirel`e ilettiler.

    Millet iradesini ve Meclis aritmetiğini ortaya koyan bütün bu girişimlere rağmen, Sn. Demirel, "Bunların sayısal çoğunluğu var ama, siyasal ağırlığı yok" şeklinde, antidemokratik ve desbotik bir tavır takınarak ve açıkça taraf tutarak, hükümeti kurma görevini ANAP Lideri Mesut Yılmaz`a verdi.

    Siyasi transfer pazarlıklarına, köşkten çıkarılan bir ruhsat ve fırsat olarak değerlendirilen, bu yanlı ve yanlış görevlendirme sonucu, Bilderbergçi biraderlerin kurduğu bir hükümsüz hükümet, her şeyi berbat ederek sonunda yıkılıp gitti.

    Yaklaşık 1 yıl süren Refah-Yol yıkılarak, yerine kurdurulan "Sol-ma-son" ittifakı dediğimiz bu hükümetin, nasıl oluştuğunu ve hangi sonuçlar doğurduğunu "hüküm ve hikmet" açısından ele almamız gerekiyor.

    Zira Müminler, zahiren hayırlı veya zararlı görülen herhangi bir olaya iki açıdan bakmak zorundadırlar.

    1- Hüküm açısından. 2 - Hikmet açısından.

    Bir yıl süren ve çok önemli neticeler elde edilen Refah-Yol hükümetinin, hile ve hıyanet kokan senaryolarla düşürülüp yerine kurdurulan Mesut Yılmaz başkanlığındaki "D-ANA-SOL" hükümetine de, bu açılardan yaklaşmamız gerekir.

    1- HÜKÜM açısından:

    "Kemâ tekûnu yüvelli aleyküm" siz nasıl olursanız (ve hangi zihniyete layık bulunursanız) öyle idare edilirsiniz" hadisine ve hükmüne uygun olarak, yönetimlerin ve hükümetlerin değişmesi mukadderdir.

    "Yüzde yirmi"lik oy desteği ile bundan daha fazla hizmet yapılamayacağı ve iktidarda kalınamayacağı bir gerçektir.

    "Hüküm ekseriyete göredir" Cenabı Hakk’ın rahmet ve adaletinin tecellisi de, toplumun çoğunluğunun durumuna münasip düşmektedir.

    2- HİKMET açısından:

    Normalde ve demokratik teamülde Tansu Çiller`e verilmesi gerekirken, Mesut Yılmaz`a teslim edilmesi bakımından "şike"li sayılan, milletvekili ayartmaları ve transfer pazarlıkları yüzünden de "şaibe"li olan bu "D - ANA - SOL" hükümetinin yaptığı tüm talan ve tahribatlara rağmen, sonuçta halkımız uyanmış ve bilinçlenmiştir.

    "Hoşlanmadığınız bir şey, sizin için hayırlı olabilir. Sevdiğiniz ve arzu ettiğiniz bazı şeyler de sizin için zararlı olabilir. (Hakkınızda hayırlı ve zararlı olanı en iyi) Allah bilir, siz bilemezsiniz."[1] Ayeti de bu gerçeğe dikkatimizi çekmektedir.

    İşte bu dış güdümlü ve kısa ömürlü "D - ANA - SOL" hükümetinin ve ardından kurdurulan Ecevit Bahçeli ve AKP hükümetlerinin neticesinde, millet ve memleket için şu hayırlar sezilmektedir:

    a- Bu beceriksiz ve bereketsiz zihniyetler elinde, toplumumuz Refah-Yol iktidarında geçen bir yıllık barış, bolluk, huzur ve güven ortamını dört gözle aramaya başlamışlardır. Korkunç boyuttaki zamlar, zulümler ve yolsuzluklar yüzünden toplumu hayatından bıktırmıştır.

    Maalesef sıkıntı ve sefalet çekmeden, huzur ve selametin kıymeti anlaşılmamaktadır.

    Hz. Musa`nın "Ya Rabbi (Bu gafil kalabalıkların) mallarını (ve gelir kaynaklarını) kurut ve kısıtla Kalplerine de korku ve sıkıntı (verecek şartları) hazırla ki (hatalarını bilsinler ve İslama dönsünler)"[2] mealindeki duasının hikmeti ortaya çıkmıştır.

    Ve bu gidiş Saadet’in tek başına iktidarı ile sonuçlanacaktır.

    Ve zaten yoksulluk ve huzursuzluk çekmeden, insanların Hakk’a dönmesi ve hayra yönelmesi de imkânsızdır.[3]

    b- İslamcı diye dışlanan ve suçlanan ve irticacı diye savaş açılan, meşrebinden mekteplerine, tarikatından şirketlerine, televizyonundan gazete ve dergilerine, Kur`an kursundan İmam Hatiplerine kadar, zerre kadar inancı olan herkes bundan sonra Milli Görüş’e dört elle sarılacaktır. Çünkü masonların ve sömürücü sermaye baronlarının emrindeki bir iktidarın, kendilerine hayat hakkı tanımayacağının farkına varılmıştır. Milli Görüş’ün devamı sanılarak tutundukları AKP’nin dalarlı da ellerinde kalacaktır.

    c- 28 Şubat kararları diye meşhur olan M.G.K. tavsiyelerinin, bu "D-ANA-SOL" hükümeti döneminde ne derece uygulanabildiği ve hangi sonuçları doğurabildiği de ortaya çıkmıştır.

    Muhalefet döneminde bu kararlara karşı çıkanlarla, ille de uygulansın diye çırpınanların samimiyeti ve gerçek marifeti de anlaşılmıştır.

    d- Bu arada, yıkılan "D-ANA-SOL" hükümeti döneminde, dindar kesimlere hoş görünmek ve hürmet etmek üzere sinsi ve şeytani bir taktik uygulanmış, ama tutmamıştır. Halkımız bunlara aldanmamıştır. Bunların amacı, İslami hizmet ve gayret erbabına; “Bakınız, Refah iktidara geldi, bin türlü sıkıntıya uğradınız. Takip ve tehdit edilmeye başlandınız. Eskiden daha rahattınız. Refah iktidara gelmeseydi huzursuz olmayacaktınız” dedikodularını yayarak, Saadet’in işini zorlaştırmaktır.

    e- Milli Görüş’ün manevi mücahitlerinin ve Saadet’in gönül erlerinin de artık içimizde ki münafıkları ve İslam düşmanlarını fark etmeleri ve önümüzdeki süreyi, devamlı ve disiplinli bir gayretle değerlendirmeleri şarttır.

    Kim bilir, bu arada SP’nin yeni bir kan ve kabuk değişimine uğrayabileceği de hesaba katılmalıdır.

    f- Mesut Yılmazın "Refah-Yol’un düşmesini ve bizim iktidara gelmemizi sağlayan basına ve sivil baskı gruplarına şükran borcumuzu ödeyeceğiz Bize verilen desteğin bilinci içinde hareket edeceğiz" şeklindeki sözleri, ve yine Bülent Ecevit in: "Erbakan’ın D-8’ler hayalinden vazgeçip, gelişmiş batılı ülkelerle bütünleşeceğiz" şeklindeki ifadeleri, bu "Sol-ma-son" hükümetinin,

    ·   Vehbi Koç, Jefi Kamhi gibi sömürücü sermaye baronlarının,

    ·   Aydın Doğan ve Dinç Bilgin gibi medya patronlarının,

    ·   Kumarhaneci ve kerhaneci, mafya babalarının,

    ·  Şeytan tarikatı ve hıyanet ocağı mason localarının emrinde ve hizmetinde çalışacağını ve

    ·   Amerika ve Avrupa’daki siyonist mihrakların güdümünde olacağını, ta başından, açıkça ortaya koymuştur ve toplum bunların gerçek yüzünü anlamıştır.

    Yedi kocalı Hürmüz misali oluşturulan bu yamalı bohça hükümeti ve seçimden sonra kurdurulan Ecevit hükümeti dertten ve felaketten başka bir şey getirmediğinden bu duruma sebep olanlar elbette tarihi sorumluluktan kurtulamayacaktır.

    AKP’nin art niyeti ve karanlık zihniyeti kısa sürede ortaya çıkmıştır.

    Artık bize düşen, halkı devamlı uyarmak, gerçekleri ve gelişmeleri insanımıza duyurmaktır. Böylece önümüzdeki büyük sandık ihtilaline her yönden hazırlanmaktır.

    Kalabalıklar, önüne açılan boşluğa doğru akan sular gibidir.

    Derelerin, çayların ve ırmakların kendi barajımızda toplanması ve hayırlı yönlere doğru akıtılması gerekir. Halkın kendiliğinden uyanmasını ve hayırlı yönde ittifakla karar kılmasını beklemek, saflıktır. Hayırlı bir yöne doğru kanalize edilemeyen toplulukların, his ve heyecanlarının, tepki ve telaşlarının siyaset simsarları tarafından istismar edilmesi kolaydır.

    Öyle ise "halkımız nasıl olsa gerçekleri ve gelişmeleri görüyor, o halde gerekeni de yapar" düşüncesiyle işi gevşek tutmak yanlıştır. Çünkü halkın devamlı bilgilendirilmesi ve hayırlı istikamete yönlendirilmesi gerekir.

    Şikeli ve şaibeli kurulan ve yolsuzlukla yıkılan "Sol-ma-son" hükümeti istemese de bir erken seçim kararı alınmıştır. Bunların yerine kurulan ve devamı sayılan Ecevit’in azınlık hükümetiyle gidilen seçimler sonucu oluşturulan bu uğursuz hükümet de ülkeyi sefalete ve zulmete sürüklemiştir.

    Bu nedenle, demokratik bir devrime ve değişime zemin hazırlamak üzere diri ve disiplinli bir çalışmaya ihtiyaç vardır. Telaş göstermeye, tedirginliğe ve ümitsizliğe gerek yoktur.

    Yeni ve önemli bir imtihan süreci yaşanmaktadır. Samimiyet, sükûnet ve teslimiyet ehli bu imtihandan başarıyla çıkacaktır.

    Unutmayalım ki, yegâne kuvvet ve kudret sahibi ancak Cenabı Hak’tır. Ve Allah vaadini gerçekleştirecek ve nurunu mutlaka tamamlayacaktır. Ezeli takdir planı yürürlüktedir ve zerre kadar şaşmayacaktır.

    Ve Allah sabreden sadıklarla beraber olacaktır ve Devri Adem’den beri süregelen Hak-batıl savaşının, bu en son ve en zorlu safhasını da yine milletimiz ve Milli Görüş kazanacaktır. Evet, güneşi balçıkla sıvamak imkânsızdır. Çok yakın bir gelecekte Erbakan’ın gizemli gerçeği anlaşılacak ve halkımız Hoca’mızı alkışlayacaktır.

     

    28 Şubat krizini tetikleyenler faizci TÜSİAD’çılardır

    Bazı faizci TÜSİAD’çıların, 28 Şubat krizini nasıl sun’i (yapay) olarak tetiklediklerini hatırlayalım:

    Bir TÜSİAD’çının dayatması:

    54’üncü hükümet iş başında iken, bir TÜSİAD mensubu ile Başbakan Necmettin Erbakan arasında şöyle bir konuşma geçiyor:

    Hoca: - Sen sahibi olduğun televizyon kanallarında, hükümetimize karşı gerçek dışı yayınlar yaparak bizi insafsızca yıpratmaya çalışıyorsun. Bunun sebebi nedir?

    TÜSİAD mensubu: “Hoca sen, iktidara gelir gelmez, bir havuz sistemi kurdun, üstelik bizlerden devletin borç para almasını da yasakladın, bizim her sene hazineden aldığımız katrilyonlarca liralık faiz kazancımıza engel çıkardın. Bu sebepten bizler seni o makamdan düşürmek için, elimizden gelen her çabayı göstereceğiz..”

    İşte size bu ve buna benzer rejim buhranı olarak takdim edilen olayların içyüzü... Zira büyük sermaye sahibi rantiyecilerin, hazineden iç borç faizi olarak tahsil ettikleri meblağ küçümsenmeyecek kadar büyüktür. Her sene bu miktar değişmekle beraber, faizciler ortalama 60 veya 65 katrilyonluk parayı kasalarına indirmektedirler. Bizzat TÜSİAD’ın yaptırdığı istatistikler, bazı üyelerin faizden aldığı paraların diğer kazançlarının çok üstünde olduğunu gösterir.

     

    İrtica bahane, soygun şahane

    Halkımız bu sloganı boşuna üretmemiştir. Tabii ki faizciler yattıkları yerde, risk altına girmeden katrilyonları cebe indirme alışkanlığından vazgeçemezler. Böyle bir ihtimal baş gösterdiği zaman gözleri dünyayı görmez. Parti kapattırma dâhil, her türlü desiseyi mubah sayarlar.

    28 Şubat krizinde de öyle oldu. Refah Partisi aleyhinde dava açılması için bu sebepten düğmeye basıldı.

    Minareye kılıf nasıl bulundu?

    Önce o zamanın Cumhuriyet Başsavcısı, TBMM’ye resmen bir yazı yazdı, “Siyasi Partiler Kanunu’nda, benim bu davayı açabilmem için, bir değişiklik yapılmasını istiyorum” dedi. TBMM Anayasa Komisyonu Başkanlığı, kendisinin re’sen kanun teklif ve tasarısı veremeyeceğini belirterek teklifi reddetti.

    Bunun üzerine başka bir yoldan gidildi. O günkü TÜSİAD yönetimi ile Başsavcılık Anayasa Profesörlerinden oluşan bir sempozyum düzenleyerek, hini hacette (yani gerektiğinde,) Anayasa Mahkemesi’nin, Siyasî Partiler Kanunu’nda açık hüküm olmasa bile, içtihad yoluna giderek bir partiyi kapatabileceğine dair başlarında Teziç’in de bulunduğu Anayasa Profesörlerinden bir nevi fetva alınarak, keyfiyet Anayasa Mahkemesi çevrelerine müsait vasıtalarla duyuruldu.

    Ondan sonra, gelsin Müslüm Gündüz olayı, gitsin Ali Kalkancı şayiası ve dahi ilâveten, aleyhte yazıyı yazan çok sayıda yazarın, kapatma delili olsun diye yazdıkları makaleler ve dahi, Yüksek Yargı Organları mensuplarının katıldığı meşhur brifingler...

     

    Atatürkçülüğün istismarı:

    Şu anlattığım olaylar, faizci rantiyecilerin Atatürk’ü alet ve istismar ederek, işlerini nasıl yürüttüklerini gösteriyor. Bizce bu kanuna bir madde daha ilâve edilerek, Atatürk’ün şahsi çıkarlara alet edilerek, istismar aracı yapılmasını ağır cezalarla cezalandıran bir hüküm konulmalıdır.

    Yukarıda da beyan ettiğimiz gibi faizci olan TÜSİAD mensuplarının, sanayici olarak elde ettikleri kazanç, devede kulak kabilinden çok azdır. Bu sebepten paradan para kazanmayı da yasaklayan bir cezai hüküm getirilmesine de ihtiyaç vardır.

     

    28 Şubat, Erbakan ve Osmanlı misyonu

    28 Şubat müdahalesi nedeniyle Erbakan, "günah keçisi" haline getirildi. Oysa Erbakan`ı yıpratmayı amaçlayan bu tavır, pek çok bakımdan yanlış, haksız, insafsız ve miyop bir yaklaşım. Bu yaklaşımı dillendirenler, Türkiye`deki seküler sistemin yapısını, toplumla ilişkilerini (=ilişkisizliğini), 28 Şubat müdahalesinin neden yapıldığını, dolayısıyla 28 Şubat`ın, küresel güçlerin İslâmla savaş sürecinin kaçınılmaz bir sonucu olduğunu göremiyorlar.

    Burada Erbakan`ın, içerideki ve dışarıdaki güç ve çıkar odakları tarafından fena halde kuşatıldığı bir ortamda yaptığı manevraları asla gözardı etmiyorum. Erbakan`ın hata sanılan tavırları, meselenin arızî boyutlarını oluşturuyor.

    28 Şubat meselesinde atlanan, farkına varılmayan ve kavranamayan asıl can alıcı nokta şu: Adına ne dersek diyelim, bu süreç, şu ya da bu şekilde yaşanacaktı. Erbakan Başbakan olduğu veya Erbakan bir takım yanlışlıklar yaptığı için bu süreç yaşanmış değil.

    "11 Eylül tezgâhı"ndan sonra benzer süreçlerin küresel ölçekte yaygınlaştırıldığını; tüm İslâmî söylemlerin ve faaliyetlerin tıpkı Türkiye`de olduğu gibi yoğun bir şekilde baskı altına alındığını, Osmanlı misyonuyla donandığı takdirde tarihî rolünü yeniden üstlenebilecek Müslüman bir Türkiye`den ürken batılılar tarafından İslâm`ın Protestanlaştırılması, hadım edilerek yozlaştırılması, dolayısıyla, toplumsal ve küresel düzlemde daha adil ve yaşanabilir bir dünyanın kurulmasında oynayabileceği rolün sekteye uğratılması stratejisi çerçevesinde sadece kişi ile Allah arasında olup-biten bir inanç meselesine indirgenerek, kamusal (siyasi, toplumsal, kültürel ve ekonomik) hayatın İslâmdan tümüyle arındırılmaya çalışıldığını görmüyor muyuz?

    O halde, 28 Şubat nedeniyle Erbakan`ı "günah keçisi" haline getirmek hangi insafa, vicdana ve akla sığar? 28 Şubat`ın Erbakan dönemine rastlanması, elbette ki, çok talihsiz bir durumdur. Ama "11 Eylül tezgâhı"ndan da çok net bir şekilde anlaşılıyor olması gerekir ki, Türkiye`de böylesi bir proje er veya geç mutlaka hayata geçirilecekti.

    Eğer 28 Şubat gibi bir proje, "İslâmcı" değil de, laik bir başbakan`ın işbaşında olduğu bir zaman diliminde hayata geçirilmiş olsaydı, Türkiye, Cezayir`e dönüştürülecek, kan gölüne çevrilmiş olacaktı. Nitekim, sağlam kaynaklardan edindiğim bilgilere göre 18 Haziran 1997`de dış odakların Türkiye`de böyle bir darbe yapılması konusunda yoğun baskı yaptıkları, Türkiye’de bu ülkenin halkına karşı "topyekün savaş" manşetleri atacak kadar "satılık" hâle gelen gazetelerin 5 bin ilâ 10 bin kişinin kellesinin gideceğini haber veren manşetlerini 5-6 gün öncesinden hazırladıkları, böylesi bir kanlı harekâtla Türkiye`nin tam bir kaosa sürüklenmek istendiği artık biliniyor. Bu girişim, Erbakan ile dönemin Genelkurmay Başkanı Karadayı tarafından önlenmiştir. Erbakan`ın her şeye rağmen hükümetin başında kalmakta direnmesinin en önemli nedeni belki de buydu. Sivil-askerî bürokrasinin Erbakan`a ihtiyacı vardı. Eğer istenilseydi, Erbakan, daha ilk günden istifa ettirilirdi.

    Ayrıca D-8 gibi bir projeye Türkiye`nin sivil-askerî bürokrasisi eğer destek vermeseydi, bu proje hayata geçirilemezdi. Oysa Türkiye`nin, D-8 gibi bir projeye su kadar, ekmek kadar ihtiyacı vardı: 1990`lardan itibaren siyaseten ve ekonomik olarak tam bir tıkanmanın eşiğine sürüklenen Türkiye, ülkeyi küresel strateji ve müdahalelerle bu noktaya getiren ve kuşatan dış odaklara karşı yarın bu ülkenin Osmanlı misyonuna benzer bir misyonu harekete geçirebilecek bir iradeye ve güce sahip olduğunu, bunu da ancak D-8 gibi bir projeyle ve Erbakan gibi bir liderle gerçekleştirebileceğini çok iyi fark etmişti. D-8`e sonraları sivil ve askerî bürokrasinin açıktan destek vermesi bu söylediklerimizi doğrulamaktadır.

    D-8 gibi bir projenin Erbakan tarafından hayata geçirilmesiyle Türkiye, sivil-askerî bürokrasisiyle aslında Amerikalılara, Avrupalılara ve İsrail`e sahip olduğu gücün farkında olduğu, bu gücü kuvveden fiile geçirdiği andan itibaren batılı küresel sistemin büyük bir sarsıntı geçirebileceği mesajını vermek istiyordu.

    Artık kafamızı kumdan çıkaralım. 28 Şubat`ın, 1989`da Soğuk Savaş`ın sona erdirilmesiyle örtük bir şekilde başlayan ama 11 Eylül 2001`den itibaren resmen ve alenen hayata geçirilen “medeniyetler çatışması projesinin” Türkiye ayağını oluşturan "İslâmla savaş" stratejisinin zorunlu bir adımı olduğu gerçeği artık günışığına çıktı.

    Türkiye`nin varlığını koruyabilmesi ve batılılar tarafından adım adım uygulanan kuşatma ve bölünme girişimlerini püskürtebilmesi için batı yörüngesinin dışında yeni bir yörünge arayışına girmesi, bunun için de Osmanlı misyonuyla donanarak yeni medeniyetin ve daha âdil ve barışçıl bir düzenin kurulması için gerekli hazırlıklara soyunmasından başka seçeneği kalmadı.

    O yüzden masonik laikliğin Türkiye`yi batıya bağımlı kılmaktan, teslim etmekten ve önünü tıkamaktan başka bir işe yaramadığı, Avrupalıların da, Amerikalıların da Milli Görüş misyonuyla donanan Müslüman bir Türkiye yerine, her bakımdan batıya bağımlı ve teslim olmuş, tüm İslâm dünyasına, "İslâmla ilişkilerini resmen sıfırlamış laik bir Türkiye"yi model olarak sunmalarının ve sonuna kadar desteklemelerinin nedenleri üzerinde kafa patlatmak zorundayız.

    Türkiye`deki siyasiler içinde, gerçek anlamda Osmanlı misyonunu temsil eden liderin Erbakan olduğunu batılılar bizden çok iyi bildikleri için Erbakan`ın siyasî hayatı şimdilik 28 Şubat sürecinden sonra resmen, cebren ve hileyle bitirilmiştir.

    Erbakan`ın başbakan oluşunun batı basınında neden "Osmanlı`nın gelişi" olarak yorumlandığı ve batılıların Türkiye üzerinde hassasiyetle durmaya başladıkları meselesini de artık görmemiz gerekiyor.

    28 Şubat müdahalesi, esas itibariyle, küresel bir sorundur. Seküler küresel güçlerin, sömürü düzenlerinin geleceğini garanti altına almak için girişilen küresel ölçekli bir dizi postmodern operasyonun Türkiye ayağını oluşturan siyonist bir müdahaledir. Ayrıca Türkiye`nin iktidar seçkinleri demek olan ilmiye (elit ve entelektüel sınıf), kalemiye (sivil-askerî bürokrasi) ve seyfiye (güvenlik güçleri) yapısında bu ülkenin kültür ve medeniyet dinamikleriyle ilişkilerini handiyse büsbütün koparacak kadar bir yön ve özgüven kaybı sorunu yaşanmamış olsa, bu arızaya, dış aktörlerin bu taarruzlarına maruz kalmamız bu kadar kolay olmayacaktı.

    Eğer Türkiye, yeni bir yörüngenin oluşturulması, yeni bir medeniyet projesinin uygulamaya konulması yönünde öncülük rolü üstlenmeye kalkışacak olursa, dünyayı haksızlıkların, sömürünün, savaşların eşiğine sürükleyen seküler küresel düzen büyük bir sarsıntı geçirebilir. Batılılar, kendileri açısından bu gerçeğin hayata geçirilmesinin ne kadar ürkütücü olduğunu bildikleri için, İslâmî projeler üzerinden yeni bir medeniyet modelinin her ne suretle olursa olsun önlenmesi gerektiğini düşünüyorlar. O yüzden, Fas`tan Malezya`ya kadar bütün İslâmcı söylemlere büyük bir darbe vurulması gerektiğine karar verdiler.

    Ama bütün bunların hepsi geri tepecek. Çünkü küresel güçlerde hâkim olan psikoloji, panik ve korku psikolojisidir. O yüzden önüne gelen her yere saldırmaktan başka bir şey yapamıyorlar.

    Türkiye`deki masonik laik elitlerin anlayamadığı veya -belki de şu ân- işlerine gelmeyen mesele budur. Anlamakta zorlandıkları bir başka mesele de, batılıların masonik laikliğini, özellikle korumak, kollamak ve güçlendirmek konusunda neden bu kadar hassasiyetle durdukları meselesidir. Nedeni şu, Türkiye, seküler projeleri ve ideolojileri benimsediği sürece, kendilerine -Batı`ya- bağımlı kalmayı sürdürecek; dünya ölçeğinde natif bir projenin hayata geçirilmesi gibi bir ihtimal, ihtimal olarak bile gündeme gelemeyecek. Hâl böyle olunca, batılıların sömürü düzenlerine direnecek en esaslı güç, bastırılmış, kontrol altında olacak.

    Bu nedenledir ki, Wall Street Journall`in yazarı Pollock, "Atatürk`ün mirasına sahip çıkmak zorundayız" derken “Atatürk’ün kapattığı mason localarının Atatürk’e rağmen uydurup ona malettikleri barbar ve baskıcı laiklik uygulamasını devam ettirmeliyiz” mesajını veriyordu.

    İşte Erbakan`ın, üstelik de 28 Şubat gibi proje dayatılarak önünün kesilmesindeki gerçek nedenler burada gizlidir. Çünkü batılılar, İslâmî bir söylemi eksene alan Erbakan`ın "Milli Görüş misyonu"nu şu şartlarda bariz şekilde temsil eden en önemli siyasî lider olduğunu çok iyi biliyorlar.

    Bu gerçeği ben 12 yıl dışarıda yaşadığımda bütün çıplaklığıyla gördüm. Erbakan`ın Başbakan olduğu dönemde Londra’daydım. Ve Yeni Şafak, Zaman ve Kanal 7`ye haber ve yazı geçiyordum. Erbakan`ın Başbakan oluşu bütün batı basınında ve medyasında ürküntüyle karşılandı ve "Osmanlı`nın dönüşü" olarak verildi. Ayrıca Erbakan`ın başbakanlığından önce Türkiye ile ilgili batı basınında Türkiye`ye hemen hemen hiç yer verilmezdi. Ama Erbakan`ın başbakan olduğu 11 aylık dönemde Türkiye, İngiliz basınının dış haberler sayfalarında haftada en az iki-üç gün manşet oluyordu.

    Erbakan`ın "Osmanlı misyonu"nun örnekleri olarak görülebilecek "İslâm Dinarı", "İslâm Ortak Pazarı", "İslâm NATO"su gibi başlıklarla anlattığı ve 1970`lerde kendisiyle alay edilen projelerin benzerleri, bugün Avrupalılar, Latin Amerikalılar, Uzak Asya ülkeleri tarafından hayata geçirilmiş durumda. Yarın bu projeler, İslâm dünyasında da er ya da geç ama mutlaka hayata geçirilecek.

    Bu projeler, İslâmın siyasi, ekonomik ve kültürel bir güç olarak yeniden tarih sahnesine çıkmasının hem enstrümanları, hem de böyle bir fenomenin göstergeleridir. Yerli ve küresel 28 Şubat aktörlerinin, bu gerçekten fena halde rahatsız olmalarının nedenleri işte burada gizlidir. Ancak birileri rahatsız olacak diye, durduğumuz yeri ve duruşumuzu terkedecek değiliz, elbette. Ki, asıl tehli olan şey, böyle bir şeyi yapmaya kalkışmaktır

    Hiçbir şey bedelsiz elde edilemez. Biraz, hazırlopçuluğa, kolaycılığa yatkın olanlar, bedel ödemekten korkarlar.

    28 Şubat`ın ödettiği bedelden almamız gereken hayatî dersler ve keşfetmemiz gereken bazı önemli imkânlar vardır.

    Birincisi: 1908`den itibaren "Anadolu insanı" İslâmî bir söylemle 90 yıl aradan sonra ilk kez iktidara gelmiştir. Bu önemli bir başarıdır.

    İkincisi: Erbakan, içerdeki ve dışardaki tüm güç ve çıkar çevrelerinin baskılarına, engellemelerine rağmen İslâmî söylemleri eksene alan bu ülke insanının, bu ülkeyi yönetebileceğini kanıtlamıştır.

    Üçüncüsü: Türkiye`de son 30 yıl boyunca oluşan "İslâmcı söylem"in kolaycı, ucuzcu, hazırlopçu, sığ, "korkak", "köksüz" olduğu ortaya çıkmıştır. Ama öte yandan Türkiye insanının oyunlara, provokasyonlara gelemeyecek; krizlere, numaralara, tezgahlara yenilmeyecek, teslim olmayacak kadar derûni bir sezgi, sükûnet ve irfan sahibi olduğu da günışığına çıkmıştır.

    Sonuç: Allah demekten bile korkulur hale gelindiği, Kur`an`ın bile ahırlarda, yer altlarında öğrenildiği; hafızların trenlerde yetiştirildiği bu ülkenin insanları, tüm retorikselliğine ve zaaflarına rağmen Milli Görüş hareketini nasıl iktidara getirdiyse; yarın da, kendine özgü reflekslerle ve zeka ile bu ülkenin yeniden tabii ve tarihi misyonunu üstlenmesini sağlayacak bir medeniyet sıçraması yapmanın, daha âdil, daha barışçıl, daha huzurlu bir dünyayı kurmanın yollarını bulacaktır. Genelkurmay`dan ve Hariciye`den gelen / verilen bazı sinyallerin, bu konuda ilginç bir dönüşümü haber verdiğini "heyecan ve şaşkınlıkla" izlediğimi ve önemsediğimi vurgulamak zorundayım.

    Unutmayalım: Bu devran böyle gitmez. 300 yıl önce ABD diye bir güç yoktu. Bu haksızlık ve sömürü düzenine ve düzeneğine çomak sokulması gerekiyor. Tarihî bir dönüşümün eşiğindeyiz ve biz Müslümanlara büyük yükümlülükler düşüyor.”[4]



    [1] Bakara: 216

    [2] Yunus: 88

    [3] Bakara: 214

    [4] 02.03.2005 / Yeni Şafak / Yusuf Kaplan

     

    Bu Haber 1922 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS