• REFAH-YOL HÜKÜMETİ

    REFAH-YOL HÜKÜMETİ

    19 Temmuz 2011
    ERBAKAN KÜTÜPHANESİNDEN DÜNYANIN DEĞİŞİMİ VE ERBAKAN DEVRİMİ

     
    | Devamı

    REFAH-YOL HÜKÜMETİ

    Uzun bir sürecin ve onurlu bir mücadelenin sonunda Refah Partisi birinci parti oldu.

    Artık, Refah Partisi’nin hükümet olması gerekiyordu... Neden?

    Çünkü çok haklı ve hayırlı programlarının hayali olmadığını kısmen de olsa göstermesi ve iddialarını ispat etmesi lazımdı. Bunun için de, iktidar olması kaçınılmazdı. Muhalefette kalarak kendini tanıtması ve ispatlaması mümkün olmayacaktı.

    Ayrıca, bu şartlarla hükümeti kuramazsa "158 milletvekiliyle koalisyona sokmadılar, 300 milletvekili de çıkarsa iktidarı vermeyecekler" şeklindeki yanlış bir kıyası doğru gibi göstererek halkımızın beynini bulandıracaklardı. Bu konudaki endişe ve şüpheleri ortadan kaldırmak için de, Refah`ın iktidar olması önemli ve gerekli bulunuyordu.

    Ve yine "Refah`ın iktidarına ve Erbakan`ın başbakanlığına Ordu geçit vermez" biçimindeki asılsız ve kasıtlı dedikoduların, resmen çürütülmesi ve kahraman Ordumuzun, milletimizin ve onun gerçek temsilcisi olan Meclis’in ve hükümetinin emrinde olduğunun gösterilmesi ve en azından “rahatsızlık duyanlar varsa bunların belirlenmesi ve çıbanların deşilmesi” için de, yine Refah’ın iktidar olmasında hayati faydalar seziliyordu.

    Üstelik ülkemiz batma noktasına getirilmiş durumdaydı. Hem iktisadi, hem siyasi, hem de ahlaki yönden iflasın eşiğine varılmıştı. Türkiye üzerinde, içte ve dışta, düşman güçler tarafından korkunç planlar yapılmaktaydı. Bu vaziyette "oturup bekleyelim ve partiyi büyütelim" düşüncesi yanlıştı. Bu gemiyi batmadan kurtarmamız ve çok acil tedbirler almamız lazımdı. Allah korusun, batmış bir ülkenin, büyümüş partisi olmak kime ne kazandıracaktı?..

    Refah`ın bu koalisyonu hangi partiyle kuracağı ise gerçekte o kadar da önemli değildi. Birinci derecede önemli olan bir "onarım hükümeti"nin kurulması ve yıkımların durdurulmasıydı. Erbakan Hoca masonların “Refah’a hükümet yolunu açalım ve iktidarda başarısız kılalım” hesaplarının da farkındaydı.

    Ta başından beri "Biz bütün partilere aynı mesafedeyiz ve her birisiyle ve hatta hepsiyle birlikte hükümet kurabiliriz" diyen Erbakan Hoca, zikzak çizmeden doğru bildiği istikamette yürümekte ve ülkemizi, açlık, anarşi ve ahlaksızlık belasından kurtarmak için sabır ve samimiyetle çırpınmaktaydı.

    "Hangi partiyle kurulacak koalisyonun en çok dedikodusu yapılır?" korkusu değil, "Hangi partiyle en uyumlu ve daha uzun ömürlü koalisyon mümkün ve münasip olur" duygusu ağır basmalıydı.

    Temel zihniyet olarak yanlış bir çizgide ama farklı kategoride gördüğümüz partilerden "bize yakın" zannettiklerimizden ziyade, "hizmete yatkın" görülenlerle hükümet kurmak hem ülkemiz, hem de partimiz açısından daha da hayırlı olacaktı.

    His ve heyecanlarla siyaset ve hükümet yapılmayacağını, milli çıkarlarımız ve ortak paydalarımız doğrultusunda, uzlaşmak gerektiğini artık anlamamız lazımdı.

    Hem, daha geniş bir halk tabanına dayanan bir koalisyonla, önemli sorunların üstesinden gelmek ve acemilik dönemini rahat geçirmek daha kolay olacaktı.

    İsrail Cumhurbaşkanı Weizman`ın Habitat için geldiği İstanbul`dan ayrılırken "Cumhurbaşkanı Demirel benim çok yakın dostumdur. Onu iyi tanırım. Ve eminim ki böyle bir durumu (yani Refah`ın iktidar olmasını) engellemek için elinden geleni yapıyordur. Ayrıca Ordu’nun da bu konuda elinden geleni yapacağını sanıyorum" şeklindeki talihsiz ve terbiyesiz sözleri, Refah`ın iktidarda olmasının ne denli gerekli olduğunu göstermesi bakımından, oldukça anlamlıydı.

    Ve zaten Refah`ı iktidar ortağı yapmamak için tepinenlerin ve sun`i senaryolar tertip edenlerin hepsi de, siyonist Weizman`ın uzaktan kumandalı adamları ve uşaklarıydı.

    Cumhurbaşkanı Sayın Demirel`i kendi sekreteri ve Ordumuzu da kendi emir eri gibi gören ve açıkça içişlerimize müdahale eden bu siyoniste verilecek en güzel cevap ise, Erbakan`ın başbakanlığında Refah`ın hükümet kurmasıydı.

    Ve işte, 29 Haziran 1996... Bugün tarihi ve talihli bir aşamadır...

    Bugün tarihe mal olacak bir köşe taşıdır.

    Daha doğrusu bugün, yeni bir tarih, yeni bir takvim başıdır. Çünkü toplumun 75`ini oluşturan dindar ve muhafazakâr kesimi temsil eden iki büyük partinin kucaklaşması ve hükümet kurmasıdır

    Evet, bugün hizmet erleriyle hıyanet ehlinin mücadelesinde, çok önemli bir dönüm noktasıdır.

    Çünkü artık Erbakan, Başbakandır. Bu dönem kısa da sürse, Adil Düzen`e geçişin son hazırlıklarının tamamlanması bakımından önemli ve anlamlıdır.

    Refah-Yol`un hem kuruluş aşamasında, hem de 1 yıllık koalisyon çalışmalarında DYP`nin ve özellikle Sn. Tansu Çiller’in gösterdiği anlayış ve uzlaşmacı yaklaşımları da takdire şayandır.

    Ve hele Erbakan Hoca`nın uyumlu, olumlu ve ılımlı tavırları, vefakârlık ve fedakârlık noktasındaki örnek ve yüksek davranışları, rakiplerinde bile hayret ve hayranlık uyandırmıştır.

    Koalisyon protokolüne uymak ve verilen sözleri tutmak hususundaki samimiyet ve sadakatleri de, hayırla ve hürmetle anılacaktır.

    Önceki koalisyonlarda görülen kaba, kavgacı ve kaypak hareketler, Refah Yol`da yerini karşılıklı güven, saygı ve özveriye bırakmış, millete hizmet amacıyla, asgari müştereklerde duyarlılık ve dayanışma sağlanmıştır.

    Evet Erbakan Hoca Refah-Yol’u kurmakla, yıllardır sürdürdüğü şanlı ve sabırlı mücadelesine yeni bir şeref ve yeni bir zafer daha katmıştır.

    Kanaatime göre, İsrail Cumhurbaşkanı Yahudi Weizman’-larla yerli Süleymanların, açık ve azılı masonlarla gizli münafıkların, velhasıl yukarıda saydığım tüm şer odaklarının, hep birlikte ve her türlü desise ve direnmesine rağmen Erbakan Hoca’nın hükümeti kurması ve Başbakan olmayı başarması, 400 belediyeyi kazanmasından, 158 milletvekili çıkarmasından ve Mesut Yılmaz`ı istifaya mecbur bırakmasından daha anlamlı ve daha önemli bir başarıdır ve anlayanların ağızlarını uçuklatan bir olaydır.

    Askeri darbelerle, çete hareketleriyle ve kalabalıkları ayaklandırmak suretiyle ele geçirilen iktidarların ömrü kısa olmaktadır. Ama uzun bir zaman süreci içinde halkı şuurlandırıp arkasına katarak adım adım varılan bir iktidar ise gerçek bir inkılâptır. Ve bunun zamanı yaklaşmıştır.

    Rahmetli Hacı Haydar Baba Hazretleri anlatmıştı:

    "Bir arkadaşımla birlikte (Elazığ`ın) Palu kazasına yakın bir mağarada inzivaya çekildik.

    Arkadaşım 10 gün kadar sonra "Haydar zikir delisi oldu" diyerek ayrılıp gitmişti. Cenab-ı Hak yemek, içmek ve uyumak gibi ihtiyaçları bana unutturmuştu. Haftalarca zikir deryasında kalmışım.

    Sonunda tevhid nuru ve zikrullah şuuru, bütün letaifimde ve hücrelerimde deveran etmeye başladı.

    O sırada önüme "manevi makamlar kulesi" getirildi.

    Ben bir adımda, kulenin en üst basamağına sıçradım. Çok yetkili ve yüksek rütbeli bir zat, elimden tutup tekrar kulenin en alt katına indirdi. Ve bana: Böyle yükselmek tehlidir ve adaba uygun değildir.

    İlk önce birinci basamağa çıkacaksın. O makamın hizmetlerini görecek hikmetlerini kavrayacaksın. Sonra sıra ile ikinci, üçüncü ve diğer bütün basamaklarda, eğelenerek ve hakkını vererek, yukarılara çıkmaya hak kazanacaksın... İşte ancak o takdirde yükseldiğin makamda emniyetle kalabilir başkalarını da terbiye edebilirsin" dedi.

    İşte Erbakan Hoca Başbakanlık makamına, diğerleri gibi, ne dış güçlerin ve masonik merkezlerin tezgâhı ve tavsiyesiyle, ne tesadüfî dalgaların sürüklemesiyle ve ne de hazır bir kitle partisinin kongresiyle değil, tam tersine bizzat kendi emeğiyle kendi alın teriyle ve Ferhat’a taş çıkartacak biçimde, zulüm dağlarını tırnaklarıyla delmek ve batılları bir bir devirmek suretiyle gelip oturmuştur.

    Ah gönül gözlerimiz açık olsaydı da İsrail’de şeytan adına dünyayı yöneten Sanhadrin’(70 yeminli Yahudi hahamı)in çaresizlik çığlıklarını duyabilseydik..

    Ancak, ne var k, bu mutlu iktidarımızı başarısız kılmak, hayırlı hizmetlerimize mani olmak ve saf kalabalıkları kışkırtmak ve hatta makam ve menfaat hırsıyla Milli Görüş’ü parçalamak için, şeytanın askerleri bütün gücüyle çalışmışlardır ve şimdilik başarmışlardır.

    Ama artık, uyanık ve dayanıklı olalım, sakın şımarmayalım ve şaşırmayalım.

    Mason medyanın ve münafık yayın organlarının kışkırtmalarına kanmayalım. Hainlerin aleyhimize kullanacakları bir açık kapı bırakmayalım.

    Ha gayret Önümüzdeki imtihanları da yüzümüzün akıyla kazanalım..

    Davamıza, Hocamıza ve Saadet kervanına sahip çıkalım..

    Ve ey siyonist şeytanlar.. Kininizle geberiniz

    Bu raundu da Erbakan kazanacak, yani milletimiz kazanacak Siz yine kaybedeceksiniz

    Ve bundan sonra, hep kaybedecek ve devamlı yenilecek ve biteceksiniz..

    Erbakan`ın 1 yıllık Başbakanlığı ise çok uzun süren "geçiş döneminin" sonuçlanması ve artık "geliş" döneminin başlamasıdır. Daha önce belirttiğimiz gibi, İslamı temsilen Osmanlının hakim olduğu dönemde "Yeryüzünde Hak ve adalet var Batıla ve zulme geçit yok" zihniyeti ve siyaseti izlenmişti.

    Ama cihat ve içtihat (Milli savunma ve ilmi kalkınma) ruhunun körlenmesiyle Osmanlı bünyesinde zafiyet baş göstermiş ve Tanzimatla birlikte "Bundan böyle Hakkın yanında, batıl da var" denilmişti.

    Ve sonunda Osmanlının yıkılması ve siyonist hâkimiyetinin başlamasıyla "Artık yeryüzünde sadece batıl ve zulüm kalmıştır. Hak ve adalet kaldırılmış, şeytanın saltanatı başlamıştır" noktasına gelinmişti.

    Ama 70`li yıllarda Milli Nizam`la başlayan bir hareket "yeter artık" meydanı boş bulduğunuz.. Batıl varsa bilesiniz ki Hak da var" diye sesini yükseltmiş ve mücadeleye girişmişti...

    Ve sonunda 1 yıl süren Erbakan’ın Başbakanlığı sürecinde ise, her türlü batılın, barbarlığın, bedavacılığın ortadan kaldırılması, her dinden ve her görüşten bütün insanların birlikte barış içinde yaşama şartlarının oluşturulması için son hazırlıklar da tamamlanmış ve "Hem ülkemizde hem yeryüzünde, artık hak ve adalet hakimdir.. Zulüm ve sömürü dönemi bitmiştir" diye ilan edilecek mutlu sona yaklaşılmıştır.

    Allah`ın izniyle ve Kur’an`ın müjdesiyle..

    Refah - Yol döneminde yapılan işleri tebrik veya tenkit ederken de insaflı ve ölçülü olmalıdır.

    Bakınız diğerlerinin 5 yılda beceremediğini, Erbakan Hükümeti 11 ayda başarmıştır:

    ·  Memurlara yüzde 180 zam yapılmış...

    ·  Bağ-Kur’lunun maaşı 3 katına çıkarılmış...

    ·  Asgari ücret yüzde yüz artırılmış...

    ·  Vergisiz ve zamsız ilk paket açıklanmış...

    ·  Basının promosyon pervasızlığı bastırılmış...

    ·  Çekiç Güç önce pazarlık masasına yatırılmış ve 12 önemli taviz koparılmış ve sonunda bölgemizden atılmış...

    ·  Tüm mağdur ve muhtaç vatandaşların Sosyal Dayanışma Fonu yoluyla devlet sigortasına alındığına dair Başbakanlık Genelgesi yayınlanmış...

    ·  Erbakan ilk ziyaretini çok anlamlı bir jestle, Kıbrıs’a yapmış...

    ·  Amerika`nın İran`ı yeniden vurmak için bahane aradığı bir ortamda, yine çok haysiyetli ve cesaretli bir tavırla, ilk resmi Yurtdışı seyahatini İran`a oradan Pakistan ve Endonezya gibi İslam ülkelerine programlamış...

    ·  İsrail Savunma Bakanının Türkiye`ye yapacağı ziyareti kaale almamış..

    ·  İsrail’e yapılan askeri anlaşmayı ülkemiz lehine şartlara bağlamış...

    ·  Milli harp sanayinin canlandırılması amacıyla öncelikle savaş helikopterlerinin yapımı için derhal girişimler başlatılmış...

    ·  PKK`nın gelir kaynakları ve kan damarları koparılmış...

    ·  Terör sorununun temelinden çözümüne yönelik sivil ve seviyeli diyalog yolu seçilmiş ve hapishanedeki açlık grevlerinde ilk sevindirici sonuçları alınmıştır...

    Bu kadar kısa zamanda, bu denli olumlu kararları, hem de ılımlı yollarla başarabilen bir hükümet, samimiyetle tebrik ve takdir edilmez mi?..

    Uygar ve uyumlu davranışlarıyla, sorumlu ve seviyeli tutumlarıyla, bu hayırlı sonuçlara katkılarından dolayı da koalisyonun diğer ortağı DYP`yi ve özellikle Tansu Çiller Hanımefendiyi de kutlamamız gerekmez mi?..

    Düne kadar bazı yanlış ve yararsız söz ve tavırlarından dolayı yerdiğimiz kimseler, bugün eğer hayırlı ve yararlı davranışlar gösteriyorsa, buna da en azından sevinmemiz, insafın ve insanlığın icabı değil mi?

    Başbakan veya Bakan olduklarında, umre için Avrupa`ya, Hac için Amerika’ya koşan ve siyonistlere bağlılık secdesi yapan eski mason siyasilere karşılık, ilk dış ziyaretini Kıbrıs ve İran’dan başlayarak, komşu ve kardeş İslam ülkelerine yapan Erbakan`ın bu onurlu tavrının, kalpleri kararmış, kafaları karıncalanmış bulunan bazı medya moruklarını kızdırmış ve bu yüzden Hoca`nın kınanmış olmasını olağan karşılıyoruz..

    Peki, ya İslamcı geçinen ve çevresinde dava adamı bilinen bazı tiplere ne oluyordu?

    Tek başına iktidar olduklarında yapmayı temenni ve taahhüt ettiği "değişim"leri "Haydi, niçin hala yapmıyorsunuz? diye daha o günden ve o şartlarda istemek..

    Devleti iflasa sürükleyen çok yüksek faizli iç borçlanmadan kurtarmaya ve yurt dışındaki döviz kaynaklarını Türkiye`ye aktarmaya yönelik, yeni teşvik ve tedbirleri "Hoca da faizci çıktı" diye hücuma yeltenmek. Ve "Katı pisliği önce kirli sıvıyla yıkayıp, sonra duru su ile temizlemek" fetvasının hikmetine uygun bu girişimi idrak etmemek?

    Dış basının ve olaya aklı yatanların "Erbakan 12-1 galip" diye yorumladıkları çekiç Güç’ün süresinin 5 ay daha uzatılması kararını "Amerika’ya teslimiyetçilik" diye tersinden değerlendirmek.

    Ve yukarıda saydığımız tarihi ve talihli başarılara sevinmemek ve görememezlikten gelmek, acaba İslamcı bilinen ve entel geçinen bazı yazarçizer takımının feraset körlüğünden midir? Yoksa fıtratlarındaki nankörlükten midir?

    Bu adamların Erbakan`ın icraatları karşısında, en azından bizim dışımızdaki ve karşımızdaki yazarlar ve yorumcular kadar insaflı ve tutarlı olmalarını beklememiz, kendilerinden çok şey istemek midir?

    Bu denli anlayış kıtlığına ve feraset fakirliğine düçar olmamız acaba nedendir?

    "Ey iman edenler Eğer Allah`tan korkar (her türlü kötülükten sakınır) sanız O (cc) size Furkan (olayların ve insanların içyüzünü fark etme feraseti) verir".[1] Ayetinin mefhum-u muhalifinden anlaşılacağı gibi, acaba Allah`a karşı takvasızlığımızın ve kalbi günahlarımızın bir cezası olarak mı, izan ve insaf terazimizin ayarı bozulmuş ve kalp gözlerimiz kör edilmiştir?

    Evet Üstad Bediüzzaman’ın buyurduğu gibi

    "Fehim, ifhamdan esheldir"[2]

    Yani bir gerçeği idrak edip anlamak, onu başkasına izah ve ispat edip açıklamaktan çok daha kolaydır. Belki bizim, anladıklarımızı başkasına anlatma kabiliyetimiz noksandır... Ama idraksizliğin ve anlayış fakirliğinin bu kadarı da fazladır..

    Herhangi bir sözü veya hareketi eleştirirken "O sözü kimin söylemiş, kime söylemiş? Hangi şartlar içinde söylemiş? Ne maksatla ve ne için söylemiş?[3] olduğuna mutlaka dikkat etmek ve değerlendirmek lazımdır.

    Çünkü "İnsanın kıymet ve mahiyeti, onun himmeti nispetindedir. Himmetinin derecesi ise, maksadının ve meşguliyetinin yüksekliği ölçüsündedir"[4] Ve "ameller niyetlere göredir" (Hadisi şerif).

    Bazen "Fikrin evveli amelin ahiri", bazen de "Amelin evveli, fikrin ahiri"[5]demektir. Öyle ise biraz sabırlı olmalı, Erbakan"ın icraatlarının sonunu gözlemelidir.

    Evet, insanı herhangi bir düşünce ve davranışa sevk eden ya akıldır ya hissiyattır Ya kalbi inançtır, ya nefsanî ihtiyaçtır. Ya "Hak"tır, ya kuvvettir. Ya Huda’dır, ya hevadır... Velhasıl bir düşünce ve davranış, ya Rahmanidir veya şeytanidir..

    Öyle ise herhangi bir kimsenin, herhangi bir konudaki söylemini ve eylemini değerlendirmek ve derecelendirmek isteyenler, önce o kişinin nefsanî hesaplı mı? Yoksa İslami ve insani amaçlı mı? olduğuna doğru karar vermek mecburiyetindedir.

    İyi niyetinden ve İslami istikametinden şüphe etmediğimiz şahsiyetlerin, ilk bakışta bize göre yersiz ve yararsız görülen davranışları, hüsnü zanla yorumlanmalı, onun mutlaka bir hikmet ve mazerete dayandığı kabul edilmelidir.

    Yok eğer onun İslamiyetinden ve samimiyetinden şüphe ediyorsak veya onun siyaset ve stratejisini beğenmiyorsak, bu takdirde onun cemaat ve teşkilatından ayrılmak ve kendi doğru bildiğimiz yol ve yöntemlerle uğraşmak daha uygun düşecektir.

    Aksi halde, hem Erbakan’ın siyaset ve hizmetleri sonucu oluşan cemaat ve teşkilat içinde, şöhret ve etiket gibi ganimetlere ulaşmak için, Milli Görüşçü gibi davranmak, ama gerçekte onların haklı ve hayırlı yolda olduklarına inanmamak, hem de fırsat buldukça da ikaz ve tenkit perdesi altında, tahribe ve tahrike çalışmak ise mürailiğin ve münafıklığın ta kendisidir...

    Peki aynı davanın ve aynı teşkilatın mensupları, amirlerini ve liderlerini hiç tenkit edemezler mi?

    Elbette ederler. Bu sadece bir hak değil, aynı zamanda bir vazifedir. Ancak bu konuda samimi ve yapıcı olduğumuzu ispatlamak için:

    a- O teşkilatta görev ve sorumluluk yüklenmek ve gayretini çekmek,

    b- Cemaatine ve liderine sadakat ve hüsnü zan göstermek

    c- Fitne çıkarmaya ve teşkilatı karıştırmaya müsait tenkit ve teklifleri, herkesin okuyup duyacağı gazete ve dergilerde uluorta yaymayıp, ilgili ve yetkili şahsiyetlere bizzat iletmek,

    d- Basın ve yayın organlarında yazılacak ve konuşulacak temenni ve tavsiyelerde ise, edep ve hürmet ölçülerine mutlaka rivayet etmek.

    e- Trafik polisi kafasıyla, sadece kusur aramak yerine, hayırlı ve yararlı hizmet ve hareketleri de takdir ve tebrik etmek gerekir.

    Velhasıl "İslam edeptir. Edep ise haddini bilmektir."

     


    [1] Enfal: 29

    [2] Muhakemet: sh. 101

    [3] Bediuzzaman Muhakemat sh. 100

    [4]  Muhakemat: 114

    [5] Muhakemat: 122

     

    Bu Haber 2365 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS