• Prof. Ahmet Akgündüz’ün “Siyasi Müceddit” İlan Ettiği Sn. Erdoğan’a; “HADDİNİ BİL!” UYARILARI VE SAMİMİYETSİZ TAVIRLARI

    Prof. Ahmet Akgündüz’ün “Siyasi Müceddit” İlan Ettiği Sn. Erdoğan’a; “HADDİNİ BİL!” UYARILARI VE SAMİMİYETSİZ TAVIRLARI

    23 Mart 2018

     
    | Devamı



    Prof. Ahmet Akgündüz’ün “Siyasi Müceddit” İlan Ettiği Sn. Erdoğan’a; “HADDİNİ BİL!” UYARILARI VE SAMİMİYETSİZ TAVIRLARI


    Verdikleri sakat ve skandal fetvalarla insanların tepkisini çeken bazı Hocalarla ilgili, Sn. Erdoğan’ın çıkışları çok tartışılmıştı.

    “6 yaşındaki kız çocuklarıyla evlenilebileceği, kadın erkeğin aynı asansörde bulunmasının halvet sayılabileceği, kadınların örtündüğü battaniye ve yorgandan bile insanların tahrik olunabileceği ve kocalarından dayak yedikleri için kadınların şükretmeleri gerektiği…” gibi temelsiz iddiaların “İslami fetvalar” gibi sunulmasına karşı Sn. Cumhurbaşkanının çıkışları haklıydı. Ancak bu konulardaki bilgi yetersizliğinden ve belki de danışmanlarının yanlış yönlendirmesinden dolayı “İslam’ın Güncellenmesi…” gibi alakasız ve yanıltıcı yorumlar yapmıştı.

    Sn. Erdoğan konuşmasında, genişçe yer ayırdığı bu tür fasit fetvalara karşı çıkarak din adamı sıfatıyla toplumu yanlış yönlendirip tahrik eden kimselerle ilgili olarak; “Dinde yeri olmayan bazı içtihatlarda bulunuyor ve kendi görüşlerini söylüyorlar. Bunlar ya bu asırda yaşamıyorlar ya da çok farklı bir dünyada sanıyorlar. Çünkü İslam'ın güncellenmesinin gerektiğini bilmeyecek kadar da aciz bunlar.” açıklamasını yapmıştı.

    “Cumhurbaşkanı Erdoğan başından sonuna kadar her kelimesine yürekten katıldığım sözlerle, Nurettin Yıldız ve Nurettin Yıldız gibileri ıskartaya çıkardı. Yaşasın! Artık hiç kimse bana; sen Nurettin Yıldız hoca efendi hakkında nasıl böyle şeyler dersin diyemeyecek. Çok mesudum çok.” diyen Ahmet Hakan ise konuyu kendi açısından çarpıtmaya çalışmıştı.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan “Şimdi birçok hoca efendi beni tefe koyup çalacak…”kuşkularında haklı çıkmıştı. Erdoğan’ın, Dünya Kadınlar Günü etkinliği kapsamında Cumhurbaşkanlığı Sarayı’ndaki açıklamalarında: "Kadınlar dayak yiyorlarsa şükretsinler."diyen Sosyal Doku Vakfı Başkanı ve İlahiyatçı Nurettin Yıldız'ı ve benzeri bazı Hocaları hedef alıp“Son günlerde bakıyorsunuz, birileri ortaya çıkıp ne yazık ki kadınlarla ilgili çok farklı açıklamalar yaparak dinimizde kesinlikle yeri olmayan bazı içtihatlarda bulunmaktadır…”diyerek bunları uyarmışlardı.

    Erdoğan’ın konuşmasındaki: “İslam’ın güncellenmesinin gerektiğini bilmeyecek kadar da aciz (ve cahil) bunlar. (Oysa) İslam’ın hükümlerinin güncellenmesi vardır. Siz İslam’ı 14 -15 asır önceki hükümleriyle kalkıp da bugün uygulayamazsınız. Çünkü İslam’ın uygulanması yer, zaman ölçüsüyle değişikliğe uğramaktadır. Şimdi birçok hoca efendi beni tefe koyup çalacak, o ayrı mesele. Rabbim bizi tefe koymasın (yeter)” sözleri, doğru bir hikmeti, yanlış ifadelerle belirtme… Ve maalesef çok önemli bir gerçeği, sadece istismar amaçlı gündeme getirme çabalarıydı.

    Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda üç gün önce Sn. Erdoğan’ın konuğu olan Nur cemaatinin önde gelen isimlerinden Rotterdam İslam Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ahmet Akgündüz, Erdoğan’ın “İslam’ın güncellenmesi” sözlerini yersiz ve gereksiz bulmuşlardı.

    Ahmet Akgündüz, sosyal medya hesabından yayımladığı "Muhterem Cumhurbaşkanım! Haddinizi aşarak şer’î meselelerde fikir beyan etmeyiniz! Zira ne müctehid ve ne de fıkıhçısınız!" başlıklı yazılı açıklamada “Muhterem Cumhurbaşkanım! Sizi Allah için seviyor ve 21. Asrın siyasî müceddidi olarak ilan ediyorum; ancak siz ne dinî müceddidsiniz ve ne de fıkıhçısınız. Ehil olmadığınız konularda ve hele de şer’î konularda görüş beyân etmeniz tamamen şahsınızı felâkete sürükleyebilir. Ben sözlerinizin maksadını aştığını hüsnüzanla yorumluyorum. Sizi Allah için seven bu kardeşinizden birkaç noktayı dinleyiniz.” ifadelerini kullanmış ve tabii kendi riyakârlığını da ortaya koymuşlardı. Sözlerinin devamında:

    “Birinci Nokta: Nureddin Yıldız ve Faruk Beşer Hocalar ehl-i sünneti bu bid’at asrında müdafaa eden hocalardır. Ancak âyet ve hadisleri ve hatta şer’î hükümleri açıklarken bazı ifade yanlışlıkları bulunabilir. Biliniz ki, hedefleri bu iki hocayı yıpratmak değil, belki dini yıpratmak olan algıcı medyaya güvenmeyiniz.”

    “İkincisi, Diyanette ve Din İşleri Yükse Kurulunda İslam hukukunda gerçek uzman bulunduğu konusunda endişelerim vardır. Yahut algı operasyonundan korkarak söz söylemekten çekinmektedirler. Zira Diyanet İşleri Başkanımız ve Din İşleri Yüksek Kurulu, yine medyanın ortaya attığı evlenme yaşı konusunda imtihanı geçemediler. Meseleyi milletimize anlatamadılar. Anlatmak isteyenlere de fırsat vermediler.” diyerek onları haklı çıkarmaya çalışmıştı.

    Ahmet Akgündüz “21. Asrın Siyasi Müceddidi ilan ettikleri” Sn. Erdoğan’ı; “6 yaşındaki kız çocuklarının evlendirilebileceği” gibi hem Kur’an’a ve Resulüllah’ın uygulamasına, hem de fıtrata ve vicdana tamamen aykırı fetvaları, dini bir hakikat gibi sunan ve savunanları kınadığı ve uyardığı için Cumhurbaşkanını “haddini aşmak”la suçlamışlardı. Dolaylı biçimde kendisini “Fıkıh alimi ve müceddid” ilan eden Ahmet Akgündüz’e sormak lazımdı: Sizin 6-9-11 yaşlarındaki kız çocuğunuzu gelin almak için isteyenlere nasıl bir tavır takınırsınız? En azından kızar ve kovarsınız değil mi? Çünkü fıtrata ve vicdana aykırı bir talepte bulunmuşlardır ve İslam fıtrat dini olmaktadır.

    Hem madem samimi ve seviyeli bir din alimi pozisyonundasınız ve Sn. Cumhurbaşkanıyla Sarayda görüşecek kadar yakınsınız… Öyle ise “Kur’an’ın sarih ayetlerine, Resulüllah’ın (SAV) sahih hadislerine, Müçtehit ulemanın icma ve ittifak prensiplerine… Ve tabii akli, ilmi ve vicdani ölçülere ve çağdaş gerçeklere ve gereksinimlere uygun bir Anayasa örneği ve sistem projesi hazırlayıp, “Siyasi Müceddidinizin” yüksek ilgi, bilgi ve tensiplerine niye sunmazsınız?.. Bilgi ve birikiminiz mi yetmiyordu, yoksa yeterli ciddiyet ve cesaretiniz mi bulunmuyordu?

    Üstelik Sn. Cumhurbaşkanı: “İlim adamları daha cesur davransın” çağrısı da yapmışlardı.

    “Ömrünü İslam’a adamış ilim adamları ile bu meselenin üstesinden geleceğimize inanıyorum. Bu konuda ilgili kurumlarımızın ve muteber ilim adamlarımızın daha cesur davranmasını rica ediyorum. Aksi halde hep birlikte çok büyük bir vebal altında kalacağımız açıktır.” diyen Sn. Erdoğan’ın bu çağrısı karşısında artık korkmamıza da gerek kalmamıştı.

    Ardından Sn. Erdoğan “İslam’ın Güncellenmesi” sözlerini açıklığa kavuşturmuş,“Dinde Reform Aramıyoruz, Haddimize mi?” itirafında bulunmuşlardı.

    "İslam'ın güncellenmesi" sözüne yönelik itiraz ve uyarılara yanıt veren Erdoğan,"Dinimiz İslam ve kitabımız Kur’an-ı Kerim kıyamete kadar caridir. Biz dinde reform aramıyoruz. Haddimize mi?" demek zorunda kalmıştı.

    Sn. Erdoğan, partisinin genel merkezinde Siyaset Akademisi'nin açılışında konuşurken: “(Bu) Kur’an’ın kıyamete kadar gelecek olan tüm toplumlar karşısında söyleyecek sözü olduğu anlamına gelir. Kitabımız Kur’an'ın her zaman söyleyecek sözü vardır. (Kur’an temel ve genel hükümler barındırır.) Ama bunlardan hareketle yapılan içtihadlar ve geliştirilen kurallar ve uygulamadaki karşılıkları zamana ve şartlara göre değişecektir. Zamanın değişmesi ile ahkâmın da değişeceği inkâr edilemez. Biz dinde reform aramıyoruz. Haddimize mi? Asla. Ama önüne gelenin; kadınlarla, gençlerle, yaşlılarla ilgili bu tür şeyleri konuşmalarının İslam'a getirdiği gölgeyi (ve tehlikeyi) de görmezlikten gelemeyiz… Bu değişim meselesi asırlara dair bir husustur. Değişimi inkâr etmek kendi kendini kandırmak demektir. Elbette asla değişmeyen ve değişmeyecek olan kurallar da vardır. Mesela İslam'ın son din olduğu bir hakikattir. Bununla kimse oynayamaz. Allah'ın yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim'de açıkça ifade ettiği hükümler asla değişmemiştir, değişmeyecektir. Dinimiz İslam ve kitabımız Kur’an-ı Kerim, kıyamete kadar caridir (gereklidir, geçerlidir ve yürüyecektir). Bu da bundan sonra da kıyamete kadar gelecek olan tüm toplumlar, yaşanacak tüm hadiseler, ortaya çıkacak tüm yeni durumlar karşısında söyleyecek sözü (ve esas alınacak hükmü) olduğu anlamına gelir. Bunların uygulamadaki karşılıkları elbette zamana, şartlara göre değişecektir. Mecelle kaidesidir, yani; "Ezmânın tagayyürü ile ahkâmın tagayyürü inkâr olunamaz". Biz içtihatları değiştirmezsek, uygulamaya ilişkin kuralları uygun şekilde yenilemezsek sadece kendi kendimizi kandırmış oluruz. Müslümanlar sürekli kendilerini geliştirmek durumundadır.” diyerek durumu düzeltmeye çalışmıştı. Şimdi ilmi dirayeti ve cesareti varsa Ahmet Akgündüz’ün derhal İslami bir anayasa hazırlayıp Sn. Erdoğan’a sunması lazımdı.

    Tabii bu çağrımızın, yani İslam’a ve insanlığa yakışır, Kur’an, akıl ve vicdan kaynaklı yeni bir anayasa taslağı hazırlayıp Sn. Cumhurbaşkanına sunma ve bunları kanunlaştırma ve uygulamaya sokma konusunda kendilerini teşvikte bulunma ve hatırlatmamızın, Erdoğan hayranı ve yandaşı tüm İlahiyat Prof.ları, Medrese Uleması, Tasavvuf Erbabı ve Diyanet İşleri Başkanımız ve Hocalarımız için de geçerli olduğu unutulmamalıdır. Haydi muhterem büyüklerimiz, hem kendi marifet ve meziyetinizi, hem yüksek yöneticilerimizin samimiyet ve cesaretini anlamamız için bu tarihi bir fırsattır.

    Taha Akyol’un yaklaşımı!

    Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İslam’ı güncellemekten bahseden konuşmasını, hatta, “Siz İslam’ı 14–15 asır öncesi hükümleriyle kalkıp da bugün uygulayamazsınız; böyle bir şey yok” yaklaşımlarını Taha Akyol (10 Mart 2018 – Hürriyet) gibi marazlı takımı kendi zihniyet ve tıynetleri doğrultusunda yorumlamaya başlamışlardı.

    “Bu sözleri başka partiden biri söyleseydi kıyamet kopardı. Nitekim ‘Tek Parti’ (CHP) devrinde söylenen bu tür sözlere, İslamcı yazarlar tarafından ağır sözlerle karşı çıkılmıştı. Erdoğan’ın bu sözlerini seküler bir insan memnunlukla, fakat bazı dindarlar ise kuşkuyla karşılamıştı. Hele ‘güncelleme’ kavramı, din ilimleri terminolojisinde bulunmayan, dolayısıyla dini açıdan ne anlama geldiği anlaşılmayan bir kavramdır… Cumhurbaşkanı Erdoğan fevkalade önemli bir soruna parmak basmış, “Hoca efendilerin tefe koyması” ihtimalini göze alarak soruna neşter vurmuşlardır. Cumhurbaşkanı da sözcüsü de Mecelle’nin ünlü maddesini gerekçe gösterdiler, bugünkü Türkçe’yle: “Zamanların değişmesiyle hükümlerin değişmesi inkâr olunamaz.” (Md. 39) kuralını hatırlatmışlardı.

    Hemen belirtmeliyim, Mustafa Kemal Paşa da 1 Mart 1922’de Meclis’te yaptığı konuşmada Mecelle’nin aynı maddesini okuyarak ‘adli siyasetimizin’ bu ilkeye dayanacağını vurgulamıştı. O zaman ulema Mecelle’nin eksiklerini tamamlama ve yenileştirme konusunda başarısız kaldığı için 1926’da İsviçre’den Medeni Kanun alınmıştı.

    Şimdi, ister inkılapçı ister muhafazakâr hassasiyete sahip olalım, şu hakikati görmeliyiz: “Zamanın değişmesiyle hükümlerin değişmesi” gerçeği hem hukuk sistemimizin laik ve özgürlükçü olmasını gerektiriyor, hem eski zamanların fıkıh kitaplarındaki “6 yaşındaki çocuğun nikâhlanması, kadının dövülmesi” gibi folklorik unsurları din sanmanın ne kadar yanlış olduğunu gösteriyor… Bizde hukuki modernleşmeyi Tanzimat başlattı. Temel kanunlar tamamlanamamış olduğu için Cumhuriyet, Batı’dan Medeni Kanun gibi Ceza ve Ticaret Kanunlarını aldı. Hukuki modernleşme öylesine zorunludur ki, bakın, AKP iktidarı da Ceza ve Ticaret Kanunlarını yeniden yazarken fıkıh kitaplarına bakmadı, modern (Haçlı Batı) hukuku esas aldı.” diyen niyeti de zihniyeti de karanlık Taha Akyol’a hatırlatalım:

    Evet; zamanın, şartların, ihtiyaçların ve standartların değişmesi ve hayat tarzının ve araçlarının gelişmesi durumunda, artık yetersiz kalan ve gereksiz olan bazı içtihat ve fetvaların değişmesi kaçınılmazdır. Ve bu durum İslam’ın her asırda canlı ve dinamik bir Din olmasının icabıdır. Ancak bu yeni içtihat ve yorumlar ve bunlara dayalı kanunlar ve kurumlar, mutlaka Kur’an’ın açık hükümlerine ve Resulüllah’ın örnek sünnetine ve öğütlerine uygun olarak hazırlanmalıdır. “Zamanın ve ihtiyaçların değişmesi ile ahkâmın değişmesi ve güncellenmesi de kaçınılmazdır.” kaidesini öne sürüp, Kur’an’ın sarih ayetlerinin hükümlerini ve Sünnetin sahih örneklerini de artık gereksiz sayma ve yürürlükten kaldırma hesapları ise tam bir şeytanlık ve şarlatanlık mantığıdır.Şimdi Taha Akyol gibilere sormak lazımdır: Sizler; yeni, yeterli, Milli ve ilmi bir sistem hazırlanırken; Kur’an’ın sarih hükümlerinin, Resullüllah’ın (SAV) sahih hadislerinin, Müçtehit Ulemanın, aklın ve vicdanın ortak kanaatlerinin esas alınarak, elbette çağdaş sorunlar ve standartlar da hesaba katılarak, yerli ve orijinal metinler ortaya konulmasınarazı mısınız, karşı mısınız? Bu soruyu net ve mert şekilde yanıtlayın ki, ondan sonra ayarınızı ve amacınızı anlamış olalım.

    Bu konuda; üzerinde uzun yıllar çok ciddi ve ilmi emekler harcadığımız, İslam’da içtihadın anlamını ve lüzumunu vurguladığımız, Kur’an ve Sünnet ölçüleri ve İcma prensipleri yanında “örf” olarak mevcut Batı Hukukunun da akla, ahlaka ve vicdana uygun kısmından yararlandığımız… Gerçek demokrasiye, örnek Laikliğe ve yüksek bir medeniyet hedefine yoğunlaştığımız… Ve çok şükür İngilizce, Rusça, Arapça, Fransızca, Japonca ve Farsça tercümelerini yaptırdığımız “ADİL DÜZEN VE YENİ BİR DÜNYA” kitabımızı, hukuk ve İlahiyat hocalarımızla inceleyip:

    a) Doğru ve yararlı kısımlarına sahip çıkılmasını…

    b) Yanlış ve yararsız bulunan kısımların ortaya konulmasını…

    c) Aksaklık ve noksanlıklarının ise tespit edilip giderilmeye çalışılmasını, bu vesileyle teklif ve temenni ediyoruz. Yani biz hakikat kaynaklarımıza ve hazırlıklarımıza bu denli güveniyoruz, ama “en mükemmeli budur, hiçbir eksiği yoktur” demiyoruz.

    Yeri gelmişken, İslam’da örtünme ve evlilik konularını açıklayan “TESETTÜR’ÜN İNKÂRI VE İSTİSMARI” kitabımızın, bugün tartışılan pek çok sorunun çözüme kavuşturulmasına katkı sunacağını ve kolaylık sağlayacağını umuyoruz.

    Eski Milli Gazete yazarı, şimdi koyu AKP yandaşı, Ehli Sünnet şeriat Hocası Ebu Bekir Sifil, “Ebubekirsifil.com” adlı şahsi sitesinde (10 Mart 2018) de yayınladığı Yeni Akit Gazetesinin de haber yaptığı Gündem hakkında başlıklı; Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan’ı övüp göklere çıkaran makalesini şöyle tamamlamıştı:

    “Sn. Cumhurbaşkanım! Sadece bu milletin değil, İslam Dünyası başta olmak üzere bütün yeryüzü mazlumlarının umudusunuz. Allah Teala’nın size nasip ettiği o zirvede payidar olmanız, istikamet üzere sabit-kadem kalmanız, gözetmeniz gereken hassasiyetlere yaklaşımınıza bağlıdır… Hakkın hatırını âlî tutun ki önünüz açılsın, zorunuz kolaylansın… Bundan sonra öfke bize, uysallık size; gücenmek bize, gönül almak size; suçlamak bize, katlanmak size; acizlik, yanılgı bize, hoş görmek size… Güçlüsünüz, akıllısınız, söz sahibisiniz. Bir dem gelir bir tekmeyle dünyayı yıkacak olursunuz; bir dem gelir yerdeki karıncaya mağlup olursunuz. En çetin imtihan “sevgi”yle olandır. “Kişi ne kadar bahadır olsa da, muhabbete tuş olur” sözünü hatırınızdan çıkarmayın… Siz bizim rüyamız, siz bizim devamız, siz bizim duamızsınız. Daima başınız dik, alnınız ak, gönlünüz pak olsun. Şunu da unutmayın: İnsanı yaşatın ki devlet yaşasın!”[1]

    Bir kısmı, Şeyh Edebali’nin Osman Bey’e tavsiyelerinden aşırılıp kendi malı gibi aktarılan bu ifadelerdeki duyarlılık ve tutarlılığı değerli okurlarımızın iz’an ve insafına bırakıyorum.

    Herhalde; Hakka terğib (rağbetlendirme) ve hayra teşvik maksatlı arz olunan, ama sanki, ilan-ı aşkını arz ediyor ve biat ve itaat ahdini tazeliyor gibi de algılanmaya müsait bulunan bu iltifatların sahibi Ebubekir Sifil’e hatırlatalım: Ümmetin felahı ve salahı, yönetici şahsiyetlerin kahramanlığına değil, uyguladıkları sistemin Kur’an’a uygunluğuna bağlıdır. Maksadını çok aştığı ve bazılarına yaranmaya çalışıldığı sırıtan bu övgülerin muhatabı olan Zatın ise; Kur’an ve Sünnet esaslarını, İcma hususlarını, akıl ve vicdan kıstaslarını ölçü alarak, yeni ve yeterli bir düzen hazırlama niyet ve gayretine bile henüz şahit olamadık. Ama Avrupa Birliği talimatlarına, İsrail’le imzaladığı normalleşme anlaşmalarına… Faizi, fuhşu ve kumarı meşru ve mübah sayan yaklaşım ve icraatlarına 80 milyon şahit durumdadır, bunun yüzbinlerce de resmi vesikası vardır. Keşke Adil Düzen gibi ilmi ve İslami sistemleri, İslam Birliği gibi insani projeleri uygulamak üzere (istismar edebiyatı yapmak için değil) harekete geçmiş olsalar da, sizinle birlikte Sn. Cumhurbaşkanını biz de alkışlayıp duacı ve yardımcı olsaydık. Keşke 16 yıllık tahribatlarını bırakıp yeniden kutlu tamirat ve tahkimat (sağlamlaştırma) dönemini başlatsalar da, dilimizle ve kalemimizle bu hayırlı hizmetlerine katkı sunsaydık. Türkiye dışındaki ümmetin ve İslam ülkelerinin itimat ve itibarı ise hüsnü zanna ve kurtuluş umutlarına dayanan güzel bir fırsattır. Ama Türkiye’deki gidişatı ve on altı yıllık AKP iktidarının İslam’a ve vicdana aykırı bunca tahribat ve icraatlarını bilen-gören ilim ve irfan ehlinin bu talihsiz ve temelsiz methü senası, korkarız ki Allah’ın kahrını ve örneğin Haçlı NATO ve Barbar Batının keyfi için onların saldırılarına siyasi ve askeri destek ve meşruiyet kazandırıp katline ortak oldukları on binlerce Libyalı mazlum Müslümanın bedduasını celbetmiş olacaktır.

    Sn. Ebubekir Sifil, Ahmet Akgündüz’e yaptığımız teklifi sizler için de yineliyoruz: Bu denli güvendiğiniz ve beğendiğiniz Sn. Erdoğan’a, aziz halkımıza, İslam’a ve insanlığa iyilik yapmak ve manevi sorumluluktan kurtulmak istiyorsanız, İslami esaslara ve ilmi kıstaslara dayalı, ülke ve bölge sorunlarımıza da duyarlı ve çözüm ayarlı bir ANAYASA TASLAĞI hazırlayıp Sn. Cumhurbaşkanına ulaştırın. Böylece hem Onun işini kolaylaştırın, hem de tepkilerine göre bu ilgi ve sevginize layık olup olmadığını görmeye çalışın.

    Bu kadar ciddi ve gerçekçi tekliflerimizi bile fettanlık olarak niteleyecek marazlı tiplere de şunu hatırlatalım: Çok yakında kimlerin fırsatçılık ve fesatçılık yaptığını, kimlerin Kur’an’a ve Hak davaya tercümanlık için çırpındığını görüp anlayacaksınız!..

    Şehvet ekenler, cinayet toplayacaktı!..

    Kız çocuklarını, yetişkin kızlarını, gelinlerini ve kadınlarını; göğüsleri, göbekleri, bacakları, belleri açıkta ve şehvet damarlarını kışkırtacak kıvraklıkta dolaştıranların… Veya vücutlarındaki bütün hatları belli eden daracık ve ince-parlak taytlarla teşhircilik yaptıranların, acaba bu cinsi sapıklıkların artmasında hiç mi kusurları bulunmamaktaydı? Dizilerle, filmlerle, hatta çizgi resimlerle ahlaksızlığı ve şehvet azgınlığını körükleyen porno sitelerine; bırakın yasağı, bir disiplin bile getiremeyen ve neslimizi şehvet budalasına çeviren iktidarların günahı niye sorgulanmamaktaydı?

    Seramik reklamında duvara sürtünen, mutfak reklamında fırına frikik veren, pencere reklamında göğüs dekoltesi, pencere kanadından fazla görünen kadınları gösteren zihniyetaçıkça kışkırtıcılık ve istismarcılık yapmakta ve dindar AKP iktidarı hiçbir tedbir almamaktaydı. "Yatağa erken girdiğinizde çarşaflar şehvetinizi artırır" diyen hoca takımı ile, yatak reklamında "Bu yatakta rahatlamanın doruklarına ulaşacaksınız" diyen şuh kadını kıvrım kıvrım kıvrandıran, yetinmeyip bir de amuda kaldıran reklamcı arasında hiçbir fark bulunmamaktaydı? Maalesef kadının bir seks ve reklam aracı olarak kullanılmasına, erkekler kadar kadınlarımız da duyarsızdır. Başka kadınlar tarafından ayaklar altına alınan namus ve haya şuuru ve kadınlık onuru konusunda özellikle kadın hakları savunucuları (istismarcıları) nedense hep sessiz ve tepkisiz kalmaktaydı.

    “Kaç sinema filmine, kaç diziye, kaç reklama itiraz etti kadınlarımız? "Benim bedenimi seks objesi gibi, bir porno malzemesi gibi, ucuz bir et parçası gibi pazarlayamazsın" diyen kaç kadına rastladınız?” soruları haklıydı ve halâ yanıtını aramaktaydı.

    8 Mart Dünya Kadınlar Günü bahanesiyle İstiklal Caddesi’nde yapılan kutlama yürüyüşünde atılan sloganlar ve taşınan pankartlar mide bulandırmaktaydı. "Diktatör değil, vibratör istiyoruz", "Ben senin kaburgandan yaratılmadım, sen benim bilmem neremden çıktın", "Bacak aramdaki namus değil, bilmem ne", "Yeşili sev, bilmem nerelerimi okşa"şeklinde pankartlar taşıyan ve eşcinsellerle sarılıp cıvıklaşan zavallılar hangi kadınların haklarını savunmaktaydı? sorularını gündeme taşıyan yandaş yazarlar her nedense, Haçlı Batının talimatıyla zinayı ceza almaktan çıkaran ve bunu sonunda itiraf edip güya pişmanlık duyan Sn. Erdoğan’ın ve AKP iktidarının ahlaki ve ailevi tahribatlarına niye hiç ses çıkarmazlardı? Evet başörtüsü yasağını önemli ölçüde kaldırmakla oldukça hayırlı ve yararlı bir adım atmışlardı, ama aynı duyarlılığı başka konularda da göstermeleri şarttı. Ve tabii açıklığı-saçıklığı medeniyet göstergesi, fuhuş serbestliğini hürriyet gereği sanan ve savunan soysuzlara da “şehvet ekenlerin, husumet, nefret ve cinayet devşireceklerini” hatırlatmak lazımdı.

    Sonuç olarak; hem görünüşte “İslamiyet’e saygılı”, ama gerçekte dini hükümlerin inkârcısı münafık kimseler de… Hem dindar kahraman sanılan, ama din ve dava istismarıyla oy avcılığı yapan fasık kesimler de… Hem de makam, menfaat ve şöhret umuduyla bunlara yalakalık yapmaktan utanmayan sözde din alimleri de, maalesef sadece Şeytanın ve Deccalın işlerini kolaylaştırmakta ve Siyonizm’in zulüm ve sömürü saltanatına katkı sunmaktalardı! Bakalım sonları nasıl olacaktı ve Allah nasıl bir intikam alacaktı?!

    Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu: "YPG'nin olduğu bölgeler nasıl istikrara kavuşturulacak, kimin yöneteceği nasıl sağlanacaktır. Bize göre Temel prensip nüfus oranında yönetim olmasıdır. YPG hiçbir şekilde muhatap alınmayacaktır. Menbiç'ten YPG çekilince orada ABD ve Türk askerleri olacaktır. YPG'nin çekilmesine nezaret edeceğiz. Buranın güvenliğini artık ABD ve Türkiye sağlayacaktır. Önce bu modeli Menbiç'te uygulayacağız, daha sonra diğer yerlere de taşıyacağız. Bu Rakka için de Fırat'ın doğusunda YPG'nin kontrolündeki yerler için de geçerli sayılacaktır." diyerek Menbiç ve ötesi konusundaki bütün söylemlerinin kof bir palavra olduğunu açığa vurmuşlar ve maalesef Milli çıkarlarımıza aykırı bir geri adım atmışlardı.

    "19 Mart'taki toplantıda yol haritası net bir şekilde, tarihleriyle beraber ortaya çıkacaktır. Ne kadar sürede neler uygulanacak, diğer tarafa geçişler nasıl sağlanacak, bunlarla ilgili takvim netleşmiş olacaktır. Son toplantıda tabii farklı yaklaştığımız şeyler olabilir ama bir anlayışa doğru gidiliyor." diyen Çavuşoğlu’na göre PYD-PKK devletçiğinin kontrolü ABD’ye bırakılacaktı.

    Şu anda Menbiç konusunda rejimden herhangi bir talepte bulunulmayacağını söyleyen Mevlüt Çavuşoğlu, YPG'ye verilen silahların geri toplanması konusunu da kaçamak şekilde yanıtlamıştı. "Biliyoruz ki (bunların) hepsini alamayacağız. Bazıları eskimiş, bazıları kayıp. Ama ABD’liler biz bu silahları geri alacağız diyorlar. Bunu da çalışma grubu uygulamaya başladığında göreceğiz" diyen Çavuşoğlu bu söylediklerine kendisi de inanmamıştı. Bu konuda Sn. Cumhurbaşkanının söyledikleri de ortadaydı. Peki bunların samimiyetine artık nasıl inanılacaktı?

    Hani “sürekli bizi aldatan ABD’ye” artık inanılmayacaktı? Hani, ABD’yle birlikte iş tutulmayacaktı? Hani Suriye’deki PYD terör devletçiğine ve ABD’nin sinsi projelerine asla fırsat tanınmayacaktı? Hani “kendi göbeğimizi kendimiz kesecek” ve Suriye Irak sınırımız boyunca yerleşen PYD-PKK terör yuvaları bir bir dağıtılacaktı? Hani, TSK’nın operasyonları Afrin’le sınırlı kalmayacak, Menbiç’te ve Fırat’ın doğu kesiminde de bütün tehdit ve terör unsurları ortadan kaldırılacaktı? Şimdi bu kafalar ve kadrolarla, İslam’a ve insanlığa uygun bir değişim ve devrim yaşanacağına inanmak, en azından saflıktı!

     

     


    [1] 10 Mart 2018 – (https//www.yeniakit.com.tr/haber/Ebubekir-sifil-bu-muhabbetin-zedelenmesine-izin-vermeyin-)






























    Bu Haber 583 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS