• PKK’NIN KIŞKIRTILMASI VE TÜRKİYE’NİN KUŞATILMASI

    PKK’NIN KIŞKIRTILMASI VE TÜRKİYE’NİN KUŞATILMASI

    23 Mayıs 2018

     
    | Devamı



    PKK’NIN KIŞKIRTILMASI VE TÜRKİYE’NİN KUŞATILMASI


                    Şiir:

    Kandırıldım, kana kana

    Ülke yağma, devlet laçka…

    Sataşırım, bak her yana

    Kahraman yok, benden başka…

            

    Suriye’de her şey, PYD’nin çıkarınaydı!

    PYD, ABD'nin de desteği ile Suriye'de hızla yayılmaya başlamıştı. Yakın zamanda ağırlıklı olarak Türkmen ve Arapların yaşadığı bölgeleri de işgal eden PYD'nin alan hâkimiyeti yüzde 23'e çıkarken DEAŞ'inki ise yüzde 14'e gerilemiş durumdaydı. Yapılan harita alan ölçümlerine göre, yaklaşık 185 bin kilometrekare olan Suriye'de DEAŞ ve PKK/PYD terör örgütleri ülkenin toplam yüzde 37'sini işgal altına almışlardı. 27 bin kilometrekare civarında bir alanı işgal eden DEAŞ, halen ülkenin yüzde 14'üne hâkim durumdaydı. Fırat Kalkanı Harekâtı’nın Türkiye sınırından uzaklaştırdığı DEAŞ, ülkenin doğusunda, Irak sınırında ve Humus çöl alanı ile Dera ve Hama doğusunda varlığını korumaktaydı. Harekâtla 2 bin 60 kilometrekare alan DEAŞ ile PKK/PYD'den arındırılmıştı.
    PYD/PKK işgali yüzde 23'e ulaşmıştı!
    Terör örgütü PKK'nın Suriye uzantısı PYD'nin kontrolündeki alan, 41 bin kilometrekare ile ülkenin yaklaşık yüzde 23'üne tekabül ediyordu. Örgüt, yalnızca son 5 ayda, 2 bin 500 kilometrekareyi ABD'nin desteğiyle ele geçirmiş durumdaydı. Örgüt, ayrıca Suriye-Türkiye sınırının da yüzde 65'ine hâkim bulunmaktaydı. PYD, Suriye'nin kuzeyinde Türkiye sınırı boyunca, doğuda Haseke ve Rakka ilinin kuzeyi, Halep'in doğusundaki Münbiç ilçelerini işgal altında tutmaktaydı.
    DEAŞ, PKK'ya Alan Açmaktaydı
    Terör örgütü DEAŞ’ın, Suriye-Irak sınırındaki Deyrizor ilinde PKK/PYD karşısında hiç çatışmaksızın yaklaşık 100 kilometre kadar çekilmesi enteresandı. PKK/PYD ise, ABD desteğiyle başlattığı operasyonda Suriye’nin doğusunda Irak sınırına hâkim Deyrizor kent kırsalının kuzeydoğusuna doğru hızla ilerliyorlardı. 
    ABD’nin CENTCOM’u bölgemizi işgal ordularıydı!
    ABD, İran’da Şah rejiminin devrilmesi ve Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgali üzerine Ortadoğu ve Güney Batı Asya’da tüm kuvvetlerini birleştirerek olaylara müdahalede daha hızlı intikal sağlamak ve en önemlisi Basra Körfezi üzerinde hâkimiyet alanı oluşturmak için Mart 1980’de “Acil İntikal Kuvveti Müşterek Görev Gücü”nü (RDJTF) kurmuşlardı. Daha sonra bu gücü; Tampa, Florida’da yer alan Mac Dill Hava Kuvvetleri Üssü’nde oluşturduğu ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (USCENTCOM) genel karargâhıyla birleştirme kararı almışlardı. Şu anda Kuzey Suriye ve Kuzey Irak’ta aktif rol oynayan ve NATO dışında önemli bir işleve sahip olan CENTCOM, Fort Irwin, California’daki Ulusal Eğitim Merkezi başta olmak üzere, Ortadoğu’nun coğrafi şartlarında görev yapabilecek piyadelerin yetiştirilmesine ağırlık vererek, ABD’nin çıkarlarının korunması amacıyla uzun vadeli hazırlıklar içerisinde olduğu bilinip durmaktadır.
    Trump’un Kudüs küstahlığı ve ümmetin Erbakan duyarlılığına olan ihtiyacı!
    Sn. Erdoğan'ın: “Kudüs Müslümanların kırmızı çizgisi sayılmaktadır. İsrail'in başkenti yapılması durumunda, İsrail'le diplomatik ilişkilerimizi koparmak ve İslam dünyasını ayağa kaldırmak dahil her yola başvurulacaktır...” tepkileri haklıydı, ama maalesef kof çıkışlardı. Çünkü Trump'ın bütün bu çıkışları ciddiye almayarak, hem de küstah ve kışkırtıcı bir tavırla “Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak tanıyacağını”açıklamasının ardından, en azından İsrail’le diplomatik ilişkileri derhal kesmemiz ve imzalanan normalleşme anlaşmasından vazgeçtiğimizi ilan etmemiz lazımdı. Ama Sn. Erdoğan'dan böyle caydırıcı ve İslam dünyasına umut aşılayıcı kararlar beklemek boşunaydı.
    Aslında Kudüs, 2005 yılında Başbakan Erdoğan’ın İsrail ziyaretinde, dönemin baş kasabı Ariel Şaron’un kendisine: “Yahudi milletinin ve İsrail’in başkenti Kudüs’e hoş geldiniz!” diye küstahlaştığı zaman susulduğunda düşmüş olmaktaydı…
    Kudüs; İsrail’in katil Cumhurbaşkanı TBMM’de ağırlanıp alkışlatıldığında bizden çıkmıştı!..
    Kudüs; Büyük İsrail’e zemin hazırlamak üzere kurgulanan BOP’a Eşbaşkan yapıldığınızda Siyonizm’e kaptırılmıştı!..
    Kudüs; Şehitlerimizin ve haysiyetimizin 20 milyona satıldığı Mavi Marmara Davası müzakerelerinde atılan imzalarla elimizden kaymıştı…
    Kudüs; İsrail’le Normalleşme Anlaşması imzalanırken zaten gözden çıkarılmıştı!..
    Bu gidişle Kudüs tamamen elden çıkacaktı!
    İşgalci oluşum İsrail, dolaylı şekilde “başkenti” olarak Türkiye’ye kabul ettirdiği Kudüs’ü Trump’a da kabul ettirmeyi başarmıştı. 9 Aralık 1917 yılında Osmanlı’dan düşen Kudüs şehrini Müslümanların kaybetmesinin 100. yılında yeni bir işgal girişimi ile karşı karşıyaydı. Beyaz Saray’dan bir yetkili, “Bu, ‘olacak mı veya olmayacak mı’ meselesi değil ‘ne zaman olacak’ meselesidir.” diyerek niyetini açığa vurmuşlardı.
    ABD Başkanı Trump'ın skandal Kudüs kararının ardından bir skandal hamle de Google ve Yandex'ten gelmesi bir tesadüf sanılmasındı!
    ABD Başkanı Trump'ın Kudüs'ü İsrail başkenti olarak tanımasından sonra, Dünya Liderlerinden cılız tepkiler gelmesine rağmen önce AB ülkesi Çekya Kudüs kararının altına imza atmıştı. Ardından ise Amerikan Google ve Rus Yandex harita uygulamalarında Kudüs'ü başkent olarak göstermeye başlamıştı.
    Putin'e göre: “Suriye'de Yahudi ve Hıristiyanların yeri hazır”mış!
    Rusya Devlet Başkanı Putin, “Suriye'nin tüm bölgeleri teröristlerden temizlendi”diyerek Yahudi ve Hıristiyanlar için Suriye'de ortamın sağlandığını açıklaması, ahmakları şaşırtmıştı. Vladimir Putin, Ortodoks kiliselerinin delegasyonlarının başkanlarıyla yaptığı toplantıda Hıristiyanların tarihi ikamet yerleri de dahil olmak üzere Suriye'nin neredeyse tamamının teröristlerden temizlendiğini vurgulamıştı. “Günümüzde Suriye'deki durum giderek değişiyor. Suriye Silahlı Kuvvetleri, Rus askeri desteğiyle pratikte Hıristiyanlar için tarihi ikamet yerleri de dahil olmak üzere ülkenin neredeyse tüm bölgelerinden teröristler temizlendi.” ifadelerini kullanmıştı. Putin, Rusya'nın Suriye Yahudi nüfusunun temsilcileri ve New York'tan gelen Yahudi örgütleriyle zaten temas halinde olduğunu belirterek, “Bu sorunun üzerinde birlikte çalışacağız.” sözünü verdiğini hatırlatmıştı.
    3. Dünya Savaşı'na ramak kalmıştı!
    İsrail jetleri Suriye'deki İran üssünü vurmuşlardı. İsrail savaş uçakları Suriye'nin başkenti Şam yakınlarındaki İran askeri üssüne ani bir saldırı yapmışlardı.
    Atatürk'ün Kudüs duyarlılığı, İslamcı münafıkların tutarsızlığı!
    İslam dünyasında büyük öneme sahip Kudüs ve Mescid-i Aksa için Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün Avrupa'ya rest çektiğini bir kez daha hatırlatmamız lazımdı.
    Atatürk’ün 1937'de TBMM'de yaptığı bir konuşma Kudüs kriziyle birlikte uluslararası arenada yeniden gündeme taşınmıştı. Milli Çözüm Dergisi’nde yıllar önce yazılan ve şimdi Yeni Şafak gazetesinde yayınlanan haberde yer alan belgeye göre Atatürk bütün Batı’yı (Amerika ve Avrupa'yı) Filistin konusunda sert bir dille uyarmışlardı. Atatürk’ün Haçlı Batı’ya Filistin konusunda ültimatom verdiğini gösterir açıklamalarında şunları vurgulamıştı: “Biz vakıa, birkaç sene Araplardan uzak kaldık. Fakat şimdi kendimize kâfi derecede güvenip ve kudretimizi bildiğimiz için İslamiyet’in mukaddes yerlerinin Musevilerin ve Hıristiyanların nüfuzunun altına girmesine mani olacağız. Biz şimdiye kadar dinsiz ve İslamiyet’e lakayt olmakla itham edilip (iftiraya uğradık). Fakat bu ithamlara rağmen Hz. Peygamberin son arzusunu, yani mukaddes toprakların daima İslam hâkimiyetinde kalması hususunu temin için hemen bugün kanımızı dökmeye hazırız. Avrupa'nın bu mukaddes yerlere temellük etmek (Filistin'i işgal edip ele geçirmek) için yapacağı ilk adımda bütün İslam âleminin ayaklanıp icraata geçeceğinden şüphemiz yoktur."
    Atatürk’ün bu kararlı ve caydırıcı uyarıları Siyonistleri, İsrail’in resmen kuruluş ilanını tam 11 yıl geciktirmeye mecbur bırakmıştı. Ve bu nedenle Siyonist sermaye baronu David Rockefeller hatırasında “Mustafa Kemal’i nefret ve husumetle anmıştı!.” ve açıkça kinini kusmaktan sakınmamıştı. Bizdeki Atatürk karşıtı din istismarcılarının ve ucuz kahramanların utanmaları lazımdı.
    Sinsi ve daha tehlikeli tehditler kapımızdadır!
    Ortadoğu’nun çıbanbaşı, dünyanın şımarık seçkin ve vahşi evladı, İngiliz’in ve ABD’nin Ortadoğu’daki kırbacı olan İsrail giderek kudurmaktadır. Vaat edilmiş topraklar uğruna ABD’nin İngiltere’nin zahiren oyuncağı ve ileri karakolu, gerçekte ise boyunbağı olan İsrail, şimdi mukadder akıbetine doğru koşmaktadır. Türkiye-Rusya-İran’ın Suriye ittifakı henüz oturmamıştır, akıbetinin ne olacağı ise karanlıktır. Fakat bu kadarı bile Ortadoğu’da dengelerin alt-üst edilmesine bahane yapılmıştır. ABD’nin Kudüs çıkışının en önemli sebebi sayılmıştır. Daha önce Milli Çözüm Dergimizde defalarca yazdık: Belki de Türkiye’ye ve bölgeye planladıkları bir müdahaleye gerekçe yapılsın diye, casus danışmanları ve bürokratları vasıtası ile Sn. Erdoğan Rusya ve İran tarafına kaydırılmıştı!? Türkiye’de ise Meclis’te bütün muhalefetin ortak metne imza koyması önemli bir aşamadır. Bu hamleler karşısında Türkiye’nin tepkilerini kesmeye yönelik ABD, İsrail ve İngilizlerin içimizde ciddi karışıklıklar çıkarmak isteyecekleri konuşulmaktadır. Bunun yeni bir darbenin ötesine geçme ihtimali tartışılmaktadır.
    Maalesef Türkiye’nin teknik alt yapısı ABD ve Batı’ya bağlıdır. Teknolojik olarak her şey onların kontrolü altındadır. Bankaların, iletişim ağlarının, sosyal medyanın ana serverleri direkt ABD ve Batı’daki sistemlere bağlıdır. Aynı şey NATO üyeliğimiz nedeniyle güvenlik ağlarımızda da böyledir, her şeyimiz Brüksel’e bağlıdır. Korkulan şudur ki; bir gün ABD ve Batı, eğer Türkiye’de ekip oluşturup darbe yapmak istediğinde 15 Temmuz’dan aldıkları dersle öncelikle bankalar, internet bağlantıları, cep telefonu ağlarının devre dışı bırakılması ile işe başlayacaklardır. 15 Temmuz’un bir laboratuar görevi yaptığı, daha kanlı bir darbe girişimi için eksiklikleri tamamlamaya ve sosyolojik analizler çıkarmaya yaradığı vurgulanmaktadır. Bu darbe için yeni maşalar bile hazırdır. FET֒nün yurtdışına kaçan ve içeride deşifre olmayan hücreleri kullanılacaktır. Bunlar ABD ve Batı’nın en önemli kaynaklarıdır. Şu an tutuklu bulunanlara sürekli ‘Az kaldı. Sabredin. Bu zulüm bitecek’telkinleri bunun için yapılmaktadır. Son zamanlarda bu telkinler tutuklu bulunan ailelerde de yaygınlaşmıştır.
    Örneğin; FETÖ'nün Zekeriya Öz gibi tetikçileri Almanya'ya kaçarken, ekonomi ayağında bulunanların tercihi ise İngiltere olmaktaydı. Türkiye ise hangi FETÖ'cünün nereye kaçtığını tek tek saptamıştı. Bu ülkeye kaçan FETÖ'cüler Başbakan Binali Yıldırım'ın resmi temaslar için gittiği İngiltere'de de gündeme taşınmıştı. Ancak İngiliz Savunma Bakanı, FETÖ'cüler hakkında bilgisinin olmadığını söyleyip çıkmıştı. Yıldırım, gerek İngiltere Başbakanı Teresa May ile gerçekleştirdiği baş başa görüşmede gerekse heyetler arası görüşmede Akın İpek’in, 15 Temmuz hain darbe girişimi gecesi millete “dışarı çıkmayın” çağrısı yapan kaçak FETÖ'cü Kerim Balcı’nın ve İngiltere Savunma Bakanlığı'na bağlı lojmanlarda ikamet ettiği tespit edilen 9 askerin iadesini istemiş, ancak “haberimiz yok!” karşılığını almıştı. Oysa terör örgütü FETÖ'nün kasası olan Akın İpek İngiltere'de 2014 yılında Koza Altın isminde sermayesi 60 milyon sterlin yani 216 milyon TL olan bir şirket kurduğu ve orada yaşadığı saptanmıştı. Yine kaçak FETÖ'cü Kerim Balcı’nın da elini kolunu sallayarak İngiltere'de gezip dolaştığı ve konferanslar vererek Türkiye aleyhine kara propagandalar yaptığı bilinip durmaktaydı.
    Şu sorunun cevabı hayati bir önem taşımaktadır; bir gün aniden banka kartlarınız kullanılmaz, cep telefonlarınız çalışmaz, internet bağlantılarına ulaşılmaz hale gelir ise ne yapılması lazımdır? Halkımız 15 Temmuz’da sosyal medya üzerinden cep telefonları kanalı ile hızlı bir şekilde haberleşme imkânlarını kullanmıştı. Millet sürekli iletişim halinde ve irtibatlıydı. Bu seferki darbe girişimine bu açılardan bakmakta fayda vardı ve gerekli tedbirler mutlaka alınmalıydı” tespit ve tavsiyelerine kesinlikle uyulmalıydı!..
    Elbette dış güçler ve içerideki masonik-sabataist çevreler, ikbal ve imkân hırsıyla ayartıp Erbakan’dan kopardıkları; medya manipülasyonları ve din istismarıyla iktidara taşıdıkları Sn. R. Tayyip Erdoğan’a, maalesef çok derin tahribatlar ve çok tehlikeli icraatlar yaptırmışlardı. Şimdi aynı odakların ve içerideki uzantılarının, şantaj amaçlı belgeledikleri bütün bu yanlışlık ve haksızlıklarını bahane ederek Sn. Cumhurbaşkanının şahsında, Devletimizi yıkmaya ve Türkiye’mizi dağıtmaya yeltendikleri anlaşılmaktadır. Küresel Siyonizm’in baronları ve Erdoğan’ın etrafını sarmış bazı Bakanları, Danışmanları ve yandaş yazarları eliyle, Cumhurbaşkanı üzerinden ülkemizin bağımsızlığına ve Devletimizin bekasına açıkça kast etmeye başlamışlardır. Bu ahval ve şerait (bu durum ve şartlar) altında, “Pire için yorgan yakılmasına göz yummak ahmaklıktır” gerçeği icabınca, Sn. Cumhurbaşkanına sahip çıkmak ve bu kuşatılmışlık badiresini atlatmasına yardımcı olmak, iz’an ve vicdan ehli her vatandaşımızın tarihi görevi sayılmalıdır.
    Yahudi asıllı Siyonist kafalı Graham Fuller, Fetullah Gülen’in ABD’deki Yeşil Kart başvuru sürecinde “Kendisinin Amerika için bir güvenlik tehdidi oluşturmayacağını veya radikal bir unsur sayılmayacağını” anlatan bir teminat/kefalet mektubu vererek Gülen’in ABD’de kalmasını sağlayan kişilerin arasındaydı. Rusça, Türkçe, Arapça ve Çince bilen Yahudi asıllı bir CIA Ajanıydı.
    Bu Siyonist Ajanın: “Erdoğan 2019 seçimlerinde ağır bedel ödemekten kurtulamayacaktır!” tehdit ve küstahlığını biraz açmamız lazımdır.
    a) Bu sözler, “Türkiye benzeri ülkelerdeki seçimleri yönlendiren ve istedikleri partiyi iktidara getiren CIA’dır. Nitekim Sn. Erdoğan’ı da bilinen vaatler karşısında Erbakan’dan koparıp iktidara taşıyan da Amerika’dır.” gerçeğinin itirafıdır.
    b) Bu tehditler; sözde demokratik seçimleri manipüle edecek, muhalif ve yandaş medya patronlarının, yazarlarının ve yorumcularının ve kamuoyu araştırmacılarının da bir şekilde CIA’nin ve Siyonist odakların güdümüne alındığını ortaya koymaktadır.
    Öyle ise, bir CIA ajanının Türkiye Cumhurbaşkanını açıkça tehdit etmeye kalkıştığı, Sn. Erdoğan’ın kötü icraatları ve tahribatları bahanesiyle, onun üzerinden Devletimizin dağıtılmaya ve ülkemizin parçalanmaya çalışıldığı bir süreçte; Siyonist odakların değil Cumhurbaşkanının yanında durmak; inancımızın, vicdanımızın ve Milli duyarlılık ve sorumluluklarımızın icabıdır. Bu tavır asla, AKP iktidarını ve Sn. Erdoğan’ın yanlış ve yıkıcı icraatlarını desteklemek anlamını taşımamaktadır. Elbette Sn. Erdoğan’dan ve iktidarından da yaptıklarının hesabı sorulmalıdır. Ancak bunu Fuller gibi CIA ajanlarına bırakmamalı; Milletimiz olarak, Milli şuurla ve Milli kurumlarımızca yapılmalıdır.
    Evet, Türkiye AKP kafasından, bilerek-bilmeyerek yaptığı tahribatlardan, ülkemizi ve bölgemizi sürüklediği yanlış mecra ve maceralardan mutlaka kurtulmalıdır. Ancak bu değişim; meşru zeminler, hukuki kaideler, demokratik yöntemler ve kesinlikle Milli hedefler doğrultusunda yapılmalıdır. Sn. Erdoğan’ın, günübirlik plansız ve programsız adımları, stratejik derinlikten uzak açılımları, Milli prensip ve projelere dayanmayan ittifak ve irtibatları… Ve hele faizci-rantiyeci ve borca endeksli ekonomi uygulamaları ve teslimiyetçi AB ve ABD politikaları, temelinden ve tümüyle yanlıştır, çünkü bunlarla ülkemizin altı oyulmakta ve geleceğimiz karartılmaktadır. Ancak bunların hiç birisi, Sn. Erdoğan’ın şahsında ülke bütünlüğümüze, Milli birlik ve dirliğimize yönelik saldırı hesaplarını hoş karşılamamıza, gaflet ve dalalete düşüp bunları alkışlamamıza gerekçe oluşturmamalıdır. Ne bazı eski solcuların “Erdoğan Rusya ve İran’a yaklaşıp bizim çizgimize kaymıştır. Bu nedenle sahip çıkılmalıdır” gibi marazlı mantığıyla, ne bazı sağcıların, şahsi ve siyasi gelecek garantisi arayışıyla, ne de AKP iktidarının ve Sn. Erdoğan’ın tahripçi icraatlarına ve tehlikeli irtibatlarına ideolojik kılıflar sarma amacıyla değil; tamamen Milli bir gayretle ve vicdani bir mesuliyetle bu satırlar yazılmıştır. 50 yıllık çileli ve istikametli hayatımız ve 70 kitabımız bu yaklaşımlarımızdaki samimiyetimizin kanıtıdır.
    Erbakan’a göre; Batı Aygırı ve Hırvat Generalin intiharı         
    Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesindeki (ICTY), 'Prlic ve diğerleri' davasının temyiz duruşmasında, 20 yıl hapis cezası kararı verildiğinin açıklanmasının ardından, binlerce Boşnak Müslüman katili Hırvat General Slobodan Praljak 'zehir içerek' hayatına son vermişti. Zehir içerek intihar eden bu cani, mahkeme heyetine sitemli bir mesaj vermek istemişti. “Bizim Haçlı-Batı düşüncemizde ve Darwinist felsefede, insan bile kabul edilmeyen ve bertaraf edilmeleri gereken Müslümanları katlettim diye, tebrik ve taltif edileceğim yerde, ne diye suçlu muamelesi görmekte ve ceza çekmekteyim?”
    Barbarların bilimsel sahtekârı Darwin de, aslında ırkçıydı ve Türk ve İslam düşmanıydı. W. Graham’a yazdığı 3 Temmuz 1881 tarihli mektubunda, ırkçı ve ahlaksız düşüncesini şöyle anlatmıştı: "(...) Avrupalı ırklar olarak bilinen medeni ırklar, yaşam mücadelesinde TÜRK BARBARLIĞINA karşı galip gelmişlerdir. Dünyanın çok da uzak olmayan bir geleceğine baktığımda, BU TÜR AŞAĞI IRKLARIN (ve Müslümanların) çoğunun medenileşmiş yüksek ırklar tarafından elemine edileceğini (yok edileceğini) görüyorum."
    Bosna’da Müslüman katili Slobodan Praljak’ın intiharı ve iması bize bir kez daha Erbakan Hoca’yı hatırlatmış ve O’nun haklılığını kanıtlamıştı.
    Öncelikle vurgulayalım ki; Erbakan Hoca, Batılı halklara, Avrupa ve Amerika’da yaşayanlara, Yahudi veya Hristiyan topluluklara değil; onlara yön veren batıl zihniyetlere ve barbar Siyonist ve emperyalist merkezlere karşıydı. Erbakan Hoca’dan defalarca dinlediğimize göre; ABD’de ve Avrupa Birliği ülkelerinde yaşayan vatandaşlar da bir nevi “demokrat köleler” yapılmıştı, maddi ve manevi olarak sömürülen, hep haksızlığa ve ahlaksızlığa alet edilen bu zavallı insanların da kurtarılmaya ihtiyacı vardı. Yahudi Siyonizm’ini ve Batı emperyalizmini tanımadan ve onlara karşı ciddi ve etkili tedbirler alıp, milli ve yerli kalkınmamızı başarmadan, bu yaygın ve azgın sömürü çarkından kurtulmamız imkânsızdı.
    Barbar Batı’nın fikir babalarına göre; “Müslümanlar insan sayılmamaktaydı!”
    “Kasım 2017 başlarında İSVEÇ devlet televizyonu SVT’de yayınlanan bir programda konuşan Martin Strid adlı Milletvekili: “Müslümanlar yüzde yüz insan olamamıştır. Eğer skalayı 0 ile 100 arasına koyar isek Müslümanların tam insan olmadığı anlaşılacaktır.”deyip çıkmıştı. Bu şeytani iddialar aslında Barbar Batı düşüncesini yansıtmaktaydı.
    Erbakan Hocamıza 40 Sayfalık Mektup Yazdırtan Olay!
    Almanya’daki özel ve gizli toplantıya Hoca nasıl katılmıştı, Müslümanlar aleyhindeki sinsi ve gayri insani tuzakların nasıl farkına varmıştı?
    Efsane Başbakanımız Rahmetli Erbakan Hocamız, Almanya'da doçentlik tezini bitirdikten sonra çok ilginç ve iğrenç bir olayla karşılaşır. Tez çalışmaları sırasında ünlü bir Alman bilim adamı olan Prof. Schmidt kendisiyle görüşmek için çağırır. Alman bilim adamı, çok acil bir işi çıktığını söyleyerek, özel davetiye ile çağrıldığı önemli bir toplantıda, koltuğu boş görülmesin diye, bu gizli toplantıya kendisinin yerine gitmesini ister ve Erbakan Hoca da onu kırmayıp bu toplantıya katılır. Bakın ondan sonra neler olduğunu Erbakan Hocamızın kendi anlattıklarından ve ayrıntılarından anlamaya çalışalım.
    "Yıl 1952, ilkbahar aylarıydı...
    Almanya'da doktora tezi ve doçentlik tezi çalışmalarımı bitirdikten sonra Aachen Technische Hochschule'sinde Prof. F.A.F Schmidt ile beraber bugünün harp sanayiinin temelini teşkil eden füzeler ve Leopard tank motorlarının geliştirilmesiyle ilgili araştırmaları yürütüyorduk. Prof. Schmidt, harp içindeki Almanya'nın en üst seviyede araştırmalarını yapan Deutsche Luftfaht Forschung Merkezi'nin en önemli şahsiyeti sayılırdı. Alman ordusunun dünyada ilk defa Avrupa'da yapılan atışla Londra'yı tahrip için kullandığı V1, V2 füzelerinin keşfinde önemli rol oynamıştı. Bir gün Üniversite'nin araştırma laboratuvarında çalışırken benimle görüşmek istediğini söyledi. Önünde, ESSO Petrol Şirketi Genel Müdürü Dr. Müller'in gizli bir konferansa davet kartı bulunuyordu. Bu konferansa kendisinin gidemeyeceğini, ancak böyle bir şahsın verdiği konferansta isminin yazılı olduğu masanın boş kalmamasına da ehemmiyet verdiğini belirtti. Mümkünse bu konferansa kendi adına benim gidip, yerini almamı rica etti. Memnuniyetle kabul ettim.
    Konferans, o tarihte, harpten çıkmış Almanya'nın yıkık Aachen kentinin ilk tamir edilen, en lüks, en muhteşem binasında yapılıyordu. Bu binada aslında bir termal kaynak bulunduğu için adı Bad Aachen olan Aachen şehrinin ağaçlar içindeki meşhur Kurhaus oteliydi. Girişte sıkı kontroller yapıldı. Davetiyeyi göstererek Prof. Schimdt'in adına onun yerine oturdum. Şehrin Valisi, Başpiskopos'u, profesörler, ileri gelen iş adamları ve yazarlardan müteşekkil en seçkin bir topluluk bu konferansa davet edilmişti.
    ESSO Şirketi Genel Müdürü Dr. Müller açış konuşmasını yaparken:
    -"Sizleri her ne kadar "Bugünkü Arabistan" konulu bir konferansa davet ettimse de, bu davetin böyle takdimi konferansın gizliliği münasebetiyledir. Toplantının asıl maksadı şudur: Suudi Arabistan'ın yeni petrol bölgesi Damman'dan geliyorum. Amerikalılarla beraber dünyanın en zengin petrol kaynaklarını bulduk. Amerika'nın ve Avrupa'nın önemli şehirlerinde seçilmiş kimselerle yapılmasını programladığımız bu gizli toplantılarla, bu muazzam servetin Batılıların yararına kullanılmasını nasıl temin edebileceğimizin istişarelerini yapmak istiyoruz. Onun için bu büyük zenginlik hakkında size kısaca bilgi verdikten sonra, aslında ben sizin tavsiyelerinizi dinlemek istiyorum." dedi.
    Suudi Arabistan'da dünyanın en zengin petrol yatakları bulunmuş ve ilk üretim başlamıştı. Buradaki rezervler dünya toplam rezervinin yüzde yirmisine denk büyük ve zengin yataklardı. Batı bu rezervlerin kendi yararına kullanılmasını istiyordu ve daha ilk günden bunun tedbirlerini almaya çalışıyordu.
    Dr. Müller, ayrıca konuşması esnasında; Müslümanlık hakkında gerçekle hiç alakası olmayan o kadar yanlış şeyler anlattı ve Müslümanların hakkı olan bu petrolü onlardan alabilmek için toplantıya iştirak edenler de o kadar insanlık dışı haksız teklif ve tavsiyelerde bulundular ki; o gün hayatımın feveran göstermemek için en çok çaba sarf ettiğim günü oldu. Bunlar, Müslümanların evrimlerini henüz tamamlamadığını, bu nedenle tam insan sayılmayacaklarını, bu yüzden sömürülmelerinin ve hatta gerekirse öldürülmelerinin yanlış olmayacağını savunmuşlardı. Her birine hak ettikleri cevabı verebilirdim ama Prof. Schmidt'in yerine gittiğim ve Müslümanlara karşı daha ne gibi şeytani düşünce ve projeleri olduğunu dinleyip öğrenmem gerektiği için susmak zorunda kalmıştım. Ancak reaksiyonumu hemen o gece Türkiye'deki ve çeşitli İslam ülkelerindeki arkadaşlarıma 40 (kırk) sayfalık bir mektup yazarak duyurmak ihtiyacını hissettim.
    İşte Batı, körfez petrolüne ilk günden beri bu gözle bakmıştır. Bu petrolü kendi kontrolünde tutmaya her şeyden fazla önem göstermiştir. Ben de Batı'nın kapalı kapılar arkasındaki gerçek yüzünü o gün bizzat görmüş ve dinlemiştim ve tabi bu haksızlığa karşı o günden beri mücadele içindeyim..."
    Erbakan’ın Zaferi, Yüksek Cesaret ve Stratejisi Pentagon’da Ders Olarak Okutulmaktaydı!
    Maalesef Türkiye NATO’nun güdümlü müttefiki, Tanzimat’tan beri Batı’nın yörüngesine girmiş uydu ülkesi konumundaydı. Bu nedenle asıl mimarı Erbakan olan 1974’teki Şanlı Kıbrıs çıkarması ABD’yi şoka uğratmıştı. Çünkü adalara yapılan çıkarmalar genellikle sıkıntılı ve başarısız olmuşlardı. 1522’de Rodos alınırken 30 bin şehidimiz vardı. Kıbrıs Eylül 1571’de fethedildiğinde: 50 bin şehit verildiği anlaşılmıştı. Ardından Osmanlı donanması İnebahtı’da 30 bin şehit verdi. Girit’te 24 yıllık kuşatma ile 1669’da Kandiye kalesi alındığında 130 bin şehit bırakılmıştı. Ecdadımızın tam 403 yıl önce 50 bin şehit vererek aldığı Kıbrıs, 1974’te bugüne göre o günkü TSK’nın kıt imkânlarıyla Rahmetli Orgeneral Semih Sancar’ın komutasında nasıl sadece 498 şehit verilerek alındığına; Müttefikimiz NATO’nun kışkırtmalarına Avrupa ve Amerika’nın askeri ambargosuna rağmen bu zaferin nasıl başarıldığına, Batılıların bir türlü akılları yatmamıştı.
    Viyana’yı Çözen Gâvur Kafa, Kıbrıs’ı Bir Türlü Kavrayamamıştı!
    Malazgirt’te, Kosova’da, İstanbul surlarında, Viyana’da, Çanakkale’de Milli Görüş’ün ne olduğunu biraz bilen Haçlı Batı’nın; 1974 Kıbrıs çıkarmasını ve Erbakan’ın strateji dehasını bir türlü çözemediği anlaşılmaktaydı. Milli Gazete’den bir kardeşimiz, bir heyetle birlikte Kıbrıs’ı gezerken görevli rehber aktarmıştı. Daha önce gezdirdiği bir heyetteki, bizzat Amerikan ordusunda görevli bir subay da rehberimize anlatmıştı. ABD’li subaya göre; 1974 Kıbrıs Zaferi’nin başarısı, Pentagon’da askeri okullarda ders olarak okutulmaktaydı! Çünkü adalarda yapılan savaşlar her zaman çok zor, kayıplı, meşakkatli olur ve de kesin zaferle sonuçlanmazdı. Çok sayıda asker hayatını kaybettiği halde, sonuç alınamazdı. Ancak 1974’te tersi yaşanmış, Batılıların ağızları açık kalmıştı. Amerikalı subaya göre, Amerikan Genelkurmay Başkanlığı Pentagon, Kıbrıs Barış Harekâtı’nı askeri bir strateji dehasının ürünü olarak yorumlamıştı. Ve bunun nasıl gerçekleştiğini, askeri okullarında ders olarak okutma kararı alınmıştı.
    İslam; Hem Doğu’yu hem Batı’yı… Hem geri bırakılmış ve işgale uğramış Müslümanları hem Hıristiyan dünyasını… Hem Kapitalizmin kıskacında kıvrananları, hem Komünist rejimler altında çağdaş kölelik yaşayanları; bu zulüm ve zilletten kurtaracak, herkesi temel insan haklarına ve evrensel hukuk ve huzur kurallarına kavuşturacak Hak Dinin ve Adil Düzen’in adıydı… Ve Erbakan bu kutlu hakikat kaynağının çağımızdaki tercümanıydı...
    Hoca, Washington’da Amerikalıları Nasıl Fırçalamıştı?
    Milli Görüş Lideri Necmettin Erbakan’ın uluslararası gezilerin bazılarında O’nun tercümanlığını yapan Temel Karamollaoğlu o döneme ilişkin çarpıcı açıklamalarda bulunmuşlardı.
    Nezâket abidesi Necmettin Erbakan’ın konu İslam Davası ve ülke çıkarları olunca nasıl celallendiğinin “Washington’da üst düzey Amerikalılara toplantıda öyle fırçaları vardı ki; biz bile tercüme etmekte tereddütler yaşadık. O’nda ise tereddüt ve endişenin eseri yoktu.”itirafları kanıtıydı. Evet, dış ülkelerde ve yabancı heyetler önünde Erbakan Hoca’nın tercümanlığını yapanların bir kısmının ya korkusundan veya bilgi kısırlığından; İngilizce, Arapça ve Almanca tercümelerindeki yanlışlık ve noksanlıkları Erbakan’ın nasıl düzelttiğine bizler de şahit olanlardanız. O toplantıda Hoca’nın “ABD aygır gibi tepiniyor.” cümlesi salonda buz gibi bir hava oluştururken Hoca’nın hız kesmeyerek “Bu azgın aygırın zapt edilmesi lazım!” cümleleri toplantı salonunda bomba tesiri yapmıştı. Amerika’da Washington’da üst düzey NATO Komutanları ve Büyükelçilerin bulunduğu toplantıda Erbakan’ın bu cesur ve onurlu konuşması salonu karıştırmıştı. Amerika’da Amerikalılara“Amerika azgın bir aygıra benziyor, sadece tekmeleyip etrafında ne varsa yok ediyor; Amerika’yı dizginlemek lazım, işte vazifemiz budur.” diyebilen tek Lider Erbakan’dı.[1]
    Batı emperyalizmi ve Siyonizm, terbiye edilmemiş bir aygır gibi insanlığı tekmeleyip duruyorlardı. Siyonizm timsahının üst çenesi ABD, alt çenesi AB, kuyruğu İsrail, gövdesi ise işbirlikçi İslam yöneticileri olmaktaydı.
    Erbakan’ın Milli Görüş ve Milli Çözüm Vurguları Şeytanın dostlarını telaşlandırmıştı!
    “Bakın size kesinlikle ifade ediyorum ki: TÜRKİYE'NİN KURTULUŞU; Milli Çözüm'e inanan bir Cumhurbaşkanı’nın o makama oturması, Milli Çözüm'e inanan bir Hükümet'in kurulması ve yeni bir devrin başlamasıyla mümkündür!”[2]
    Başka bir yerde, Aziz Hocamız şöyle buyurmuşlardı:
    “Bu hükümet gider, dert biter zannedilmesin. Batı kulüp gider Milli Görüş gelirse bu problemler aşılır. Ancak kurtuluşa böyle ulaşılır. İşte acı tecrübelerden sonra geldiğimiz nokta budur!
    Öyleyse bir Cumhurbaşkanından üç tane temel şart istiyoruz:
    1- Bu Cumhurbaşkanı bizzat kendi inancı itibariyle Batı kulüp zihniyetine sahip olmamalıdır. Milli Görüş’e (bu milletin inancına) sahip olmalıdır.
    2- Türkiye’nin kurtuluşunun Batı kulüp zihniyetli hükümetlerde değil; Milli Görüş zihniyetli MİLLİ ÇÖZÜM’de olduğuna inanmış, bunu idrak etmiş bir insan olmalıdır.
    3- Ve bunlara ilaveten de Cumhurbaşkanı olacak bu kimsenin; bu hayırlı ve başarılı neticeleri meydana getirmek için; başkasının tesiri altında kalan değil; bizzat kendi gayretiyle çalışan ve mâniaları tek tek aşan bir insan olması lazımdır.”[3]
    Dış politika palavraları ve 3. Dünya Savaşı hazırlığı
    Suudi Amerika'da Arap sonbaharı ve 3. Dünya Savaşı hazırlığı!
    İsrail İletişim Bakanı Eyüp Kara, Suudi Arabistan Müftüsü ve Ulema Heyeti Başkanı Abdülaziz Al-i Şeyh'i, "İsrail'e karşı savaşmanın caiz olmadığı ve Hamas'ın terör örgütü olduğu" yönündeki fetvasından dolayı tebrik ederek ülkesine çağırmıştı. Yahudi asıllı bir Dürzi olan Siyonist Bakan Kara, Twitter hesabından şu mesajı paylaşmıştı: "Suudi Arabistan Müftüsü ve Ulema Heyeti Başkanı Abdülaziz Al-i Şeyh'i Yahudilere karşı savaşmayı ve onları öldürmeyi yasaklayan fetvasından dolayı tebrik ediyoruz. Al-i Şeyh, Hamas'ın terör örgütü olduğunu ve Filistinlilere zarar verdiğini, Mescidi Aksa'da yapılan gösterilerin demagojik olduğunu ve İsrail ordusu ile Hizbullah'ı yok etmek için iş birliği yapılabileceğini söylüyor. Ben Müftü'yü İsrail'i ziyaret etmeye davet ediyorum; yüksek düzeyli bir saygı ile karşılanacaktır."
    Suudi Müftüsü Abdülaziz Al-i Şeyh, yerel bir televizyon kanalında katıldığı programa telefonla bağlanan izleyicinin; 2017 Temmuz ayında Mescid-i Aksa'da yaşanan olaylarlailgili sorusuna verdiği cevapta: "İsrail'e karşı savaşmanın caiz olmadığını, Hamas'ın terör örgütü sayıldığını ve Hizbullah'a karşı İsrail ordusuyla iş birliği yapılmasını" vurgulamıştı. Bu haber ve Suud Müftüsünün iğrençliği, Suudi Arabistan'daki değişim ve dönüşüm tezgâhının perde arkasını ve amacını ortaya koymaktaydı.
    Veliaht Prens’in gizli planı: İsrail 'kardeş ülke' olacaktı!
    Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın, Krallığı batılılaştırarak İsrail’i ‘kardeş devlet’ ilan etmeye hazırlandığı ortaya çıkmıştı. Suudi Arabistan Kraliyet ailesi üyelerinden biri tarafından kullanıldığı düşünülen Müctehid isimli Twitter hesabı ülkede, İsrail’in kardeş ‘devlet ilan’ edilmesi üzerine gizli bir plan olduğunu açıklamıştı. Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın ülkeyi batılılaştırmak istediğini öne süren Twitter kullanıcısı, “Plana Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır, Suudi Arabistan ve Bahreyn de dahil. Ayrıca İsrail ve Trump yönetimi de bu girişimi destekliyor” bilgisini paylaşmıştı. Bahsedilen planın hazır olduğunu bildiren kullanıcı Umman dışındaki tüm Körfez ülkeleri ve Mısır’daki medya, güvenlik, kültürel, eğitim ve dini kurumların birleştirileceğini ortaya atmıştı. İddiaya göre, Mısır ve Körfez ülkelerindeki halkın İsrail ile normalleşme sürecine karşı çıkmaması için siyasetten ekonomiye, dini kuruluşlardan eğitim faaliyetlerine kadar tüm sosyal aktiviteler organize davranacaktı. Kraliyet ailesi üyelerinden biri tarafından kullanıldığı düşünülen Müctehid isimli Twitter hesabı, düzenlemelerin ABD Başkanı Donald Trump’a sunulmadan önce Suudi Arabistan, Mısır, BAE ve İsrail ortaklığıyla yapıldığını savunmaktaydı.
    Prens Selman'ın: "Radikal İslam’ı şimdi yok edeceğim!" açıklaması
    Suudi Arabistan’da tahtın tek varisi 32 yaşındaki Prens Selman Radikal İslam anlayışı ile mücadele edeceğini dile getirerek Batı’ya göz kırpmıştı. “Kültür Devrimi” olarak adlandırılan reform açıklamaları, İran Devrimi’nin etkisini de kırmayı amaçlamıştı. Prens Muhammed bin Selman'ın ülkenin “Ilımlı İslam”a geri döneceği şeklinde açıklaması uluslararası basında büyük yankı uyandırmıştı. Selman, İngiliz Guardian gazetesine: "Son 30 yılda meydana gelenler Suudi Arabistan'ı ve Orta Doğu'yu yansıtmıyor. 1979'da İran devriminden sonra, insanlar bu modeli muhtelif ülkelerde uygulamak istediler. Bunlardan birisi de Suudi Arabistan. Bununla nasıl mücadele etmemiz gerektiğini bilmiyorduk. Ve bu sorun bütün dünyaya yayıldı. Şimdi bundan kurtulmanın vaktidir." açıklamasında bulunmuşlardı. Prensin Başkent Riyad'daki bir yatırım etkinliğinde konuşmasının ardından The Guardian'a röportaj vermesi reformların hedef kitlesinin uluslararası kamuoyu olduğu şeklinde yorumlanmıştı.
    "Bütün dinlere açık Ilımlı İslam!" bir Siyonist safsataydı!
    Selman, "Geçmişte takip ettiğimiz şeye dönüş yapıyoruz, dünyaya ve bütün dinlere açık ılımlı İslam. Suudi'lerin yüzde 70'i 30 yaşının altında. Dürüstçe söylemek gerekirse, hayatımın bir 30 yılını daha aşırıcı düşüncelerle mücadele ederek harcamayacağım. Onu şimdi yok edeceğiz!" ifadelerini kullanmıştı. Sağlığı hakkında muhtelif açıklamalar bulunan 82 yaşındaki Kral Selman'ın ardından koltuğa geçmesi ve ülkeyi uzun bir süre yönetmesi beklenen Prens Muhammed bin Selman'ın açıklamaları Batı basınında “Kültürel devrim” olarak algılanmıştı.
    Mescidi Aksa için Cihat çağrısı yapan Prens öldürülüp ortadan kaldırılmıştı!
    ABD'de yaşayan yazar ve eski FBI (Federal Soruşturma Bürosu/Federal Bureau of Investigation) ajanı Ali H. Soufan'ın Twitter adresinden duyurduğu habere göre, 44 yaşındaki Prens Abdülaziz bin Fahd, kendisini tutuklamak üzere gelen güvenlik güçleri ile korumaları arasında çıkan çatışmada öldürülmüştü.
    100 milyar dolarlık silah anlaşması!
    Peki, Katar krizinin çıkışından bu yana neler oldu? 2017 Mayıs ayında ilk yurt dışı ziyaretini yaptığı Suudi Arabistan’dan 400 milyar doları aşan bir anlaşmayla ülkesine dönen ABD liderinin cebindeki anlaşmanın 100 milyar doları silah satışıydı. Trump, Körfez krizinin mağduru olan Katar’la da Haziran ayı içerisinde silah anlaşması yapmıştı. Washington krizin bitmesi için görünürde “diplomatik çaba” gösterse de henüz tabloda değişen hiçbir şey yoktu. Kasım ayına gelindiğinde ise Ortadoğu’nun nur topu gibi bir değil iki yeni krizi var artık. Ezeli can düşmanları Suudi Arabistan ve Irak, yine karşı karşıyaydı. Lübnan Başbakanı Saad Hariri’nin istifasıyla başlayan siyasi depremde yıllardır iç savaşın bitmediği Yemen’den Suudi Arabistan’a füze fırlatılmıştı. Saatler sonra ise yolsuzluk operasyonu adıyla gözaltı dalgası başlamıştı. Hemen ardından bir prensi taşıyan helikopterin Yemen sınırında düşürüldüğü açıklanmıştı. İran destekli Husilerle Yemen’de yıllardır savaşan Suudi Arabistan, Tahran yönetimini sert şekilde suçlamıştı. İran’dan aynı tonda yanıt gelmişti, gece saatlerinde ise bu kez Suudi Arabistan “Hizbullah’ın Suudi Arabistan’a yönelik hareketleri sebebiyle Lübnan’ı savaş ilan eden bir ülke olarak göreceğiz” açıklamasını yapmıştı. Kısaca; Suudi Arabistan fiilen Suudi Amerika’ya dönüşmüş durumdaydı!
    BBC 28 Aralık 2015'te: Suudi Arabistan'da rekor bütçe açığını haber yapmıştı.
    Suudi Arabistan'da bütçe, petrol fiyatlarındaki düşüş nedeniyle 2015 yılında 98 milyar dolar açık veriyor, bazı sektörlerde özelleştirme de gündeme geliyordu. Suudi Arabistan Maliye Bakanlığı yaptığı açıklamada gelirlerinin 162 milyar dolar, harcama kaleminin ise 260 milyar dolar olduğunu duyurmuştu. Uluslararası Para Fonu (IMF) Suudi Arabistan'ın 2015 yılı için bütçe açığının 130 milyar dolar civarında olacağı tahmininde bulunmuştu. Suudi Arabistan Krallığı 2014 ortasından bu yana petrol fiyatlarının yüzde 60 oranında azalması nedeniyle gelir kaleminde büyük bir düşüş yaşıyordu. Suudi Arabistan'da Petrol gelirleri, bütçedeki gelir kalemlerinin yüzde 90'ını oluşturuyordu.
    Petrol şirketlerinin çok ötesinde: ARAMCO ve gizli iktidarı!
    Aramco 2 trilyon dolarlık değeriyle dünyadaki en değerli enerji şirketi sayılıyordu. Rakipleri Exxon Mobil, Shell, BP gibi çok uluslu şirketleri geride bırakıyordu. Şirketin bu kadar değerli olmasının nedeni petrole 2-15 dolar arasında değişen bir düşük masrafla ulaşabiliyordu. Örneğin Kanada'da bir varil petrolün çıkarılması bazı bölgelerde 40 dolara mal oluyordu. İşte bu faktör, petrol fiyatlarının değişkenlik durumunda varilbaşı 20 dolarlık bir fiyat bile Aramco’nun önemini anlatmaya yetiyordu. Şirketin 60 bine yakın çalışanı var ve bunların yüzde 90’ı Suudi Arabistan vatandaşıydı. Aramco geniş bir iş skalasına sahip; şirketin petrol ve doğalgaz arama, çıkarma, ihraç etme, petrokimya tesisleri ve rafinerileri vardı. Güney Kore, Avrupa, Japonya, Singapur, Malezya, Çin, Filipinler başta olmak üzere dünyanın pek çok yerinde petrol sektöründe ve buralardaki rafinerilere ortaktı.
    Suudi krizinin arkasından "Trump'ın Yahudi damadı" çıkmıştı.
    Suudi Arabistan'daki siyasi ve ekonomik tasfiyenin arkasından ABD Başkanı Trump'ın Yahudi asıllı damadı Jared Kuschner çıkmıştı. Kuschner, Veliaht Prens Muhammed bin Selman ile stratejik planlamalar yapmıştı. Suudi Arabistan'da pek çok bakan ve prensin gözaltına alındığı ve dünyada oldukça ses getiren yolsuzluk operasyonunun arkasında ABD Başkanı Trump'ın olduğu anlaşılmıştı. Washington Post’ta çıkan bir yazıda, Muhammed bin Selman’ın bizzat ABD başkanı Trump ve onun yakın çevresi tarafından güçlü bir destek verilerek cesaretlendirildiği vurgulanmıştı. Trump yönetiminin Senato’dan zaman ve coğrafya sınırı olmaksızın savaş yetkisi istediği bir dönemde damadı Yahudi asıllı Jared Kuschner, Ekim ayının son haftasında Riyad’a gizlice ziyaret yapmıştı. İkilinin saatlerce başbaşa devam eden ve sabah saat 04:00’e kadar süren toplantısının bir strateji çizmek için planlar oluşturma amaçlı olduğu saptanmıştı. Riyad’daki siyasi deprem öncesi, Veliaht Bin Selman’ın Eylül ayının ilk haftasında İsrail'e gizli bir ziyaret düzenlediği medyaya sızmıştı.
    Bu gelişmeler İran ve Suudi Arabistan kapışması ve 3. Dünya Savaşı çıkarma hazırlığı mıydı?
    ABD Başkanı Donald Trump, İran'a karşı Washington, Riyad ve Tel Aviv merkezli bir koalisyon oluşturmuşlardı ve bölge ülkeleri için her geçen gün daha büyük bir tehdide dönüşen bu vekâlet savaşının yakın gelecekte İran ve Suudi Arabistan arasında çıkarılacak sıcak bir savaşa hazırlanmaktaydı. Hariri’nin istifasını Lübnan'ın iç siyasetinin değil de bölgesel gelişmelerin bir sonucu olarak değerlendiren ABD Georgetown Üniversitesi'nden siyasi analist ve araştırmacı Makram Rabah, istifasının amacının, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri tarafından hazırlanan genel plan dahilinde İran'ın bölgedeki etkisini azaltmak olduğunu vurgulamıştı.
    Star gazetesindeki yandaş Ardan Zentürk, Trump'ın damadına dikkat çekerek, İran-Suudi Arabistan savaşının tezgâhlandığını, bunun bölge için felakete yol açacağını yazmıştı.
    "Suud’da yaşanılan olayların ekonomik yönünü daha önce yazdım: Şimdi Trump’ın kestiği 350 milyar dolarlık haracı karşılamak için prenslerin malına mülküne el koyulmaktadır. İşin siyasi yönünde ise; Suud'da tutuklanan isimler, ABD-İsrail ittifakının zorladığı İran-Suudi savaş senaryosuna karşı direnip, önlenmesi için çaba gösteren barışçı bir lobi oluşturanlardı... Hatta bu konuda, Hizbullah’ın desteklediği Hıristiyan siyasetçi Michel Aoun’u Lübnan Cumhurbaşkanı yaparak Tahran’la ilişkilerini iyi seviyeye çekmiş Lübnan Başbakanı Hariri’den “arabuluculuk talebini” yapanlar da aynı takımdı... Hariri, bir gün önce İran dini lideri Hamaney’in başdanışmanı Ali Ekber Velayeti ile bu konuyu konuşmuşlardı, bir gün sonra apar-topar Suudi Arabistan’a çağrılarak, “istifa ettirilip”, rehin alınmıştı... Bu işi tetikleyen gizemli bir ziyaret vardı. Trump’ın “kararlı Siyonist aileden” gelen damadı Jared Kushner’in Riyad’a yaptığı gizli ziyaret ve kankası veliaht prens Muhammed bin Salman ile görüşmesi (bütün bunların, ABD Yahudi Lobilerinin bir planı olduğunun kanıtıydı)... Emperyalizm, Suudi ve BAE veliaht prensleriyle “damat” Kushner arasında kurulan üçgen içinde hem Arap dünyasına yeniden şekil vermeye çalışmakta hem de, İslam için büyük felaket olarak kabul edilen Suud-İran savaşının da zeminini hazırlamaktaydı."
    Bu küstahlıklarına karşı, NATO’yu kınamak ve tatbikattan ayrılmak yetmez; bütün ilişkilerimizi askıya almak lazımdı!
    8-17 Kasım 2017 tarihleri arasında Norveç’te gerçekleşen NATO tatbikatında Atatürk ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın hedef gösterilmesi sonrasında NATO’dan açıklama yapılmış; tatbikatta Atatürk ve Erdoğan’ın hedef gösterilmesiyle ilgili olarak bir teknisyen ve subayın ordudan atıldığı hatırlatılmıştı. NATO’da gerçekleşen skandalın iki boyutu vardı. Birinci küstahlık; Atatürk resmiyle ilgili olarak bir teknisyen tatbikatta düşman saflarını temsil etmek için internette bulduğu Atatürk fotoğrafını kullanmıştı. Tatbikat esnasında Türk subaylarının olayı tespit etmesi sonrasında teknisyen görevden geçici olarak alınmıştı.
    İkinci küstahlık; NATO içindeki sosyal medya paylaşım sitesinde Cumhurbaşkanı Erdoğan adına açılan sahte hesapta Türkiye aleyhine paylaşımlar yer almıştı. NATO’nun Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’ndaki Türk subayların tespiti sonrasında sahte hesap açan kişinin Türkiye kökenli, PKK yandaşı ve Kürt asıllı bir Norveç subayı olduğu ortaya çıkmıştı. Söz konusu PKK yandaşı ve Kürt asıllı subay da ordudan uzaklaştırılmıştı. Bütün bunlar NATO’nun ve Amerika’nın, Türkiye’nin değil PKK’nın arkasında yer aldıklarının ve resmen dile getirmeseler de, fikren ve fiilen Türkiye’yi düşman saydıklarının acı ve açık bir kanıtıydı. Bu skandallara rağmen, NATO’yu kınamak ve katılımcı askerleri geri çağırmak değil, en azından geçici de olsa bütün ilişkilerimizi askıya almak lazımdı!
    Bu arada NATO ve arkasındaki Siyonist odaklar; acaba bütün bu kışkırtıcı küstahlıkların, istismar için fırsat kollayan Sn. Erdoğan’a, yaklaşan 2019 seçimleri sırasında artı puan kazandıracağını, Türk toplumunda oluşacak haklı tepkilerin “Erdoğan’a oy” şeklinde sandığa yansıyacağını hesap edemeyecek kadar ahmak takımı mıydı; yoksa zaten bu sonuç hasıl olsun diye dolaylı destek mi sağlanmaktaydı?
    Hatırlayacaksınız: NATO'nun Norveç'te düzenlediği komuta kontrol amaçlı Trident Javelin adlı tatbikatta Atatürk'ün fotoğrafının, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın da isminin 'düşman taraf' olarak gösterilmesi haklı tepkilere yol açmıştı. Türkiye tatbikattaki 41 askerini geri çekme kararı almış. Skandal sonrasında NATO en üst düzeyde resmi özür dilemek zorunda kalmıştı. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar ise o sırada NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg ile Kanada’da bir görüşme yapmışlardı. Stoltenberg’in talebi üzerine yapılan görüşmede, Stoltenberg tatbikatta yaşanan olaydan dolayı NATO adına özürlerini aktarmıştı. Görevinden uzaklaştırılan personellerden birinin Türkiye kökenli Kürt asıllı bir PKK yandaşı olması ise kafa karıştırıcıydı. Bu küstahlığın bir medya teknisyeninden ve Norveç ordusunda görevli bir sivil personelden kaynaklandığının belirtilmesi Türkiye’yi avutma amaçlıydı. Norveç ordusu skandalda sorumluluğu anlaşılan (birisi Türkiye kökenli Kürt asıllı olmak üzere) iki personelin işine son verildiğini açıklamıştı.
    Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar, Kanada'da düzenlenen Halifax Güvenlik Forumu’nda yaptığı konuşmada “ABD'nin terör örgütlerine verdiği desteği anlamlandırmakta zorluk çektiklerini” vurgulamıştı. Terör örgütüyle mücadele için başka bir terör örgütüyle iş birliği yapmanın mantıksızlığına dikkat çeken Akar, teröristlere verilen silahların Türk vatandaşlarına döndüğünü hatırlatmıştı. Akar'ın bu sözleri üzerine salonda bulunan Amerikalıların pek memnun kalmadığı anlaşılmıştı.
    ABD ve NATO Türkiye'nin Rusya'dan aldığı S-400 füze savunma sistemleriyle ilgili açıkça tehditlere başlamıştı. Son açıklamayı ABD Hava Kuvvetleri Müsteşar Yardımcısı Heidi Grant yapmıştı.
    Başbakan Binali Yıldırım ABD ziyareti öncesi açıklamalarda bulunarak hâlâ; “Türkiye-Amerika müttefik iki ülkedir!” havasındaydı.
    Başbakan Yıldırım ABD ziyareti öncesi yaptığı açıklamada Türkiye ve ABD arasında bütün konuları ele alacaklarını belirterek, “Bu çerçevede yapacağımız ziyaretin ülkemizin ABD ile ilişkilerinin bulunduğu düzeyden daha ileri bir düzeye taşınmasına vesile olmasını ümit ediyorum. İnşaallah bu ziyaret ülkemiz açısından verimli bir ziyaret olur. Türkiye-ABD müttefik iki ülkedir.” açıklamasıyla açıkça halkımızı oyalamaktaydı.
    ABD müttefikimiz ise, kim düşmanımızdı?
    Cumhurbaşkanı Erdoğan NATO’daki “hedef skandalını” anlatırken: “Bu nasıl müttefiklik?”diyerek, farkında olmadan kendi Başbakanını da yalanlamıştı.
    Erken seçim senaryoları tutar mıydı?
    Erken seçim Erdoğan’ın kurtuluş şansı mıydı? Yoksa millete son şantajı mıydı?
    AKP iktidarı ve tabi özellikle Genel Başkanı Erdoğan; muhalefet daha fazla organize olup etkinliğini arttırmadan ve hele MHP ile oluşan ittifakın havası ve heyecanı soğumadan 2019’daki seçimleri 2018 yaz sonuna alarak Demukratur Saltanatını sürdürme hesabındaydı. Bu erken seçim olasılığı, zaten kulağı delik kulislerde ve güvenilir kaynak(!) mahfillerde çoktandır konuşulmaya başlanmıştı. Elbette herkesin bir hesabı varsa, Cenabı Hakk’ın da bir planı vardı ve Allah ezeli takdir programında asla yanılmayandı. Bakalım Erbakan’a ve Milli Görüş davasına hıyanet karşılığı iktidara taşınan Sn. Erdoğan’ın bu son fırsatçılığı kurtuluşuna mı, yoksa gaflet ve dalalet temelli şahsi ve siyasi emellerinin kökünün kurutuluşuna mı yol açacaktı?
    Evet-hayır, yüzde 50+1 ve seçim ittifakları yeni bir planın parçalarıydı: İki partili meclis hesapları yapılmaktaydı.
    Meclis’te bir yanda giderek yakınlaşan AKP-MHP iktidar ortaklığına, diğer yanda CHP-HDP ittifakına doğru kayılmaktaydı. Bir yanda 16 Nisan referandumunun Türk toplumunu ortadan ikiye bölen evet-hayır kamplaşması, diğer yanda 2019’a doğru yüzde 50+1 için seçim sisteminde düşünülen “seçim ittifakı”… Türkiye için iki partili Meclis planını gündeme taşımıştı… Türkiye, 16 Nisan sonrası dalgalanan siyasi yapısında, 2019’a (veya 2018 yazına) doğru yeni planlar konuşulmaktaydı. Buna göre partileri birbirine yaklaştıran, birbirleri ile seçim ittifakına el veren ve Meclis’te iki büyük parti ile sonuçlanacak bir siyasi sürecin dizayn edildiği anlaşılmaktaydı. Türkiye bu tabloyu 1950’deki Demokrat Parti - CHP ikili siyasi yapısından sonra tam olarak 2002 seçimlerinde yaşamıştı. Seçime ilk kez katılan ve bir yıl önce kurulmuş bulunan ve Erbakan’a hıyanet karşılığı önü açılan AKP, aldığı yüzde 34 oy ile neredeyse anayasayı değiştirecek çoğunlukta tam 365 milletvekili çıkarmıştı. Parlamento’ya giren ikinci parti ise yüzde 19 ile CHP olmuş ve 177 milletvekili çıkarmıştı. Yani oy kullanan milli iradenin sadece yüzde 53’ü Meclis’e yansımıştı. Aksi yönde oy kullanan yüzde 47’nin milli iradesi ise hiç istemedikleri partilerce kullanılmıştı. Şimdi Türkiye, 2019 öncesi, Meclis’te bulunan AKP - MHP ile CHP - HDP birlikteliğine doğru bir sürece kaydırılmaktaydı. Bu tezi destekleyen bir gelişme olarak MHP lideri Devlet Bahçeli, partisinin Meclis grubunda yaptığı konuşmada 15 Temmuz sonrası üstlendikleri görevi devam ettireceklerini belirterek, “Yeni sistemin tesisi için AKP ile yan yana mücadele ederiz… MHP 2019 seçimlerine kadar AKP ile birlikte hareket edecektir” ifadelerini kullanmıştı.
    Böylece İYİ Parti’nin kurulmasından sonra MHP’nin AKP’ye daha da bağımlı hale geldiği konuşulmaktaydı?
    Devlet Bahçeli önce yüzde 10’luk seçim barajını tartışmaya açmış, ardından da 2019 seçimlerine dek Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve AKP hükümetinin yanında olduğunu açıklamıştı. Herhalde; Bahçeli ve MHP sözcüleri açıkça söylemiyorlardı ama, yüzde 10 barajı ile 2019 seçimlerinde Meclis’te grup kuramayacakları endişesini taşımaktalardı. Hâlbuki daha önce yüzde 10 barajının düşürülmesine en şiddetli itirazları hep MHP ve Bahçeli yapmıştı. Bu zincir 2015 seçimlerinde kırılmış; 7 Haziran 2015 seçiminde HDP yüzde 13,1 oy almıştı. (MHP yüzde 16,3 idi.) Tekrarlanan seçimde, 1 Kasım’da ise MHP’nin yüzde 11,9 oyuna karşın HDP yüzde 10,8 aldı ama Meclis’teki sandalye sayısında MHP’yi geçerek üçüncü sıraya taşınmıştı. Sivil PKK olan HDP eş-başkanı Selahattin Demirtaş’ınkendisinin tutuklanmasının gerçek nedenlerinden birisinin de AKP-MHP ittifakına zemin hazırlamak olduğu iddiaları herhalde bu tahminlere dayanmaktaydı. Daha önce “parti içi muhalefet” diye anılan milletvekillerinin Meral Akşener altında İYİ Parti’de toplanmaları MHP’yi daha da zorlamaya başlamıştı.” tespit ve tahminlerinde haklılık payı vardı.
    Diplomasız başkanlar, her ülkenin başını ağrıtmaktaydı!
    8 Eylül 2002 tarihinde, Milli Görüş’e hıyanet karşılığı AKP'nin iktidara taşındığı 3 Kasım seçimlerinden 55 gün önce, Erbakan Hoca şu açıklamaları yapmıştı:
    “Ve hem siz, ey taklitçiler, işbirlikçiler!.. Bugünkü bozuk düzenin içerisinde, rantiyenin kurduğu pompaları, hortumları ve sömürü çarklarını tanıyor, biliyor musunuz? Hayır!... Neymiş; geleceğiz, öğreneceğiz ve her şeyi düzelteceğiz… Ohooo… Siz bunları öğreninceye kadar, bu millette ne hal kalır ne mecal… İktidar öğrenme yeri değildir!.. İktidar hizmet yeridir, tecrübe yeridir… Dirayet ve feraset gerektirir… Diploma ister, başarı ister!.. Böyle boş laflarla, ekranları doldurup hava atmakla hiçbir yere varmak mümkün değildir!.. Çünkü Türkiye'mize yönelik tehditler çok büyüktür ve çünkü milletimizin tahammülü tükenmiştir…”[4]
    Sultan Baba Hazretleri olarak tanınan Rahmetullah İhsan Tamgüney Hoca Efendi'nin, Tayyip Bey'in yüzüne karşı uyarıları!
    Sn. Recep T. Erdoğan Bey’in, bir vesile ile Sultan Baba (İhsan Tamgüney Efendi) Hazretlerini ziyaret ettikleri sırada, kendisine:
    “Evet, Erbakan Hoca’nın hizmet kastıyla ulaşmaya çalıştığı makamına (Başbakanlığa ve Cumhurbaşkanlığına) getirileceksin… Ama o yüksek mevkilerden çok pişman ve perişan bir vaziyette ineceksin!..” buyurmuşlardı. Rahmetullah Sultan Baba Hazretleri “çok pişman ve perişan” diye yazdığımız kısımda, çok daha ağır bir kelime kullanmışlardı. Bu konuşmaya şahit olan ve bize aktaranların birçoğu hayattaydı; hayret ve esef vericidir ki, bunların bazısı da şimdi AKP’ye kaymışlardı.
    Acaba, Aziz Erbakan Hocamızın… “Bu hizmetler diploma ister.!” buyurmaları… Ve yine Sultan Baba’nın “O makamlardan perişan bir vaziyette ineceksin.!” uyarıları, Sn. Erdoğan'ın ve iktidarının hangi geçerli ve hukuki bir sebeple ve nasıl bir vaziyette sonlandırılacağının manevi işaret ve ikazları mıydı?
    E. MİT Müsteşarı Fuat Doğu'nun itirafıyla, o süreçte CIA ve MOSSAD’ın Türkiye şubesi gibi davranan MİT, 1973’lerden sonra, İslami kesimlerden ve özellikle Milli Görüş’ten elemanlar devşirmeye başlamıştı!
    Eski Ülkücülerden, sonrasında FETÖ şebekesinin kalemşörlerinden olan ve halen FETÖ'den tutuklu bulunan Mümtazer Türköne:
    “Biz üniversitede okuduğumuz yıllarda, bazı İslamcı arkadaşlar siyasi şubeye alınıp birtakım vaatler ve tehditlerle gizli MİT elemanı olmaya ikna ediliyordu!..” beyanında bulunmuşlardı. Hatta bu iddialar üzerine, şimdi o da, FETÖ'den tutuklanmış bulunan Ali Bulaç da: “Evet doğrudur, ben de onlardan biriyim” itirafından sakınmamıştı. İşte o dönemde MİT’in bu haber elemanlarına, özellikle aslı ve ayarı tespitli olanlara ise; üniversite diplomaları, yüksek maaşlı ve prestijli iş imkânları ve diplomatik pasaportlar sağladığı konuşulmaktaydı. Acaba Sn. Erdoğan’ın varlığı-yokluğu tartışılan üniversite diplomasının, hızlı siyasi yükseliş hayatındaki kayrılmalarının, hatta askerlik yapıp yapmadığı iddialarının; ta gençlik yıllarında başlayan bu tür özel irtibatlarıyla da bir alakası var mıydı?
    Selamet Partisi'nin Gençlik Kolları’nda olmasına rağmen, 12 Eylül 1980 Darbesi ile hapsedilen ve dört buçuk yıl süren Erbakan'ın mahkemelerine, Sn. Erdoğan neden bir sefer olsun katılmamıştı?
    12 Eylül 1980 darbesinde, başta Erbakan Hoca, MSP kurmayları, Genel Merkez Gençlik Kolları sorumluları ve önemli illerin gençlik başkanları da gözaltına alınmış, bir kısmı tutuklanmıştı. Genel Merkez’den sonra Parti'nin en önemli ve etkili teşkilatı olan MSP İstanbul Gençlik Kolları’nda yetkili konumda bulunan Recep T. Erdoğan'a ise hiç dokunulmaması dikkatlerden kaçmamıştı. Daha da hayret verici ve acaba? dedirtici bir detay ise, Sn. Erdoğan'ın, Erbakan'ın idamla yargılandığı o mahkemelerin hiçbirisine katılmamasıydı!.. Güya sağlam sevgi ve saygısından oğlu Bilal'in ön adını Necmettin koyan (ve ne hikmetse AKP’den sonra hiç kullanılmayan) Sn. Erdoğan, dava liderinin haksız ve dayanaksız ithamlarla 4,5 yıl boyunca yargılandığı mahkemelerde bir sefer olsun niye bulunmamışlardı? Biz o mahkemelerin hemen tamamına bizzat katıldığımız için, kimlerin gelip gelmediğinin de farkındaydık. Yoksa “Erbakan dönemi kapandı... Şimdi seni parlatıp öne çıkaracağız. Artık Erbakancı görünmemen lazım.!” tavsiyelerine mi uymuşlardı?
    Diplomanın aslı niye bulunmamıştı ve bunca iddialar niye yanıtlanmamıştı?
    Sn. Erdoğan'ın Üniversite diploması meselesini, 2007 yıllarında Yalçın Küçük gündeme taşımıştı. “Diploması yetersiz, Cumhurbaşkanı olamaz” deyince ortalık karışmıştı. Ve zaten o dönem olamamış, koltuğu Abdullah Gül'e bırakmak zorunda kalmıştı. Ardından dönemin MHP Grup Başkanvekili Yusuf Halaçoğlu, bu konuyu kaşımış ve “Diploman sahte diyorum. Neden beni mahkemeye vermiyorsun?” diye çıkışmıştı. 04.06.2015 tarihinde MHP Grup Başkanvekili Yusuf Halaçoğlu, Tayyip Erdoğan'ın diplomasının sahte olduğunu hatırlatarak “Ben, Cumhurbaşkanına diploman sahte diyorum beni mahkemeye vermiyor. Ama başka bir konu olsaydı çoktan mahkemeye taşırdı.” açıklamasını yapmıştı.
    Marmara Üniversitesi’nin ısmarlama yanıtları!
    24.04.2014 tarihinde MHP Grup Başkanvekili Yusuf Halaçoğlu'nun iddialarını ilgili üniversite yanıtlamıştı. Rektör Prof. Dr. Zafer Gül, Erdoğan'ın 4 yıllık üniversite mezunu olduğunu açıklamıştı.
    Ama bu açıklamaları yapan rektörlüğün yayınladığı diplomada Tayyip Bey “Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi…” mezunu görünüyordu. Yine Rektör’ün açıklamasında: “Kendisine, isteği üzerine 3 Nisan 1981 tarihinde geçici mezuniyet belgesi verilmiştir.” deniliyor, her nedense 1994 öncesi verilen(!) diplomadan bahsedilmiyordu. Rektörlük “diploması kaybolduğu için duplikata verdik” derken bir noter tasdikli diploma da Tayyip tarafından 27 Haziran 2014’te YSK’ya veriliyordu. Yani; diplomanın kaybolduğu falan yoktu. Peki, rektörlük şeklen de kendi yayınladıkları diplomadan farklı bu diplomayı verdiklerinden neden bahsetmiyordu? Bir üniversite 1981’de verdiği belgeyi unutmaz da, 1994 öncesi verdiği diplomayı unutur muydu?
    Marmara Üniversitesi İİBF hâlâ ayakta bulunuyor ve her yıl yüzlerce mezun veriyordu. Mezunların oluşturduğu mezunlar derneği belki de alanındaki en büyük derneklerden biri sayılıyordu. Ama ne ilginç, aralarında Başbakan Tayyip Erdoğan’ı tanıyan hiç çıkmıyordu. En azından şimdiye kadar böyle bir iddia ile ortaya çıkan bile olmuyordu!?
    Tek tanık ayarlanmıştı. O tanık Odatv’ye İsrail’den yazan Rafael Sadi olmaktaydı. Başbakan Erdoğan’la aynı üniversite sıralarını paylaştığını açıklayan tek kişi Rafael Sadi bir Yahudi olarak İsrail’de yaşamaktaydı. Sadi, aynı zamanda Kasımpaşalıydı, oradan da tanışıklığı vardı. Sadi’nin tanıklığını açıkladığı söyleşi de Odatv’de şöyle yer almıştı: “Sayın Başbakan ile aynı mahalleden yani Kasımpaşa’dan olduğumuz doğrudur, ancak birbirimizi Kasımpaşa’da tanımadık. Kendisi ile Aksaray İktisat ve Ticaret Yüksek Okulunda sınıf arkadaşı iken tanıştık ve 4 sene aynı sınıfı paylaştık, aynı hocalarımız ile okuduk. Hocalarımız rahmetli İsmet Giritli, Reşat Kaynar, Erol Zeytinoğlu, İsmail Özaslan gibi kıymetli insanlardı. İnanıyorum ki özde Sn. Başbakan bu hocalarımızdan feyiz almıştır ve bu kıymetli insanlar gibi modern Türkiye’nin geleceğini düşünüyordur.”
    Yani, Rafael Sadi’ye göre, Başbakan Erdoğan Marmara Üniversitesi’nin değil, Aksaray İktisat ve Ticaret Yüksek Okulu’nun mezunlarındanmış. Yahu iyi de Marmara Üniversitesi 1983’te kurulduğuna göre Sn. Erdoğan’ın 1981 yılında oradan mezun olduğuna nasıl inanacaksınız?
    2007’de Erdoğan Cumhurbaşkanı olmak istiyordu; ama ne kendisi, ne Marmara Üniversitesi bir diploma çıkarabiliyordu ve AKP Profesör Ergun Özbudun başkanlığında bir komisyon kurarak alelacele bir anayasa taslağı hazırlatıyor ve komisyonun taslak metninde Cumhurbaşkanı olabilmek için gerekli üniversite mezuniyeti şartını kaldırtıyordu... Ancak güçleri yetmiyor, taslak geçirilmiyordu. Ne pazarlıklar yapıldı bilinmez, 2011'de Rafael Sadi ile ortağının ve ardından Aydın Ayaydın'ın hafızaları canlanıyor, Rafael Sadi, Erdoğan ile 4 yıl sınıf arkadaşı olduğunu ve köşe yazılarında adı “CHP'nin dizayncısına” çıkan Aydın Ayaydın, bir asistan olarak, Erdoğan'ın sınavlarına girdiğini ve onu solcuların hışmından koruduğunu hatırlıyordu!?
    İşin ilginci Tayyip'in üniversiteye gittim dediği yıllarda tam gün İETT’de çalışıyor görünüyordu ve sigorta sicili de bunu ispatlıyordu. Ayrıca MSP Gençlik Kolları’nda görev yapıyordu. Ve yine Emine Hanım ile evli bulunuyordu ve çocukları oluyordu. Daha garibi askerde olduğu ilk 15-20 günde de Coşkun Sucuk’ta çalışıyor görünüyordu, resmi kayıtlar da bunu destekliyordu!
    Üniversiteye nasıl kapağı atmıştı?
    1973'te İmam Hatip’ten mezun oluyordu, ama üniversiteye girme hakkı yoktu. Çünkü o tarihlerde İmam Hatip mezunları İlahiyat dışında bir bölüme giremiyordu. Girmek isteyen olursa normal bir liseden diploma alması gerekiyordu. Sn. Tayyip Erdoğan da, nedense İlahiyat’ta okumak istemiyor, Ticari İlimler okumaya hevesleniyordu. Bunun için de lise fark derslerini verip, bir diploma alması zorunluydu.
    Ortaokul-lise döneminde 1 yıl sınıf kaybı olan Sn. Tayyip Erdoğan, iddialara göre 1973 Haziran’ında liseyi bitirip eve kapanmış, ders çalışmış ve Ekim ayında Eyüp Lisesi'nden diploma almıştı! Sonra bu diplomayı götürüp Aksaray Ticari İlimler Akademisi'ne kayıt yaptırmıştı.
    İyi de, lise fark diploması da kayıptı ve kaydına rastlanmamıştı!
    1973 yılında Ekim ayında yine de üniversiteli sayılamazdı. Çünkü kayıt yaptırdığı yer üniversite değil Akademi konumundaydı. 1973'te kayıt yaptırırken akademiye 2 adet diploma sunmuş olması lazımdı: Birincisi, İstanbul İmam Hatip Lisesi diploması, ikincisi, Eyüp Lisesi diploması. Bildiğimiz kadarıyla İmam Hatip diploması vardı, ama Eyüp Lisesi diplomasına hâlâ rastlanmamıştı!
    Erdoğan'ın ‘Diploması’ için engelleyici mahkeme kararı çıkarılmıştı.
    30.05.2016 tarihinde, Marmara Üniversitesi diploma arşivinin Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden önce İstanbul Anadolu 5. Sulh Ceza Mahkemesi tarafından erişime engellendiği anlaşılmıştı. Öğretim üyesi Zafer Yörük'ün Facebook sayfasında yaptığı bir paylaşıma göre Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden önce Marmara Üniversitesi'nin diploma arşivinin İstanbul Anadolu 5. Sulh Ceza Mahkemesi’nin 18.07.2014 tarih ve 2014/573 D. iş sayılı kararı ile erişime engellendiği ortaya çıkmıştı.
    Bu konudaki gerçekleri bilmenin ve belgelemenin bedeli ortadan kaldırılmak mıydı?
    “Recep Bey'in kastettiği ‘Marmara Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi’ ise, benim sınıf arkadaşım olmalıydı, çünkü aynı yıllarda okumuş ve yine aynı yıllarda mezun olmuşuz gibi bir durum vardı. Ama bunların hepsi asılsızdı ve imkânsızdı.” diyen Ömer Başoğlu, yıllığındaki fotoğrafını ve kendisi ile ilgili bilgilerin yer aldığı sayfayı gösteriyordu. Sözlerine şöyle devam ediyordu: “Bu yıllıkta Recep Tayyip Erdoğan diye biri yoktu.”
    Maalesef Ömer Başoğlu, bu açıklamasının ardından çok geçmeden hayatını kaybediyordu. Yapılan tüm haberlerde sapasağlam adamın amansız bir hastalıktan yaşamını yitirdiği yazılıyor, ancak ne hikmetse hastalığından hiç bahsedilmiyordu. Üstelik, gece 21.30 gibi üniversiteden bir arkadaşıyla konuşuyor, ona da hastalığından bahsetmiyordu. Ne garip ki, sabah ölü bulunuyordu!? Ne diyordu, Rahmetli Ömer Başoğlu: “Ben bilinenleri mukayese ettim… Sizler de muhakeme edin… gerçeği bulacaksınız.”
    Diplomasızların dış politikadaki diplomasi tahribatları!
    Daha önce Abdullah Öcalan ve PKK tarafından… Fetullah Gülen ve adamları tarafından… Amerika ve Obama tarafından; defalarca aldatıldığını açıklayan ve böylece kendisine mazeret bulmaya çalışan Sn. Erdoğan şimdi de “Son ana kadar Barzani'nin böyle bir yanlışa düşeceğine ihtimal vermiyorduk, yanılmışız. İlişkilerimizin tarihin en iyi döneminde olduğu zamanda alınan bu karar açıkçası ülkemize de ihanettir.” şeklinde sızlanmakta ve Barzani'nin kendisini kandırdığı palavrasına sığınmaktaydı. Eğer gerçekten her önüne gelen tarafından kolaylıkla aldatılabilen saftirik biri ise, bu millet ve bu devlet kendisini hâlâ sırtında taşımak zorunda mıydı?
    Siyasetin ve diplomasinin üzerinde bir öneme sahip olan Irak ve Suriye konusunda ülkemiz için tehdit oluşturan konularda, gerektiğinde kullanmaktan çekinmeyeceğimiz tüm seçenekler önümüzdedir. Suriye'de, Cerablus, Rai, Rabık, El-Bab, buraya kadar uzanan o 2 bin km alanı nasıl DEAŞ'tan temizlediysek, şimdi aynı amaçla yeni bir adım daha atıyoruz. Gerektiğinde de Irak'ta bu tür adımları atmaktan geri durmayacağız." diyen Erdoğan, anlaşılan Türkiye’nin değil, DEAŞ’ın ve ABD’nin telaşındaydı… Bu kafalar ve bu iktidarla dış ve iç sorunlarımızı aşmak imkânsızdı.
    Sn. Erdoğan’ın yurt dışında eğitim almış kadroları “BATI’NIN AJANI” mıydı?
    Sn. Erdoğan ABD'de TÜRKEN Vakfı yemeğinde şu açıklamayı yapmıştı: “İlim ve fen tahsili için Batı'ya gönderilenlerin çoğu Batı'nın sadece kültürünü alarak ve maalesef benliklerini de kaybetmiş olarak ülkelerine dönüyorlar. Kendilerinden ülkeleri için kurtuluş reçetesi hazırlamaları beklenenler Batı'nın gönüllü ajanları haline geliyorlar.” Ama AKP iktidarının ve Sn. Erdoğan’ın; bugün savunmadan dış politikaya, ekonomiden eğitim programlarına, tarımdan istihbarata ülkemizle ilgili hayati kararları alan kadroların ve bürokratların nerelerde okuduklarını araştırdık:
    Sn. Erdoğan'ın 4 çocuğu da yurtdışında okumuşlardı!
    Sn. Erdoğan'ın oğlu Ahmet Burak Erdoğan, otomobille ses sanatçısı Ayşe Sevim Tanürek’e çarpmıştı. Tanürek hastanede hayatını kaybetmiş, Burak Erdoğan, kazayla ilgili yargı süreci başlayınca, İstanbul'daki Özel Bilgi Üniversitesi'nden ayrılıp, İngiltere'ye burslu olarak özel okula ekonomi eğitimi okumaya yollanmıştı. Diğer oğlu Bilal Erdoğan ise Amerika Birleşik Devletleri'nde eğitim almıştı. 2003'te Harvard Üniversitesi'nde Kamu Yönetimi mastırını yapan Bilal Erdoğan, dünya Bankası'nda stajyer olarak çalışmıştı. Stajını tamamlayınca Washington’un önde gelen araştırma kuruluşlarından Siyonist sermaye güdümlü Brooking Institute’de araştırma görevlisi olarak göreve atanmıştı. Sn. Erdoğan, Bilal Erdoğan'ı katsayı adaletsizliği sebebiyle yurtdışında okuttuğunu hatırlatıp: “Benim erkek oğlum katsayısına takıldı. Boğaziçi'ni kazandığı halde gidemedi. Yurt dışına göndermek zorunda kaldık.” iddiasında bulunmuşlardı. Erdoğan böyle demişti ama Bilal Erdoğan'ın üniversiteye başladığı yılda henüz katsayı adaletsizliğinin başlamadığı ortaya çıkmıştı.
    Sn. Recep T. Erdoğan'ın büyük kızı Esra ve küçük kızı Sümeyye de Amerika Birleşik Devletleri'nde okumuşlardı. Sümeyye Erdoğan eğitimini Amerika Birleşik Devletleri'nde tamamlamış, burslu olarak Indiana Üniversitesi'nde sosyoloji ve siyaset alanında lisans eğitimi almıştı. 2005 yılından sonra ise yüksek lisansını Londra Ekonomi Okulu’nda ekonomi alanında yapmıştı. Diğer kızı Esra Erdoğan; Amerika Indiana Üniversitesi'nde okumuştu. 2003 yılında mezun olan Esra Erdoğan sonrasında Kaliforniya’daki Berkeley Üniversitesi'nde lisansüstü eğitimi almıştır. Sn. Erdoğan sıklıkla kızlarının başörtüsü yasağı sebebiyle Türkiye'de okuyamadığını vurgulamıştı. Ancak internette ve sosyal medyaya yansıyan iddialara göre, Sümeyye Erdoğan girdiği üniversite sınavında 4 yıllık bir bölüm kazanacak puan alamamıştı.

     

     


    [1] http://www.merhabahaber.com / 06.03.2012

    [2] Prof. Dr. Necmettin ERBAKAN, MSP Genel Başkanı - TRT Basın Toplantısı, Yazarlar Soruyor - Nisan 1980 -http://youtu.be/8P1bOygfQ4I   24.Dk.

    [3] 23 Nisan 1980 - Basın Toplantısı - http://youtu.be/UxLbDqLsirA

    [4] https://www.youtube.com/watch?time_continue=28&v=CkenKhWnCDk

















    Bu Haber 347 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS