• OSMANLIYI 3 DÖNME DEVİRDİ!..

    OSMANLIYI 3 DÖNME DEVİRDİ!..

    10 Ağustos 2018

     
    | Devamı



    OSMANLIYI 3 DÖNME DEVİRDİ!..

     

    1-Talat paşa: (1874 Edirne-1921 Berlin)

    Hocasını dövüp askeri ortaokuldan ayrıldı. Selanik'te bir Yahudi kursunda Fransızca öğrenmeye çalıştı. Babasının dostları, onu posta kâtip yardımcısı, posta dağıtıcısı olarak atandı. Yahudi okullarında öğretmenlik yaptı. İttihat ve terakkiyi kurdu ve yaydı. Meşrutiyetle Selanik Millet Vekili olarak yollandı. Babıâli baskınından sonra Posta Nazırı, derken Sadrazam oldu.31 Mart'ın karanlık plânlayıcısı 33. nolu mason ve Bektaşî (Sabataist)

    2-Enver Paşa: (1881 İstanbul -1922 Tacikistan-Belh)

    M.Kemal'den 2 yıl önce harbiyeyi bitirdi. İttihat Terakkiye girdi.1908 meşrutiyette Hürriyet kahramanı ilân edildi. Albaylık yapmadan 32 yaşında Generallik rütbesi verildi. Sultan Reşat'ın yeğeni Naciye sultanla evlendi. Osmanlıyı diktatör gibi yönetti. Hiç yere Osmanlı'yı Almanya'nın safında 1. Dünya Savaşına sürükledi. Türk ordusunu Alman Paşalarının emrine verdi. Sarıkamış'ta 90 bin askerimizi dondurarak telef etti. Sonra da kaçıp gitti. Çok istediyse de Atatürk ülkeye dönüp Milli Mücadeleye katılmasına izin vermedi.

    3-Cemal Paşa: (1872 Midilli-1922 Tiflis)

    Gizli İttihat Terakki sayesinde sivrildi.2. Meşrutiyet'te sabataist masonların marifetiyle Adana ve Bağdat valiliklerine getirildi. Balkan savaşının ardından, Albay yapılıp İstanbul merkez komutanlığına tayin edildi. Babı Ali ihtilâlinden sonra Bayındırlık ve Bahriye Nazırlığına yerleşti. Enver-Talat ve Cemal üçlüsü Osmanlı'yı parçalayıp bitirdi. Abdulmecit Han'ın en küçük oğlu olan Sultan Vahdettin, ağabeyleri Sultan Abdulhamit ve Sultan Reşat'tan sonra, 1918'de padişah olduğunda 1.Dünya Savaşının son aylarıydı.

    Yalancı ve yalakacı tarihçiler, Vahdettin'den 4 sene önce ittihatçı 3'lü çetenin sebep olduğu savaşın bütün günahını Vahdettin'e yüklemeyi başardı.

    Enver, Talat ve Cemal Paşaların Siyonist İsrail'in kurulmasının ilk adımı olarak Osmanlı'nın yıkılmasındaki hıyanet görevlerinin arkasından yurt dışına kaçtıktan sonra Türkistan ve Kafkasya'daki maceraları da, sanıldığı gibi Türk Milliyetçiliği ve İslam Ümmetçiliği kılıfıyla, Büyük İsrail'e vatan hazırlama mücadelesidir.

    Hatta Enver'in okul arkadaşı ve İttihat Terakki sırdaşı Kazım Karabekir'in 1. Dünya Savaşı sonlarında bütün Ermenistan'ı, Kafkasya ve İran Azerbeycanı'nı işgali de Büyük İsrail hedefi ile ilgilidir.

    Çünkü daha önce bu üç ülkeyi fetheden (!) Kazım Karabekir'in, Atatürk'ün gerçek niyetini anladıktan ve Türkiye'yi siyon devleti yapma hayalleri yıkıldıktan sonra, Mustafa Kemal'in Misakı Milli sınırlarımızdaki Musul ve Kerkük'ü alma planını reddedip, askerlikten ayrılarak, İzmir Suikastçısı, ittihat terakki ve Teşkilatı Mahsusa kalıntılarıyla "Terakki Perver Cumhuriyet Partisini" kurup meclise girmesi, bu kanaatimizin açık bir delilidir.

    Ama yalancı tarihçilerin gayreti ve yalakacı takipçilerin gafletiyle bu paşalar "Dindar, vatanperver birer kahraman" gibi gösterilmişlerdir.

    Anadolu'yu işgal eden İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan güçleri, Anadolu'ya kendileri için değil, İsrail adına girmişlerdir.

    Filistin'i Siyonistlere İttihatçı Dönmeler satmıştır:

    Yahudilerin Filistin'deki tapulu mülkiyetleri ile ilgili olarak farklı oranlar olmasına rağmen en yüksek oran olarak % 8'dir. Filistin'in yüz ölçümü yaklaşık olarak 27 milyon dönüm. Bunun % 8'i yaklaşık olarak 2 milyon dönüm. Yahudiler bu kadar toprağa bakın nasıl sahip olmuşlar: 1900 yılların başlarında 850 bin Müslüman ve Hıristiyan'a karşın Filistin'de yaşayan Yahudi sayısı yaklaşık olarak 30 bin civarındaydı. Bunlar o toprakların insanlarıydı. Bunların sahip oldukları toprak yaklaşık olarak 200 bin dönümdü. İttihatçıların 1911 darbesiyle işbaşına gelmelerinden sonra İstanbul hükümeti Şam ve Filistin'e Mason ve Sebataycı valiler ve görevliler gönderdi. Bu görevliler 1911-1917 yıllarında Filistin'deki Yahudilere sahip çıkarak onlara devletin topraklarından yaklaşık olarak 400 bin dönüm arazi sattılar. Bunların belgeleri Osmanlı arşivinde var. İngiliz komutan Allenbi ile birlikte Aralık 1917'de Kudüs'e giren Yahudi çeteler, Osmanlı ordularının çekilmesi ile bazı stratejik bölgeleri ele geçirdiler. Bunun üzerine; İngiliz sömürge valisi ilk iş olarak ve yardımlarının karşılığında Siyonist Yahudi Ajansı'na 300 bin dönüm arazinin tapusunu hibe olarak verir. Bununla yetinmeyen Vali aynı ajansa sembolik fiyatlarla 100 bin dönüm araziyi satar. Daha sonra da Vali Hole ve Bisan bölgesindeki Sultan Abdülhamit'e ait 150 bin dönüm araziyi Yahudi vakfına hibe olarak verir. Ancak bu toprağı satanlar Filistinliler değil, tersine Suriye'li ve Lübnanlı Hrıstiyanlardı.[1]

    Evet, Filistin'i; Yahudi dönmesi ittihatçılar satmıştı. Şimdi Kıbrıs'ı ve Kuzey Irak'ı da Milli Görüş'ün dönekleri AKP'liler saltığa çıkardı... Ama sonları ittihatçılardan beter olacaktır.

    Mason Enver paşa

    "Enver, Türkiye'yi kumarda kaybetti. Atatürk kanla yeniden kazandı." Bunu, en koyu Atatürkçü Fatih Rıfkı söylüyor.

    Enver alay komutanlığı bile yapmadan 'fiilen' başkomutan yapılmış ve üç yüz binden fazla Mehmetçiği bile bile ölüme yollamıştır. Bunların yalnız doksan dört bini savaşın daha hemen ilk aylarında Sarıkamış'ta gitti. Bu doksan dört bin kişi bir gecede öldü. Bu doksan dört bin kişiyi Ruslar öldürmedi. Dondular. Sabaha çıkmadılar. Fakat her yıl 26 Aralık günü, Sarıkamış'ın doksanıncı yıl dönümü törenlerinde hiç kimse, oraya toplanan çocuklara, Kars ve Erzurum üniversiteleri öğrencilerine, o tarihte ordumuzun genelkurmay başkanının bir Alman, evet, General Bronsart von Schellendorff adında bir Alman subayı olduğunu anlatmıyor.

    Dünya savaşına girmek için Almanya'yla yaptığımız gizli anlaşmadan hükümette yalnızca dört kişinin haberi olduğunu da kimse hatırlatmıyor. İttihat Terakkinin bir sabataist hıyanet şebekesi olduğunu hiç kimse ağzına alamıyor!

    Sabataist Enver Paşa'nın Sarıkamış Hıyaneti!

    Sarıkamış'ta ölüme teslim edilen on binlerce evlâdımızın dramının bir adım öncesinde, Osmanlı Genel Kurmayı'nın Almanlar'a teslimi vardır. 1913 yılında General Liman Von Sanders Heyeti'ne birer üst rütbe verilmekle kalınmamış, Türk üniformaları da giydirilmiş. Böylece Almanya'da Tüm General olan Liman Von Sanders Mareşalliğe yükselmiş ve ordunun komutasını ele almıştır. Nitekim Çanakkale Savaşları'nı da o yönetmiştir... Bunun içindir ki 40-50 bin kayıpla atlatılacak bir savunmada 400 bin fidan feda edilmiştir.

    Osmanlı Genel Kurmayı'nı yabancı ordu komutanlarına teslim etmekle kalmayan Enver Paşa, gene Almanlar'ın kışkırttığı sözde pantürkist akımın hevesiyle, ama gerçekte Büyük İsrail hayaliyle çocuklarımızı Sarıkamış'ta donduran haindir.

    Bu Almanlar'ın çok işine geliyordu... Çünkü Rusya'nın üzerine gönderilen Osmanlı Ordusu, Doğu Avrupa'da Almanlar'a karşı savaşan Ruslar'ın kuvvet çekmesine sebep olacaktı.

    Enver Paşa Bunu Saray'a zafer olarak bildiren telgraflar çekmiş... Doksan bin insanı orada kırdırıp sıvışarak Erzurum'a geldiğinde ise, İstanbul'a çektiği telgrafta sadece eşi Naciye Sultanın değil, köpeğinin durumunu da sormayı unutmamıştır.

    Ve işte bu bozuk tiyniyetlerini ve hıyanetlerini bildiği içindir ki, Atatürk onu bir daha ülkeye sokmamıştır..!

    Talat denen orta mektep kaçkını sabataist İttihatçı tetikçisini; önce sadrazam yapan kirli derin devlet, sonra onu ve ekibini kahraman yapmayı da başarmıştır. Ama hiçbir gerçek, sürekli gizli kalmayacaktır.

    Dayanın, AB'ye girmeye 25 yıl kaldı (!)

    "Müzakereler diyelim 10 yıl sürdü. Arkasından geçiş dönemleri geliyor serbest dolaşımda. Polonya için 8 yıl konuldu. Bu süre içinde bir Polonyalının elini kolunu sallayarak Almanya'ya girip iş aramasına izin verilmiyor. Biz de 8 değil 10 yıl geçiş dönemi konulduğunu ön görelim. 10 yıl müzakere, 10 yıl da geçiş dönemi, etimi 20 yıl. Arkasıdan istenirse, 3-5 yıl da ek koruma istenebiliyor. Etti mi 25 yıl?

    Biz 25 yılda bu memleketi adam edemeyecek miyiz? Aş ve iş meselesini 25 yıl da çözemeyecek miyiz? Başaramayacaksak, çek kuyruğunu gitsin! Bu sevdadan vazgeçelim. Ama vazgeçemeyeceğiz."[2]

    Osmanlı'yı batıranlardan ittihatçı dönme Cemal Paşa'nın torunu ve AB Donkişot'u Hasan Cemal'e göre; özlenen huzura kavuşmak için çok değil, sadece 25 yıl daha dişimizi sıkmamız gerekiyormuş...

    Halbuki iyice çürüyen ve ağrıları iyice çekilmez hale gelen dişlerimizi çekip kurtulmak, 25 dakika sürer!...

    Türkiye'de gündem kasıtlı olarak karartılıyor. Sun'i şeylerle gerçeğin üzeri örtülerek milletin gözünden bir şeyler kaçırılıyor. Tıpkı, Osmanlı'yı yıkan süreçte İttihat ve Terakki'nin sloganlaştırdığı "Hürriyet, eşitlik, adalet" gibi laflarla, gerçeğin milletten gizlendiği gibi, şimdi de "AB demek; iş, ekmek, insan hakları..." demektir gibi boş laflarla gerçekler milletten gizleniyor. İttihatçıların dönemiyle şimdiki arasında önemli bir fark var: İttihatçılara karşı çıkmak adeta hürriyete, eşitliğe, adalete karşı çıkmakla eşdeğer tutuluyordu. Oysa şimdi milletin büyük bir bölümü AB'nin iş, ekmek ve hürriyet anlamına gelmediğini iyi biliyor. İşte bu yüzden eski ittihatçılar kazanmıştı ama yenileri kazanamayacak.

    Sevr'i hepimiz biliyoruz. İttihatçıların beyinsizliği yüzünden Osmanlı savaşa sürüklenip Avrupa'ya kurban olmuştu. Sevr, işte bu kurbanın taksimiydi. Milletimiz şanlı bir direnişle bütün Anadolu'da ayağa kalktı ve Sevr planı suya düştü. Müstevliler işgal ettikleri topraklarımızdan çekilmek zorunda kaldılar.

    Türkiye tam bir sömürge ülkesi durumundadır:

    Osmanlıyı borç batağında boğanlar da yine bu Tanzimatçı ve ittihatçı dönme masonlardı

    Tarih Ekim 1875... Sadrazam Mahmud Nedim Paşa Osmanlı'nın kurtuluş yolunda en önemli adımı olan 'Faizde tenzilat' kararını açıkladı... Bu açıklama yapıldığı yıl bütçe toplamı 25 milyon, iç ve dış faiz ödemesi 30 milyon liraydı...

    Tarih Mart 1876... Osmanlı devleti, borç ödemelerinin tamamını durdurduğunu açıkladı. 'Ödemekle bitmeyen faiz-borç sarmalında' alınmış en doğru karardı...

    Tarih Mayıs 1876... Borç ödememe kararı ilk sonuçlarını vermeye başladı. 'Başkaldıran boyunduruk altındaki Osmanlı'ya' ilk isyan kışkırtmalar sonucu Balkanlar'da başladı. Sadrazam Nedim Paşa azledildi... Ayaklanma Harbiye öğrencileri arasında da yayıldı, Dolmabahçe Sarayı sarılarak Sultan Abdülaziz tahttan indirildi...Bu darbe sonucu Osmanlı hazinesi Düyun-u Umumiye'ye teslim edildi...

    Gelelim bu güne Türkiye'de halen de süren bu yıkıcı politikaların temeli, 1978'in temmuz ayında, Süleyman Demirel'in Başbakanlığında ve Dünya Bankası'nca hazırlanan raporla atıldı. Raporun imzalayıcıları Kemal Derviş ve Sherman Robinson idi. Bu raporla, Türkiye'nin 1978'e kadar süren, bireysel ve küçük ölçekli sermaye birikimlerine dayalı yapısı, büyük ölçekli çokuluslu sermaye ilişkilerinin kontrolünde serbestleşmeyi savunan bir dinamiğe dönüştü...

    1980'de yok denecek kadar az olan borç stokumuz, her yıl bütçemizin yüzde 40-50'sini vermemize rağmen 300-350 milyar dolara dayandı... Türkiye, 70 milyonu ile çalışıp 3-5 bin gerçek-tüzel (iç-dış) kişiye gelirinin yüzde 50'sini aktarır hale geldi...2001 yılında borsa ve kurdaki hareket sonrası, Türkiye IMF tarafından atanan '1977 raporu yazarına' teslim edildi ve dünya üzerinde görülmemiş bir dolar faizini tefecilere aktarmaya başlarken, IMF'ye en borçlu üç ülkeden biri oldu...'

    Güzel Türkiye'm büyüyor, sözde büyüyor.Oysa bir balon şişiriliyor...!Yalnız bir sorun var; 'bu büyümeyi finanse etmesi ve alacaklı 3 -5 bin kişiye haftada 1 milyar dolar faiz ödemeye devam etmesi için, IMF'den taze kaynak sağlaması, yani borç batağının içine biraz daha batması şart koşuluyor!.. Bu işi de eylül ayı bitmeden nasıl olsa halledecek. Uzun lafın kısası; çark dönüyor ve hangi parti gelirse gelsin çarktan bir dişli dahi kıramıyor. Aynen AKP'nin de yapamadığı gibi. Ha, işin bir de diğer tarafı yani 'beklenti havuzunda yüzen' piyasalarımız var. Orada da daha yolun çok başındayız. Nereden mi biliyorum?

    Yabancı ve yabancı kılıklı yerlilerden. Daha 'takasçıkları' 10 milyar dolar bile olmamış. Hatırlarsanız 2000 Ocak ayında 15 milyar dolardı...'

    2004 bütçemizin yüzde 46-50 arası bir bölümü faiz harcamasına gidecek. Ne kadar korkunç bir tablo: 70 milyonluk dev bir ülke ve yıllık bütçesinin yarısı faiz denen, reel ekonomiye girmeyen bir kaleme gidiyor. Peki, bu faizi alanlar, parayı ekonomik çarka sokup, ülkeye yarar sağlayamazlar mı? Sağlayamazlar. Neden? Sebebi gayet açık;

    70 katrilyon faiz kalemini cebe indiren sadece 3-5 bin tüzel-gerçek kişi de ondan. 70 milyon/3-5 bin: bu oranın yüzde 50'lik bir pay aldığı bir ortamda ekonomiye giren paradan söz etmek mümkün değil'

    Sonuç: Şimdi çok açık olacağım; dünya üzerinde hiçbir yerde dolara yılda yüzde 10-100 arasında gelir olmaz, Türkiye'de olur. Hatta bu halk 'haftada 1 milyar dolar faiz' öder, ithalat ile de 'büyüme' diye uyur. Daha açığı mı? İşte son noktası: Türkiye'yi işgal etsen, bütün halkı köle edip çalıştırsan yılda ancak bu kadar doları cebe indirirsin![3]

    Öyle ise Türkiye batmadan ve işi bitirilmeden acilen bir şeyler yapılmalı.

    Çünkü vatanını ve vicdanını satmaya hazır bir sürü soysuz ortalığı kapladı... İşte Mustafa Kemal'i, Enver gibi bir maceracı dayan ve Kıbrıs'ı bir baş ağrısı sayan Engin Ardıç'ın yazdıkları:

    Hayatında hiç 'tsunami' dalgası görmeden oturup size bu dalgayı uzun uzun anlatacak şaklabanlardan değilim.

    Fakat hayatımda hiç ayak basmamış olduğum Kıbrıs hakkında iki laf edeceğim.

    Adada (yani bizim kesimde) iki eğilim var: Mehmet Ali Talat ve güvercinleri, Rauf Denktaş ve şahinleri, biliyorsunuz.

    Talat geçen gün 'bağımsız KKTC tıpkı Turan İmparatorluğu gibi bir hayaldi' dedi... Bizim faşistler çok üzüldüler ama fazla gürültü de koparmadılar.

    Denktaş ve oğlu da, 'Türkiye bizi satarsa silahlı mücadeleye geçeriz' gibi laflar ediyorlar... Faşistler buna sevindiler ama bu da umulan 'hamaset' havasını estirmedi.

    Çünkü belli ve küçük bir kesim dışında kimse ciddiye almıyor. Aslına bakarsanız, hiç kimsenin dillendiremediği gerçeği gene size ben söyleyeyim: KIBRIS, BELLİ VE KÜÇÜK BİR KESİMİN DIŞINDA, BİZİM BURADA, ARTIK KİMSENİN UMURUNDA DEĞİL!

    Çünkü bıktık.

    Memleketin havası o kadar değişti ki, bir zamanlar, 'kendi darbesini yapamayan 9 Mart 1971 cuntasının başbakan adayı' olarak ismi ortalarda dolaşmış ve 'eskiden solcu bilinen' Profesör Mümtaz Soysal, ordunun Kuzey Irak ve Kıbrıs gibi konularda 'kükremesini' istiyor ama hiçbir savcı onu ciddiye alıp soruşturma açmaya gerek görmüyor...

    Türkiye'de iktidar değişti, çözümsüzlük isteyenler tasfiye oldular ve bir şekilde bir çözüm arayanlar işin başındadırlar. Bulurlar mı, o ayrı konu.

    Bu şartlarda Kıbrıs'ta yeniden bir 'silahlı mücadele' mümkün olabilir mi?

    Hayır. Türk ordusu adadan çekilse bile, onlara bırakacağı silahlar yeterli olmayacaktır.

    Ellilerin sonları, altmışların başlarında yapmış olduğumuz gibi onları 'el altından' desteklemek, örneğin bir TMT (Türk Mukavemet Teşkilatı) kurmak, silah ve cephane yardımı yapmak mümkün değildir, adı bile bayat... Nefes almamızı bile dinleyen Amerikan istihbaratının, Alman ve İngiliz istihbaratlarının bunu duymamaları, kıyameti koparmamaları da mümkün değildir.

    Buradan yardıma gidecek sivil giyinmiş Türk subaylarının fotoğraflarını ertesi gün batı basınının birinci sayfalarında görürsünüz!

    Yıl 1910 değil, orası da Libya değil. Kalkıp oraya gidecek ne bir Enver var ne bir Mustafa Kemal. Ancak 'macera' arayan birkaç gerçek sivil gencimiz gider, eh, maçlarda birbirini bıçaklamaktansa gidip orada ölmek daha bir anlamlıdır tabii, ille ölmek istiyorlarsa...

    Fakat adamların çoğunluğu Annan Planı'nı referandumla kabul etmişti, çoğu cebinde güney pasaportuyla dolaşıyor, kim savaşacak? Subay kolay da nefer nereden bulunacak?

    'Bu saatten sonra' bir silahlı mücadele, Denktaş'ı dünya kamuoyunda bir anda Nikos Sampson'un durumuna düşürür. Derdinizi bugüne kadar kimseye anlatamadınız, ondan sonra hiç anlatamazsınız.

    Ve Avrupa Birliği'nin kapısı, Türkiye için bir daha açılmamak üzere kapanır!

    Eğer hem kendinizi hem bizi mahvetmek istiyorsanız, buyurunuz gerilla savaşını başlatınız.

    Elbette bu gelişme, Avrupa Birliği'ne karşı olan 'ulusalcılarımızın' hoşuna gidecektir, bir taşla iki kuş vururlar.

    Ancak, başbakanımızın da, ordumuzun da, Milli İstihbarat Teşkilatımızın da buna göz yumacak kadar saf ve basiretsiz olduğunu kimse sanmasın...

    Canım, bunun böyle olduğunu Denktaş ailesi de biliyor bilmesine de, ne yazık ki atacak başka barutları kalmadı.

    Oysa Nobel Barış Ödülü ne kadar yaklaşmıştı ilk kez bir Türk'e... Kaçırdık.[4]

    Şimdi, egemenliğimizin AB'ye devrine, Atatürk engel olduğu için, ona da sataşan ve gizli bir savaş açan bu arsız ardıçlara soralım:

    - Nobel barış ödülünün, Siyonist merkezlerin, İsrail yararına, ama kendi ülkesinin zararına bir iş yapanlara verildiğini hala bilmemek; cehaletten de öte bir şuursuzluk değil midir?

    - Kıbrıs umurunda olmamak, karısı da umurunda olmamakla eş bir soysuzluk değil midir?

    - Atatürk'ü Enver gibi bir hainle eş tutmak ve maceracı saymak en azından haksızlık ve huysuzluk değil midir?

    - Kıbrıs'a sahip çıkmaktan usanmak ve Kıbrıs'ı bir yük saymak, ruhi bir hastalık ve huzursuzluk değil midir?

    - AB kapısında (onların karikatürlerinde açıkça gösterdiği şekilde) köpek gibi beklemek, onursuzluk değil midir?

     

    [1] Yeni Şafak / 27 Aralık 2004 / Hüsnü Mahalli

    [2] Milliyet / 22.12.2004 / Hasan Cemal

    [3] Akşam / 29 Aralık 2004

    [4] Akşam / 29 Aralık 2004

    MAKALENİN KAYNAĞI: http://www.millicozum.com/…/mart-…/osmanliyi-3-donme-devirdi

     
















    Bu Haber 363 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS