• ÖNCE FET֒YÜ ALKIŞLAYANLARIN ŞİMDİ SAHTE “KARGIŞ”LARI

    ÖNCE FET֒YÜ ALKIŞLAYANLARIN ŞİMDİ SAHTE “KARGIŞ”LARI

    01 Temmuz 2019

     
    | Devamı


    ÖNCE FET֒YÜ ALKIŞLAYANLARIN

    ŞİMDİ SAHTE “KARGIŞ”LARI[1]

          

    18 Haziran 1999 akşamı, Dinç Bilgin’in televizyonu ATV’nin akşam ana haber bülteninde, spiker Ali Kırca tarafından; “Bir vatandaşın bana verdiği kaset” dediği“Fetullah Gülen kaseti” yayınlanıyordu. Yine Dinç Bilgin’in gazetesi Sabah bunu, 19 Haziran günü; “Maske düştü... F. Gülen'in devleti ele geçirmek için takiye yapılacağını anlattığı kaset ortaya çıktı!” süper manşeti ile veriyordu. Gazete, kaseti tam metin olarak yayınlıyordu. “Devleti ele geçirmeye yönelik ifadeler” kısmında Fetullah Gülen şunları söylüyordu: “Adliye ve mülkiyede ve bir başka hayati müessesedeki bizim arkadaşlarımızın mevcudiyeti, gelecek adına bizim o ünitelerdeki garantimizdir. Bunlar bizim varlığımızın teminatı gibidir... Mevcut durum muhafaza edilmelidir. Daha bir takviye edilmelidir. Fakat mevcuttan bir ölçüde taviz verilmemeli derken, katiyen zayiata gidilmemeli, zayiata meydan verilmemelidir... Müslümanların belli bir noktaya ve kıvama gelecekleri ana kadar bu şekilde hizmete devam etmeleri şarttır. “Erken vuruş” diyeceğim çıkışlar yapılırsa, dün Cezayir’deki gibi başlarını ezer... Bir yanlışlık falso yaratır. Ve bu falsoyla verdiğimiz mağlubiyeti telafi edemeyiz. Bu defa da onlar bizi derdest ederler, daha da belinizi doğrultmanıza fırsat vermezler. Hafazanallah... Hem o kanun ve kuralları kullanma, hem de bir kanun ve kural adamı olma imajı verilmelidir. ‘Harfiyen riayet ediyor bunlar’ denmelidir. İleride daha önemli yerlere gelmemiz için de bu yaklaşım sergilenmelidir.” Aslında bu sözler Fetullah Gülen haininin devlet kurumlarına ve Ordu’ya sızdığının itirafıydı. Ama nice İslamcı yandaşlar ve sonra Erdoğancı kesilen solcu-sağcı yazarlar o süreçte FET֒ye sahip çıkmışlardı.

    Sabah: “F. Hoca’ya idam talebi” manşeti altında şunları yazıyordu: “DGM Savcısı Yüksel, F. Gülen hakkında idam istemiyle 146. maddeden dava açmaya hazırlanıyor. TCK’nın 146. maddesinde ‘Anayasal düzeni yıkarak yerine dine dayalı devlet düzeni kurmaya teşebbüs’ ifadeleri yer alıyor. Okulları da gözaltında. Gülen imparatorluğu. 600 trilyonluk adım. Hoşgörü abidesi nasıl doğdu ve nasıl çatladı?”

    Cumhuriyet: “Fetullahçılar Panikte” manşeti altında: “Kimleri kandırmadı ki, aydın ve siyaset çevrelerinden F. Gülen’in icraatlarına kananların sayısı neredeyse Titanic gemisini doldurabilir” diyordu.

    Posta: “Ecevit Şaşırttı” manşetiyle: “DGM savcısı harekete geçti. Kasetler televizyonlardan istendi. Gülen hakkında idam istemli dava açılması gündemde. Ama Ecevit, ‘Gülen’in yanıtını bekleyelim’ diyordu”.

    Yandaş Yeni Şafak: “Engizisyon” manşeti altında Fetullah Gülen’e sahip çıkıyordu:“Perinçek’in adamları yeni bir linç için düğmeye bastı. Gülen aleyhine yeni bir kampanya başlatıldı. Kampanya’nın Doğu Perinçek ve ekibinin ihbarlarından sonra başlatılması dikkat çekiyor. Aynı isimler (Ali Kırca, Doğu Perinçek, Türkan Saylan, Kemal Yavuz, Faik Bulut, Haşmet Atahan) yine sahnede... 28 Şubat yöntemi... Yeni irtica dalgası.” diyerek Fetullah Gülen’i masum göstermeye çalışıyordu. İşte o süreçte de Fetullah Gülen’in hıyanetlerini açığa vuran tek ve gerçek tenkitleri sadece Milli Çözüm Dergisi yapıyordu.

    Fetullah Gülen’in ilk tepkisi tam bir şarlatanlıktı!

    O sırada kaçtığı Amerika’da bulunan Gülen, Cihan Haber Ajansı aracılığıyla yaptığı yazılı açıklamada, kaset ile ilgili olarak şunları söylüyordu:“Bu kaset gizli bir çekim olmayıp, ziyaretime gelen vatandaşlara hitaben yapılmış ve tarafımdan kayda alınmıştır. Sohbet kasetlerinin tamamı gösterilmemiş, belli bölümleri bir araya getirilmiştir. Kasetlerin tamamı incelendiğinde de görüleceği gibi benim devletin karşısında değil yanında olduğum açıkça belirtilmiştir. Bundan çok seneler önce yapılan bu sohbetlerin bu ülkeyi seven insanların devlete ve millete sahip çıkması gerektiğini, aksi halde devletin çete ve mafyaların eline geçeceğini belirten konuşmalar olduğu anlaşılacaktır. Eski komünist düşüncelerin, ateistlerin, devleti ele geçirmek isteyen komünist fikir sahiplerinin inanan insanları sıkıştırmaları karşısında, soru soranların kendi bulundukları yerde bu türlü muamelelerle karşılaşmaları itibariyle, soru soranlara verilen irticalen (gazetede bu, ‘irticai’ olarak, geçerek garabet sergilenmiştir) cevaplardır.

    Benim devleti ele geçirmek gibi bir niyetim olsaydı, yurt dışındaki okullarda farklı millet ve dinlere hizmet eden müteşebbis iş adamları ve kuruluşları teşvik etmezdim. Bu etkinlikleri ülke içinde yönlendirmeye çalışırdım. Yine devleti ele geçirmek gibi bir niyetim olsa, siyasi bir yapılanmanın yanında ve içerisinde bulunurdum. Devleti ele geçirme iddiası çirkin bir iftira ve komplodur. Benim hukuka aykırı hiçbir fiilin veya oluşumun içinde olmayacağım apaçık bir gerçektir. Hiçbir illegal yapılanma, örgütlenme içinde olmadığım pek çok mahkeme kararı ve DGM kararıyla sabittir… Özellikle belirtmek gerekir ki, bana yönelik çirkin iftira somut bir hadiseye veya gerekçeye değil, devlet içindeki bölücü, yıkıcı ve yasa dışı bir yapılanma içinde olan kişilerin bir tezgâhına dayalıdır. Medyaya yansımadaki zamanlama da bunu göstermektedir. Muhtelif zaman ve zeminlerde özel sohbetlerimin belli kısımlarının bir araya getirilerek, kendi fikirleri doğrultusundaki bir mana verilmeye çalışılmış ve böylece kişilerin zihninde hakkımda bir şüphe doğurulmaya çalışılmaktadır.

    Hâlbuki bütün ömrümü dünyevi hiçbir makam ve menfaat beklentisi içinde olmadan ve sadece Allah rızası için Türk milletine ve bütün insanlığa İslam’ın dini, milli, kültürel değerlerini başkalarına anlatmaya ve yüce mesajını ilmi yoldan anlatmaya vakfetmiş biri olarak, bu asılsız iddialarla ilgili en küçük bir şüpheyi davet edebilecek herhangi bir davranışım yoktur.” (Sabah,20.06.1999)

    Siyasilerin ilk tepkileri şaşırtıcıydı!

    Başbakan Ecevit 19 Haziran’da, “Kaset hakkında ne dersiniz?” sorusu üzerine şunları söylüyordu: “Bu konuya girmek istemiyorum. İtham edilen tarafın ne söyleyeceği belli olmadan bir şey söylemeyi doğru bulmuyorum. Türkiye’de önemli şeyler oluyor. Türkiye’nin gündeminde DGM’lerle ilgili Anayasa değişikliği (DGM’lerden askeri yargıçların çıkarılması), Bankalar Tasarısı’nın çıkarılması gibi önemli şeyler oluyor. Bu arada gündemin başka bir yerlere kaydırılmasını içime sindiremiyorum.” Böylece açıkça FET֒ye sahip çıkıyordu.

    MHP lideri Devlet Bahçeli, “yorum yok” diyor ve teşkilatına “susun” talimatını veriyordu.

    FP’li Abdullah Gül ve Yasin Hatipoğlu, Erbakan Hoca’ya rağmen; mahkemelerin suç unsuru olarak kabul etmediği kaset etrafında koparılan “suçluluk propagandalarının” havada kalmaya mahkûm olduğunu açıklıyorlardı. Ayrıca, Abdullah Öcalan’ın “idam edilmemesine içte ve dışta bin bir türlü kılıf aranırken”, Gülen hakkında “idam”ın hararetle istenmesini garipsediklerini söylüyorlardı.

    FP lideri Recai Kutan, MGK toplantısının öncesi ve sonrasında cereyan eden olayları“28 Şubat sürecinin devamı” olarak değerlendiriyordu. (Sağduyu, 24.06.1999)

    MHP Meclis Grup Başkan Vekili İsmail Köse, “Hocaefendi’yi alıp, ‘diyalog ve uzlaşmadan yana, Türkiye’nin yetiştirdiği en önemli din adamı’ olarak lanse edenler, bugün sırtından hançerlediler” diyordu. (Milliyet, 24.6.1999)

    MHP’li Bayındırlık Bakanı Koray Aydın (Şimdi İYİ Parti Genel Başkan Yardımcısı) da “Gülen’e ait 6 yıl önceki kasette geçenlerin bugün için geçerli olmadığını, Hoca’nın ‘Değişim geçirerek Atatürk’e bağlı ve rejimi benimsemiş bir kişilik’ kazandığından bahisle: Böyle organizasyonlarda başka biri var mı? Yok! Ben kendisine saygı duyuyorum. Herkes de saygı duymalı” görüşlerine yer veriyordu. MHP lideri Bahçeli’nin “susun” talimatı vermesine rağmen, MHP’lilerin genelde Hoca lehine konuşmaya devam ettikleri görülüyordu.

    MHP İzmir Milletvekili Yusuf Kırpınar, Zaman’a demeç verip. “Gülen’e kurulan çirkin komplo ve iftiraların arkasında 68 Kuşağı’ndan kalma ateist ve komünistler var”diyordu. (Zaman, 21.06.1999)

    O süreçte FP Grup Başkan Vekili Bülent Arınç’tan Gülen’e destek geliyordu: “Fetullah Gülen, TC’ni seven, bu ülkenin değerlerini paylaşan pırıl pırıl insan”diyor ve “Atatürk ve Cumhuriyetle aykırı hiçbir söz ve davranışının bulunmadığını”söylüyordu. (Radikal, 21.06.1999)

    DYP Genel Başkan Yardımcısı Cihan Paçacı, DYP’nin devletin temel niteliklerinin değiştirilmesine karşı olduğundan bahisle, “Gülen’in yıllardır yakından tanındığını, devletin düzenini değiştirmeye matuf bir faaliyet içinde ise bugüne kadar niçin beklendi?” şeklinde soruyordu. (Radikal,21.06.1999)

    Süleyman Demirel ilk kez konuşmuştu: “Fetullah Gülen olayı, Türkiye’de yeni bir olay değil. Uzunca zamandır tartışılan bir olaydır ve bu olay bir fikir olayı mıdır, bir siyasi olay mıdır, bir din olayı mıdır? Bu zamana kadar kesin hatlarıyla ayırt edilmiş bir olay değildir, tartışanlar tarafından. Şimdi ortaya çıkan kasetler ve iddialar karşısında bu olaya muhatap olanlar ne söyleyecekler onları bilemiyorum ve bir yargısız infaz da yapmak istemiyorum. Netice itibariyle bunların arkasındaki niyet devleti ele geçirmekse o siyasidir. Yani bu hareketin veçhesi belirlenmelidir.” (Y. Şafak, 21.06.1999)

    Milli Çözüm Dergisi ise: Gülen hareketiyle ilgili “Amerika-İsrail ekseni”ne dikkat çekiyor, bu girişimin boyutlarının iç konjonktürü aştığını ortaya koyuyordu. Bütün bunlara yönelik olarak doğru yorumlar yapılırken, konjonktür ve dış güçlerin Gülen’i içte güya “RP-FP köktendinciliğine” ve dışta ise, özellikle Orta Asya ve Kafkasya’da “İran köktendinciliğine karşı uzun süre kullanıldığı ve bugün gelinen safhada buna ihtiyaç kalmadığı için düğmeye basıldığı” üzerinde duruyordu. İsrail için, “Orta Asya’daki Türk-İsrail rekabetinde, Fetullahçıların İsrail’in tarafında yer aldığını vurguluyor, hatta Amerika’nın bile aynı rekabet sebebiyle FETO’ya sahip çıktığını belirtiyordu. Burada,“Hoca’nın dış ülkelerde bizim elçimiz, nüfuzumuzu yayma çabası içindeki birisi!?”olduğunu söyleyenler yanılıyordu.

    Köşe yazarlarının ilk değerlendirmeleri kendi ayarlarını yansıtmaktaydı!

    Fehmi Koru: “Emniyet'in Fetullah Gülen Raporu” hakkında “Türkiye Garip Ülke” başlıklı yazısında şunları anlatıyordu: “Hazırladık dedikleri raporun, bugüne kadar yüzlerce defa tekrarlanmış, aslı astarı bulunmayan iftiralara dayandığı 'Bugün böyle değiller, ama yarın ne olacağı belli değil' türü zevzekliklerden ibaret olduğu hemen anlaşılıyor. Bir an durup düşünseler anlayacaklar… ‘Rapor’ diye ortaya sürdükleri kâğıt parçasında anlattıkları gibi biri olsaydı, o kişiye hemen her meslekten insanın saygı göstermesi mümkün olur muydu?” (Y. Şafak, 15.06.1999)

    Oktay Ekşi, “Emniyet’in Gülen Raporu”nun “yalan ve yanlışlıkları”na da ışık tutacak şekilde, “Emniyet’in Doğan Taşdelen (18 Nisan’dan önce CHP’li Çankaya Belediye Başkanı) Raporu”na tepki gösteriyordu. “Emniyet’in siparişi üzerine 7 sayfalık rapor hazırlatıldı” diyordu. Raporun tarihi, sayısı ve yazarı belli değilmiş. Rapor’da “Taşdelen gizli örgüt mensuplarını işe aldı” deniliyormuş vs. Ekşi, rapor için “%90’ı yalan” ifadesini kullandı ve “Bunun adı; istihbarat raporu”, hayır, bunun adı; devletin rezilce kullanılmasıdır... Devletin en hafif deyimiyle özelleştirilmesidir... Böyle bir ortamda başkalarını aldatmak isterken kendilerini ahmak yerine koyduklarını görmüyorlar mı?” diyerek F. Gülen’e arka çıkıyordu. (Hürriyet, 19.06.1999)

    Fehmi Koru, “medya kupürü iddianameleri”nden alarak, “Televizyon Mahkemesi”başlıklı yazısında, “Gülen Kaseti”nin yayınlandığı gece yayınlanan, Ali Kırca’nın “Siyaset Meydanı”ndaki olup bitenleri eleştiriyordu: “Ne kadar ürkütücü bir görüntü: Sağdan sola sıralanan değişik meslek gruplarından beş kişiye, programı sunan Ali Kırca’yı da eklerseniz altı kişilik, bir “İnsan Hakları Mahkemesi” heyeti gibiydiler... İnsan hakları mahkemesi, hakları mağdur edilen insanlar namına devleti yargılar; bu altı kişilik heyet ise, sanki devlet adına bir insanı yargılamak üzere televizyon ekranına çıkmış gibiydiler…” Ali Kırca başkanlığındaki televizyon mahkemesi, “30 bin kişinin katili diye bilinen Abdullah Öcalan’ı yargılayan İmralı’daki mahkemeden daha acımasız gibi geldi bana. Off... 30 Ağustos’a daha kaç gün kaldı?” (Y. Şafak, 20.06.1999) diyordu.

    21 Haziran’da süper manşetler yine zehir zemberek çıkıyordu. Ordu’yu ve yargıyı Gülen’in üzerine tahrik edip, onu harcamak mesajları verildiği yazılıyordu. Sabah: “Asıl hedef ordu” manşetini atıyordu. BÇG rapor hazırlıyor ve “Asıl hedef ordu” diyordu. “F. Gülen, askeri okullara öğrenci sokarak ve cemaatin kızlarını askerlerle evlendirerek en çok 7 yıl sonra Ordu’da söz sahibi olmayı hedefliyor.” tespitleri iftira sayılıyor, böylece 15 Temmuz’a giden sürece zemin hazırlanıyordu.

    Star: “Devlet El Koydu” manşetiyle, Fetullah Gülen’in ABD’deki “referans”ının, Kasım Gülek’in kızı Aylin Gülek (DSP milletvekili) olduğunu yazıyordu.

    Ahmet Taşgetiren“Fırtınanın Ahlak Karnesi” başlıklı yazısında, Adnan Menderes’ten Fetullah Gülen’e ülkeye “hizmet erbabının harcandığı”ndan bahisle “Türkiye’nin geleceğini gömmekten vazgeçilmeli artık” diye haykırıyordu. (Y. Şafak, 21.06.1999)

    Taha Akyol, “Din ve Laiklik” başlıklı yazısında şunları yazıyordu: “Biz ne yapıyoruz? Din-Modernleşme-Sekülerlik ilişkilerindeki çağdaş çoğulculuğun tezahürü olan F. Gülen hareketinin sosyolojik işlevini düşünmeden hafiye mantığı ile mahkûm ediyoruz. Bu, dinden geçtik, çağdaşlaşma ufkumuzun darlığını gösterir.” (Milliyet, 21.06.1999) diyerek Feto’ya sahip çıkıyordu.

    Ünlü iş adamı Sakıp Sabancı“Benim de okullarım var. Gülen’in teşvikleri ile okullar açılıyor ve bu okullarda eğitim alanında güzel işler yapılıyor. Türkiye’mi dünyaya tanıtıyorlar” diyordu. (Zaman, 24.6.1999) Bu özelliği ile Fetocuların yurt dışındaki okulları, 19. ve 20. yüzyıllarda sömürgecilik mücadelesi veren İngiltere, Fransa ve İtalyalı müteşebbislerin ülkeleri dışında açtıkları, bizim onlara “Yabancı Okullar” veya “Misyoner Okulları” dediğimiz okullara benzetiyorlardı. Adı geçen ülkelerde bu okullara, “irticai, gerici okullar, yıkılıp gidesi okullar” diye saldırılmadığı, üstelik girdikleri ülkelerde sömürgeci devletlerin politikalarına yardımcı oldukları için bunlara devlet bütçesinden destek sağlandığı hatırlatılıyordu. Gülen’in okullarına düşman olanların, bilerek veya bilmeyerek “Türk’ün kültür ve nüfuzunun dünyaya yayılmasına karşı oldukları” ima ediliyordu.

    Gülay Göktürk, “Devleti Ele Geçirememek” başlıklı yazısında “ilginç ve bilimsel” tespitler yapıyor: “Şu ‘devleti ele geçirmek’ suçlamasının, bu kadar sık ve bu kadar yoğun gündeme gelmesi bir şeyleri kanıtlamıyor mu sizce? Malum, kendinize ait olan bir şeyi ele geçiremezseniz; ancak sizin olmayan bir şeyi ele geçirebilirsiniz. Demek ki, toplumun o kadar geniş bir kesimi devleti ‘kendisinin’ olarak görmüyor ki, ele geçirmek için sürekli faaliyet halinde. Demek ki, bizim devlet o kadar geniş kitleyi dışlamış; üstünde yükseldiği toplumdan o kadar kopmuş ki, günaşırı ‘ele geçirilme’ tehlikesi atlatıyor! Bunda bir gariplik yok mu?... Bana kalırsa Türkiye’nin sorunu, devletin ele geçirilmesi değil, ele geçirilememesidir. Bir zamanlar devleti ele geçiren zümrenin, bunu ilelebet sürecek bir imtiyaz olarak görmesi, bu imtiyazı kimseyle paylaşmaya razı olmamasıdır. Sorun, toplumda var olan değişik eğilimlerin, toplumsal güçlerin, hatta sandıktan çıkan hükümetlerin bile, bir türlü devleti ele geçirmeyi başaramamasıdır. (Bunu ifade etmek için bizde sık sık ‘Hükümet olduk, fakat iktidar olamadık’ tabiri kullanılır.)” diyordu.

    Yalçın Pekşen; MHP lideri Bahçeli’nin “Gülen Krizi” karşısında partililere “susun” demekle MHP’nin “malı götürdüğü”nü yazıyor. Ecevit ve Yılmaz “konuşmakla kaybetmiş”. (Akşam, 24.06.1999) Bahçeli için, “28 Şubat karşısında susmakla da kazandı” deniliyordu. “Suskunluk”un da bir ölçüsü olsa gerekir. “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” hatırlatması yapılıyordu.

    Yeni Şafak, 27 Haziran’da “Fetullah Gülen Krizi” karşısında “Türkiye’nin dışarıdan görünümü”nü veriyordu. 12 yıldan beri Türkiye’de The Wall Street Journal gazetesinin muhabirliğini yapan Hugh Pope’nin yazdıklarını aktarıyordu: “Birdenbire gündeme bir şeyler fırlatılıyor. Türk halkı bazı şeyleri kolayca görüyor ve anlıyor. F. Gülen olayında ne değişti de böyle oldu? Hep söylenirdi: F. Gülen’in Türkiye’yi değiştirmek için yola çıktığı. Ama birdenbire ne oldu da F. Gülen gündemin birinci maddesi haline getirildi? Neden bugün? Neden birdenbire keşfedildi? Anlamak zor. Bunlarla bir yere varılmıyor. Merve Kavakçı Olayı’nda da gördük bunu. Bunlar yaz yağmuru gibi gelip geçici şeyler. Değişen bir şey yok. Bu olaylar sanki bir iç hesaplaşmanın sonucu. Ankara’nın içinde sanki bir kavga var ve bundan dolayı gazete manşetleri sürekli değişiyor, öyle hissediyorum ve onun için de fazla takip etmiyorum. Yukarıdan, yüksekten gelen bir şey bu. Alttan gelen bir şey değil. Çünkü Türk halkı M. Kavakçı olayını da F. Gülen olayını da bu kadar büyütmez. Bunlar yükseklerden gelen şeyler. Manşetler yukarıdan atılıyor...” diyerek FETO’ya destek veriliyordu.

    “Refah Partisi’nin temsil ettiği İslâmiyet’i çok siyasal bulduklarından dolayı, partiyi kapatarak bu siyasal hareketin de önünü kapatmaya çalışıyorlar. Bir boşluk var, bu boşluk şimdi bir başka parti ile kapatılmaya çalışılıyor... Devlet eliyle kapatılmaya çalışılıyor!”diyen Hugh Pope, daha o günden Erbakan’ın devre dışı bırakılacağının, Erdoğan’ın iktidara taşınacağının, Fetullahçıların da buna zemin hazırladığının mesajını veriyordu.

    Yeni Asya Gazetesi sahibi Nurcu Mehmet Kutlular, “Nurcu bakış açısı” ile Gülen’i değerlendiriyordu. Ruşen Çakır’ın sorularını cevaplandırırken, Gülen’in kendilerinden 1971’de ayrıldığını, “Ben Nurcuyum” demediğinden bahisle, Marksizm tehlikesi gidince “Devlet’in dinle barışması gündeme geldi” şeklinde görüş belirttikten sonra şunları söylüyordu: “Gülen’in önünü devlet açmıştı. Şimdi devlet kesiyor, önce örnek bir Müslüman gösterildi. Türkiye devletinin bunları bilmemesi mümkün değil. Ardından ‘Devleti ele geçirmek istiyorlar’ denildi. Refah-Yol sürecinde RP’ye karşı kullanıldı. 28 Şubat sürecinde F. Hoca Yalçın Doğan’la Kanal D’deki programa çıktı... ‘Erbakan’ın işi bitmiştir, emaneti ehline teslim etmek gerekir’ diyor ve “Şimdi aynı makam onu birinci tehlike görüyor. O güne kadar kullanıyor, işi bitince de bir kenara bırakılıyor. Bırakırken de yumuşakça, yavaş bırakmıyor, öyle bırakılıyor ki, paramparça ediyor.” (Milliyet, 26.06.1999) açıklamasını yapıyordu.

    Etyen Mahcupyan: “Bugün Türkiye’de devlet kendi toplumunu tanımadığı gibi, gücünü kullanarak siyasi partileri ve medyayı da kendi cehaletini paylaşmaya davet etmektedir. Bunun bazı sonuçlarını Fetullah Hoca vakasıyla ilişkili olarak da görmekteyiz. Bazı yazarlarımız bu cemaati bir tür mafya sanmakta; bazıları Gülen’in 20 yıldır nasıl olup da herkesi kandırdığına hayret etmekte; bir bölümü ise işi Özal’a veya ‘Yeşil Kuşak’ teorisine bağlamaktadır. Diğer bir deyişle hiçbirinin aklında bu cemaatin hakiki kökenini, dinamizm ve mobilizasyon yeteneğinin dayandığı tarihsel damarları anlamak üzere bakma kaygısı yoktur. Gülen Cemaati’ni tasvip etmek, hatta tehlikeli bulmak ayrı bir şey, bu yapıyı anlamaya çalışmak başka şey. Ne yazık ki, bugün Türkiye ‘anlama’ denen çabaya o denli yabancıdır ki, herkes ancak kendi siyasi doğrularının merceğinden diğerlerine bakmakta ve onu bir kategoriye yerleştirerek anladığını sanmaktadır. Doğal olarak kısıtlayıcı ve yanıltıcı bakışın başını çeken yine devlettir... Gülen cemaatinin demokrat bir pozisyon açısından eleştirilecek ve karşı çıkılacak çok yönü var. Ama devletin yaptığı yanlış bir yönlendirmeden ibarettir. Görünen o ki, devlet diğer aktörleri de ancak ‘devlet’ modeli içinde algılayabiliyor ve onlara ‘devlet’ özellikleri atfediyor. Körlüğün sebebi bu. Hiçbir zaman modern olmamamızın da...” (Radikal, 29.06.1999) sözleriyle Fetullah Gülen hareketini sahipleniyor ve masum gösteriyordu.

    Kur’an Kursu Yasa Tasarısı’nın Yasalaşması

    28 Şubat sürecinin önemli bir icraatını teşkil eden irtica ile mücadele yasa tasarıları, Mart 1998’de yaşanan “Mesut Yılmaz - Askerler Depremi” sonucu ortaya çıkmış, “askerler tarafından hazırlanıp hükümete verildi” denilen “9 adet yasa tasarısı” için “bunlar antidemokratiktir; yasalaşamaz” yorumları yapılmış, nitekim Anasol-D bundan çekindiği için adı geçen yasa tasarılarının yasalaşmasını savsaklamaya çalışmıştı. Haziran 1999’a gelindiğinde estirilen “Fetullah Gülen irtica rüzgârı” ile 28 Şubat’a “2. doping” verilince, yine “asker baskısı” sonucu ANASOL-M’nin Başbakanı Bülent Ecevit, bunları apar topar Meclis’e sevk etmek zorunda kalmıştı. Öyle apar topar sevk edilmişti ki, Ecevit, ortakları Devlet Bahçeli ve Mesut Yılmaz’ın bile fikrini almamış, Meclis’e kendi imzası ile sevk etmiş, bu durum tenkit konusu olmuş, hatta bu sebepten ilgili komisyonlarda MHP’li üyeler ret oyu kullanmıştı.

    “İrtica yasa tasarıları için start”, 3 Temmuz’da Star’ın haber başlığıydı. İçeriğinde, “irtica ile mücadele yasa tasarıları TBMM Başkanlığı tarafından Meclis komisyonlarına gönderildi. Yasalar ‘ivedilikle’ görüşülecek” denilen, 9 yasa tasarısı gündeme taşınmıştı. Bu 9 adet yasa tasarısından “en hafifi” denilen “Cami yapımına sınırlandırma getirilmesi ve camilerin Diyanet’e devri” yasası çıkarılmış, bununla “askerlerin ağzına bir parmak bal çalmak” yorumları yapılmıştı. 1999 Temmuz’da da yine “en hafifi” Vakıflar’ın, Cumhurbaşkanı’nın izni ile Devlet Denetleme Kurulu (DDK) tarafından kontrolünü esas alan tasarı Meclis’in Anayasa Komisyonu’nda görüşülmeye başlanmıştı. DSP ve ANAP’ın tutumu zaten açıktı. Hükümetin yeni ortağı MHP’nin tutumu merak ediliyordu. “MHP irtica yasa tasarılarını engeller” havası içinde bu partiden bu engelleme bekleniyordu. Beklentilerin doğru olduğu görüldü. “Hükümette irtica çatlağı” 9 Temmuz’da Cumhuriyet’in haber başlığı idi. Vakıflar yasa tasarısı görüşülürken MHP’lilerin FP ve DYP’li üyelerle birlikte ret oyu verdikleri yer alıyordu. Tasarı, bunun ardından 2. kez sevk ediliyor ve yine ret ediliyordu. Radikal bunu 10 Temmuz’da “MHP’lilerden Bahçeli’ye rest, MHP’nin vakıf inadı” haber başlığı ile veriyordu. İçeriğinde şunlar yer alıyordu: “Bahçeli’nin talimatı işe yaramadı. MHP oy vermeyince ikinci defa iade edildi.” Ardından yine Radikal’de 16 Temmuz’da “MHP ‘uyum sağladı” başlıklı haber çıkmıştı. İçeriğinde, yine Bahçeli’nin “kabul oyu verin” şeklindeki müdahalesi sonucu vakıflar yasa tasarısının MHP’nin oylarıyla komisyonda kabul edilerek Meclis Genel Kurulu’na inecek hale getirildiğinden bahsediliyordu. Bahçeli, “koalisyon protokolünde ne varsa arkasındayız” diyordu. (Radikal, 21.07.1999)

    Kur’an Kursları yasa tasarısı Milli Eğitim Komisyonu’nda görüşülürken, askerler de yakından izliyor, bunu Star “Yarbay Takipte” haber başlığı ile duyuruyordu. İçeriğinde şunlar vardı: “Milli Eğitim Komisyonundaki Kur’an Kursu görüşmelerini, Millî Savunma Bakanlığı Kanunlar Dairesi Başkanlığı’nın talimatıyla Yarbay Hikmet Akçam yakın takibe aldı.” (Star, 16.07.1999) Komisyon üyeleri ile aynı koltuklarda oturan Akçam, kimin ne söylediğini “tek tek not” alıyordu. Kur’an Kursları yasa tasarısı Meclis’te görüşülürken, Kur’an öğretimi ve kurslarının aleyhinde ve lehinde söz ve yazı düellosu ile adeta “savaş” havası yaşanıyordu. Anayasa Mahkemesi eski Başkanı ve Atatürkçü Düşünce Derneği Başkanı Yekta Güngör Özden, aleyhte olarak şunları söylüyordu:“Danıştay’ın iptal etmesine karşın, 8 yıllık eğitimin sonunu beklemeyip, çocukları ilkokul 5. yıldan itibaren Kur’an kurslarına sokmaya çalışıyorlar. Bu, kapatılan İHL’nin orta kısımlarının yeniden getirilmesidir. Şeriatçılar iyice azdı. Bu, şeriatçılar ve Fetullah’la beraber 10-15 yıl sonra Türkiye’nin içinden-dışından kuşatılması demektir.” şeklinde saldırıyordu. (Akit, 20.07.1999) Oysa bu milletin mukaddes kitabını öğrenmesine “içeriden kuşatma” demek, bir din düşmanlığını yansıtıyordu.

    “Kemalist ve Aleviyim” diyen Rıza Zelyut, “Yobazlar neden MHP’ye düşman” başlıklı yazısında şunları yazıyor ve MHP’nin Kur’an Kursları yasası karşısındaki tavrını alkışlıyordu:“TC’ni yıkmaya çalışanlar sadece ayrılıkçı PKK’lılar değil. Onlarla dirsek temasında olan yobazlar da Cumhuriyet’in amansız düşmanı. Şeyh Sait’ten tutun da Menemen Ayaklanmasına kadar, TC’ne isyan edenlerin damarında aslında yobazlık kanı dolaşıyor. Bunlar Cumhuriyet’i zor yoluyla yıkamayacaklarını anlayınca şimdi de siyaseti seçtiler... Kur’an akıl baliğ olunca öğretilmelidir... MHP’yi kullanmaya çabalıyorlar... MHP’liler kaypak yapmak yerine, bunlara tavır takınıyorlar -ki, doğrusu da budur- dini, imanı, Kur’an’ı bu yobazlardan kurtarmak için kararlı ve yiğit tavır dışında seçenek yoktur.” (Akşam, 28.07.1999) şeklinde kinini kusuyordu.

    FETÖ ile irtibatlı AKP’li İş Adamları[2]

    FETÖ'nün en büyük gelir kaynağı olan kurumlar; Kaynak Holding, Koza-İpek Holding ve Asya Katılım Bankası, yani Bank Asya sayılmaktaydı. O dönemdeki adıyla Asya Finans, 24 Ekim 1996 tarihinde açılmıştı. Kurdele kesimine Tansu Çiller’den Recep T. Erdoğan'a, Abdullah Gül'den elbette ki Fetullah Gülen'e kadar birçok kritik isim katılmıştı. Tansu Çiller açılış kurdelesini keserken, hemen arkasında Asya Finans Yönetim Kurulu Başkanı İhsan Kalkavan vardı. Bugün FETÖ firarisi olan Kalkavan, 15 Temmuz darbe girişiminden hemen sonra ABD'den konuşmuş ve şunları aktarmıştı:

    “Aslında Bank Asya'nın kurucu Başkanı ben olmayacaktım. Ülker Grubu kurucu ortaklarından Selçuk Berksan Bey olacaktı. Selçuk (Berksan) Bey, o dönem hukuki bir sıkıntısından dolayı başkan olamadı.”[3]

    Ülker ve Berksan kelimelerinin, FETÖ ile nasıl yan yana geldiği üzerinde durmak lazımdı:

    Ülker Grubu 1944 yılında Asım Berksan tarafından kurulmuştu. Askerden gelen kardeşi Sabri'yi kurduğu işe ortak etmişti. Yıllar sonra, bisküvilerinin markası “Ülker”, soyadları “Berksan”ın önüne geçtiği iddiasıyla mahkemenin yolunu tuttular. İki kardeş, 26 Ağustos 1954 tarihinde verilen kararla soyadlarını “Ülker” yapmışlardı. Asım Ülker'in oğulları Selçuk ve Faruk, 1979'da soyadlarını değiştirerek, ailenin eski soyadı Berksan'ı geri almışlardı. İki kardeşin ortaklığı, çocukların yönetime girmesiyle bozuldu ve 43 yıl sonra sona erdi. 13 Mart 1987 günü, ağabey Asım Ülker kurucusu olduğu Ülker Grubu'ndan istifa edip ayrılmıştı. Ve sonunda Ülker'in kurucusu Asım Ülker'in oğulları, gelinleri ve hatta torunları FETO'nün Bank Asya'sının A Grubu imtiyazlı ortakları arasında yer almışlardı. Abdurrahman Selçuk Berksan, Ömer Faruk Berksan, Ahmet Levent Berksan, Ayşe Tülin Berksan, Fatma Emine Berksan, Bülent Berksan, Mehmet Sinan Berksan, Mehmet Berksan... Bunların hepsi, bugün Ülker Grubu'nun sahibi olan Murat Ülker'in çok yakınlarıydı.

    İşte Ülker'in Bank Asya'daki milyonları

    Bank Asya için sonun başlangıcı olarak, 17-25 Aralık 2013 operasyonları sayılıyordu. AKP-FETÖ savaşının en ivme kazandığı o dönemden sonra, FETÖ “Bank Asya'ya para yatırın”, AKP ise “Bank Asya'dan para çekin” talimatları veriyordu. İşte bu nedenle, FETÖ'nün talimatı sonrasında Bank Asya'ya para yatıranlar “olağan” şüpheli konumuna düşüyordu. Bunun üzerine Yargı da 17-25 Aralık 2013 ile bankaya el konulduğu 2015 yılları arasındaki Bank Asya hesap hareketlerini mercek altına alıyordu. Hazırlanan raporlar, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 2014/37666 sayılı soruşturmasına ve Ankara 4. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen 2016/238 esas sayılı FETÖ Çatı Davası'nın ek klasörlerine giriyordu. Söz konusu raporlarla tespit edilen bazı FETÖ şüphelileri, ülke çapında birçok davada sanık olmuştu.

    Neden “bazı” dediğimize gelirsek; örneğin Yıldız Holding'e yani Ülker'in bugünkü sahibi olan Murat Ülker'in Yönetim Kurulu Başkanı olduğu holdinge bakalım. Eldeki veriler, 30 Kasım 2013-24 Aralık 2014 arasını kapsıyordu. Yani 17-25 Aralık operasyonlarından hemen öncesi ile Bank Asya'ya TMSF tarafından el konulmasından hemen öncesi arasındaki yaklaşık bir yılı... Hazırlanan rapora göre, Yıldız Holding'in 2003'ten beri Bank Asya'da hesabı bulunuyordu. (Bank Asya'nın imtiyazlı ortakları arasında olan Berksanlar, o yıllarda Ülker'de de pay sahibi miydi acaba?) Yıldız Holding'in hesabındaki tutarlar ve artışlar, ilgili tarihlerdeki bakiye durumu şöyle raporlandırılıyordu:

    30 Kasım 2013: 25 milyon TL. 31 Aralık 2013: 50 milyon TL. 24 Aralık 2014: 115 milyon 825 bin TL. Yani: 30 Kasım 2013 - 24 Aralık 2014 arasında, Yıldız Holding'in Bank Asya'daki hesaplarında 90 milyon 825 bin TL artış vardı. Bu rakam FETÖ'ye dair yapılan soruşturma ve dava dosyalarında yer alıyordu.

    İfadeye dahi çağrılmamıştı!

    Keza FETÖ denilince işler iyice karışıyordu. Hatırlarsanız FETÖ'nün iş adamları örgütü TUSKON’un, Erdoğan'a meydan okuduğu bir toplantı yapılıyordu.

    17-25 Aralık operasyonuna karşı o dönem Başbakan olan Erdoğan “inlerine gireceğiz”diyor, yanıt TUSKON'dan geliyordu. TUSKON Başkanı Rızanur Meral; “yakın gelecekte, kimlerin inlerde yaşadığını, kimlerin saklanacak in arayacağını, kimlerin müsvedde, kimlerin asıl olduğunu herkes görecek!” diyerek açıkça Erdoğan'a meydan okuyordu. Medyada “ihanet toplantısı” ifadeleriyle haber olan 2014 tarihli o toplantı, daha sonra bir davanın konusu oluyordu. TUSKON davası İstanbul 23. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülüyordu. 86 sanığın olduğu davada aralarında eski İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş'ın damadı Ömer Faruk Kavurmacı’nın da olduğu az sayıda kişi tutuklu yargılanıyordu.

    Ancak asıl mesele, sanık olanlar değil olmayanlar noktasında çıkıyordu.

    TUSKON toplantısına katılan, hatta Ömer Faruk Kavurmacı'nın yanında, en önde oturan ünlü bir iş adamı vardı. Adı Mehmet Gür'dü. İnşaattan sağlığa, turizmden enerjiye birçok alanda faaliyet gösteren Ortadoğu Grup’un İcra Kurulu Başkanı’ydı. Aynı zamanda holdingin veliahtıydı. Bu iş adamı Gür, toplantıya TUSKON'un Marmara İş Hayatı Dernekleri Federasyonu (MARİFED) üyesi olarak katıldı. Toplantının hazirun listesinde Gür'ün katıldığını gösteren imza da vardı. TUSKON arşivlerine göre Gür, Marmara Bahar İş adamları Derneği'nin (MABİAD) Denetim Kurulu Üyeliği'ni yaptı. TUSKON içindeki derneklerde görev alan, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın tehdit edildiği toplantıda en önde oturan Gür, o toplantıdaki birçok ismin aksine sanık olmadı. Hatta tanık olarak bile ifadeye çağrılmadı. Polisin ilgili toplantıyı soruşturarak, kare kare hazırladığı katılanlar listesinde de adı yer almadı. Kısacası Mehmet Gür, FETÖ operasyonlarından “hasarsız” kurtulanlardandı!?

    İşte tam da bu noktada, Mehmet Gür'ün durumu merak uyandırmıştı!

    Mehmet Gür nasıl paçayı kurtarmıştı? Türkiye'nin büyük holdinglerinden birini yöneten Gür'ün pek çok şirkette doğal olarak ortaklığı vardı. Bunlardan biri Ortadoğu Proje Geliştirme İnşaat Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi'ydi. Söz konusu şirkette Gür, Yönetim Kurulu Başkanı olarak görülüyordu. Ticari kayıtlarda şirket ortakları arasında BMZ (Bilal-Mustafa-Ziya) Grup da dikkat çekiyordu. BMZ Grup'un Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan'ın oğlu Bilal Erdoğan, kardeşi Mustafa Erdoğan ve eniştesi Ziya İlgen'e ait olduğu düşünüldüğünde; Mehmet Gür'ün Erdoğan Ailesi ile ortaklığı ortaya çıkıyordu. Nitekim Ortadoğu Proje Geliştirme İnşaat Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi kayıtlarında, enişte İlgen, Başkan Yardımcısı ve imza yetkisine sahip olan Yönetim Kurulu Üyesiydi. Kamuoyu İlgen'i, 15 Temmuz günü FETÖ'nün darbe girişimini Cumhurbaşkanı Erdoğan'a ilk haber veren kişi olarak biliyordu.

    Mehmet Gür'ün avukatı Burak Boz, Gür'ün TUSKON üyesi olduğunu ve Erdoğan'ın tehdit edildiği toplantıda en önde, Ömer Faruk Kavurmacı'nın yanında oturan isim olduğunu doğruladı. Müvekkilinin Erdoğan'ın ailesiyle iş ilişkisini de kabul etti. En önemlisi, Mehmet Gür'ün 86 kişilik TUSKON davası dahil herhangi bir FETÖ davasında sanık olmadığının, hatta ifadeye bile çağrılmadığının altını çiziyordu. Sürekli yapılan bir hatayı da düzeltelim. Yazımıza konu olan Mehmet Gür, yine aileyle yakın ilişkileriyle bilinen, hatta Erdoğan Ailesi'nin oturduğu villaları yapan Mehmet Gür’den başkaydı. Evet, akrabalardı ve arada sadece isim benzerliği vardı.

    Ve sonunda Erdoğan Ailesi'nin ortağı olan Mehmet Gür karşımıza TUSKON'da, üstelik Erdoğan'ın tehdit edildiği toplantıda çıkmıştı. Aynı toplantıda yan yana oturan iki isimden birinin tutuklandığı, diğerinin ifadeye bile çağrılmadığı ilginç bir durumla karşı karşıyaydık. Erdoğan tehdit edildiği sırada ayağa kalkarak çılgınca alkışlayan bir isim daha vardı:Mehmet Ata Ceylan. Bu şahıs dönemin Ortadoğu Enerji Grup Başkanı'ydı. Yani, Erdoğan'ın ortağının holdinginde yönetici konumundaydı. Üstelik Ceylan sadece alkışçı sanılmasındı, son genel kurulda bizzat TUSKON'un yönetiminde bulunmaktaydı. 2010'da da Yedek Yönetim Kurulu Üyesi olan Ceylan, FETÖ'nün MARİFED isimli derneğinin delegesi olarak TUSKON Genel Kurulu'na katılmıştı. Peki, Ceylan TUSKON davasında sanık oldu mu diye sorarsanız, size “hayır” yanıtını vermek zorunda kalacağız. Yani, yalnız Bilal Erdoğan'ın ortağı Mehmet Gür değil, şirketinin CEO'su da FETÖ soruşturmalarından kurtulmuşlardı. Acaba eski ortaklığın hatırına mı sıyrılmışlardı?” diye soranlar haksız mıydı?

    Kurucusu olduğu derneği bilmeyenler(!) bile salınmıştı!

    Hatırlayınız, YÖNETDER yani, Uluslararası Yöneticiler Derneği vardı. Bu derneği Devletin tüm kurumlarının tepe yöneticileri kurmuşlardı. Amacı ise, devletteki önemli koltuklara Fetullahçıların getirilmesini sağlamaktı. Bir nevi, FETÖ'nün bürokrat yapılanmasının merkezi sayılırdı. İşte bu derneğin kurucularından biri İbrahim Şahin olmaktaydı. İbrahim Şahin TRT Genel Müdürü olduğu 2010 yılında bu derneğin kuruculuğuna imza atmıştı. Bir buçuk yıl sonra da -nedendir bilinmez- üyelikten çıkarılmıştı. Gelin görün ki, bu derneğin kurucusu olduğundan İbrahim Şahin'in haberi olmamışmış… Bağlantısı olanların hapsinin istendiği, devlete alınanlar için “üyesi FETÖ'cüdür” kriteri olarak listelenen YÖNETDER, konu İbrahim Şahin olunca masum bir organizasyon haline geliyordu. Başsavcı; “üye olduğu ve üyelikten çıkartıldığı tarihlerde, henüz FETÖ terör örgütü devlet organları ve kamuoyu tarafından terör örgütü olarak görülmüyordu” deyip çıkmıştı.

    Başsavcı hukuk metni değil, güzelleme mahiyetindeki kararında İbrahim Şahin'in “çok yönlü, çalışkan bir bürokrat” olduğunu bile yazıyor ve ekliyordu:

    “TRT’de yapılan seçim yayınları ve propaganda konuşmalarında iktidardaki AKP'ye ve şimdiki Cumhurbaşkanımız Recep T. Erdoğan'a daha fazla süre verip, muhalefete süre vermediği suçlamalarına muhatap oldu. O dönem başta HDP Genel Başkanı ve aynı zamanda Cumhurbaşkanı adayı Selahattin Demirtaş olmak üzere bütün muhalefetin çok yoğun, ağır eleştiri ve saldırılarına maruz kaldı. Muhalefetin bu konudaki beyanları FETÖ medyasında yoğun şekilde desteklenerek haberleştirildi.”

    Evet, Başsavcı diyordu ki; İbrahim Şahin TRT'de Erdoğan'a çok, muhalefete az süre ayırdı, bu nedenle onu FET֒cü saymak haksızlıktı!

    FETÖ'nün kurtarıcısını Yargıtay'ın başına oturtmuşlardı.

    Sonunda Yargıtay Başkanı yapılan İsmail Rüştü Cirit, FETÖ itirafçılarından şikâyet ediyordu. Şikâyetinin nedeni, itirafçıların Yargıtay üyelerinin ismini vermesiydi. Sn. Cirit tedirgin olmakla kalmamış, “Son zamanlarda bazı FETÖ itirafçıları, geçmişi, görev anlayışı, duruşu itibarıyla başından beri terör örgütü FETÖ ile mücadelesi bilinen Yargıtay üyesi arkadaşlarına karşı FETÖ elebaşısının 'İtirafçı ol, iftira et' talimatına uygun olarak soyut ve mesnetsiz iddialarda bulunmak suretiyle haysiyet cellatlığına soyunmuşlardır” diye duruma sert bir tepki de göstermişti.

    Hayret! Çünkü Fetullah Gülen hakkında 2008 yılında beraat kararı vererek, onun önünü açanlardan en önemli isim, sonunda AKP iktidarınca Yargıtay Başkanı yapılan İsmail Rüştü Cirit'ti.

    Sadece Cirit değil, isim isim hatırlatmaya, “şimdi nerededirler” sorusunun peşinden koşmaya devam edelim... 2000 yılında Gülen'e terör soruşturması başlatan, Cumhuriyet Savcısı Nuh Mete Yüksel'di. Yüksel, kendisine kurulan kaset kumpasıyla bertaraf edilmişti. Yüksel'den sonra davayı kaldığı yerden sürdüren Savcı Hamza Keleş, verdiği mütalaada “Gülen Grubu, ılımlı İslam adı altında, demokratik kuralları kullanarak devletin kurumsal temellerini değiştirmeyi amaçlamaktadır” diyerek Gülen'in terörden cezalandırılmasını istemişti. Keleş, bu yüzden yıllar sonra özel yetkileri alınarak sürgün edilecek, adı Ergenekon kumpasına dahil edilecekti.

    Devam edelim... Ankara 2 No'lu DGM, 10 Mart 2003 tarihinde Gülen kararını verdi. Daha doğrusu, “veremedi” diyelim. Zira Başkan Hüseyin Eken ile üye hâkimler Yunus Karabıyıkoğlu ve Mehmet Maraş'tan oluşan heyet “hükme bağlanmasının ertelenmesi” kararını vermişlerdi. Zira o dönem çıkan 4616 sayılı kanun, 23 Nisan 1999 tarihine kadar işlenen suçlarda şartlı salıverme, dava ve cezaların ertelenmesi imkânı getirmekteydi. Gülen'in 19 Mart 1999 tarihinde Türkiye'yi terk ettiği kararını da hatırlatan heyet, “sanığın ABD'ye gittiği tarihten itibaren atılı suçla ilgili bir faaliyet içerisinde bulunduğuna dair herhangi bir delil ibraz edilmediği gibi, yargılama aşamasında da mahkememizce buna dair herhangi bir delil elde edilememiştir” ifadelerine yer vermişti.

    Yetmedi...

    Gülen için avukatlarının sunduğu sağlık raporlarını, “sanık aksi ispatlanmayan bu rapora göre ciddi sağlık sorunlarının çözümüyle meşguldür” sözleriyle yorumlayarak, Gülen'in ABD'de tabiri caizse “olaylara karışmadığı” söylenmişti. Sonuç olarak mahkeme, Gülen'in 5 yıl içerisinde terör suçu işlemezse davanın ortadan kalkmasına, aksi olursa davanın yeniden ele alınmasına karar vermişti. Peki, Gülen'in ABD'den terör faaliyetinde bulunamayacağı kararını veren Mahkemenin Başkanı Hüseyin Eken bugün neredeydi? Artık şaşırmayacaksınız ama Eken, AKP iktidarınca Yargıtay 11. Ceza Dairesi Başkanlığına getirilmişti. Hâkim Yunus Karabıyıkoğlu bu süreçte İstanbul Anadolu Adliyesi'nde 3. Ağır Ceza mahkemesinde görevindeydi. Mehmet Maraş ise Ankara Hâkimiydi.

    Gülen'in elini rahatlatan yasayı AKP iktidarı çıkartmıştı!

    5 Mayıs 2006'da 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu'nun “terör tanımı” başlıklı 1. maddesinde yapılan değişiklik ile terör örgütü tanımına cürüm işleme ve silahlı eylem şartı getirilmişti. En önemlisi, o dönemde “silahsız terör örgütü” tanımının tekliften çıkarılmasını bizzat FETÖ istemiş, çıkarılması için Erdoğan da mücadele etmişti. Şimdi yasanın çıkmasından sonra olanlara bir göz gezdirelim.

    Gülen'in avukatları yasayı gerekçe göstererek, Gülen'in ertelenen kararının beraat sonucuyla hükme bağlanması için mahkemeye müracaat etmişlerdi. Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi 5 Mayıs 2006'da oy birliği ile Gülen için “erteleme” kararını bozarak “beraat” kararı vermişti. Kararda “sanık Fetullah Gülen'in sübut bulmayan ve unsurları oluşmayan atılı suçtan beraatına” denilerek Gülen aklanıvermişti. Bu kararı veren heyetin başında Mehmet Orhan Karadeniz bulunurken, üyeler Ramazan Aksan ve Kadir Kayan'dı. Mehmet Orhan Karadeniz 2008 yılında emekli olmuştu. Gülen hakkında “beraat” kararı veren hâkimlerden Ramazan Aksan ise yakın dönemin Ankara Bölge Adliye Mahkemesi Başkanı idi. Gülen için açılan terör davasında “beraat” kararı veren Aksan, 15 Temmuz başarısız darbe girişiminin ertesi günü medyanın önüne çıkmış, FETÖ için “devleti ele geçirmeye çalışan bir terör örgütü” tarifini kullanmıştı.

    Ne erken bir uyanış ama değil mi! Ankara Bölge Adliye Mahkemesi Başkanı Aksan'ın Gülen için bu “şaşırtıcı” dönüşümüne eklememiz gerek bir ayrıntı daha vardı... Ankara DGM Cumhuriyet Savcısı açtığı soruşturmada, 3 Ağustos 2000 tarihinde Ankara 1 No'lu DGM Yedek Hâkimliğine başvurmuş, Gülen'in gıyaben tutuklanmasını istemişti. Talebi reddederek Gülen'in tutuklanmasını engelleyen, yine Hâkim Ramazan Aksan'dan başkası değildi.

    Hayret;

    “Oğlum, bize parayla satın alınamayacak bir şey verdi. Şerefi, onuru, gururu hediye etti bize.”

    Tarkan Ecebalın, 15 Temmuz'da Saraçhane'deki İstanbul Büyükşehir Belediyesi önünde şehit olan oğlu Tolga'nın bıraktığı mirası böyle özetliyordu. İki çocuk babası, 27 yaşındaki Tolga Ecebalın o gece darbecilerin ateşiyle şehit olanlardandı. Bugün, o tetiğe basan FETÖ'nün para babalarının yine parayla özgür olduğunu konuşuyorsak, başımızı iki elimizin arasına alıp düşünmeliyiz: “Nerede hata yapılmaktaydı?” diye soranlar haklıydı.

    “Şehitler verdiğimiz, büyük bedeller ödediğimiz, Türkiye'nin bütün birikimine düşman bir terör örgütüyle mücadelenin böylesi ziyan edilmesine sessiz kalmayı içimize sindiremiyorduk. Kuşku yok ki, devlet içinde FETÖ ile mücadelede canını ortaya koyan, evrensel hukuk çizgisinden ayrılmayan ve dahası tehlikenin farkında olan binlerce vatansever var. Zaten, bugün halen bu örgüt darbeler yiyorsa, işte o elini taşın altına koyanlar sayesinde oluyordu.” diye çırpınanlar haklıydı.

    Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan, 3 Ağustos 2016'da Olağanüstü Din Şurası'nda şunları aktarmıştı:

    “Fetullahçı terör örgütü kendisini eğitim öğretim hizmetinde yer alan bir kuruluş gibi göstermiştir. Bu örgütün 40 yıldır kanserli bir hücre gibi büyümesi dini değerleri öne çıkaran kimliği sayesinde mümkün olmuştur. Milletimiz meşrebi ne olursa olsun, Allah diyen, Peygamber diyen, en azından böyle gözüken herkesi desteklemiştir. Rahmetli Özal, Demirel, Ecevit, hatta biz bu yapıya destek olduk. Ben de katılmadığım pek çok yönleri olmasına rağmen bunlara yardımcı oldum. Allah dedikleri için müsamaha gösterdik. Ortak bir yanımız var, dedik. Ama inanın bana, aynı menzile giden farklı yollardan biri gördüğümüz yapının, sinsi emellerin örtüsü olduğunu uzun süre göremedik. Bu hain örgütün gerçek yüzünü çok daha önceden ortaya dökememiş olmanın üzüntüsü içerisindeyim. Bundan dolayı hem Rabbimize hem de milletimize verecek hesabımız olduğunu biliyorum. Rabbim de milletim de bizi affetsin.”

    İyi de, Erdoğan'ın bu konuşması bir yol haritası yapılmış, her türlü din istismarına kapılar kapatılmış mıydı?

    Yani bugün, tıpkı dün gibi “Allah” dedikleri için müsamaha gösterilenler yok muydu? “Aynı menzile farklı yollardan gidiyoruz” inancıyla yeni FETÖ'cülere destek olunmuyor muydu? Hukuk içinde imtiyazlılar düzeni yeniden kurulmuyor muydu? Geçmiş dönemin günahlarına en çok bulaşanlar bugün en tepelere çıkmıyor muydu? diye kuşkulananlar haksız mıydı?

    Melih Gökçek, Gülen'e niçin yalvarmıştı?

    Fetullah Gülen’in sohbet kayıtlarından biri Türkiye siyasi tarihine Erdoğan'la ilgili bir terim de armağan etmişti: “Uzun Adam.”

    Aslında bu terimi ilk kez Enerji Bakanı Taner Yıldız; “Uzun Adam'ın ölmesini üç yıldan beri bekliyoruz diyorlar” sözleriyle gündeme taşımıştı. FETÖ'nün Erdoğan için “Uzun Adam” ifadesini kullanmasını gündeme getiren Yıldız'ın istihbaratının kaynağı, öyle anlaşılıyor ki telefon dinleme kayıtlarıydı. Ancak dinlemeler toplumun bilgisine sonradan sunulacaktı.

    30 Ağustos 2013 tarihinde Hidayet Karaca ile Gülen arasında geçen görüşmede, Melih Gökçek'in oğlunun televizyonunda yayınlanacak “Erdoğan Belgeseli” konu ediliyordu. Görülen o ki, FETÖ ile AKP bağlarının kopmaması için mücadele eden Melih Gökçek, bu belgeselde Gülen'den birkaç cümle alarak barışmayı sağlamaya çalışıyordu.

    Karaca, Gülen'e projeyi “Melih Gökçek'le beraberdik. O da arıyormuş. Uzun uzun, yalvarırcasına bir talepte bulundu. Bunlar bir belgesel hazırlıyorlar, Usta'nın Hayatı diye... Oğlunun televizyonunda yayınlayacaklar. Ne olur diyor, bu fitne fesat da biter diyor. Hocam, birkaç kelime bir şey söylese diyor” ifadeleriyle aktarırken, Melih Gökçek'in kendisine yalvardığını şöyle anlatıyordu:

    “Çok yalvardı. Hocamın yanında bir parça hatırım varsa, ben gideyim dedi, oraya gideyim dedi, ben telefon açayım dedi. Böyle bir talepte bulundu.”

    Asıl haberse Fetullah Gülen'in yanıtındaydı:

    “O kadar çok hainlik yaptı ki, hâlâ da yapıyor. Tarih karşısında ne deriz? Üst üste gelen falsolar karşısında ne deriz? Evet. Bir de böyle ortaya bir şey çıkmadan, ne diyeyim ki ben bununla alakalı!”

    Gülen görüşmede Erdoğan'dan “Uzun” diye bahsederken, Melih Gökçek’in Fetullahçılardan kopmamak için gösterdiği çaba dikkat çekiyordu. Gerçekten de Gökçek, dananın kuyruğu kopana kadar Fetullahçıları karşısına almamaya çalışıyordu. AKP’nin önde gelenleri içinde FETÖ aleyhinde en son söz söyleyen kişi o olmuştu. Gökçek’in Fetullahçılarla bu ilişkisi, AKP içinde bile sert dalgalara yol açıyordu. AKP’nin eski Hükümet Sözcüsü Bülent Arınç'ın “Gökçek bu yapıya Ankara'yı parsel parsel satmıştır” sözleri, bu konuda akılda en çok kalan söz oluyordu.

    Bülent Arınç’ın “Ahmaklık” itirafı!

    “Kimse beni paralel devlet yapılanması ile irtibatlı, onları savunan bir kişi olarak görmesin. Ancak 'silahlı terör örgütü' sözü ete kemiğe bürünmeli, bir mahkeme kararıyla ispat edilmeli, diye düşünmüştüm. Bugün yaşadığımız silahlı darbe teşebbüsünün içinde Fetullah Gülen’le irtibatlı, onun emir ve direktifleriyle bunu yaptıklarını ifade eden insanlar da vardır. Sayın Cumhurbaşkanımızın, Sayın Başbakanımızın yanındayız. Sözlerinin doğru olduğuna, her şeyden önce inanmak mecburiyetindeyiz. Bunu ben darbe gecesi öğrenmiş olmakla, 'yahu ne kadar ahmakmışsın, bunu herkes söylüyordu' diyebilirler. Silahlı terör örgütünün Fetullahçı olması, o gece ortaya çıkan bir olaydır. Ben o gece öğrenmiş olabilirim ama Sayın Cumhurbaşkanımız da o gece öğrendi. Genelkurmay Başkanımız da o gece öğrendi. Onların bilmediklerini ben nasıl bilebilirim?”

    Bu sözler, Fetullahçıları savunmak için tekrar avukatlık cübbesini giymeyi arzulayan Bülent Arınç'ın 15 Temmuz darbe girişiminden hemen sonraki açıklamalarıydı. Arınç'ın “ahmakmışım” diye özetlenen ve öne çıkan bu çıkışı çok tartışılmıştı.

    Başsavcı’dan Arınç’a: “Herkes Hesap Verecek” uyarısı!

    Bu sözlerden tatmin olmayanlar da vardı. Onlardan biri de Arınç'ın memleketi Manisa'nın Cumhuriyet Başsavcısı Akif Celalettin Şimşek olmaktaydı. Manisa'da kelepçe takılan FETÖ şüphelisi kadınlar arasında türbanlıların da olmasının ardından, görevden alınan İl Emniyet Müdürü Tayfur Erdal Ceren'i de bu uğurda kaybettiklerini dile getiren Başsavcı Şimşek, şunları aktarmıştı:

    “Biz işini son derece güzel yapan bir emniyet müdürünü bu uğurda kaybettik. Ne yapmıştı ki adam... Ama düşünün, o tarihte bile alanda çok güçlüydüler. Bunlara destek olan kişiler, bugün çıkmış 'Biz ahmakmışız, biz bilmem neymişiz...' Böyle bir şeyi ben kabul etmiyorum. İsme girmiyorum. Ne demek istediğimi anladınız. Hiç kimse kusura bakmasın. Herkes, bugüne kadar bu ülkeye ihanet eden kişilerin içerisinde yer alan, bunlara destek olan, bunların suistimallerine göz yuman, karşılarında bize saldıran herkes hesap verecek. Bunun hiç şakası yok. Bu kadar sıkıntıdan sonra, şartlar bu hale gelince, 'kenara çekileyim, ben seyredeyim’..? Öyle bir şey yok. Bunlarla iş birliği yapan herkes hesap verecek.”

    Manisa Başsavcısı Şimşek'in bu zehir zemberek çıkışını, Bülent Arınç da uzunca yanıtlamıştı. Arınç Twitter'da yayınladığı yanıtına şu sözlerle başlamıştı:

    “Esasen ne bu Sn. Başsavcının ne de diğer kronik Bülent Arınç muhaliflerinin sözlerini ciddiye almadığımdan onlara cevap vermek, onları muhatap almak istemiyorum. Fakat puslu havada avlanmak isteyenler, şahsım üzerinden yaptıkları açıklamalarla aslında bambaşka bir niyetlerinin olduğunu açık edip, kendilerini ele verdiler.”

    Manisa'daki FETÖ soruşturmalarına dair eleştirilerini hatırlatan Arınç,“FETÖ ile iş birliği yapan herkes hesap verecek” diyen Başsavcı'nın görevden alınması için çağrı yapmıştı.

    “Şüphe yoktur ki Manisa Başsavcısı yaptığı bu açıklamalarla tarafsızlığını kamuoyu önünde yitirmiş bir yargı mensubu durumuna düşmüştür. Ayrıca kamu görevlileri için yasaklanmış olan siyaset alanına girmiş ve açıkça kanun ihlali de yapmıştır. Görevinin ve kendini bağlayan kanunların sınırları dışına çıkan bu Sn. Başsavcı hakkında HSYK'nın bir tasarrufu olacak mıdır, yoksa gereği zamana mı bırakılacaktır?”

    Bülent Arınç'ın arzusu çok geçmeden yerine getirilmiş durumdaydı. Temmuz 2017'de Manisa Başsavcısı Akif Celalettin Şimşek, Ekim 2017'de ise Manisa'daki FETÖ soruşturmalarını yürüten savcı Kazım Özsoy görevlerinden alınmışlardı.

    Velhasıl FET֒cülerin bir türlü inine girilmiyor, asıl “gen”leri ve Siyonist-Masonik ilişkileri deşifre edilmiyor, bu kanser urlarını ve kangrenleşen elebaşlarını etkisiz kılacak ciddi, gerçekçi ve netice verici adımlar gereğince atılmıyordu. Artık Türkiye’nin bu zihniyet ve hükümetlerden kurtulması gerekiyordu.

     

     


    [1] Kargış: Beddua, aleyhinde konuşma

    [2] Barış Pehlivan ve Barış Terkoğlu’nun hazırladığı “Metastaz” kitabında yer alan bazı çarpıcı bilgileri okurlarımızla özet olarak paylaşmak istiyoruz.

    [3]“Ihsan Kalkavan: Hormonlu büyüyen yapı, ülkeye ihanet etti!”, Deniz Haber, 15.8.2016, https://www.denizhaber.com.tr/ihsan-kalkavan-hormonlu-buyu-yen-yapi-ulkeye-ihanet-etti-haber-69705.htm































    Bu Haber 304 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS