• OĞUZHAN ASİLTÜRK MADEM KARANLIK BİRİSİYDİ, ERBAKAN HOCA HANGİ MAZERET VE HİKMETLERLE BU TİPLERE KATLANDI?!...

    OĞUZHAN ASİLTÜRK MADEM KARANLIK BİRİSİYDİ, ERBAKAN HOCA HANGİ MAZERET VE HİKMETLERLE BU TİPLERE KATLANDI?!...

    24 Mayıs 2013
    OĞUZHAN ASİLTÜRK MADEM KARANLIK BİRİSİYDİ, ERBAKAN HOCA HANGİ MAZERET VE HİKMETLERLE BU TİPLERE KATLANDI?!.. Maneviyat Kılıflı Menfaat Avcıları Ve MİLLİ DAVALARIN KİRLİ KURMAYLARI

     
    | Devamı

    OĞUZHAN ASİLTÜRK MADEM KARANLIK BİRİSİYDİ, ERBAKAN HOCA HANGİ MAZERET VE HİKMETLERLE BU TİPLERE KATLANDI?!..


    Oğuzhan Asiltürk’ün daha iyi tanınması, Milli Görüş’e ne zaman ve ne maksatla sokulduğunun araştırılması ve Erbakan Hoca’nın hangi mazeret ve hikmetlerle bu tiplere katlandığının aydınlatılması lazımdır.

    Nitekim;

    1- 1974 CHP-MSP koalisyonunda, MSP’ne 7 bakanlık ayrılmıştı, bu bakanlıklardan birisi de İçişleri Bakanlığıydı. MSP Meclis grubunda bu bakanlık için ilk düşünülen isim 1. Ordudan emekli olan Orgeneral Faik Türün Paşaydı ve Onunla ilgili çalışmalar yapılmaktaydı. Bu çalışmaya İsmail Müftüoğlu, İhsan Karaçam ve Rasim Hancıoğlu katılmıştı. Ancak Oğuzhan Asiltürk bakanlık koltuğuna oturmak için, gizliden gizliye Faik Türün’e muhalefet başlatmış ve Rahmetli Necmettin Erbakan Hoca’ya da tavır almıştı. Yani Oğuzhan Asiltürk menfaati gerektiğinde, çok gizli mahfiller istediğinde kulisin daniskasını yapmaktaydı. Saadet Partisinde de Yüksek İstişare Kurulu Başkanlığına gelebilmek için yaptığı kulisler ve her şeyi bir oldubittiye getirmeler O’nun ayarını ve ahlakını ortaya koymaktaydı.

    2- Prof. Dr. Necmettin Erbakan MSP’nin kuruluşunda İsviçre’de olduğu için, kurucu olarak bulunmamış, ancak bilahare Genel İdare Kurulu kontenjanından yönetime katılmış ve MSP’nin Genel Başkanı Süleyman Arif Emre yapılmıştı. Ne var ki, taban seçimlere Necmettin Erbakan’ın genel başkanlığında girilmesinden yanaydı. Ancak başta Oğuzhan Asiltürk olmak üzere, Rasim Hancıoğlu, A. Tevfik Paksu ittifakı, Necmettin Erbakan’ın genel başkan olarak partinin başına geçmesini ve seçimlere öyle gidilmesini istemiyorlardı. Bu ekip maalesef kulislerinde başarılı olmuşlardı. Oğuzhan Asiltürk’ün hem Hoca’nın sadık sağ kolu rolünü oynamasının ve hem de her fırsatta Hoca’ya karşı çıkmasının ve ayağını kaydırmaya çalışmasının tek sebebi, ileride Milli Görüş’ü ele geçirmeye ve dejenere etmeye yönelik hazırlıktı. Ve tabi seçim sonrasında büyük bir özveri ile Süleyman Arif Emre genel başkanlıktan ayrılmış, yerine de Necmettin Erbakan’ı genel başkan olarak sunmuşlardı. Erbakan, Oğuzhan Asiltürk, Rasim Hancıoğlu ve bilahare 14’ler olarak bilinenlerden bazılarının menfi gayretlerine rağmen, 20 Ekim 1973 tarihinde MSP Genel Başkanlığına taşınmıştı.

    Ardından, CHP-MSP koalisyonunu oluşturmak için, Oğuzhan Asiltürk, Deniz Baykal’la 7 Gün Dergisinin Ankara’daki ofisinde gizli görüşmelere başlamış ve Meclis grup toplantısında da “Masonları hükümetin dışında tutmak için CHP ile koalisyon yapılmasının” yararlarını anlatmıştır. O süreçte Bay Oğuzhan’ın ve Onu kışkırtanların asıl amacı “Bakınız, dinci Erbakan, dinsiz CHP ile koalisyon kurup, sağcıları ve dindarları zayıflatmıştır” şeklindeki masonik propagandalara haklılık kazandırmaktır. Ancak 9 Ocak 1974’te kurulan CHP-MSP koalisyonu çok hayırlı hizmetlere vesile olmuş, hatta bu hükümet “Erbakan Hükümeti” olarak anılmaya başlanmış ve aldandıklarını gören dış güçler ve işbirlikçilerin tertip ve tahrikiyle yıktırılmıştır.

    3- CHP ile koalisyon sürecinde ve Oğuzhan Asiltürk’ün, İçişleri Bakanlığı koltuğuna oturduğu dönemde, Demokratik Parti milletvekili Hilmi Türkmen ve Adalet Partisi milletvekili Ahmet Buldanlı, 7 Nisan 1974 tarihinde, İçişleri Bakanlığına masonlarla ilgili yazılı soru önergesi sunmuşlardı. Bu önergede sorulan husus; “Türk Yükselme Cemiyeti, Bakanlığınız döneminde adını Hür ve Kabul Edilmiş Mason Derneği’ne çevirdi mi, siz bu yeni dernek adını tescil ettiniz mi?”olmaktaydı.

    Oğuzhan Asiltürk, bu önergeye cevap vermeye dahi yanaşmamıştı. Çünkü Oğuzhan Asiltürk’ün İçişleri Bakanlığı dönemi boyunca, Mason kuruluşlarının locaları gizlice tescil edilmeye başlanmış, Erbakan Hoca’nın farkına varıp müdahale etmesiyle sonlandırılmıştı. Hem her fırsatta Masonlara karşı olduğunu tekrarlayan ve hem de onları tescil ile çalışmalarını kolaylaştıran Oğuzhan Asiltürk acaba gerçekte kimin adamıydı?

    4- 12 Eylül 1980 darbesinden sonra, Necmettin Erbakan siyasi yasaklıydı. 6 Eylül 1987 tarihinde yapılan referandumla siyasi yasağı kalkan Erbakan Hoca, 25 Eylül 1987 yılında Refah Partisine üye yapıldı, bunun üzerine, Erbakan’ın genel başkanlığa getirilme meselesi, yeniden tartışmalara yo açtı. Burada da Oğuzhan Asiltürk ve bazı arkadaşları; Necmettin Erbakan’ın genel başkanlığına karşı tavır almış ve Hoca’yı enterne etmek için “parti üstü bir konumda kalması” gerektiğini savunmuşlardı. Ama tabanın bildiği ve görünürdeki resim; Oğuzhan Asiltürk’ün Rahmetli Erbakan’ın daima yanında bulunduğu ve vazgeçilmez sağ kolu olduğu yolundaydı. Oysa Necmettin Erbakan’ın her genel başkanlığa getirilmesi meselesinde, en büyük muhalefetin, Oğuzhan Asiltürk’ten gelmesinin altında acaba hangi sırlar yatmaktaydı?

    6- Bütün bunlar yetmemiş, Erbakan Hoca’nın vefatından sonra, hem parti toplantılarında, hem Konya’da TV kameraları karşısında Oğuzhan Asiltürk Rahmetli Hoca’nın aleyhine (güya el konulmasın diye) “ümmetin parasını kendi üzerine aldı, sonra da mirasçılarına bıraktı” suçlamasını yapmıştı. Bundan birkaç ay sonra da, şikâyet üzerine savcılığa gidip “yanlış bilgilenmeden doğan asılsız iddialarda bulunduğu” itirafını yapmış, yani tükürdüklerini yalamış ve kendi kendisini yalanlamıştı. Şimdi sormak gerekir: MSP döneminde, Yapı Kredi Bankası Çankaya şubesindeki 5924 nolu Oğuzhan Asiltürk’e ait hesaba, MSP adına yatırılan paraları, Oğuzhan Asiltürk aynı ile MSP’den sonra kurulan partilerin kasasına aktarmış mıydı? Bunun mutlaka araştırılması lazımdı. O zaman kimin zimmetine para geçirip, geçirmediği böylece daha iyi anlaşılacaktı![2]

    Bir Teşkilat ve camiadaki marazlı tipler, aynen kanser hücreleri gibidir.

    Vücudumuz dışarıdan giren mikroplara karşı, doğal bağışıklık sistemini devreye sokarak, ürettiği antikorlarla onları etkisiz bırakmaya yönelmektedir. Ancak kanser hücreleri, kendi içinde ürediği için, vücudumuz onları “saldırgan bir yabancı” olarak değil, “bedenin bir parçası” gibi algıladığından, onlarla mücadele gereği hissetmeyip, kanser hücrelerini etkisizleştirmek üzere bağışıklık sistemini devreye sokmadığı gözlenmektedir. Böylece kanser hücreleri urlaşma ve tüm organları sarıp kuşatma fırsatına erişmektedir.

    Bir dönem çok yaygın olan verem hastalığının iyileşmesi için uygulanan çok özel beslenme yöntemlerinin ve alınan güçlü vitaminlerin vücudun direncini ve bağışıklık sistemini güçlendirdiği ve iyileşme sonrası insana ekstra bir zindelik verdiği söylenirdi. Ancak bütün bu “yan getirileri ve bazı yararlı neticeleri” ileri sürülerek verem hastalığının reklamını yapmaya ve özendirecek şekilde hayırlı sonuçlarını anlatmaya girişilmezdi. İşte bu marazlı tipler ve şu AKP’yi kuran dönekler, acaba Milli Görüş bünyesinde üreyen kanser ve verem hücreleri gibi miydi? Pek çok insanımızın hala onları sağlam ve İslam düşünceli ve Milli Görüş takipçileri görmeleri, kalbi bir safiyet miydi, akli bir zafiyet miydi, boş bir temenni ve teselli miydi, yoksa gizlenen bir gerçeğin ifadesi miydi?

    Şiir:

    “Bizsiz bizi yenemezlerdi, bizimle vurdular bizi

    Mikrop saldılar kanımıza, o tıkadı kalbimizi”

    dizeleri, Milli Görüş’ten ayrılan dönekleri ne güzel ifade etmektedir. Evet, örneğin Mehmet Akif’in Sultan Abdülhamid’e bazı şiirlerinde “korkak, müstebit (despot), Osmanlının gelişip güçlenmesinin önündeki engel” görmesinden daha beter bir gaflet ve hıyaneti bunlar rahmetli Erbakan’a göstermişlerdir. Ve bu yüzden maalesef, Abdülhamid sonrası Osmanlı ne hale gelmişse, Türkiye’de Erbakan sonrası benzer felaketlere uğramış vaziyettedir. Umarız bu felaketlerden ders alınacak, Milli bir gayret ve mesuliyetle bu vahim gidişe son verilecektir.

    Hala elimizde ve sitemizde bulunan videolara çekilmiş eski konuşmalarında: “Bugün Necmettin Erbakan Hocamız bile Refah Partisini bırakıp, sözgelimi Anavatan’a gidecek olsa biz yine Hak davanın temsilcisi Refah Partisi’nde kalacağız!” diye sadakat numarası çeken Bülent Arınç’lar ve Recep T. Erdoğan’lar şimdi, Hz. Peygamberimize yönelik ahlaksız saldırılar karşısında bir iki beylik ve göstermelik kınama dışında gayet ilgisiz ve tepkisizdir. Libya, Mısır, Yemen ve Afganistan’daki gibi, suçsuz ve sorumsuz insanları hedef alan ve masum canlara kıyılan girişimler elbette tasvip edilemezdi. Ama etkin ve gerçekçi tepkileri de iktidarların organize etmesi gerekirdi.



    [1] 29 Nisan 2013, Levent Gültekin, acikcenk@gmail.com

    [2] http://www.nizamajans.com, 01.03.2013, S. Tahiroğlu



                       KAYNAK MAKALENİN DEVAMINI YAYINLIYORUZ:


    Maneviyat Kılıflı Menfaat Avcıları Ve MİLLİ DAVALARIN KİRLİ KURMAYLARI


    Dünyevileşmenin ve dindarlık adına dinar devşirmenin simgesi olan Yahudiler ve aynı yolu izleyen Hıristiyan ve Müslüman kesimler:

    “Yasaklandığı halde (çeşitli fetva ve bahanelerle) faiz alıp (vermeleri ve faizci düzeni gerekli görüp desteklemeleri) ve insanların mallarını haksız yere (ve dini hizmet perdesiyle) yemeleri nedeniyle (Allah’ın gazabını çekmişlerdir)” (Nisa: 161)

    “Size geldiklerinde: "İnandık" derler. Oysa onlar inkârla girmişlerdir ve yine onunla çıkmışlardır. Allah, gizli tutmakta olduklarını daha iyi bilir.”

    “Onlardan çoğunun günahta, düşmanlıkta ve haram yiyicilikte çabalarına hız kattıklarını görürsün. Yapmakta oldukları ne kötüdür.”

    “Bilgin-yöneticileri (Rabbaniyyun) ve yüksek bilginleri (Ahbar), onları, günah söylemelerinden ve haram yiyiciliklerinden sakındırmalı değil miydi? Yapmakta oldukları ne kötüdür.” (Maide: 61,62,63)

    Gibi ayetler ve onlarca hadisi şerifler, din istismarıyla dünyalık kazanmanın, hem en ağır ve çirkin günahlar sınıfına girdiğine, hem de çok yaygın işlendiğine dikkat çekmekte ve asıl suçun ve sorumluluğun ise “din bilgini, manevi hizmet rehberi, tarikat ehli” gibi önde gelen kişilere ait olduğunu haber vermektedir.

    Levent Gültekin “Bu Meseleleri Konuşma Zamanımız Gelmedi mi?”başlıklı, ciddi, gerçekçi ve cesaretli bir yazıyla, konuyu tekrar gündeme getirmişti.

    “Diğer taraftan Kanal 7 meselesi var. Deniz Feneri meselesi var. TV5 meselesi var.

    Cübbeli Ahmet hocanın Jet Fadıl ile girdiği gayri ahlaki ticari tablo ortada. Otel odasını pazarlarken ‘din’in nasıl pespaye hale getirildiğini hepimiz izliyoruz.

    Adnan Oktar’ın durumu zaten konuşulacak gibi değil.

    İsmailağa cemaatindeki iktidar ve rant kavgaları artık gizlenemiyor.

    Süleymancılar cemaatindeki para ve iktidar kavgası herkesin malumu.

    Gülen cemaatinin siyasi tutumlarının neden olduğu tahribat ortada.

    Birçok tarikatın, cemaatin geldiği nokta ne yazık ki tam bir felaket. İnanılmaz bir çürümüşlük rehin almış bu yapıları.

    Görünürdeki dindarlık neredeyse defoların, ahlaki zaafların üzerini örtmek için kullanılan bir örtü haline getirilmiş.

    Allah’ı anarak daire satanlara, TV’lerde şaklabanlık yapanlara, din adına kendisine taraftar toplayanlara, aynı yöntemlerle siyaset yapanlar ses çıkarmıyor. Kimse bir diğerine “sen ne yapıyorsun arkadaş” diyecek durumda değil. Diyemiyor da. Kaldı ki bu sadece Türkiye’ye has bir durum da değil. İslam dünyası kan ağlıyor. Her gün yüzlerce insan birbirini boğazlıyor. Bilinç düzeyi, ahlaki seviye, kültürel olgunluk yerlerde. ‘Müslümanların’ insan ilişkileri, eğitim anlayışları, toplum algıları, ticari hayat tasavvurları, kadınlara bakışları, çocukları yetiştirme tarzları.. Hepsi sorunlu. İktidara, paraya, güç ilişkilerine uyarlanan ve bu alanlardaki hareketliliği temin eden din artık bir inanç, bir düşünce, bir ruh hali, bir bilgelik… olarak anlamını tümüyle yitiriyor.

    Siyasete, ticarete, cemaat ilişkilerine malzeme yapılan din ne yazık ki Müslümanlık olmaktan çıkıyor. Elbette bireysel anlamda çok düzgün, çok temiz, çok namuslu insanlar yok değil. Benim dikkat çekmeye çalıştığım ‘dindarlıkları’ ile varlığını ortaya koyan yapıların durumu.

    İşte tablo böyleyken bu tablonun sorumluları, bu cemaatlerin, bu tarikatların temsilcileri İstanbul’da meseleleri konuşmak üzere toplanmışlar. Başka ülkelerden gelenleri bilemem ama Türkiye’den katılanlar ne söylediler o toplantıda? Daha kendi ülkesindeki kendisinin de neden olduğu çürümüşlüğe çare üretemeyenler ‘İslam dünyası’nın çürümüşlüğüne dair ne söyleyecekler?

    Kabul etmek gerekiyor ki Kur’an değil ama ‘İslam’ tahrif edildi. Dünyanın herhangi bir yerinde yaşama geçirilmiş bir ‘İslam’ ne yazık ki yok denecek durumda.

    Eğer İslam son din olmamış olsaydı yeni bir Peygamber, yeni bir din gelseydi kime ne söylerdi? İbadetleri kendi siyasi ve ticari kazançlarına malzeme edenleri görünce, o ibadetler hakkında nasıl bir hüküm verirdi? Çürümüşlüğün, ahlaki sefaletin kaynağı ‘bu âlimlerin’ din diye ileri sürdükleri yorumlar değil mi? Toplanan bu âlimlerin yorumlarıyla ortaya çıkan ‘din’in kimseye bir yarar sağlamadığını görmek için daha ne kadar zaman gerekli?

    Müslümanlar bu yorumlara bakarak birbirlerini öldürmüyorlar mı? Bu yorumlara bakarak hırsızlıklarına kılıf bulmuyorlar mı? Bu yorumlara bakarak yaşam tarzlarını belirlemiyorlar mı? Bu yorumlara bakarak çocuklarını eğitmiyorlar mı? Bu yorumlara bakarak toplumsal düzen tesis etmeye çabalamıyorlar mı? Bu yorumlara bakarak siyaset yapmıyorlar mı? Bu yorumlara bakarak ticaret yapmıyorlar mı? Peki şimdi bu yorumların sahipleri neden oldukları çürümüşlüğü çözebilecek ‘bilgeliği’ nereden ve nasıl bulacaklardı? İşe yaramayan bir ‘din yorumu’nun üzerinden hangi mesele konuşulup çözüm bulunacaktı?

    Dinin ritüelleri o kadar önemli hale getirildi ki bu ritüeller başkalarının defolarına örtü vazifesi görmekteydi. Namaz kılmak, oruç tutmak 'dürüst' olmaktan daha mı önemliydi?

    Dindarlık yapmak için kurulan partilerin parayla ilişkileri, dindarlık yaymak için kurulan TV ve gazetelerin, yardım kuruluşlarının, cemaatlerin, tarikatların ahlaki sefaleti… Bu dindarlığa insanları çağırmak, buradan medet ummak kendimizi kandırmak değil miydi?

    Cübbeli Ahmet’in yaydığı dindarlık Jet Fadıl gibilerden başka kimin işine yarayacaktı? Kardavi’nin yaydığı dindarlık başka Müslümanları gözünü kırpmadan katledenlerden başka kimin işine yarayacaktı? Deniz Feneri’nin yaydığı dindarlıktan bir bereket, bir ahlaki fazilet sadır olur muydu? Dindarlık yaymak için kurulan (sonra işbirlikçilere peşkeş sunulan N.G.) Kanal 7’nin yaydığı temiz bir din kalır mıydı?

    Biliyorum, diyeceksiniz ki “dindar olmayan diğer yapılar daha mı temiz?” Evet, belki değil, ama diğer yapılara yaptıkları yanlışların bedelini anında ödetiyoruz. Dindarlıklarına bakarak ‘vardır bir hikmeti’ diyerek müsamaha yolunu seçmiyoruz. Bir anne bıçakla ekmeğin üzerine çikolata sürüp çocuğuna verdiğinde bu bir şefkat göstergesidir.

    Aynı bıçağı insan öldürmek için kullandığınızda o cinayet aletidir. Ne yazık ki Müslümanlık bugünkü (El-Kaide, Taliban gibi N.G.) yapılar eliyle bir cinayet silahına dönüştürüldü. (ılımlı İslamcılarla katı şeriatçıların, Suriye’de olduğu gibi, aynı Siyonist ve emperyalist güçlere hizmet ettirildiğini hala görmüyoruz. N.G.)

    Şimdi bu silahın daha kaç Müslümanın hayatını mahvedeceğini görmeyi bekliyoruz.”[1]

    Sn. Yazarın tebrik ve takdir ettiğimiz bu doğru tespit ve tenkitleri içinde, bazı uygunsuz tasnif ve tahriflerini de hatırlatmamız gerekirdi:

    1- “Müslümanlığından zuhur eden sağlam bir ahlak ortaya koyabilen bir topluluk, bir ‘yapı’ ne yazık ki dünyanın herhangi bir yerinde çıkmadı” gibi genellemeler, insanları yanlış ve haksız kanaatlere yöneltirdi, çok hayırlı ve ihlâslı hizmet ve hareketleri de kötüler ve gölgeler nitelikteydi. Oysa bizzat şehit olduğumuz, Elazığ, Bingöl, Diyarbakır, Malatya ve Adana başta olmak üzere birçok ilimiz ve çevresinde tasavvufi eğitim yöntemiyle çok önemli ve etkili hizmetlere öncülük eden Rahmetullah Hacı Haydar Baba Hazretleri, Palu’nun en ücra köşesindeki basit bir kerpiç ev dışında hiçbir mal varlığı edinmemişti. Ve yine Üstat Bediüzzaman Hazretleri ve bir avuç has talebeleri, zerre kadar dünyaya meyletmemiş ve istismara yeltenmemişlerdi.

    (Neredeyse 50 yıldır ilmi, siyasi ve ahlaki hizmetlerin içinde bulunan ve elliden fazla kitabı bulunan Ahmet Akgül Hoca’nın ve Milli Çözüm yazarlarının samimiyet ve istikameti de ayrıca tebrik ve takdir edilecek bir örnektir. Ahmet Hoca’ya yirmi sene önce emekli parasıyla aldığı çatı katı sade bir ev ve ikinci el bir arabası dışında, kendisine ve eşine ait bir dikili ağacını bulanlara, bunlar hediye edilecektir. Milli Çözüm Ekibinin hemen tamamına yakını, bu hizmetlere başladıkları dönemden, bugün daha fakirdir.)

    2- “Yaklaşık bir yıl önce Milli Görüş’ün önemli isimlerinden Oğuzhan Asiltürk “partinin paralarının Erbakan’ın çocuklarının üzerine geçirildiğini” açıkladı. Geçtiğimiz hafta da Erbakan’ın çocukları hem Oğuzhan Asiltrük’ü, hem de Şevket Kazan’ı edindikleri servetin kaynağını açıklamaya çağırdı. Bu sadece işin bir kısmı. Bildiğimiz, gördüğümüz daha çok olay vardı. Bosna için toplanan paraların Kent Bank’ın Off shor hesabında batırılması, cemaat adına kurulan şirketlerin o şirketleri yönetenlerin şahsi malı haline sokulması… Kendine teslim edilen paralara sahip olamamış, istismar etmiş Erbakan ve arkadaşlarının tesis etmeye çalıştığı dindarlık hangi yaraya merhem olacaktı?” sözleriyle, sanki sıraladığı bütün doğruları, Erbakan’la ilgili bu yanlış yorumlarına kılıf yapmak ve haklılık kazandırmak için yazdığı izlenimini vermekteydi.

    Elbette Milli Görüş içerisinde ve Rahmetli Erbakan’ın yakın çevresinde de, din istismarı yapanlar, dava diye tavasını doldurmaya çalışanlar vardı.. Hatta, Siyonist ve emperyalist odakların en korkulu rüyası ve adil bir dünya programlayıcı olduğu için, özellikle Hoca’nın etrafını kuşatmaları ve O’nu karalamaya yarayacak yamuklukları yaptırmaları kaçınılmazdı. Ancak Erbakan’ın şahsiyetini ve bu güne kadar dünyalık makam ve menfaate bulaşmamış sadık talebe ve takipçilerini bunlardan kesinlikle ayırmak lazımdı; bu hem aklın ve vicdanın, hem de gerçekçi olguların icabıydı.

    Erbakan, Bosna savaşı ve kayıp yardımlar safsatası!

    Evet, din istismarı ve maneviyat pazarlamasıyla dünyalık makam ve menfaat devşirmek, maalesef en yaygın ama en saygın sahtekârlık aracıdır. Hem siyaset hem de dini hizmet erbabının, bu göreve başlamadan önceki mal varlıklarıyla, sonrasındaki servet yığınakları arasındaki korkunç artış, ağızları uçuklatacak orandadır. “Yahu, ticaret ve şirket gibi faaliyetlere vakit ayırmayıp sadece siyasi ve dini hizmetle meşgul olduğunuza göre, bu büyük servetleri nasıl kazandınız?” sorusu mutlaka sorulmalı ve ciddi bir devlet araştırılması yapılması halinde şu AKP kurmaylarının, bir kısım cemaat ve tarikat mensuplarının bu hizmetlerden önceki ve sonraki mal varlıkları herkesi şaşırtacak ve biraz olsun gözlerimizi açacaktır. Bu arada bizim Adil Düzen programlarımızda yer alan: “Siyasi ve ahlaki hizmetlere katılan kişilerin mal varlıklarının tespiti yapılacak, makul ve münasip birikim ve artışlar dışındaki kazanımlarına devletçe el konulacaktır”prensibi ise, mutlaka kanunlaşmalı ve uygulanmalıdır.

    Yeri gelmişken şu gerçeği de özellikle vurgulayalım ki;

    Onun gayret ve girişimiyle, sömürü saltanatları sallanan malum odakların kasıtlı ve planlı propagandaları ve yoğun karalama kampanyaları sonucu, hakkında ön yargılar ve olumsuz imajlar oluşturulan Rahmetli Erbakan Hoca; dünyanın en önde gelen teknik profesörü ve dahisi ve Milli sanayi girişimcisi olarak, siyasete atılmadan önceki şahsi birikim ve yatırımları, yaklaşık 50 yıllık siyasi hayatı sonunda vefatıyla çocuklarına bıraktığı mirastan daha fazla olan, yani şahsi serveti artmak yerine azalan tek ve örnek şahsiyet konumundadır.

    Bütün dış güçlere, içerideki masonik ve sabataist kesimlere, solcu ve sağcı mahfillere, tarikatçı ve cemaatçi işbirlikçilere rağmen, Milli Görüş organizasyonlarını ve onlarca yan kuruluşlarını; Bosna, Çeçenistan, Doğu Türkistan (Uygur-Sincan), Filistin, Moro, Eritre, gibi tüm mazlum Müslümanların diriliş ve direniş çabalarını ekonomik ve siyasi yönden destekleyip ayakta tutan Erbakan’ın bu harcamalarını, ne devletin partilere ayırdığı bütçe payı, ne Avrupa Milli Görüş teşkilatlarının gönüllü katkıları, ne de dava dertlilerinin mütevazı yardımları asla karşılayamazdı. Rahmetli Hoca’nın ülkemizde ve bütün yeryüzünde Hakkı Hâkim kılma cihadını yürütmek üzere, dünyanın ayrı ülkelerinde ve çok farklı sistem ve statülerle oluşturduğu özel “yapı”ların kuruluş amaçlarını, hizmet ve faaliyet alanlarını, resmiyet kanallarını ve hangi ülkelerdeki İslami hareketlere hangi imkânları ve hangi yöntemlerle sağladıklarını, sağlam belge ve bilgileriyle açıklayacağımız bir kitapta, şartlar olgunlaşınca inşallah kamuoyuna sunulacaktır.

    Örneğin “Bosna Hersek için Avrupa Milli Görüş’ten toplanan paraların, Süleyman Mercümek kasalarında yatırıldığı, veya Kent Bank’ın Off-Shore hesaplarında batırıldığı” iddiaları üzerine biraz kafa yoralım., izan ve insaf terazisinde tartalım. Bir zamanlar Avrupa Milli Görüş Teşkilatlarını sıkça ziyaret eden, konferans ve seminerler veren birisi olarak, bu Bosna’ya yardım konusunu da yetkili isimlere sormuş, en fazla 3 ile 5 milyon mark para toplandığı yanıtını almıştık. Oysa Bosnalı Müslüman Boşnaklar, beş yıl tüm Haçlı Batı’nın desteklediği Sırp zındıklarına karşı beş yıl sürekli savaşmış, haliyle tarım, ticaret ve sanata vakit bulamamış, ama bu halkın bütün yeme, içme, giyinme, elektrik giderleri yanında tüm silah ve mühimmat ihtiyaçları karşılanmış, yetmez bu arada üç tane önemli silah fabrikası kurmuşlardı.

    Bunların toplam maliyeti yüz milyonlarca doları aşmaktaydı. Bizim şahsen tanıdığımız Bosnalı komutanların ve siyasi kurmayların birçoğu bütün bu masrafların Erbakan Hoca’nın yön verdiği (parti ve Milli Görüş teşkilatları dışındaki) oluşum ve kuruluşlar eliyle sağlandığını bizzat anlatmışlardı. Yani topu topu 3-5 milyon markı bulmayan ve onların da çalınıp çırpıldığı konuşulan bu yardımlarla Bosna savaşamazdı, bu günlere ulaşamazdı. İşte bu gerçekleri çok iyi bilen malum ve melun odaklar, perde arkasındaki gerçek kahraman Erbakan’ı karalamak ve diğer İslami ve insani girişimlerini baltalamak için bu kara propagandaları başlatmışlardı.

    Oğuzhan Asiltürk’ün, Erbakan’la ilgili asılsız ithamlarını defalarca gündeme taşıyan ve Hoca aleyhine suizan oluşturulmasına katkı sağlayan Levent Gültekin’in, aynı Oğuzhan’ın savcığa gidip “Yanlış anlaşılacak ifadeler kullandığını, Erbakan Hoca’nın hizmet amaçlı paraları asla şahsi malıyla karıştırmadığını” itiraf eden sözlerini de aktarması ve okurlarını aydınlatması gerekmiyor muydu?

    Bunun gibi, Levent Gültekin daha önce 19 Mart 2012 tarihli “rezalet” yazısında; Milli Görüş'ün marazlı takımından Oğuzhan Asiltürk’ün “Erbakan cihat paralarını mala çevirip üzerine tapu etti” anlamındaki asılsız iddialarını ve daha sonra bizzat kendisinin savcılıkta “yanlış anlaşılmadan kaynaklanan asılsız beyanlar” olduğunu itiraf ettiği iftiralarını tekrar gündeme getirip; üstelik Amerikan Yahudi Lobilerinden madalyalı ve BOP kâhyası AKP’nin kiralık yalakaları Akit Gazetesindeki ağabeylerini de yalancı şahit gösterip Erbakan’ı karalama kampanyasına katkı sunması, hem kendisinin gevşek ayarını, hem de Hak davanın ve Rahmani tarafın temsilcisi olarak Erbakan’ın yüksek miyarını ortaya koymuyor muydu?

    Oğuzhan Asiltürk’ün daha iyi tanınması, Milli Görüş’e ne zaman ve ne maksatla sokulduğunun araştırılması ve Erbakan Hoca’nın hangi mazeret ve hikmetlerle bu tiplere katlandığının aydınlatılması lazımdır.

    Nitekim;

    1- 1974 CHP-MSP koalisyonunda, MSP’ne 7 bakanlık ayrılmıştı, bu bakanlıklardan birisi de İçişleri Bakanlığıydı. MSP Meclis grubunda bu bakanlık için ilk düşünülen isim 1. Ordudan emekli olan Orgeneral Faik Türün Paşaydı ve Onunla ilgili çalışmalar yapılmaktaydı. Bu çalışmaya İsmail Müftüoğlu, İhsan Karaçam ve Rasim Hancıoğlu katılmıştı. Ancak Oğuzhan Asiltürk bakanlık koltuğuna oturmak için, gizliden gizliye Faik Türün’e muhalefet başlatmış ve Rahmetli Necmettin Erbakan Hoca’ya da tavır almıştı. Yani Oğuzhan Asiltürk menfaati gerektiğinde, çok gizli mahfiller istediğinde kulisin daniskasını yapmaktaydı. Saadet Partisinde de Yüksek İstişare Kurulu Başkanlığına gelebilmek için yaptığı kulisler ve her şeyi bir oldubittiye getirmeler O’nun ayarını ve ahlakını ortaya koymaktaydı.

    2- Prof. Dr. Necmettin Erbakan MSP’nin kuruluşunda İsviçre’de olduğu için, kurucu olarak bulunmamış, ancak bilahare Genel İdare Kurulu kontenjanından yönetime katılmış ve MSP’nin Genel Başkanı Süleyman Arif Emre yapılmıştı. Ne var ki, taban seçimlere Necmettin Erbakan’ın genel başkanlığında girilmesinden yanaydı. Ancak başta Oğuzhan Asiltürk olmak üzere, Rasim Hancıoğlu, A. Tevfik Paksu ittifakı, Necmettin Erbakan’ın genel başkan olarak partinin başına geçmesini ve seçimlere öyle gidilmesini istemiyorlardı. Bu ekip maalesef kulislerinde başarılı olmuşlardı. Oğuzhan Asiltürk’ün hem Hoca’nın sadık sağ kolu rolünü oynamasının ve hem de her fırsatta Hoca’ya karşı çıkmasının ve ayağını kaydırmaya çalışmasının tek sebebi, ileride Milli Görüş’ü ele geçirmeye ve dejenere etmeye yönelik hazırlıktı. Ve tabi seçim sonrasında büyük bir özveri ile Süleyman Arif Emre genel başkanlıktan ayrılmış, yerine de Necmettin Erbakan’ı genel başkan olarak sunmuşlardı. Erbakan, Oğuzhan Asiltürk, Rasim Hancıoğlu ve bilahare 14’ler olarak bilinenlerden bazılarının menfi gayretlerine rağmen, 20 Ekim 1973 tarihinde MSP Genel Başkanlığına taşınmıştı.

    Ardından, CHP-MSP koalisyonunu oluşturmak için, Oğuzhan Asiltürk, Deniz Baykal’la 7 Gün Dergisinin Ankara’daki ofisinde gizli görüşmelere başlamış ve Meclis grup toplantısında da “Masonları hükümetin dışında tutmak için CHP ile koalisyon yapılmasının” yararlarını anlatmıştır. O süreçte Bay Oğuzhan’ın ve Onu kışkırtanların asıl amacı “Bakınız, dinci Erbakan, dinsiz CHP ile koalisyon kurup, sağcıları ve dindarları zayıflatmıştır” şeklindeki masonik propagandalara haklılık kazandırmaktır. Ancak 9 Ocak 1974’te kurulan CHP-MSP koalisyonu çok hayırlı hizmetlere vesile olmuş, hatta bu hükümet “Erbakan Hükümeti” olarak anılmaya başlanmış ve aldandıklarını gören dış güçler ve işbirlikçilerin tertip ve tahrikiyle yıktırılmıştır.

    3- CHP ile koalisyon sürecinde ve Oğuzhan Asiltürk’ün, İçişleri Bakanlığı koltuğuna oturduğu dönemde, Demokratik Parti milletvekili Hilmi Türkmen ve Adalet Partisi milletvekili Ahmet Buldanlı, 7 Nisan 1974 tarihinde, İçişleri Bakanlığına masonlarla ilgili yazılı soru önergesi sunmuşlardı. Bu önergede sorulan husus; “Türk Yükselme Cemiyeti, Bakanlığınız döneminde adını Hür ve Kabul Edilmiş Mason Derneği’ne çevirdi mi, siz bu yeni dernek adını tescil ettiniz mi?”olmaktaydı.

    Oğuzhan Asiltürk, bu önergeye cevap vermeye dahi yanaşmamıştı. Çünkü Oğuzhan Asiltürk’ün İçişleri Bakanlığı dönemi boyunca, Mason kuruluşlarının locaları gizlice tescil edilmeye başlanmış, Erbakan Hoca’nın farkına varıp müdahale etmesiyle sonlandırılmıştı. Hem her fırsatta Masonlara karşı olduğunu tekrarlayan ve hem de onları tescil ile çalışmalarını kolaylaştıran Oğuzhan Asiltürk acaba gerçekte kimin adamıydı?

    4- 12 Eylül 1980 darbesinden sonra, Necmettin Erbakan siyasi yasaklıydı. 6 Eylül 1987 tarihinde yapılan referandumla siyasi yasağı kalkan Erbakan Hoca, 25 Eylül 1987 yılında Refah Partisine üye yapıldı, bunun üzerine, Erbakan’ın genel başkanlığa getirilme meselesi, yeniden tartışmalara yo açtı. Burada da Oğuzhan Asiltürk ve bazı arkadaşları; Necmettin Erbakan’ın genel başkanlığına karşı tavır almış ve Hoca’yı enterne etmek için “parti üstü bir konumda kalması” gerektiğini savunmuşlardı. Ama tabanın bildiği ve görünürdeki resim; Oğuzhan Asiltürk’ün Rahmetli Erbakan’ın daima yanında bulunduğu ve vazgeçilmez sağ kolu olduğu yolundaydı. Oysa Necmettin Erbakan’ın her genel başkanlığa getirilmesi meselesinde, en büyük muhalefetin, Oğuzhan Asiltürk’ten gelmesinin altında acaba hangi sırlar yatmaktaydı?

    6- Bütün bunlar yetmemiş, Erbakan Hoca’nın vefatından sonra, hem parti toplantılarında, hem Konya’da TV kameraları karşısında Oğuzhan Asiltürk Rahmetli Hoca’nın aleyhine (güya el konulmasın diye) “ümmetin parasını kendi üzerine aldı, sonra da mirasçılarına bıraktı” suçlamasını yapmıştı. Bundan birkaç ay sonra da, şikâyet üzerine savcılığa gidip “yanlış bilgilenmeden doğan asılsız iddialarda bulunduğu” itirafını yapmış, yani tükürdüklerini yalamış ve kendi kendisini yalanlamıştı. Şimdi sormak gerekir: MSP döneminde, Yapı Kredi Bankası Çankaya şubesindeki 5924 nolu Oğuzhan Asiltürk’e ait hesaba, MSP adına yatırılan paraları, Oğuzhan Asiltürk aynı ile MSP’den sonra kurulan partilerin kasasına aktarmış mıydı? Bunun mutlaka araştırılması lazımdı. O zaman kimin zimmetine para geçirip, geçirmediği böylece daha iyi anlaşılacaktı![2]

    Bir Teşkilat ve camiadaki marazlı tipler, aynen kanser hücreleri gibidir.

    Vücudumuz dışarıdan giren mikroplara karşı, doğal bağışıklık sistemini devreye sokarak, ürettiği antikorlarla onları etkisiz bırakmaya yönelmektedir. Ancak kanser hücreleri, kendi içinde ürediği için, vücudumuz onları “saldırgan bir yabancı” olarak değil, “bedenin bir parçası” gibi algıladığından, onlarla mücadele gereği hissetmeyip, kanser hücrelerini etkisizleştirmek üzere bağışıklık sistemini devreye sokmadığı gözlenmektedir. Böylece kanser hücreleri urlaşma ve tüm organları sarıp kuşatma fırsatına erişmektedir.

    Bir dönem çok yaygın olan verem hastalığının iyileşmesi için uygulanan çok özel beslenme yöntemlerinin ve alınan güçlü vitaminlerin vücudun direncini ve bağışıklık sistemini güçlendirdiği ve iyileşme sonrası insana ekstra bir zindelik verdiği söylenirdi. Ancak bütün bu “yan getirileri ve bazı yararlı neticeleri” ileri sürülerek verem hastalığının reklamını yapmaya ve özendirecek şekilde hayırlı sonuçlarını anlatmaya girişilmezdi. İşte bu marazlı tipler ve şu AKP’yi kuran dönekler, acaba Milli Görüş bünyesinde üreyen kanser ve verem hücreleri gibi miydi? Pek çok insanımızın hala onları sağlam ve İslam düşünceli ve Milli Görüş takipçileri görmeleri, kalbi bir safiyet miydi, akli bir zafiyet miydi, boş bir temenni ve teselli miydi, yoksa gizlenen bir gerçeğin ifadesi miydi?

    Şiir:

    “Bizsiz bizi yenemezlerdi, bizimle vurdular bizi

    Mikrop saldılar kanımıza, o tıkadı kalbimizi”

    dizeleri, Milli Görüş’ten ayrılan dönekleri ne güzel ifade etmektedir. Evet, örneğin Mehmet Akif’in Sultan Abdülhamid’e bazı şiirlerinde “korkak, müstebit (despot), Osmanlının gelişip güçlenmesinin önündeki engel” görmesinden daha beter bir gaflet ve hıyaneti bunlar rahmetli Erbakan’a göstermişlerdir. Ve bu yüzden maalesef, Abdülhamid sonrası Osmanlı ne hale gelmişse, Türkiye’de Erbakan sonrası benzer felaketlere uğramış vaziyettedir. Umarız bu felaketlerden ders alınacak, Milli bir gayret ve mesuliyetle bu vahim gidişe son verilecektir.

    Hala elimizde ve sitemizde bulunan videolara çekilmiş eski konuşmalarında: “Bugün Necmettin Erbakan Hocamız bile Refah Partisini bırakıp, sözgelimi Anavatan’a gidecek olsa biz yine Hak davanın temsilcisi Refah Partisi’nde kalacağız!” diye sadakat numarası çeken Bülent Arınç’lar ve Recep T. Erdoğan’lar şimdi, Hz. Peygamberimize yönelik ahlaksız saldırılar karşısında bir iki beylik ve göstermelik kınama dışında gayet ilgisiz ve tepkisizdir. Libya, Mısır, Yemen ve Afganistan’daki gibi, suçsuz ve sorumsuz insanları hedef alan ve masum canlara kıyılan girişimler elbette tasvip edilemezdi. Ama etkin ve gerçekçi tepkileri de iktidarların organize etmesi gerekirdi.



    [1] 29 Nisan 2013, Levent Gültekin, acikcenk@gmail.com

    [2] http://www.nizamajans.com, 01.03.2013, S. Tahiroğlu









     

    Bu Haber 9406 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS