• ODTÜ KONFERANSI- Adil Ekonomik Düzen - Prof. Dr. Necmettin Erbakan

    ODTÜ KONFERANSI- Adil Ekonomik Düzen - Prof. Dr. Necmettin Erbakan

    18 Şubat 2019

     
    | Devamı


    ODTÜ - Adil Ekonomik Düzen - Prof. Dr. Necmettin Erbakan

    Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nin kıymetli gençlerini sevgiyle, muhabbetle selamlıyorum, hepinize saygılarımı sunuyorum. Sözlerime başlarken, önce mübarek bir Ramazan günündeyiz; Ramazanlarınızı tebrik ediyorum. Yine sözlerime başlarken, bizleri buraya davet eden kulübünüzün yöneticileri arkadaşlarımıza bilhassa teşekkürlerimi arz ediyorum. Sizleri ziyaret ettiğimiz ve inanıyorum ki çok önemli bir temel meseleyi görüşeceğimiz böyle bir toplantıya koşup geldiğiniz, şu alakayı gösterdiğiniz için de, hepinize ayrı ayrı teşekkürlerimi arz ediyorum.

    “Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nin gençleri, sizden kendilerine hitap etmenizi bekliyorlar” dedikleri zaman, konuşulacak tabii çok konu var. Ancak ben, bu konuların içerisinde en önemlisi, en temeli olarak gördüğüm, siz de televizyonlarda vesairede, gazetelerde artık “Adil Düzen” sözünü işitiyorsunuz. Siz elbette bir, ülkemizin en ileri üniversitesinde okuyan gençlersiniz. Herkes size “Yav, şu Adil Düzen nedir? Bari hiç değilse sen biliyor musun?”  dedikleri zaman, elbette bu memleketin evladı olarak, bu konuda fikir sahibi olmanızın çok faydalı olacağına inandığım için; teferruat,  günlük, aktüel, gelip geçici konuların üzerinde değil, böyle temel bir konunun üzerinde, üniversitenin ve Türkiye’nin en kıymetli gençleri olarak size bazı açıklamalar yapmayı, yapılacak konuşmaların en faydalısı, en hayırlısı gördüğüm için, mevzu olarak seçmiş bulunuyorum.

    Önce bu konunun büyük ehemmiyeti üzerine birkaç kelime söyleyerek konunun içine girmek istiyorum. İşte hepimiz Komünizmin yıkılışını yaşadık. Komünizm niçin yıkıldı? Çünkü insanlığa saadet getirmesi mümkün olmayan bir düzendi de onun için! Çünkü komünizm temelde, kuvveti üstün tutan bir zihniyetin sistemidir de onun için. Ancak ne var ki kuvveti, Hakkı değil, kuvveti üstün tutan bir diğer zihniyet de Kapitalizmdir; Kapitalizm de yıkılmaktadır. Esasen Komünizmle Kapitalizm birbirinin temelde aynıdır, bir ezen-ezilen düzenidir. Aralarındaki tek fark; Komünizmde ezen güç siyasi güçtür, Kapitalizmde ise ezen güç ekonomik güçtür, sermaye gücüdür. Yoksa netice itibariyle ikisi de bir ezen ve ezilen sistemidir. Bundan dolayıdır ki, insanlığa ikisinin de saadet getirmesi mümkün değildir. Çok tabii olarak bir tanesi çökmüştür. Öbürünün çöküşü, iflası suni olarak yürütülüyor, çünkü yeryüzünde Emperyalizm, Siyonizm diye bir şuur var. Bu şuur, bu kapitalist metot vasıtasıyla yeryüzündeki 6 milyar insanların hepsini sömürdüğü için, bu sömürme aracının kaybolmamasına elinden gelen gayreti gösteriyor. Yani bir şerbeti, insanların haklarını şöyle bir kamışla içtiğini düşünecek olursanız bir insanın, Kapitalist nizam, bu Emperyalistlerin, bu sömürücülerin bir nevi sömürme vasıtasıdır; bu vasıtanın kaybolmasını istemiyor, suni olarak destekliyor ve onu suni olarak yaşatıyor. Ama unutmayalım ki, Kapitalist nizam ancak başka insanları sömürerek, sömürüye dayanarak yaşayabilmektedir. Ama istenildiği kadar tedbir alınsın, görüldüğü gibi o da çökmektedir. Şimdi ben “Kapitalist nizam nasıl çöküyor?” konusunun içine girmek istemiyorum, çünkü asıl konuşacağımız konu bu takdirde dağılır diye endişe ediyorum. İşte bütün insanlığın; “Mademki Komünizmden hayır gelmiyor, Kapitalizmden hayır gelmiyor, öyleyse nasıl saadete ulaşacağız? İnsanlığı saadete götürecek düzen hangi düzendir?” konusu bugün bütün insanlığın konusudur. Hemen sizlere haber vereyim ki, bu konuda tam 25 yıldan beri en büyük, en derin çalışmalar Türkiye'de yapılmıştır bizim ilim adamlarımız tarafından ve bu konu sadece Türkiye'de çalışılmakla kalınmamış, bütün Batı ülkelerinin en ileri hem düzen uzmanlarıyla, hem de ekonomistleri ve hukukçuları ile yıllardan beri seminerlerle tartışılmakta, daha geliştirilmektedir. Bu sebepten dolayıdır ki, insanlık aradığı nizama kavuşacak ve kurtulacak. Nedir bu nizam? İşte ben bu hususta ülkemizin en ileri üniversitesinin, Türkiye'nin en kabiliyetli, en seçkin evlatlarının okuduğu bu üniversitede kısaca anlatmayı bir büyük bahtiyarlık, bir büyük şeref sayıyorum. Bu açıklamayı yaptıktan sonra konunun içerisine giriyorum.

    Hemen belirteyim ki; Adil Düzen, bir bütün düzendir. İnsanlığa saadet getirecek düzendir, Hakkı üstün tutan düzendir. İnsanlığın saadete kavuşması için 5 şey gereklidir. Ben mesut olmak istiyorsam, beş şeyin benim için temin edilmesi gereklidir. Birincisi huzur ve barış. İkincisi hürriyet; hür olmalıyım. Ancak ne var ki, huzur ve barışın ve hürriyetin korunması için bir üçüncü şart daha lazımdır; O da adil bir devlet düzeni, adalet lazımdır. Baskı değil, kendi milletine hizmeti esas alan bir devlet düzeni lazımdır ki, o devlet düzeninin temeli de adalettir. Dördüncü bir şart ise insanların refahıdır. İç barış olacak, insanların hürriyeti olacak, bu iç barış ve hürriyet korunacak. Bunlar altyapıdır. Gaye nedir? Refaha kavuşmaktır. İnsanlar insan gibi yaşamalı, refah içinde yaşamalıdır. Bu yeter mi? Yetmez bu dört tane şart. Bir beşinci şart daha lazımdır, o da insanların itibar sahibi olması lazım gelir. Bizim eski Osmanlıca‘da kullandığımız tabirle, izzet-şeref. Bu da insanların saadeti için lüzumludur. Bundan dolayıdır ki, insanların mesut olması için 5 tane temel şart lazımdır. İşte Adil Düzen, bütün bu şartları tanzim eden bir düzendir. 25 yıldan beri Türkiye olarak iftihar edebiliriz ki, şu anda da beş yüze yakın profesörümüz ve ilim adamımız bu konu üzerinde çalışmaktadır, bunların detayları üzerinde. Böylece bütün bu beş sahada insanlığa saadet getirecek olan nizam nasıl bir nizamdır? Temel esasları ile matematik şeklinde işlenmiş bulunmaktadır. Ben bugünkü konuşmamda size bütün bu düzenin içerisinde sadece “Ekonomik Adil Düzen” bölümünü takdim edeceğim. Yoksa daha baştan ifade ediyorum ki düzen, bütün bir düzendir, çünkü insanlığın saadeti için sadece ekonomik düzenin yeterli olması kâfi gelmez; bütün düzenin bütünüyle saadet getirici bir düzen olması icap eder.

    Adil Ekonomik Düzen, bugün hepimiz sömürülüyoruz. Adil Ekonomik Düzenin ne olduğunu anlamak için, önce bugünkü düzenin hastalığını bilmemiz lazım. Bakın, bugünkü düzen bir faizci kapitalist düzendir. Hele bunun Türkiye'deki tatbikatı %100 faizlerle tatbik ediliyor tam vahşi Kapitalizmin ta kendisidir ve üstelik Kapitalist düzenin şartlarına da uyulmamaktadır Türkiye'de. Aslında Türkiye'de bir başka düzen var. Bizim tabirimizle bu düzen çorba düzenidir. Yalnız bu düzen, batıdaki faizci Kapitalist düzenin taklidinden ilham alarak ortaya konup yürütülmeye çalışılan bir düzendir. Kapitalist düzen insanları beş tane mikropla eziyor. Bu mikrop tabiri ekonomiden bahsederken nereden çıkıyor? Çünkü mikrop neye denir? Hastalığa sebep oluyor ama gözükmüyor. Şimdi köy kahvesinde oturan bir kardeşimiz orada işsiz olarak oturuyor ve de tabii geçim sıkıntısı içindedir. Ekonomik güçlüklerin içinde oturuyor. Bu kardeşimize destek ki: “Kardeşim bak, seni bu kahveye sokan sebep nedir biliyor musun? Bugün Türkiye'de tatbik edilen düzenin mikropları. Sen o mikropları görmüyorsun ama işte o mikroplar seni hasta etmiştir.” Buradan çıkıyor mikrop tabiri.

    Nedir bugünkü düzenin mikrobu? Beş tane mikrop var: 1. Mikrop, faiz mikrobudur. Faiz, biraz sonra Adil Düzeni anlatırken açıklayacağım, faiz demek; üretmeyen insanlara haksız olarak tüketme hakkı vermek demektir. Faiz demek; çalışmadan, çalışanların hakkını sömürmek demektir. Faizin manası budur. Bu sebepten dolayıdır ki, o insan kahvede oturuyor, bunu çalışmayan insanlar sömürdüğü için. Çalışsa da yine bugünkü düzende sömürülecek, neden? İşte bildiğimiz gibi Türkiye'de faizci bir düzen var. Her şey; ben bir fabrika kuracağım, faizle para alacağım, işçime para vereceğim, faizle alacağım. Faiz, faiz, faiz. Ne oluyor bu faizler? İş yapan, üretim yapan insanlar bu faizleri sözde bankaya ödüyorlar ama Türkiye'yi yöneten insanlar öyle bir kanun çıkarmışlar ki,“Faizler masrafa yazılacak” diyor. “Maliyetin içine yazılacak” diyor. Bak bizim Refah Partisi olarak ilk verdiğimiz kanun teklifi ekonomik sahada; bir, “Faizler bari hiç değilse masrafa yazılmasın, fakir fukaraya ödetilmesin” teklifi ile işe başladık biz. Şimdi konuyu dağıtmamak için geliyorum. Faizler masrafa yazılıyor ne oluyor? Maliyetlerin içine giriyor. O kahvede oturan adam biraz sonra gidip fırından ekmek alıyor. Bugün Türkiye'de bir fırından bir ekmek aldığımız zaman, şu anda 1500 lira veriyoruz. Bizim aynen doktora tezi gibi hazırlanmış bir tezimiz var. Bir kilo ekmeğin içine nereden, ne kadar faiz giriyor? Köylünün kullandığı gübre; gübre fabrikası faizle kurulmuş, fabrika onu maliyetine yazmış, gübrenin fiyatını yüksek veriyor köylüye. Köylü bu gübreyi kullanıyor, ofisten almış olduğu parayla bunun parasını ödüyor. Ofis bundan alıyor, o da bu kahvede gördüğümüz aç Mehmet'ten alıyor sonunda. Neyi? Gübre fabrikasının kurulurken kullandığı faizi. Öbür taraftan kamyonu alacak insan faizsiz para bulamıyor. Senetlerle, bonolarla kamyonu alıyor. O faizleri yıllarca uğraşıp bankaya ödüyor. Ama o da o faizi yine o kahvede olan aç Mehmet'in ekmek alırken ödediği ekmek parasının içerisinden ödüyor. İşte böylece bir kilo ekmeğin içerisine gübreden, traktörden, kamyondan, her şeyden dolayı gelip toplanan faizleri hesaplayacak olursanız, 1500 liranın içerisinde tam 500 liranın, bu faizden dolayı teşekkül edip maliyetin içine girdiğini görürsünüz. Köy kahvesindeki adam o ekmeği 1500 liraya değil, çok daha ucuza alması lazım, 1500 liraya alıyor. Çünkü ekmek parasının içine maliyetlere faizler yazıldığı için faizler girmiş. Bu pahalılık nereden geliyor? Onu bilmiyor. İşte onun için ben size konuşmamın başında önce bugünkü düzenin mikroplarını gösteriyorum. Çünkü o bilmiyor, halbuki mikroskop altında incelersen bir de bakarsın ki, bu pahalılığın temelinde her şeyden evvel faiz bulunuyor.

    2. bir mikrop, vergi mikrobudur. Bugün devlet kendi gelirlerini temin ederken Hakkı üstün tutmuyor “Benim polisim var. Eğer koyduğum vergiyi vermezsen zorla senden alırım” diyor, zorbalık yapıyor. Biraz sonra konuşacağız, Adil Düzende devlet, üretime yaptığı katkı karşısında kendi hakkını alabilir. Bundan fazlasını “polisim var” diye alamaz. Bana ne senin polisinden? Ben seni beni ezesin diye oraya koymadım ki, devlet olduğun için, sen herkesten fazla hakka riayet etmek mecburiyetindesin. Ama bugün öyle değil, bugünkü düzende sabahleyin uyanıyor “KDV’yi % 14’e çıkarttım” diyor. Niye? Gece rüyasında görmüş. Böyle yönetiliyor bugünkü düzende Türkiye. İşte aynı şekilde doktora tezi gibi bir hesap yaparsanız, bir kilo ekmeğin içerisine gelen vergiler ne kadar? Şimdi gübre fabrikası kurulmuş, “kâr ettim” diye vergi ödüyor. Ama o kârı gübre parasından elde ediyor. O gübre parası dolaşıyor dolaşıyor, bizim bir kilo ekmeğin içerisine giriyor. Şu un fabrikası “kar ettim” diye vergi veriyor ama o vergiyi bize sattığı undan aldığı paranın içerisinden ödüyor. Ben ödüyorum onu ekmek alırken. Dolayısıyla şu ekmek alırken bütün zincirin üzerinde acaba ne kadar vergi payı ödüyorum? Traktör fabrikası kâr ödüyor ama benim unuma düşüyor onun kârı sonunda. Bu köyde oturan, bu kahvede oturan Mehmet gelip ekmeği alırken bütün o vergileri ödüyor. Çünkü bizde vergiler gelirden ödeniyor, kârdan ödeniyor. Yani fakir fukaraya ödetiliyor. Böylece yine bir doktora tezi gibi kuruşu kuruşuna bir hesap yaparsanız, görürsünüz ki, Türkiye'deki bugünkü mevcut vergikanunları muhaceresinde, bir kilo ekmeğin içerisinde tam 500 liralık da vergi toplanmıştır. Eğer Türkiye'de bütün üretimin içindeki vergiler kaldırılsa, bütün üretime katılan faizler kaldırılsa, bugün 1500 liraya aldığımız ekmeği 500 liraya almamız gerekir. Sadece alın teri ve sadece insanların ticarette taşıdıkları risk karşısında hakları olan helal olan kâr payı hesaba katılacak olursa; bir kilo ekmeğin 500 liraya satılması icap etti görülür.

    Peki, biz Türkiye'de 60 milyon insanız. Bu 60 milyon insan olarak, ne kadar biz vergi ödüyoruz? Faiz ödüyoruz? Yapmış olduğumuz bütün alışverişler içerisinde takribi bir hesap yaparsak, bir yılda ödediğimiz faizin 60 trilyon olduğunu görürüz. Ödüyoruz bu faizleri de nereye gidiyor? Ben faizi fırında ödüyorum, fırındaki faiz, un fabrikasına un parası diye ödeniyor. Ama un fabrikası faizle kurulmuş. O gidiyor, benim ekmek paramı bankaya bir kısmını faiz diye ödüyor. Bankalar, Merkez Bankası'nın parasını kullanıyorlar, Merkez Bankası'na gidip bu faizler yatırılıyor. Sonunda ya bütçe yoluyla veyahut da bu faiz zinciri yoluyla Türkiye'de toplanan bu faizler, Amerika'daki Siyonist bankalara gidiyor. İşte bakınız, bizzat Saddam'ın kendisi bana söylemiştir: “Sayın Erbakan, ben Kuveyt’i gittim işgal ettim. Siz zannediyor musunuz ki Kuveyt’in petrol şirketlerini ben Arap şeyhlerinden teslim aldım? Hayır, hepsinin başında bir Amerikalı Yahudi oturuyordu” diyor. Ne olacak şimdi? O Amerikalı kontrol altında tutuyor, yani bugün mesela Kuveyt petrol satıyor, Suudi Arabistan Petrol satıyor, istediği gibi satamaz. Dünya Emperyalizmi hudutlar koymuş: “Bu kadar satacaksın, bu fiyata satacaksın. Sattığın paranın şu kadarı benim bankamda kalacak. Ancak şu kadarını sen alıp kullanabilirsin” İşte 40 yıldan beri Müslüman ülkelerinin petrolü üzerindeki bu kontrolü dolayısıyla Amerika'daki Siyonist bankalarda Suudi Arabistan'ın, Kuveyt’in, Müslüman ülkelerin 700 milyar dolar parası tutuluyor. Bu 700 milyar doların içerisinde Türkiye gitmiş, 60 milyar dolar oradan borç almış, 50 milyar dolar.  Bu 50 milyar dolar borca mukabil biz, bir yılda 8 buçuk milyar dolar faiz ödüyoruz. “Efendim içerisinde anapara da var. Tam 8 buçuk milyar dolar değil” sözlerine itibar etmek mümkün değildir. Çünkü Türkiye'de bir de, bir sıcak döviz olayı var. Yani Türkiye'de doların fiyatı düşük tutuluyor, faizler yüksek tutuluyor. Türkiye'de kurulmuş olan Amerikan bankaları doları Türk Lirasına çeviriyor. Getiriyor, Türk Lirası olarak faize yatırıyor. O yüksek faizi alıp sonra dolara çeviriyor. Böylece dolar üzerinden %20 faizle parasını buraya getirmiş oluyor. “13 milyar dolar rezervimiz var” deniliyor. Bunun büyük kısmı sıcak dövizdir. Yani daha yüksek faiz almak için getirilmiş olan paralardır. Bu sebepten dolayıdır ki, o yüksek faizli paraların da faizini hesaplarsanız, 8 buçuk milyar dolar faiz ödediğimizi görürüz. 8 buçuk milyar dolar ne yapar? Takriben 60 trilyon yapar. İç borç faizleri de ayrı. Şimdi ben sadece “nasıl sömürülüyoruz?” Mekanizmanın fotoğrafını ortaya koymak için bu açıklamaları yapıyorum. Hangimiz ne alsak; bak şu ceketin üçte biri faiz, bu ayakkabının üçte biri faiz; nereye gidiyor bu? İşte anlattığım mekanizma ile Amerika'daki Siyonist bankalara gidiyor. O bankalar bunun için Kapitalist nizamı savunuyor. Bunun için bizim gibi geri kalmış ülkelere: “Şu adam değil bu adam Dışişleri Bakanı olacak” diyor. “Şunu değil bunu seçeceksiniz” diyor, neden? Bu sömürü düzeni sarsılmasın diye. Çünkü mekanizma kurulmuş, boru döşenmiş. Peki, Amerika'daki bu Siyonist bankalar aldıkları bu faizi ne yapıyorlar? Görüyoruz bak, Amerika'nın İsrail'in yeni getirdiği Yahudileri işgal ettikleri topraklara yerleştirmek için, programını desteklemek maksadıyla sadece, Amerika İsrail'e 30 milyar dolarlık yardım programı uyguluyor. İlk dilimi 10 milyar dolardır. O bölgeler de Yahudileşsin diye. İşte biz bunun için sömürülüyoruz. Her zaman benim bir sözüm var: “Sömürülüyoruz, bari bizim sömürümüz Eskimolara gitse.  O zavallılar da bizim gibi fakir, bir hayır işlemiş oluruz” Hayır, İsrail'e gidiyor ki, İsrail yarın Lübnan’ı, öbür gün Türkiye'yi kendine vilayet yapsın, Büyük İsrail kurusun diye. Böyle bir proje için sömürülmüş olmamız çok daha acıklı bir durumdur.

    Peki, ödediğimiz vergiler nereye gidiyor? Televizyona bakarsanız “Fiş alın fiş” Ne olacak? “Okul olsun, hastane olsun sana geri gelsin.” Hani Okul? Bak hepiniz Türkiye'nin en seçkin gençlerisiniz. Yapılmış olan üniversiteye giriş imtihanlarında en yüksek puanları aldığınız için buraya girdiniz ama hepiniz bu imtihanlara girdiğiniz zaman hangi olayı yaşadınız? Şu anda Türkiye’de 800 - 900 Bin gencimiz liseyi bitiriyor. Üniversitede okumak istiyor. İyi ya, ne güzel. 800 Bin gencimizin hepsini okutmak daha güzel değil mi? Niye biz bunun içinden sadece 100 Binini alıyoruz da 700 Binini evinde, sokakta açıkta bırakıyoruz? Çünkü bu gençlerimizi okutacak üniversiteleri kurmamışız. Niye kurmamışız? Çünkü bu halkın ekmeğinden, peynirinin içinden bile topladığımız vergileri biz, yeni üniversite kurmaya harcamıyoruz ki. Nereye harcıyoruz? Bu vergileri almışız “Turizmi teşvik fonu” demişiz. Bu turizmi teşvik fonundan Antalya'daki Sheraton Oteli’ne götürüp vermişiz. Oradaki bir tek Sheraton Oteli, 250 milyon dolara yapılmıştır. Ne işe yarıyor bu Sheraton Oteli? Akdeniz’deki ve Müslüman ülkelerde kontrolü elinde tutan Amerikan donanmasının askerlerinin haftalık, aylık, üç aylık dinlenmesi için kurulmuş. Parayı kim veriyor? Parayı, işte bu kahvede oturan Mehmet veriyor. Ben de bunu ona anlatıyorum ki: “Bak Mehmet, etrafını tanı. Bu borulara bekçilik yapan… Bak, daha açık konuşayım; bu borulara bekçilik yapan batıl partilere oyunu verme. Sen oy verirken “Ya Rabbi, ben belamı istiyorum” diye oy veriyorsun, Cenabı Hak da  onun için bunu sana veriyor. Boşu boşuna işsiz değilsin, boşu boşuna aç kalmıyorsun.” Bak, sözde uçak yapılıyor. İşte Irak, kendimizi koruyacağız, İncirlik’e bizim burada yapılan uçaklar mı geliyor? Avrupa’dan, Amerika’dan uçaklar geliyor. Bizim uçaklar nerede? Uçak dediğin şey senin zaten uçan tabut. Yani bugüne kadar en fazla adette düştüğü için orada iptal etmişler, Dynamic denen Yahudi firmasının ambarında parçalar kalınca o parçaları çevre temizliği dolayısıyla Amerika’da atacak yer yok. Türkiye’den iyi çöplük mü olur? Getirip başımıza döküyorlar, uçak dedikleri bu. Zaten beş tane monte ettiler, üçü düştü. Genç pilot, anasının bulunduğu köyde, genç çocuk tabi, ailesine gösteri yapmak isterken yere çakıldı. Ondan sonra da uçurtmuyorlar. Geçen sene okudunuz. İşte “uçak” dedikleri bu. Ne oluyor şimdi? O kahvede oturan Mehmet ekmek alırken parayı veriyor. Bu paranın içerisinde üçte biri vergidir. Bu vergi geliyor, Savunma Sanayini Teşvik Fonuna, isim güzel, tabii kendimizi savunmayacak mıyız? Edebiyat da bol. Ama oradan sonra nereye gidiyor? Oradan sonra bir de bakıyorsun ki Dynamics Yahudi’sinin cebine gidiyor. Önce parçalar alınırken parası veriliyor. Montajdan sonra uçaklar yine Amerikan ordusunun uçağı oluyor. O deneyecekmiş de müsaade ederse bize verecekmiş… Bittikten sonra da tekrar para paylaşılıyor. Böylece bizim savunma sanayi dediğimiz bu fon, arkadan müsaadenizle şu tabiri kullanayım “Fan fin fon” oluyor. Buraya gidiyor. Turizmi Teşvik Fonu dediği bu. Savunma fonu dediği bu. Bunların tuttuğu ne? Trilyonlar tutuyor. Kim veriyor? İşte bu fakir fukara veriyor. Böylece bugünkü düzen bu işe yarıyor. Biz ya dışarıdaki bu hurdaları satmak isteyen dış Siyonist şirketleri destekliyoruz ve ya onların Türkiye'deki işbirlikçilerini destekliyoruz veyahut da İsrail'i destekliyoruz. Bunun için sömürülüyoruz, bunun için kanımız emiliyor. Bu düzen bunun için korunuyor.

    Bu düzenin bizi ezen mikropları sadece bunlar mı? Hayır, daha 3 mikrobu var. Bunlardan bir tanesi darphane mikrobudur. Şimdi bak o Mehmet kahvede oturuyor, haberi yok. Hâlbuki burada para basma makineleri harıl harıl çalışıyor. Bir haftada 7 trilyon yeni bastığı parayı piyasaya sürüyor karşılıksız olarak. Aradan bir ay geçiyor, memur maaşını verecek, 5 trilyon daha basıp veriyor “Ee, basarsa bassın Efendim, bana ne” diyecek Mehmet. Sana ne olur mu? Bu ülkede belli bir üretim var, o üretimin karşılığında o üretimin hakkı olduğu kadar piyasada para olması lazım. Eğer, bunun dışında siz piyasaya para çıkartırsınız bütün fiyatlar arz talep kaidesine göre o nispette artar. Sen 1000 liraya alacağın ekmeği 1500 liraya almaya mecbur kalırsın. Ne demek? Bu darphane makinesi çalıştıkça senin cebindeki ekmeğin üçte birini çalıyor demek. Diğer bir ifademizi duymuşsunuzdur;“Bu taklitçi zihniyetlerin darphanelerinin para basma makinalarının çalışırken çıkardıkları takır takır ses, vatandaşın cebindeki parayı kemiren farenin dişinin kıtır kıtır sesi demektir.” O çalıştıkça bizim cebimizdeki para çalınıyor, böylece eziliyoruz. Bugünkü düzenin işte metotları budur. Görünürde yeni vergi koymamış, yeni zam yapmamış gibi gözüküyor. Hâlbuki gözükmeden bu zamlar yapılıyor. Bir de bunun arka kapısı var, arka kapıdan çalıyor. Nedir o? Karşılıksız para basıp piyasaya sürmek. Buna biz darphane mikrobu diyoruz.

    Bir dördüncü mikrop da kambiyo mikrobu. Bak görüyorsunuz doların değeri emirle ayarlanıyor. 40 sene evvel 1 Lira 1 dolardı, şimdi 6350 Lira. 1 Çuval Türk Lirası vereceksin, bir dolar alacaksın. Neden? Oraya birini koymuşlar; “Bu hafta 6300 olacak, gelecek hafta 6500 olacak, öbür hafta 6700. Her gün seninle konuşmaya vaktimiz yok, günlük ayarlamaları da sen yap” diyor. Tıkır tıkır, bakıyorsun ki paranın değeri emirle düşürülüyor. “Ee, düşürülürse düşürülsün bana ne?” Öyle şey mi olur, o düşen para benim cebimdeki para. Benim cebimdeki para çalınıyor. Çünkü ülke ithalatla yaşıyor. O yüksek dolarla yapılmış olan ithalatın hepsi fiyatlara intikal ediyor. Ben daha yüksek para ile ihtiyaçlarımı karşılamak mecburiyetinde kalıyorum. Yani cebimdeki paranın değeri düşüyor, yani cebimdeki para böylece de çalınıyor.

    Bu kadar mı? Hayır, bir de bugünkü bankacılık düzeni var. Bu bankalar kimlerin?  Holdinglerin. Bak dün televizyonda yaptığımız konuşmayı dinlemişsinizdir. Ne gösterdim orada?  Bir gazete kupürü. Ne diyor? “Bankaların kârları 65 trilyon, buna mukabil ödedikleri vergi bilmem 441 milyar.” Yani ödedikleri bütün şeyin % 1’i. Peki bu kadar kâr yapıyor, bu bir anonim şirketi olsa en aşağı yarısını “Kurumlar Vergisi” diye ödemesi lazım. Niye %1 veriyor? Bankalara dokunulmaz. Onlar bu düzenin çünkü bu boruların bekçileri. Şimdi o bankalar ve holdinglerin bankaları, o bankalar ne yapıyor? İşte bu Mehmet, tarlada çalışmış, mahsulünü satmış, parasını koyacak yer yok. Hırsız çalmasın diye, bir şey beklediğinden dolayı değil, götürüyor bugünkü bankacılık düzenine koyuyor. Bütün bu paralar toplanıyor, o bir avuç holdinge gidiyor. Bunlar bu paraları alıyorlar, almış oldukları paraları görüldüğü gibi gidip Hilton'da şampanya içiyorlar, Marmaris'te pastayla düğün yapıyorlar. “İyi ama Efendim, bu bankadan alınan borç para, bu adam bu parayı sonra geriye ödemeyecek mi?” Tabii ödemeyecek, niye? Bu düzen böyle, buna “Batık Kredi” deniyor. Adam alıyor trilyonlarca lirayı ve geriye vermiyor. Kaldı ki o almış oldukları paraları görüyorsunuz; vergi affıyla, şununla bununla, hep oraya aktarılmış oluyor. Zaten enflasyon bankaların bu borçlarını onlara verilen faizlerinden çok daha yüksek. Bankaya vadesiz para yatıran adam bir faiz almıyor. Enflasyon nispetinde paranın değeri düşüyor. Kime gidiyor bu para? O bankanın kontrolünü yapan holdinglere gidiyor. Bak gayet açıkçası şudur; Bugünkü Düzende bu bankalar fakirin cebindeki parayı alıp zenginin cebine basan birer emme basma tulumba durumundadırlar. İşte bugünkü düzenin 5 tane mikrobunun size kısaca tanıtmış oldum. Nedir bu mikroplar? Faiz, vergi, darphane, kambiyo mikrobu ve bugünkü bankaların kredi sistemidir. Bak, bankaya şu pencereden sen bir yıl mevduat yatırırsan % 60 faiz veriyor sana. Ama bu pencereden sen kredi istersen % 120 faiz alıyor. Şuradan şuraya dönünceye kadar % 60 üzerinde zam yapıyor. Banka müdürüne dersen “Allah'tan korkmuyor musun? Nedir bu zam?” “Sus kardeşim, eğer böyle yapmazsak biz de yaşayamayız, batık kredilerimiz var, yaralarımızı tamir ediyoruz” diyor. Ee, bu nasıl tamir? Şu gömleği yapan esnaf bankadan kredi alıyor, % 120 faiz ödüyor. O faizi masrafa yazıyor. Gömleği öderken ben ödüyorum bu faizi gömlek parasında. Onun için ben şu karşıdaki tuhafiyeciden bir gömlek alırken bu akşam Hilton'da holdinglerin içtiği şampanyanın parasını ödüyorum bu gömleğin içinde. Ne için? Düzen böyle.

    Şimdi size bu konuştuğumuz hususları birkaç şekilde daha belirgin olarak açıklamak istiyorum ki, bugünkü düzenin ne olduğunu, böylece hep beraber sadece kulaklarımızla işitmiş olmayalım, gözümüzle de görmüş olalım. Bakınız, size bir şekil gösteriyorum. Bu şekil taklitçilerin düzeni. Kim bu taklitçiler? ANAP=SHP=DYP demek, Taklitçiler. Türkiye'de, zaten Türkiye'de 12 tane parti yok, 2 tane parti var; Milli Görüş, Adil Düzen, Refah Partisi ve ötekiler. Onların hepsi tek bir partidir. 40 yıldan, 50 yıldan beridir geldiler, bu düzeni kurdular. Şimdi biz geliyoruz bu düzenin fırınına. Bak, düzenin fırını onun için çarpık yazılmış. Buradan içeriye giriyoruz, 1500 lira verip bir ekmeği alıp çıkıyoruz. Burada 1200 yazıyor, niye? Biz bu şekli yazarken 1200 idi onun için 3 ay önce. Biz bugüne kadar 3 seneden beri 7 defa bu rakamı değiştirdik, bak yine, yine bunların hızına yetişememişiz, enflasyon hızına. Şimdi bu 1500 lira verip ekmeği alıp çıkıyoruz. Peki, fırının duvarında Boğaz Köprüsünün resmi var, bu ne? Sünnet çocuğuna hokkabaz oynatılır. Bu düzenin bir parçasıdır. Seni burada kazıklıyor, acısını duymasın diye sana bunları gösteriyor. Bu yüzden televizyonu açarsın Boğaz Köprüsü çıkar, F-16 iki tane Dynamics Yahudi’nin uçağı uçar “Oo, neler yapıyoruz neler”Ne yapıyorsunuz? İşte bunu yapıyorsunuz. Şimdi bak, bu şeklin üzerinde 3 tane vezne görüyorsunuz, Niçin? Çünkü inşallah yakında biz iktidara geleceğiz, Adil Düzeni kuracağız. Ancak iktidara gelir gelmez bütün fırınlara bir emir vereceğiz, millet gerçekleri görsün diye. Bundan 60 milyonun haberi yok. Ne emri? “Hepiniz üç tane vezne açacaksınız. Veznelerden birinci veznenin üzerine faiz, ikinciye vergi, ötekine alın teri diyeceksiniz. Ekmek alacak olan bir adam önce birinci vezneye 500 lira ödeyecek, faiz ödediğini bilecek. Sonra ikinciye 500 lira ödeyecek, vergi ödediğini bilecek. Sonra 500 ödeyecek “Hah, alın teri buymuş” diyecek. Çünkü bugün 1500 lirayı toptan verdiğimiz zaman ne olduğunu bilmiyoruz. Bir emir daha vereceğiz “Bu vezneleri üzerine birer ok koyacaksınız, bu faiz İsrail'e gider diyeceksiniz. Vergiye de bir ok koyacaksınız, bu da holdinglere, şampanyacı holdinglere gider diyeceksiniz. Ancak bu yaşama savaşı veren emekçilere gider” diyeceksiniz. Şimdi bakın, bunların yaptığı iş nedir? Bizi şehirlere su getiren kalın cidarlı bir borunun içerisine koymuşlar. İşte bu, kim bu? Biziz. Demin söylediğimiz kahvede oturan Mehmet, kafasına 5 tane değirmen taşı konmuş, düzenin zulüm araçları; faiz, vergi, darphane, kambiyo, kredi. Tabii bu iş kalın cidarlı bir borunun içinde oluyor, dışarıdan bakarsan televizyon sana Boğaz Köprüsü'nü gösteriyor; “İcraatın İçinden” İçeride ne zulmün olduğunu kimseye göstermez. Hâlbuki içeride yaptığı iş insanları ezmektir. Onun için insanın yüzünden ter fışkırıyor, onun için yamalı pantolon, onun için ayakkabısının önü açık. İşte bugünkü düzenin gerçeği budur. Peki, bu düzen biz gömlek alırken, ekmek alırken, ayakkabı alırken; bütün bunun üçte biri faizdir ki, bu düzen ANAP=SHP=DYP düzenidir. Bu ödediklerinin üçte biri faiz, bu 8 buçuk milyar dolar demek her hafta 10 ton 24 ayar saf altın dolu bir tır kamyonunun gitmesine tekabül eder. Onun için bak bu şekilde 10 ton saf altın gidiyor. Peki, bu altınlar gidiyor, karşılığında ne gelecek? Hiç. Neden? Çünkü bu faiz; vereceksin, arkadan avucunu yalayacaksın. Faiz demek bu demektir. Ondan dolayı bak, bu tır kamyonları, hiç eksiği yok. Nereye gidiyor? Amerika'daki Siyonist bankalara. Onlar bizim bu altınımızla ne yapıyor? İsrail'e uçak, tank, tüfek alıyor. İsrail ne yapıyor bizim gömlek, ekmek paramızla? Mescidi Aksa’dan çıkan çocuğun kemiğini kırıyor, Lübnan’ı bombalıyor. “Siz Ortak Pazar’a girin, arkadan ben de gireceğim, tek devlet olacağız, seninle birleşeceğiz”diyor. İşte bizim ekmek paramızla bu oyun oynanıyor. Bunlar ne? Haa, bu televizyon hiçbir zaman bu gerçekleri millete duyurmaz. Demez ki bu televizyon:“Ey millet bak, Refah Partisi iş başına geldiği zaman bugün bir ekmek aldığın para ile 3 tane ekmek alacaksın. Çünkü faiz kalkacak, çünkü vergi kalkacak; sadece alın teri maliyetlerin içine girecek.” Bunu göstermez, demez ki millete “Ey millet, bak, Refah Partisi iktidara geldiği zaman senin ekmek paranla Amerika'ya bu faizler ödenip Amerika’dan İsrail'e uçak gitmeyecek. Uçaklar Türkiye'de imal edilecek ve Türkiye’den kardeş Müslüman ülkelere gidecek” Bunu da göstermez, bunu da göstermez. Ve bu TRT ne yapar? Sadece bu Yahudi çarkını yağlar, bu çark rahat dönsün diye. İşte düzen böylece birbirini tamamlıyor, böylece birbiriyle yardımlaşıyor. Bugün bizim bunları alırken ödediğimiz faizler aslında 4 yere gidiyor; İsrail'e gidiyor, işbirlikçi holdinglere gidiyor, batık kredilerle ve faizciler dediğimiz, Türkiye'de 6 milyon liradan daha fazla banka hesabı bulunan, sadece 280 bin kişi var 28 milyon hesabın içinde. İşte bunlara gidiyor bu faizler. Bir de % 10 vergi koymuşlar. O vergi de bütçelerin israflarına gidiyor. Biz ekmek, peynir alırken, KDV öderken, gelirden ödediğimiz bütün bu vergiler nereye gidiyor? İsrail'e gidiyor. İşte şimdi bugünkü bütçenin içinde 42 trilyon faize ayrılmış. Bütçeden ödenen faiz. Bunu biz ekmek alırken, peynir alırken ödüyoruz. Öbür taraftan “teşvikler” diyor. Buraya gidiyor bütçeden yapılan teşvikler. Dalkavuklar; bunlar besleniyorlar ve bütçenin yaptığı israflar. Bundan 15 gün önce yapmış olduğumuz bütçe konuşmasında, biliyorsunuz bir bir “açık israf, kapalı israf, mızır israf” diye israfları saydık. Bu israflar trilyonlar tutuyor. İşte biz bunun için eziliyoruz. Şimdi bugünkü düzeni size tam bir mekanizma olarak açıklamak istiyorum. Bakınız, şu vatandaş, Türkiye bir dikdörtgen şeklinde olduğu için bu dikdörtgen kalıbın üzerine yatırılmış. Bu biziz. Üzerimize düzenin presi konmuş. Bu presi yaparken Özal sıkıyor demiştik. Şimdi tabi Demirel sıkıyor. Bir şey değişmiyor. Vatandaşın canı kanı bir hunide toplanıyor. “Burada bir ANAP pompası var” demiştik bunu yaparken. Ve bu pompanın vazifesi nedir? Vatandaşın kanını canını iki tane dinlenme havuzuna koymak; biri bankalar, öbürü hazine. Buradan nereye gidecek? Demin konuştuğumuz gibi İsrail'e, işbirlikçi holdinglere ve faizcilere, dalkavuklara, hanedana ve bütçenin israflarına gidecek. Böylece bizim kanımız emiliyor, İsrail'e uçak alınıyor, Hilton'da içilen şampanya oluyor, Marmaris'te ödenen kumar parası oluyor. Burada bakanlara, milletvekili evinden başka ayrıca Gaziosmanpaşa'da bir Devlet Mahallesi yapılıyor. Her bir bakana verilecek olan evin 12 odası, 5 tane banyosu var; 5 Tane banyo ne olacaksa? Böyle yapmış. İşte düzen! Peki, bu ANAP pompasını kim çevirdi 8 sene? IMF motoru. Bu motor nereden elektriği alıyor? Seçim sandığından. Bu vatandaşın gözü bu TRT’yi ve bu holdinglerin gazetelerini okuyor. Tabii bu şekilde uyutulan vatandaş şalteri yukarıya Milli Görüşe, Refah Partisi'ne basacak, aşağıya basıyor, taklitçi partilere veriyor. Sandıktan ceryan, önce düzenin bir numaralı transformatörü bu holdingci gazetelere geliyor. Bunlar Refah Partisi'nden bahsediyor mu? Burada ceryan yükseltiliyor, TRT’ye geliyor. Bu, düzenin 2 numaralı transformatörüdür; IMF’ye geliyor, buradan ANAP pompası çalıştırılıyor. Düzen böyle çalışıyor. Peki, burada iki tane pompa daha var, ne bunlar? Bak, birisi SHP, “sola döner” diyor, biri DYP, sağa dönen. Altında ne yazıyor? IMF’nin yedek pompaları. Bak nasıl keramet göstermişiz. Biz bu şekli 3 sene evvel yaptık, yalnız bir hata yapmışız. Bu pompaları ayrı ayrı kullanacağını zannediyorduk, şimdi ikisini birden koyup daha hızlı kan emmek istiyor. İşte düzen bu! Böyle oluyor da ne oluyor? Bak, siz buradan çıkıp gece gündüz çalışacaksınız. İstediğin şekilde çalış; ister büroda çalış, ister inşaat yerinde çalış, istersen demirci ustası ol. Bu ülkede mi yaşıyorsun arkadaş? İstersen inşaata taş taşı, senin halin budur bugünkü düzende. Farz et ki demirci ustasısın, sabahtan akşama kadar sıcak demiri döveceksin. Ne için? Çoluğuna çocuğuna helal lokma götürmek için. Nasıl götüreceksin? Ücretini alacaksın, aldığın ücretle ekmek, gömlek, ayakkabı alacaksın. İyi ama bu ülkede öyle bir düzen kurulmuş ki, bütün bu satın aldığın malların üçte biri faiz; İsrail'e gidiyor. Üçte biri vergi, israflara gidiyor ve sana çok ufak bir kısım kalıyor. İşte şimdi hesapla konuşuyoruz burada. Nereden ne oluyor açıklanmış. Ben sizin vaktinizi almak için teferruata girmiyorum. Ama hesaba dayanarak konuşuyorum, hepinize haber veriyorum ki, bugünkü düzende siz birinci çekici vurduğunuz zaman bunun parası İsrail’e uçak parası oluyor. İkinci çekici vurduğunuz zaman İsrail'e tank parası oluyor. Üçüncü çekici vurduğunuz zaman Hilton'daki şampanya parası oluyor. Dördüncü çekici vurduğunuz zaman Marmaris'teki pasta ile yapılan düğünün parasını ödüyorsunuz. Beşinci çekiçle Mersin'deki otelin kredisini veriyorsunuz ve israflar; yeni yaş gününün arabaları, özel devletin israflarına para veriyorsunuz. Ancak altıncı çekiç sizin sofranıza geliyor. Bunun için yalnız ekmek geliyor, bunun için çoluk çocuğunuzla oturup gözyaşı döküyorsunuz. Neden? Çünkü düzen sizi eziyor da onun için! 6 çekiçte birisini verir bu düzen. Sana vereceği paranın da yarısını verir. Ne olur, on iki de bir. İşte şimdi biraz sonra bunun ayrıca hesabını göreceğiz, bu düzenin hesabını. Şu bilinmesi lazımdır ki, bak, bu düzen sen inşaata taş taşırken sadece bu taşı taşımıyorsun. Ya? Senin sırtına bu dağları koymuş, önce düzenin mikrop kayaları; faiz, vergi, darphane, kambiyo, kredi. Bunlar yüzünden fiyatlar artıyor, bu mikroplar yüzünden. Bunlar yüzünden pahalılık, bunlar yüzünden enflasyon oluyor. Bunlar kalkmadan fiyatları düşürmek, pahalılığı önlemek, enflasyonu indirmek mümkün değildir. Bu fiyatların üçte biri faiz; İsrail'e gidiyor. Üçte biri holdinglere gidiyor, üçte biri israflara gidiyor. Bütün bu yüklerin hepsi bu insanı eziyor. Bu insan neden eziliyor? Gözü bu televizyona bakıyor, gözü bu holdingci gazetelere bakıyor, düzenin gazetelerine. Bak bu gazetenin altına bir kuyruk konmuş, ne bu? “Erenköy'de 3 tane daire veriyorum, 3 tane araba veriyorum” diyor. Bu da düzenin bir parçasıdır. “O arabayı almak için ekonomik sıkıntı içinde olan insanlar bu gazeteyi alsın” istiyor bu düzen. Ama o gazetenin şu sütunundaki zehiri o insana içiriyor. Zehir dediğim ne? Bu düzeni yutturması. Hakkı tutmuyor, bu düzenin propagandasını yapıyor. Bu zavallı insanın da bunları gözü gördüğü için, bu yükleri taşımaya mecbur oluyor. Peki, Refah Partisi ne yapacak? Çok basit; bak, burada iki tane çentik var. Bu taklitçilerin; ANAP, SHP, DYP’nin; Refah Partisi'nin yapacağı iş tıkır tıkır, şu 2 çentiğin arasını kesecek, bu vatandaşın sırtındaki bu dağları devirecek, bu şöyle bir doğrulacak; “Allah'a şükürler olsun dünya varmış” diyecek. Neden? Biz bu yükleri taşımaya mecbur değiliz ki. Bunları bize bu Siyonist düzen getirmiş koymuş. Böylece bizi eziyor. Onun için yapılacak iş çok basittir. Bütün bunları kesip düzene toptan bir tekme vurmaktır. Çünkü bu düzenin yürümesi, saadet getirmesi mümkün değildir.

    Bak bu düzen insanlık tarihinde ilk defa var değil. 3000 sene önce de Mısır’da aynı düzen vardı. Bildiğimiz gibi firavunlar, Mısır halkını topladılar, dediler ki: “Biz büyük adamız, öldükten sonra da dağ gibi mezar isteriz.” Ne olacak? “Hepiniz sırtınızda taş taşıyacaksınız?” İşte piramitler böyle yapıldı. Bunlar firavunların mezarları ve bu piramitlerin önünde de pek çok Mısırlı kölenin kemikleri var. Taşırken, ölünceye kadar taşıttırmış bunları. Ben geçenlerde gittim, gördüm. Her birisi insan büyüklüğü kadar bu taşların. O günkü teknikle nasıl taşımışlar hakikaten hayret. Şimdi aynı işi bize yaptırıyorlar. Hayret edilecek bir şey yok. Bizim, Mısır’ın firavunların köleleri ile bu düzenin köleleri olarak bizim aramızda hiçbir fark yok. Onlar bu taşları piramit için taşıyordu, biz İsrail'in uçağı ile tankı için taşıyoruz, bir fark yok. Tek fark onlar çuvaldan eteklik giyerdi, biz çağ atlamış köle olduğumuz için yamalı pantolon giyiyoruz. İşte bu kadar aramızdaki fark.

    Şimdi muhterem arkadaşlarım, bakınız; bütün bunlar oluyor da ne oluyor? Görüyorsunuz ki Türkiye'de faizcilerin payı gittikçe büyüyor. Bu 83 bu 90. Faizciler % 75’di, % 86'ya çıktı. Köylü, memur, işçi, esnaf Türkiye'deki gelirlerin sadece % 14'ünü alıyor, % 86’sını faizciler alıyor, faizciler. Öbür taraftan bütçenin açıkları büyüyor, borç faizi artıyor. Transfer faslı dedikleri de iç borçların faizleridir. Böylece millet eziliyor. Bak burada, 91 senesi bütçesi; 20 trilyon açık vardı, şimdi 92 senesinde 32 trilyona çıktı ve şimdiden “42 trilyon faiz ödeyeceğim”diyor; daha kötüye gitmiştir. Zaten bu Kapitalist düzende gittikçe daha kötüye gitmek mecburiyeti vardır.

    Bakınız, bu düzenin şimdi size hesabını veriyorum. Hepiniz yarın ya bir holdingde veyahut da devletin bir yerinde görev alacaksınız. Görev aldığınız zaman size bir brüt ücret tayin etmiş olacaklar. Ama bu brüt ücret sizin hakkınız diye verildiği halde bu düzen sizi ne yapıyor? Farz edelim ki hakkınız 100’dür. 100 hakkınız ile muhasebeye giriyorsunuz. Sizden gelir vergisi ve sigorta kesiyor, size sadece 66 lira veriyor, 3’te 1’ini muhasebenin içinde kaybediyorsunuz. Bu kadar mı sizi ezmesi? Hayır, arkadan fırına gidiyorsunuz, ekmek alacaksanız. Ekmeğin 3’te 1’i faiz. Satın aldığınız malların içindeki faizle 66 Liranız 44 Liraya iniyor. 3’te 1’i ayrıca vergi, malların içindeki vergi, 44 Liranız 30 Liraya iniyor. Her sene en az darphaneyle bunun da 3’te 1’i çalınıyor,  30 Liranız 22 Liraya iniyor. Doların değişmesi ile de bunun 3’te 1’i çalınıyor; 16 Liraya iniyor; size 200 Lira verecekken 100 Lira vermiş zaten. Çünkü Türkiye'deki gelir dağılımına bakarsanız alt katta oturan % 60, gelirin en fazla %30 unu alıyor. Bütün bunlar zaten eziliyor. Bu ezikliği ortadan kaldırmak için bunların aldığı ücretin iki misli olması lazım. 16’yı da bunun için 2’ye bölüyorum; 8. İşte bugünkü düzenin hesabı budur. Bu Düzen, hakkı 100 olan insana 8 veren bir düzen, 92’sini elinden alıp götüren bir düzen. Şimdi bu arada şunu size belirteyim. Bu ne bu? Bu çok mühim bir şey. Şimdi, tabi bu Demirel'in, İnönü'nün bugünkü aldatmacalarıdır. Ne diyor Bunlar? “Demokratikleşme yapacağız. Yasaları değiştireceğiz düzelteceğiz!” Bak, bu olay tıpkı Rusya'daki prestorika ve bu değişimlere benziyor. Bu gördüğünüz şekil Löfer Garo gazetesinde çıktı, Rusya'daki değişimleri göstermek için. Bu bir Rus köylüsü ki, şimdi bizim halimiz aynı durumdadır, bu da köylünün hanımı. Burada da evleri, karasabanla toprağı sürüp geçinmeye çalışıyor. Rus köylüsünün hali de bu, bizim halimiz de bu. Şimdi bu adam Löfer Garo gazetesinde: “Hanım hanım, Müjdeler olsun”, “Ne var?” diyor.“Bak Rusya'da yeni devrimler oluyor. Artık bundan sonra bu karasabanı düğmüklü iple değil düğümsüz iple çekeceksin, yaşadın” diyor. İşte şimdi bu Batı taklitçisi zihniyetlerin, bu faizci Kapitalist taklitçi zihniyetlerin “Anayasayı değiştireceğiz şunu yapacağız bunu yapacağız” dedikleri şey, “Biz bu yükü düğmüklü iple çekerken düğmüksüz iple çekeceğiz.” Ya hu karasabanla ben zaten çektikten sonra ip düğmüklü olsa ne olur, düğmüksüz olsa ne olur? Bunların yapacakları hiçbir şey yoktur. Bu düzen zaten iflas etmiştir. Bunun yerine bir an evvel Adil Düzenin kurulması lazım gelir.

    Bu ne bu? Bak, bu düzenin nereden ileri geldiğini gösteren bir şekil. Son zamanlarda Fuft Hansa'nın uçaklarda verilen broşürleri var ya, onların içerisindeki bir ilan. Bu Alman Toshiba’sı. Japonlarla beraber Almanya'da kompüter ve televizyon fabrikaları kurmuş bu Toshiba. Kendi malının reklamını yaparken bak, üstüne “Soicnis Ainerhoeng Culture”; “Biz büyük bir kültürün ürünüyüz” diyor. Neymiş bu büyük kültür? Firavunlar. Bununla iftihar ediyor. Peki, bu sözü bunlar durup dururken mi söylüyor? Hayır. Bugünkü batı kültürünün, bak, bizimki taklitçiler Batıya bağlı, Refah Partisi'nin dışındaki partilerin hepsi. Bunlar Batıyı taklit ediyorlar. Batının kökü Eski Roma, Eski Roma'nın kökü Eski Yunan, Eski Yunan'ın kökü Eski Mısır… Yani kök firavunlara gidiyor. Bütün bu zincirin özelliği nedir? Hakkı değil, kuvveti üstün tutmaktır. Bütün temel özellik buradan ileri geliyor, temelde sakatlık var.  Firavunlar halka zulüm yaparken “Biz size zulüm yapıyoruz” diye yapmadı. Ya? “Bu bizim hakkımızdır” diye yapıyor. Çünkü “Benim kuvvetim var” diyor, çünkü kuvveti üstün tutuyor. Onun için bizi işte bu zincir eziyor, ta firavunlardan beri bugüne kadar gelen bu zincir eziyor. Bu Batı taklitçiliği, bu Batı kültürü oranın halkını da eziyor. Bak New York'tan geliyorum. Oradaki o meşhur Manhattan'ın içindeki büyük caddelerin en büyük binalarının kenarında homeless var sürü ile. Binanın içerisindekinden çok dışarıda adam var. Hatta bugünkü soğukta, orası buradan da soğuktu; sırtlarına mukavva geçirmiş, adamın hiçbir şeyi yok. O mukavvayla soğuğa karşı korunmaya çalışıyor binlerce insan. Amerika'da 3 milyon homeless var. İşte Batı'nın durumu budur. Kendi halkını da eziyor. Bak, “Biz yeryüzündeki 6 milyar insanın hepsinin, Amerikan halkının da sömürüden kurtulması için çalışıyoruz” sözünü durup dururken söylemiyoruz. Evet, bütün insanlığın kurtuluşu için çalışıyoruz, çünkü Adil Düzen bütün insanlığın kurtuluşunu temin edecek olan bir düzendir.

    Evet, peki nedir bu Adil Düzen? Ve nasıl temin edecektir? (Aziz Hocamız bu kısımda ekranda çıkan tabloyu işaret buyurarak) Evet, şimdi buraya geldik. Onun için bakınız, bir dakika şu ışığı açarsanız, Adil Düzen geldi, her yerin aydınlanması lazım. Evet, sağ ol, şuraya geleyim ve şu Adil Düzen için kısa bir giriş yapayım. Birisi gelse, bana dese ki “Gel, seninle beraber dama oynayalım.” Önce bir matematik açıklama yapmak istiyorum; ama ben dama oynamasını bilmesem, ne diyeceğim bu arkadaşa? Diyeceğim ki: “Kardeşim ya, dama nasıl oynanır?” O bana ne diyecek: “Bak kardeşim, atmış dörde taksim edilmiş bir tahta alacağız. Senin 16 taşın olacak, benim 16 taşım olacak. Taşlar ileriye ve yan tarafa doğru gidecek. Yanına başka bir taş gelirse üstünden atlar bu takdirde o taş oyundan çıkar. Karşı haneye giden taş dama olur. İstediği tarafa gidebilir. Kim taşını önce bitirirse o yenilmiş olur.” Bana 7 tane kaide söyleyecek. Siz hepiniz, Orta Doğu Teknik Üniversitesi okuyan en kıymetli gençlerimizsiniz, şu sözü söylersem bunun ne manaya geldiğini çok iyi anlayacağınızı biliyorum. Aksiyon ne demek? İş demek, hamle demek. Ama bir de matematikte “Aksiyom” tabiri var. Aksiyom ne demek aksiyom? Kriter, temel esaslar demek. Bak bugün tabii sayıları kullanıyoruz bu tabii sayılar ne olacak da bir sayı tabii sayı olacak? Tabii sayıların 4 tane temel aksiyomu var. Bu kaidelere uyarsa o sayı tabii sayı olur. Bunlardan bir tanesine bile uymazsa tabii sayı olmaz. Tabii sayıyı tarif etmek için 5. bir kaide de koyamazsın. İşte o 4 tane kaide, tabii sayıları tarif eder. Bunlara Peano aksiyomu diyor batılılar. Hâlbuki Yusuf Has Hacip, Peano’dan 6 asır önce bu aksiyomları Kutadgu Bilig’de söylemiştir. Şimdi konuyu dağıtmak istemiyorum, yalnız aksiyom eski Arapçada mütearife, bugünkü halk dilinde Arapça olarak müselleme, yani kabul edilmesi lazım gelen temel esaslar. Ben bu açıklamayı şimdi birdenbire dama oyunundan niçin bahsediyorum? Çünkü bak, aynı tahtanın üzerinde dama da oynarsın, satranç da. Aynı sahanın üstünde futbol da oynarsın hentbol de oynarsın. Peki, fark nerede? Oyunun kurallarında. Onun için ekonomide de üretirsiniz ve paylaşırsınız. Mühim olan nedir? Hangi düzene göre üretip nasıl paylaşacaksınız? İşte eğer bir ekonomide şu şu esaslara uyulursa o ekonomi Komünist ekonomi olur.  Bu bu esaslara uyarsa Kapitalist ekonomi olur. Peki, “Adil Düzen dediğiniz nedir arkadaş?” dediğiniz zaman, biz bir ilim adamı olarak aynı şekilde bunu matematik şekilde tarif etmeye mecburuz. Onun için işte 25 yıldan beri yapılmış olan çalışmalarla Adil Düzenin temel esasları, aksiyomları tespit edilmiştir. Adil Ekonomik Düzen; ekonomide ne olacak da o ekonomi Adil Düzen olacak? Ne bir tane kaide ilave edebilirsiniz, ne de bir tanesini çıkartabilirsiniz. Çünkü bu matematik olarak işlenmiştir. İşte, burası ülkemizin en yüksek üniversitesi, ben huzurlarınıza geldim, size Adil Düzeni 31 tane temel esası ile tarif ediyorum matematik olarak. Bir ekonomik düzen, şu tabloda size göstereceğim 31 tane esasa uyarsa o Adil Düzen olur. Uyumazsa Adil Düzen olmaz. Nedir bu 31 tane esas? Bunu size 5 bölümde takdim edeceğim. Adil Düzenin temel esasları; Adil Düzende para nasıl olacak? Adil Düzende kredi nasıl olacak? Adil Düzende vergi nasıl olacak? Adil Düzende sosyal adalet nasıl sağlanacak? Bunun için şimdi galaksimizi değiştiriyoruz! Galaksi ne demek? Yıldızlar kümesi. Bu tabiri neden kullanıyorum? Şimdi ben sizinle konuşurken Ay’ın ve yerin beni çektiğinin farkında mıyım? Değilim. Ama bunlar beni çekiyor. Bu açıklamayı ne için yapıyorum? Biz bugüne kadar Kapitalist sistem içerisinde yetiştirildik. Düşünürken dahi Kapitalist sisteme göre düşünmeye alışmışız. Adil Düzeni kavramak için önce kendimizi soyutlayacağız, bir astronot odasına gireceğiz. Onun içerisinde bütün bu Kapitalist düzene ait her şeyi içimizden atacağız. Çünkü bu bize sadece hastalık olarak gelmiş girmiş. Sıfırdan başlayacağız, mutlak sıfırdan. Yeni bir düzen kuracağız, işte bak şimdi bunu size yapmak istiyorum. Tabii çok kısaca, özet olarak takdim ederek, işimizi tamamlamaya çalışacağız inşallah. Ne dedim size? Adil Düzenin 31 tane kriteri vardır. 3, 4 kere 7= 28= 31 yapıyor genel esaslar.

    Adil Düzende devlet ne yapacak, şahıslar ne yapacak? Bak, temel esası şudur; Adil Düzende bütün ekonomik faaliyetleri şahıslar yürütürler. Bu bakımdan Adil Düzen bir serbest ekonomi düzenidir, bir özel sektör düzenidir Adil Düzen temel esas itibariyle. Çünkü ekonomik faaliyetleri devlet yürütmeyecek, şahıslar yürütecek. Birinci esas budur. Peki, devletin ekonomi ile alakası ne olacak? Devlet sadece makro plan yapacak. “Türkiye'yi nereden nereye götüreceğim?”Bu devletin vazifesidir. Onun için bak ben dünkü konuşmamda bunları tenkit ettim. Türkiye zaten milli geliri çok küçük bir ülke, o küçücük ülkede senede 1 milyar dolar, Amerika'daki bir holdingin temin ettiği geliri temin ediyor. “% 1,5 kalkınma temin ettim” diyor. Bu ne bu, bu hiçbir şey değil. Türkiye gibi geri bırakılmış bir ülkede %30-%40 kalkınma hızı lazım. Bak dün ben bir kez daha elimizdeki proje demetlerine dayanarak, “110 milyar dolarlık yıllık geliri olan Türkiye'nin 85 Milyar her yıl gelirini arttırmak mümkündür” diye orada bir proje demetini özet olarak takdim ettim. 85 milyar yani Türkiye'nin kalkınma hızı hatta % 75 olabilir. Niye? E, bin lira alan bir memura bugün sen 1700 lira versen ne fark eder? Yani durumumuz çok küçük, bu küçük durumda yapacağın başarılı çalışmalarla çok şey ilave edebilirsin. Bir Amerika'nın % 1’i bizim % 10 binimize tekabül ediyor. Çünkü onların milli geliri çok büyük. Amerika'nın milli geliri 3 trilyon. 3 trilyonun üzerine % 1 koymak marifet. 3 trilyona % 1 koymak demek 300 milyar dolar koymak yani Türkiye'nin üç katını koymak. O adamlar her sene Türkiye'nin üç katını koyuyor, % 1 oluyor. Ee biz hâlbuki çok düşük durumda olduğumuz için büyük bir kalkınma hızına ihtiyacımız var. Ne demek istiyorum şimdi? İşte devlet ülkeye hedef seçecek. Bu hedefi tahakkuk ettirmek için “Ben şu kadar orman, bu kadar maden, bu kadar tarım, bu kadar sanayi projesini gerçekleştireceğim”diyecek. Nasıl gerçekleştirecek? Şahıslara gerçekleştirtecek. Bu proje seferberliği ile siz mühendisler, ekonomistler bu projeleri hazırlayacaksınız ve millete arz edeceksiniz. Müteşebbisler bunların içinden istediğini seçecek. Kendine güvenen adam, bunu yapabilecek kabiliyette olduğuna dair loncasından bir kağıdı olacak; dürüst, ahlaklı olacak besmeleyi çekecek projeyi gerçekleştirmeye başlayacak. Bunun için sermayeye lüzum yok, bunun için faize lüzum yok. Şimdi açıklayacağım ve her bir ilimizde, mesela Güneydoğu Anadolu’muzda birçok işsizimiz var. Ülkemizin en büyük üniversitesisiniz de onun için bir misal olarak söylüyorum; “İdil ilçesinde hiç işsiz bırakmayacağız!” Nasıl? Önce projesini yapacağız. Ne kadar işsiz genç var? Bu kadar. Şu bölgede ne yapacağız da bunlara iş vereceğiz? Bu teknik bir meseledir, bunları yapacak oran projeleri devlet teşvik edecek, yönlendirecek. Ondan sonra da bu projelerin gerçekleşmesi için tam teşvik ve tam destek, bugünkü gibi sadece holdinglere değil, o işi yapacak kabiliyetli insanlara, hem de tam teşvik, tam destek verecek. Peki, devlet bu tanzim ve yönlendirme işinden başka hiç mi ekonomik faaliyet yapmayacak? İki tane ekonomik faaliyeti var. Birisi genel hizmetler; okullar, hastaneler, yollar, hatta yeminli muhasip, tıpkı noterler gibi. 24 çeşit hizmeti, su, elektrik, yol, nakliyat bunları devlet yapacak vatandaşlara hizmet için, bütün bu teşebbüsleri desteklemek için. Ondan sonra ekonomik faaliyetleri şahıslar gözetecek. İşte bak, size devlet ne yapacak? Devletin ekonomik hizmeti nedir? Şahıslar ne yapacak? Üç kriter ile bunları belirtmiş oldum. Devlet, genel hizmetlerden başka tanzim hizmeti yapacak. Bugünkü Toprak Mahsulleri Ofisi yerine bir Buğday Vakfı kurulacak. Niye Vakıf? Hiç kâr gayesi gütmeyecek de onun için. Vazifesi ne? Buğdayı olan buğdayını verecek. O günkü piyasa değeri üzerinden bedelini alacak, parasını veren buğdayı alacak. Bu ofis ne yapacak? Kendisine teslim edilmiş olan buğdayı iyi bir şekilde muhafaza edecek ve de hiçbir kâr gütmeyecek. İşte devlet temel malların muhafazası için bu hizmetleri yapacak. Buna tanzim hizmetleri diyoruz. Ekonomik tablo budur temel esaslar.

    Peki, Adil Düzende para ne olacak? Bakınız, âlimler inceleme yapmışlar hayvanların ve bilhassa arıların üzerinde. Arının bal kovanının içinden bir miktar bal almışlar. Arılar malum balı yapıyor, balın bir kısmını kendisi yiyor bir kısmı da bize kalıyor. Şimdi bu kovandan balı aldıkları zaman bakmışlar ki arılar daha az bal yiyor, arıların iştahı kesilmiş. Daha çok bal almışlar, hatta arılar ölmüş, balı bitirmemiş. Ne için? Çünkü Cenabı Hak hayvanları insanlara faydalı olsun diye yaratmıştır da onun için. Hayvanlar çok üretiyor, az tüketiyor. Biz koyunun sütünü içiyoruz. Biz ineğin sütünü içiyoruz. O süt sadece yavrusu için mi daha fazla üretilmiş? Biz istifade edelim diye. İşte bu yaratılıştan hayvanları Cenabı Hak insanlara faydalı olsunlar diye yaratmış. Fakat insanlara gelince, insanlar hayvanların tersine. Bir insana “Sofraya buyur” dersen yüzü gülüyor, “Al şu kazmayı” dersen suratı asılıyor. Niçin? Çünkü insanlar hep yemek istiyor, hiç terlemek, üretmek istemiyor. Yaratılışları böyle. Niye böyle yaratılmış? Çünkü insanlar asıl cennet için yaratılmış. Cennette hep yiyeceksin, hiç üretme yok. Üretme külfeti yok. Ama şimdi bu dünyada imtihandayız. Bu imtihan esnasında bizim yaratılış tabımız ters düşüyor. Biz burada da cennet gibi olsun istiyoruz. Hep yiyelim, hiç üretmeyelim; yaratılışımız böyle. Ve biz işte bu yaratılıştaki insanlar için bir Adil Düzen kurmaya mecburuz. Nasıl kuracağız? Bak yaratılış böyle olduğu için Adil Düzenin 1. temel esası şudur. Bak, demin o kahvede oturan işsiz Hasan var ya, onu çağırıyorum şimdi masaya; “Hasan, gel buraya” diyorum. “Ne var?” “Adil düzen başlıyor.” “Ee ne olacak?” “Bak arkadaş, sen bu düzende istediğin kadar yiyeceksiniz, serbestsin. Ama bir şartımız var!” “Nedir o?” “Ne kadar giyeceksen, o kadar da kendin üreteceksin başkasının ürettiğini yemeyeceksin.” ”Niye? ” ”Ee, bu Adil Düzen, sömürü yok da onun için!” Bunu nasıl temin edeceğiz? Herkes ürettiği kadar nasıl tüketecek? Haa, bunu temin etmenin yolu şu: Bak, ben şu gözlüğü ürettim, bu gözlüğün bugünkü değeri diyelim ki 10 bin lira. Bu 10 bin liralık gözlüğü getiriyorum ürettikten sonra, topluma teslim ediyorum, “Kimin ihtiyacı varsa kullansın” diyorum. Diyelim Gözlük Vakfı'na verdim misal olarak söylüyorum. Şimdi o Gözlük Vakfı bana bir makbuz veriyor “Bu insan 10 Bin liralık üretim yapmıştır, öyleyse 10 Bin lira tüketmeye hakkı vardır.” Ben o 10 bin lira ile istersem bugünkü piyasa değeri üzerinden 5 kilo elma, 3 kilo portakal alırım. İstediğime kullanırım. İşte para demek Adil Düzende; üretim yapmış olan bir insana, bu üretime eşdeğer tüketme hakkı olduğunu gösteren özel senet demektir. Bir daha söylüyorum bu cümleyi: “Adil Düzende para demek; üretim yapmış olan bir kimseye, bu üretimine eşdeğer tüketim Hakkı olduğunu gösteren özel senede para denir.” Düzen böyle çalışacak, bundan dolayıdır ki, bu temel esasın muhafazası bakımından Adil Düzenin 1. temel kaidesi; mal eşit paradır. Ne demek bunun manası? Ne kadar üretilmiş, mal piyasaya arz edilmişse vatandaşların cebinde de o kadar para olacak. İkincisi; faiz olmayacak. Neden? Çünkü ben bunu ürettim. Bunun 10 bin lirasını aldım şimdi bugünkü düzende götürüp bankaya veriyorum. Bir sene sonra bankacı bana 15000 lira veriyor. Hemen bankacının yakasına yapışmamız lazım hepimizin: “Arkadaş bu 5.000 lira fazla üretme hakkını bana nereden veriyorsun sen ya? Ben bu arada yeni bir şey üretmedim ki?” Nereden veriyor bu banka? Ya darphanede basıp veriyor, ya esnaf Hasan'ın bankaya koyduğu parayı veriyor; ikisi de zulümdür. Darphanede basıp veriyorsa herkesin hakkını alıp bana veriyor, esnaf Hasan'ın parasını veriyorsa Hasan'ın hakkını veriyor. Onun için faiz demek, üretmeyen insana haksız olarak ilave tüketme hakkı vermek demektir. Faiz demek zulüm demektir; fakir fukaranın hakkını alıp yemek demektir. Faiz yiyen insan, şu gecekonduda faiz ödediği için anasına ilaç alamayan gencin gözyaşını yiyor demektir. Bunun için Adil Düzende faiz olamaz.

    Bundan başka, karşılıksız para basılamaz. Ne oldu şimdi? Bak, faiz mikrobu kalktı, darphane mikrobu kalktı, Adil Düzen bir bir mikropları kaldırıyor. Bundan başka piyasada ancak alınıp satılabilen 4 çeşit mal vardır. Bunlar karşısında para var. Şu kadar arsa satılık, o kadar para var. Bu kadar tesis satılık, o kadar para var. Şu kadar standart mal satılık, o kadar para var. Şu kadar altın, döviz, kıymetli maden satılık, o kadar para var. İşte alınıp satılabilen mallar ne kadarsa onun kadar da para vardır ve sadece bunlar karşısında para vardır. Adil Düzenin bir diğer temel esası; istendiği anda malı verip paraya, parayı verip mala  değiştirebilirsiniz. Herkese eşit muamele yapılır; fiyatlar arz ve talebe dayalı kriterlere göre tespit edilir. Bak, şu kısmını açıklayayım size: Ben buğday üretim, Adil Düzen ilan edildi. Buğday Vakfı'na gittim, fiyatlar nasıl teşekkül ediyor, lütfen dikkat buyurun. Siz üniversitenin en kıymetli elemanlarısınız, 60 milyona bunları siz anlatacaksınız. Onun için büyük önem veriyorum bu noktalara. Nasıl olması lazım bir ekonominin en önce, ince bir noktasını arz edeceğim için bir kere daha dikkatlerinizi rica ediyorum! Buğdayı üretim, getirdim Buğday Vakfı'na vereceğim. Bakınız, fiyat söyle teşekkül ediyor: Önce uzmanlar Türkiye gibi 60 milyonluk bir ülkenin bütün buğday depolarında ne kadar toplam buğday rezervi bulunması lazım? Hesaplamışlar. Diyelim ki 1 milyon ton depolarda buğday bulunması lazım; kıtlık var, şu var, bu var. Türkiye'de Adil Düzende asıl ünite Bucak’tır, Bucak. Bugün Türkiye'de 1200 tane Bucak var. 895 tane ilçe merkezi var, 74 tane de il var. Bunların hepsini birden toplarsak takriben 2000- 2200 yapacak. İşte bu 2200 tane yerde 2200 tane buğday silosu olacak. Tıpkı bugünkü bankaların bankamatiği gibi. 2200 tane siloda ne kadar buğday var? Hepsi birbiriyle irtibatta. Ben gittim benim Bucağıma, buğdayı teslim edeceğim. Bucaktaki adam Kompütere basacak, şu anda Türkiye'deki 2200 depoda 1 milyon ton buğday var, ekrandan görüyor. Karşısındaki tabelaya bakacak, hatta Kompüter bunu yazacak. Öyleyse “Buğday 1000 liradır arkadaş” diyecek bana, şu andaki fiyat 1000 lira. “Peki, Ben bu fiyatı uygun görüyorum” dedim, buğdayı verdim, 1000 lirayı aldım cebime koydum. Biraz sonra yine geldim buğdayı satmak için, gene memur düğmeye bastı “Oo, herkes senin gibi buğdayını satmış, Türkiye'deki depolarda bu ara yerde buğday 1200000 tona çıkmış“ “Ee ne olacak?” “Şimdi fiyat 800 liraya düştü” diyecek bana. Ben 800 liraya fiyatının düştüğünü duyduğum zaman “Öyleyse ben buğdayımı satmıyorum ucuzlamış, ben senden buğday alacağım.” “Hay hay, buyur al” diyecek. Ben buğdayı satmak için gittiğim halde ucuz buldum, aldım eve buğdayı getirdim. Biraz sonra gittim, yine buğday almak istiyorum. Memur düğmeye basacak; “Herkes senin gibi bu arada buğday almış, Türkiye'deki toplam depolardaki buğday 800 bin tona düşmüş. Şu anda buğday 1200 lira oldu” diyor. “Öyleyse buğday pahalılaşmış, ben sana satacağım” diyorum. Ve böylece fiyat depolarda yani arz edilen buğdaya göre teşekkül ediyor. Ediyor da ne oluyor? Bu sistem sayesinde bütün Türkiye'nin depolarında 1 Milyon ton buğday muhafaza ediliyor. Buğday bunun üzerine çıkarsa fiyat düşüyor, aşağıya inerse fiyat artıyor. Böylece 1 Milyon ton buğday kendi kendini muhafaza ediyor ve de fiyatlar o andaki ihtiyaca göre teşekkül ediyor. Böylece Adil Düzen serbest piyasa ekonomisinin bütün faydasını üzerinde toplamış en ideal bir şekil. Fiyatlar piyasada teşekkül ediyor. Komünist rejim niye battı? Çünkü Komünist rejimde fiyatları masa başında tespit etmeye kalktılar. Halka lüzum olmayan mallar üretiliyor. “Bu kadar kilo avize üretene bu kadar para vereceğim” diyor rejim. Onun için de herkes en büyük hantal avizeleri üretiyor, kimse de gelip almıyor. Ambarlar dolmuş ama asıl lüzumlu olan avize yok mesela, böylece kıtlığa düştüler. Piyasanın halkın ihtiyacına göre fiyatların teşekkül etmesi ekonominin can alıcı noktasıdır. Adil Düzen bu esası içerisinde muhafaza ediyor. İşte alışveriş, Kars'ta da aynı fiyat, Edirne'de de aynı, Diyarbakır'da da aynı fiyat. Çünkü bütün Kompüterler bankamatik gibi birbirine bağlıdır.

    Şimdi kredi! “Efendim, faiz yok dediniz. Kim kime para verecek? Faiz kalkar mı?”Bugünün en büyük hastalığı. Niçin? Çünkü kendisi, dediğim gibi Kapitalist galakside yaşıyor da onun için. Hele sen şu Kapitalist nizamın bütün etkilerini üzerinden at bir bakalım!  Bir hamal yıllarca sırtında bir taş küfesi taşımış bir hamalın küfesini alırsanız rahatsız oluyor “Ya, bir şeyim eksildi benim sırtımda bir küfe olacaktı” diyor. Şimdi bizim insanımızın “Faiz kalkar mı?”dediği buna benziyor. Ya hu, senin faiz dediğin senin sırtındaki Yahudi’nin emme hortumu be mübarek. Kopart şu hortumu, at. Alışmış kanının emilmesine, birisi “Şu hortumu çıkaracağız”dediği zaman bile şaşırıyor. Tıpkı taş taşımaya alışmış insan gibi; faiz kalkarsa ne olur? Cennet olur, ne olacak. Ee peki ben iş yapacağım, parayı nereden bulacağım? Haa, bak, faizsiz sistemde krediyi nasıl temin edeceğim? Kredi ne demek? Ben ürettiğim kadar tüketeceğim ama yatırım yapmak istiyorum. Ürettiğimden fazla tüketme hakkı kullanamam mı? Kullanabilirim, buna kredi denir. Bu hakkı kullanırım ama şartı var: Mutlaka bir müddet sonra geri vereceğim. İşte muhakkaten bir insanın ürettiğinden daha çok tüketme hakkı kullanılması olayına  Adil Düzende kredi denir. Yedi türlü kredi mümkündür.

    1- Ben üretimden daha çok nasıl kullanırım? Aynen bugünkü gibi ortaklıklar tesis ederim. Bir araya geliriz, paramızı birleştiririz, ben yönetirim bunu; ürettiğimden daha çok paraya hükmetmiş olurum. Ya bir tesis kurmak için veya tesiste ürettiğimiz malların kârını bölüşmek için.  Bugün de var, Adil Düzende de ortaklıklar suretiyle kredi sistemi mümkündür. İkincisi; Hakkı Müktesep Kredisi; Ne demek Hakkı Müktesep Kredisi? Benim cebimde 10 bin liram var, kullanmıyorum. Koştum bankamatikle bankaya yatırdım. Yatırdığım zaman diyelim ki aradan bir sene geçti, gelecek sene istersem 120 bin lirayı yine bankamatikten çeker bir ay kullanırım. İstersem 30 bin lira çeker 4 ay kullanırım, istersem 40 bin lira çeker 3 ay kullanırım. Hesabı nasıl yapıyorum? Bankaya yatırdığım meblağ, çarpı bankada kaldığı süre benim kredi hacmimi teşkil ediyor. İşte buna Hakkı Müktesep Kredisi diyoruz. Bu düzenle ne oluyor? Ben cebimde para var kullanmıyorum, Erzurum'daki kardeşim kullanıyor. Onun kullanmadığı parayı da ben kullanıyorum. Faiz var mı? Yok, daha çok para kullandım mı? Kullandım. İşte faizsiz olarak bu çeşit para kullanma imkânına Hakkı Müktesep Kredisi diyoruz. Bu kredi yüzünden kimse cebinde para tutmaz, hemen bankaya götürür, koyar. Niye? Bankada durursa kredi hakkı kazanıyor da onun için. Bütün para ekonominin hizmetinde olur.

    Diğer bir kredi Emek Karşılığı Kredi. Benim bir konfeksiyon atölyem var 10 tane makinem var, işletme sermayem yok. Çalıştıracak insanları koyup çalıştıramıyorum. Adil Düzende hiç böyle bir mesele yok. Bu 10 tane ehil insanı bulup koyacağım. Herkes çalışsın ama ne kadar para alacak kendi sendikası bunu hakkani bir şekilde tespit etmiş. Oturdukları andan itibaren devlet bunların parasını ödeyecek. Devlet dediğimiz banka, banka devletin kontrolündedir Adil Düzende, isteyen özel bankacılık da yapabilir. Adil Düzende yasak yok, yani kâr ortaklığı suretiyle insanların parasını toplayıp çalıştırabilir. Ama ben istediğim zaman çalıştırdığım insanın parasını alacağım devletin bankası var, Ahmet'in, Mehmet'in keyfine bağlı değilim. Bu 10 tane konfeksiyoncuyu oturttum, bunlar her ay 5 milyon lira alması lazım. 5 milyon lira tıkır tıkır ödeniyor kendilerine. Konfeksiyonları yaptım, kim borçlanıyor? Ben borçlanıyorum, müteşebbis benim çünkü. Bütün işçiler paralarını alıp rahatça hayatlarını sürdürüyorlar. Kim ödeyecek? Ben ödeyeceğim, nasıl ödeyeceğim? Yaptığımız konfeksiyonu satarak ödeyeceğim. Bakınız, para, üretim karşılığında verilmiştir ve faiz yoktur. Bunun adı Emek Karşılığı Kredidir. Kredi, çalışan insana veriliyor, şampanyacı holdinge değil!

    Diğer bir kredi Rehin Karşılığı Kredi’dir. Bugün de var, yani ben Buğday Vakfı'na gittim, buğdayın fiyatının 3 ay sonra artacağını tahmin ediyorum. Şimdi paramı almadım, rehin bıraktım, % 80’ini aldım kullandım, 3 ay sonra “Bugün satıyorum” diyorum, aradaki farkı o zaman alıp kullanıyorum. Böylece malı satmadığım halde parasını kullanabiliyorum.

     Ödenmiş vergi, Adil Düzende vergi yok, devletin kendi Hakkı var ama ben yaptığım çalışmalarla devlete hak kazandırma imkânını bulmuşum, işte ona karşı ayrıca kredi alma hakkım var; bunun adı Ödenmiş Vergi Karşılığı Kredi’dir.

    6- Yatırım Projesi Kredisi: Farz ediniz ki, benim elimde üç tane kâğıt var. Bir tanesi diyelim ki Diyarbakır'da 10 milyar liralık bir motor fabrikası kuracağım. Planlamacılar, uzmanlılar, siz mühendisler incelemişsiniz; “Diyarbakır'a 10 milyar liralık şu tip motorları yapacak bir fabrikanın kurulması uygundur”demişsiniz, teşvikli bir projeyi ortaya koymuşsunuz. Benim de loncam var, tıpkı Bayındırlık Bakanlığının müteahhitlere karne verdiği gibi “Bu insan 10 milyar liralık inşaat yapabilir. Bu 3 milyar liralık yapar”diye karne veriyor ya. Benim loncam da bana bir karne vermiş “Bu insan 10 milyar liralık bir motor fabrikasını kurabilir” diyor. Elimde teşvikli projem var, 10 milyar liralık bir projeyi yapacağıma dair kendi loncamdan aldığım kartım var. Adil Düzende ben bir Ahlak Topluluğu’na mensubum. O Ahlak Topluluğu da “Bu ahlaklı bir adamdır” diye bana kâğıt vermiş, ahlaksızlık yaparsam o topluluğun bütün üyeleri tazmin edecek. Kâğıt laf diye verilmiyor. Üç tane kâğıdı ortaya koydum. Bak, ben dürüst bir adamım, elimde teşvikli projem var, bu işi yapacak mesleki ehliyetim de mevcuttur, bitti. Bu üç tane kâğıdı koyar koymaz, param yok. Hiç mühim değil! Besmeleyi çekeceğim, Diyarbakır'daki araziyi seçeceğim, 500 milyon lira banka ödeyecek. Benim projemin üzerine yazılacak. Çimento aldım, demir aldım, makinaları, camı aldım fabrikayı bitirdim. 10 milyar lira para ödenecek, 10 milyar lira harcandı, 10 milyar liralık bir fabrika da kuruldu. Faiz var mı? Yok. Enflasyon var mı? Yok. Neden? 10 milyar lira piyasaya çıktı ama ülke 10 milyar liralık bir tesis, bir üretim kazandı. Üretim karşılığındaki piyasadaki para hiçbir zaman enflasyona sebep olmaz da onun için. Böylece fabrikayı kurdum. İşte bunun adı Yatırım Projesi Karşılığı Kredi’dir. Sen yatırım mı yapacaksın arkadaş? Kabiliyetin var mı? Buyur, istediğin kadar faizsiz para.

    Bir diğer Kredi şekli de Selem Senedi Karşılığı Kredi’dir. Selem Senedi ne demek? Sipariş senedi. Bak, açıklayayım; benim bir peynir mandıram var. Bu peynir mandıramda senede 100 teneke peynir yapıyorum diyelim. Bu 100 teneke peynirimi Ocak ayındayım ben, Haziranda yapacağım. Geliyorum, sizleri topluyorum. Diyorum ki: “Bak kardeşlerim, işte benim mandıram, şu cins peynirden 100 teneke yapıyorum. Enflasyon olmadığı için hepiniz şimdiden biliyorsunuz, Haziran ayında biliyorsunuz ki peynirin tenekesi 10 bin liradır. Ama şimdi Ocak ayındayız. Eğer siz bana 7 bin lira verirseniz, ben size Haziran'da bir teneke peynir teslim edeceğim. Hanginiz istiyorsunuz?” diyorum. Hesaplıyorsunuz: “Ben Haziran’da 10 bin liraya almaktansa, şimdi 7 bin liraya almaya razıyım. Ben istiyorum, ben istiyorum” ellerinizi kaldırıyorsunuz, hepinize benim mandıram adına bir imzalı kâğıt veriyorum. “Size Haziranın şu tarihinde şu kaliteli bir teneke peyniri teslim edeceğim, adresim budur, mesul benim” diyorum. Siz o kâğıdı hatta başkasına, başka parayla da satabilirsiniz. Teferruata girmiyorum, bu verdiğim senedin adı Selem Senedi’dir. Sipariş senedi. Aldım sizden 7 bin lirayı gittim, yemi aldım, kuzumu beslediğim, sütünü aldım, peynir yaptım. Haziran'da teslim ettim size, senedimi alıp yırtıyorum. “Ne var efendim, çok basit bir şey.” Hayır, ben size bak o kadar o kadar önemli bir şey söyledim ki şu anda, siz İsrail'i atom bombası ile yıkamazsınız ama Selem Senediyle yıkarsınız. Neden? Adil Düzendeki Selem Senedinin kendisi, bugünkü Siyonist düzendeki senetten çok farklı. Bugünkü düzendeki senet parayı temsil ediyor, Adil Düzende senet malı temsil ediyor. “Bu senet bir teneke peynir eder” demektir. “Ederse eder!” Öyle şey mi olur? Piyasada ne kadar çok senet olursa mal o kadar çok gibidir. Yani senet çoğaldıkça ucuzluk artar. Bugünkü Siyonist düzende senet ne kadar çok ise fiyat o kadar artar, fakir fukara ezilir, bu bir. İkincisi, bugünkü düzende vade ne kadar uzunsa faiz o kadar çoktur, 6 ay varsa ona göre faiz koyar ama Selem Senedinde vade ne kadar uzunsa o kadar ucuzluk olur. Eğer 6 ay varsa 7 bin liraya veririm, 3 ay varsa 8500 lira isterim. Vade kısaldıkça Selem Senedinin fiyatı artar. Vade uzadıkça fiyat azalır. Bugünkünün tam tersi, burada vade uzadıkça fiyat artıyor. İşte Selem Senedi budur, ucuzluk getiriyor. “Peki, Efendim, bunu bu Demirel, bu İnönü hiç duymadı mı? Dinlemedi mi bunlar. Bunu neden yapmıyor?” Yaptırmaz ki İsrail, Amerikalı abileri. Niye? Bu aradaki, bugünkü düzenin faizini onlar alıyorlar da onun için. Eğer onlar da bizim gibi yapmaya karar verirlerse, televizyon onlardan da bahsetmez. Holdingci gazeteler onları da yazmaz. İstediğini yaptırmıyor ki, onun için bu ekonomik düzeni tatbik etmeye kalkışmak inanç ister, inanç; topyekûn haksızlığa karşı savaş açmak ruhu, cehdi ister; cihat ister cihat, bu işler oturduğu yerde olmaz.

    Bak, şimdi size vergi düzenini de kısaca anlatacağım: Böylece İnşallah konumuzu toparlamış olacağız. Ne diyorum size? Adil Düzende vergi yok. Ne demek vergi yok? Yani bugünkü gibi angarya yok. Devlet, aklına gelmiş gelir vergisi, aklına gelmiş emlak vergisi, aklına gelmiş, trafik vergisi; “Araba alırken şu kadar ver, şunu yaparken bu kadar ver!” Vergi Vergi vergi vergi, fon, fon, fon, fon, fon. Vatandaşı koymuş kurbanlık koyun gibi çengele, “Vergi” diyor, etini kesiyor “fon”diyor, yağını kesiyor. Kesile kesile bir kemik kaldık. Şimdi kemik kırmaya sıra geldi. Güneydoğu'da da o yapılıyor zaten. Düzenin tatbikatı bu. “Ee nasıl olacak?” Bak, anlatıyorum. Hem zengin devlet, hem de vergi yok; cennetten bahsediyorum ben. Devlet gelirini nasıl temin edecek? Bak, açıklıyorum: Deminki misali aldım, farz ediniz ki ben huzurlarınıza geldim arkadaşlarımla beraber. Diyarbakır Şehrine, Mardin Şehrine, Erzurum Şehrine, burada böyle bir toplantı yaptık. Size kendimizi takdim ediyorum. “Arkadaşlar, işte benim loncamdan kâğıdım. Ben 10 milyar liralık bir fabrikayı yönetebilecek kabiliyette bir ekibin başıyım. Şu arkadaşım benim, Ticaret Müdürü, bu Müdür Yardımcım, bu Maliye Müdürüm, bu Teknik Müdürüm. Bizi tanıyın, biz 10 milyar liralık bir fabrikayı yönetecek bir kadroyuz. Kendi aramızda anlaşmışız. Geliniz, Diyarbakır'da şu fabrikayı beraberce çalıştıralım” mesela TEMSAN, mesela şu KİT’ler. Bugün bu KİT’ler duruyor. Oraya ayrıca bir cümle ile temas edeceğim. Nasıl bu KİT meselesi halledilecek? Hiçbir şey değil, çok basit. Şimdi şu anlattığımı dinleyin lütfen. Geldim müteşebbis bir heyet olarak, kendimi takdim ettim. Şimdi motor üreteceğiz, ne lazım bize? Fabrika Lazım. 10 milyar liralık fabrikanın sahibi bir şirket oradan parmağını kaldırıyor: “Bizim şirketin bir fabrikası var. Biz sizin yönetiminize razıyız. Bu fabrikayı size verelim, çalıştırın” diyor. “Buyurun, siz de bu masaya oturun” diyorum. Geliyor, o şirketin temsilcisi de masaya oturuyor. Olduk iki kişi. Ne lazım şimdi bize? Fabrikada çalışacak işçi. Oradan sendika temsilcisi bir kardeşimiz elini kaldırıyor: “Benim işçi ekibim ile bu fabrikanın bütün işçiliklerini yapmaya hazırız biz” diyor. İncelemiş projeyi, bunun çok iyi, işçilere para getirecek bir proje olduğunu görmüş. “Peki, siz de oturun” diyorum. Kaç kişi olduk? 3 kişi; fabrika var, işçi var, müteşebbis var. Şimdi bu fabrikaya hammadde lazım, çelik lazım, pik lazım. Oradan bir kardeşimiz kalkıyor. “Ben de size ortak olmak istiyorum. Bizim şirkette sizin hammaddenizi, pikinizi vermeye razı, bu projeyi inceledik, uygun görüyoruz” diyor. “Sen de buraya otur” diyorum, o da bizim hammaddemizi veriyor; olduk 4 kişi. Ne lazım bize şimdi? Elektrik lazım, su lazım, nakliye lazım, ambar hizmetleri lazım, 24 çeşit umumi hizmet lazım. İşte biz dördümüz bir araya gelir gelmez, otomatikman devlet beşincimiz oluyor, o da geliyor, masaya oturuyor. “Ben de elektriğinizi vereceğim, suyunuzu vereceğim, nakliyatınızı yapacağım, ambar hizmetinizi yapacağım, yeminli ambar; muhasebenizi tutacağım, fabrikanın bütün eksiklerini tamamlayacağım” diyor. Kaç kişi olduk? 5 kişi. Şimdi motoru üretebilir miyiz? Elbette, neden? Her şey var; müteşebbis var, tesis var, öbür taraftan hammadde var, işçi var ve umumi hizmetler var. Bak, ben size başka bir galakside anlatıyorum. Siz şimdi buradan çıkıp şu öbür dershaneye gideceksiniz. İktisat Fakültesi'ndeki gençlerimize bir öğretmen kardeşimiz gelecek “Efendim üretim için önce sermaye lazımdır”Hayır, yanlış. O, Siyonist galaksinin sözü. Bak, biz devrim yapıyoruz. Ne sermayesiymiş? Ben ne yapacağım senin verdiğin bu yeşil dolar kâğıdını? Bu ekmeğin tuzu mu, bu motorun pistonu mu? Üretimin unsuru değil ki. O bir kâğıt, sen onu sadece beni aldatmak için kullanıyorsun. Üretim için işte fabrikanın yönetimi var, işte fabrika var, işte işçi, işte hammadde, işte elektrik; takır takır motoru yapar, ambara koyarız. Senin yeşil kâğıdına bizim ihtiyacımız yok. Üretimin asıl unsurları bunlardır. Bak, tekrar ediyorum; para ekmeğin tuzu değildir, para motorun pistonu değildir. Üretimin unsuru değildir. Para sadece ürettiğimiz malları ambara teslim ettiğimiz zaman, bizim bu kadar tüketme hakkımız olduğunu gösteren bir senettir, bu kadar. Onun vazifesi üretimden sonra başlar. Üretimin içinde ve arasında paranın yeri yok. Diyelim ki 1000 tane motor yaptık. Bizim projemizde proje uzmanları, bak, sözüme dikkat edin; Anayasaya göre bu üretim nasıl paylaşılır? Kanuna göre demiyorum, anayasaya göre nasıl paylaşılacağını projemize yazmışlar. Zaten bunu inceleyerek hepimiz razı olduk. Misal olarak diyorum ki, bizim bu motor üretimimizde müteşebbis 1000 motorun beşte birini alacak. Beşte birini tesis sahibi, beşte birini işçi, beşte birini hammadde, beşte birini de devlet alacak. Niye? O da bir işçi gibi kendi katkısını yaptı, hakkını alacak da onun için. İşte devlet Adil Düzende gelirini böyle temin eder. Ben işçiyim, gittim geldim, otobüs parası verdim, kantinde yemek yedim, bir sürü masraflar ettim. Ancak ay sonunda 200 tane motor ambara girince kâr ettim. Ben de devletim, elektrik verdim, su verdim, ambar hizmeti yaptım, ambara 200 motor girince ben de kâr ettim. Bütün ortakların hepsi kâr ediyor. İşte sıhhatli ekonomi böyle olur, böyle paylaşılacak üretim. Devlet hakkını böyle alacak. Yoksa sabahleyin uyanıp “KDV’yi % 14’e çıkardım” dersen bu mafya olur, devlet olmaz.

    Şimdi bu söylediğim bak, matematik olarak size 7 madde ile verginin aksiyomlarını söylüyorum: 1- Vergi devletin hizmeti karşılığında aldığı haktır. 2- Bir tek vergi vardır; üretimi koyduk, devlet kendi payını alacak 3- Üretimin cinsinden olacak. Devlete de benim gibi 200 tane motor var, piyasada kaça ediyorsa o kadar para kazanacak. Piyasada motorun adedi çoğalırsa fiyatı düşer. Onun için biz ihtiyaçtan fazla motor yapmayız. Söylediklerimin içinde ciltlerle öyle incelikler var ki, ben sadece ana hatlarını anlatmak mecburiyetindeyim. Çünkü vaktimiz ölçülü, onun için geçiyorum. Gelirden vergi yok. Ben işçiyim, brüt maaşım ne kadar? 5 milyon. Aynısını alacağım. Niye? 5 milyonla zaten geçinemiyorum. Ee, sen geliyorsun, “Şu kadar sigorta, bu kadar vergi.” Onunla da kalmıyorsun; ekmeğin içinde vergi, peynirin içinde vergi. Canımı çıkartıyorsun. Böyle düzen olmaz. Gelirden vergi yok, herkesin brüt maaşı, net maaşı olacak. Vergi, ne kadar çok verdiysen, yani bizim bu motor fabrikamız devlete ne kadar gelir temin ettiyse ona göre şu söylediğimiz Ödemiş Vergi Karşılığı Krediyi de çok alırım. Ona göre devletten daha çok hizmet alırım. Benim elektriğimi öncelikli bağlar, telefonumu öncelikli bağlar. Ona göre benim malım sigortalıdır. Eğer malım zarara uğrarsa devlete kazandırdığım vergiye göre devlet onu daha büyük parayla bana tazmin eder. Onun için vergi beyana göredir. Zaten ambara verdiğim zaman yeminli ambarcı devletin malı. Vergi kaçakçılığı diye bir şey yok. Gayrimenkulüm ona göre büyük değer taşır, hisse senedim o kadar büyük değer taşır, istimlak bedelim o kadar yüksek olur. Onun için Adil Düzende vergi kaçakçılığı diye bir şey söz konusu değildir. Üretimden alınacak pay anayasa ile belirlenir, kanunlarla değil. Adil Düzende devletin vergi kanunu yapma hakkı yoktur. Adil Düzenin anayasa maddesini okuyorum size: Devlet vergi koyamaz. Niçin? Çünkü vergi hak ölçüsüdür, böyle mecliste parmak kaldırılarak onun hakkı ona, bunun hakkı buna aktarılamaz. Hak mukaddes bir şeydir, her şeyin üstündedir. Hak ne ise odur; parmakla hak olmaz. Onun için anayasadadır. “Şöyle bir üretimde tesisin hakkı budur, müteşebbisin hakkı budur, işçinin budur, devletin budur, hammaddecinin budur.” Bunlar ilim işidir, hak ölçüsü işidir. Bunların temel kriterleri vaaz edilmiştir anayasada. Buna göre herkes hakkına razı olur.

    Şimdi Adil Düzende ben işçiyim. Daha çok kazanmak istiyorum. Gidip de işverenin boğazını sıkamam. Niye? İstediğim kadar sıkayım, bir motor bana fazla geçmez. Ne yapacağım? 1000 motor yerine 2000 motor üreteceğim. Ama 2000 motor ürettiğim zaman işveren de çok kazanıyor, devlette çok kazanıyor. Bak, bu düzen barış düzenidir, Adil Düzenin başka konularını konuşsak neler duyacaksınız neler! Şimdi bakın, bugünkü düzen çatışma düzenidir, bu Siyonist düzen. Sadece ekonomide değil, işçi ile işvereni birbirine, devletle vatandaşı birbiriyle çarpıştırmıyor mu? Mesela avukatla müvekkili çarpıştırıyor bu düzen, doktorla hastayı çarpıştırıyor. Doktor kardeşlerimizi tenzih ederim. Bugünkü düzende hasta ne kadar çok olursa doktor o kadar fazla para alıyor. Onun için de hastalık arttıkça doktoru tenzih ederek söylüyorum, bu düzenden memnun oluyor. Avukat müvekkilinin işini yokuşa sürüyor. Sonra diyor ki “Efendim, işimiz sarpa sardı.” Misal olarak söylüyorum, Batı ülkelerinden misal veriyorum; “Aksi bir hakime düştük. Bundan sonra bu kadar para vermezsen takip etmem”diyor. İşi ne kadar yokuşa sürerse geliri o kadar çok oluyor, düzen böyle. Adil Düzende ne olacak? Doktor musun sen? Kaç kişi sağlık korumasını sana tevdii ettiyse ona göre para alacaksın. Hasta olsa da olmasa da aynı parayı alıyorsun. Böyle olunca doktor bize telefon edecek “Aman Ahmet Bey, yola çıkıyorsun; süveterini almayı unutma. Kendini üşütür de hasta olursan, senin de başına iş açılır, benim de iş açılır” diyor. Avukat “Aman şu işe dikkat edelim beyefendi, bir aksilik çıkmasın” Niye? “Çıkarsa boşu boşuna sen de uğraşacaksın ben de uğraşacağım. Ücretim değişmeyecek de onun için.” Yani menfaat paralelliği, Adil Düzen barış düzenidir, menfaat paralelliği düzenidir. Bugünkü Siyonist düzen çatışma düzenidir. İnsanlığa huzur vermeyecek bir düzendir, yanlış bir düzende yaşıyoruz. Ama bu düzen kendi kendine kurulmamış, bunun sahibi var. Bizi çatıştırıp, bizi boş şeylerle meşgul edip, bizi sömürüp, kendi planını yürütmek isteyen bir Emperyalizm, bir Siyonizm var. Onun yüzünden biz bu kafesin, bu hapishanenin içinde yaşıyoruz.

    Bakınız, Adil Düzende herkes sigortalıdır. Sigorta ve emeklilik için kimse para ödemez. Hazineden ödenir, işsizlik ve emeklilikte herkesin yaş, tahsil, hizmet, ehliyet esası, ne alınacağı kat sayıyla belirlenir, işsizlik ve emeklilik karşılığı bütçeden ödenir, milli gelirle orantılı pay alınır, işsizlik ve emeklilik talebe ve beyanat; istediği zaman emekli olur. “Tekrar çalışacağım”derse tekrar çalışır. Emekli olan kredi hakkını kaybeder. Yani şu çalışma kredisi var ya, emek kredisi, madem emeklisin, çalışmıyorsun, öyleyse böyle bir kredi alamazsın. Emeklilik maaşı emekliye ayrıldığı zamanki mesleki derecesi, yaş ve tahsiline göredir. İşte size 31 tane kriterle Adil Düzeni tarif etmiş oldum. Şimdi ışıkları açalım ve şu kısa konuşmayla konferansımızı toplayıp kapatalım inşallah. Size Adil Düzeni 28 tane kriterle tarif ettim. Aksiyom, matematik bir tariftir bu. “Efendim nedir Adil Düzen?” İşte bu kaidelerimize uyan düzen, Adil Düzendir. Kapitalist düzen diyorsun, o senin düzenin. Komünist diyorsun, senin düzenin. Bizim düzenimiz de Adil Düzen. Komünist düzen nedir? Sen onun kriterlerini kendi kitabında yazmışsın. Faizci kapitalist düzen nedir? Onu da onlar yazmış. Bizim de, Adil Düzenimizi biz de yazmışız, işte budur. Bu esaslara uyduğu zaman bir düzen, bu Adil Düzendir. Adil Düzen bir yuvarlak laf değildir, bak dün mecliste bu hükümetin programını tenkit ettim. Ne dedim? “Özel istihdam projeleri diyorsun, kimse belli değil. Niye? Ona da bir çare bulmak lazım, senin çaren yok. “Bir kelime uydurup atlatayım” diyorsun da onun için.” Ama bak biz Milli Görüşçüyüz. Bizim maksadımız onu bunu atlatmak değil, ilim ile gerçeği ortaya koymaktır. Biz Adil Düzen dediğimiz zaman bir matematik kitabını tarif ediyoruz. Her noktası incelenmiş bir kitabı tarif ediyoruz. Niçin?  25 senedir bunun üzerinde pek çok ilim adamıyla beraber çalıştık, bu insanlığın saadetinin en mühim meselesidir de onun için.

    Şimdi bak, bu konuştuklarımızdan nereye geliyoruz? Faiz yok, işte böyle yok. Vergi yok, işte böyle yok. “Peki, efendim, kredi nasıl alınacak?” Anlattım, sen keşke üretim yap. Bak burada niçin para istiyorsun? Üretim için. Al istediğin kadar faizsiz para. Şimdi bak, şurada şu malı ürettik. Bu malı üretmeden önce vermekle, bunun sonunda vermek arasında hiçbir fark yoktur, eğer üretime hakikaten gidecekse. Çünkü para var, karşılığında da üretim var.

    Öbür taraftan, bakınız; vergi böyle olursa ne olur? Türkiye’de 1991 yılını ele alalım: Türkiye’nin milli geliri ne kadar? 110 milyar dolar. Bu 110 milyar dolar ne yapıyor, 110 milyar dolarlık milli gelir? Sanayiden, tarımdan, hizmetlerden teşekkül ediyor. Takriben söylüyorum; devlet sadece bu üretimlerden 5’te bir olarak kendi payını alsa, Adil Düzende bu pay takriben 5’te 1’dir de onun için söylüyorum. 5’te 1 olarak payını alsa, 110 trilyonun 5’te 1’ nedir? 22 trilyon. 22 trilyon ne yapıyor? 22 trilyonu çarpacak olursan bugün 6 bin liradır 1 dolar, 6500 liradır; bu takdirde 150 trilyon lira yapar. Nedir? Sadece üretimlerden devletin aldığı pay. Peki, Türkiye’de sanayinin yarısı devletin, yani tesis sahibi aynı zamanda devlettir. Arazilerin pek çoğu devletin. Devlet bir de tesis payı alırsa bütün bu hizmetlerden, bu tesis payıyla 150 triyon, bir 150 trilyon daha üzerine gelir, 300 trilyon olur. Peki, devlet aynı zamanda kullanılmayan sermayelerin emniyetini, bekçiliğini temin ediyor. Ona göre oradan pay alırsa ki buna bizim ananelerimizde zekât diyoruz, bütün bunları hesaba kattığınız zaman devletin bir yıllık geliri bildiğiniz gibi, işte şu basit hesabımın da gösterdiği gibi 300 trilyon, 400 trilyon, 500 trilyona çıkar. Peki, geçen sene bizim devletin bütçesi neydi? 105 trilyon, onun da 20 trilyonu açıktı. Sene sonunda da açık 32 trilyona çıktı. Devletin bütün geliri 80 trilyon idi, bu kadar vergiye mukabil. Biz Adil Düzeni ilan ettiğimiz zaman 300 trilyon, 500 trilyon olacak. Bak, hesabını veriyorum. Ve de kimse vergi ödemeyecek! Herkes brüt parasını alacak. Herkes kendi hakkını alacak. 40 çeşit vergi olmayacak. İşte zengin devlet, işte zengin vatandaş.

    Bak, size anlattığım bu Adil Düzende ekmek 500 liraya ucuzluyor. Niye? Ekmeğin içinde faiz kalmadı. Ekmeğin içinde vergi kalmadı. 500 liraya ucuzluyor da ne oluyor? Dünyada hiç kimse bizim kadar ucuz ekmek yapamayacak. Ben bugünkü işletme sermayesiyle üç misli fazla üretim yapacağım. Üç misli fazla işçi çalıştıracağım. Bugün çalışan işçinin üç mislini çalıştırdığım zaman işsizlik ortadan kalkacak. Adil Düzende işsizlik olmaz. Bundan başka, ihracat patlaması olacak. Neden? Dünyada kimse ekmeği bizden ucuz yapamayacak. Almanya, %10 faiz var, % 35 vergi var. Ve bunlar üretimin içine giriyor. Almanya bizimle rekabet edemez. Neden? Bizim maliyetimizin içerisinde hiç vergi yok, hiç faiz yok da onun için. Kimse bizimle rekabet edemez. Vaktiyle Avrupa’da belediyeler bak, şu sözlerime dikkat edin! Bu Adil Düzeni uyguladılar. Hiç parası yoktu, fiş çıkarttı, şehirleri imar ettiler. Ama Dünya Siyonizm’i geldi, Fransız, Avusturya Anayasalarına madde koydu: “Hiçbir kuruluş para yerine kaim olacak evrak kullanamaz!” Onların anayasalarında böyle bir madde var. Bunu Siyonistler koydu. Niye? Kendi kontrolü dışında hiç kimse Adil Düzene geçmesin diye. Lincoln, faizi yasak eden kanun çıkartmıştır. Bugün İngiltere’de partiler arası komisyon var. Kilisenin komisyonu var, faizi kaldırmak için. Bugün bak bizde seçim oldu vakit bulamadık. 6 aydan beri, bu Amerika seyahati gibi, Doğu Almanya’daki partiler bizi istiyor. Neden? Çünkü Batı Almanya gitti, Doğu Almanya’daki rantabl tesisleri satın aldı. Çoğunu, “Bunları yıkacaksınız, bunlar rantabl değil, teknolojik bakımdan geri”dedi, o fabrikalarda büyük bir işsizlik çıktı, o işsizler sokaklara döküldüler. Almanya’da huzur diye bir şey kalmadı. Almanya perişan bugün. İşte o Doğu Almanya’nın parti fraksiyonları bizi davet ediyorlar, şunun için: “Ya, şu Adil Düzeni bize de anlatın. Bizim teknolojimiz geri ama Adil Düzen vasıtasıyla biz batıya üstünlük elde edeceğiz.”Niçin? Batıda % 10 faiz var, % 35 vergi var. Batının teknoloji, tekniği üstün, ekonomik düzeni bozuk, faizci kapitalist düzen olduğu için. Doğu da Adil Düzene geçerse teknolojisi geri ama ekonomik düzen üstünlüğüyle malını daha ucuza satabilmek kabiliyeti kazanacak. İşte bunun için bu imkânı bulmak istiyorlar. Görüyorsunuz ki, bugün ekonomide ne kadar mesele varsa, Adil Düzen bunların hepsini çözüyor, öyleyse bugünkü meselelerin sebebi, bugünkü düzenin mikroplarıdır. Adil Düzende faiz var mı? Yok. Adil Düzende vergi var mı? Bugünkü vergiler? Yok. Peki, Adil Düzenin içerisinde enflasyon var mı? Yok. Adil Düzende zaman geçtikçe pahalılaşma var mı? Hayır. Ucuzlama var. Çünkü teknoloji ilerledikçe malların üretimi daha da kolaylaşır, daha ucuzlar. Sıhhatli ekonomi budur. Adil Düzende herkes hakkını alıyor. Adil Düzende bütün gece makine yağlanıyor. Ne demek makine yağlanıyor? Ben bir mühendisim. Bir iş yapacağım, şimdi yapmam. Niye? Sermaye lazım. O sermayeyi de bana Siyonist düzen yüksek faizle veriyor. Ben bankaya esir olmaktan iş yapamıyorum. Ama Adil Düzeni kurduğumuz zaman, ben dürüst bir insan mıyım? Teşvikli bir proje var mı? Bunu yapacak kabiliyetim var mı? Tıkır, tıkır devlet benim paramı ödeyecek. Ben tesisi kuracağım. İster orman işletirim, ister tarım, ister sanayi kurarım, para diye bir faktör, iş yapacak adamın önünde mânia olmaktan çıkıyor. Bu ne demek? Şu kahvede oturan insanlar bu verilen nimetleri, ormanları, madenleri koşup diledikleri gibi işletecekler demek. Şart ne? Teşvikli rantabl projeler hazırlanmış olacak. Bunu da zaten devlet teşvik edecek.

    İşte, kıymetli gençler; Cenabı Allah mübarek bir Ramazan gününde güzel bir fırsat verdi. Bütün insanlığı ilgilendiren çok önemli bir temel meseleyi konuştuk. Bu konuştuğumuz konuları biz sadece konferanslardan ibaret bırakmıyoruz. Bak, bunların videoları var. Bilhassa Ekonomi Fakültesinde okuyan kardeşlerimden rica ediyorum, bu videoları alın. Üzerinde münakaşalarını yapın. Kaldı ki bütün bunlara ait bir de bizim basılmış broşürlerimiz var: Teşhis ve tedavi. Bu broşürleri de arzu eden arkadaşlarımızın hepsine vermek, dağıtmak imkânı vardır. Bunları da okuyun. Eğer bu konular üzerinde herhangi bir konunun açıklanmasını ne zaman isterseniz, bütün uzmanlarımızla her zaman bunu size açıklamaya hazırdırlar. Böylece size Adil Düzenin ne olduğunu zamanın müsaadesi nispetinde açıklamaya çalışmış oldum. Şu anda, sual sormak isteyen varsa biz hazırız. Ancak, tabi “Söylediğiniz gibi inceleyelim, sonra sual soralım” derseniz buna da hazırız. Dört tane arkadaşımız el kaldırdı, buyurun.

    Bir Öğrenci: “Bizleri aydınlattığınız için gerçekten çok teşekkür ederiz. Bugün Türkiye, sizin de bahsettiğiniz gibi gerçekten büyük problemler içerisinde bulunmakta ve tıkanma noktasına gelmiştir artık. Ve bir çözüm arama noktasındayız. Benim burada bir sorum olacak, açık sorular sormak istiyorum çünkü yoruma müsait olan bir soru değil. Bu kadar anlattınız, “Şunları şunları yapacağız!” diye anlattınız. Türkiye’deki problemler de ekonomik olarak siyasi karar alma mekanizmasına yönelik bir çaba içerisinde oldunuz. Yani, bir partinin misyonu olduğu gereğince yarın bir gün, diyelim ki Haziran’da Refah Partisi büyük bir çoğunlukla meclise girme durumuna geldi...

    Aziz Erbakan Hocamız: “İnşallah”

    Aynı Öğrenci Devam Ediyor: “Şimdi benim soracağım şu; Cezayir’de olan hadiseler malum ve Sabah Gazetesinde yayınlanan bir haberde, ordunun yüksek rütbeli bir subayı “Cezayir’deki hadiseler olsa Türkiye’de aynı darbeyi yaparız!” Buna karşı sizin tavrınız ne olurdu?

    İkinci olarak, çok önemli olarak değerlendirdiğim bir konu; genelde siz zaten, tenkit ettiğiniz Müslümanlık gereği “Biz böyleyiz veya değiliz” deseniz de size karşı başka insanlar tarafından psikolojik bir rahatsızlık oluyor bazı çevrelerde. Ve Cumhuriyet Gazetesinin 20 Mart tarihli bir sayısında diyor ki: “Erbakan’ın siyaset içinde kalması irticanın değil laikliğin garantisidir!” diyor. Bu konu üzerindeki yorumunuz, bir de son olarak soracağım şu; özür dilerim arkadaşlar uzatıyorum, bugün Türkiye bölünmenin eşiğine gelmiştir ve Kürt problemi vardır. Güneydoğu’daki hadiseler ekonomik olmaktan çıkmıştır artık, sosyal patlamalara gebedir. Buna karşı Adil Düzenin çözümü nedir? Çok teşekkür ederim.”

     Sağ olasın. Müsaade ederseniz bunları ben kısaca not alayım, sualleri tespit edelim. Arkadan, toptan cevaplandıralım. Zannediyorum ki öyle olursa zamanı daha iyi kullanmak imkânını buluruz. Bak, peki, madem ikramda bulunuyorsunuz; oturalım. Evet, diğer arkadaşımız! Evet, buyurun.

    Başka bir öğrenci: (Muhterem Hocam, öğrenci soruyu sorarken mikrofonla konuşmadığı için sesi duyulmuyor ve sorusu anlaşılmıyor maalesef.)

    Aziz Erbakan Hocamız: “Evet, sağ olun. Teşekkür ederim.”

    Başka bir öğrenci: “Sayın Erbakan; siz, Türkiye’deki politikacılar arasında (Muhterem Hocam, öğrenci soruyu sorarken bu saniyelerde mikrofonda oluşan teknik bir arızadan dolayı sorunun bu kısmı anlaşılmıyor maalesef.) örnek gösterilebilirsiniz. Çünkü, o kadar ihtilalden geçildi, halâ parti misyonunuzu koruyorsunuz. Acaba, geçen Amerika’ya gidip geldiniz. Bunun, misyonunuzu korumanızda Amerika’nın bir rolü var mı? Yani Yahudilerin, Amerikan Yahudilerinin? İkincisi; bu Adil Düzen kazara bir gün iktidara gelirse ve buna ordu müdahale etmezse, herkesin düşündüğünü özgürce söyleme ve Komünist Partisinin özgürce faaliyetlerde bulunma imkânı olacak mı?”

    Aziz Erbakan Hocamız: “Sağ olun. Başka bir soru var mı?”

    Başka bir öğrenci: “Sistemde faiz olmadığını söylediniz. Türkiye ekonomik yapısı gereği dışarıyla ilişkide bulunmak zorundadır. Dışarıdan, en önemlisi petrol almak, dış ülkelerle ticari ilişkilerdeki esaslar nasıl olacak? Bir de şunu sormak istiyorum; bu üç parti, Refah Partisi, Islahatçı Demokrasi Partisi ve MHP bir araya gelerek seçime girdiniz, parlamentoya girdiniz ve daha sonra partiler neden ayrıldı?

    Aziz Erbakan Hocamız: “Evet, sağ olun, buyurun!”

    Başka bir öğrenci: “Hocam, bu “Selem Senedi dediğiniz senetle Siyonizm’i yıkacağız!” dediniz. Bu “Selem Senedi paraya karşılık gelmez, mala karşılık gelir” dediniz. Fakat oraya kocaman bir şey yazmışsınız; “para=mal” demişsiniz. Bir burayı açıklamanızı istiyorum. İkincisi; şu anda var olan Bankacılık Sistemini İslam Bankacılığına benzer bir şey yapıp, Albaraka, Faisal Finans vesaire gibi bankalar var. Eğer, sizin de dikkatinizden kaçmadıysa, bunların da aslında kar payları, sizin o “Siyonist Bankalar” dediğiniz bankaların dağıttığı faizden hiç farklı değil. Son şeyine kadar, virgülüne kadar aynı. Artı, kredi verirlerken (Muhterem Hocam, öğrenci soruyu sorarken bu saniyelerde mikrofonda oluşan teknik bir arızadan dolayı sorunun bu kısmı anlaşılmıyor maalesef.) 10 milyon kredi alıyorsanız sizden 1 milyonunu kesiyor ki bu da sermayeye katkı. Bu da bir faiz değil mi?”

    Aziz Erbakan Hocamız: “Sağ olun, teşekkür ederim. Buyurun”

    Başka bir öğrenci: “Eğer ki başa gelirseniz, (Muhterem Hocam, öğrenci soruyu sorarken bu saniyelerde mikrofonda oluşan teknik bir arızadan dolayı sorunun bu kısmı anlaşılmıyor maalesef.) bu Adil Düzeni kurmaya hemen başlayacaksınız. Şu an var olan (Muhterem Hocam, öğrenci soruyu sorarken bu saniyelerde mikrofonda oluşan teknik bir arızadan dolayı sorunun bu kısmı anlaşılmıyor maalesef.) nasıl ortadan kaldırmayı düşünüyorsunuz?”

    Aziz Erbakan Hocamız: “Sağ olun, çok teşekkür ederim. Bak, niye size de söz vereceğim biliyor musun? 7 rakamını severim de onun için”

    Başka bir öğrenci: “(Muhterem Hocam, öğrenci soruyu sorarken bu saniyelerde mikrofonda oluşan teknik bir arızadan dolayı sorunun bu kısmı anlaşılmıyor maalesef.) kabiliyetli olanlara kredi verilecek” dediniz. Diyelim ki benim kabiliyetim var, fakat ben Tunceliliyim, Sivaslıyım, Tokatlıyım veya benim bir görüşüm var. Bu görüşümden dolayı, kabiliyetim olduğu halde loncam bana bu kartı verebilecek mi? Devlet de o fabrikada çalışan işçiler Aleviyse veya herhangi bir görüş (Muhterem Hocam, öğrenci soruyu sorarken bu saniyelerde mikrofonda oluşan teknik bir arızadan dolayı sorunun bu kısmı anlaşılmıyor maalesef.)  onlara da bu yardım yapılacak mı?    

    Evet, sağ olun. İsabetli bir soru sordunuz, çok teşekkür ederim. Önce, hepinizin bildiği gibi, soruların hepsini kısacık da olsa cevaplandıracağım inşallah. Bir noktadan başlayarak cevaplamakta yarar gördüğüm için söze böyle başlıyorum: Bildiği gibi hepinizin, son zamanlarda gen, gen ne demek? Yani hücrenin içerisindeki kromozom, bütün canlı varlıkları meydana getiren ilk hücrenin içerisindeki hücrenin çekirdeği. Genler üzerinde son zamanlarda bütün dünyada pek çok araştırmalar yapılıyor. Bu yapılmış olan araştırmalar ne için yapılıyor? “Efendim, öyle bir buğday türü geliştirelim ki, bir başaktan bilmem 300 gram buğday alalım.” Tarım için bu araştırmalar yapılıyor. Öbür taraftan, tıp için bu araştırmalar yapılıyor. “Şu irsi hastalık, kalıtımlı hastalık çocukta olmasın, daha çocuk ilk rüşeym dönemindeyken dahi bunu tedavi edelim.” İşte bütün bu kabil maksatlardan dolayı genler üzerinde çok büyük araştırmalar yapılmaktadır son yıllarda. Bu araştırmalar önemli ilmi gerçekleri orta yere koymuştur. 3 sene evvel Malezya'da da bu konuda çok mühim bir konferans, seminer yapılmıştır. Genler üzerinde yapılan araştırmalar ne gösteriyor? Hepimiz biliyoruz ki canlı varlıklar ister insan, ister hayvan, ister nebat; bunların hepsi netice itibariyle bir dişi hücre ile bir erkek hücre bir araya geliyor, tek bir hücre oluyor. Bu bir tek hücreden yavaş yavaş bunlar meydana geliyor. “Ee nasıl oluyor da bir hücreden nebat oluyor? Bir hücreden insan oluyor? Bir hücreden kedi çıkıyor? Bu hücre bunu nereden biliyor? Bunu nasıl meydana getiriyor?” İşte bu genler üzerinde yapılan araştırmalar gösteriyor ki, bütün bu canlı varlıklar o bir tek hücreden meydana geliyor. Bu hücrenin etrafında bir zararı var, içinde plazması var, ortasında da kromozom çekirdeği; gen dediğimiz asıl bir özü var. Şimdi yapılan incelemeler gösteriyor ki, nebatların genleri tek boğumlu bir gendir. Hayvanların genleri 2 boğumlu bir gendir. İnsanların genleri ise 3 boğumlu bir gendir. Bu araştırmalar böyle yapıldığı içindir ki bugün artık Darwin Nazariyesinin ilmi hiç bir geçerliliği kalmamıştır. Çünkü daha insanlar ilk geninden itibaren ayrı bir yaratık şekli olarak gelişmektedirler. İşte insanlar ayrı bir mahlûk oldukları içindir ki, bu ayrı boğumdan ayrı bir varlık olarak gelip gelişmektedirler. Nasıl oluyor bu iş? Bunu bugün kavramamız çok kolay. Hepimiz videolar kullanıyoruz. Bir videokasetini koyduğumuz zaman, bu kasetin içerisinde hangi film varsa o oynuyor televizyonda. Canlı varlıkları da Cenabı Allah yaratırken, o geni adeta bir video gibi tanzim etmiş. Bu dünyanın yaşama şartları ile karşılaştığı zaman böyle böyle gelişip inkişaf etme özelliği o genin içerisine konmuş. Bir videokaseti gibi; şu kasette hangi film varsa o oynuyor. Bu genin içine ne yazılmışsa ona göre bir kedi çıkıyor, ona göre bir insan çıkıyor, ona göre bir nebat çıkıyor. İşte bugünkü âlimler de o genin içini oynayıp, değiştirmek istiyorlar ki başka türlü buğday, başka türlü bir canlı varlık meydana gelsin diye. Şimdi ben, bütün bu kadar sualin arkasından bunu niçin söyledim? Çünkü bakınız, arkadaşlarımız çok tabii olarak “Bu ekonomik düzeni dinledik ama bunun başka tarafları ne olacak?”dediler. İşte insanları meydana getiren genin bu üçüncü boğumu var ya; bu boğum insanlara dört tane özellik veriyor. Bu özellikler hayvanlarda yoktur, insanların hayvanlardan temel farkı buradadır:

    1- İnsanlar doğruyla yanlışı ayırma kabiliyeti ile mücehhezdir. Bu, genden dolayıdır. Siz bir küçük çocuğun, ilkokul çocuğunun yanında “iki kere iki üç eder” derseniz, “Yok amca, dört eder”der. Niçin? Doğruyla yanlışı ayırma kabiliyeti var, o bir insandır da onun için. Ama bir kedinin yanında bunu söylerseniz kedi miyavlayıp sizin yanlışınızı düzeltemez. Niye? 3 mü? 4 mü? Doğru mu? Yanlış mı? Bilemez ki, onun geninde bu yok. İnsanlar doğru ve yanlışı ayırıyor.

    2- İnsanlar güzel ve çirkini, iyi ve kötüyü ayırıyor, hayvanlar bunu da ayıramazlar. Siz hiç, bir parkta gezerken bir kedinin “Ay, şu çiçeğe bir daha bakayım” diye geriye dönüp baktığını gördünüz mü? Niye? Parkta dolaşır ama çiçek güzel midir? Çirkin midir? Bilmez. Ona o kabiliyet verilmemiş, bunun için insan eşrefi mahlukattır. Yani bu kainatta bu kadar güzellikler var. Eğer, bunu anlayacak bir insan yaratılmasaydı, bu yaratılış fiili eksik olurdu haşa. Halbuki Cenabı Hak, Kemal Sıfatıyla Muttasıftır, yaptığı işi en mükemmel yapar. Onun için insanın yaratılması lazımdı, yaratıldı. Ve insana bu kabiliyetler verildi. İnsan güzelle çirkini ayırt edebilir.

    3- İnsanlar; faydalı ile zararlıyı ayırt edebilir. Bütün ekonomi buradan çıkıyor. Kediler bu kadar asırdan beri mama yerler “Şöyle bir tertibat yapalım da kendi mamamızı daha ucuz yapalım” diye düşünemez, neden? Nasıl yaparsa daha faydalı olur? Bilemez ki. İnsanlar “Böyle yaparsak daha faydalı olur” demek kabiliyetiyle, faydalı ile zararlıyı ayırır.

    4- İnsanlar zulüm ve adaleti ayırma kabiliyetindedir. Ne zulümdür, ne adildir? İnsanlar bunu ayırma kabiliyetindedirler. Peki, böyle olmuş da ne olmuş? İşte, Adil Düzen tabii bir düzendir. İçinizde hukuk okuyan kardeşlerimiz, sosyoloji okuyan kardeşlerimiz bilirler; hukukta, sosyolojide bir biyolojik nazariye vardır. Yani insan toplumları insan vücuduna benzetilirler. Onun için insan toplumlarına ait kurulacak düzen de insan vücudundaki düzen gibi olmalıdır. Bak, insan düzeninde sinirler var, kemikler var, adaleler var, kaslar var; ama bunların hepsi uyum içerisinde çalışıyorlar. İşte Adil Düzen böyle tabii bir düzendir. Adil Düzende bir Genel Düzen vardır. Adil Düzenin içerisinde bir Ekonomik Düzen vardır, Adil Düzenin içinde bir Siyasi Düzen vardır, Adil Düzenin içinde İlim Düzeni vardır, Adil Düzen içinde Ahlak Düzeni vardır. Bak, bir genel düzen, dört tane de düzen; beş tane değil. Neden? İnsan topluluğunun dört tane temel özelliği var da onun için. İyi ile kötüyü ayırma, güzel ile çirkini ayırma kabiliyeti Dini ve Ahlaki Düzeni meydana getirir. Doğru ile yanlışı ayırma kabiliyeti İlmi Düzeni meydana getirir. Faydalı ile zararlıyı ayırma kabiliyeti Ekonomik Düzeni meydana getirir. Adaletle zulmü ayırma kabiliyeti de Siyasi Düzeni, Hukuk Düzenini meydana getirir. Bunun için Adil Düzen daha insanın bütün bu temel yapılarına paralel olarak 5 düzenden meydana gelir. Genel Düzen, Ekonomik Düzen, Siyasi Düzen, İlmi Düzen ve Ahlaki Düzendir. Ben size bu düzenlerin içerisinde sadece Ekonomik Düzeni kısaca tanıtmaya çalıştım. Ondan dolayıdır ki arkadaşlarımız sordukları suallerin içerisinde “Efendim, Adil Düzende diğer düzenler nasıldır?” diye arkadaşımız kendine göre bazı düzenler saydı da, bu temel taş yerine sağlam otursun diye bu açıklamayı yaptım. Evet, Adil Düzen bir genel düzendir; dört tane de bu söylediğimiz düzenden meydana gelen bir bütündür. Ve nasıl insan vücudunda adaleler, kaslar birbirinin işine karışmaz; karışırsa vücut kanser olursa, Adil Düzende de bunlar birbirine karışmazlar. Yani siyasi güç “başını öğretemezsin” diyemez. Neden? Çünkü derse ne olur? Derse, o sosyal düzen kanser olur da onun için. Bir yandan “herkesin inanç hürriyeti var” diyeceksiniz, sonra da inanç hürriyetine müdahale edeceksiniz, böyle şey olmaz. Öyle şey olursa o kanser olur.

    Şimdi bu temel açıklamalardan çok önemli gördüğüm için, arkadaşımıza da arkadan söz verdiğim için önden cevap vererek dengelemek, adaleti tesis etmek için önce sizin sorunuza geliyorum. Adil Düzen barış düzenidir. Bütün insanların hepsine beş tane temel hak tanır. Bütün insanlara hangi inanç, hangi düşünce, hangi ırktan olursa olsun, bütün insanlar hepsi birbirine eşittir. Adil Düzen önünde ve Adil Düzen önce bütün insanların hepsine Yaşama Hakkı tanır. Kimsenin yaşama hakkına tecavüz edilemez, Adil Düzen bunu teminat altına alır, herkesin, bu bir. İkincisi; Adil Düzen herkesin Irz, Namus ve Cinsinin Muhafazasını teminat altına alır. Üçüncüsü; Adil Düzen herkesin Mülkiyet Hakkını teminat altına alır. Çalışmış kazanmış, mal onundur; bitti. Kimse gelip elinden bu hakkı alamaz, çünkü hak her şeyin üstündedir Adil Düzende. Dördüncüsü; Adil Düzende herkesin İnanma Hakkı vardır; inanç hakkı, düşünce hakkı. Kimse inancından dışarıya çıkartılmak için zorlanamaz. “Efendim, siz iktidara geldiniz, Adil Düzen kuruldu. Komünist Parti kurulacak mı?” Kim, hangi düşünce etrafında toplanmak isterse toplanacak. Bak, düşünce hakkının ayrılmaz dört tane parçası var. Bunlardan bir tanesi İfade Hürriyeti:“Ben böyle düşünüyorum” diye herkes bunu sözle, yazıyla dilediği gibi yayabilirler. İkincisi, aynı şekilde inanan insanlar bir araya gelip beraberce örgüt kurabilirler. Beraberce çalışabilirler, en tabii haklarıdır. Masonlar bir araya geliyor da niye başka düşünceler bir araya gelmeyecek. Bu kadar Rotary kulüp kuruluyor, onlar serbest. Çünkü bugünkü düzen belli kontrolleri olan bir düzendir de onun için. Onun için bunun değiştirilmesi lazım gelir. Bundan başka Herkes Kendi İnandığını Başkasına Tedris Hürriyetine sahiptir. Öğretim hürriyeti, “Ben böyle inanıyorum, sen de istiyorsan gel sana anlatayım, çoluğuna çocuğuna, isteyenlere anlatma, öğretim” hürriyetine sahiptir. Ve de inanma hürriyetinin bir diğer dördüncü ayrılmaz parçası da İnancını Yaşama Hürriyetidir. Herkes kendi inancını yaşama hakkına sahiptir, Adil Düzen bunu bütün insanlar için temin edecek olan düzendir. Adil Düzende herkesin Uzlaşma Hakkı vardır. Adil Düzende her bir grup, anayasanın insan haklarına ait temel esaslarına uymak şartıyla kendi ananesine, kendi örfüne göre, kendi özel hukukunu, kendi içtihadına göre yapabilir. Bu Aleviymiş bu Sünniymiş, bu Hristiyanmış, bu Yahudi’ymiş; Adil Düzende hiçbir ayrım yoktur. Adil Düzen bütün insanlara bu hakları eşit olarak tanıyan bir düzendir. Bir insan başkasının inancını uygun görmüyorsa, yapabileceği şey; tatlı dille “Böyle değil, şöylesi daha iyidir” diye anlatması, tebliğ etmesidir. Bunun dışında inançlara zorlama yoktur. Bundan dolayıdır ki Adil Düzen böyle bir düzen olduğu için bir kardeşimiz “Efendim, Güneydoğu meselesini nasıl çözeceksiniz?” Adil Düzen ile çözeceğiz. Neden? Herkese insan hakkı verildikten sonra, herkes hakkını aldıktan sonra, sen Kürt olsan ne değişir? Ermeni olsan ne değişir? Bilmem, Laz olsan ne değişir? Arnavut olsan ne değişir? Herkes hakkını arıyor. Hiç bir ayrım yok. Böyle bir düzende, elbette ırk farkı söz konusu olamaz. Ama bugünkü düzende şimdi hepimizi gelmiş Siyonizm eziyor. Hakkı 100 olana 8 veriyor, 92’sini elinden alıyor. Öyleyse bu düzeni düzeltmek için hep beraber çalışmaya mecburuz. Ezildikten, köle olduktan sonra Türk de olsan fark etmez, Kürt de olsan fark etmez. Çünkü kölesin, kafesin içindesin ve ezilmişsin, bir farkı yok. Adil Düzen geldiği zaman da yine bir fark yok. Çünkü herkes kendi hakkını alacaktır. Bunun için Adil Düzen, bütün bu meselelerin hakikaten temelden ilacıdır.

    Şimdi bakınız, Adil Düzen için diğer arkadaşımızın sorusuna geçiyorum: “Selem Senedi hakikaten bu konuşmanın içerisinde bir konudur. Mal eşittir para diyorsunuz ama ne manada söylüyoruz? ” Üretilmiş, herkesin istifadesine arz edilmiş mal ne kadarsa, vatandaşın cebinde de o kadar para vardır. Bu manada mal paraya eşittir. Bu böyleyken bundan apayrı bir konu olarak böylece bir Selem Senedi de orta yere çıkıyor. Niye? Karşılığında bir müddet sonra mal olacak da onun için. Bu da mal kadar para demektir. Bu da mal eşittir para prensibine uygun bir şeydir. Sadece üretimi teşviki kolaylaştırmak, üretime zemin hazırlamak için bu Selem Senedi rol oynuyor. Ve Evet, İsrail'i atom bombası yıkmaz, bu Selem senedi yıkar. Neden? Çünkü İsrail mesela Türkiye'yi kontrol ederken, “Piyasaya bu kadar para verme, daha az para ver. Parayı şu faizle ver” diyor. Bizim piyasamızı kontrol altında tutuyor. Ee, bu faizlerini de kendisi alıp cebine koyuyor. Şimdi biz onun bu kurallarını kaldırıp benim fabrikam için ben faizsiz para kullandığım zaman, artık onun kölesi olmayacağım. Almışım Selem Senedini vermişim, parayı almışım, işletmemi faizsiz olarak yürütüyorum. Piyasaya ucuzluk getiriyorum. Bu, fakir fukarayı korumak demektir. Bu, İsrail'in sırtımızdan temin etmiş olduğu sömürüyü ortadan kaldırmak demektir. Onun için bunların hepsi birbirini tamamlayan bir bütündür.

    Efendim? Evet, bir diğer sorunuz da şudur, hemen ifade edeyim. Bugün Türkiye'de İslami banka denen bu bankalar bilindiği gibi bizim 1974 senesinde çıkarttığımız bir kararnameye göre kurulmuştur. Biz o zaman “Faizsiz muamele yapmak serbest olsun” diye bir kararname çıkarttık hükümete gelir gelmez. Bunun üzerine kuruldu ancak burada, huzurlarınızda hemen haber vereyim ki; bu bankalar, bugünkü faizci bankalara nazaran atılmış çok önemli bir adım olduğu için, biz hep bunları desteklemişizdir, Adil Düzene giden bir yol olduğu için. Ancak burada bir ilmi konferans veriyoruz, hemen size şunu belirteyim ki; bu bankaların çalışma metotları Adil Düzene uygun değildir, Adil Düzenin bankası bunlar değildir. (Bu arada bir gencin, duyamadığımız bir sorusuna karşılık) Ben bu sözü huzurlarınızda söylemek istemiyorum. Ancak Adil Düzendeki banka size anlattığım gibi bir bankadır. Şimdi bu nedenle Adil Düzenin bankası değildir. Neticede bir şey değişmiyor da onun için. Adil Düzende maliyetlerin içerisine sadece emek ve risk karşılığı hakkı olan kâr girecektir. Faiz ve vergi girmeyecek, adını değiştirmek suretiyle siz piyasada olan bir malı maliyetin içerisine daha büyük fiyatla sokarsanız, o aynı kapıya çıkar. Onun için bunlar Adil Düzenin tatbikatı değildir.

    Şimdi bunları işaret ettikten sonra, müsaade ederseniz, zannediyorum ki üzerinde durulması icap eden konu, bu Cezayir, laiklik meselesini en sona saklıyorum… Amerika kısmı için mecliste konuştuk, dünkü iftarda konuştuk. Şimdi, buyurun Konya iftarına, orada da konuşuyoruz, Evet, biz Amerika'ya bir kere daha huzurlarınızda kısaca söyleyeyim; bugün Müslüman ülkelere karşı kullanılan çifte standart ve meydana getirilmek istenen düşmanlığı ortadan kaldırmak için gittik. Ve Müslüman Ülkeler Parlamenterler Heyeti olarak gittik. Bir buçuk milyarlık Müslüman Ülkelerin halkları adına, onları ikaz etmek için gittik. Neden? Çünkü Batı dünyası soğuk harpten sonra, şimdi kendisine yeni bir düşman yaratmak istiyor.“Komünizm çöktü, öyleyse biz böyle tek kutuplu duramayız, bir düşmanımız olacak!”Kendi insanlarını toplamak, aldatmak için. Yeni düşman olarak da görüldüğü gibi İslam âlemini bir düşman olarak hazırlamak istiyor. İşte bütün NATO toplantıları, hatta NATO'nun kendi baskılarında, kendi tatbikatında eskiden Komünizme izafe edilerek düşmanın rengi kırmızıydı, şimdi yeşili kullanmaya başladılar. Esasen kendi toplantılarında açıkça “Biz artık İslam’dan gelecek tehlikelere karşı bir kuruluşuz”diyorlar. Demekle de kalmıyorlar, İslam âlemine karşı sayısız çifte standart kullanıyorlar. İşte gözümüzün önündeki Ermenilerin Azerbaycan'daki katliamı. İşte şimdi Libya'yı bombalamak için bahane arayışları. İşte Irak’a bir seneden beri hala ambargo uygulanması, İşte Keşmir, işte Filistin. Dünyanın neresine bakarsanız bakın, Müslümanlara karşı Batı âleminin, Emperyalizminin haksız bir tecavüz zincirinin sürekli olarak devam ettiğini görüyoruz. İşte bizdeki Güneydoğu Anadolu. Bu da onların tertibidir, dün uzun uzun anlattık, vesikalarını okuduk. Bütün bu olaylar karşısında biz kendilerini uyarmaya gittik. Dedi ki: “Bak, bir buçuk milyarlık İslam Âlemini siz kendinize düşman edip, yeni bir harp çıkarırsanız, zannediyor musunuz ki bu harpten kârlı çıkacaksınız? Bunun sonu gelmez ve de perişan olursunuz. Ne için yeryüzünde diyalog ve barış için çalışmıyorsunuz?” Hemen huzurlarınızda haber vereyim; görüştüğümüz bütün Amerikan Senatörleri, bir de baktık ki bunlar saf adamlar. Yani bu Emperyalist, Siyonist mihrak gelmiş, bu saf adamları aldatıyor, kendi planını yürütüyor. Çünkü konuştuğumuz zaman ön fikirle bir takım şeyler söylediler, ama benzinleri yok, arkadan biz ona meseleleri açıkladığımız zaman “Haklısınız, Amerikan politikasında büyük çarpıklık var, biz bu çelişkileri düzeltmeliyiz ve şimdi bu anlattıklarınızdan anlıyoruz ki, biz düşmanlık çıkartmak için, fesat çıkartmak için çalışıyormuşuz. Öyleyse ben senatoda bu söylediğiniz istikamette çalışacağım”diyecek kadar saf insanlar. Kesin kendilerinin bir fikri yok. Kim etkilerse ona göre çalışıyorlar. Kendilerinin Dış İşleri Bakanlığı'nın bütün Müslüman Ülkelerini gören Bakan Yardımcısını aynı durumda gördük. Birleşmiş Milletler Genel sekreterini aynı durumda gördük. Ve tabii gördük ki, boşuna gitmemişiz. İşte, Azerbaycan'a temsilcilerini gönderttirdik ertesi gün. Ve konuşulduğu zaman yeryüzündeki fesat yerine barışın gelmesine faydalı katkıda bulunulabilecek, bunu gördük. Biz hatta bilhassa tabii devletin resmi temsilcilerinin ve bütün Müslüman ülkelerin bu yolda çalışmalarında yarar görüyoruz. İnsanlık, bu temaslar yapılmadığı için yeni bir savaşa sürüklenirse çok yazık olur.

    Şimdi son olarak geliyorum, sizin bu laiklik, Cezayir vesaire gibi sözlerinize geliyorum. Her şeyden önce, tabii bütün insanlar için saadet; Hakkı hâkim kılmaktadır. Şu konuştuklarımızı dinlediniz, biz ne için çalışıyoruz? 6 milyar insanın saadeti için. Bu konuştuklarımızda biz insanları sömüren Emperyalizm ve Siyonizm’i hedef alıyoruz. Çünkü dünyada böyle bir mihrak var. Bak, Müslümanların parasını almış, o parayla 6 milyar insanı Amerikan halkı dahil sömürüyor. Ne için biz bu Emperyalizm ve Siyonizm’den hoşlanmıyoruz? Çünkü biz 6 milyar insan saadet bulsun istiyoruz, onlar buna mâni oluyor. Ben şu hastaya ilaç vermek istiyorum, Emperyalist-Siyonist benim elimdeki ilacı döküyor, onun için “Çekil öyle kenara bakalım” diyorum, yani bizim temelimiz iyiliktir, herkesin saadetini istemektir. Hatta Emperyalizm ve Siyonizm’e kızıyorsak, insanlığın saadetine mani oldukları için kızıyoruz. Bizim temelimiz intikam değil, hırs değil,  kin değil; saadettir. 6 milyar insanın hepsinin saadetidir. Onun için bizim yolumuz açıktır. Saadet'in meydana gelmesi için kuvvetin değil Hakkın hakim olması lazım gelir. Onun için bak, size anlattım, Adil Düzen, Hak hakim kurulması için baştan sona kadar tanzim edilmiş olan bir düzendir. Bununla şunu demek istiyorum “Hepiniz kesinlikle inanınız ki Hak gelince batıl zail olur ve mutlaka, mutlaka Hak gelecektir.” Bugün Türkiye'de iki çeşit insan var; Birisi Refah’çıdır; bu gerçekleri duymuş, bilmiş, inanıyor. Öbürü nedir? Refah’çı olmanın adayıdır. Başka insan olamaz bu ülkede. Yarın duyduğu zaman o da Refah’çı olacak. Neden? ”Ya sen deli misin arkadaş, 10 mu büyük 1 mi büyük?” “10 daha büyük” “Öyleyse Refah’çı olacaksın. Yani hiçbir manevi tarafın olmasın, 10’un 1 den büyük olduğuna aklın eriyorsa Refah’çısın. Niye? Ee, bugün senin kazandığının onda birini veriyor bu Yahudiler Siyonistler sana, dokuzunu alıp götürüyor, demin hesabını verdim. Sen bugün kazandığının on mislini kazanmak istemiyor musun ya? İstiyorsun. Öyleyse Refah’çı olacaksın, bu batıl partilerin arkasından gidemezsin, bu kadar açık.” Bak bizim işimiz matematik, aklın işliyor mu? Refah’çı olacaksın. Niye? 10 misli kazanmak bir kazanmaktan daha iyidir de onun için! En azından bunun için Refah’çı olmaya mecburuz. Hakkı Üstün tutmak, herkese Saadet verecek olan yoldur. Bundan dolayıdır ki bugün Refah Partisi'nin temsil ettiği zihniyet, bütün insanlığın saadetini meydana getiren bir zihniyettir. Bu zihniyeti ancak Emperyalizm ve Siyonizm önlemek ister. Nasıl önlüyor? Bak, bir türlü TRT kanununu değiştirmiyor. Biz meclise gelir gelmez ilk verdiğimiz bir numaralı kanun teklifi ne? “TRT kanunu değişsin.” Ne istiyoruz biz TRT Kanunu'nda? “Yav, şu haberleri veriyorsunuz, şu haberlerin içerisinde partilere belli bir zaman ayırın. Bu zamanın içerisinde bir adalet olsun. Sonra? O zamanı vermeniz yetmez. Siz sözde şimdi mevcut kanuna göre biz de mecliste grup kurduğumuz için bizden de bahsediyorsunuz. Ama nasıl hile ile bahsediyorsunuz? Biz gruba selam veriyoruz, o cümleyi söylüyorsunuz. İçerisinde asıl ne ifade ediyoruz? Bu yok. Veyahut bir cümlenin gerekçesini kesmiş, gerekçesini kestiğin zaman o söz iddia olur. Niye başkalarını 10 dakika veriyorsun da bize 10 saniye veriyorsun bre zalim zihniyet?” Kim yapıyor bunu? Dünya Emperyalizmi ve dünya Siyonizm’i. Abilerinin hoşuna gitmek için böyle yapıyorlar ama mızrak çuvala sığmaz ki. Hak mutlaka galip gelir, Hakkın galip gelme vasfı kendi içinde mevcuttur. Onun için bak biz kanun teklifini verdik “Adalet içerisinde zaman ayırın, hepsine eşit demiyoruz ama makul bir adalet, bir. İkincisi bunun muhtevasına ne konacak? Şu kadar vakit ayırdın değil mi? Biz de bu konuşmayı yaptık. Bırak bu ayırdığın 3 dakikayı, biz nasıl istiyorsak onu söyleyeceksin” Bu kanun teklifimizi getirdik, bak aylardan beri komisyonlarda oyaladılar bu batıl partiler. Şimdi meclise indirme hakkımız var indireceğiz. Göreceksiniz, bir şey için savaşıyoruz. Ben 15 gün önceki meclis konuşmamda bir şey söyledim: Dedim ki “Bak, siz çoğunluk zulmü yapıyorsunuz. Basit matematik, aritmetiğe dayanarak ve de hileli Seçim Kanunu'na dayanarak. Ancak, en azından bir Milletvekili bir kanun teklifi yaptığı zaman, meclis “Ben bu kanun teklifini reddediyorum” dediği zaman, o milletvekili de “Rica ediyorum, kim kabul ediyor, kim reddediyor tespit edilsin. Millet bunu bilsin” dediği zaman otomatikman açık oylama olmalıdır ki, millet hangi haklı şeyi kimler kabul ediyor, kimler kabul etmiyor belli olsun.” Şimdi ben geçen ki konuşmamda, zaman çok daralmasına rağmen bunu söyledim. Önümüzdeki günlerde de bunun üzerinde ısrar edeceğiz. Niye? Siz inançlı memleketin en kıymetli gençleri olarak şu anda fırsat bulmuşken, sizi bu hususta hazırlamak istiyorum. Bak, göreceksiniz nasıl minderden kaçacaklar. “Yok, efendim, karambole gelsin, kim hakkı tutuyor, kim batılı tutuyor belli olmasın” diyecekler. İşte felaket buradan başlıyor. “Şeffaflık” derler, “dürüstlük” derler ama tatbikata geldiği zaman kaçarlar. Biz istiyoruz ki milletimiz bunu görsün, basınımız bunun üzerine yürüsün. Bunları yakalasın. “Niye kaçıyorsunuz?” desin ki çektiğimiz dertlerden kurtulalım. Bundan dolayıdır ki bak, kardeşlerimize “Efendim Cezayir olayı söz konusu yapıldı. İşte bir yüksek rütbeli bir Generalimiz böyle böyle olursa ne olursa? Bir şey demiş, dediniz. Siz ne yaptınız?” Biz bunun üzerine mecliste bu işin mesulü olan Milli Savunma Bakanı'na bunu sorduk. Milli Savunma Bakanı da “Kimse böyle bir söz söylememiştir” dedi. (Bir öğrencinin çok net duyulmayan bir müdahalesi üzerine Aziz Hocamız) Bir dakika. Evet, şimdi ben ne yaptığımızın hesabını önce veriyorum: Susmadık tabii, “Kim bunu söylemiş bakalım” dedik, “Kimse söylemedi” dediler. Ee, ortalıkta bir boşluk çıktı Bir. İkincisi; böyle bir şey asla olamaz, çünkü yine Milli Savunma Bakanımızın sözüyle söyleyeyim. Bak, “Şu milletin içerisinde ne kadar oruç tutan varsa, askerimizin içerisinde de o kadar oruç tutan var.”Onun sözü. Daha dün kendi bütçesi konuşurken. “Bu millette ne kadar namaz kılan varsa, askerimizin içerisinde de o kadar namaz kılan var!” Bizim ordumuz 1000 yıl, benim söylediğim bu Hakkı hakim kılmak için canını vermiş, şehit olmuş bir ordudur. Biz Kıbrıs Harbini bu ordumuzla beraber yaptık, koalisyon ortağımızla değil, koalisyon ortağımızla değil! Bizzat Milli Güvenlik Kurulundaki Generallerimizle asıl biz bir ve beraberdik. Koalisyon ortağımıza kalsaydı püüü… Neler olurdu neler! “Yok, bilmem Kanton usulü, yok bilmem şu teklifi götürelim, bu teklifi götürelim.” Bütün o tekliflerin hepsini biz ordumuzdaki inançlı kumandanlarımızla beraber yürüttük ve bize karşı ambargo koydular Kıbrıs Harbi’nde; silah ambargosu koydular, bu Irak’a konulanlar vaktinde bize kondu. Türkiye’deki Amerikan üslerini biz aynı kahraman ordumuzun kumandanları ile beraber kapattık. Onun için biz Cezayir'de yapılan olayları asla doğru görmüyoruz. Çünkü o Fransa'nın, Cezayir’in iç işlerine karışarak oynadığı bir oyun, Batının çifte standardıdır. Fevkalade yüz karası bir davranıştır Fransa için bu. Balkona çıkıp demokrasi nutku atacaksın, sonra bir ülke kendisine bir yönetim tayin ettiği zaman gidip işini sokacaksın ve o ülkenin bu işini bozacaksın. Hiç, bir kara lekedir Fransa için, Batı için. Tek dişi kalmış canavar Mehmet Akif'in tarifiyle, bu gerçeği teyit eden bir davranıştır. Ancak biz inanıyoruz ki, Türkiye bütün bu mesafeleri çoktan kat etmiştir. Türkiye bütün Müslüman ülkelere hakikaten örnek olabilecek bir noktadadır. Önce Adil Düzen çalışmaları bütün dünyadaki ülkelerden en fazla ilmi olarak Türkiye'de incelenmiştir. Türkiye bütün insanlığın saadetine ışık tutacaktır, asırlar boyu olduğu gibi. Bu, sadece Adil Düzendeki çalışmalar bakımından değildir. İnsan haklarına saygı bakımından, en büyük kalkınma hızını koymak bakımından, devlet-millet kaynaşması bakımından, inançlı insanlarla ordusunun bir araya gelip iş başarması bakımından… Biz İstiklal Harbini de böyle kazandık; bugünkü zorlukları da aynı şekilde yeneceğiz. Siz hele Refah Partisi'ni şu meclis ekseriyetine bir getirin bakalım! Gerisi kolay. Hepinize çok teşekkürler ediyorum. Tekrar Ramazanlarınızı diliyorum, milletimize, siz imanlı, siz şuurlu, çalışkan ülkemizin iftihar ettiği gençleri olarak en hayırlı hizmetleri yapmanızı diliyorum. Allah'a emanet olun. Esselamü Aleyküm.

     
    İZLEMEK İÇİN: 

    https://www.youtube.com/watch?v=aQnGsKltjI8&feature=youtu.be
























     


    Bu Haber 403 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS