• MİLLİ KAHRAMAN ERBAKAN'IN HİKAYESİ

    MİLLİ KAHRAMAN ERBAKAN'IN HİKAYESİ

    27 Şubat 2015

     
    | Devamı



      MİLLİ KAHRAMAN ERBAKAN'IN HİKAYESİ


    1800’lü yılların son döneminde, Adana’nın Kozan ve Saimbeyli bölgelerinde asırlarca hüküm süren Kozanoğulları Beyliği’nin, sonradan gelip İstanbul'a yerleşen ve Sultan Abdülhamit’e yakınlığıyla bilinen soylu beylerinden Hüseyin Bey’in oğlu Mehmet Sabri Bey, hukuk tahsilinibitirir.

    Prof .Dr. Necmettin ERBAKAN TV-5 Gurbet Hikayeleri 17 Kasım 2010  (1. bölüm):

    İlk görevi Erzurum İstinaf Mahkemesi Savcılığı’dır. Erzurumlular tarafından bu beyefendi çok sevilir ve tanınmış ailelerden Korukçuların kızı Sabire Hanım’la evlendirilir.

    Savcı Mehmet Sabri Beyin ve Sabire Hanımefendinin Nizamettin ve Selahattin isimli çocukları dünyaya gelir.

    Birinci Dünya Savaşı sonunda bu mutluluk bozulur. Ruslar Erzurum'a yaklaşmaktadır ve çaresiz bir göç başlamıştır. İşte bu korkunç şartlar içerisinde yapılan göç sırasında, Sabire Hanım yolda ölür.

    Arkasından Ağır Ceza Reisi olarak Sinop’a tayin edilen Mehmet Sabri Bey, bu sefer Sinop’un ileri gelen ailelerinden birinin kızı olan Kamer Hanım’la evlenir. Erbakan Hocamızın anne tarafından dedeleri, Kafkas kahramanı Şeyh Şamil’in çocuklarından ve komutanlarından olup, Rusların baskısı sonucu hicret edip geldiği Sinop kalesi komutanlığına atanmış, Onun çocukları da Sinop’un eşrafı olarak Osmanlı devletine çok önemli hizmetler yapmış ve Sultan Abdülhamit’in özel itimat ve iltifatına mazhar olmuş bir ailedir. Erbakan Hoca’nın anne tarafından Ninesi Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin sülalesinden bir seyyide olması nedeniyle, Hz Peygamberimiz (SAV) ile akrabalığı da belirtilmiştir.

    Muhterem Hoca'mızın Mübarek Soyları Kendi Lafızlarından

    Ve derken takvimler 29 Ekim 1926'yı göstermektedir. Savcı Mehmet Sabri Bey’in eşi Kamer Hanım, serin Sinop gecelerinde kucağındaki nur topu bebeğin kulağına ninniler ve dualar söylemektedir. Bu kutlu çocuk başladığı Kayseri Cumhuriyet İlkokulunu, Trabzon Gazi Paşa İlkokulunu, İstanbul Erkek Lisesi’ni, binlerce müracaat içinde seçilip girdiği İstanbul Teknik Üniversitesi Makine Fakültesi’ni hep bi­rincilikle bitire­cektir. Belli ki o, çok özel meziyetlere mazhar kılınmış ve çok üstün yetenek­lerle donatılmış birisidir. 1948 yılında fakülteyi bitirdikten hemen sonraki Temmuz ayında, aynı üniversitenin Motorlar Kürsüsü’ne asistan olarak atanacak, hazırladığı üç ciltlik mükemmel doktora tezinden sonra, üniversite tarafından Almanya'ya gönderilecektir.

    1951- 53 yılları arasında Aechen Teknik Üniversitesi'nde biri dok­tora, biri do­çentlik, diğeri de araştırma olmak üzere 3 tez hazırlayacak, özellikle dikkat ve hayretleri üzerine çeken, “dizel motorlarında püskürtülen yakıtın nasıl tutuştuğunu, matematiksel olarak izah eden” bu son tezinden sonra, Alman yetkililerin özel daveti ve ısrarı üzerine, Leopar tank motorlarını araştırma başmühendisi ola­rak gö­rev­lendirilecektir. Evet, yıllardır gaflet ve hıyanet bulutlarının ve cehalet karanlığının arkasında saklanan hakikat güneşi, yeniden milletimizin üzerine doğmaya başlıyor ve bir din yıldızı (Necmeddin) giderek parlıyordu. “Bize öyle bir Tank motoru lazım ki, Rusya ve Sibirya soğuklarında donmasın, Afrika’da kaynamasın… Hem benzinle, hem mazotla, hem de ispirto ve hatta zeytinyağı ile çalışsın” diyen Alman yetkililerin hayallerini bu soylu ve Mü’min Türk gerçekleştiriyor ve dönemin bilim otoritelerini kendine hayran bırakıyordu.

    1953'te bir ara yurda dönen ve tezini hazırlayıp girdiği imtihanları ba­şararak 27 yaşında Türkiye'nin en genç doçenti unvanını kazanan Erbakan, 1954'te İs­tihkâm Okulu’nda başladığı vatanî görevini tamamlıyor ve 1956 yı­lında 200 kadar arkadaşıyla birleşerek meşhur Gümüş Motor Fabri­kası’nın te­melini atı­yordu. Bu girişimden dolayı merhum Menderes, Erbakan'ı telefon ve telgrafla kutluyor ve merhum Maliye Bakanı Hasan Polatkan 1960'ta faaliyete geçen fabrikanın açılışına bizzat katılıyordu.

    Türkiye’mizin bir dikiş iğnesi bile üretmesine fırsat vermeyen dış güç­ler ve iç­teki sömürü ve sermaye çevreleri, % 100 yerli imkânlarla motor üreten bir fabrikanın kurulması ve Erbakan'ın bu başarısı karşısında çılgına dönmüşlerdi... O güne kadar ruh ve fikir plânında süregelen Hak-batıl mü­cadelesi, Gümüş Motor hareketiyle açığa dökülü­yor ve Erbakan’la şeytanların savaşı başlıyordu.

    Ne acıdır ki, o tarihte İstanbul’da bulunan 67 motor ithalatçısının sa­dece 3 tanesi Türk ismi taşıyordu. O dönemde tanesi 6700 Liraya satılan 9 beygirlik motorlar, Gümüş Motor tarafından 5000 Liraya piyasaya sürüldü. Bunun üzerine dış destekli gayrimüslim firmalar, motor fiyatlarını 4200 Liraya indirdi­ler. Gümüş Motor kendi fiyatlarını 4000 Liraya düşürünce, rakip firmalar 3500 Lira yaptılar. Gümüş Motor çaresiz 3500 Liraya satmak zo­runda kalınca, onlar bu sefer 2800 Liraya dü­şürdüler. Bütün amaçları Gümüş Motor’u iflasa sürükle­mek ve kapatmaktı.

    Ama karşılarında yılmaz ve yorulmaz bir milli kahraman vardı! Bu soylu Asyalıyla asla başa çıkamayacaklardı...


    Prof .Dr. Necmettin ERBAKAN TV-5 Gurbet Hikayeleri 17 Kasım 2010 (2. bölüm):

    Sanayi girişimlerinde, Odalar Birliği’nin rolünü çok iyi bilen Erbakan Hoca, daha 1959'larda girdiği ve yükseldiği İstanbul Sanayi Odası Makine İmalatçı­ları Sanayi Meslek Komitesi Başkanlığı’ndan, 1966 yılında ayrılıp, bu sefer ‘yerli imalatı, ithalat karşısında koruya­bilmek ve sömürü tekellerinin dampingi karşısında Gümüş Motorları satabilmek’ için it­hal kotalarını düzenleme yetkisi bulunan “Odalar Birliği Sanayi Dairesi Başkanlığını” ele geçiriyordu. Ancak kendilerinin aldığı ka­rarları, Odalar Birliği Genel Sekreteri’nin bozdu­ğunu görünce, bu sefer de TOBB’a Genel Sekreter oluyordu. Bunun üzerine dış güçlerin ve yerli işbir­likçilerinin elinde ve emrinde çalışan TOBB Genel İdare Kurulu Üyeleri, Genel Sekreterin ka­rarlarını çalıştırmayınca, arkasından Erbakan Hoca, masonlara karşı yeni bir meydan savaşı ka­zanarak, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’ne Genel Başkan seçiliyordu.

    Kapitalist kargaların bir nevi üssü ve karakolu durumundaki bu teşki­la­tın en üst zirvesine yükselen bu soylu Aysalının yolunu tıkamak ve çaresiz bı­rakmak için, bu se­fer hükümet devreye giriyor ve devrin Başbakanı Sayın Demirel, kotaları hazırlama yetkisini Odalar Birliği’nden geri alıyordu.

    Ayrıca zalimler tarafından, mazlumların kafasını ezmek için kullanılan bir "demirel" Erbakan Hoca’yı Odalar Birliği Genel Başkanlığına getiren seçim­lerin iptali için Danıştay’a başvuruyor, Erbakan Hoca ise hukukî yollardan bu seçim­lerin haklılığını ve geçerliliğini ispatlıyor, ama yine de ‘Kanunsuz, kaba kuvvet’ zoruyla görevinden uzaklaştırılıyordu.

    Hele hele Odalar Birliği’ne bağlı ÖSEK (Özel Sektör Enformasyon Komitesi)'e yaptığı teftişte, bu teşkilatın ‘komünizmle mücadele’ perdesi al­tında, o gün için sola kira­lanmış bazı yazar bozuntularına, milletin kesesinden dağıtılan 600 bin lira (bu gün 1 milyar dolara yakın) paraların nasıl çarçur edil­diğini gören Erbakan Hoca kararını vermişti: Çaresi yok siyasi güce ve hükü­met otoritesine sahip olmalıydı.

    O nedenle, ya milli ve manevi değerlerine bağlı bir tabana oturan Adalet Partisi'ni içten fethetmek, bu olmazsa hiç değilse "Madem siyasete he­vesliydin ne diye hazır milliyetçi - muhafazakâr bir parti varken ona girme­din?" şeklindeki soruları fiilen ce­vaplandırmak için, yaklaşan 1969 se­çim­lerinde aday olmak istemiyle AP’ye mü­racaat etti. Mason Localarının ve ser­maye baronlarının şiddetli tepkileriyle, Erbakan AP listelerinden veto edili­yordu.

    Kaybedilecek vakit yoktu. Erbakan Hoca, Konya ilinden bağımsız aday oluyor, bütün hile ve hıyanetlere rağmen 3 milletvekili oyu alarak Meclis’e gi­ri­yordu...

    Konya’da Hastane Caddesi 15 numaralı apartmanın teras katını karargâh haline getiren Erbakan Hoca, ne partisi, ne holding ve medya destekçisi olmadan tek başına, mevcut hükümete, iki büyük partiye ve tüm karanlık güçlere karşı verdiği tarihi mücadeleyi başarıyor ve Milletvekili olarak Ankara’ya dönerken, ağzından Necip Fazıl'ın şu mısraları dökülüyordu.

    “Surda bir gedik açtık, mukaddes mi mukaddes, Ey kahpe rüzgâr, artık, ne yandan esersen es.”

    Daha sonra inanan ve uyanan insanları organizeli bir güç haline getir­mek, yani onları "Nizam"a sokmak ve evrensel hukuk nizamını hayata ha­kim kılmak için 26 Ocak 1970'te "Milli Nizam" kuruluyordu.

    Daha bir yılını yeni doldurmuştu ki bir parti, belki dünya tarihinde ilk defa, gençlik kollarının yayınladığı bir broşürde yer alan bir şiirin içindeki ma­sum ve mübarek şu cümleler yüzünden kapatılıyordu:

    Herkes duyacak, bilecek

    Saklanmaz gayrı bu gerçek

    Yaprak yaprak, çiçek çiçek,

    “Tek yol İslâm”, yazacağız!..

    Ama bu yiğit lideri hak bildiği davasından caydırmak ve usandırmak mümkün olmuyordu.

    Ve nihayet Mehmet Akif’lerin, Eşref Edip’lerin, Said Nursi’lerin, Abdulhakim Arvasi’lerin, Muhammet Zahidi’lerin, Mahmut Sami Efendilerin, Palulu Haydar Baba Erenlerin, daha nice nice alimlerin, velilerin ve şehitlerin duaları kabul görüyor, himmetler ve gayret­ler selamete dönüşüyordu...

    ‘Önce Ahlâk ve Maneviyat’ diye yola çıkıldığından, 3.5 yılda 350 İmam-Hatip Okulu açılıyor, uyumsuz ve sorumsuz koalisyon ortaklarına rağmen yurt çapında Ağır Sanayi Hamlesi başlatılıyor ve temeli atılan 200 dev fabri­kanın 70 tanesi bitiriliyor ve üretime geçiyordu...

    Siyonist çevrelerdeki telaş paniğe dönüşüyor ve nihayet bu mümtaz ve mü­cahit insan, an­cak darbe ile durduruluyordu.

    Darbenin yapılacağını bildiği ve özellikle kendisine, yurda dönmemesi tavsiye edildiği halde "Biz böyle günlerde cemaatimizin yanında ve başında bulunmalıyız" diye­rek gittiği Londra'dan geri geliyor, teşkilatını sıkıntıya sokmamak ve kimsenin burnunu kanatmamak için, hapse kendisi giriyor, en zor hesapları kendisi veriyor ve bu badire­den de alnının akıyla çıkıyordu...

    Nizam’la başlayan, Selamet’le engelleri aşan, Refah’la olgunlaşan Faziletle hedefine koşan ve derken Saadet’e ulaşan bu mutlu hare­ketin kutlu lideri, nice Özalların, Erdoğanların ve Numancıların hıyanetine rağmen nurdan bir heykel gibi yine dimdik ola­rak inançlı kadroların başında, şer güçleri ve şeytanî çevreleri hizaya sokmaya uğraşıyordu.

    Örnek bir sorumluluk bilinci ve yüksek bie kulluk azmiyle: “Hayat, İman ve Cihattır!” gayreti üzerindeyken, sonunda 85 yaşında bu dünyadan ayrılıyor ve iki milyon insanın katılımıyla gerçekleşen muhteşem ve müstesna bir cenaze töreniyle Hakka uğurlanıyordu. Sağlığında “şuurlansınlar ve şer güçlerin tuzağından kurtulsunlar” diye sürekli sarsıp silkelediği bir toplumu, sanki ölümüyle diriltiyor ve harekete geçiriyordu.

    Evet, böylesi şahsiyetleri anlamak çok zor, ama insan asıl onları anlatır­ken zorlanı­yordu.

    Ey hayatını ve rahatını, inancına ve insanlığa feda eden muhterem ve muhteşem Zat. Sizi saygıyla selamlıyoruz... Sizin yaptıklarınızı, biz anlamaktan ve yazmaktan bile aciz bulunuyoruz!

    Selam saygı ve Dualar sana ve sadıklarına!..


    TÜRKİYE'NİN GELECEĞİ VE ERBAKAN'IN GÖLGESİ






    TÜRKİYE’NİN GELECEĞİ VE ERBAKAN’IN GÖLGESİ

     

    Maalesef, ülkemiz ve milletimiz belki de tarihin en sinsi ve tehlikeli bir sürecini yaşamakta, parçalanma ve dağılma aşamasına dayanmış bulunmaktadır. Rahmetli Erbakan Hoca’nın ifadesiyle “Artık toprak ayaklarımızın altından kaymaya başlamıştı” Bir ruh için beden ne ise, bir millet için de vatan aynı konumdadır. Vatanı işgal edilen veya bölünüp başka güçlerin güdümüne giren bir toplum: Hürriyet ve huzurunu, namus ve onurunu ve haysiyetli millet şuurunu kaybetmiş olacaktır.

    * Bugün İsrail’i kurmak ve siyonizmin Dünya hakimiyeti hedefine kavuşmak üzere BOP istikametinde.

    * Böylesine yabancı ve Türkiye’yi de yıkıcı bir projede, dış odaklarca Başbakanımıza verilen eşbaşkanlık sayesinde:

    1-     Irak fiilen üçe parçalanmıştır.

    2-     Libya NATO tahribatıyla ikiye ayrılmıştır.

    3-     Şimdi Suriye dağıtılmak üzere hedef tahtasındadır.

    4-     Daha önce Keşmir bölgesi kopartılan Pakistan’dan, bu sefer Peştunistanı da koparıp, Afganistan’a bağlama hesapları yapılmaktadır.

    5-     Ardından Afganistan Peştunlarıyla, Pakistan Peştunları birleştirilip yeni bir kukla devlet kurulması amaçlanmaktadır. Yani Afganistan da şeriatçı Taliban bölgesiyle, demokratik Karzai bölgesi olarak parçalanmaya hazırlanmaktadır.

    6-     Daha sonra İran’a saldırılıp Kürtler; Azeriler, Farisiler ve Arap Şiiler diye dörde ayrılacaktır.

    7-     Bütün bunların ardından “Güneydoğu özerk Kürdistan’ı, AB’ye katılım sürecinde pilot bölge Marmara özel dükalığı, Tarihi ve turistik amaçlı Karadeniz Pontus mirası” olarak, sıra Türkiye’nin parçalanmasına gelip dayanacaktır.

    ABD’nin kukla başkanı ve Siyonist Yahudi lobilerinin kahyası Obama ile, Suriye’ye müdahale konusunu görüşmek üzere Güney Kore’nin başkenti Seul’e giderken, recep T. Erdoğan’ın “Suriye’yi oturup seyredemeyiz. Üstümüze düşen görevi yerine getireceğiz.” Sözleri gayet açıktır. Yani Suriye’ye askeri müdahale edip parçalanmasını kolaylaştırma ihalesi AKP iktidarının üzerinde kalmıştır. Bu nedenle:

    Bremen mızıkacıları, hep bir ağızdan: “zorba ve diktatör Esad devrilsin, Suriye’ye demokrasi getirilsin” sloganları atmaktadır.

    Aynı mutfaktan beslendikleri ve aynı odaklarca şişirildikleri belli olan figüranlar hep bir ağızdan “Türkiye çabuk yetişsin ve Suriye’ye barış ve demokrasi getirsin.” Diye çığlık atmakta ve kamuoyunu bu yönde şartlandırmaktaydı.

    Hatırlayınız:

    * İslam İşbirliği Teşkilatı Genel Sekreteri Ekmeleddin İhsanoğlu Amerika temaslarından sonra BM Genel Merkezindeki basın toplantısında: “Suriye meselesinin Türkiyesiz çözümü imkansızdır.” Diyerek AKP hükümetini askeri müdahaleye kışkırtmaktaydı. (Bak: 24 Mart 2012 / Milli Gazete)

    * BBP Genel Başkanı Mustafa Destici “Türkiye’nin tek başına Suriye’ye müdahalesi doğru olmaz, BM’in yardımı alınmalıdır.” Diyerek yeşil ışık yakmakta, ama BM kılıfını sarmaktaydı.

    * Aynı toplantıda IHH Başkanı Bülent Yıldırım “Akan kanın durdurulması ve Suriye’de huzurun sağlanması için gereken her şey yapılmalıdır.” Sözleriyle Suriye saldırısı için Siyonist NATO ve BM maşası iktidara mazeret kazandırmaktaydı.

    * Anayasa mahkemesi eski raportörü Osman Can; “Taraflar biri birine üstünlük sağlamaya çalıştıkça, değişim sürecinden uzaklaşılıyor.” Diyerek PKK ile AKP’yi, daha doğrusu T.C ile eşkıya şebekesini aynı kefeye koymakta ve “mevcut anayasa Kürt meselesini yok saymaktadır. Sorunlarımızın nedeni baskıcı devlet aygıtıdır ve kırmızı çizgiler saplantısıdır.” Sözleriyle “özerk Kürdistana mazeret ve meşruiyet uydurmaktaydı.

    * AKP’nin fikir babalarından Kürtçü-bölücü Kemal Burkay’ın partisi HAKPAR “Kuzey Irak’ta Bağımsız Kürdistan’ın ilanını hasretle beklendiğini” vurgulamaktaydı.

    * AKP iktidarı Suriye’deki Türk vatandaşlarına “geri dönün” çağrısı yaparak, saldırının yakın olduğunu hatırlatmaktaydı.

    * CIA başkanı ve Süleymaniye’de askerlerimizin başına çuval geçirme kahramanı(!) Petraus, Suriye saldırısının planlarını anlatmak üzere Ankara’ya gelip Başbakan’la baş başa görüşüp, ardından Barzani’ye koşmaktaydı.

    Oysa Suriye’de iç savaş çıkartıp böylece bir dış müdahaleye zemin ve gerekçe oluşturmak üzere, muhalefeti kışkırtmak için bu ülkeye yollanan ve yakalanan 49 Türk istihbaratçının 7’sinin zaten MOSSAD bağlantısı ortaya çıkmıştı.

    Türkiye’yi yıkma tezgâhı şöyle planlanmıştı:

    1-     Türkiye, ABD ve AB’nin zorlamasıyla Halep dahil Suriye’nin kuzeyine asker sokacaktı.

    2-     Şii-Sünni kamplaşmasıyla İran da Türkiye sınırına askeri yığınak yapacaktı.

    3-     İsrail, Türkiye üzerinden, İran’a hava saldırıları başlatacaktı.

    4-     Bunun üzerine İRAN, Malatya Kürecik radar üssü ve füze savunma kalkanı nedeniyle, “Türkiye’yi İsrail’e yardım etmekle” suçlayacak ve füzelerle bazı şehirlerimizi vuracaktı.

    5-     Bu arada Rusya ve İran da kendisini satmasıyla devrilen Esad rejiminden sonra, muhalefetteki ajanları vasıtasıyla Suriye’yi de kontrolüne alan ve parçalayan Batılı güçler, bu sefer Türk askerini işgalcilikle suçlayacak ve derhal Suriye’den çıkması için kampanya başlatacaktı.

    6-     Suriye kürdistanının kurulup Türkiye’nin parçalanması amaçlandığını sezen halkımızın baskısı üzerine Ordu ABD’yi dinlemeyince…

    * “Kürtlere demokratik özerklik tanımıyor.

    * Kendi halkına ve PKK’ya aşırı güç kullanıyor.

    * Suriye ve İran’a karşı Batı birliğinin değil, kendisinin çıkarlarını kolluyor.” Gibi gerekçelerle Türkiye NATO’dan çıkarılacak ve savaş açılacaktı.

    7-     6 Nisan 1946 da solcu ve Kemalist İnönü iktidarında Amerikan Mıssouri savaş gemisi gövde gösterisi için İstanbul’a geldiğinde, “Milletimiz Arapça anlamıyor” diye Ezan’a izin vermeyen İsmet paşa’nın, camilere“Welcom Missouri” diye mahyalar astırması gibi; AKP iktidarı da “Türkiye’ye ileri demokrasi’yi getirmek ve bizi AB ile bütünleştirmek için” geldiklerini söylediği ABD ve NATO askerlerini, yandaşlarına “Hoş Geldin” sloganlarıyla karşılatmaya kalkışınca, Milli bir düreniş ve değişim süreci yaşanacak ve Türk ordusu bölgedeki ABD birliklerine ve İsrail hedeflerine “yıldırım hücumları” başlatacaktı.

     

    Şimdi konferansımızın can alıcı sorusunu soralım ve konuyu toparlayalım: Peki sonuç ne olacaktı ve Türkiye bu kaostan nasıl kurtulacaktı?

    Rahmetli Erbakan Hoca sohbet, seminer ve konferanslarında:

    * Haksızlık ve ahlaksızlık üzerine kurulan Siyonist ve emperyalist dünya düzeninin, öyle barışa ve adalete çağırmakla veya hoşgörü edebiyatıyla düzeltilemeyeceğini…

    * Bunların, tahribi çok ürkütücü nükleer füzelerine ve etkili silah sistemlerine güvenip, dünyayı tehdit ederek barbarlıklarını yürüttüklerini…

    * Bu nedenle, Batılıların bu Şeytani güçlerini etkisiz bırakacak, yeni ve yüksek teknolojilere sahip olmak gerektiğini ve Allah’ın izniyle bunları başarıp, ilgili ve yetkili makamlara teslim ettiklerini defalarca anlatmıştı.

    * Bütün zalim ve Batıl güçlerin elinde bulunan: ●Nükleer başlıklı füzelerini, ●Uçak gemilerini, ●İnsansız hava gereçlerini, ●Savaş kontrol merkezlerini

    a)Çalışmaz hale getirecek ve çok ucuza mal edilecek teknolojik böcekleri

    b)Silah mekanizmalarını çürütecek metalik virüsleri

    c)Fırlatılan füzeleri havada iken yakalayıp tersine çevirecek elektromanyetik sistemleri:

    1-Planlayıp yaptıklarını, 2-Bunları seri üretime hazırladıklarını, 3-Proje aşamasından deneme safhasına kadar, hangi süreçlerden geçtiğini gösteren video kayıtlarını 4-Ve bunların Kahraman Ordumuzun özel yetkili birimlerine aktarıldığını özellikle vurgulamıştı.

    Bu müjdeler, aynı zamanda; ülke ve bölge şartlarının olgunlaşması durumunda, süper şeytani güçlerin burnunun kırılacağı bir tarihi hesaplaşmanın yaşanacağının da ihbarı ve ihtarıydı.

     

    İsra: 4-7

    4-(Biz Ezeli kader programında ve Kur’an da, İsrailoğullarıyla ilgili şu gerçeği bildik, haber ve hüküm verdik ki: Gerçekten siz yer(yüzün) de iki defa (çok yaygın ve yıkıcı) bir fesat çıkaracak (güce erişecek) ve büyük bir azgınlıkla kibirlenip yükseleceksiniz.”

    5- Nitekim ilk vaid geldiği zaman, güç ve şiddet sahibi kullarımızı üzerinize gönderdik de (sizi) araştırıp (buldular ve yıkıma uğrattılar)

    6- Sonra onlara karşı size tekrar 'imkan ve iktidar verdik', (vereceğiz) servet ve öz evlatlarınızdan oluşan (gizli cemiyetle) sizi destekledik, (destekleyeceğiz) (hükümet ve cemaatleri) çoğunlukla size hizmetkar hale getirdik. (getireceğiz)

    7- (Bu durumda) Eğer iyilik ve adalet ederseniz, kendinize iyilik edersiniz, eğer kötülük ve zulme yönelirseniz, bu da elbette aleyhinizedir. (Derken, büyük haksızlıklarınız ve fesatlıklarınız nedeniyle) ahir dönemdeki (cezalandırma) vaadiniz geldiği zaman, birincisinde girdikleri gibi, yine mescide (Kudüs ve İsrail’e) girip ele geçirdiklerini 'mahvu perişan etsinler ve sizi çok kötü duruma düşürüp yüzlerinizi yere eğdirsinler' (diye mü’min kullarımızı yine üstünüze göndereceğiz.)

    Ordusu aciz bırakılan bir toplum aziz olamazdı! İşte TSK’ya yönelik psikolojik ve asimetrik savaş, bunun için başlatılmıştı.

    Türkiye’de; sistemli, sürekli ve dış destekli bir ordu düşmanlığı ve TSK’yı karalama ve aciz bırakma kampanyası yürütülüyordu. AKP’nin iktidara taşınmasının ve hala iktidarda tutulmasının asıl nedenlerinden birisinin de, bu plana taşeronluk yapmak olduğu anlaşılıyordu.

    Güneydoğu’daki her katliam ve kanlı olay sonrası yandaş medyada hemen PKK’yı koruyup kollama çabası öne çıkıyordu. Bütün vahşet ve cinayetlerin ardından “bu işi, TSK’nın yaptığı” algısı yaratılmaya çalışılıyordu. Henüz olayın ne olduğu bile anlaşılmadan BDP yöneticilerinin verdiği mesajlar ve PKK’yı yardım sevenler derneği gibi göstermeye çalışanlar ağız birliği içinde, “PKK’yı aklamaya” uğraşıyor ve TSK’ya sataşıyordu. Türkiye’de kasıtlı bir psikolojik harekat süreci sonunda, devletin ve özellikle de TSK’nın terör örgütü gibi algılanmasını kolaylaştıracak bir psikolojik ortam oluşturuluyordu.

    ABD’nin yeni TSK planı:

    a.     Asker sayısı azaltılarak 250 bine indirilecek

    b.     Zorunlu askerlik daraltılıp, ordunun yüzde 80’i paralı (profesyonel) hale getirilecek

    c.     Genelkurmay Başkanı Savunma Bakanı’na bağlanıp havası söndürülecek.

    d.     Milli duruşlu subayların bir kısmı davalarla tasfiye edilecek.

    e.     Diğerleri yüksek ikramiyelerle özendirilip emekli olmaları istenecek.

    f.       Kalan subaylar sözleşmeli pozisyona geçirilecek.

    g.     Bütün subayların terfi ve tayinini, uysallığına göre hükümet belirleyecekti.

    İşte Rahmetli Erbakan, İslam dünyasına ve insanlığa bu Siyonist şebekeyi tanıttığı ve Onun şeytani düzenini bozacak tedbirleri aldığı için, sağlığında da, vefatından sonra da bütün şerlilerin ve hainlerin hedefi yapılmıştı.

    21 Şubat 2012 Konya Programıyla ilgili canlı yayın görüntüleri ve münafık iftiracının o TV konuşması da bunun bir devamıydı:

    Bir katılımcı soruyor: 11 Eylül 2011 Pazar günü SP Bursa İl Teşkilatında düzenlediğiniz toplantıda “Erbakan Bey, zeki bir kişiydi, borçlarının evlatlarına kalacağını bildiği için davaya ait bütün taşınmazları oğlunun ve damadının üzerine kaydetti” diyorsunuz. Burada ise Erbakan’ın üstün meziyetlerinden bahsediyorsunuz. Bu yaptığınız ikiyüzlülük değil mi ve sahtekârlık olmuyor mu?

    İftiracı Başının cevabı“O söylediğimde gerçekti, bu söylediğim de gerçektir…”

    Farklı bir katılımcı sesleniyor: “O söylediğinin neresi gerçek! Cihat malını zimmetine mi geçirdi Hoca?”

    İftiracı: Evet! (hemen lafını değiştirip bağırarak)… Hayır! Hoca değil… Ama, Hoca’nın çocukları zimmetine geçirdi! diye      iye kıvırıyor ve kinini kusuyor!

    Daha sonra canlı yayın kesilerek reklâm giriliyor ve bu soruları soran gençler apar topar oradakiler tarafından zorla salondan çıkartılıyordu. Ve tabi bu iftiracı, bu sözleriyle ve binlerce Milli Görüşçü önünde:

    “Erbakan Hoca’nın cihat paralarıyla mal mülk alıp kendi üstüne tapuladığını, ölünce de hepsinin miras olarak çocuklarına kaldığını, şimdi Fatih ve Elif Erbakan’ın da bunların üzerine yattığını” açıkça ilan ve iftira ediyordu… Yani “Hoca bunları kendi üstüne tapu etmeseydi, çocukları da zimmetine geçiremeyecekti” demeye getiriyordu.

    * Bu tür münafıklar tarihin her döneminde görülüyordu.

    * Amerika’da yaşayan Yahudi asıllı Saffet Bayramaşık, Siyonist lobilerce Erbakan Hocaya gönderiliyor, “Masonluk ve İsrail aleyhtarlığından vazgeçmemesi ve aslen Yahudi olan ama zahiren Müslüman-mücahit tanınan beş kişiyi teşkilata sokup, yüksek görevlere kabul etmemesi” halinde partisinin kapatılacağı söyleniyor, kabul edilmeyince ertesi gün Milli Nizam’a kapatma davası açılıyordu… Ama ne olduysa Selamet Partisine 12 Eylüle kadar dokunulmuyordu. Ve tabii bu tavizlerden Erbakan Hoca karlı çıkıyor ve tarihi atılımlarına fırsat buluyordu.

    Şimdi şunları sormak lazımdı:

    1- İftiracı’nın iddiasına göre, Erbakan Hoca cihat paralarını mala çevirip kendi üstüne yapmasaydı, bugün çocuklarına miras kalmayacaktı. Çocuklarının ise, babalarından kalan mirasın nasıl kazanıldığını bilmeleri ve hele Rahmetli babalarından şüphe etmeleri imkânsızdı. O halde “bu mallara el konulmasın ve cihat paraları zayi olmasın diye bunları güvenilir bir heyet yerine kendi üzerine alması” bile Erbakan için oldukça yanlış ve yakışıksız bir davranış sayılmaz mıydı?

    2- Hoca, hâşâ bu denli duyarsız ve tutarsız bir insan mıydı?

    3- “Nasıl olsa çocuklarım, davanın hakkını gasp etmezler” diye düşünmüşse ve iddialara göre şimdi çocukları da bunları vermediğine göre, Rahmetli Hocamız, öz evlatlarının bile karakterini tanımayacak ve beytülmal konusunda bu denli tedbirsiz davranacak kadar saf mıydı?

    4- Tamamen iftira olarak hazırlandığı ve çocukları üzerinden Hoca’nın suizan altında bırakılıp camiamızın kafasının karıştırıldığı çok açık olan bu iddialar doğru ise, Oğuzhan Asiltürk sağda solda fesat çıkarıp kin kusacağına, elinde de belgeleri ve şahitleri varsa, dava parasını kurtarmak için hukuki yollara niye başvurmazdı?

    5- Haydi O yalan uydurup iftira atıyordu, peki çocukları niye bu haksız ve ahlaksız isnatları susturacak girişimleri bir türlü başlatmazdı?

    6- Ve Türkiye’deki marazlı ve Masonik medya, Milli Görüş’e sızdırdıkları has adamı olan Oğuzhan’ın yıpranmaması için mi, bu gelişmeleri uzun zaman duymazdan gelip gündeme taşımamışlar, ardından da, şeytani bir kinle Erbakan Hocayı suçlamak için kullanmışlardı? Kendisi evli olduğu halde ve yine resmen evli olan ve kocasından ayrı yaşayan sekreterini alıp evine götüren dönemin Adalet Bakanı arkadaşının bu uçkur kazasını da, malum medya niye haber bile yapmamıştı!? Çünkü bunları yazmak, elbette Erbakan’ı zora sokardı, ama Milli Görüş’teki kendi ajanları da deşifre olacaktı!

    7- Şimdi iman, iz’an ve insaf ehli söylesin: Bu aslı bozuk münafıklar, özel ve yabancılara kapalı bir mekanda istişare mi yapmaktaydı, yoksa herkese açık bir ortamda ve milyonların izlediği tv ekranlarında, Erbakan Hoca’ya ve çocuklarına iftira mı atmaktaydı? Hoca’yı töhmet altında bırakan iddiaları yetmezmiş gibi, Oğuzhan Asiltürk’ün Erbakan’ın çocukları biribirine karşı kışkırtıp mahkemelik olmalarına ve medya malzemesi yapılmalarına yol açan bu Oğuzhan Asiltürk, Milli Görüş’e karşı nasıl derin bir kin taşımaktaydı?

    20 Mart 2012 tarihinde ÇAY TV. Bakış Açısı programına katılan Genel Başkanın “üstadım” diye iltifat yağdırdığı Abdurrahman Dilipak gibi şarlatanların; “cihat paralarıyla alınan malları zimmetlerine geçirmekle suçlanan, Erbakan’ın çocuklarıyla ilgili, kasıtlı ve saptırıcı soruları karşısında, Oğuzhan Asiltürk’ü aklayıcı hatta haklı çıkarıcı tutarsız tavırları… Ve rahmetli Hocamızı töhmet altında bırakacak kaçamak yanıtları.” Tam anlamıyla mide bulandırmakta ve kendisine umut bağlayan gönüldeşlerimizi hayal kırıklığına uğratmaktaydı.Hayret ki hayret, bir etiket uğruna bunca hakaret ve hıyanete nasıl sessiz ve tepkisiz kalınırdı?! Eh, ne diyelim, Oğuzhan gibi lidere işte böyle bir gölge yakışırdı.

    Nur Suresi:

    11 - Doğrusu, uydurulmuş bir yalanla ve iftirayla gelenler, içinizden sizinle birlikte davranan bir ekiptir; siz onu (iftira olayını) kendiniz için (kötü) bir şer saymayın, aksine o sizin için bir hayırdır. (çünkü bu tavırları, münafıkların tanınmasına ve ayrışmasına vesile olacaktır.) Onlardan her bir kişiye kazandığı günahtan (bir ceza) vardır. Onlardan (iftiranın) büyüğünü yüklenene ise daha büyük bir azab vardır.

     12 –Onu işittiğiniz zaman, erkek mü'minler ile kadın mü'minlerin kendi vicdanları adına hayırlı bir zanda bulunup: "Bu, açıkça uydurulmuş iftira ve yalandır" demeleri beklenirdi!?

     13 - (Bu asılsız ve kasıtlı iddiaları ortaya atanlar, bunları ispatlamak üzere) Ona karşı dört şahitle gelmeleri gerekmez miydi? Şahitleri getirmediklerine göre, artık onlar Allah katında alçak yalancıların ta kendileridir.

     14 - Eğer Allah'ın dünyada ve ahirette sizin üzerinizde fazlı ve rahmeti olmasaydı, içine daldığınız dedikodudan (ve bu iftiralara sessiz ve tepkisiz kalmaktan) dolayı size büyük bir azab dokunuverirdi.

    30 Aralık 2004 tarihli wikileaks belgelerinde ve tutuklu iken esrarengiz biçimde ölüveren Kaşif Kozanoğlu’nun cezaevi not defterinde İsviçre bankalarındaki 800 milyon doları bulunduğu iddia edilen dindar kahramanın, bunca parayı nereden kotardığını sormayan AKİT’in şarlatan yazarları “cihat parasını koruyor” kılıfıyla, rahmetli Hocanın 3-5 milyon liralık mal varlığının dedikodusunu yapıyordu. Oysa AKP yalakası ve din istismarcısı bu sahte İslamcılar:

    1.    Recep T. Erdoğan’ın Milli Görüş gömleğini niye çıkardığını?

    2.    Boynuna Yahudi Lobilerince niye cesaret madalyası takıldığını?

    3.    Sn. Başbakan’ın Irak ve Libya’dan sonra, şimdi Suriye ve nihayet İran ve Türkiye’nin parçalanmasını amaçlayan BOP’a, kimler tarafından ve neyin karşılığı eşbaşkan atandığını?

    4.    Irak, Libya ve Suriye işgallerine ve vahşetlerine, hangi gerekçe ile AKP’ye taşeronluk yaptırıldığını?

    5.    Zinanın, kumarın, domuz eti ve yağının, hangi mazeret ve mecburiyetle serbest bırakıldığını?

    6.    Ahlaki ve ailevi tahribat konusunda, AKP döneminde niye patlama yaşandığını?

    7.    AB ve ABD’nin güdümündeki bir dünya düzeni içinde, kahramanlık rolü oynamanın ve İslamı siyonizmin aracı haline sokmanın Kur’an daki karşılığını?

    8.    Ülkemizde tarım ve hayvancılığın nasıl batırıldığını ve tüm fabrika ve stratejik kurumlarımızın nasıl yabancılara satıldığını?

    Bir tek sefer olsun, ciddiyet ve cesaretle sorgulamış olsalardı; belki Rahmetli Hocayla ilgili tenkit ve tahriklerinde de samimi olduklarına kanaat getirebilirdik. Ama hep “cerahata konan ve goncadan uzak duran karasinek” misali, Erbakan’ın faziletlerini bile tenkit, ama Erdoğan’ın acziyetlerini bile tebrik ederseniz, elbette siz itimat ve itibar edilmez durumuna düşersiniz…

    Hoca’nın 148 kilo altın değerinde mal varlığı kalmıştır.

    Rahmetli Erbakan’ın çocukları arasında dava konusu olan mal varlığı tartışması 18 yıldır Türkiye’nin gündemine taşınmaktaydı. Oysa Hocamız, 1994 yılında liderlerin mal varlığı tartışmasının yaşandığı süreçte düzenlediği basın toplantısında mal varlığını tek tek açıklamıştı. Erbakan, o günkü açıklamasında, söz konusu mal varlığını sanayicilik ve öğretim üyeliği döneminde kazandığı gelirlerin birikimiyle ve miras suretiyle elde ettiğini, bunların 148 kilo altına karşılık geldiğini vurgulamıştı. İşte 1994’teki Erbakan’ın mal varlığı;

    1.    İstanbul Halıcılar caddesi’ndeki iki daire (babadan miras) Sinop’ta 21 parça arsa ve tarla (anneden miras)

    2.    Ankara’da Güven Sokak’ta aynı apartmanda 130 ve 160 metrekare iki daire

    3.    Kazan’da yazlık kooperatifte arsa

    4.    İzmit Bahçecik’te kooperatifte 2 parsel

    5.    Balıkesir Altınoluk’ta 3 parsel (parsellerden birinde prefabrik ev, diğerinin üzerinde iki bahçe evi)

    6.    Ankara Balgat’ta iki arsa üzerine yapılan ev

    7.    3 Adet otomobil (Opel Vectra marka ve 1993 model Mercedes 200 ve Mercedes 300)

    8.    Nakit olarak 421 bin dolar, 532 bin İsviçre Frangı, 611 bin mark.

    Bugün, hem doğrudan çocuklarına intikal eden, hem de tedbir olarak başka kişiler üzerinde gösterilen toplam mal varlığı da; Zaten ancak 148 kilo altın karşılığı olan 15 milyon TL. civarındadır.

    Erbakan’ın Bosnalı mazlumlara yardımları:

    Onbeş yıl kadar önce, Almanya’ya gelen şimdiki RTÜK Başkanı Prof. Davut Dursun ve AKP milletvekili Prof. İrfan Gündüz’ün, “Erbakan’ı ve Türkiye’deki parti davasını bırakın ve kendi geleceğinizi kurmaya bakın”şeklindeki milli görüş bağlılarını Hoca’ya karşı kışkırttıklarını görünce, fesatlıklarını ve haksızlıklarını yüzlerine vurup susturmuştuk. İşte orada bunlara kapılan ve “Erbakan bizim gönderdiğimiz paralarla Bosna kahramanlığı yapıyor.” Diyen bazı bölge başkanlarına sormuştuk:

    -   Söyleyin bakalım, bugüne kadar, Bosna ‘ya yardım amaçlı, toplam kaç lira yolladınız.

    -   “Üç (3) milyon mark’tan fazladır.

    -   Peki, bu parayla bir salça fabrikası bile kurulabilir mi?

    -   Elbette hayır…

    -   Oysa Bosnalı Müslümanlar, hem beş yıl sürekli savaşmış, tarım ve sanatla uğraşamamış, ama bütün yaşama ve savunma ihtiyaçlarının karşılanması yanında, 1-Tank ve zırhlı araç tamir fabrikası. 2-Mermi ve mühimmat fabrikası. 3-Uçak savar füze fabrikası kurmuşlardı.

    -   Bunların maliyeti yüz milyonlarca dolardı. Ve önemli kısmını Erbakan Hoca ayarlamıştı.Sizin 3-5 milyon markınız Bosnalıların bir yıllık ekmek şeker parası bile olmazdı.

    ·        Mustafa Tahhan’ın itirafları:

    2012 yılında İstanbul’da yapılan “Erbakan’ı anma” toplantısına katılan Dünya gençlik teşkilatı eski başkanı Mustafa Tahhan:

    “Ben size, Erbakan Hoca’nın Bosna halkına ve İzzet Begoviç’e sağladığı çok büyük yardımları anlatsam hayretler içinde kalırsınız.” Anlamındaki Arapça sözlerini, partiyi kuşatan münafıkların tembihlediği kişi, ısrarlı uyarılara rağmen bu önemli gerçeği maalesef Türkçe tercüme etmeyip atlamıştı.

    Erbakan hoca’nın hangi ülkelerden hangi ağır makineleri nasıl temin edip, Bosna’ya hangi yöntemlerle ulaştırdığını İstanbul eski İl başkanı Osman Yumakoğulları’ndan dinlemek lazımdı.

    Erbakan’ın Kaddafi üzerinden Çeçenistan’a sahip çıkması:

    1996’da Trablus’ta tertiplenen ve tüm dünyadan 600’den fazla yüksek ilim ve gönül ehlinin katılımıyla gerçekleşen “TASAVVUFİ AHLAK VE MANEVİ KALKINMA” konferansına katılmak ve bildiri sunmak üzere bizi Libya’ya gönderen Erbakan Hoca, O sırada ambargolar yüzünden perişanlık çeken Kaddafi eliyle, Çeçenistan mücahitlerine çok önemli miktarda yardım gönderilmesini ayarlamıştı.

    Ve şunları hatırlatmıştı;

    1-     Mazlum ve Müslüman Çeçen halkının meşru haklarını savunmalarına yardımcı olmak bir iman ve insanlık vazifemizdir.

    2-     CIA ve MOSAD’ın bölgeyi karıştırmak ve Türkiye’yi zora sokmak niyetiyle, TALİBAN’cı ve VEHHABİ görünümlü kişiler eliyle yaptırmaya çalıştığı provakasyonlara ise gelmemelidir.

    3-     Makul şartlar oluşursa, Rusya ile Çeçen mücahitlerinin anlaşıp uyuşmasına destek verilmelidir.

    Daha sonra 28 Şubat kışkırtmasına hazırlık amacıyla, D-8 oluşumu için yaptığı Libya ziyaretinde, Kaddafi’nin kışkırtılıp Erbakan’a karşı saygısız davranışlarını da yine CIA destekli Türkiye masonları ve dışişleri elemanları tezgahlamıştı. (Bak. Ergün Diler. Takvim Gazetesi – 28 Şubat 2012)

    Kaddafi’nin kulağına 1995’te Malta‘da Mossad ajanlarınca, katledilen Filistinli liderlerden Fethi Şikaki suikastinde Erbakan’ın hükümet ortağı olan Tansu Çiller’in de parmağı olduğu yalanı fısıldamıştı.

    Şimdi BOSNA, ÇEÇENİSTAN, FİLİSTİN, Türki Cumhuriyetler ve Çin Sincan bölgesi gibi milli direniş hareketlerine yüzmilyonlarca dolarlık yardımları sağlayan, üstelik asla bunların reklamını yapmayan ve siyasi rantına tenezzül buyurmayan bir Zatın, şimdi üç beş milyonluk bina ve arsaya tenezzül edeceğini söylemek, ahmaklıktan öte alçaklıktır.

    Siyonizmi ve emperyalizmi tanımadan yeterli tedbir alınamazdı.

    Dünyamız artık küreselleşmiş, yani aynı merkezlerden yönetilir hale gelmiştir. Görüntülü iletişim araçları ve internet bağlantılarıyla sadece devletler, şirketler ve örgütler değil, çok uzaktaki fertler bile kolaylıkla birbirine ulaşmakta, anlaşmakta ve ortak projelerini geliştirip yürütebilmektedir. Bu son sistem teknolojik imkânlar, insanlığa önemli fırsatlar sunduğu gibi, büyük tehdit ve tehlikeleri de beraberinde getirmektedir. Rotary ve Lions benzeri Masonik organizeler ve küresel merkezlerin güdümündeki sivil örgütlenmeler vasıtasıyla, farklı din, düşünce ve kavimden bütün insan topluluklarını kontrol eden ve çeşitli kesimleri, ele geçirdiği reisleri, liderleri, şeyhleri üzerinden yönlendiren SİYONİST odaklar, CIA, MOSSAD, CFR ve Bilderberg gibi etkin kuruluşlarla HÜKÜMETLERE, MUHALEFETE ve ülkelerdeki medyaya, yargı sistemine, polise ve silahlı kuvvetlere de tesir edip tetiklemektedir.

    * Yani ülke ve bölge politikalarını etkileyecek, halkların eğilim ve tercihlerini değiştirip dönüştürecek ölçekteki kurumlar arası sertleşme ve restleşmelerin, cemaatle Hükümet didişmesinin öyle basit rekabet ve bahanelerle meydana geldiğini düşünmek ve küresel güçlerin bölgesel ve evrensel projelerini ve stratejilerini göz ardı etmek, sonunda bilmeden onlara figüranlık etmekten başka sonuç vermeyecektir.

    Bugün yeryüzündeki: Kökenleri, kültürleri, tarihi birikimleri, dinleri ve mezhepleri birbirinden oldukça farklı milyarlarca insanın:

    * Meşrubat olarak neleri içeceğine

    * Hamburger ve cips olarak ne yiyeceğine

    * Ayakkabıdan pantolona, mayosundan kabanına kadar erkek-kadın herkesin ne giyeceğine

    * Hangi hastalığın hangi ilaçlarla tedavi edileceğine

    * Hangi şarkıların dinlenip, hangi filmlerin, hangi çizgi filimlerin, hangi porno rezaletlerin izleneceğine

    * Hangi markaların reklâm edilip hangi firmaların iflas edeceğine

    karar veren 13 (on üç) Yahudi ailesini, yani Siyonizm gerçeğini ve bunların güdümündeki ABD ve AB’nin kuruluş ve işleyiş biçimini bilmeden, Türkiye’mizdeki ve bölgemizdeki gelişme ve çekişmelerin perde arkasındaki gerçek nedenlerini fark etmemiz ve milli siyaset ve stratejiler üretmemiz hayaldir. Böyle bir dünya düzeni içerisinde, milliyetçilik taslamanız da, sosyalistlik yapmanız da, İslamcılık oynamanız da, kendinizi ve çevrenizi kandırmaktan öteye geçmeyecektir. İşte canlı örnek: 12 Eylül darbesine, solcular karşı, sağcılar karşı, İslamcılar karşı, ulusalcılar karşı, masonlar karşı, sabataycılar karşı…

    Allah Allah!.. Ya 12 Eylül ABD’yi aldatarak yapılmış, sonuçları milli olan bir harekettir… Veya bu müdahillerin hepsi Millicidir!?

    * Bakınız 300 milyonluk ABD’deki Yahudi nüfusunun sadece 3 milyon olduğu söylenir, yani yüzde birdir. Ancak Amerikan tarihinde ve günümüzdeki Devlet Başkanı, Bakan, Vali ve Belediye Başkanı, CIA ve FBI Başkanı, Kuvvet Komutanı ve Genelkurmay Başkanı, IMF ve Federal Reserve (Amerikan Merkez Bankası) Başkanı, en büyük ve uluslar arası bin (1000) büyük holdingin sahibi ve başkanı, büyük medya patronları, yüksek yargı ve bürokratik makamları işgal eden Yahudi ve Yahudi dönmesi kişilerin diğer ABD vatandaşlarının en az yüz katı olduğu görülecektir.

    * Şimdi nüfusun yüzde birini teşkil eden bir kesim, ülke yönetiminde, üst düzey mevkilerde, şirket ve holdinglerde diğerlerinin tam yüz misli oranda etkin ve yetkin bulunuyorsa, bunu sadece tesadüfle veya Yahudilerin üstün yetenek ve gayretiyle izah etmek safdilliktir. İşin gerçeği, nice yüzyıllar boyu süregelen ve din olarak Kabalist düşüncelerle şekillenen bir Siyonist Yahudi organizesi, ABD’nin fikri ve fiili DERİN DEVLETİDİR.

    * Yahudiler olağanüstü kabiliyet ve meziyetlere sahip olduklarından değil, ama inanç haline getirdikleri şeytani emelleri uğrunda; sürekli, sistemli, organizeli, disiplinli ve her türlü esbaba riayetli biçimde ve nesilden nesile geçen gizli ve kirli öğretiler sayesinde, binlerce yıl sonra bile olsa dünyaya hâkimiyet hedefine, resmen değil ama fikren ve fiilen erişmişlerdir. Ancak bu onların yenilmez ve asla baş edilmez oldukları anlamına gelmemektedir. Bu birkaç bin sene içerisinde, mesela Türkler ve özellikle de İslamiyet’le birlikte en az beş tane dünya çapında imparatorluk kurabilmiştir ve işte Anadolu Selçuklu ve Osmanlı varisi Türkiye Cumhuriyeti bin yıldır devam etmektedir. Ama Yahudilerin 4 bin sene sonra ancak kurabildikleri İsrail’dir, onunda akıbeti bellidir.

    Bu çağdaş Firavunluk Düzeni, şöyle ayarlanmıştı:

    * 6 milyar insanın her biri küresel tefecilere, Rockefellerin başında bulunduğu 300 Yahudi ailesine her yıl 1200 dolar- toplan 7 trilyon dolar, faiz vergi ve rüşvet ödemek zorundaydı.

    * Herhangi bir ülkede rasgele bir marketten alınan her eşyanın üçte biri gizli faiz olarak Siyonistlerin kasasına akmaktaydı.

    * Her uçak biletinin % 10 IATA eliyle, her gemi biletinin % 9’u LOYD vasıtasıyla, her para transferinin % 1’i sömürü tekeline aktarılmaktaydı.

    * Her 10-20-50 yıldaki büyük krizler, milli servet ve şirketlerin, Siyonist Yahudilerin eline geçmesiyle sonuçlanmaktaydı.

    * Bugün Avrupa’daki krizlerin arkasında da Bilderberg, CFR, Triterial komisyon ve Goldman sachs gibi küresel Yahudi kuruluşları vardı.

    A-    Yeni Yunanistan Başbakanı Lukas, triterial komisyon üyesi- Yahudi kökenliydi

    B-    Yeni İtalyan Başbakanı Mario Monti aynı kuruluşun üyesi- Yahudi kökenliydi

    C-    Estonya Devlet Başkanı Toomas Hendrik aynı kuruluşun üyesiydi.

    D- Dünya Bankası Başkanı, Robert B. Zoellick aynı Siyonist kuruluşun üyesi ve Yahudiydi

    E- Bunların hepsi ve dahi bizim meşhur Kemal Derviş’imiz ABD, Yahudi sermayeli Goldman Sachs Bankın hizmet görevlileriydi…

    Bunların hepsini tesadüflerle izah etmek akıl karı değildir. İşte bu gerçekleri dile getirdiği ve “Havuz sistemi, D-8’ler” gibi milli tedbirler geliştirdiği için Erbakan Hükümeti 28 Şubat tertibiyle devrilmiştir.

    Son pişmanlık!

    Şimdi 28 Şubat sürecindeki, saldırı ve soytarılıklarından pişmanlık duyarak; “keşke Milli Görüş ve Erbakan’ı doğru tanısaydık! Keşke o günler yaşanmasaydı! Milli Görüş’ün emperyalizmle mücadelesi iyi anlaşılsaydı” diyen Osman Özbek yine de Fetullahçılardan tutarlıydı.

    Ali Ünal’ın Kargaları Bile Güldüren F. Gülen Savunması

    Sonraki yıllarda cemaat yazarları, takiyye ve kıvırma sanatının her türünü kullanarak 28 Şubat ayıbından aklanmaya uğraşıyordu. Örneğin Ali Ünal, 3 Temmuz 2006 tarihli Zaman’da, isim vermeden Milli Çözüm Dergisinin bir sorusunu şöyle yanıtlıyordu: “28 Şubat’ta ordu yanlısı bir tavır takınan Fethullah Gülen, neden şimdi Şemdinli ve birbiri sıra patlak veren çeteler hadisesinde özgürlükçü bir tavır ortaya koyuyor?” diye soruluyordu. Oysa bu iki tavır arasında Hocaefendi’nin bir çelişkisi bulunmuyordu. Darbelere her zaman karşı olmuş olan Hocaefendi, 28 Şubat sürecinde Erbakan’ın uyumsuz hareketlerinin darbe sebebi teşkil edeceğini gördüğü için, muhtemel bir müdahaleyi önlemek maksadıyla hükümetin çekilmesini istiyordu.”

    Yani Fetullah Gülen, darbe olmasın diye Erbakan’a karşı TSK’yı destekleyip 28 Şubat’a arka çıkıyormuş!... Vay anasını be, Fetullah Gülen meğer ne kadar ince ve derin düşünüyormuş!

    Peki, Fetullahcılara dokunan niye yanıyordu? Hatta bazı bakanlar, işadamları, yazarlar ve Milletvekilleri niye Recep T. Erdoğan’ın değil de Fetullah’ın tarafında yer alıyordu? Çünkü ABD’nin ve Yahudi lobilerinin, Başbakandan ziyade Fetullah’ın arkasında olduğunu herkes biliyordu. Yani herkes cemaat bahanesiyle Amerikan tanrısına tapınıyordu.

    Atatürk’ü dinsizlikle suçlayanlar “Askere Din Kitabı”nı okumalıdır.

    Cumhuriyetin ilk yıllarında hazırlanan, dönemin GKB. Mareşal Fevzi Çakmak tarafından övgülü bir önsözü yazılan ve Diyanet İşleri Başkanlarından büyük alim Ahmet Hamdi Akseki Hocamızca hazırlanan, “ASKERE DİN KİTABI”; Atatürk’ün Cumhurbaşkanlığı sürecinde, bütün askeri birliklerde ders kitabı olarak okutulmuştur. Çünkü Atatürk imansız ve İslamsız bir milletin ayakta kalamayacağını ve hele maneviyatsız bir askerin düşmanla savaşamayacağını, vatanını ve halkını hakkıyla savunamayacağını bilecek kadar akıllı, inançlı ve şuurludur.

    Ahmaklık; Çelişkilerin Farkına Varmamaktır!

    AKP’nin 4+4+4 diye gündeme getirdiği ve haftalarca kamuoyunu meşgul ettiği, yeni eğitim sistemi tartışmasıyla, asıl amaç:

    1.Sözde “İmam – Hatiplerin orta kısmını açacağız” bahanesiyle, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersini mecburi olmaktan çıkarmak

    2.İleride Özerk Kürdistan’ın resmi eğitim dili yapılmasına yasal zemin hazırlamak üzere “Kürtçeyi seçmeli ders” olarak okutmaya başlamak

    3.“Dindar AKP’ye karşı, kindar CHP’nin laiklik kavgası” ile toplum oyalanırken, BOP çerçevesinde Irak ve Libya gibi parçalanmaya hazırlanan Suriye müdahalesini meşrulaştırmak.

    4.BDP’lilerin ve Suriyeli muhaliflerin itiraf ettikleri üzere, Suriye’de bir Kürdistan bölgesi oluşturmak.

    5.Ve nihayet, Barzani’nin açıkladığı gibi, Türkiye’de de federatif Kürdistan’ı kurduktan sonra; Suriye, Irak, İran ve Türkiye parçalarını birleştirip BÜYÜK Kürdistan hedefine ulaşmaktır.

    İnsana verilen AKIL; “şunlar doğru ise şunlar da doğrudur, bunlar yanlış ise bunlar da yanlıştır” şeklinde bir mukayese ve muhakeme (karşılaştırma ve uygun karar alma) hassasıdır. İyilikle kötülükleri, adaletle zulümleri, yararlı şeylerle zarar verenleri, güzellikle çirkinlikleri birbirinden ayıramayan, temyiz ve doğru tercih yeteneği bulunmayan insan, Kur’an’a göre aynı hayvan ayarındadır.

    Her şeye rağmen tarihi hesaplaşma kaçınılmazdır ve bu sefer tarihi kötüler değil, iyiler yazacaktır. Aziz Hocamız’ın: “ya dünyaya hükmedeceksiniz veya bir kasabayı bile değiştiremezsiniz.” Vasiyeti yerini alacak ve Adil Düzen mutlaka kurulacaktır.

     


     

     



    Bu Haber 3254 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS