• MİLLİ GÖRÜŞ’ÜN MÜJDECİLERİ

    MİLLİ GÖRÜŞ’ÜN MÜJDECİLERİ

    19 Temmuz 2011
    ERBAKAN KÜTÜPHANESİNDEN DÜNYANIN DEĞİŞİMİ VE ERBAKAN DEVRİMİ

     
    | Devamı

    MİLLİ GÖRÜŞ’ÜN MÜJDECİLERİ

                Allah tarafından gönderilen bütün Peygamberlere ve İslam tarihindeki müceddit ve hak dava önderlerine “dindar bilinen bazı gruplar” neden karşı çıkıyorlardı? Ve hatta niçin bunlara karşı müşrik ve münkirlerin yanında yer alıyorlardı?

    Müslümanlar dışında “Ehli kitap” diye bilinen, yani Tevrat ve İncil`in tahrif edilmiş ve değiştirilmiş nüshalarıyla oyalanan, Müslümanlar arasında da, İslam alimlerinin kendi çağının şartlarına ve ihtiyaçlarına göre yazdıkları eserleri “ana kaynak” yerine koyan ve sadece “kendi kitaplarını” okuyan bu insanlar, neden “İslam`ın asli değerleriyle ve bütün hükümleriyle hakim olması” için yapılan davetlere ve bu yoldaki gayretlere ilgisiz kalıyorlardı?

    Bu sorulara, Kur`an ayetleriyle, Hadis-i Şeriflerle ve Peygamber Efendimize karşı, özellikle Medineli “Ehli Kitab”ın ibret verici haset ve hıyanetleriyle cevap vermeğe çalışalım.

    “Kendilerine kitap verdiklerimiz, O’nu (Kur`anı ve Resulüllahı) öz oğullarını tanıdıkları gibi bilirlerdi (Hz. Peygamberin özelliklerini ve güzelliklerini kitaplarında okurlardı ve gelişini beklerlerdi). Buna rağmen onlardan bir grup, bilebile gerçeği gizlerlerdi.” (Bakara: 146) ayetin de açıkça haber verildiği gibi, özellikle Yahudiler bir peygamberin geleceğini biliyor ve bekliyorlardı. Ancak:

    1- O peygamberin Hz. İshak’ın soyundan olacağını, yani kendi içlerinden çıkacağını umuyorlardı. Ve böylece, o peygamberin de yardımıyla sanat ve servet yönünden olduğu gibi, siyasi yönden de Hicaz’da üstünlüğü ele alacaklarına inanıyorlardı.

    2- Yahudi ve Hıristiyanlar, gelecek Peygamberi, "kendilerini manevi ve ahlaki yönden düzeltmesi ve yükseltmesi" için değil, dünyevi amaçlarına yardım etmesi ve nefsanî arzularına fırsat vermesi için istiyorlardı.

    3- Arapların sürekli çatışmaları, özellikle Medine`deki Evs ve Hazreç kabileleri arasındaki kavgalar, Yahudilere yarıyor ve onların değerini artırıyordu. Çünkü her iki taraf da Yahudilere ihtiyaç duyuyor, Yahudiler de bu fırsatı çok iyi değerlendiriyor ve çok yönlü yararlanıyorlardı.

    Hâlbuki Hz. Peygamber, (sav) her iki kabileyi, İslam’la barıştırıp birleştiriyor ve artık kavgaya son veriyordu. Bu durum ise, Ehli Kitabı bir nevi değersiz duruma düşüyordu.

    4- Medine`de hakim kılınan bu yeni din ve düzen, sadece şehirde barışı sağlamak, farklı din ve kavimlerin bir arada yaşama şartlarını hazırlamakla kalmıyor, aynı zamanda dışarıdan saldıracak düşmanlara karşı Medine`yi birlikte savunmak ve bu amaçla yapılacak savaşların maddi ve manevi külfetine katlanmak sorumluluğunu da beraber getiriyordu.

    Bu ise, rahatına ve menfaatına düşkün olan, devamlı sorumsuz ve rizikosuz yaşamaya alışmış bulunan Ehli Kitabın işine gelmiyordu.

    5- Ehli Kitabın, genellikle cahil ve ümmi olan müşrikler üzerinde dini bilgilerinden ve statülerinden dolayı, özel bir imtiyazları vardı. Ehli Kitap içinde de Ahbar ve Ruhban’ın (sözde bilgiçlerle, ermişlerin) kendi mensupları üzerindeki din istismarı yaygınlaşmıştı.

    Bir şeyin gerçeğinin ortaya çıkması, sahtesinin anlaşılması ve artık rağbet bulmaması demek olacağından, Hak din olan İslam`ın gelmesi de, sahte dinlerin ve istismarcı kesimlerin işini zorlaştıracak ve yollarını tıkayacaktı.

    İşte bütün bunlar, nefsinin kölesi olmuş kitap ehlini, İslama karşı müşriklerle işbirliğine zorlamaktadır.

    6- Siyasi, ahlaki, iktisadi ve hukuki bütün kurum ve kuralları batıl olan bir ortamda ve çoğunluğu cahil bırakılmış bir toplumda, din istismarı kadar, sahte ilim adamı ve "maneviyat kahramanı" olmak ta kolaydır... Çünkü nasıl olsa "Karanlıkta kusurlar belli olmamakta, dadılarla cadılar birbirine karışmaktadır." Ve işte İslam güneşinin doğması ve Adil Düzen’in kurulması, en çok bu istismarcı yarasaların ve sahte din adamlarının huzurunu kaçırmaktadır.

    Bir uyarıcı ve kurtarıcının geleceğini bildikleri ve bekledikleri ve bunu zaten Allah`tan ısrarla istedikleri halde, özellikle "Kitap ehlinin ve dindar çevrelerin" tavrını şu ayetler ne güzel izah etmektedir:

    “(Onlar) şayet kendilerine inzar (ikaz ve irşad) edici (bir peygamber ve önder) gelirse, diğer milletlerden daha önce hidayete tabi olacaklarına (ve o davetçiye sahip çıkacaklarına) dair, bütün güçleriyle Allah`a yemin etmişlerdi. Fakat (ne yazık ki) onlara (istedikleri ve bekledikleri uyarıcı Peygamber gelince, bu durum onların Hak’tan uzaklaşmalarını artırmaktan başka işe yaramadı.

    (Bunun sebebine gelince) Çünkü onlar, yeryüzünde (bulundukları ülkede ve mevcut batıl düzende hak etmedikleri makam ve menfaatlerle) büyüklük taslıyor ve (bu sömürü sistemleri yıkılmasın diye, Hakkı hakim kılmak isteyenlere karşı müşriklerle beraber) kötü tuzaklar kuruyorlardı. Hâlbuki (eninde sonunda mutlaka) bu kötü tuzaklar, onu kuranların başına geçecek ve herkes kendi kazdığı kuyuya düşecektir. Bu Allah`ın değişmez sünnetidir.”[1]

    Evet işte tarih... Hz. Musa`nın şeriatını ihya ve icra etmek için geldiği halde, Hz. İsa`ya (as) ilk düşmanlığı maalesef Yahudiler yapmışlardır.

    Aleyhissalatü Vesselam Efendimizin geleceğini ve hatta ismini ve işaretlerini bildikleri halde, ehli kitap ona haset ve hıyanette bulunmuşlardır.

    İslam tarihindeki mücedditlerin durumu da aynıdır.

    Bir imam-ı Azam Hazretlerine en büyük sıkıntıyı taklitçi ve taassubcu alimler açmışlardır. Zalim idareciler tarafından dövülerek şehit edilmesi karşısında bile, maalesef suskun kalmışlardır.

     

    Bediüzzaman:

    Ve asrımızda bir Bediüzzaman Hazretlerine ilk sahip çıkması gereken, medrese ve tekke ehli, maalesef "nur’lardan" yararlanmaya ilgi ve ihtiyaç duymamışlar ve Hz. üstadı şanlı mücadelesinde yalnız bırakmışlardır.

    Ve yine Risale- i Nur pek çok yerde, Milli Görüşü işaret ettiği ve açıkça müjdelediği halde, nurcu kardeşler bu davaya gerektiği gibi sahip çıkamamışlardır...

    İşte "taassup inadı ve haset damarı psikolojisini" izah ve ifade eden ayeti kerime:

    “Kitap ehlinden çoğu, Hak (Hakikat) kendilerine apaçık bir şekilde belli olduktan sonra, sırf nefislerini (kuşatan içlerindeki) kıskançlıktan dolayı, sizi imanınızdan (ve inandığınız davadan) döndürmeye çalışırlar.” [2]

    Evet, şahsen Milli Görüş Hareketi’nin ve muhterem liderinin, haklı ve hayırlı bir yolda olduklarına kanaat getirmemiz ve bu sahada çalışmaya karar vermemiz konusunda, Risale-i Nur’un işaret ve müjdeleri en büyük dayanağımız ve fikir kaynağımız olmuştur.

    Çünkü Üstat Hz.lerinin "Batı (alemi) fen ve sanayi silahı ile bizi istibdad-ı manevi (baskı ve esaret) altında eziyor. Onlara karşı maddi terakki ve sanayileşmek şarttır. (Hutbe-i Şamiye)

    “İla’yı Kelimetullah şu zamanda maddeten terakkiye mütevakıftır. (Ekonomik yönden kalkınmaya bağlıdır)”[3] diye haber verdiği ağır sanayi ve ekonomik kalkınma hamlesini başlatan Milli Görüş’tür ve Erbakan’dır.

    Risale-i Nur’larda “Nevi beşeri (insanlık alemini) umumi felaketlere sürükleyen ve Bolşevikliğe (komünistliğe ve anarşistliğe) sevk edip, terakkiyatı ve asayişi (çok yönden gelişmeyi ve genel huzuru) mahveden (her türlü haksızlık ve ahlaksızlığın) kökünü kesecek iki şeydir:

    a- Vücubu zekat

    b- Hurmet-i riba, diye anlatılan gerçeği:

    1- Sermaye ve üretimden alınacak tek cins vergi (zekât) uygulaması

    2- Ve faizin her türlüsünün kaldırılacağı Adil Ekonomik Düzen Programları ile ortaya çıkan Milli Görüş’tür ve Erbakan’dır[4]

    Bediüzzaman‘ın (ra) “İnşallah ileride Cemahir-i müttefika-i Amerika gibi, Cemahir-i müttefika-i İslamiye de meydana gelecektir.” (Hutbe-i Şamiye) diye işaret ve beşaret ettiği İslam Birleşmiş Milletleri, İslam Ortak Pazarı gibi dayanışma unsurlarını savunan, İslam`ın birlik ve beraberlik şartlarını hazırlayan Milli Görüş’tür ve Erbakan`dır

    İşte bunun gibi, kesinlik derecesine ulaşan pek çok işaret gösteriyor ki Üstat Bediüzzaman Hazretlerinin “ileride geniş dairede ve siyaset aleminde gelecek mesudane vaziyetler...” diye müjdelediği ve o mutlu ve mesut gelişmelere zemin hazırlamakla görevli olduklarını söylediği hareket, Milli Görüş’tür ve Erbakan`dır.[5]

    Evet, tarih boyunca ehli kitabın ve dindar grupların yakasını bırakmayan "haset, inat ve taassub" damarı terk edilip, izan ve insaf ölçüleriyle dikkat edilse, bizim söylediklerimizin ne kadar haklı olduğu görülecektir.

    Bu konuyu Üstadımızın çok önemli bir tespit ve teşhisiyle kapatalım.

    “Hiç bir fasık (günahkâr) yoktur ki, salih olmasını (kötülükten kurtulmasını) temenni etmesin. Ve amirini ve reisini (yöneticilerini ve hükümet yetkililerini) mütedeyyin (dindar ve dürüst) görmek istemesin (Kalbinde imanı bulundukça, fasık bile olsa, herkes bunları mutlaka arzu eder). İlla ki, eliyazübillah, irtidat ile vicdanı tefessüh edip, yani (ancak Allah korusun, gizli bir dinsizlikle vicdanı bozulmuş olup) yılan gibi başkalarını zehirlemekten zevk alan (birileri ancak içkiyi kumarı faizi ve fuhşu yaygınlaştıran zalim zihniyetleri ve hain şahsiyetleri idareci seçip, milyonlarca insanımızın ekonomik ve ahlaki yönden sefalete sürüklenmelerine razı olabilir) [6]

    Hoşuma giden bir fıkradır: “Bir eşek iki üç yılda büyür ve yük taşır, ama bir bebek ancak 23 yılda olgunlaşır”

    Fahri Kainat Efendimizin mübarek ve muhteşem inkılabı da, ancak 23 yılda tamamlanmıştır...

    Ve şimdi, aynı davayı yüklenen Milli Görüş Hareketi de 37 yılını geride bırakmıştır. Mutlu sona yaklaşırken, kutlu başlangıcı hatırlamak ve özellikle bu harekete duaları ve manevi destekleri ile hız ve heyecan katan gönül ehlini rahmet ve minnetle anmak için, pek çok önemli şahsiyetten bir kaçını örnek olarak zikretmek istiyorum. Evet, Milli Görüş’ün Bediüzzaman`dan başka müjdecileri ve manevi destekçileri de vardır.

     

    Nurettin Topçu:

    Büyük fikir ve felsefe üstadı Nurettin Topçu’nun, “Marifimiz ve meclisimizle, hukukumuz ve ahlakımızla, bilim ve sanatımızla... Her bakımdan bizim benliğimizin mimarı olacak güzide ve fedakâr bir zümrenin artık mektepleşmesi (tanışma, danışma ve dayanışma içerisine girmesi ve partileşmesi) zamanı gelmiştir.”

    “Yarınki Türkiye’nin kurucuları; yaşama zevki gibi cüce düşünceleri bırakıp, “yaşatma gayesi” gibi yüce duygu ve değerlere gönül vermiş sabırlı ve azimli, ama sade ve samimi olarak çalışan, ruh cephesinin maden işçileri olacaktır” (Yarınki Türkiye – N. Topçu) dediği, müjdelediği ve hasretle beklediği hareket Milli Görüş olarak ortaya çıkmıştır.

     

    (Elazığ) Palu`lu Hacı Haydar Baba Hz.leri

    Bu zat, Şeyh Said hareketi nedeni ile isyan bölgesi sayılan ve rejim tarafından özel bir takip ve tazyik altına alınan Elazığ ve civar il ve ilçelerinde, idam ve sürgünlüğü göze alarak, tevhit nurunun güçlenmesi, ibadet huzurunun yerleşmesi ve İslâm şuurunun gelişmesi için, büyük bir fedakarlık ve yüksek bir ferasetle, irşat faaliyetlerinde bulunan ve Kaderi İlahi`nin sevki ile, kendi bölgesinde Milli Görüş inkılabına alt yapı hazırlayan önemli bir şahsiyettir. (Rh. A.)

    İlk gençlik yıllarımızdan itibaren, tarikat terbiyesine ve manevi tedavisine girmekle şereflendiğimiz bu zat, Erbakan Hocamız, Milli Nizam ve Milli Selamet Hareketlerini başlatıncaya kadar, bizlerin hiç bir siyasi faaliyette bulunmamıza izin vermemiştir... O günkü CHP ve AP`yi kastederek: “Bunlar, adı ayrı ama tadı aynı olan, zehirli ve zararlı bir meyvenin, beyaz ve siyah iki çeşidi gibidir. Şimdilik bize kendi hizmet ve ibadetimizle uğraşmak düşmektedir” mealindeki sözleri ile bağlılarını kısır siyasi çekişmelerin dışında tutabilmiştir.

    Ama çok kısa süren Milli Nizam girişiminden sonra kurulan Milli Selamet Partisi için, kendim bir istihareye yatmış, teşvik ve teselli edici güzel bir rüya görmüş, ve bu davaya fiilen çalışmak için izin koparmak üzere Hacı Haydar Baba Hz.lerine müracaat etmiştim. Rüyamı dinlemeye bile gerek görmeden:

    “Siz görünen köye kılavuz mu istiyorsunuz? Yıllardır hasretini çektiğimiz hareket, Milli Selamet olarak zuhur etmiştir.. Tevhit bayrağı siyaset meydanında çekilmiştir.. Manevi sorumluluktan kurtulmak isteyen, artık bu yolda hizmet ve gayret göstermelidir” Anlamında tavsiye ve talimatlar vererek, bu davanın -biiznillah- mutlaka başarıya ulaşacağını, kendisi görmese bile bizlerin o günlere yetişeceğimizi müjdelemiş ve her halde ve mutlaka Erbakan Hoca`nın yanında olmamız gerektiğini, özellikle nasihat ve vasiyet etmiştir.

    Bu zatın yüksek velayet ve himmeti sayesinde, Elazığ, Bingöl, Diyarbakır, Malatya, Adana, İzmir ve İstanbul başta olmak üzere her yerdeki müridanı, hem istikamet ve ibadet hususunda, hem de siyasi hizmet ve sadakat hususunda, samimi bir gayret ve teslimiyet göstermektedir.

     

    Mehmet Zahit Kotku Efendi Hz.leri

    Erbakan Hoca ile manevi eğitim mektepleri ve feyiz merkezleri aynı olan, mühim ve muhterem bir şahsiyettir (Rh. A.)

    Erbakan Hoca, bu zata derin bir hürmet ve muhabbet beslemekte, o da Hoca’ya özel bir ilgi ve iltifat göstermektedir.

    Hoca, siyasi hareketine zaten üniversite dönemlerinden, Gümüş Motor girişimlerinden ve özellikle Odalar Birliği denemelerinden beri, zemin hazırlamaktadır. Ancak bu gibi milli ve önemli kararları, ilim ve irfan ehline danışmak ve onların tasvip ve tavsiyelerini almak da gerekmektedir. Ve tabii bunlardan ilk akla gelenlerden birisi de, M. Zahit Kotku Efendi Hz.leridir. Zaten Milli Nizam ve Milli Selamet hareketi istişare edilmek üzere, ülkenin her köşesinden ve her kesiminden alim, mürşit, mütefekkir, profesör, bürokrat ve siyaset erbabından 140 kadar önemli ve özellikli şahsiyetten, bir nevi yüksek Şura Meclisi gibi istifade edilmiş, bunların çoğuna bizzat, bir kısmına da telefonla veya mektupla ulaşılmış ve bu zevatın teklif ve temennileri dikkatle dinlenmiş ve yerine getirilmiştir.

    Ve işte Hoca Efendi Hz.leri de, bu konudaki düşünce ve değerlendirmelerine müracaat edilmek üzere huzurlarına giden kurmaylar heyetine, şu tarihi ve talihli cevabını vermiştir:

    “Sultan Abdülhamit Han’ın tahtan indirilmesinden sonra ülkenin önemli kurumları batı taklitçiliği yapan masonların eline geçmiştir. Bunlar ise bir avuç azınlıktır. Milletimizi temsil edemezler... Yönetimin yeniden milletimizin gerçek temsilcilerine geçmesi için, kanunlar çerçevesinde bir siyasi parti kurarak çalışmanız, kaçınılmaz tarihi bir vazifedir. Bu hayırlı teşebbüse katılın ve hemen çalışmaya başlayın Eğer arkadaşlarınız da münasip görüyorsa, bu işin başkanlığını da siz yapın.”

    Bayburtlu Dede Efendi Hz.leri

    Gerek Demokrat Parti’den, gerekse Millet, Hürriyet ve daha sonra kurulan Adalet Partisi’nden istikamet ehli pek çok milletvekili ile önemli görevlerdeki yüksek bürokrat ve ilim ehlinden bağlıları olan, ve 69-70 yıllarında yaşı 90`ı aşmış bulunan çok mübarek ve mümtaz bir kimsedir. Yüksek bir velayet ve feraset sahibidir. Daha sonra Milli Nizam`ın kurucularına katılan, Demokrat Parti Gümüşhane Milletvekili Ekrem Ocaklı beyefendi, “Paşa Dede” diye de bilinen bu zatın kendisini çağırarak:

    “Git ve görüşebilirsen, Menderes`e şunları ilet: Partiyi şahsi menfaatlerine alet etmek isteyen, sorumsuz ve seviyesiz kimseleri bir an evvel uzaklaştırsın.. Yoksa büyük bir tehnin yaklaştığını unutmasın" dediğini, onun da, bu ikazları gidip Menderes`e aynen söylediğini Menderes`in ise boynuna sarılarak, “Efendi hazretleri tamamen haklıdır. Tavsiyelerini yerine getireceğim” diye söz verdiğini, ama maalesef, her şeyin rayından çıktığı bir hengamede buna fırsat bulup güç yetiremediğini, bizzat nakletmiştir.

    İşte bu büyük zat (Rh. A.) Milli Görüş’ün siyasi hayata hazırlandığı günlerde Ankara`da misafir bulunurken, ziyaretlerine giden ve fikirlerini öğrenmek isteyen kurmaylarımıza, daha onlar sormadan, şu ilmi ve isabetli konuşmasını yapar:

    “Beyler Milletimizin istiklalini kurtarmak, siyasetle mümkündür. Takva devri geçmiştir, fetva devri geçmiştir, artık devir siyaset devridir.. Şimdi bunları size izah edeyim: “Takva devri geçmiştir” derken, “kimsenin dinimizin icaplarına uymasına gerek yoktur” demek istemedim. Asıl anlatmaya çalıştığım, herkes zühd ve takva sahibi olsa bile, milletin sadece bununla maddi ve manevi kalkınması ve kurtulması imkânsızdır.

    “Fetva devri geçmiştir” demekten maksadım ise, haşa fetvaların gereksiz ve geçersiz olduğunu söylemek değildir.

    Ama işte görüyor ve biliyorsunuz... Kim, kime hangi yetkiyle fetva verecek? Bu fetvaları kim ve nasıl yerine getirecek?

    İşte bunun içindir ki, “artık devir siyaset devridir” diyorum

    İşlerimiz ancak, sizin gibi inançlı, istikametli ve idealist gençlerin siyasete atılması ve idareye yön vermesiyle düzelebilir.

    “İyi insanlar siyasetle uğraşmaz” sözü yanlıştır ve mukallit sözüdür... Geçerliliği yoktur. Bunları, meydan kendilerine kalsın diye mason ve münafıklar uydurmuştur. Eğer iyi ve istikametli insanlar bu işlerden uzak kalırsa, meydan bile bile ehil ve emin olmayanlara terkedilmiş olur. Bu ise hatadır, vebaldir ve ağır bir sorumluluktur.

    Ah, keşke ben de sizler gibi genç olsaydım da, sakalımı keserek aranıza katılsaydım ve bu yolda yapılacak kutsi hizmetlerin sevap ve şerefinden ben de nasibime düşen hissemi alabilseydim. Bundan böyle, Allah`ın sevgili kullarını bizim gibi kimseler arasında değil, artık genç arkadaşlarınız arasında arayın...”[7]

    Cibril-i Emin’in kendisine görünmesi ve ilk vahyin gelmesi üzerine irkilen ve hanımı Hz. Hatice validemizin tavsiyesiyle, başına gelenleri Hanif Müslim ve ehli ilim olan Varaka bin Nevfel`e nakleden Aleyhissalatü Vesselam Efendimize, o zatın verdiği cevap, Dede Efendi Hz.lerinin cevabına ne kadar da benzemektedir:

    “Ya Muhammed (sav) bu gördüğün, Allah’u Teâla’nın Hz. Musa`ya gönderdiği Namusu Ekberdir. Ah keşke, senin davet günlerinde genç olsaydım da, kavminin seni yurdundan çıkardığı günlerde, ben de senin yanında bulunsaydım..”[8]

    Bir hatıra

    Bayburtlu Paşa Dede diye bilinen büyük zatın yıllarca özel hizmetini yapan ve şu anda İstanbul’da bulunan Abdullah Akduman ve Gülbey Akduman beyefendiler, seçkin bir topluluk önünde şunları anlatmıştır:

    Paşa Dede Hz.lerinin Demokrat Parti’den, daha sonra Millet, Hürriyet ve Adalet Partilerinden değerli milletvekillerinden ve yüksek bürokrasiden bağlıları ve gönül dostları vardı. Ama Milli Nizam’ın kurulduğunu duyunca oldukça sevinmiş, duygulanmış ve bayram havası yaşanmıştı.

    Ve çevresindekilere, “Biz, Allah’ın izniyle, Hz. Peygamber Efendimizin müjdelediği büyük Saadet İnkılâbını gerçekleştirecek ve deccalizmin zulüm düzenini devirecek olan zatı dünya gözüyle göreceğiz” buyurmuş ve herkesi büyük bir merak ve heyecan kaplamıştı.

    Bir müddet sonra bizlere “güzel bir koltuk” bulup sohbethaneye getirmemizi emrettiler. Şaşırmıştık... Çünkü kendisi genellikle sedir denen divanlarda ve yer döşeklerinde otururlardı... Ama koltuğu getirip odaya bıraktık. Beğendi ve dua etti. Biz kendisinin oturacağını sanmıştık, ama oturmadı... Bir gün sonra MNP açılışı için Erzincan’a gelen Erbakan Hoca, Paşa Dede Hz.lerinin ziyaretine teşrif ettiler.

    O güne kadar hiç görmediği Erbakan Hoca’yı, “Buyur, buyur Başbakanım” diye karşılayıp o koltuğa oturtan Paşa Dede Hz.lerinin bu tavrı, bazılarımızca yadırganmıştı... Çünkü henüz sade bir parti başkanına “Başbakanım” diye hitap etmesinin sırrı yıllar sonra anlaşılacak ve bu duası gerçek olacaktı.

    Erbakan Hoca, ayrıldıktan sonra bizlere:

    “Bu zatı, manen mareşal rütbesinde görüyorum. Ama bütün büyük önderler gibi, onun da uzun zaman anlaşılamayacağına, hatta yanlış anlaşılıp kendisine sataşılacağına, pek çok hıyanet ve hakaretlere uğrayacağına üzülüyorum” buyurdular.

    Ve en sonunda, yanında kalan birkaç sadıkına:

    “Bu zat, en büyük desteği; gaziler ve şehitler otağı ve peygamber ocağı olan kahraman Ordu’muzdan görecek, çünkü Ordumuz sonunda gerçekleri fark edecek ve bazılarınız, her şeyin ona teslim edileceği günlere yetişecek... Bu zatı, dünya gözüyle göreceğimi bana manen müjdeleyen ve bizzat görüşmekle şereflendiren Cenabı Hak’ka sonsuz şükürler ediyorum”

    Zaten Bediüzzaman Hz.leri de 5. şua tetimmesi, 3. meselenin 3. hâdisesinde: “Kahraman Ordu, dizginini onun (masonluğun, siyonist ve sabataist grubun) elinden kurtaracak” diye rivayetlerden anlaşılıyor buyurmaktadır.

    Acaba, Yahyalı Hacı Hasan Efendi Hz.lerinden, Adana’daki bazı talebelerinin naklettiği:

    “12 Eylül sürecinde cezaevinden çıktıktan sonra, kendilerini ziyarete giden Erbakan Hoca’ya, sohbet arasındaki bir suskunluk sırasında, bir ara, meraklanma Şimdi Kenan Paşa’nın oturduğu makamda, bir gün siz oturacaksınız” şeklindeki keşifleri de, acaba hep aynı hakikatten mi kaynaklanmaktadır?

     

    Yahyalı`lı Hacı Hasan Efendi Hazretleri

    Milli Görüş mesajını en iyi anlayan ve en güzel anlatan gönül erlerinden birisidir. Olanca safiyet ve samimiyetiyle bu davaya sahiplik eden, nefsi cihadıyla siyasi cihadı birlikte yürüten, siyasi tavrını ve tarafını çok net ve mert şekilde belirten, örnek bir Allah (cc) velisidir.

    Milli Selamet’in bakan, milletvekili, genel müdür ve müsteşar yaptığı bir kısım insanların bile, “aman bu tehli dönemde onların yanında görünmeyeyim” diye gelmekten sakındığı bir ortamda, bu mübarek zatı (ra) bir kaç sefer, Erbakan Hoca`nın mahkemelerine katılırken görmüş ve elini öpmek şerefine ermişizdir.

    Yakınlarından birisi İstanbul`da anlatmıştı:

    “Erbakan Hocamız, Hacı Hasan Efendimizi ziyarete gelmişlerdi... Üstadımız, Erbakan Hoca`yı ayakta karşılamış ve, "Aziz Hocam Şu mübarek elinizi uzatınız da, bir manevi sorumluluğu yerine getireyim Zira Aleyhissalatü Vesselam Efendimiz "Cihat ve biat etmeden (Hak’ta ve hayırda beraber olmaya söz vermeden) ölen cahiliye üzerine ölmüştür” buyurmaktadır.."

    İşte, siyasi cihat konusundaki ciddiyet..

    İşte, Resululah’ın emrine ve İslâm`ın hükümlerine olan riayet..

    İşte, kime bağlanacağını ve kimin yanında bulunacağını bilen ve bildiren bir feraset..

    Ve işte o mübarek haline ve kemaline rağmen, gösterdiği tevazu ve teslimiyet..

    Ve yine Adana`daki bir arkadaşımdan dinlemiştim:

    “Erbakan Hocamız, mahkemelerde beraatından sonra, Hacı Hasan Efendi’ye iadeyi ziyarete gelmişlerdi.. Bir ara Efendimiz Erbakan Hocamıza dönerek (Bir gün, şimdiki Cumhurbaşkanı`nın makamında siz oturacaksınız) buyurdular...”

    Ve işte zamanları delen ve öteleri gören bir basiret ve velayet..

     

    Harrani Hazretleri

    Yine, muhterem Süleyman Arif Emre Beyefendi anlatıyor:

    Tebliğ ve teşkilat çalışmalarıyla ilgili olarak gittiğimiz Urfa`da bulunurken, komşu eve, çok alim ve fazıl bir zatın geldiğini ve pek ilginç fikirler beyan ettiğini söylediler. Biz de hem merakımızı gidermek, hem de istifade etmek üzere kalkıp Harrani Hz.leri diye meşhur olan bu zatın (ra) ziyaretine gittik. Huzurlarına vardığımızda çevresindekilere şunları anlatıyordu:

    “Bakınız, sakın ola ki bazı hoca efendilerin ve bilgiç geçinenlerin, (Kıyamet yaklaştı, artık ahir zamandır... Bundan sonra, her geçen gün eskisinden kötü olacaktır... Başımıza gelenler gidenleri aratacaktır…) şeklindeki ümit kırıcı ve asılsız sözlerine itibar etmeyesiniz Çünkü bütün dünyada, Hak ve adaleti hakim kılacak parlak bir inkişaf olmadıkça kıyamet asla kopmayacaktır. Bu büyük İslâmi inkılap da, bu sefer Türkiye`den başlayacaktır Ve bayrak siyaset cephesinde açılacaktır... Türkiye`de ise, ilk siyasi adım Konya`dan atılacaktır Bizim medeniyetimiz ve aziz milletimiz böyle bir geleceğe namzettir ve layıktır...

    Ta 1969-1970`li yılların başında söylenmiş bu müjdelerden, o zatın ne büyük bir keramet sahibi olduğu ve ne denli isabet buyurduğu şimdi daha iyi anlaşılmaktadır.

    Hepsinin mekânları cennet, makamları rüyet olsun.

     

    Nostradamus`un Kehanetleri

    Nostradamus, 1503-1566 yılları arasında Fransa`da yaşamış ve özellikle Muhyiddin-i Arabi`nin kitaplarından yararlanmış Yahudi asıllı bir Katolik kahindir. Hem sağlığında, hem de ölümünden sonra, pek çok kehanetlerinin (gelecekle ilgili haberlerinin) çıktığına inanılır. Meşhur Alman şairi Goethe bile, Faust adlı kita­bında, Nostradamus`un kehanetlerini içeren şiirlerle ilgili:

    “Fırla Uç derelerden, tepelerden

     Nostradamus`un kendi kaleminden

     Çıkan bu karanlık ve esrarlı kitap

     Rehberlik etsin sana, uçarken”

    övgüsünü kullanmıştır.

    Zaten Yahudi hahamlarının, çok özel metot ve marifetlerle, cin ve şeytanlarla irtibat kurdukları ve bazı sırlara vakıf oldukları öteden beri anlatılmaktadır.

    Nostradamus, bu kehanetlerinde özellikle:

    * 1999 yılından önce göklerden inecek ve Müslümanların başına geçecek bir “Dehşet Kralı”nın bozuk dünya düzenini yıkacağını (Yorumcu Peter Lemesurier ise bu dehşet kralının, çok paralı ve pek akıllı bir İslam liderinden başka bir şey olmayacağını)[9],

    * 2000`li yıllarda Asyalı Müslümanların ve özellikle Türk komutanların, İtalya ve Fransa dahil Avrupa`nın önemli kısmına sahip olacaklarını,

    * Siyonizm`in kuklası haline gelen bozuk ve batıl Papalık saltanatının ve Vatikan`ın yıkılacağını[10],

    * 21. Asrın bütünüyle İslamın asrı olacağını ve 2010`da İslamın tamamen yeryü­züne hakim bulunacağını,

    * İtalya`daki İslam devletinden, Amerika`ya “İklim bombaları” yollanacağını,

    * İslam medeniyetinde, dünya standartlarına ve normal hayat şartlarına uygun yeni bir gezegene ulaşılacağını,

    * Ve güya en sonunda, batılıların yeniden toparlanıp birleşerek, bu esaret ve istila­dan kurtulacaklarını, ima ve işaret yoluyla, bazen de açıkça ifade etmekte ve haber ver­mektedir.

    Şimdi bu kitaptan bazı ilginç bölümleri aynen aktarmakta yarar görüyorum:

    “O zaman gelince, Türkiye`den büyük gemiler, kuzeydeki güçlerin yardımı saye­sinde İtalya`ya gidecekler. Adriyatik`te öylesine büyük bir çarpışma olacak ki, birleşmiş (milletler) olanlar, ayrılıp dağılacaklar”[11]

    “Asya`dan çıkacak bir lider, Apenin`leri aşıp Fransa`ya gelecek. Denizleri karaları aşacak, göğü delecek. (Yani kara, deniz ve hava güçlerinde üstünlüğü elde edecek..)[12]

    “O, başında on yedi yıl bulunduktan sonra, Papalık süresini 5 yıla indirecek­ler.”

    “1999 yılının yedinci ayında, göklerden büyük bir paralı efendi gelecek Moğolların güçlü liderini canlandırmak için... Savaş vardı eskiden ve yeniden savaş ola­cak.”[13]

    "Arabistan`ın (İslam coğrafyasının) talihli topraklarında güçlü bir Müslüman devlet adamı doğacak. Granada`yı alıp, İspanya`ya bela olacak. İtalya`yı ise denizden ku­şatıp alacak.”[14]

    “Pek bilinmeyen ve meşhur olmamış bir aileden ve ölçüye sığmayan (güzellik ve özellikte) bir Körfez kentinde (İstanbul`da) yetişmiş bulunacak.”[15]

    “Muzaffer Türk lideri, barış isteğinde bulunacak. Kurtuba yeniden (İslam`ın) eline geçince, orada duracak.”[16]

    Biz Müslümanlar, Nostradamus adlı Katolik Yahudi kâhini söylediği için değil, ama;

    a- Hazreti Peygamberimiz, pek çok hadislerinde müjdelediği için

    b- Kur`an “Allah`ın nurunu tamamlayacağını ve İslam`ı bütün dinlere üstün ve ha­kim kılacağını” haber verdiği için,

    c- İnsanlığın, İslam`ın adalet ve saadet nizamına şiddetle ve acilen ihtiyaç gösterdiği için 21. asrın ve sonrasının İslamın asrı olacağına ve yeryüzünde artık Müslümanların hükümran bulunacağına inanıyoruz. Ama Nostradamus`un söylediği ve ona inanan batılıların zannettiği gibi, biz yakıp yıkmaya, zulüm ve kötülük yapmaya değil, tam ter­sine bunalım içinde bocalayan batılıları da kurtarmaya ve tüm insanlığı kucaklamaya geliyoruz.

    Daha önce, 1. ve 2. Dünya Savaşlarının yaşanacağı, Hitlerin dünyanın başına bela ola­cağı, komünizmin doğuyu kasıp kavuracağı gibi birçok kehanetleri aynen çıktığından, bundan sonrası için söylediklerinin de mutlaka vuku bulacağına inanmaları yüzünden, batılılar Nostradamus`un işaret ve kehanetleri doğrultusunda, özellikle ve öncelikle Türkiye`deki İslami gelişmeleri önlemenin ve yeryüzündeki tüm İslami hareketleri te­sirsiz hale getirmenin gayreti içindedir.

    Siyonist güçlerin ve masonik merkezlerin Erbakan`a karşı gösterdikleri tedirginlik ve telaşın asıl sebebi de bu olsa gerektir.

    Ve zaten, Rusya`nın dağılmasından sonra NATO, kendisine düşman cephe olarak resmen ve fiilen İslamı seçmiş ve işte bu yüzden Bosna`da, Çeçenistan`da, Cezayir`de Keşmir`de, Sudan`da, Pakistan`da hep İslamı boğmaya girişmiştir.

    Nostradamus`un çağdaş yorumcusu Peter Lemesurier bile "Orta Asya Türkî Cumhuriyetlerinin bağımsızlıklarına kavuşmasının, büyük tarım alanlarına, maden ve petrol yataklarına ve nükleer silah yığınaklarına sahip bu ülkelerin Türkiye`nin liderliğinde yeni bir güç oluşturmasının, İslami hareket ve hizmetlerin giderek hız ve heyecan kazanmasının, bütün bu potansiyeli değerlendirecek ve düzene sokacak bir ka­rizmatik lidere özlem ve ihtiyaç duyulmasının, Eski Yugoslavya`da ve Avrupa`nın kalbinde Bosna-Hersek İslam devletinin ortaya çıkmasının "Nostradamus`un kehanet­lerinin, bütün batılılar için haklı bir uyarı sayılabileceğini ve mutlaka karşı tedbirler alınması gerektiğini savunmakta ve "Henüz vakit varken bu önlemleri asla ihmal etme­meliyiz"[17] diyerek İslam`ı ve Müslümanları hedef göstermektedir.

    Ve her türlü temkin ve tedbire rağmen, İslam`ın dünya hâkimiyetini önleyemeyeceklerine ve Nostradamus`un kehanetlerinin gerçekleşeceğine kesin kanaat getirdikleri içindir ki, bakınız Peter Lemesurier kitabının sonunda ne gibi teklif ve tedbirler öner­mektedir:

    1- Her şeye rağmen, Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında karşılıklı sevgi ve saygıya dayanan bir hoşgörüyü yaygınlaştırabiliriz (Yani Dinlerarası Diyalog daleveresiyle Müslümanların milli ve manevi duyarlılıklarını dejenere edebiliriz).

    2- Nostradamus`un işaret ettiği savaş bölgelerinden uzaklaşıp, daha emin yerlere göçebiliriz...

    (Yahudilerin ve Avengeliklerin Uzak Doğuda ve Afrikada kendilerine yeni ve güvenli yerleşim alanları bilinmektedir.)

    3- Avrupalı politikacılar, bu beklenen saldırı ve savaşlar için "Acil Durum Planları" hazırlayabilir.

    4- Askeri yetkililer daha uygun ve etkili tedbirler alabilir.

    5- Herkesin kendi yiyecek, giyecek ve yakacak ihtiyacını, bizzat ve eski usul ve alet­lerle temin edebileceği eğitimler verilebilir.[18]

    Görülüyor ve anlaşılıyor ki biraz da "Hainler korkak olur" gerçeğince, batılılar asırlardır Müslümanlara ve mazlum insanlara yaptıkları zulüm ve sömürünün cezasını çekmeyi hak ettiklerine inandıkları içindir ki, "Höt.. demeden ödü patlamaya" ve bıra­kıp kaçmaya hazır vaziyettedir.

    Ah keşke bizim yerli taklitçiler ve de mümin geçinen bazı münafık kesimler, asıl gâvur­ların onda biri kadar olsun, bu gerçeklere akıl erdirebilseler..

    Türkiye`deki ve yeryüzündeki İslami hareketin, yakın geleceğini ah bir görebilse­ler..



    [1] Fatır: 42-43

    [2] Bakara: 109

    [3] Münazarat: 30

    [4] İşaratül’icaz, sh. 48

    [5] Kastamonu Lahikası, sh. 20

    [6] Lemalar: 122

    [7]  Aynı olay S. Arif Emre`nin siyasette 35 Yıl kitabında da anlatılmaktadır. Bak. Sh. 186-187.

    [8] İslam Tarihi, Hayati Ülkü Sh. 73.

    [9] Bak: Nostradamus - SAY Yayınları sh.9

    [10] Peter Lemesurier - Nostradamus - SAY Yayınları. Çev: Mehmet Harmancı. sh. 10

    [11] (sh.69)

    [12] (sh.78)

    [13] (sh. 89)

    [14] (sh. 90)

    [15] (sh. 91)

    [16] (sh. 165)

    [17] (sh. 11)

    [18] (sh.288)

     

    Bu Haber 2402 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS