• MİLLİ GÖRÜŞ PARTİLERİ  VE DEĞİŞİM PROJELERİ

    MİLLİ GÖRÜŞ PARTİLERİ VE DEĞİŞİM PROJELERİ

    19 Temmuz 2011
    ERBAKAN KÜTÜPHANESİNDEN DÜNYANIN DEĞİŞİMİ VE ERBAKAN DEVRİMİ

     
    | Devamı

    MİLLİ GÖRÜŞ PARTİLERİ


    Milli Görüş partilerini iki kategoriye ayırmak gerekir.

    1- Milli Nizam (MNP), Milli Selamet (MSP) ve Refah Partisi (RP): Milli Görüş’ün; yerli ve tarihi geleneğe bağlı ama girişimci, insani ve asil bir değişim amaçlı, ama gerçekçi partileridir.

    2-Fazilet (FP) ve Saadet (SP) partileri ise: Saf Milli Görüş düşüncesi ve Erbakan çizgisi ile hedefe ulaşılamayacağı kanaatına (propagandasına) kapılan, “dünya dengelerini gözetmek ve güç merkezlerini ürkütmemek gerektiğini” savunan ve marazlı medya ve malum odaklarca sahip çıkılan “yenilikçi” ekibe ve onları takip edenlere, o nedenli haklı ve başarılı olacaklarını fiilen göstermek üzere fırsat ve ruhsat verilen ve programları buna göre şekillenen partilerdir.

    · AKP’yi ise, Milli Görüş’ün takipçisi ve temsilcisi olarak değerlendirmek ve onun kılıf değiştirmiş bir devamı gibi göstermek; eğer bir gaflet ve cehalet eseri değilse, kasıtlı bir çarpıtma, “Hak ile batılı karıştırma” örneğidir.

    Çünkü AKP, bir siyasi irtidat (davasından vazgeçme ve önceki inanç ve ideallerini reddetme) ve bir fikri irtica (eski klasik düzene ve masonik güdüme geri dönme) hareketidir.

    Serdar Şen “AKP, Milli Görüşcü mü?” Kitabında; hem kısır ve kısıtlı bilgi dağarcığından, hem de kasıtlı ve ön yargılı yaklaşımından kaynaklanan bir tavırla yanlış yorumlara ve yakıştırmalara girişmiştir:

    “Türkiye siyasal yaşamında önemli bir yeri bulunan ve kimi zaman kazandığı anahtar rol nedeni ile niceliğinin üstünde önem kazanan Milli Görüş çizgisinin partileri, özellikle 1994 yılında gerçekleştirilen Genel Mahalli Seçimler’in ardından siyasal gündemde çok daha fazla yer tutmaya başladılar. Necmettin Erbakan’ın Konya’dan 1969 yılında bağımsız milletvekili seçilmesi ile başlayan serüven, Milli Nizam Partisi (MNP), Milli Selamet Partisi (MSP), Refah Partisi (RP) ve Fazilet Partisi (FP)’nin kurulması ile devam etti.[1] FP’nin ardından, Saadet Partisi (SP)’nin yanı sıra ikinci bir partinin, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP)’nin kurulması, çeşitli soruları gündeme getirdi ve Milli Görüş’ün gerçek temsilcisinin hangi parti olduğu konusunda tartışmalar baş gösterdi. Milli Görüş’ün tartışmasız lideri Necmettin Erbakan’ın Saadet Partisi’nde ve önde gelen isimlerinden (hormonlu bir propaganda ile şişirilen) Recep Tayyip Erdoğan’ın Adalet ve Kalkınma Partisi’nde yer alması ile kafalar daha da karıştı. Milli Görüş’ün gerçek partisinin hangisi olduğu sorusunun diğer yüzü ise, AKP’nin değişip değişmediğidir. SP, AKP’nin Milli Görüşçü oyları bir yanılsama neticesinde aldığını ve bu hareketin gerçek temsilcisinin kendisi olduğunu ileri sürmektedir. AKP’liler ise, köklerini reddetmemekle birlikte, özellikle 28 Şubat’tan gerekli dersleri çıkarttıkları ve kimi zaman dolaylı kimi zaman da doğrudan, değiştikleri mesajını vermeye çalıştılar. Diğer siyasal çevrelerde ise AKP konusunda, kafalar, çok daha karışık. Özellikle rejim merkezli sorgulamayı tercih edenler için AKP, Milli Görüş’ün değişim maskesi takmış halidir. Bu nedenle de Milli Görüş’ün diğer partilerinden bir farkı bulunmadığı gibi, çok daha tehlidir. Modern dünyayı esas almakla birlikte, rejimi demokrasi bağlamında sorgulayarak değişim talep edenlerin küçümsenmeyecek bir kesimi içinse, AKP’nin “Değiştik”, beyanı esas alınmalı ve demokratikleşmeye katkısı sağlanmalıdır. Elbette değişim tartışmaları ve yapılan değerlendirmeler bunlarla sınırlı değil. Fakat bu yaklaşımları tek tek sıralamak yerine kısaca altını çizecek olursak, AKP’nin değişip değişmediği tartışmaları, gerçekçi bir zemine oturtularak yürütülmemektedir.

    Tartışma sürecinin seyrindeki bu karmaşa, önemli oranda değişim sözcüğünün siyasal-ideolojik bir içerikle ele alınmasından kaynaklanmaktadır. Özellikle rejim merkezli siyasal duruş içindekiler için değişim; olumlu bir anlam içermektedir. Bu nedenle, AKP’de yer alanların değiştiğinden söz etmek, bir tür olumlama anlamına geldiğinden son derece tehli kabul edilmekte ve Milli Görüşçü diğer partiler gibi, bu parti ile de mücadele edilmesi gerektiği ileri sürülmektedir.

    Farklı siyasal duruşa sahip çevrelerin ortak varsayımı, ise: Milli Görüşçü anlayışın değişmediğidir. Anılan hareketin, görüşlerini kendi partileri aracılığıyla temsil etmeye başlamasından bugüne yaşadığı değişim ise tek bir sözcükle ifade edilmektedir; takiyye AKP’nin, halen çok yeni bir parti olması nedeni ile hem bu partinin değiştiğini öne sürenler, hem de bunu şiddetle reddedenler, zamanla bu partinin gerçek yüzünün kamuoyu tarafından görüleceğini söylemektedir. Fakat tek farkla; bir taraf olumlu diğeri ise olumsuz bir sonuca işaret etmektedir.

    Değişim sözcüğünün, yukarıdaki kavranışının dışında bir içerikle de kullanılabileceği son derece açık. Milli Görüş’ün, kimi konularda “eskiden kopuş anlamına gelebilecek bir farklılaşma” yaşadığı ve bu değişimin, sistemin yeniden üretim sürecine olumlu katkılarına karşın çeşitli toplum kesimleri adına olumsuzluk içerdiği rahatlıkla söylenebilir. Egemen paradigma bir kenara bırakıldığında, böylesi bir bakış açısının süreci açıklamak yönünde daha işlevsel olduğu ortaya çıkmaktadır. Milli Görüş’ü salt rejim karşıtı kültürel temelli bir muhalif hareket olarak açıklayan çerçevenin dışına çıkıldığında, bu hareketin partilerinin sistemle olan ilişkileri ve değişimin gerçek niteliği çok daha anlaşılır hale gelmektedir.

    AKP’nin Milli Görüş çizgisinde bir kırılma noktası olup olmadığı ya da değişimi temsil edip etmediği sorularının karşılığı araştırılırken, elbette çok farklı çerçeveler oluşturulabilir ve tezleri güçlendirmeye yönelik örnekler verilebilir. Bunların her biri, elbette yadsınamayacak öneme sahiptir. Her ne kadar programlarda yer alan ifadelerdeki değişimi ve sergilenen düşünsel farklılaşmayı, “takiyye” sözcüğünün sihirli gücünün arkasına sığınarak açıklayanlar olacaksa da, parti programlarının gerçeklikle ilişkileri de inkâr edilemez.

    AKP üzerine sürdürülen değişim tartışmalarının bir sonuca ulaşabilmesi, Milli Görüş çizgisindeki içsel sürecin takibi ve bu hareketin diğer siyasal öznelerle ve tüm toplumsal dinamiklerle etkileşim içinde kavranılması ile mümkün olabilir.

    Değişim tartışmalarının sağlıklı bir sonuca ulaşabilmesi için, hem Milli Görüş’ün bütünlükçü bir anlayışla değerlendirilmesi hem de değişim sorgulamasını AKP ile sınırlandırmak yerine; sorunun, Milli Görüş’ün zaman içinde değişip değişmediği şeklinde, sorulması gerekir. Serdar Şen gibi yazarların iddiası; Milli Görüş’ün, ülke içi dinamikler üzerinde yükseldiği ve uygulanan kapitalist modelin değişimine paralel olarak -gecikmeli de olsa- savunduğu görüşlerin, zaman içinde değişime uğradığıdır. Bu hareketin ilk yıllarından itibaren kalkınmacı, ithal ikameci birikim modeli ve bununla uyumlu devlet ve toplum örgütlenmesi savunulurken, zamanla dünya ekonomisiyle daha fazla bütünleşen serbest piyasa ekonomisini model olarak aldığı savunulmaktadır ki bunlar, Milli Görüş hareketini ve Erbakan gerçeğini yeterince algılayamamaktan kaynaklanmaktadır.

    Yazarın, “Değişim tartışmaları, Refah Partisi içinde 1990’lı yılların ilk yarısında başlamakla birlikte, bunun program düzeyinde karşılık bulması ilk kez Fazilet Partisi ile oldu. FP programında kamuoyunasunulan genel çerçeve Saadet Partisi ile Adalet ve Kalkınma Partisi programlarında çok daha kapsamlı bir şekilde ele alınmıştır. Üstelik SP ve AKP programları arasında, şaşılacak düzeyde bir benzerlik bulunmaktadır. Savundukları ekonomik modelleri esas aldığımızda ortaya çıkan köklü farklılıklar nedeniyle MNP, MSP ve RP programları neredeyse tekrar niteliğinde olduğundan bu partileri birinci dönem partileri; FP, SP ve AKP’yi ise programları arasındaki benzerlikler nedeniyle ikinci dönem partileri olarak adlandırmayı tercih ettim. Bu programlar, konu bazında ele alınıp değerlendirildiğinde ve yerel yönetimler ile hükümet deneyimleri -koalisyon ve bugünlerde AKP hükümeti- dikkate alındığında, genel olarak Milli Görüş’ün değiştiği sonucu ortaya çıkmaktadır” tesbiti yanlıştır. Çünkü AKP Milli Görüş’ün varisi veya evrimleşmiş bir örneği değildir. Olsa olsa, FP ile başlayan ve dış odaklarca kışkırtılan, değişim ve yenileşme kılıfı altındaki dejenerasyon sürecinin gayrı meşru meyvesidir. Elbette parti programları gerçekliğin tamamı değildir; fakat yine de birçok şeyin göstergesidirler. Bu hareketin yerli yerine oturtularak kavranabilmesi için, öncelikle sistemle/kapitalizmle ilişkisinin açıkça ortaya konulması gerekir. Milli Görüş’ün ilk dönem partileri, iktidarın egemen aktörlerinin kapitalizmin genişletilmesi ve derinleştirmesi için savunduğu ekonomik modeli -ithal ikameci birikim modeli- genel olarak kabullenmiştir. 1980 yılından itibaren sermayenin savunduğu ve uygulamaya koyduğu yeni birikim modeli -ihracata yönelik sanayileşme- RP programında karşılığını bulamamışsa da, zamanla RP içinde bu doğrultuda arayış dillendirilmeye başlandı ve FP, yeni ekonomik modelden yana tercihlerini programına yazdı. Üstelik FP programında ortaya konulan, SP ve AKP programlarında geliştirilen dünyaya açılma ve bölgesel düzeyde Türkiye’nin etkin bir rol almasına yönelik politikalar, hem küresel üstünlük mücadelesi veren ülkelerin-güçlerin uygulamaya koyduğu stratejiler ile uyum göstermektedir. Hem de 28 Şubat 1997 MGK Kararları ile başlayan süreçte, iktidarın egemen aktörlerinin -askeri bürokrasi, büyük sermaye- savunduğu politikalarla büyük benzerlikler taşımaktadır. (AKP için doğru olan saptama Milli Görüş için yanlıştır.)

    ‘İlkel bir kapitalizm yerine, zamanla daha gelişkin bir kapitalist modeli savunmaya başlayan Milli Görüş, diğer alanlara dair bakışını da bu değişime paralel olarak yeniden düzenledi.’ (Tespiti de bir algılama hatasıdır. Çünkü Milli Görüş hem kapitalizme, hem de kominizme karşı olan ilmi ve insani temellere dayanan Adil Düzen Projesi’ni savunmaktadır) yaşanan değişim sadece ortaya konulan hedeflerle sınırlı değildir. Milli Görüş, savunduğu politikaların değişimiyle birlikte meşruiyet kaynaklarını ve ortaya koyduğu kavramsal çerçeveyi de farklılaştırmıştır. Bu hareketin ilk partisi MNP,“Milletimizin fıtratında mevcut olan yüksek ahlak ve faziletin, kuvveden fiile çıkarılmasını, inkişafını”[2]“esas gaye” edinirken, “Milli ve manevi değerlerimize halel getirmeden… Yeniden üstün bir medeniyet”kurmaktan[3] söz etmektedir. Milli ve manevi değerleri koruyarak ve geliştirerek, “şanlı” geçmişteki gibi ülkeyi yeniden dünyanın merkezine oturtmayı kendine amaç edinen MNP, “sathi batı özenti ve taklitçiliğine”tamamen karşı olduğunu ve karşı duracağını[4] söylerken, yerel ve milli olanı öne çıkartmaktan ve böylelikle siyasal mücadelenin meşruiyet kaynağını da ortaya koymaktadır. MSP de benzer bir şekilde programının “Ana Gaye” bölümünde, “büyük şanlı tarihimiz”, “anane ve örflerini hürmet ve saygıyla muhafaza” etmek, “milli şahsiyet”[5] türü ifadelere yer vererek, siyasal mücadelenin meşruiyet kaynaklarına dair önemli veriler sunmuştur. Milli Görüş’ün ilk dönem partilerine göre, meşruiyetin kaynağı milli ve manevi değerler olup; devlet, milli amacı organize biçimde ifade eden kurumdur.

    Daha gelişkin bir kapitalizmi savunmaya başlayan ikinci dönem partilerine gelince, eskiyi çağrıştıran bazı değerlendirme ve kavramların varlığına rağmen, genel çerçeve dikkate alındığında meşruiyetin kaynakları da değişmeye başlamıştır. Dünya pazarına daha fazla eklemlenmeyi ve serbest piyasa ekonomisini esas alan ikinci dönem partilerinden ilki olan FP’ye göre, “Öncü ve Büyük Türkiye”den sözetmekle birlikte, savunduğu politikaların meşruiyetinin kaynağı artık milli ve manevi değerler temelinde örgütlenmiş, bireye ve topluma rağmen var oluşunu sürdüren ve dünyanın merkezi varsayılan devlet değildir. Öznel değerlendirmelerin ve moral değerlere seslenen hedeflerin bir kenara bırakıldığı FP programının amaç bölümünde, “dünyadaki bütün devletlerle karşılıklı menfaatlere dayalı ilişkilerimizi korumak ve geliştirmek” şeklinde nesnel ve çıkar temelli politikaların geliştirilmesi sözkonusu edilmektedir. Artık ülke politikaları meşruiyetini şanlı geçmiş ile milli ve manevi değerlerde değil, piyasa ekonomisini temel alarak tanımlanmış çıkar kavramında bulmaktadır. Üstelik çıkar geçmişteki gibi tek boyutlu bir ilişkiyi ifade etmemektedir. FP için meşruiyetin kaynakları geçmişe göre farklılaşmakla kalmaz, aynı zamanda çeşitlenir. Amaçlar doğrultusunda yeniden yapılandırılan devletin, uluslararası ilişkilerin, toplumsal yapının ve bireyin varoluşunu sağlayan zeminin yeniden üretimini sağlamak için, “Birleşmiş Milletler Evrensel Beyannamesi, Avrupa İnsan Hakları Beyannamesi, AGİT İlkeleri, Paris Şartı, Helsinki Nihai Senedi ve diğer uluslar arası hukuk normlarının” esas alınacağı FP tarafından, programının “Temel Haklar ve Özgürlükler” bölümünde açıkça ilan edilmiştir. Yani FP, daha önceki dönemde öteki medeniyete ait olduğu için reddedilen tüm değerleri-belgeleri, savunduğu politikaların meşruiyet kaynakları arasında saymaktadır. Temel ilkelerin-değerlerin farklılaşması, FP programında devlete bakışı da köklü biçimde değişime uğramıştır. Bu parti programında yer alan “Devlet” başlıklı bölümde, “devlet insan ve toplum hayatını tayin eden değil, kolaylaştıran, milletiyle barışık bir unsur olmalıdır. Toplum düzeninin sarsılmadan bireysel özgürlüklerinin geliştirilmesi esastır” denilerek meşruiyetin kaynakları arasında birey de sayılmış ve buna karşın devletin konumu zayıflamıştır.

    FP ile başlayan değişim, SP’de ve (Milli Görüş’ten tamamen kopan) AKP programlarında genişletilerek sürdürülmüştür. AKP’ye göre Milli Görüş’ün gerçek temsilcisi olarak gösterilen SP programında da, dünya pazarına gittikçe daha çok eklemlenecek ve serbest piyasa ekonomisini esas alan bir ekonomik yapı savunulduğundan, Milli Görüş’ün ilk dönem partilerinin aksine devletin rolü zayıflamaya başlamıştır. SP, “insan hakları ve özgürlükler”i korumak ve geliştirmekten sözetmekle kalmamış, aynı zamanda “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi”ni bu konuda temel kabul ettiğini açıklamıştır. Devlete karşı bireyi -ve haklarını- öne çıkartan SP, “sivil toplum kuruluşlarını ve siyasi partileri demokrasinin vazgeçilmez unsurları olarak kabul etmek”le kalmayıp, “sivil siyasetin önündeki engellerin kaldırılması”[6] öncelikli hedefleri arasında saymaktadır. Hatta bununla yetinilmeyerek SP programında, “devlet kültür ve sanat üretmeyecek. Kültür ve sanat faaliyetleri, tamamen bireylere ve sivil topluma ait olacak”[7]denilmektedir. Yani daha önce yok sayılan birey ve sivil toplum öne çıkartılırken, her şeyin merkezine konulan devletin rolü ise zayıflamaktadır. SP siyasal alanda yürütülen mücadelenin, savunulan politikaların meşruiyet kaynaklarını bunlarla sınırlandırmamış, FP gibi uluslararası alana doğru da kaydırılmıştır. Parti programında birçok bölümde tek tek anılmakla birlikte genel bir ifade ile “uluslar arası sözleşmeler” ve “evrensel standartlar”[8] SP tarafından da esas alınmaktadır. Referansların değişmeye başlamasıyla birlikte, SP de uluslararası ilişkileri çıkar temelinde tanımlamaya başlamıştır.

    Öncelikle AKP de, öngördüğü ekonomik model paralelinde, devletin rolünü yeniden tanımlayarak etkinlik alanını daraltma hedefini ortaya koymuştur. (Aslında AKP, siyonist sömürü sermayesinin simsarlığına soyunmuştur. Küreselleşme bahanesiyle ülkeyi köleleştirme yoluna koyulmuştur.) Programının “giriş” bölümünde “bireyi bütün politikaların merkezine alarak” faaliyetlerini yürüteceğini söyleyen AKP, “kamu yönetimine vatandaşları ve sivil toplum örgütlerini dahil etmek” gerektiğini belirtmiştir. Bireyi ve sivil toplumu devlete öncelikli hale getirmekten sözeden AKP, bu konuda “evrensel ölçütler”in esas alınması gerektiğini ifade etmekle yetinmeyip, “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Paris Şartı, Helsinki Nihai Senedi”, “Kopenhag Kriterleri”, “İLO Sözleşme ve İlkeleri”, “Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi” gibi birçok uluslararası belgeye gönderme yaparak, bunların bağlayıcılığından sözetmektedir. AKP için uluslararası belge ve ölçütler savunduğu politikaların meşruiyet kaynakları arasında sayılmaktadır. Ayrıca Türkiye’nin dünya ile ilişkilerinde de “çıkar” anahtar sözcük durumuna gelmiştir.

    “Milli Görüş hareketinin birinci ve ikinci dönem partileri arasındaki ayrımlar sadece meşruiyet kaynaklarının farklılaşması ve çoğalması ile sınırlı değildir. Aynı zamanda kullanılan dil ve kavramlar da köklü biçimde değişime uğramıştır. Milli Görüş’ün birinci dönem partilerinin programlarında; kalkınma, ağır sanayi, planlama, milli menfaat, medeniyet, şanlı tarihimiz, manevi değerler, hak, adalet, hakikat, yabancı kültür istilası, manevi istila hareketi, milli vicdan, milli ahlak gibi kavramların yoğun kullanımı ile karşılaşılırken, ikinci dönem partilerinde daha farklı kavramların öne çıktığını görüyoruz. Bu kavramların hepsini saymamız olanaksızsa da bir kısmını şöyle sıralayabiliriz; küreselleşme, bölgesel ilişkiler, gerçekçi dış politika, dış piyasa, yeni dış ticaret alanları, uluslar arası rekabet, serbest pazar ekonomisi, özelleştirme, yabancı sermaye, bürokratik idari yapının ıslahı, yerel yönetimlere yetki devri ve güçlendirilmeleri, demokrasi, insan hakları, özgürlükler, birey, sivil toplum, özgürlükçü anayasa, uluslararası değerler, evrensel standartlar, diyalog… kavramlar listesini daha da uzatmaya gerek yok” diyen yazar AKP ile Saadet Partisi’ni aynı göstermek ve Milli Görüş’ü gözden düşürmek için sinsi bir çaba ve çarpıtma içindedir.

    “Yukarıda Milli Görüşçü partilerin programlarını zaman içinde niteliksel bir dönüşüme uğradığının altı çizildi. Elbette bu konuda, bitmez tükenmez bir samimiyet tartışması içine girilebilir. Fakat bu sonuçsuz çabalar yerine Milli Görüş’ün kapitalizmi kavrayışındaki değişimi ve bununla uyumlu olarak programları arasında her düzeyde yaşanan farklılaşmayı ele almak gerekir. Zamanla daha ileri bir kapitalist modeli savunmaya başlayan Milli Görüş, bu amaca paralel olarak büyük sermaye ve bürokrasi ile ilişkilerini yeniden tanımlamaya, bir yandan da kendi politikalarını destekleme olasılığı bulunan farklı sınıf ve tabakaların ilişkilerini de yeniden düzenlemeye çalışmaktadır. Yani hem iktidar içi hiyerarşinin hem de genel olarak toplumsal hiyerarşinin yeniden düzenlenmesi amaçlı mücadelenin içinde Milli Görüş’ün partileri de yer almaktadır.” (Sözleri Milli Görüş’ün faziletli farkını ve Adil Düzen programlarını bilmemekten kaynaklanan iddialardır. AKP‘yi hala Milli Görüş’le bağlantılı zannetmek tarihi bir yanılgıdır.) “Oysa AKP hükümetinin attığı adımlar sistem adına sahici sonuçlar yaratmaktadır ve iktidarın etkin aktörlerinin büyük bölümünden de AKP Hükümeti’ne karşı ciddi bir muhalefet yükselmemektedir. Yerleşik değerleri ve ilişkileri sarstığı-sarsacağı düşünülen AKP, takiye kavramının kalıplarına sığdırılamayacak kadar kapsamlı ve karmaşık bir varoluşa sahiptir” diyen yazar, AKP’nin madalya aldığı malum lobilerin işbirlikçisi ve hizmetçisi olduğunu gizlemeye çalışmaktadır.[9]

    Bu yazarın bazı doğruların içine sıkıştırdığı yanlışlık ve yamuklukların aşağıdaki şekilde düzeltilmesi gerekir:

     

    Devlet idaresi ve bürokrasi

    Milli Görüşçü partilerin programları takip edildiğinde, devletin tanımlanmasına dair önemli bir değişimin yaşandığı ve bürokrasinin konumunun da bu çerçevede ele alındığı dikkatleri çekmektedir.

    MNP devletin görevlerini şöyle tanımlar; “Devletin, milletimizi bu programdaki gayelere ulaştırmayı hedef edinmesi ve aynı zamanda vatandaşlara karşı adil, himayekar ve şefkatli davranması, yol gösterici, yardım edici olması başlıca prensiplerimizdendir. Devlet özel teşebbüsü adil şartlar dairesinde nizamlama, teşvik ve geliştirmeye çalışırken onun gücünün yetmediği işlerde veya milli menfaatlerin emrettiği hallerde bizzat teşebbüslere girişecektir.”[10]

    Özel sektörün arzulanan düzeyde gelişmemesinden ötürü devlete merkezi ve yönlendirici bir rol veren Milli Görüş hareketi, bunun gerekleri doğrultusunda idarenin yeniden yapılandırılmasını savunmakta ve beslendiği kültür de bu düşüncenin zeminini güçlendirmektedir. Millet iradesinin tecelli ettiği TBMM’ni rejimin temel kurumu olarak gördüğünü belirten MNP, devlet hizmetlerinin verimli, süratli ve kudretli yürüt(ül)ebilmesi” için bazı Anayasa maddelerinin değiştirilmesi veya yeniden düzenlenmesinden yanadır. Yasama ve icra organlarına ilişkin Anayasa düzeyindeki değişiklik hedefleri ise şu şekilde sıralanmaktadır;

    "a) İcra organının daha kudretli olması ve sür’atli çalışabilmesi için: Reisicumhur’un tek dereceli olarak (halk tarafından seçilmesi) ve icrai organ düzenini Başkanlık (Presidentielle) sistemine göre tanzimi.

    b) Teşrii[11] organın daha sür’atli ve daha kudretli çalışabilmesi için Cumhuriyet Senatosu’nun kaldırılması.

    c) Milletvekili sayısının 300’e indirilmesi,

    d) Milli iradenin tam manasıyla tecellisi için vatandaşa karma liste yapmak hakkının tanınması, delege saltanatına son verilmesi, seçim enflasyonunun önlenmesi.

    e) Reisicumhur’a gereken hallerde referanduma müracaat hakkının tanınması.

    f) İktidar değişikliği halinde işe başlayan hükümetlerin, devlet teşkilatının üst kademelerinde vazifeli olan müdürler, umum müdürler ve müsteşarlar seviyesindeki memurları, maddi haklarına halel gelmeden değiştirilmesine imkan verilmesi.

    g) Meclis’e ve bilimum devlet teşkilatına sınıf tefriki yapan aşırı solcuların ve kökü dışarıda olan milli mefküremizle bağdaşmayan cereyanlara mensup olanların girmesine mani, daha kat’i hükümler getirilmesi.”[12]

    Görüldüğü gibi MNP, Anayasa’da yapmayı düşündüğü yeni düzenlemelerde, hantallaşmış olan devlet örgütlenmesini pratikleştirmeyi ve güçlendirilmeyi amaçlamaktadır. Kırsal kesimin ve geleneksel ilişkilerin yeterince çözülmediği, sınıfların, toplumsal grupların kendi çıkarları doğrultusunda örgütlenmesinin son derece zayıf olduğu koşullarda hantal yapının bu denli hareketlendirilmesini ve başkanlık sistemine geçilmesini savunan MNP, ekonomik hedeflere ulaşılması için geçerli bir tarz önermektedir; ve yine yapılması amaçlanan değişikliklerin demokrasi adına sıkıntılı sonuçlar doğuracağını söylemek te yersizdir.

    MNP, idarenin sadece üst düzeyde yeniden yapılandırılmasını savunmakla kalmayıp, aynı zamanda sistemin en alt birimlerine ne kadar düzeltilmesi gerektiğini ileri sürmektedir. Bu çerçevede MNP valilerin görev ve yetkilerini şöyle tanımlamaktadır; “...mülki teşkilatın dirayetli ve tecrübeli ellere tevdiine, hizmetlerin sür’atle ifası için Valilerin Vilayet dahilindeki resmi daireler üzerinde, murakabe selahiyetlerinin arttırılmasına, çeşitli teşkilatlar tarafından Vilayet dahilinde yapılacak hizmetler arasında bir ahenk teminine, idari mekanizmayı partizan tesir ve baskılardan tamamen kurtaracak tedbirleri almaya lüzum ve zaruret olduğuna inanıyoruz.[13]

    MNP; sorunu ve çözüm yolunu şu şekilde ortaya koymaktadır; “Devlet hizmetlerinde lüksün, israfın, lüzumsuz formalitelerin, kırtasiyeciliğin sür’atle önlenmesi şarttır. Devlet memurluğunun itibarını arttırmak, rüşvet, iltimas ve irtikap gibi hastalıkları kökünden kazımak, memleketimizi sür’atli, kudretli, adil, zinde ve masrafı az bir idari mekanizmaya kavuşturmak azmindeyiz. Bu maksadın husulü için ücretlerin yeterli olması ve memur sayısının ihtiyaca yetecek normal seviyede tutulması lüzumuna kaniyiz.[14]

    Mevcut olumsuzlukları ortaya koymakla birlikte MNP, bürokrasi ile gireceği zorunlu ilişki nedeniyle ve savunduğu dengeli yapının işleyebilmesi için memurların maddi koşullarının düzeltilmesine ilişkin yapılacak düzenlemeleri de unutmamakta ve ücretlerinin ihtiyacı karşılayacak düzeye getirilmesinin zorunlu olduğunu belirtmektedir. Mevcut olumsuzlukların aşılması için de son derece olumlu ölçütler ve çözümler üreten MNP, bu konudaki görüşlerini programına şu şekilde aktarmıştır; “Teşrii, kazai ve idari sahalarda adalet dağıtmakla vazifeli olan devlet mekanizmasının bu vazifelerini hakkıyla yapabilmesi için memurların en ahlaklı, en adil ve en liyakatli kimseler olması şarttır. Bu itibarla memur seçiminde ihtisas, mesleki tecrübe ve bilgiye ehemmiyet verildiği kadar ahlak ve karaktere de ehemmiyet verilmesi gerektiğine inanıyoruz. Bürokrasiyi kaldırmak ve hizmetlerin ifasını sür’atlendirmek için ilmi metodlar uygulanacaktır. Yapacağımız idari ıslahat bu esas görüşe istinat edecek ve bunu sağlamaya matuf olacaktır.”[15]

    Memur seçimde “en ahlaklı, en adil, en liyakatli” kimselerin göreve getirilmesinden söz eden MNP, tedrici ve tedavi edici ölçütler sayesinde sorunların aşılabileceğini düşündüğünü göstermektedir. Sorunu bir sistem sorunu olarak ele alıp olumsuzlukları sağlıklı bir süreç içerisinde ve bürokrasi ile kaçınılmaz gördüğü ittifak ve irtibat çerçevesinde çözmeyi amaçlamaktadır.

    MSP programı, devlet yapılanması konusunda MNP programı kadar kapsamlı kaleme alınmamakla birlikte öz itibariyle bir tekrardan ibarettir. Devlet “Siyasi, Adli, İçtimai ve İktisadi alanlarda adaletin teminatı ve vatandaş temel hak ve hürriyetlerinin kefili”[16] kabul edilirken, hükümetlerin kuruluşunda temel ölçüt olarak “milli ahlak ve fazilet, ehliyet ve liyakat, teknik bilgi ve ihtisas ile basiret ve dirayet’[17] sayılmaktadır. Bu parti de selefi gibi tek meclis sistemini, devlet ve hükümet başkanlıklarının birleştirilerek başkanlık sistemine geçilmesini ve başkanın halk tarafından seçilmesini[18] savunmaktadır. MSP bakanların devlet başkanı tarafından Meclis içinden veya dışından seçilmesi[19] ilkesini de programına yazmıştır. Ayrıca devlet hizmetlerinin süratli, verimli ve ucuz bir şekilde görülmesi ve rüşvet, iltimas ve israf gibi olumsuzlukların da yok edilmesi gerektiği[20]dile getirilmiştir.

    MSP’nin ardından kurulan RP programı, bu konuda da son derece kısa ve kesin ve MNP’den bu yana tekrarlanan devlete dair görüşleri benimsemesi nedeniyle hantal ve hatalı yapıyı düzeltmeye yönelik ciddi bir girişimdir. MNP tarafından savunulan Senatonun kaldırılması hedefi; 12 Eylül 1980 askeri müdahalesinin ardından tek meclisli sisteme geçildiğinden yerine getirilmiş ve yeni dönemde bu konuya programda yer verilmesine gerek kalmamıştır. Devlet hizmetlerinde görevli kişilerin arasında “Kendilerini vatandaşın emrinde gören ve bu açıdan vatandaşa yaklaşan zihniyeti hakim kılma” ve “Rüşvetin, iltimas ve irtikabın ortadan kaldırılması için” gerekli tedbirleri alma hedefini programına yazan RP, Milli Görüş’ün halktan kopuk bürokrasiye karşı eleştirel tavrını ve çözüm yollarını göstermiştir.

    Serbest piyasa ekonomisini esas kabul eden FP, Milli Görüş hareketinde yeni dönemin başladığını ilan ederken, diğer birçok alanda olduğu gibi devletin de ekonominin gerekleri doğrultusunda yeniden yapılandırılmasının zorunlu olduğunu açıkça söylemektedir. FP, devletin hangi ilkeler çerçevesinde yeniden yapılandırılacağı ve bürokrasi ile ilişkilerin nasıl organize edileceğine dair görüşlerini, programda “Devlet ve Kamu Yönetimi” üst başlığı altında yer alan “Devlet, Mahalli İdareler” ve “Devlet Memurları” başlıklı bölümlerde açıklamıştır. Hatırlanacağı üzere daha önceki Milli Görüşçü partilerin programlarında milli kalkınma hedefine ulaşmanın asli aracı olarak görülen devlet, amaçların gerçekleşmesi adına zorunlu bir yapı olarak algılanmaktaydı ve toplum üzerindeki devlet kontrolü kendiliğinden meşrulaşmaktaydı. FP programında yer verilen şu cümleler devlete dair yaklaşımın tabii bir süreçle nasıl evrimleşip geliştiğini açıkça göstermektedir; “Devletin kutsallığı yerine, insan hak ve özgürlüklerinin dokunulmazlığı ön plandadır. Devlet insan ve toplum hayatını tayin eden değil, kolaylaştıran, milletiyle barışık bir unsur olmalıdır. Toplum düzeninin sarsılmadan bireysel özgürlüklerinin genişletilmesi esastır.”[21]

    FP, devleti toplumun hizmetinde bir kurum olarak tanımlayıp bireyselliği güçlendirmeyi amaçlamaktadır. Bu parti devleti, güvenlik sağlayan, altyapı hizmetlerini sunan, vatandaşların temel ihtiyaçlarını karşılayan bir yapı olarak tanımlamaktadır. Serbest piyasanın gerekleri paralelinde örgütlenmiş bir devlet tanımı yapılmakta ve bunun için de“devletin fonksiyonları yeniden gözden geçirilerek devlet teşkilatlanması sadeleştirilecek ve benzer fonksiyonların etkin koordinasyonu sağlanacaktır”[22] denilmektedir.

    FP, “kamu yönetiminde adalet, esneklik ve verimlilik esastır. Devlet hakim değil, hizmet eden bir unsur olmalıdır. Partimiz ‘Devlet için Millet değil, Millet için Devlet ve Halka Hizmet’ prensiplerini esas almaktadır”[23]şeklinde devlet ile toplum ilişkilerinin ve devletin işleyişinin ilkelerini ortaya koymaktadır. Milli Görüş’ün daha önceki partilerinin programlarında yer alan ilkeler, devlet yapılanması ve devlet ile toplum ilişkileri hakkındaki görüşler temelinde tedrici bir gelişme ile piyasa ekonomisinin gerektirdiği bir çerçeve konulmaktadır. Bu yeni ilkeler doğrultusunda idarenin yeniden yapılandırılmasına dair öneri ise mahalli idarelerin güçlendirilmesi olup FP’nin bu konudaki görüşleri şöyle özetlenmektedir; “Çağdaş kamu yönetiminin ana ilkelerinden birisi de merkezi idarelerdeki görev, yetki ve sorumlulukları mahalli idarelere devredilmesidir. Yerinden yönetimin geliştirilmesi, partimizin vazgeçilmez ilkelerinden birisidir. Yetkinin devri esas alınarak merkezi müdahale azaltılacak ve böylece yerel yönetimler güçlendirilecektir.”[24]

    Eğitim, öğretim, sağlık, vb. hizmetlerin yürütülmesinde mahalli idareleri yetkili kılmayı hedefleyen FP, bunun için de yerel yönetimlerin gelirlerinin arttırılmasını ve merkezi idareye bağımlılıktan kurtarılmalarını, atılması gereken zorunlu adımlar arasında görmektedir. Böylece ülkenin birliğini, milletin dirliğini ve devletin disiplinini sağlayan merkezi yapıyla yerel yönetimler arasında bir denge kurulmaya çalışılmaktadır. Bunun eyalet sistemi ile hiçbir ilgisi ve benzerliği bulunmamaktadır.

    “Partimiz bürokrasiyi azaltacak” cümlesini programına yazan FP, kamu yönetimindeki mevcut durumu şöyle özetlemektedir; “Kamu Yönetiminin... hızlı, verimli, bürokrasiden uzak, vatandaşına güvenen bir tarzda olması esastır. Bugün kamu yönetimi ağır, hantal, vatandaşına güvenmeyen, bürokrasiye boğulmuş, memurlara vatandaşa hizmeti değil amirliği esas alan bir yapıdadır.”[25]

    Kamu Yönetiminin yeniden yapılandırılması, mevcut sınıf dengelerini etkileyecek ve iktidar ilişkilerinin yeniden kurgulanmasını gerektirecek sonuçlar yaratacağından, masonik çevrelerce son derece sert eleştiriler yöneltilmiştir. Nitekim FP ve sonrasında kurulan partilerin en büyük çatışması, sömürücü sermaye grupları ile birlikte onların güdümündeki bürokrasi ile karşı karşıya gelmişlerdir. Daha önceki Milli Görüşçü partiler, devlet yapılanması ve işleyişle ilgili sorunları mevcut sistemin hantallığına bürokrasinin tıkanıklığına ve dış odakların hükümranlığına bağlamıştır. Oysa FP, bunun çok daha ötesine geçmiş ve bürokrasiyi sistemin parçası kabul ederek o yapı ile memurların birlikte niteliksel dönüşümünü çözüm olarak gördüğünü programına açıkça yazmıştır. FP yeni memur tipini şu şekilde tanımlamaktadır; “Devlet memurlarını her türlü siyasi ve ideolojik düşünce dışında, vatandaşa süratli, kaliteli ve etkin hizmet veren kişiler olarak görüyoruz. Memurluktan maksat, vatandaşa amirlik değil, kanunlar ve mevzuat dahilinde hizmet etmektir. Memur, mevzuatta yazılı olmadığı için vatandaşın işini yapmayan değil, bilakis hakkında hüküm olmayan her şeyi inisiyatif kullanarak yapan devlet görevlisidir. Kamu görevi yapan memurların özlük haklarını ve ücretlerini düzenleyen mevzuat yeniden gözden geçirilerek, memurların sür’atli, etkin ve verimli bir çalışma atmosferini sağlayacak yeni ve çağdaş bir devlet mevzuatı geliştirilecektir.”[26]

    Görüldüğü gibi FP bürokrasiyi, tarihsel konumundan uzaklaştırılmasını sağlayacak bir sistem içinde tanımlamakta, çalışma ilkelerini piyasa koşullarına göre belirlemekte ve gerektiğinde inisiyatif kullanabilen görevliler olarak kabul etmektedir.

    Buraya kadar aktarılanlar dikkate alındığında, devlet tanımı, idarenin işlevi-yapılanması ve bürokrasinin konumunu tanımlayışı ile FP, Milli Görüş’ün daha önceki partilerinden, özde değilse bile sözde ayrılmaktadır. Bu anlamıyla kendinden sonraki partileri de öncelemektedir. Son dönem partilerinden biri olan SP de bu konuda FP programında yer verilen tespit, görüş ve çözüm önerilerini büyük ölçüde tekrarlayarak birinci dönem Milli Görüşçü partilerinin genel hedeflerini ve temel prensiplerini, eylem ve söylem farklılığıyla yansıtır. Her şeyden önce SP “Devlet hizmetlerinde halkın arzu ve ihtiyaçlarını esas alan ‘GERÇEK DEMOKRASİ’yi temel saydığını” ilan ederek masonik merkeziyetçiliğin zeminini aşındırmaktadır. MNP, devleti milli amaçlara ulaşmak için faaliyet gösteren ve topluma yön veren bir kurum olarak tanımlarken SP, “Devlet halka hizmet için vardır. Sosyal devlet, halkın bütününü gözeten; hizmetlerinde tüm halkın arzu ve ihtiyaçlarını karşılayan devlettir”[27] diyerek, devlet-aynı zamanda bürokrasi-ile halk arasındaki ilişkiyi yeni bir içerikle kurgulamayı amaçladığını ortaya koymaktadır. Bu durum kamusal alandaki ilişkilerden bireyin kamuyla ilişkisine varıncaya kadar bir dizi farklılığı da beraberinde getirmektedir. Bu partiye göre devlet öncelikle bireyin ‘güvenliğini temin etmek’le yükümlüdür. “Saadet Partisi, sivil toplum kuruluşlarını ve siyasi partileri, demokrasinin vazgeçilmez unsurları kabul etmektedir”[28] ve devletin görevlerini ve hizmetlerini yerine getirirken “evrensel standartlara uygun” icraatlarını gerçekleştirmesi gerektiğine dikkat çekmektedir. Yani, maddi ve manevi kalkınmayı sağlama amacını güden ve meşruiyetini buradan alan, işleyişi ve yapılanması tanımlanırken milli karakterine vurgu yapılan devlet, SP programında birey, sivil toplum ve uluslararası ilkeler-standartlar tarafından kuşatılmaktadır.

    SP devletin yeni konumunu nasıl tanımladığını çeşitli bölümlerde ortaya koyarken, idarenin yapılanma ve işleyiş ilkelerini “Devletin Yapısı ve Hizmetleri” başlığı altında ayrıntılı bir şekilde anlatmaktadır. SP işe yeni bir anayasa yaparak başlamak gerektiğini söyler ve yeni anayasanın özelliklerini şöyle sıralar; “Yeni Anayasa, değişen dünya koşullarını göz önünde bulunduran, bireyi esas alan, temelinde insan haklarının noksansız bir şekilde yer aldığı, özgürlüklerin insana yaraşır bir şekilde korunduğu, kuvvetler ayrımı ilkesini tam anlamıyla hayata geçiren, sosyal devleti ve hukukun üstünlüğünü çağdaş bir anlayışla ele alan sivil, özgürlükçü bir Anayasa olacaktır.”[29] SP’nin yeni Anayasanın içeriği hakkında yer verdiği ifadeler aynı zamanda devletin yapılanmasına, işleyişine ve ilişkilerine dair de bir zemin sunmaktadır.

    SP, “Türkiye’de yasama, yürütmenin egemenliği altındadır” tespitini yapmakta ve bürokrasi ve “dış ekonomik çevreler” tarafından hazırlanan yasa tasarılarının iktidar aracılığıyla TBMM’ne onaylattırıldığını ifade etmektedir. Bu olumsuzluğu aşmak için “Kuvvetler ayrımını tam olarak tesis edip yasamayı bütünüyle millet iradesine bağlı hale getireceklerini” programına yazan SP, “referandum müessesesini” işletmek, “vatandaştan ve sivil toplum kuruluşlarından belli sayıda imza ile gelen tekliflerin TBMM’nde görüşülmesinin yolunu açmak” gibi önerileri sıralamaktadır.

    SP, “İdari Reform” başlığı altında devletin yeniden yapılanmasının nasıl gerçekleştirileceğini anlatırken, önemli oranda RP programında yer verilen tespit ve görüşleri şu cümlelerden anlaşılacağı üzere tekrarlamaktadır; “Saadet Partisi, Türkiye’nin artık merkeziyetçi hantal idari yapı ile yönetilemeyeceğine inanmaktadır. Bundan dolayı, Türkiye’nin, iyi düşünülmüş köklü bir idari reforma ihtiyacı vardır. Kurumları yerli yerine koyan, şeffaf, esnek ve dinamik bir işleyişi esas alan, yerel yönetimleri güçlendiren, onlara inisiyatif veren, her aşamada demokratik denetimi işleten ve bütün bunları yaparken milletin iradesini öne çıkaran bir idari yapı ve işleyiş için başta Anayasa olmak üzere yasalar ve uygulamalarda değişiklik yapan bir idari reformu gerçekleştirmek ana hedefimizdir.[30]

    Köklü idari reform yapma gereğine işaret eden SP, yerel yönetimlerin güçlendirilmesinin yanı sıra bakanlık sayısının azaltılması ve görev alanlarının yeniden tanımlanması, tüm özerk kurum üyelerinin seçiminin TBMM tarafından gerçekleştirilmesi, MGK’nın iktidarlara savunma konusunda danışmanlık yapan bir kurul haline getirilmesi türünden önerilerini de ortaya koymaktadır.

    Merkezi yönetimin hantal yapısının sonlandırmasından söz edilen SP programında yerel yönetimlere özel bir önem verilmekte ve ‘Yerel Yönetimler’ başlığı altında bu konudaki görüşler dile getirilmektedir.“Gereksiz endişelerden kurtulup imkanları ve yetkiyi tüm ülkeye yayacak, cesur bir yerel yönetimler yasasına ihtiyaç vardır”[31] diyen SP, böylece verimli ve daha ucuz hizmet üretilebileceği kanısındadır. Belediyelerin hizmet alanlarının sadece kent içi alanla sınırlı kalmayarak köyleri de kapsaması gerektiği ve belediyelerin personel, araç gereksinimlerinin karşılanması, bütçeden yatırım ve cari harcamalar için alacağı payın toplu olarak illere tahsis edilmesi de programda yer verilen konular arasındadır. “Savunma, dış politika, genel iç güvenlik, vergi ve hizmetlerin koordinasyonu gibi genel ve zorunlu hizmetlerin dışında kalan merkezi idare görevleri(nin) belli bir programla illere ve mahalli idarelere devredileceğini” programında ilan eden SP, yerel yönetimlerin görev, yetki ve sorumluluklarını da genişletme yanlısıdır. Yerel yönetimlerin yeniden yapılandırmasına dair projede “İl Genel ve Belediye meclislerinin” güçlendirilmesi de öngörülmektedir.

    SP’nin idareyi yeniden yapılandırma projesi aynı zamanda Türkiye’deki sınıfsal dengeleri ve ilişkileri de doğrudan etkileyecek içeriğe sahiptir. Yukarıda FP programını ele alırken belirtildiği üzere ortaya konulan bu hedefler, özellikle masonik bürokrasinin tarihsel konumunu ve etkinliğini tehdit etmektedir. “Yolsuzluk ve rüşvet olayları, aşırı bürokratik, şeffaflık ve demokratik denetim mekanizmalarından yoksun idari yapı, rant dağıtan devletçi ekonomik model ve materyalist anlayışı besleyen eğitim nedeniyle, maalesef ülkemizde, had safhaya ulaşmıştır. Ülkemiz dünya sıralamalarında en üst noktalarda görüldüğü tek alanın yolsuzluk sıralaması olması milletimizin onurunu zedelemektedir. Ülkedeki geri kalmışlık ve yoksulluğun en önemli nedenlerinden biri de yolsuzluklardır. Çare, manevi ve ahlaki değerlerimizin hayata geçirilmesi, bürokratik idari yapının ıslahı, devlet harcamalarının tümünde şeffaflığın sağlanması, yine tüm kamu harcamalarında demokratik denetim mekanizmalarının geliştirilmesi ve işletilmesi, devletin rant dağıtma işlevine son veren bir ekonomik modele geçilmesidir.”[32]

    İdarenin yeniden yapılandırılması konusunda FP’nin ortaya koyduğu çerçeveyi, sulandırarak ve eyalet sistemiyle bölünmeye zemin hazırlayacak biçimde sunan parti ise AKP’dir. Öncelikle kısa bir şekilde altını çizecek olursak, Milli Görüş’ün ilk dönem partilerinin devleti kavrayış biçimi bu parti tarafından da bir kenara bırakılmıştır. Devletin ekonomik alandan tamamen çekilmesini savunan AKP, “temel hak ve özgürlükleri” tanımlarken ortaya koyduğu tablo ile, devlet ve toplum-birey ilişkilerini farklı bir zeminde ele aldığını göstermektedir. Bireyin ve sivil toplumun öne çıkartılması gerektiğini söyleyen AKP, ‘İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Paris Şartı ve Helsinki Nihai Senedi’ gibi Türkiye’nin de tarafı olduğu uluslararası sözleşmeleri birey haklarının ve sivil toplumun gelişmesinin garantisi olarak görmekte ve böylece mevcut devlet yapılanmasının sonlanmasını sağlayacak zemini güçlendirmeye çalışmaktadır ve zaten Sevr’i dayatan dış güçler bu sinsi amaçlarına taşeronluk yapmak üzere AKP’yi iktidara taşımışlardır.

    “Kamu Yönetimi” başlığı altında yer alan çok sayıdaki alt bölümde idarenin nasıl yeniden yapılandırılacağını ele alan AKP, “Kamu Yönetimi Anlayışımız” başlıklı kısımda genel çerçeveyi şöyle çizmektedir; “Partimiz, kamu yönetimi anlayışını, demokratikleşme, yerelleşme ve sivilleşme eksenine oturtmayı hedeflemekte, çağdaş devletin aşağıdaki özelliklere sahip olması gerektiğine inanmaktadır:

    -Vatandaşların evrensel hak ve özgürlüklerinin güvence altına alındığı ve bu özgürlüklerin en etkin biçimde korunduğu “Anayasal Devlet” anlayışı, devlet yönetiminde egemen olmalıdır. Devlet sahip olduğu güç ve yetkilerini anayasa çerçevesinde kullanmalıdır.

    -Kamu yönetiminin güç ve yetkilerinin merkezde toplanması yerine, olabildiğince fazla yetki, görev ve fonksiyonların yerel yönetimlere devredildiği ve birçok devlet fonksiyonlarının yerinden yönetim esasına göre gerçekleşebileceği bir devlet anlayışına süratle geçilecektir.

    -Sosyal devlet anlayışımız gereği olarak devlet, sosyal refah sorumluluğunu üstlenmek zorundadır. Bu nedenle devlet, sosyal güvenlik, sosyal yardım ve sosyal hizmet programlarını etkin bir şekilde hayata geçirmelidir.

    -Devlet temel fonksiyonları olan iç ve dış güvenlik, adalet, temel eğitim, sağlık ve alt yapı hizmetleri dışında kalan tüm hizmet alanlarından icracı sıfatıyla çekilmeli, düzenleyici ve denetleyici işlevleri devam etmelidir.

    -Milletin kendisini yönetecek temsilcilerini kendi iradesiyle belirleyebildiği ve yönetime katılabildiği demokratik yönetim ilkesi, yani halkın egemenliği, başta kamu personeli olmak üzere tüm vatandaşlarımız tarafından benimsenmelidir.

    -Kamu yönetiminde şeffaflık, hesap verme sorumluluğu ve öngörülebilirlik, yönetimin her alan ve kademesine yerleştirilmelidir.”[33]

    AKP kamu yönetimi anlayışını yukarıda aktarıldığı şekilde programında açıklarken, “Merkezi Yönetim” ve “Yerel Yönetim” başlıkları altında, önem verdiği hususları ve önerileri son alıntıda sayılan ilkeler çerçevesinde genişleterek ele almaktadır. Kamu kurum ve kuruluşlarını hizmeti veren, vatandaşı da hizmeti alan olarak tanımlayan AKP, hizmetlerin yürütülmesinde “vatandaşın memnun edilmesi” ve “uluslararası kalite standartlarına” uyumu esas kabul ettiğini söylerken, “verimlilik”, “etkinlik”, “açıklık”, “harcamalarda tuttum”, “çevreye saygı” gibi kavramların da altını çizmektedir. Birçok hizmet alanının yerel yönetimlere ve özel sektöre devredilmesi de amaçlardan bir diğeridir. “Başbakanlığın dev bir hizmet bakanlığı görünümünden çıkartılması”, bakanlıkların sayısının azaltılması ve görev alanlarını yeniden tanımlanması, merkezi yönetimin yerel yönetimler üzerindeki denetim yetkisinin yeniden tanımlanması, kamu kuruluşlarının bölge yönetimlerinin zorunlu haller dışında kaldırılması, “Özerk kurum ve kuruluşların tabi olacağı ilkelerin yeniden ele alınması, bürokratik formalitelerin azaltılması, “Bilişim teknolojilerinden azami derecede yararlanılması” ve “İdarenin karar alma ve uygulama usulünü belirleyecek genel yasal bir düzenlemeye gidilmesi” “Merkezi Yönetim” başlığı altında ele alınan diğer konulardır. Bütün bunlar, demokratikleşme ve küreselleşme kılıfıyla, egemenliğimizin AB’ye devrine ve Türkiye’nin bölünmesine zemin hazırlayan adımlardır.

    AKP dünyada yerel yönetimlerin ağırlığının gittikçe arttığına işaret ederek “Yerel Yönetimler” bölümüne giriş yapar. “Artık demokrasi sadece bir seçme ve seçilme rejimi değil, aynı zamanda katılma ve işbirliği rejimi olarak algılanmaktadır. Bu katılım ve işbirliğini gerçekleştirecek temel birimler ise yerel yönetimlerdir”[34] şeklindeki açıklama ile yerel yönetimlere verdiği önemi gösteren AKP, mahalli idareleri “iktisat ve kamu yönetimi anlayışları çerçevesinde” katılımcı ve çoğulcu demokrasi ilkesine göre yeniden yapılandırmayı hedeflediğini programında açıklamaktadır. Ardından yerel yönetimlerle ilgili şu konular ele alınmaktadır; “Mahalli idarelere yerel ihtiyaçlara göre yönetim biçimlerini geliştirme yetkisi verilmesi”, “yerel yönetimlerin mali açıdan güçlendirilmesi”, “yerel yönetimlerin karar alma süreci ve bazı faaliyetlerine sivil toplum kuruluşlarının katılımını(n) sağlanması”, “kendi alanları ile ilgili düzenlemelere gidilmeden önce yerel yönetimlere danışılması”nın bir ilke haline getirilmesi, “Avrupa yerel yönetimler özerklik şartına uygun olarak, anayasal sistemimize dahil edilmesinin sağlanması”, “büyükşehir belediyesi kurulmasına objektif kıstaslar getirilmesi” ve ilçe belediyeleri ile ilişkilerin yeniden düzenlenmesi, “belediye sınırlarının mülki sınırlar olarak belirlenmesine yönelik bir değişimin yapılmasını esas alacak ‘Yerel Yönetim Reformu’nun gerçekleştirilmesi.”

    Devlet yapılanmasını baştan aşağı yenileme gibi bir hedefi bulunduğunu programına yazan AKP, bu sistemin en önemli unsurlarından biri durumundaki kamu çalışanlarının konumunu, haklarını ve sorumluluklarını da “Kamu Personel Yönetimi” başlıklı bölümde ele almaktadır. Serbest piyasa ekonomisinin gerekleri doğrultusunda devletin rolünü yeniden tanımlayan AKP, kamu kuruluşlarını müşterisi olan vatandaş için hizmet üreten kurumlar olarak tanımlamaktadır. Bu anlayış çerçevesinde programda kamu personeli ve hizmet üretimine dair şu açıklamalara yer verilmektedir; “Kamu personelinin görevi, kamu hizmetlerini vatandaşımızı memnun edecek biçimde sağlamaktır. Kamu personelinin vatandaşa karşı buyurgan tutumu kabul edilemez. Kamu personeli vatandaşa, kendi varlık sebebi olan “müşteri” anlayışıyla hizmet etmenin gereklerine uygun davranmalıdır.”[35]

    “Müşteriye hizmet üreten kişiler olarak rolleri tanımlanan kamu personelinin görevini yerine getirilebilmesi için de, “yaptığı işin karşılığı olan ücret ve sosyal yardımların” verilmesi ve başarı gösteren personelin “maddi ve manevi olarak ödüllendirilmesi” gerektiği, “sürekli eğiterek çağın değişen koşullarına uyumlarının sağlanması” için çalışılacağı belirtilmektedir. Kamu personelini ilgilendiren diğer konular ise şu şekilde sıralanmaktadır; atamalarda objektif kriterlerin kullanılması, kariyer ve liyakatın esas alınması, üst kademe yöneticilerinin “istisnai memur statüsünde” çalıştırılmalarının sağlanması, işçi ve memur ayrımının neden olduğu olumsuzlukların giderilmesi, verimlilik ilkesine göre “işlevsiz kuruluş ve birimler(in) kaldırılması”, ücretin yapılan görev ve başarıya göre belirlenip eşit işe eşit ücret verilmesi, kamu personelini ilgilendiren mevzuatta düzenleme yapılması yoluna gidilmesi, “sendikalar ve siyasi haklar konusundaki engellerin ortadan kaldırılması... Ve siyasetçilerin kamu görevlileri üzerindeki gereksiz müdahalelerin önlenmesi” yapılacak diğer düzenlemeler olarak programda yer almaktadır.

    AKP programında kamu yönetimi ile ilgili dikkat çeken bölümlerden bir diğeri de “Yolsuzlukla Mücadele” başlıklı kısımdır. Burada, öncelikle kamu yönetiminde artan yolsuzluk tespiti yapılmakta ve ardından çözüm önerileri sıralanmaktadır. Tahmin edilebileceği gibi mevzuatın yeniden düzenlenmesi, şeffaflık, ilgili başsavcıların yetkisinin arttırılması, yolsuzlukları izlemek için birimler kurulması, bağımsız dış denetim kurumlarından yararlanılması, yolsuzluk yapılma ihtimali yüksek olan yerlere özel kriterlere göre personel alınması gibi bir dizi tedbir ve öneri ardı ardına sıralanmaktadır. Önerileri içeren bu maddelerden iki tanesi hemen dikkat çekmektedir; İlkinde,“Yolsuzluklarla mücadele alanında faaliyet gösteren sivil toplum örgütlerinin yolsuzluk denetimine katılmaları sağlanacak, sivil toplum örgütlerinin bu alanda yapacakları çalışmalardan doğrudan ve hızlı bir biçimde yararlanılacaktır” denilirken, ikincisinde, “Türkiye’nin Avrupa Konseyi çerçevesinde oluşturulan ‘Yolsuzluğa Karşı Devletler Grubu’na (GRECO) iştiraki gerçekleştirilecek, Konsey tarafından hazırlanan ve henüz Türkiye’nin imzalamadığı, “Yolsuzluklar Hakkında Ceza Hukuku Sözleşmesi” ile “Yolsuzluklar Hakkında Medeni Hukuk Sözleşmesi” vakit geçirilmeden imzalanıp onaylanacaktır. Yolsuzlukların önlenmesi için uluslararası işbirliğine önem verilecektir”[36] şeklinde tercihler ve hedefler ortaya konulmaktadır.

    Kamu yönetiminin ve kamu hizmetlerinin tanımlanmasına, yeniden yapılandırılmasına dair görüşlerini programında açıklayan AKP, öncelikle kamu çalışanlarının piyasa koşullarına göre iş gören personel durumuna getirilmesi gerektiğini savunmaktadır. Kamu çalışanlarının haklarının garanti altına alınması için sendikal örgütlenmenin önünün açılacağının belirtilmesine rağmen, haklar ve sorumluluklar “müşteri” ile olan ilişkiler ve piyasa koşullarına göre üretilen hizmet bağlamında anlam kazanmaktadır. Bu tür düzenlemelerin bir diğer anlamı ise, bürokrasinin iktidardaki ağırlıklı sınıf konumunun yok edilmesi ve piyasa güçlerinin denetiminde bir sınıf durumuna getirilmesidir. Yani, bürokrasinin Türkiye’de üstlendiği tarihsel rolün sonlandırılması temel amaçlardan biri olarak öne çıkmaktadır. Yukarıda programdan aktarılan bölümlerde de görüldüğü üzere, “müşteri” konumundaki vatandaş dışında, sivil toplum örgütleri ve uluslararası kuruluşların kamu yönetimi üzerinde kontrol yoluyla etkili olmasının önü açılmakta, böylelikle bürokrasinin hareket alanı sınırlandırılmaya çalışılmaktadır. Kamu yönetiminin yeniden yapılandırılması ve kamu çalışanlarının konumunun yeniden tanımlanması ile bürokrasinin bağımsız davranabilme koşulları yok olurken, iktidardaki etkinliği de hızla azalacaktır. Sermaye ve bürokrasi arasında, kimi zaman gerilimlerle de olsa devam eden iktidar düzeyindeki ortaklığın, sermaye lehine tasfiyesi ve bürokrasinin sermayenin kontrolüne girmesi, AKP’nin doğrudan tercih ve hedeflerinden biridir.

    “FP ile açılan yeni dönemde kamu yönetiminde yaşanan sorunların gerekçesi olarak sadece kötü nitelikli memurlar görülmemekte, olumsuzlukların sorumlusu olarak sistemin kendisi gösterilmektedir. Çözüm olarak ise kamu kesiminin yeniden yapılandırılması önerilmektedir. Bu öneri aynı zamanda iktidardaki tarihsel ittifakın dağılması için bir arayış anlamına da gelmektedir. Bürokrasinin siyasal etkinliğini sonlandırma harekatında yeni dinamiklerin ve kurumun devreye sokulacağı da açıkça ilan edilmektedir. Kısaca ifade edecek olursak, Milli Görüş’ün yeni dönemini temsil eden FP ve sonrası partiler –SP, AKP- devletin yeniden yapılandırılmasını salt teknik bir konu olarak ele almamakta, aynı zamanda sınıf savaşının alanı durumuna getirmektedir. AKP hükümetinin göreve başlamasının ardından orataya çıkan devlet ile çatışma görüntüsü, bu tespitleri doğrular niteliktedir” diyen Serdar Şen, hem kısır ve kısıtlı bilgi dağarcığından, hem de kasıtlı ve ön yargılı yaklaşımlarından kaynaklanan bir tavırla, Milli Görüş programları hakkında, oldukça yanlış ve yanıltıcı yorumlara ve yakıştırmalara girişmiştir. Dış güçlerin güdümündeki AKP ile bu merkezlerin düşman ilan ettiği Milli Görüş’ü aynı göstermek için “AKP bunların evrimleşmiş şeklidir” intibaını verme gayretindedir. Bu yazarın, bazı doğruların içerisine, marazlı yanlışlıklarını katarak toplumu yönlendirmeyi amaçladığı, dikkat ehli herkes tarafından fark edilecektir.

    Ve yeri gelmişken şu gerçeği de belirtelim ki; AKP’nin duyarsız ve tutarsız icraatları değil, ama kazandığı seçim sonuçları, Müslüman halkımız tarafından Erbakan Hoca’ya duyulan itimat ve itibarın ve AKP’nin şahsında İslama saldıranlara duyduğu kızgınlığın dolaylı bir zaferidir.

     

    Milli Savunma

    Milli Görüşçü partileri ele alıp da bu hareketin Ordu’ya karşı bakışına değinmemek olmaz. Bu hareketi temsil eden partilerin programlarında yer verilen “milli savunma” ile ilgili bölümlere bakmak, her şeyi açıklamak için elbette yeterli değil. Fakat yine de programlarda dile getirilen görüş ve değerlendirmeler birçok açıdan ipuçları sunmaktadır. Diğerlerinde olduğu gibi bu konuda da MNP’nin konuyu nasıl ele aldığına bakarak giriş yapmak anlamlı olacaktır.

    MNP programında, öncelikle Ordu’nun dünya düzeyinde etkinlik sağlayabilecek bir güce kavuşması hedefi ortaya konulmakta ve bunun için de milli harp sanayinin kurulmasının gerektiği[37] açıkça ilan edilmektedir. Hatta “ağır harp vasıtalarını” ve “nükleer silahları imal etmeye başlayan” benzer konumdaki ülkelerin varlığına karşın Türkiye’nin bu alanda geri kalması, bir talihsizlik olarak kabul edilmekte, bu olumsuzluğun ortaya çıkışı mevcut egemen politikalara bağlanmaktadır.

    MNP, tanımladığı hedefler çerçevesinde Ordu’yu klasik işlevleri doğrultusunda güçlendirmeyi hedeflemekle birlikte, “Partimiz Ordu’yu aynı zamanda memleketin fikri ve manevi kalkınmasını sağlayacak büyük bir okul olarak kabul eder”[38] şeklinde, kurumun farklı işlevlerle devreye sokulması gerektiği düşüncesini de açığa vurmaktadır. Yani toplumsal yaşam içinde çok daha etkin bir Ordu öngörülmektedir. Bu anlamıyla MNP, siyasal alanda sıkça karşı karşıya getirilmeye çalışıldığı Ordu’nun etkinliğini asli görevleriyle sınırlamaya yönelik talepleri dillendiren bir parti konumunda değildir. “Askere milli tarih, hamasi kültür aşılanması askerin sanat ve hüner sahibi olması için askeri eğitimin daha geniş imkanlara kavuşturulmasında faide görüyoruz”[39] diyebilen bir partinin, zorunlu askerlik uygulaması sayesinde sivil insanların ideolojik, kültürel ve mesleki açıdan bilgi ve becerilerle donatılmasını sağlamak türünden amaçlarla hareket etmesini savunduğu Ordu’nun siyasal alanda olduğu kadar toplumsal yaşamda da etkinliğini sürdürmeyi amaçlıyor olması gerekir. MNP yine programında, yürütülen eğitim çalışmasının “Milli Eğitim Bakanlığı ile Milli Savunma Bakanlığı’nın iş ve güç birliği” içinde gerçekleştirilmesi ve “askerliğini yapmakta olan kültürlü kimselerden geniş ölçüde istifade edilmesi”[40]gerektiğini savunmaktadır ve elbette haklıdır.

    MNP, Ordu ve savunma konusunda ortaya koyduğu hedeflere ulaşmak için “Askeri Planlama Dairesi” kurulması gerektiğini belirtmekte ve bu dairenin görevlerini şu şekilde saymaktadır; “Ordumuzun vurucu gücünün arttırılması, teknik bilgisinin geliştirilmesi, askerlik müddetinin kısaltılması, ağır bar sanayinin kurulması, diğer memleketlerde askeri sahada vukua gelen inkişafların yakınen takibi, nükleer ve diğer modern silahların imaline girişilmesi, askerin talim ve terbiyesinde modern usullerin tatbiki, subay, astsubay ve erlerimizin daha kolay ve rahat yaşama şartlarına kavuşturulması, askerlik hizmetlerini aksatmadan Ordu’nun sahip olduğu ilmi ve teknik potansiyel kudretinin yurt kalkınmasına daha fazla iştirak ettirilmesi ve Ordu’muzun modern standartlar bakımından iftihar edilecek bir seviyeye erişmesi gibi mevzuları muasır ilmi, fenni ve askeri şartları ve mali imkanları göz önünde tutarak, tahakkuk safhasına koyacak, bir askeri planlama dairesi kurulmasına taraftarız.”[41]

    Milli Görüş, Türkiye’nin dünya düzeyinde olmasını arzuladığı konuma ulaşabilmesi için, siyasal alandaki karşıtlıklarına rağmen, güçlü ve etkin bir Ordu’nun varlığını zorunlu görmektedir. Ordu’ya ekonomiden bireysel yaşama varıncaya kadar sonuçlar doğuracak genişlikte bir faaliyet alanının çizilmesinde, ülkede değişim sürecini sürükleyebilecek yeterlilikteki kurumların bulunmamasının da etkisi olduğuda düşünülebilir.

    MNP’nin ardından kurulan MSP de selefinin yaklaşımını neredeyse aynen programına taşımıştır. Buna rağmen benzer noktaların altını bir kez daha çizmekte fayda var; MSP Ordu’nun “vurucu gücünün arttırılması”[42]gerektiğine, bunun da “ağır harp sanayinin yurdumuzda kurulması”[43]yoluyla gerçekleştirilmesinin zorunluluk olduğuna dikkat çeker. Ordu’nun asli görevlerini yerine getirmesini engellemeyecek şekilde yurt kalkınmasına katkı sağlaması[44] ve “askeri eğitim ve öğretimin milli eğitim kadar tesirli olduğu” tespitinden hareketle de Ordu’nun “yaygın eğitim” faaliyetlerinin ayrılmaz parçası olarak askerlerin eğitimine yönelik faaliyetleri yürütmesi[45] gerektiği söylenmektedir.

    Görüldüğü gibi MNP ve MSP programları birbirlerine son derece benzemektedir. Bunun yanı sıra MSP programında iki noktada, ek mahiyetinde farklılık bulunmaktadır. Bunların ilkinde askeri eğitim ve öğretimin alanının diğer okullara doğru genişletilmesi gerektiğine şu şekilde işaret edilmektedir; “Askeri eğitim ve öğretimin bütün okullara teşmili ve fiili askerlik görevi başlayıncaya kadar bu sahada gençlerin hazırlanmasının temini lüzumludur. Bu çalışmalar Ordu’nun yurt kalkınmasına vakit ayırmasını temin edecek şekilde tanzim olunmalıdır.”[46]

    Yukarıdaki program maddesinden de anlaşılacağı üzere MSP, MNP’ye göre Ordu millet kaynaşmasına ve Türkiye’nin maddi ve manevi kalkınmasına daha büyük bir yer ayırmıştır.

    MSP programındaki diğer ek ise, “Son senelerde dünyada büyük önem kazanan gerilla faaliyetleri konusunda Ordumuzun talim ve terbiyesine Ordu’nun gerekli bilgi ve beceriyle donatılması[47] gerektiğine dair satırlardır. Erbakan Hoca, siyonist odaklar ve Amerika tarafından, PKK’nın kurdurulup kışkırtılacağını daha o zaman anlamış ve ordumuzu buna göre hazırlamaya çalışmıştır.

    MNP ve MSP programlarıyla yıllar sonra kaleme alınan RP programı arasında da bir farklılıktan söz etmek olanaksızdır. ‘Milli Savunma’ başlığı altında tek maddede[48] görüşlerini ve değerlendirmelerini toplayan ve değişen koşullara göre Ordu’nun yurt savunmasına eğitim, araç-gereç bakımından her zaman hazır vaziyette olması gerektiğini söyleyen RP, ‘ağır harp sanayinin’ kurulmasının zorunluluk olduğuna dair görüşü de tekrarlamaktadır. Ayrıca asli görevlerini sekteye uğratmamak koşuluyla “yurt kalkınmasında ordudan yararlanılması” gerektiği de tekrarlanan konulardan bir diğeridir.

    28 Şubat sürecinde, RP’nin kapatılmasının ardından kurulan FP’nin programında, “Milli Savunma” başlığı altında Ordu’nun konumuna ilişkin yazılanlara baktığımızda, Silahlı Kuvvetler’in teknolojik yenilenmesinin sağlanması ve günün koşullarına göre yeni düzenlemelerin yapılması türünden genel ifadelerin yanı sıra, daha önce kurulan Milli Görüşçü partilere göre, zahirde farklı zannedilen ama özde aynı hedefleri içeren değerlendirme ve taleplerle de karşılaşıyoruz. Programda yer alan önemli yeniliklerden biri, Ordu’nun daralması anlamına gelecek, kurumun asli faaliyetlerine çekilmesi için adımlar atılmasının gerekliliğinden söz edilmesidir. Bu gelişme nedeniyle, daha önce kurulan Milli Görüşçü partilerin programlarında yer alan, “Ordu’nun yurt kalkınmasına katkı yapması ve askerlerin kurum bünyesinde yürütülen eğitim-öğretim faaliyetlerine katılması” türünden ifadelere, FP programında yer verilmemiştir. Öte yandan, değişen ekonomik anlayışla uyumlu bir şekilde savunma sanayinin inşa edilmeye çalışılacağı, programda şu şekilde ifade edilmiştir; “Savunma sanayinde dışa bağımlılığın azaltılabilmesi için gerekli stratejik programlar hazırlanarak, yerli ve yabancı özel sektöre açık dünya piyasaları ile rekabet gücüne ve ihracat potansiyeline sahip, kendi kendini yenileyebilir, dost ve müttefik ülkelerle dengeli işbirliğini mümkün kılan bir Milli Savunma Sanayi’nin oluşturulması ana hedefimizdir.”[49]

    Yukarıda aktardığımız bölümden de anlaşılacağı üzere, kurulacak Milli Savunma Sanayi’nin özel sektöre ve yabancı sermayeye açık olmasından söz edilmesi ve silah sektöründe ihracat yoluyla dışa açılma hedefi önemli bir gereksinimdir. Böylesi bir gelişme, ekonomik alandaki dengelerin ve siyasal alandaki aktörlerin konumları üzerinde doğrudan sonuçlar yaratacak bir modelin savunulmaya başlandığını da göstermektedir.

    Savunma sanayinin yeniden yapılandırılmasına ve Ordu’nun hantallıktan kurtulup hızlı hareket kabiliyetine kavuşturulmasına yönelik adımların sonuca ulaşması halinde, Ordu’nun caydırıcılığının artacağı ve asli görevlerini başarıyla yapacağı tartışma götürmeyecek kadar açıktır. FP tarafından böylesi bir amacın güdüldüğü Milli Güvenlik Kurulu’nun faaliyetlerinin ele alındığı bölümde şu şekilde ortaya konulmuştur; “Milli Güvenlik Kurulu’nun iç ve dış politikaya müdahale eden değil, Türkiye’ye karşı dışarıdan gelebilecek tehdit ve tehlere karşı, alınacak tedbirlerin görüşüldüğü ve hükümetlere bu konularda tavsiyelerde bulunulan bir kurul olarak kabul ediyoruz.”[50]

    Ordu’nun yıpratılmasını ve marazlı merkezlerce istismarını önlemek üzere Milli Güvenlik Kurulu’nun görev alanını yeniden tanımlamak isteyen FP, “Silahlı Kuvvetlerimizi, ülkemizi her zaman dış tehditlere ve saldırılara karşı caydırıcı bir güç olarak, bölgenin ve dünyanın barışı için bir teminat olarak görüyor, onun mutlak suretle iç politika çekişmelerinin dışında tutulması gerektiğine inanıyoruz”[51] paragrafında da, Ordu’nun iç politikanın dışına çıkartılması yönündeki tercihini dile getirmektedir. Ayrıca, Milli Görüş hareketinde belirginleşmeye başlayan dış politika anlayışıyla olduğu kadar, iktidarın etkin aktörleri tarafından açıkça ilan edilen yeni dış politika tercihleri ile de uyumlu bir gerekçelendirmeye gidilerek, Ordu’nun etkinlik alanının sınırları çizilmeye çalışılmaktadır. FP, “bölgenin ve dünyanın” teminatı olarak gördüğü Ordu’nun yeni konumunun netleşme sürecinde etkili olabilecek iç ve dış dinamikleri dikkate alarak, bu kuruma karşı bakışını ortaya koymaktadır.

    Milli Görüş’ün halen faaliyette bulunan partilerinden biri olan SP’nin programında yer alan “Milli Savunma” başlıklı bölümün bazı paragrafları, bire bir FP programından aktarılmıştır.[52] Ordu’nun, iç politikadan çekilmesi, bölge ve dünya güvenliğinin teminatı olarak görülmesi, bunun gerçekleştirilebilmesi için de modern teknoloji ile donatılması ve mükemmel bir eğitim verilmesi FP programındakine benzer bir içerikle ele alınan konulardır. Özel sektör ve yabancı sermayenin savunma sanayin geliştirilmesinde devreye sokulması ve savunma sanayinin ihracat yoluyla dışa açılması hedefi de benzer bir şekilde tekrarlanmaktadır. “Milli Savunma” başlıklı bölümde, Ordu’nun iç politikadan çekilmesi tercihi dile getirilmekle birlikte, Saadet Partisi, MGK hakkındaki görüşlerini bir başka bölümde, “İdari Reform” başlığı altında şu sözlerle dile getirmiştir; “Milli Güvenlik Kurulu’nu çağdaş demokratik ülkelerde olduğu gibi, savunma konusunda siyasi iktidarlara danışmanlık yapan bir kurula dönüştürülecektir.” Görüldüğü gibi SP, baskı ve istismar aracı olmaktan uzaklaştırlmış ve milli iradenin kontrolü altına alınmış bir MGK hedefine sahiptir.

    FP programında yer almayıp SP tarafından dile getirilen hedef (gerçi daha önce MNP programında da askerlik süresinin kısaltılması yönünde bir amaç yer almaktaydı), Ordu’nun modernizasyonu neticesinde “asker sayısı ve askerlik süresinin azaltılması”dır.

    SP ile aynı dönemde siyasal yaşamda yer alan AKP programında ise, güvenliğin sağlanması, ulusal savunma sanayinin kurulmasının gerekliliği ve bu konuların ekonomi ile bağlantıları üzerinde durulurken, FP programındakine benzer bir yaklaşım sergilenmiştir. Fakat asıl dikkat çekici ve ürküntü verici nokta, güvenlik sorununun demokratik sistem bağlamında ele alınıp, Milli Güvenlik Kurulu’nun konumunun bu çerçevede tanımlanma girişimidir. SP her bakımdan güçlü, saygın ve caydırıcı bir Ordu isterken, AKP NATO güdümünde zayıf bir Ordu hevesindedir. AKP programında kapladığı alan bakımından Ordu’nun asli işlevlerine ilişkin görüşlerin anlatıldığı bölüm kadar yer tutan güvenlik ve demokratik sistem arasındaki ilişkinin ele alındığı kısım şu cümlelerden oluşmaktadır; “Çağdaş dünyada her güvenlik ihtiyacı, demokratik sistem ile uyum içinde karşılanmaktadır.Partimizin güvenlik politikaları, bu iki temel yaklaşım biçiminden hareketle hayata geçirilecektir. x) Gerek dış gerekse iç güvenlik meselelerinin ele alınmasında güvenlik kurumları ile siyasi karar alma mekanizmaları arasında sürekli diyalog ve uyum sağlanacaktır. x) Güvenlik ve savunma alanlarında silahlı kuvvetler ile siyasi iktidar arasında görüş alış verişini sağlayan Milli Güvenlik Kurulu demokratik ülkelerdeki örnekleri dikkate alınarak Avrupa Birliği standartlarına göre yeniden yapılandırılacaktır.”[53]

    AKP programında yer verilen görüşlere bakıldığında, her şeyden önce iktidar ilişkilerinin yeniden yapılandırılması yönünde bir niyetin varlığı hemen dikkatleri çekmektedir. İktidarın sivil kanadı ile Ordu arasındaki ilişkide askeri bürokrasi tamamen siyasal iradeye bağımlı kılınmamakta, bunun yerine, dış ve iç güvenlik meselelerinde iktidarın Ordu’yla (güvenlik kurumlarıyla) “diyalog ve uyum” içinde olması gerektiği ifadesine yer verilerek, iktidar düzeyinde bir paylaşım durumu söz konusu edilmektedir. Milli Güvenlik Kurulu’nun konumunun yeniden tanımlanmasında demokratik ülkelerin ve Avrupa Birliği standartlarının esas alınacağından söz edilmesi; hem Ordu’nun etkinlik alanını daraltacak sonuçlar yaratması hem de hedeflere ulaşılmasında meşruiyet sorununun halledilmesinde işlevsel olması nedeniyle anlamlıdır. AKP, Ordu’yu zayıflatmak ve NATO’nun jandarması yapmak isteyen dış güçlere yaranmak sevdasındadır.

     

    Milli Eğitim

    Milli Görüşçü partilerin programlarında kapsamlı biçimde ele alınan konulardan biri de eğitim ve öğretimdir. Geleneksel içerikli söylemle kitlesi ile bağlantı kuran bir partinin, geleneksel ilişkilerin tarihsel zemininin yok edilmesinde işlevsel rolü bulunan eğitim-öğretime böylesine bir önem vermesi elbette gerekli ve gerçekçidir. Milli Görüş’ün adil ekonomik modeli esas aldığı ve hızlı kalkınmayı amaçladığı, özetle lider ülke Türkiye’yi planladığı dikkate alındığında bu girişimi yerindedir. Ortaya koyduğu Adil Düzen Projesi, Milli Görüş’ün eğitim-öğretim alanına bakışını da doğrudan belirlemektedir. Bunun ilk örneği olan MNP programında konu “Maarif Politikası” başlığı altında yer alan dokuz maddede işlenmiştir. Bu parti “Maarif Politikası”nın hedefini şöyle ortaya koyar; “İlme ve alime en fazla kıymet (yüksek değer) veren ve hürmet eden aziz milletimizin hizmetinde Partimizin birinci derecede ehemmiyet verdiği dava maarif kalkınmasıdır. İlim ve medeniyet yarışında milletimizin layık olduğu mevkiye erişmesi ancak bu sayede mümkündür. Bu itibarla az gelişmiş olmaktan kurtuluncaya ve insanlık camiasında her bakımdan örnek millet seviyesine erişinceye kadar maarif sahasında bir kültür milli mücadele hareketinin başarılması icap ettiğine kaniyiz.”[54]

    Dikkatleri hemen çekeceği üzere MNP, eğitim-öğretim sorununu bir milli projenin parçası olarak tanımlamakta ve hedeflerini de bu çerçevede belirlemektedir. Türkiye’nin azgelişmişlikten kurtulması için, daha çok ekonomik süreçte gereksinim duyulan bilgi ve becerilerle donatılmış insanların ve bunları eğitecek kadroların yetiştirilmesi, MNP’nin “maarif politikası”nın ilk hedefidir. Bu durum daha sonraki maddelerinin birinde, açıkça şu şekilde ifade dilmiştir; “Maarif kalkınmamızın 2. ana hedefi aslında mensup olduğumuz medeniyetin malı olan ve batının bütün esas ve temellerini bizden alarak maddi kalkınmasını temin ettiği müsbet ilimlerin yurdumuzda sür’atle yayılması, bu ilimlerin mahsulü teknik ve teknoloji yardımıyla beşeriyetin mazhar olduğu hızlı gelişmeyi memleketimizde tekrar tahakkuk ve daha da terakki ettirerek milletimizi ilim ve teknik yolunda tarihi şahsiyetiyle mütenasip önder durumuna getirecek olan teknik ve ilmi kadroyu yetiştirmek ve verimli bir şekilde çalışabilmesi için bu kadroyu en ileri çalışma imkanlarına kavuşturmak gayemizdir. Yeni nesillerimizin bu gayeyle yetişeceğine, ilim ve teknikte icad edici, keşfedici kabiliyet ve istidadımızın yakın bir zamanda meydana çıkacağına ve milletimizin kuracağı yenidünya medeniyetinin, yenilmez maddi üstünlüğünü sağlayacağına inanıyoruz. Bu imanla milletimize telkin edilmeye çalışılan sathi batı özenti ve taklitçiliğine tamamen muarız[55] bulunuyoruz. Maarif politikamızı bu ana hedeflere tevcih ve ders ve müfredat programlarını buna göre tanzim edeceğiz.”[56]

    MNP’nin ekonomik alana dair ortaya koyduğu çerçeve dikkate alındığında, eğitim-öğretim politikalarının böylesi bir içerik ve hedefle oluşturulması hiç de şaşırtıcı değildir. Maddi ve manevi kalkınmayı amaçlayan, bunun da Adil Düzen modeliyle gerçekleştirilebileceğine inanan bu hareket, sanayiin ihtiyacı olan makine, alet, hammadde, işletme malzemesi gibi girdilerin en üst düzeyde milli üretimle karşılanması gerektiğini belirtmekte ve bu gereksinimle uyumlu bir eğitim-öğretim politikası öngörmektedir. İşte bu noktada Milli Görüş’ün “maarif politikası”nın ikinci amacı ortaya çıkıyor; milli değerlerin toplum tarafından içselleştirilmesini sağlamak. MNP, bu amacı programında tüm açıklığıyla ifade etmektedir; “Maarif politikamızın ana hedefi, yeni nesillere, milletimizin fıtratında mevcut yüksek ahlak ve fazilet gibi hasletlerin bir hayat düsturu olarak intikal ettirilmesidir. Bu gaye anaokullarından başlayarak yüksek tahsile varıncaya kadar maarifin her kademesinde ders programlarının tanziminde ehemmiyetle göz önünde bulundurulacaktır. Yeni nesillerin inançlı, çalışkan, vatanperver, milli ahlaka, aile nizamına ve aile disiplinine bağlı, milli mefküremize, kültürümüze ve tarih şuurumuza sahip, hakşinas, feragatkar ve fedakar, ilim, teknik ve medeniyet yarışında bütün insanlığa ışık tutacak bir seviyeye erişme azminde olarak yetiştirilmesi gayemizdir.”[57]

    MNP’nin “maarif politikası”nın amaçlarından bir diğerini oluşturan milli değerlerin toplum tarafından içselleştirilmesinin sağlanması, kamuoyunun bu hareket hakkındaki kanaati ile son derece uyumludur. Fakat refah düzeyinin genişlemesini ve derinleşmesini savunan bir partinin bu uygulamalar neticesinde gelenekselliğin altyapısının yıpratacağını bilmemesi mümkün değildir. Bu nedenle, milli tabanımızı oluşturan geleneksel kitlenin nesnel varoluş koşullarını ve bizi millet yapan unsurları koruyup geliştirecek tedbirler düşünmesi tabiidir. Cumhuriyet değerlerinin korunmasına da özel bir önem verilmiştir. Bunun sadece tarafımızdan ulaşılan öznel bir sonuç olmadığını, böylesi bir amacın içerildiğini gösteren madde, MNP programında yer almakta ve bu niyet şu cümlelerle ifade edilmektedir; “Rejimin bekası ancak rejimin prensiplerine samimiyetle inanan ve riayet eden vatandaşların mevcudiyeti ile kaimdir. ... Vatanın bekası bu saydığımız hasletlerin yanında vatan ve milletin saadet ve selameti uğrunda lüzumu halinde malını ve canını feda edecek vatandaşların mevcudiyetine bağlıdır. Partimiz bu milli ve manevi değerlerin asırlardan asırlara nesillerden nesillere intikal ettirilmesi için gereken tedbirleri ihtiva eden uzun vadeli bir plan tatbik edecektir.”[58]

    MNP, yukarıya aktarılan kısımda görüldüğü üzere, Cumhuriyetin geleceği için insanları “milli değerler” etrafında yeniden şekillendirmeyi ve bütünleştirmeyi hedeflemekte, bunun için de milli eğitim ve öğretimi bir araç kabul etmektedir. Yani okullar, Milli Görüş’ün öngördüğü adil sistemin ve Türkiye merkezli yeni bir medeniyetin inşa sürecinde ve yeniden üretiminde asli kurumlardan biri kabul edilmektedir. Bu parti, milli amaçlarına ulaşabilmek için ayrıca, sinema, tiyatro, radyo, televizyon, basın gibi araçları da devreye sokmak ve resmi, gayri-resmi kurumları hedefler doğrultusunda yeniden yapılandırmak gerektiğini[59] ifade etmektedir.

    Milli eğitim politikasını sekteye uğratacak “kökü dışarıda kozmopolit ve marksist yıkıcı cereyanların” toplumu etkilemesinin önüne geçmek ve düşünsel dünyamız üzerindeki mevcut etkilerini yok etmek için eğitim politikasının yeniden şekillendirilmesi ve kadroların yeniden dizayn edilmesin de[60] MNP’nin amaçları arasında sayılmaktadır. “İlim adamlarının” ve öğretmenlerin koşullarının düzeltilmesi,[61] şehir, kasaba ve köy okullarının gereksinimlerinin karşılanması, eğitim eşitliğinin sağlanması,[62] “kadın ve erkek herkes... ilim öğrenme hakkına sahip bulunduğundan” gereğinin yapılması[63] MNP programının “maarif politikası” başlığı altında sıralanan diğer hedeflerdir.

    MNP programında eğitim ve öğretim faaliyetleri, devlet-millet kaynaşmasını sağlayacak biçimde ele alınmaktadır. Bu da milli eğitim politikasının ilmi ve insani temeller ve milli hedefler doğrultusunda oluşturulacağını göstermektedir. Eğitim-öğretim sadece özel kurumlar üzerinden yürütülemeyecek kadar hayati bir önem taşımaktadır.

    MSP eğitim-öğretim konusunu “Milli Eğitim” ve “Din Eğitimi” olmak üzere iki başlık altında ele almakla birlikte MNP programına göre çok daha dar sayılabilecek bir çerçeve sunmanın ötesine geçememiştir. MSP selefinin programında yer verilen düşüncelerin dışında yeni sayılabilecek bir şey söylememiştir. Tüm toplumu kapsayacak “En geniş manasıyla bir eğitim ve öğretim seferberliğine girişmeyi vazife bilen”[64] bu parti, eğitim anlayışını şöyle özetler; “Eğitimde temel prensibimiz anayasanın 10. maddesinde devlete görev olarak verilmiş olan, fertlerin manevi varlıklarını geliştirme vazifesinin layiki ile ifası suretiyle yeni nesillerin herşeyden önce edep, ahlak ve fazilet nümunesi olarak yetiştirilmesidir.” Çünkü vicdani sorumluluktan ve milli duyarlılıktan yoksun bir gençlik, geleceğimiz ve güvenliğimiz için en büyük tehdir.

    Milli Eğitim politikasını, maddi kalkınmaya destek olunması ve manevi değerlerin toplum tarafından içselleştirilmesinin sağlanması amaçlarını içerecek şekilde oluşturan MNP’ye göre MSP programı, manevi değerler boyutunu öne çıkartmaktadır. Fakat programın tamamı dikkate alındığında, milli ve manevi kalkınmacı yaklaşımın MSP tarafından da benimsendiği ortaya çıkmaktadır.

    MSP eğitim sayesinde “gençlerin zaman ve enerjisinin zararlı yollara sürüklenmesini” engellemeyi[65] planlamaktadır. “Öğretmenlerin maddi ve manevi ihtiyaçlarının karşılanması”,[66] “Faydasız ve köksüz; nazari bilgi yerine, uygulama kabiliyeti olan ilme dayalı bir “maarif politikası”nın yürürlüğe konulması[67] da MSP programında yer verilen konular arasındadır.

    MSP programının din eğitimiyle ilgili bölümünde ise “Yurttaşların dini ahlaki hasletlerle teçhizi”[68] ve “Din görevlerinin koşullarının düzeltilmesi”[69] hedefi ortaya konmaktadır.

    RP ise “Milli Eğitim ve Öğretim” sorununu ele alırken MNP programını hemen hemen tekrarlamıştır. Bu parti de, eğitim ve öğretim politikasının iki temel hedefinin bulunması gerektiğine dikkat çekmektedir; ilki, kalkınmanın sağlanması, ikincisi, manevi gelişmenin gerçekleştirilip korunması.. Bu amaçlar parti programında şöyle ifade edilmiştir; “Milli eğitim politikamızın, yurt kalkınmasına ve kalkınmanın doğurduğu ihtiyaçlara cevap verecek şekilde; bütün kalkınma planları ve bu konulardaki yurt ve dünyada meydana gelen yeni gelişmeler göz önünde tutularak planlanması ve bu planlama neticesinde eğitim müesseselerinin yeniden şekillendirilmesi gerektiğine inanıyoruz. Bu planlama aynı zamanda Anayasanın devlete görev olarak verdiği ferdin manevi eğitim ve gelişmesine ait şartları hazırlamahedeflerine göre tanzim edilecektir.”[70]

    MNP tarafından ortaya konulan amacı aynen tekrarlayan RP, “Yararsız nazari farazi bilgilerle hazırlanmış: yurt ve dünya gerçeklerinden kopmuş ve uzak kalmış, imkan eleman ve zaman kaybına sebebiyet veren uygulamalar tesbit edilmeli ve değiştirilmelidir”[71] şeklinde Milli Eğitim’in nasıl yapılandırılacağını belirtirken de önemli sorunlara değinmiştir. Gençlerin “yıkıcı cereyanlara karşı” korunması ve hedefler çerçevesinde şekillendirilmeleri de eğitim-öğretim politikasının amaçlarından biri olarak sayılmaktadır.

    Eğitimde görev alan kişilere saygı gösterilmesinin yanı sıra maddi durumlarının da iyileştirilmesi gerektiği, RP programına yazılmakla birlikte, ilginç olan, Milli Eğitim ve Öğretim Sistemi ele alınırken “eğitimde, öğretmene, hocaya ecdadımızın verdiği ulvi mevkiyi”[72] vermekten söz edilmesidir. Öğretmenle birlikte hocaların da “Milli Eğitim ve Öğretim”in parçası gibi sunulması milli ve manevi değerlere bağlılığın bir ifadesidir.

    RP programında eğitim-öğretimle ilgili bölümde, MSP programındaki gibi dini eğitim konusu da ele alınmıştır: Milli kalkınma hamlesinin başarısı ve manevi gelişmenin sağlanması için dini eğitimin son derece önemli olduğu düşüncesinden hareket eden RP, “Aydın din alimi kadrosunun yetiştirilmesi ve ihtiyaçlarının karşılanması gerektiğini programında ilan etmiştir.

    MNP, MSP ve RP, eğitim-öğretim konusunda genel olarak birbirlerini tekrarlayıp tamamlayan ekonomik kalkınmayı ve manevi değerlerin toplum tarafından içselleştirmesini kendine amaç olarak koyan partilerdir. Her yönüyle milli bir eğitim politikasını ve öngördükleri devlet-toplum örgütlenmesiyle uyumlu bir eğitim-öğretim programını savunmaktadırlar.

    Milli Görüş’ün ilk dönemini temsil eden üç partinin ardından kurulan FP, eğitim-öğretim konusunda ortaya koyduğu yaklaşım nedeniyle de ileri bir adım atmaktadır. Eğitim-öğretim kurumlarının koşullarının iyileştirilmesi, teknoloji kullanımının yaygınlaştırılması, ilim ve teknoloji alanlarında gelişme sağlayanlara katkı yapılması, iş hayatı ve yüksek öğretim kurumları arasında işbirliğinin sağlanması, yurt dışına ilim adamlarını gönderilmesi gibi genel hedefler FP programında yer almakla birlikte, ortaya konulan eğitim-öğretim politikaları, amacı, çerçevesi ve bu faaliyetleri yürütecek kurumların niteliği bakımından Milli Görüş’ün ilk dönemine göre önemli gelişmeler içermektedir. “Müfredat programları, dünyadaki gelişmeleri takip edecek, küreselleşen dünyada, uluslararası rekabete dayalı yarışmada yerini alabilecek kuşaklar yetiştirecek tarzda düzenlenecektir”[73] şeklinde, eğitim ve öğretimin amacını kendine göre ifade eden FP, milli ve manevi dayanaklarımızla, çağdaş ihtiyaçlarımız doğrultusunda bir eğitim sistemi hedeflediğini göstermektedir. İçe dönük yapılanma üzerinden dünyada yer edinme yerine, küresel ölçekteki rekabetin gereklerini yapma amacını sahiplenen Milli Görüş’ün bu partisi, Milli Eğitim ve Öğretim konusundaki görüşlerini de bununla uyumlu hale getirmeye çaba göstermiştir.

    FP, “Bir ülkenin en önemli kaynağı, maddi ve manevi bakımdan iyi eğitilmiş insanıdır” diyerek “Her kademedeki okullarda, tek tip insan yetiştirme yerine fikri hür, vicdanı hür, gerçek demokrasiyi algılamış, ulusunu seven ve onun değerlerine sahip çıkan, yüksek ahlak sahibi, barışçıl ve hoşgörülü insan yetiştirecek müfredat programları”nın[74] uygulanacağını ifade etmiştir.

    FP programının en önemli ayrımlarından biri de “Eğitimde özel sektörü azami derecede teşviki görev biliriz” cümlesidir. Daha önceki dönemde ekonomide bütünsel bir hedef olarak savunulan kalkınmacı model, kaçınılmaz olarak devleti öne çıkartmaktaydı. Devletin ve toplumun öngörülen örgütlenme biçimi, eğitim ve öğretim faaliyetlerinin de devlet merkezli yürütülmesini zorunlu hale getirmekteydi. Serbest piyasayı esas kabul ettiğini açıkça ilan eden FP, devletin rolünü ve toplumsal ilişkilerin biçimini de bu bağlamda yeniden düzenlemiştir. Milli eğitim ve öğretim de bundan nasibini almakta ve piyasa ekonomisinin doğasına uygun olarak özel eğitim kurumlarının faaliyete başlaması, geliştirilmesi temel hedeflerden biri durumuna getirilmektedir.

    SP ise konuyu programında “Eğitim, Öğretim ve Terbiye” başlığı altında ele almıştır. MNP ile ortaya konulan eğitim ve öğretimin iki temel amacı -maddi ve manevi gelişmeyi sağlamak- SP tarafından da benimsenerek programa taşınmış ve ilgili paragraf şu şekilde kaleme alınmıştır; “Eğitim insan kişiliğinin tam gelişmesini, insan hakları ve temel özgürlüklere saygının kuvvetlenmesini sağlayıcı nitelikli olmalıdır; tüm insanlar ve gruplar arasında anlayış, hoşgörü, dostluğu ve barışı teşvik etmelidir.Partimiz eğitim, öğretim ve terbiye konusunu, demokrasi, insan hakları ve özgürlüklerin değer olarak yükseldiği, bunun yanında uluslararası rekabetin alabildiğine hızlandığı bu çağda, ihtiyaç duyulan insan kaynaklarını en iyi şekilde yetiştirme gayesine yönelik olarak ele alacaktır. Eğitim ve öğretimde insanların sadece bilgi ve becerilerle donatılması yeterli değildir, insanlara bazı yüksek değerlerin de kazandırılması gerekir; o nedenle biz eğitim ve öğretimin terbiye boyutunu da önemsiyoruz.”[75]

    SP kendinden önce eğitim-öğretime dair ortaya konulan yaklaşımı genel olarak benimsemekle birlikte, milli değerlerin öne çıkartılması ve kalkınma aracılığıyla dünya devletleri arasında yer alma amacını aynen sahiplenmemiştir. Dünya ölçeğinde hüküm süren rekabetçi ekonominin parçası olmak için gereken insan malzemesinin yetiştirilmesi hedefi, eğitim-öğretim faaliyetlerinin mutlaka milli değerler sınırları içinde kalınarak yürütülmesini gerektirmektedir. Ancak eğitim ve öğretimin amaçlarından biri olarak sunulan milli değerlerin toplum tarafından içselleştirilmesinin sağlanması amacı, SP programında da yer almakla birlikte, içeriğin farklılaştığı açıkça görülebilmektedir. Bu partinin milli değerler yanında, insan hakları, temel hak ve özgürlükler gibi evrensel kavramları öne çıkartması, Adil Düzen tercihlerinin bir neticesidir. “Çağın gereklerine uygun bir eğitim reformu”nu gerçekleştirmeyi kendine hedef olarak koyduğunu söyleyen SP, Milli Görüş’ün eğitim ve öğretim konusundaki anlayışını söz düzeyindeki yeniliklere rağmen öz itibarıyla devam ettirmiştir.

    SP, Türkiye’de üniversiteler dahil, eğitim-öğretim sisteminde önemli sorunlar bulunduğu ve sık sık gerçekleştirilen siyasi-ideolojik karakterli müdahaleler nedeniyle içinden çıkılmaz bir durum yaratıldığı tespitini yapmakta ve bu olumsuzluğun aşılabilmesi için yeni kuşakların şu özelliklerle donatılmasını sağlayacak bir eğitim ve öğretim sistemi önermektedir; “Yeni kuşaklar, özgüven duygusuna sahip, kendi başına karar verebilen, kendi toplumunun tarihi birikiminden ve imkanlarından haberdar olan, küresel gerçekleri bilen, evrensel anlayış ve değerlerle bütünleşmiş şekilde donatılmazsa milletin özlemlerini gerçekleştiremeyiz.”[76]

    SP, dünyaya açık ve uluslararası rekabet koşullarına uyum gösterebilecek niteliklere sahip insanlar yetiştirebilmek için önerdiği eğitim-öğretim sisteminden ve “Tüm insanlar ve gruplar arasında anlayış, hoşgörü, dostluğu ve barışı geliştirme” hedefinden söz ederken, Milli Görüş hareketinin de amaçladığı ve yıllardır süren gerilimin aşılması için çabaladığını göstermektedir. Yine “Üniversiteler bilim üreten ve yayan kurumlar olmaktan çıkarılmış, yaşama biçimi dayatmanın araçları haline getirilmiştir”[77] ifadesinden hareketle, SP’nin özgürlükçü bir proje önerdiği görülmektedir. Özgürlükten, hoşgörü ve toplumsal barışın yaratılmasından söz edilen satırların hemen altında “Eğitim kurumlarında insan hakları ve demokrasi ile din kültürü ve ahlak dersleri okutulması zorunlu olacaktır”[78]cümlesi, SP’nin milli ve manevi değerlerle ilmi ve insani gerekleri bir bütün olarak düşündüğünün işaretidir.

    Herkesin eğitim hakkının bulunduğu, ilköğretimin zorunlu ve parasız olduğu, mesleki ve teknik eğitimin (çıraklık eğitimi dahil) geliştirileceği, özürlülerin eğitimine önem verileceği de SP programında ifade edilmektedir.

    Saadet’in altını çizdiği konulardan biri de halk eğitimidir. Halk eğitimi programlarının yürütülmesinde “Sivil toplum kuruluşları ve yerel yönetimlerin önündeki engeller(in) kaldırılması” SP’nin amaçları arasında gösterilmektedir. SP’nin sivil toplum kuruluşları ile yerel yönetimlerin önünü açmaktan söz etmesinin, özgürlükçü ve yaygın bir eğitim-öğretim sistemini hedeflemesinin bir neticesidir. Yoksa “iktidar mücadelesindeki güç dengeleri nedeniyle böylesi bir modeli savunduğu” iddiası geçersizdir. Teorik çerçevede önerilenler ile pratik sürece dair söylenilenler bir arada değerlendirildiğinde, asli belirleyicinin, Türkiye’nin Devleti ve milletiyle ve temel insan hak ve hürriyetleri hedefinde, birlikte kalkınma amacı olduğu görülecektir.

    Son yılların tartışmalarında öne çıkan YÖK ve üniversiteler hakkında SP’nin programında şu görüşlere yer verilmiştir; ‘Devlet, yüksek öğretimle ilişkin planlama yapmak, standartları belirlemek, yüksek öğretim kurumlarının faaliyetlerinin kurumlara uygunluğunu denetlemekle yükümlü olacaktır. YÖK kaldırılacak, yerine yüksek öğretim konusunda devlete düşen görevleri ve üniversiteler arasındaki koordinasyonu sağlamak üzere, üyeleri TBMM tarafından seçilecek, bir üst kurul oluşturulacaktır.’[79]

    Üniversitelerde özgür bir ortam sağlamak ve bağımsız idari yapı kurmak için kaynak sorunlarını da kapsayan “Köklü bir yüksek öğretim reformu yapmayı” hedeflediğini söyleyen SP, her konuda sorunun muhataplarını esas alan çözüm arayışı içinde olduğu gibi yüksek öğretim reformunu yapmadan önce kimleri muhatap kabul ettiğini de belirtmektedir. Bu nedenle YÖK’ün kaldırılıp planlama, denetleme ve koordinasyon konusunda inisiyatifin TBMM’ne verilmesi gibi, üniversitelerin bilimsel özerklik ve özgürlüğe kavuşmasını sağlayacak bir modeli de çözüm olarak sunabilmektedir.

    “İnsan haklarına ve Anayasa’ya aykırı olmayan her düzeyde ve alanda eğitim ve öğretim kurumlarının açılması serbest olacaktır”[80] diyen ve yüksek öğretim kurumlarının açılmasının da serbest olacağını söyleyen SP, Fazilet Partisi ile netleşen anlayışı sürdürmektedir. Serbest piyasa eğitim ve öğretim sistemini de kapsamaktadır. SP’nin eğitim ve öğretim konusunda söyledikleri içinde belki de en tartışmasız olan konu, eğitim ve öğretim kurumlarının açılmasının serbest olacağıdır. Bu arada; serbest piyasa içinde yer alan aktörler arasındaki eşitsizliğin nasıl giderileceği sorusunun karşılığı da verilmektedir. “Devlet ilk ve orta öğretimde müfredatları belirlemek, standartları koymak ve denetlemekle yükümlü olacaktır”[81]denilerek bu, eğitim ve öğretim kurumları arasındaki güç dengesizliğini giderici bir yol gösterilmektedir.

    AKP programında ‘Eğitim’ başlığı altında ele alınan eğitim ve öğretim konusu ise; Milli Görüşçü partilere göre bir hayli kapsamlı ve tamamen farklıdır. Özellikle diğer partilerde eğitimin kalkınmaya destek ve manevi değerlerin içselleştirilmesinin sağlanması şeklinde iki temel amacı bulunurken, AKP asli amaç olarak kalkınmayı öne çıkartmakta ve görüşlerini şöyle ifade etmektedir; “Partimize göre eğitim her alandaki kalkınmanın en önemli unsurudur. Beşeri sermayeyi etkin kullanamayan toplumlar, rekabet şanslarını kaybetmeye mahkumdur. Bu nedenle partimiz, kamu kaynaklarını tahsisinde birinci önceliğin eğitime yapılacak yatırımlara verilmesi gerektiğine inanır. Eğitim alnında oluşacak zaaflar, hiçbir alandaki üstünlükle giderilemez. Buna karşılık eğitim alanında yakalanacak üstün seviyeler, diğer tüm alanların toplam kalitesini yükseltir. Eğitime bu bilinçle yaklaşan partimiz, bu alanda giderek artan zaafları gidermeyi öncelikli hedeflerinden saymaktadır.”[82]

    Görüldüğü gibi AKP, eğitimi “her alandaki kalkınmanın” aracı olarak tanımlamaktadır. Eğitim sayesinde şekillendirilecek insan malzemesi, rekabet edebilmenin koşulu kabul edilmektedir. Hatırlanacağı üzere ekonomik alanda serbest piyasayı temel alan AKP, dünya pazarına açılmayı asli hedefleri arasında saymaktadır. Ekonomik alanın tanımlanma biçimi eğitim sisteminin de amacını, işlevini doğrudan belirlemektedir. AKP’nin ekonomiye bakış açısı, eğitim sisteminin sorunlarının tespit edildiği paragrafa şu şekilde yansımıştır; “Türkiye’de eğitim alanında ciddi bir karmaşa yaşanmaktadır. Eğitim kalitesi, olması gerekenin çok altındadır.Eğitimde fırsat eşitliği her geçen gün yok olmaktadır. Eğitim sistemi ideolojik kavgaların arenası haline getirilmiştir. Eğitim, araştırma ve istihdam planları olmaksızın yapılmaktadır. Yükseköğretim kurumları dahil, eğitim-öğretim kurumlarımızın çoğu gerçekçi bir anlayıştan uzak, diplomalı işsizler yetiştirmektedir.”[83] AKP eğitim sisteminin amacını tanımlarken ekonomiyi temel ölçüt kabul etmektedir. İstenilen nitelikte ve sayıda eleman yetiştirilmesi, hem rekabet için gereklidir hem de diplomalı işsizler yaratmanın ekonomik maliyeti son derece yüksektir. AKP’nin eğitim anlayışına göre; milli değerlerle donatılmış ama işsiz olan insan ekonomik değildir. Bu durum AKP’nin diğer Milli Görüşçü partilerden ayrılmasını sağlayan özelliklerden biridir.

    Meslek eğitiminin ele alındığı bu maddede AKP’nin eğitim ile ekonomi arasında kurduğu bağlantıyı açıkça gösteren ifadeler yer almaktadır; “Mesleki okullara özel önem verilecek, üniversite öncesi eğitim, diploma vermenin ötesinde meslek kazandırmaya yönelik bir niteliğe kavuşturulacaktır. Sanayi ve ticaret odaları ve işadamlarının kurmuş olduğu sivil toplum örgütleri ile birlikte iş dünyasının ihtiyaç alanları belirlenerek dinamik ve günün ihtiyaçlarına uyan “Mesleki Eğitim Programları” geliştirilecektir. Uzun süreli okul programlarına devam edemeyecek durumda bulunanlar için kısa süreli meslek kazandırma eğitimi veren kuruluşlar oluşturulacaktır. Kalkınmada öncelikli bölgelere, meslek eğitimi alanında özel destek programları verilecektir. … Üniversitelere yerel yönetimler, odalar ve işadamları ile şirket kurabilmeleri ve ortak projeler yapmaları fırsatı yaratılacak, yerel yönetimler ve özel sektörün üniversitelerle ilişkilerinin geliştirilmesini sağlayacak düzenlemeler yapılacaktır.”[84]

     

    Yukarıya aktarılan maddelerde de açıkça görüldüğü gibi, siyonist lobilerin ve masonik merkezlerin güdümünde tüccar siyaseti yapmayı kendine şiar edinen AKP, ekonominin gerektirdiği nitelikte eleman yetiştirmek üzere eğitim kurumları ile serbest piyasanın aktörlerinden sermaye arasında kurulacak ilişkileri öne çıkartan bir tercihe sahip olduğunu açıkça ilan etmektedir. Eğitim ile ekonomi arasında kurulan ilişkiler sadece bununla sınırlı kalmamakta, “ara eleman” ihtiyacını karşılamak üzere meslek yüksek okullarının yeniden düzenlenmesi de sayılan amaçlar arasında yer almaktadır. Hatta, üniversitelerin işlevinin bu bağlamda yeniden tanımlandığı şu madde, bu bakış açısının sınırlarını göstermesi bakımından çarpıcıdır; “Merkezi Yönetim, devletin ihtiyacı olan alanlarda üniversitelerde araştırma ve teknoloji geliştirme programlarını destekleyecek, üniversitelere bu konularda fon sağlayacaktır. Böylece üniversitelerimizin sanayi ile işbirliği içerisinde olmaları, pratik faydayı gözeten kurumlar haline gelmeleri sağlanacak, toplumdan ve hayattan kopuk bir görüntü arz etmelerinin önüne geçilecektir.”[85]

    AKP üniversitelere bakışını da tüccar siyaseti yapmanın gerekleri çerçevesinde oluşturmuş bulunmaktadır. Herhalde üniversiteler bu şekilde yapılandırıldığında, “herşey ekonomi için” anlayışının mutlak hakimiyeti sağlanmış olacak. Türk gençliği, küresel sermayenin demokrat kölesi yapılacaktır. Eğitim-öğretim kurumlarının asli işlevi ekonomi ile kurulacak ilişki üzerinden tanımlandığında bilim, ahlak, sanat ve edebiyat gibi alanlarda çalışma yapanlar, herhalde toplumsal yaşam içinde ikincil bir role sahip olacaklar ve asalak sınıflar içinde görüleceklerdir.

    “Köklü bir eğitim reformu yapmaktan” söz eden AKP, yukarıya aktarılan maddelerden de açıkça çıkartılacağı üzere, gerçekte piyasa ekonomisinin ve siyonist sermayenin gerektirdiği özelliklere sahip insanlar yetiştirmeyi amaçlamaktadır. Bu reform yapılırken sermaye ve temsilcilerinin asli söz sahipleri olarak muhatap kabul edilecekleri tartışma götürmeyecek kadar açıktır. Eğitim sistemi üzerinde söz sahibi olabilecek diğer aktörlerin anılmaması AKP’nin tercihleri ile yakından ilişkilidir. Eğitim sisteminin nasıl olması gerektiğini programında ortaya koyan bu parti, “Ekonominin ihtiyaçlarını ve küresel güçlerin amaçlarını en iyi ben bilip yerine getiririm edası ile hareket ederken, Müslüman halkımızı da avutma yoluna gitmektedir.

    Eğitim ve öğretim sisteminin yaratacağı insan modeli, parti programında şu şekilde tanımlanmaktadır; “Katılımcı, özgür düşünme ve analiz alışkanlığı geliştiren, bağımsız karar verme ve üretme yeteneğini teşvik eden, çoğulcu değerleri sunan, vatandaş olma bilincini yükselten, çağdaş gelişme ve teknolojileri öğreten bir eğitim anlayışına geçilecektir. Bu dönüşümde demokratik ve gelişmiş ülkelerin deneyimlerinden de istifade edilecek, öğretmen yetiştiren okullar bu anlayışa göre yeniden yapılandırılacak ve mevcut öğretmenler yeni sisteme göre hizmet içi eğitime tabi tutulacaktır.”[86]

    AKP, herşeyin milli olanından söz eden Milli Görüş’ün partilerine göre farklı bir yaklaşım sergileyerek, “demokratik ve gelişmiş ülke deneyimlerinden de istifade” etmek gerektiğini söylemektedir. Bu, Milli Görüş çizgisini terk etmenin bir ifadesidir. Piyasa ekonomisinin yerleşmesini ve dünya sistemine entegrasyonu savunan bakış açısına sahip bir partinin, eğitim sistemini de genel hedeflere göre düzenlemesi ve mevcut örneklerden yararlanma isteği kaçınılmaz bir neticedir. Ortaya konulan amaçlar, eğitim ve öğretimin veriliş tarzını ve kimin tarafından verileceğini de doğrudan belirlemektedir. “Temel eğitim, kamu tarafından parasız olarak sunulacaktır” diyen AKP, eğitim ve öğretim hizmetlerinin yürütülmesinde özel sektöre büyük bir önem vermektedir. “Okul öncesi eğitim kamu ve özel sektör eliyle ülke genelinde yaygınlaştırılacak” ve vakıf üniversiteleri desteklenecek diyen AKP, özel sektörün eğitim sistemine girişini teşvik edeceğini programına şu şekilde yazmıştır; “Özel sektörün eğitim yatırımlarında bulunmasını sağlamak amacıyla özendirici düzenlemeler yapılarak özel öğretim kurumları yaygınlaştırılacak ve mevcut okulların 100 kapasite ile çalışmalarını temin eden düzenlemeler yapılacaktır. Başarı kıstası esas alınarak maddi durumu iyi olmayan ailelerin çocuklarının da özel okullarda okuyabilmelerini sağlamak amacıyla, devlet tarafından hizmet satın alınması yoluna gidilecektir. Talep oluşturularak özel sektörün eğitim yatırımlarına kaynak ayırması temin edilecektir.”[87]

    AKP, eğitim ve öğretimin de özel sektör eliyle yürütülmesi için son derece kararlıdır. Zaten hükümete geldikten sonra yoksul hizmet satın alınması yoluyla özel okullara çalışmalarını başlattığı bilinmektedir. Bunun, hangi ideolojiye sahip okulların önünü açıp açmayacağı bir yana, serbest piyasa AKP için tek belirleyici durumuna gelmiştir. Kamu üniversitelerinde okuyanlara kredi verilmesi ve yoksul öğrencilere yardım edilmesi öngörülmekle birlikte, sosyal devlet ilkesi, artık AKP için Milli Görüş tarihinde kalmıştır. Değişen kapitalizmin ihtiyaçlarına ve dünya siyonizminin ihtarlarına göre kendini yapılandıran AKP, eğitim konusunda, “Bunu da en iyi ben yaparım” deme noktasındadır.

    “Eğitim” bölümünde, eğitim kurumlarının mimarisinin tek tip olmaktan çıkartılacağı, yabancı dil öğretimine önem verileceği, eğitimde teknolojik gelişmelerden yararlanılacağı, yurt dışında yaşayan Türk vatandaşlarının çocuklarının eğitim sorunu ile ilgilenileceği, özürlülerin eğitimine özel önem verileceği, okul aile birliliği ve rehberlik sisteminin güçlendirileceği de yer verilen konular arasında bulunmaktadır.

    Eğitim ve öğretim alanına yönelik tartışmalarda en fazla gerilimin yaşandığı 8 yıllık zorunlu eğitim, İmam Hatip Liseleri ve YÖK konularında AKP, SP’nin aksine, çok daha yumuşak ve teslimiyetçi bir üslup seçerek dolaylı anlatım yolunu seçmiştir. Fakat yine de gerilimin taraflarından biri olma özelliğini devam ettirmekte ve dindar tabanına selam göndermektedir.“Zorunlu eğitim kademeli, tercih ve yönlendirmeye imkan sağlayacak şekilde yeniden düzenlenecek,”[88] ifadesinde de görüldüğü gibi AKP, 5+3 gibi sloganlar üzerinden sorunu ele almamakla birlikte, konuya yaklaşımı SP’den çok farklı görünmektedir. “Kademeli, tercih ve yönlendirmeye imkan sağlayacak” düzenlemelerle kastedilenin 5+3 formülü olduğu kamuoyu tarafından bilinmektedir. Üniversiteye giriş sınavları üzerinden yürütülen İmam Hatip tartışmasında da daha teknik bir dil kullanmayı seçen AKP, konuyu programında şu şekilde işlemiştir; “Halen yürürlükteki uygulama, hakkaniyete aykırı ve öğrencilerin motivasyonunu azaltan sonuçlar üretmektedir. Bu uygulamanın çarpıklıkları öncelikle ele alınacak üniversiteye giriş sınavlarında tüm lise ve dengi okul mezunlarına fırsat eşitliği sağlanacaktır.”[89] Hükümet olmasının ardından yürüttüğü çalışmalar, attığı adımlar dikkate alındığında AKP’nin Milli Görüş’ün bu konudaki yaklaşımına sözde sahip çıktığı, ama bunu tamamen istismar ve oy kaygısı amacıyla yaptığı görülebilmektedir, zaten programdan da başka bir sonuç çıkmamaktadır.

    AKP din eğitimi konusunda, SP gibi açıkça zorunlu din ve ahlak dersi uygulamasından söz etmek yerine, dolaylı ve oyalayacı olarak Anayasa üzerinden şu şekilde dillendirmektedir; “Din eğitimi ve öğretimi konusunda Anayasa’nın 24. maddesiyle devlete verilen görevler, bu maddenin lafzına ve ruhuna uygun düşecek şekilde yerine getirilecek; özellikle isteğe bağlı din eğitimi ihtiyacı, eksiksiz düzeyde karşılanarak elverişsiz koşullarda ve ehliyetsiz kişiler eliyle yürütülen sağlıksız ve denetim dışı din eğitimi uygulamalarına meydan verilmeyecektir.”[90]

    “AKP, birçok konuda özgürlükçü bir tutum içinde olduğunu ifade etmesine rağmen, din eğitiminin tamamen seçmeli olması yönünde bir tercihte bulunmamaktadır. Kimi Anayasa maddelerini değiştirmekten söz eden AKP, din eğitimi ve öğretimi konusunda Anayasa’nın arkasına sığınmaktadır. Serbest piyasadan yana tercihlerini açıkça dillendirerek büyük sermaye ile uzlaşma içine giren AKP, bu konuda ise tabanının beklentilerini karşılamayı tercih etmektedir.” Yorumu yanlıştır ve AKP’yi kendi tabanına “samimi ama çaresiz” gösterme amaçlıdır.

    Son yıllardaki tartışma konularından biri olan üniversiteler ve YÖK hakkında AKP programında şu tespitler yapılmakta ve çözüm önerileri sunulmaktadır; “Türkiye’de yüksek öğretim, nicelik açısından büyük bir ilerleme kaydetmiş, ancak nitelik bakımından aynı başarı gösterilememiştir.Yüksek öğretimde köklü bir reform ihtiyacı vardır. YÖK; üniversiteler arasında koordinasyon sağlayan, standart belirleyici bir yapıya kavuşturulacak, üniversiteler idari ve akademik özerkliğe sahip, öğretim elemanları ve öğrenciler üzerinde baskı, dayatma ve antidemokratik uygulamaların bulunmadığı, bilimsel bilginin üretildiği, araştırma ve öğretim faaliyetlerinin esas olduğu kurumlar haline getirilecektir.”[91]

    Üniversitelerin içinde bulunduğu ve dar bir kesim dışında kimsenin olumlu saymayacağı tabloya dikkat çeken AKP, siyasal mücadelede önemli bir avantaj elde etmekte ve ardından yüksek öğretimde köklü reform yapılması gerektiğini belirtmektedir. YÖK konusunda ise SP gibi bu kurumun kaldırılacağını söylemese de benzer bir şekilde üniversiteler arasında koordinasyon sağlayacak bir kuruma dönüştürüleceğini ifade etmiş ama beş yıla yakın iktidarında bu sözünü yerine getirmemiştir.

     

    Laiklik ve Diyanet

    Milli Görüş hareketi ve kurduğu partiler, genellikle laikliğe aykırı faaliyette bulundukları suçlaması ile karşı karşıya kalmış ve hemen hemen aynı gerekçeyle partileri kapatılmıştır. Taşıdığı önem nedeniyle yasal ve polisiye boyutunu bir kenara bırakıp bu partilerin programlarında konunun nasıl ele alındığına bakmak gerekir.

    Milli Görüş’ün ilk partisi konuyu “Vicdan Hürriyeti” ve “Diyanet İşleri” başlığı altında ele almıştır. MNP programının “Vicdan Hürriyeti” bölümü şöyle yazılmıştır: “Vatandaşın dini inanış, ibadet, öğretim, telkin ve terbiye ihtiyaçlarını karşılayacak bir vicdan hürriyeti anlayışına sahibiz. Din ve vicdan hürriyetinin teminatı olarak tarif edilen laikliğin, dine baskı ve dindarlara saygısızlık gayesine alet edilmesine karşıyız. Laiklik mevzusunda Partimizin ölçüsü; bu müesseseyi din aleyhtarlığı şeklinde bir tatbikata döken her nevi anlayışa karşı olmak şeklinde ifade edilebilir. Ortaçağ Avrupa’sında engizisyon mezalimi ve koyu bir taassup hüküm sürerken, din ve vicdan hürriyeti tatbikatında en faziletli örnekleri vermiş olan milletimizi, dini bilgiden kısmen veya tamamen mahrum bırakmaya müncer[92]olabilecek yanlış politikanın yerine dini hislerin istismarına mahal ve imkan bırakmayacak mahiyette bir eğitim ve öğretim politikası takip ve tatbik etmek davasındayız.”[93]

    Yukarıdaki alıntının ilk cümlesinde vicdan hürriyetinden söz edilmiş ve MNP, din konusundaki mevcut uygulamalardan rahatsızlığı üzerinden bu madde şekillendirilmiştir. Dini özgürlükler ile resmi laiklik anlayışı ve uygulamaları arasındaki uygunsuzluktan duyulan rahatsızlıktan hareketle laiklik kavramın içeriğini doldurdukları açıkça görülebilmektedir. Erbakan Hoca’nın ifadesiyle Türkiye’de laiklik yerine “dinin devlet tarafından kontrolü anlamına gelen” Bizantinizm[94] kavramıyla karşılanabilecek bir uygulama yürütülmektedir. Erbakan’a göre Türkiye’de laikliğin böylesi bir içerikle uygulanması nedeniyle “nüfusumuzun 98’ini teşkil eden Müslüman halkımız, gayri müslimlere ve dinsizlere tanınan hak ve özgürlüklere imrenir hale getirilmiştir.”[95] Milli Görüş hareketinin tartışmasız liderinin söylediklerinden hareketle, MNP’den itibaren kurulan partilerin, din ve devlet ilişkilerinin, bilimsel ve evrensel içeriğe göre kurulması şeklinde laikliği tanımladıkları sonucu çıkartılabilir.

    Milli Görüş’ün “Bizantinizm” olarak adlandırdığı Türkiye’deki laiklik uygulamasından duyulan rahatsızlık, MNP programına açıkça taşınmıştır. Bu durumun; devletin dinle kurduğu ilişki tarzından kaynaklandığının ileri sürülmesi nedeniyle, Cumhuriyet’in ilk yıllarında inşa edilen ve rejimin en önemli kurumlarından biri olan Diyanet Teşkilatı konusunun, MNP programında nasıl ele alındığı sorusu akıllara gelmektedir. Türkiye’deki uygulamanın laiklik değil “Bizantinizm” olduğunu söyleyen Milli Görüş, Diyanet Teşkilatı’na bakışının olumsuzluk içermesi beklenirse de MNP programında tam tersi bir yaklaşım egemendir.

     

    Bu Haber 2689 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS