• MAL VARLIĞI MESELESİ VESAHTE SOLCULUK GÖSTERİLERİ

    MAL VARLIĞI MESELESİ VESAHTE SOLCULUK GÖSTERİLERİ

    19 Temmuz 2011
    ERBAKAN KÜTÜPHANESİNDEN DÜNYANIN DEĞİŞİMİ VE ERBAKAN DEVRİMİ

     
    | Devamı

    MAL VARLIĞI MESELESİ VE

    SAHTE SOLCULUK GÖSTERİLERİ

    Konuya çok yanlış algılanan bir durumu düzelterek başlayalım:

    İslam dini, fakirliği değil, tam aksine ve özellikle zenginliği övmüş ve teşvik etmiştir. Bakınız;

    İslam’ın şartlarından birisi de zekattır. Zekat emri, zengin olmayı gerektirir.

    İslam’ın önemli bir şartı, Hacc’dır. Hac ibadeti ancak zenginlikle yerice getirilebilir.

    İslam’ın temel şartı ve hayat sigortası; ‘cihat’tır. Ülke içinde siyasi ve ilmi hizmet, dış düşman tehsine karşı askeri hareket, yine ancak maddi imkanlarla başarılabilir. Yani zengin olmayı icab ettirir.

    “Salih (helal ve hayırlı) mal, salih insanın elinde ne kadar güzel ve gereklidir.”[1]

    “Fakirlik, küfür olmaya yaklaştı.”[2]

    “O mal ki, insan onunla namusunu (onurunu ve İslami sorumluluğunu) koruyor; işte sahibine malı (kazanmak ve helal yolda harcamak) nedeniyle sürekli sadaka yazılıyor.”[3]“Mümin bir kimsenin izzet ve şerefi, başkalarına ihtiyaç duymaktan uzak bir zenginliğe sahip olmasıdır” (Hadis: Tabarani, Hakim) gibi Peygamber (sav) öğütleri ve,

    “(Öyle yapın ki, Allah) üzerinize gökten sağnak (yağmurlar) yağdırılsın.

    Size (her türlü) mallar ve çocuklarla yardımcı bulunup (şerefinizi artırsın), Size (meyve yüklü) bağlar-bahçeler yaratıp bağışlasın ve (bereketli) ırmaklar akıtsın.”

    Size ne oluyor ki, Allah’tan (her türlü helal zenginlik ve servetin sağlayacağı böyle) bir “vakarı” (onur ve olgunluğu) ummuyor(ve arzu etmiyor)sunuz?..”[4] mealindeki Kur’an ayetleri, meşru ve mübah yollarla kazanılan; helal ve hayırlı yolda harcanan servetin ne denli mübarek ve gerekli olduğunu bildirmektedir.

    Ancak unutulmasın ki: haram ve haksız kazanılan ve cimrilik yapılıp hayırdan kıskanılan servette, dinimizde şiddetle yasaklanmış ve yerilmiştir.

    Manevi mürşidimiz Palulu Hacı Haydar Efendi Hazretlerinin:       

    “Efendi, yemek ve içmek hususunda tavsiyeniz nedir? Sorusuna verdiği şu cevap ne kadar güzeldir:

    “Evladım;

    Helal kazanılsın, hayırda harcansın, israfa kaçmamak ve oburluk yapmamak şartıyla, her nimetten doyana kadar tadılsın… Hadiste buyrulduğu gibi, Allah’ın nimeti üzerindekilerden ve evinizdekilerden anlaşılsın

    Ama haram ve haksız yollarla sağlanan maldan; dini ve davası rüşvet verilerek kazanılan paradan; hilekarlık ve sahtekarlıkla kavuşulan imkan ve iktidardan, az yemekle veya riya için hayır işlemekle takva numarası yapanların durumu ise: az necis yemekle övünen ahmaklar gibidir..”

    Ve hele bütün okullarını birincilikle bitirmiş, ülkemizin en genç doçenti ve en genç profesörü unvanına erişmiş; Leopar Tankları’nın en önemli mekanizmalarını yeniden icad edip, hayata geçirmiş; başta Almanlar olmak üzere dünyanın en saygın bilim adamlarının hayret ve hayranlığını elde etmiş; Türkiye’nin ilk yerli Gümüş Motor sanayi şirketini kurup üretime geçirmiş; Baba ve ana tarafından varlıklı ve saygın bir aileden gelmiş Erbakan Hoca gibi yüksek bir beynin ve becerinin, sıradan bir mahalle marketinin bile servetine yetişemeyen mal varlığını diline dolayan densizlere ve özellikle solcu geçinen bazı kesimlere ve CHP’lilere bir çağrımız var:

    Kuvay-ı Milliye’nin Mehmet Akif gibi kurmayları ve İstiklal Savaşımızın nice isimsiz kahramanları ve paşaları: ilaç parası ve cep harçlığı bulamadıklarından borç içinde ölürken; önceleri Amerikan mandacılığını savunan, Ankara hareketine bile sonradan ve bir nevi zorla katılan ölümüne kadar bir buçuk sene Atatürk’ün yanına bile uğramayan şu istismarcı Kemalizm yakıştırmasının mucidi ve siyonist-sabataist gizli cuntanın aleti İsmet İnönü’nün, bugün oğullarına ve kızlarına geçen, Türkiye’nin değil hatta dünyanın sayılı gayri menkul zenginliğini; İstanbul, Ankara, İzmir ve Ege kıyılarında zaptettiği ve Erbakan’ın mal varlığının en az yüz katı değerindeki servetini: hangi ticaret ve şirketiyle kazandığını ispatlayın ve bizleri utandırın da görelim..

    Şu CHP’nin çiftliği haline getirilen İş Bankası, hangi paralarla ve ne maksatla kurulmuştur? Ve nasıl CHP’nin yemliği haline sokulmuştur? 12 Eylül’de, sağolsun Kenan Paşa, nasıl bu yolsuzluğu durdurmuş ve bu yüzden kimler ve niye kudurmuştur? Yüreğiniz varsa belgeleriyle açıklayın da görelim?

    Yoksa: Bütün sabataistlerin yedi sülalesini araştırıp bulan, ama ne hikmetse Tanzimatçı, ittihatçı ve Jön Türk İslamcı; asıl tahribatçı hainlerin kökeninden ve Selanikli kimliğinden hiç bahsetmeyen ve üstelik bunları, “Cumhuriyete ulaşma sürecinin devrimci öncüleri” havasıyla şişiren, (ama her halükarda, sabataist şebekenin kısmen de olsa, deşifre edilmesinde önemli bir işlev gören) eski tüfek solculardan Yalçın Küçük’ün 12 Eylül olayına ve Kenan Evren Paşa’ya hınçları da, acaba bu yüzden midir?

    Çünkü “Şebeke”sinde şunları söylemektedir:

    “Orgeneral K. Evren önderliğindeki yönetimin, koyu bir Erbakanist çizgi izleyeceğini önceden görebiliyordum. Ve hatta, (Rusya’daki) Ekim Devrimine hiçbir inancı kalmamış (olan) Hruşov’un; sürekli Lenin’den ve devriminden söz etmesi (ve onu istismara yönelmesi) gibi; General Evren ve arkadaşlarının da, Kemal Paşa’ya ve Kemalizme, hiçbir bağlarının kalmadığını ve bu nedenle (ve istismar niyetiyle herkesten) daha çok Atatürk’e bağlılık nutukları atacaklarını bilebiliyordum…”

    “Eylülizmi bu çerçevede ele alıyoruz; kapitalizmin çok köktenci bir düzenlemesidir; hem “Milli”, hem de “beynelminel” bir nitelik taşıyor…”[5]

    Ve tabii “Kenan Paşa ve ekibinin nasıl bir yol izleyeceğini önceden sezdiğini söylemesi, sadece bir keramet gösterisidir ve hava atmaya yöneliktir. Ancak 12 Eylül icraatlarını bizzat gördükten sonra bile olsa, bazı çarpıcı gerçekleri fark etmiş olması, yine de bir feraset alametidir ve kutlanması gerekir.

     

    “Müslümanların zengin, güçlü ve ihtişamlı olmasının, İslam’ın genel mantığıyla çeliştiğini zannetmek yanlıştır:

    Halk arasında fakirliği, az gelişmişliği, köylülüğü, ezikliği ya da yaygın deyimle dünyadan elini-eteğini çekmeyi müslümanlığın simgesi olarak görmek adeta alışkanlık haline gelmiştir. Bunun tersine bir modelin dinle ilgisi olmadığı inancı oldukça yaygındır. Ancak bu doğru değildir ve diğer birçok konuda olduğu gibi, Kur’an’dan uzak bir din anlayışının varlığından kaynaklanır. Dinin temel kaynağı olan Kur’an, sözde saygı, hürmet adı altında hiç okunup üzerinde düşünülmemiş ve bu nedenle de kulaktan dolma hurafelerden oluşan bir din anlayışı gelişmiştir. Yüzyıllardır bu çarpık din anlayışı nedeniyle ticareti gayrı müslimlere havale eden, siyasi mevkileri yahudilere terkeden, tevazu adı altında ezilmeyi bir erdem olarak benimse yen ve ne yazık ki müslümanlıkla özdeşleştirilen bu kavruk zihniyetin altında tek bir neden yatmaktadır. Bu neden, peygamberin Kur’an’da da yer alan “Rabbim gerçekten benim kavmim, bu Kur’an’ı terkedilmiş (bir kitap) olarak bıraktılar.”[6] şeklindeki ifadesinde çok açık bir şekilde görülebilir.

    Peygamberin üstteki ifadesinden de anlaşıldığı gibi, İslam’ın içine girmiş yanlış uygulamalar, Kur’an’ın terk edilmesinden kaynaklanmaktadır. Yukarıda sözünü ettiğimiz eziklik kültürünün ana nedeni de budur. Oysa Kur’an’a bakılmış olsa, İslam’ın kesinlikle böyle bir model öngörmediği rahatlıkla anlaşılırdı: Birçok peygambere büyük servet ve “mülk” verildiği ayetlerde geçer. Bunların içinde Hz. Süleyman’ın eşi görülmemiş zenginliği ve ihtişamı asırlardır dillere destan olmuştur. Allah’ın birçok ayette kendi sinden övgüyle bahsettiği ve örnek gösterdiği Hz. Süleyman, kuşkusuz Allah’ın rızası dışında bir amaca ve Allah’ın dini dışında bir yol göstericiye sahip değildi. Öyle ki, Hz. Süleyman Allah’ın kendisine verdiği ettiği sözkonusu büyük mülke sahip olmadan önce şöyle dua etmişti:

    “Rabbim, beni bağışla ve benden sonra hiç kimseye nasib olmayan bir mülkü (maddi imkân ve iktidarı) bana armağan et. Şüphesiz sen, karşılıksız armağan edensin.”[7]

    Eğer zengin olmayı dilemek müslümanlar için kınanmış bir hareket olsaydı, Allah çok sevdiği bir peygamberine bu duayı yaptırıp da sonra kabul etmez ve onu böyle bir hata içine sokmazdı. Hâlbuki Allah onun bu duasını kabul etmiş ve en ufak bir kınamada dahi bulunmamıştır. Tam tersine Kur’an’da Hz. Süleyman’dan sürekli övgüyle bahsedilmektedir:

    “Biz Davud‘a Süleyman’ı armağan ettik. O, ne güzel kuldu. Çünkü o, (daima Allah’a) yönelip-dönen biriydi.”[8]

    Hz. Süleyman bu konuda tek örnek değildir. Onun babası olan Hz. Davud da kendisine Allah tarafından hükümdarlık verilmiş, güç ve iktidar sahibi bir peygamberdi. Kur’an’da kendisinin sarayda oturduğu belirtilmektedir. Aynı şekilde Allah Hz. İbrahim ve ailesine de büyük bir mülk verdiğinden bahsetmektedir:

    “Yoksa onlar, Allah’ın kendi fazlından insanlara verdiklerini mi kıskanıyorlar? Doğrusu biz, İbrahim ailesine Kitabı ve hikmeti verdik; onlara büyük bir mülk (servet ve devlet) de verdik.”[9]

    Dikkat edilirse üstteki ayette Allah’ın bir lütuf olarak insanlara (müslümanları kastederek) zenginlik vermesini kıskanmak da yerilmektedir. Peygamberimiz Hz. Muhammed’in de Allah tarafından zengin edildiği Kur’an’da şöyle geçer: “Bir yoksul iken seni bulup zengin etmedi mi?”[10]

    İşte bu noktada müminlerin zenginlik anlayışı ile cahiliyedeki zenginlik anlayışının farkı ortaya çıkmaktadır. Müminler, mülkün Allah’tan geldiğini ve mülkün asıl sahibinin de yine Allah olduğunun bilincindedirler. Oysa cahiliyedeki zenginlik anlayışı, mala sahiplenme içgüdüsü üzerine kuruludur ki, bu tüm mülkün sahibi olan Allah’a karşı bir isyandır. İki taraf arasındaki bu büyük fark, mülkün kullanılmasında da ortaya çıkar: Müminler mülkü Allah rızasına uygun olarak, yani dinin menfaatlerine göre harcarlar. Oysa cahiliyedeki mülk sahiplerinin temel özelliği “yeryüzünde bozgunculuk”[11]çıkarmalarıdır.

    Bu ayetleri gördükten sonra konunun başında tarif ettiğimiz fakirlik ve eziklik zihniyetini savunanların peygamberleri bırakıp kimleri örnek almaya çalıştıkları gerçekten merak konusudur. Ayetlerden de anlaşıldığı gibi zenginlik, ihtişam ve hakimiyet Allah’ın dilediği mümin kullarına armağan ettiği bir lütfudur. Önemli olan Allah’ın helal yoldan verdiği mal ve servete karşı gereken şükrü yaparak bunları yerli yerinde kullanmak, Allah’ın nimetini sürekli anmak ve bu sayede Allah’a yakınlaşmaya ve O’nun rızasını kazanmaya yollar aramaktır. Nitekim Hz. Süleyman’ın Kur’an’da geçen ifadesi onun mal sevgisinin amacını açıklamaktadır:

    O (Süleyman) da demişti ki: “Gerçekten ben, mal sevgisini (sadece) Rabbimi zikretmekten (O’nun dinine ve davasına hizmetten ve Allah’ıma şükretmekten) dolayı tercih ettim.”[12]

    Ancak, bu dünyanın bir imtihan yeri olduğunu da akıldan çıkarmamak gerekir. Çeşitli sıkıntılar ve zorluklar karşısında gösterilen sabır ve kararlılığın derecesi insanın manevi kalitesini belirler. Bu nedenle Allah, bu üstün özelliklerini ortaya çıkarmak ve onları kendi katında mükâfatlandırmak için inananları değişik olay ve ortamlarla karşılaştırabilir. Allah’ın, müminlerin sabrını ve kendisine karşı olan güvenlerini denemek için onları ölüm, korku, vs. cinsinden çeşitli güçlüklerle olduğu gibi fakirlikle de sınaması çok doğal bir olaydır. Fakat doğru olan, müslümanın bunu genel bir yapı olarak kabullenmesi değil, bir yandan güzelce sabrederken diğer yandan da Allah’ın nimetlerini arttırması, genişletmesi, ferahlık vermesi için sürekli bir talep içinde bulunmasıdır. Ayrıca bunu yalnız kendi şahsı için değil, bütün müminler için istemesi ve Allah’ın adını yüceltmek için geniş imkanlar talep etmesi gerekir. Kur’an’ın ruhuna en uygun olan davranış şekli de budur.

    Bu arada mutlaka unutulmaması gereken bir nokta vardır: İslam’da insanlar zenginlik kıstasına göre değerlendirilmezler. Bir insanın fakir ya da zengin olması onun Allah katındaki konumunu etkilemez. Önemli olan sahip olduğu mülkü, ister çok az ister çok fazla olsun, Allah’ın rızasına uygun olarak harcayıp-harcamadığıdır. Müminin zengin olma talebinin ardında da, elde edeceği malları Allah rızasına uygun olarak kullanabilmek isteği vardır. Bunun aksi bir tavır, yani “mal biriktirmek” müminler için sözkonusu olamaz. Çünkü “mal biriktiren” kişiler, “altını ve gümüşü biriktirip de Allah yolunda harcamayanlar... Onlara acı bir azabı müjdele”[13] hükmüne dahildirler.

    Zenginlik ve ihtişam cennetin en önemli özelliklerinden oldukları için bu dünyada da benzeri ortamı ve nimetleri Allah’ın müminlere bir armağanı ve şevk kaynağı olarak göstermesi ve yaşatması son derece normaldir.

    De ki: “Allah‘ın kulları için çıkardığı ziyneti ve temiz rızıkları kim haram kılmıştır?” De ki: “Bunlar, dünya hayatında iman edenler içindir, kıyamet günü ise yalnızca onlarındır.” Bilen bir topluluk için ayetleri böyle birer birer açıklarız.[14]

    İnananlar bu dünyada Allah’ın nimetlerinden yararlanıp zevk aldıkları gibi, kendilerine verilenleri Allah yolunda harcamaktan da çok büyük zevk alırlar. Bu gözle bakıldığında mal, mülk, servet ve bunlara sahip olmak için dua etmek samimi müminler için bir ibadet ve ecir kaynağıdır. Allah şükrü yapılan ve Allah yolunda sarfedilen malı arttıracağını vaadetmektedir.

    Aynı zamanda Kur’an’a tabi olan gerçek bir mümin yeryüzünde Allah’ın halifesidir; O’nu temsil eder. Bu nedenle de Allah, yeryüzünün gerçek sahiplerinin müminler olacağını bildirirken bu nimete erişecek olanların sahip oldukları özellikleri Kur’an’da şöyle belirtir:

    Allah, içinizden iman edenlere ve salih amellerde bulunanlara va’detmiştir: Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl ‘güç ve iktidar sahibi’ kıldıysa, onları da yeryüzünde ‘güç ve iktidar sahibi’ kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirip ulaştıracaktır. Onlar, yalnızca bana ibadet ederler ve bana hiç bir şeyi ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkar ederse, işte onlar fasıktır.[15]

    “Müslümanların şık ve modern giyim kuşamları, lüks ve modern evlerde yaşamaları, son sistem teknolojileri kullanmaları, çağdaş gelişmeleri takip etmeleri ve yararlanmaları, dini modernize edip yozlaştırmak ve İslam’ın hükümlerini çağa uydurmak anlamına asla gelmez

    Önce, “modern” kavramının anlamına ve bu kavramdan yola çıkarak yapılan bazı çarpıtmalara değinmemiz gerekir.

    Modernizm kavramı, en temel anlamıyla yeniliği ifade eder. Modern olan bir şey yenidir. Modern toplum, yeni gelişmeler üreten, ya da yeni gelişmeleri izleyen toplumlar demektir. Modern insanın tanımı da aynı şekilde: yeniliklere açık, yeni olan şeyleri benimseyen kişi olarak yapılabilir.

    Modernliğin karşıtı ise gelenekselliktir. Geleneksel bir toplum, ya da geleneksel (geleneğine bağlı) bir kişi, yeni (yani modern) şeylere sıcak bakmaz. Eskiyi muhafaza etmenin doğru olduğuna inanır. Yeni şeylerin bir tür “bozulma” olduğunu düşünür.

    Evet kavramların anlamları temelde bu şekildedir. Ancak asıl önemli olan, dinin bu iki kavrama göre nasıl yorumlandığıdır. Bu konuda uzunca bir süredir bilinçli bir çarpıtma yapılmaktadır: 19. yüzyılda zirveye çıkan pozitivist/materyalist dünya görüşünün temsilcileri, ortaya attıkları dinsiz hatta din-düşmanı insan ve toplum modelini “modern” olarak tanımlamış, buna karşı dini de “geleneksel” düşüncenin bir parçası olarak tarif etmişlerdir. Bu şeytani telkine göre: eski düşünce, sistem ve kurumlar ortadan kalktıkça; yeni sistemler, yeni teknolojiler kabul edildikçe, zamanla gelenek ve dolayısıyla da geleneğin bir parçası olan din de ortadan kalkacaktır. Doğrusunu söylemek gerekirse, maalesef bu telkin oldukça etkili olmuştur ve bugün dünyada pek çok kimse “eski” şeylerin daha dini, “yeni” şeylerin daha din-dışı olduğunu düşünmektedir. Bu yüzden yeni şeylere yönelenler, kendilerinin dinden uzaklaştığını düşünmekte ve böyle düşündükleri için de uzaklaşmaktadır. Dine olan inançları korumanın en iyi yolunun ise geleneksel değerlere sarılmak olduğu düşünülür olmuştur. İslam’ın bir “yaşlılar dini” olduğu şeklindeki batıl inancın temelinde de bu yatar.

    Oysa dinin gelenekle özdeşleştirilmesi tamamen yanlış bir düşüncedir. Kur’an’ın bize öğrettiği Hak Din, insana bir takım gerçekleri öğretmekte (Allah’ın varlığı ve vasıfları, ahiret gibi), ahlaki kıstaslar vermekte ve toplumsal düzenlemeler getirmektedir. Kur’an’ın öğrettikleri arasında “geleneği korumak” gibi bir emir asla yoktur. Aksine tüm peygamberler gönderildikleri toplum tarafından “geleneği yıkmak”la ve “atalar”ın bıraktığı şuursuz mirası bırakmakla suçlanmışlardır.

    Dolayısıyla bir şeyin eskiye ait, geleneksel bir şey olması, onun “dini” olması anlamına gelmez. Dinin bize verdiği, doğru ve yanlış kıstasları vardır. Yanlışlar “eski”nin de “yeni”nin de içinde olabilirler. Aynı şekilde doğrular da hem “eski”nin hem “yeni”nin içinde yer alabilirler. Bu nedenle, gelenek içinde yer alan ve “dini” sayılan pek çok şey aslında din-dışıdır ve din-dışı sanılan pek çok modern şey de oldukça “dini” olabilir.

    Bu nedenle konuyu incelerken öncelikle bu geleneksel-modern karmaşasının dışına çıkabilmek gerekir.

    Dolayısıyla müminler “yeni”ye karşı “eski”yi savunan tutucular değildirler. Aksine, tarih boyunca çoğunlukla “yeni” şeylerin savunuculuğunu yapmışlar, eski köhnemiş düşünce, sistem ve kurumları ortadan kaldırmışlardır. (çünkü cahiliye toplumunda bulunan ve “muhafaza” edilmesinde yarar olan pek bir şey yoktur). Bu nedenle gerçek mümin: her zaman için taassupsuz ve yeniliklere açık bir bakış açısına sahiptir. Gerek estetik ve sanat açısından, gerek bilimsel ve teknolojik açıdan mevcut olan en son ve en yeni imkanları en iyi şekilde değerlendirmek, İslam’ın ve müslümanların menfaatine kanalize etmek Kuran’da tarif edilen akılcı hareket tarzının bir gereğidir. Kur’an bu yaşam tarzını yasaklamadığı gibi tam tersine teşvik etmektedir.

    Dinle ilgisi olmadığı halde, aynı şekilde dinle özdeşleştirilmek istenen bir ikinci kavram da “yasakçılık”tır. Bu konu üzerinde de durmakta yarar var. Öncelikle şu çok iyi bilinmelidir: İslam, insanlara yeni yasaklar getirmekten çok, onları kendi kendilerine koydukları veya zalim yönetimlere tabi tutuldukları yasaklardan kurtarmayı hedefler.

    İnsanların kendi kendilerine koydukları bu yasaklar, cahiliye toplumunda yaşanan sistemin temelidir. Yozlaşmış toplum içinde “insanın insana kulluk etmesi” yani başka insanları yol gösterici, efendi, hüküm koyucu, kısaca “Rab” edinmesi prensibi vardır. Bu “insana kulluk” sisteminin içinde de sayısız yasak vardır: Herkesin bir “üst”ü vardır ve bu “üst”ün koyduğu yasaklara uymak zorundadır. Farklı ortamlar içir farklı davranış kalıpları geliştirilmiştir, adet ve gelenekler oluşturulmuştur ve bunlara aykırı davranmak “yasak”tır. Ayrıca insanlar kendi kendilerine de bazı sınırlar çizmiş, yasak ve sınırlamalar getirmişlerdir. Tüm bunlar, insanları cendereye sokan bir tür “zincir”dir. Ve Hz. Peygamberin temel özelliklerinden birisi de, bu zincirleri parçalamaktır. Kur’an peygamberin vasıflarından birinin, “müminlerin ağır yüklerini, üzerlerindeki zincirleri indirmek” olduğunu bildirir.[16]

    Buna karşın, Kur’an da elbette bazı yasaklar getirir. Fakat bunlarla cahiliye toplumunun “zincir”e benzeyen yasakları arasında çok büyük farklar vardır. Öncelikle bu yasaklar, insanı yaratan ve dolayısıyla onu en iyi tanıyan Allah tarafından konmuştur. Bu nedenle de kesin olarak insanın yararınadır. Ayrıca bu yasaklara uymakta mümin için özel bir lezzet de vardır: Çünkü mümin bu yasaklara riayet ederken Allah’ın rızasını kazandığının, O’na ibadet ettiğinin farkındadır. Bu nedenle de “kalbler yalnızca Allah’ın zikriyle mutmain olur”[17] hükmüne göre, mümin kalben büyük bir rahatlık ve huzur duyar. (Oysa cahiliyenin yasakları “bunaltıcı” bir sıkıntıdan başka birşey değildir.)

    Allah’ın Kur’an’da yasakladığı şeyler ise bir kaç maddeyi aşmaz. Bunlar ise zaten kötü olduğu açıkça belli olan şeylerdir. Bir Kur’an ayeti bu yasakları şöyle sıralar:

    “De ki: Gelin size Rabbinizin neleri haram kıldığını okuyayım: O’na hiç bir şeyi ortak koşmayın, anne-babaya iyilik edin (karşı çıkmayın), yoksulluk-endişesiyle çocuklarınızı öldürmeye kalkmayın. Sizin de, onların da rızıklarını biz vermekteyiz- Çirkin-kötülüklerin açığına ve gizli olanına yaklaşmayın. Hakka dayalı olma dışında, Allah’ın (öldürülmesini) haram kıldığı kimsenin canına kıymayın. İşte bunlarla size tavsiye (emr) etti; umulur ki akıl erdirirsiniz. Yetimin malına, o erginlik çağına erişinceye kadar -o en güzel (şeklin) dışın da yaklaşmayın. Ölçüyü ve tartıyı doğru olarak yapın. (Biz)Hiç bir nefse, gücünün kaldırabileceği dışında bir şey yüklemeyiz. Söylediğiniz zaman -yakınınız dahi olsa- adil davranın. Allah’ın ahdine vefa gösterin. İşte bunlarla size tavsiye (emr) etti; umulur ki öğüt alıp-düşünürsünüz.”[18]

    Bunların dışında Kur’an’da haram kılınan bir kaç şey daha vardır ki, onlar da yine insan fıtratına uygun yasaklardır.

    Fakat zaman içinde dinin içine bir takım hurafeler karışmış ve yasakçı düşünce dine mal edilmeye başlanmıştır. Oysa Kuran, din adına yasakçı, kuralcı bir zihniyetin gelişmesine karşı müslümanları önceden uyarmıştır:

    “Ey iman edenler, Allah’ın sizin için helal kıldığı güzel şeyleri haram kılmayın ve haddi aşmayın. Şüphesiz Allah, haddi aşanları sevmez.”[19]

    “Dillerinizin yalan yere nitelendirmesi dolayısıyla şuna helal, buna haram demeyin. Çünkü Allah’a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Şüphesiz Allah’a karşı yalan uyduranlar kurtuluşa ermezler.”[20]

    İşte “din modernize mi ediliyor?” şeklindeki soru, Kur’an’ın üstte saydığımız özelliklerini bilmemekten ileri gelir. Kur’an’ı yasakçı, yeniliklere kapalı ve geleneğe dayalı bir din zannedenler, müminlerin taassupsuz, rahat yapısını görünce Kur’an’ın çağa adapte edildiğini zannederler. Oysa Kur’an’ın herhangi bir modernizasyona ihtiyacı yoktur. Çünkü Kur’an ilahi bir kitap olması nedeniyle, modern kavramını da aşan bütün çağları ve insanlığı kuşatan; bütün sorunların çözümüne ilişkin esaslar koyan bir bakış açısına sahiptir.

    Gelelim: “Kur’an liderlik kavramını nasıl açıklamaktadır; Kur’an’a göre lider hangi vasıfları taşımalıdır ve müslümanların lidere karşı bakış açıları ve tutumları nasıl olmalıdır?” sorusunun cevabına.

    Önce şunu bilelim ki, müminler hayatları boyunca büyük bir mücadele içindedirler. Bir taraftan dini yaşamakla ve anlatmakla, bir taraftan da kendilerine düşmanlık gösteren inkârcılara karşı mücadele yapmakla yükümlüdürler.

    Ve kuşkusuz hiç bir mücadele, başıboş yürümez. Mutlaka ve mutlaka bir organizasyonun, bir disiplinin var olması gerekir. Aksi halde başarıya ulaşmak mümkün değildir. Dolayısıyla müminlerin mücadelesi de organize bir mücadele olmak durumundadır. Nitekim Kur’an bu konuda da müminlere yol göstermekte ve onlara gerekli kıstasları bildirmektedir. Kur’an ayetleri, müminlerin yalnızca nasıl bir ahlak yapısına sahip olacaklarını değil, aynı zamanda nasıl bir sosyal düzen kuracaklarını, nasıl bir organizasyon ve disiplin yöntemine sahip olacaklarını da detaylarıyla anlatır.

    Kur’an’ın tarif ettiği sözkonusu organizasyon modeline baktığımızda şunu görürüz: Tarih boyunca var olan tüm mümin toplulukları, başlarındaki bir liderin yönetiminde mücadelelerini sürdürmüşlerdir. Sözkonusu lider: İslam davasını en iyi savunabilen, davanın geleceği için en doğru kararları alabilen ve aynı zamanda da müminleri imani yönden eğiten, onları hatalarından ve yanlış tavırlarından çekip çeviren kişidir. Bu liderler, çoğu kez müminlere Allah’ın vahyini ulaştıran peygamberlerdir. Ancak bir müminin lider olabilmesi için mutlaka vahiy almasına, yani peygamber olmasına da gerek yoktur. Kur’an’da peygamber olmadığı halde müminlere liderlik yapan Hz. Talut’tan söz edilir. Aynı şekilde peygamberimizin ölümünün ardından da müminler lidersiz kalmış değildir: İslam toplumu içinde, mümin alametlerini üstünde en çok taşıyan, en güvenilir olan, en akıllı sayılan kimseler “halife” olarak seçilmiş ve kendilerine itaat edilmiştir. Bu liderlere, yani “emir sahiplerine itaat etmek ise, Allah’ın bir emridir:

    “Ey iman edenler, Allah’a itaat edin; elçiye itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de (itaat edin). Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, artık onu Allah’a ve elçisine döndürün. Şayet Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsanız. Bu, hayırlı ve sonuç bakımından daha güzeldir.”[21]

    Dolayısıyla mümin topluluklarının bir lider önderliğinde mücadele yürütmesi, Allah’ın bir kanunudur. Kur’an’ın bir çok ayetinde vurgulandığı üzere, müminler bu lidere büyük bir saygı ve sevgi duyarlar, tüm önemli konuları ona danışır ve ondan izin alırlar.

    Ve kuşkusuz tüm mümin toplulukları böyle bir lidere sahiptir. Çünkü: ‘Allah’ın sünnetinde (kurallarında) kesin olarak bir değişiklik bulamazsın’[22] hükmü gereği, tüm mümin topluluklarının kaderi birdir.

    Bu lider:

    Bütün zalim ve kafir güçlerin ve işbirlikçi hainlerin;

    ortaklaşa hücum ettiği, yıpratmak ve yıkmak istediği, onun

    gölgesine bile tahammül gösteremediği, bilinçli, bilgili ve

    bereketli şahsiyettir.

    Karşısındaki düşmanlar açıkça; etrafındaki münafıklar ise

    alçakça, bu lider şahsiyeti devre dışı bırakma peşindedir.

    Ama sonunda zafer bu liderin ve sadık ekibinindir. Çünkü

    Allah onlarla beraberdir.

     

     İş Bankası’nın kuruluşu ve CHP’nin bu bankadaki payı

    İş Bankası, 1924 yılının 26 Ağustos günü kurulmuş, kuruluşundan hemen dört gün sonra 30 Ağustos’ta gişelerini açan Banka’nın açılış merasimi ise, 9 Eylül günü yapılmıştır.

    Kuruluşu, açılışı ve açılış merasimi böyle hep Milli Mücadelenin mühim günlerinin ikinci yıldönümlerine rastlatılan İş Bankası, Mustafa Kemal Paşa’nın emriyle kurulmuş ve Banka’nın ödenmiş sermayesi olan elli üç yıl evvelinin iki yüz elli bin lirası yine M. Kemal Paşa tarafından verilmiştir.

    Mustafa Kemal Paşa’nın İş Bankası’na sermaye olarak verdiği bu iki yüz eli bin lira, Hindistan Müslümanlarının Milli Mücadeleye yardım olarak gönderdikleri paranın bir kısmıdır.

    Hint Müslümanlarının gönderdikleri paranın tamamı, Lord Kınross’a göre: Yüz yirmi beş bin İngiliz lirasıdır. Riyaseti Cumhur Umumi Katibi Hasan Rıza Soyak ise, hatıratında, gelen parayı takriben beş, altı yüz bin lira olarak kaydetmekte ve «vakit vakit bazı çevrelerde birçok dedikodulara sebep olan Hindistan’dan gönderilmiş bir miktar paranın nasıl ve nerelere sarfedildiğinden ve neticelerinden bahsedeceğim» diyerek şunları yazmaktadır:

    Açtığı çetin mücadeleye yardım maksadıyla Hindistan’dan, şahsına yekünü takriben 500-600 bin lira kadar tutan bir para gönderilmişti. O, bu paranın beş yüz bin lirasını Büyük Taarruz’dan evvel Maliye’nin karşılayamadığı bazı hususi masraflar için Batı Cephesi Komutanlığı emrine vermişti. Yunanlıların kaçarken yakıp yıktıkları savaş alanında aç ve açıkta kalan zavallılara yapılan yardım da, Paşa’nın, Ordu ile beraber İzmir yolunda iken verdiği emirle yine bu paradan yapılmıştı.

    Zaferden sonra, beş yüz bin liranın üç yüz seksen bin lirası, İcra Vekilleri Heyeti kararıyla kendisine iade olunmuştu.

    Atatürk, bu paranın memleket hesabına en hayırlı, en faydalı şekilde nasıl ve nerede kullanılabileceğini düşünüyordu. Bu sırada kendisine bir milli bankanın kurulması zaruretinden bahsedilmiştir. Zaten o da yabancı mali müesseselerin bu arada bilhassa Osmanlı Bankası’nın, hazine ile yakından alakası olmasına rağmen, Cumhuriyet Hükümetine karşı takındığı mütehakkim tavırdan teessür duymakta, böyle bir milli müesseseye olan ihtiyacı derinden hissetmekteydi.

    Binaanaleyh derhal kararını verdi, elindeki paranın iki yüz elli bin lirasını temel sermaye olarak bu işe tahsis etti ve ayrıca toplanan sermayenin katılması ile şimdiki İş Bankası vücut buldu.

    Atatürk, yardım parasının elinde kalan kısmı ile de, ziraat sahasında çalışmayı muvafık görmüştü. Kendisi çocukluğundan beri kır ve çiftlik hayatından çok hoşlanırdı, aynı zamanda bu saha, nüfusun büyük çoğunluğunun yaşayıp çalıştığı ve memleket ekonomisinin umumiyet itibariyle dayandığı saha idi.

    Birbiri ardından, Ankara civarında Orman Çiftliği’ni teşkil eden vasi araziyi, Silifke yakınında Tekir ve Şövalye, Tarsus’ta Piloğlu çiftliklerini, Dörtyol’da Karabasamak Çiftliği ile büyük bir portakal bahçesini ve Yalova’da Baltacı ve Millet çiftliklerini, parça parça sahiplerinden veya metrük mallar idaresinden satın alarak işe koyuldu.

    Arada şunu da belirteyim ki, o zaman arazi çok ucuz, paramız da o nisbette kıymetli idi. Bütün bu arazi için ödenen para miktarı yüz, yüz yirmi bin lirayı geçmiyordu.

    Hasan Rıza Soyak’a göre: Hindistan’dan gönderilen para azami altı yüz bin lira kabul edilirse, bu miktarın iki yüz elli bin lirası İş Bankası’na sermaye olmuş; yüz yirmi bin lirasıyla yukarıdaki çiftlikler satın alınmış. Bakiye iki yüz otuz bin lirası ise Milli Mücadelede harcanmıştır.

    Biz bu yazımızla, İş Bankası’nın kuruluşu ve Hindistan Müslümanlarının Milli Mücadeleye yardım gayesiyle gönderdikleri paranın yalnız Banka’ya sermaye olan kısmı üzerinde duracağımızdan, yukarıda sayılan çiftliklerin akibetine kısaca temas ederek o bahsi kapatalım...

    Mustafa Kemal Paşa, 1927 yılında verdiği bir beyanatta bu çiftliklerin Partisine (CHP’ye) aid olduğunu bildirmişse de, 1937’de hükümete yazdığı bir tezkere ile tasarrufu altındaki bu çiftlikleri bütün tesisat, hayvanat ve demirbaşları ile beraber hazineye hediye etmiş meselenin Büyük Millet Meclisi’ndeki müzakeresinde konuşan devrin Başbakanı İsmet İnönü:

    “Atatürk’ün, çiftlikleri CHP’nin malı olarak saklamakta iken hazineye terk etmeyi tercih etmesinin sebeplerini -kendi görüşüne göre- izah edip, bu müesseselerin maksada varmak için, devletin elinde bulunması ameli bakımdan daha elverişli olduğu, zaten CHP’nin o gün için hükümetten ayrı bir teşekkül olmaktan çıkarak, hükümetle içiçe milletin ve devletin müşterek bir müessesesi haline girmiş bulunduğunu ileri sürmüş” bilahare on üç meb’us söz alıp konuşmuş ve neticede verilen bir takririn kabulüyle «Meclis’in minnetle dolu samimi hislerinin ve derin teşekkürlerinin Mustafa Kemal Paşa’ya arzına» riyaset memur edilmiş, ancak Riyaseticumhur Umumi Katibi Hasan Rıza Soyak’ın ifadesiyle: Atatürk’ün tavsiyelerine ve ilgililerin ilk zamanlarda vaki olan bol va’adlerine rağmen bu müesseseler sonradan büyümelerine ve pek şumüllü kuruluş gayelerine uygun bir şekilde idare edilmemiş, bazıları parçalanmış, birçok i’mal ve satış yerleri kapatılmış, bu durum içinde yenilerinin tesisi de hiç bahis konusu olmamıştır.”

    Geçelim İş Bankası’nın kuruluşuna.., M. Kemal Paşa’nın emri üzerine başlanan Banka’nın hazırlık çalışmaları devrin Ticaret Vekili Hasan (Saka) tarafından yürütülmüş ve Banka’nın Genel Müdürlüğüne imar ve İskan Vekili Celal (Bayar) getirilmiş, o günlerin ünlü meb’uslarıyla, tüccar ve eşraftan bazıları da Banka’nın kurucuları arasında yer almışlardır. Sayalım bunlardan bir kaçını: Celal (Bayar), Siirt meb’usu diye meşhur Mahmud (Soydan), Gaziantep meb’usu Kılıç Ali, Cebelibereket meb’usu İhsan (Eryavuz), Rize meb’usu Fuat (Bulca), İzmir meb’usu Kınacızade Şakir ile tüccardan Uşşaki-zade Mahmud Muammer, Altıağa-zade Mustafa, İnegöllü-zade Mehmed Saffet, Yozgat’tan Akif Paşa, Ecza-tıbbiye taciri Necip, Nemlizade Sıtkı, Ragıb Paşa zade Şakir v.s...

    Hasan Rıza Soyak, baş tarafa aldığımız Banka’nın kuruluşuyla ilgili hatıratında iki yüz elli bin liranın temel sermaye olarak İş Bankası kuruluşuna tahsis edildiğini «ve ayrıca toplanan sermayenin katılması ile şimdiki İş Bankası’nın vücut bulduğunu» yazmakta; İş Bankası da kendi neşriyatında: iki yüz elli bin liralık ilk sermaye, halkımıza satılan hisse senetleri ile birlikte o yıl bir milyon liraya ulaştı» diyerek Hasan Rıza Soyak’ı te’yid etmekte, ancak Doğan Avcıoğlu “Türkiye’nin Düzeni”nde: ödenmiş sermaye, iki yüz elli bin lira idi ve bu para, Atatürk tarafından verilmişti. Öteki kurucular, hemen hemen hiçbir para ödemeden, büyük bir gelişme gösterecek olan bu bankanın ortakları olmuşlardır» demekte; Falih Rıfkı Atay ise “Çankaya”sında: “İş Bankası’nın bir nevi politikacılar bankası olarak kurulmuş olması, Cumhuriyet tarihi için pek acıklı bir aferizm salgınının başlangıcı olmuştur” deyip ilave etmektedir:

    “İş Bankası’nı kuranlar ve bilhassa onun Umum Müdürü dürüst ‘kimselerdi, fakat bankayı yürütebilmek, tutabilmek ve işletebilmek için, uzun müddet devlet otoritesini kullanmağa bağlı kalmıştır. Kolay kazanç elde etmeğe çalışanlar, yerli yabancı, Ankara’da nüfuz tüccarlarını bulmakta ve onlar vasıtasıyla Banka’yı kendi teşebbüsleri içine sürüklemekte idiler, birkaç defa Banka’yı pek ağır ziyanlardan kurtarmak için, onu çıkmaz işlere sokanları kazandırmak yoluna gidilmişti.”

     



    [1] Hadis: Ahmet bin Hanbel, Tabarani

    [2] Ebu Müslim, Beyhaki

    [3] Hadis: Ebu Yala

    [4] Nuh: 11-12-13

    [5] Şebeke - sf.11

    [6] Furkan: 30

    [7] Sad: 35

    [8] Kassas: 30

    [9] Nisa: 54

    [10] Duha: 8

    [11] Kasas: 77

    [12] Kasas: 32

    [13] Tevbe: 34

    [14] A’raf: 32

    [15] Nur: 55

    [16] Araf: 157

    [17] Rad: 28

    [18] Enam: 151-152

    [19] Maide: 87

    [20] Nahl: 116

    [21] Nisa: 59

    [22] Ahzap: 62

     

    Bu Haber 1905 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS