• M A K A L E L E R

    M A K A L E L E R

    01 Eylül 2019
    TSK’YI ZAYIFLATMAK, VATANI SATMANIN ALTYAPISIDIR

     
    | Devamı


    TSK’YI ZAYIFLATMAK,

    VATANI SATMANIN ALTYAPISIDIR

          

    Takipçilerimiz gayet iyi hatırlayacaklardır ki, Milli Çözüm Dergimizde;

    • Bin yıldan fazladır kutlu vatan yaptığımız Anadolu'da tutunmamız da bağımsızlık ve bekamızı korumamız da “Ordu millet”vasfımızın ve kahraman TSK’mızın hayati önemini ve önceliğini…

    • Avrupa ülkelerinin ve ABD’nin hem Emperyalist Haçlı kiniyle hem de İsrail'in güvenliği gerekçesiyle, TSK'nın sayısının düşürülmesi ve etkisiz hale getirilmesi için sinsi ve şeytani bir gayret yürüttüklerini…

    • AKP'nin Milli Görüş’ten ayartılıp iktidara taşınmasının en önemli şartlarının başında da “Orduyu zayıflatmak ve işlevsiz hale sokmak”geldiğini…

    • İçinden şimdi hepsi AKP'ye kayan bazı şarlatanların; ya hıyanet damarıyla veya ucuz kahramanlık havasıyla, TSK’ya kem söz etmeleri dışında; Erbakan Hocamızın ve Milli Görüş Hareketinin samimiyetle ve ciddi bir gayretle Ordumuza sahip çıktıkları ve onu daha güçlü kılmak üzere ağır sanayimizin ve askeri teknolojimizin geliştirilmesi hedefiyle nasıl çırpındıkları gerçeğini… dile getiren onlarca yazımız yayınlandığı halde…

     Birtakım solcu inançsızların, fesatçılık amacıyla ve bazı sağcı inatçıların fırsatçılık damarıyla; bizim de yıllardır samimiyet ve cesaretle tenkit ettiğimiz AKP'nin tahribatları bahanesiyle, Milli Görüş ve Milli Çözüm zihniyetini de AKP ile aynı çizgide göstermekgayretiyle; koyu şeriatçılık kılıfı altında, ABD ve AB uşaklığı ve din istismarcılığı yapan Akit Gazetesi’nin ve Akit TV’nin Haber Müdürü Murat Alan’ın; “O generaller, şimdi eşek gibi oynaya oynaya Erdoğan'ın arkasında (namaz kılmak için) saf tutuyorlar!” küstahlığı üzerine: “Aslında bu kişi tüm siyasal İslamcıların bilinçaltını dışa vurmuşlardır. Çünkü bunların hepsi fırsat buldukça Sevr’in fedaileri gibi davranmaktadır!”sataşmaları da tam bir sahtekârlıktır ve gizli İslam düşmanlığının kusulmasıdır. Önce “Siyasal İslam” gibi uyduruk ve gâvurluk bir kavramla kimler ve neler anlatılmaya çalışılmaktadır? Eğer bununla:

    • Din istismarcılığı ve oy avcılığı yapanlar,

    • Makam ve çıkar için dinlerini bir araç haline sokanlar,

    • Milli ve manevi tahribatlarını örtmek için Ayet ve Hadisleri ve takva gösterilerini bir kılıf olarak kullananlar kastediliyorsa, bu haklıdır ve uyarıcıdır.

     Ancak “siyasal İslamcılar!”diye; İslam'ı bir bütün olarak anlayıp, inanıp, hayatlarının her safhasında buna göre düşünmek ve davranmak isteyenler kastediliyorsa… Yani iman ve itikat prensiplerinde de, ibadet ve istikamet disiplininde de, güzel ahlâk ve sosyal hayat ölçülerinde de, ticaret ve alışveriş işlerinde de, hukuk ve adalet kriterlerinde de, yönetim ve siyaset ilişkilerinde de… Yani hayatın her sürecinde ve seviyesinde Allah'ın emirlerine, Hazreti Peygamberin Sünnetine ve sistemine, kısaca İslam'ın hükümlerine göre yaşamayı arzulayan ve amaçlayanlar anlatılmaya çalışılıyorsa, bu tam bir sapkınlık ve saldırganlıktır. Evet, biz Elhamdülillah Müslümanız, Yüce Yaratıcımızın dinine ve düzenine teslim olanlarız… Bundan daha büyük bir şeref ve rütbe tanımamaktayız… Öyleyse mertçe söyleyiniz, “sizler hangi dinin mensuplarısınız?” İslam'ın hukuki, siyasi, iktisadi emir ve hükümlerini gereksiz ve geçersiz sayanlardan… İslam'ı kendi bâtıl ve bozuk ideolojik saplantı ve sapkınlıklarınıza bir aksesuar olarak kullanmaya çalışanlardan iseniz; bu durumda AKP'lilerle, Fetullahçı kesimlerle temelde hiçbir farkınız kalmamaktadır. Zira onlar da İslam'ın birçok hükümlerini lüzumsuz sayıp, “ılımlı bir İslam” anlayışını yerleştirmeye ve Siyonist patronlarının gözüne girmeye çalışmışlardır.

     Hiçbir alâkası olmadığı halde; AKP’yi hâlâ Milli Görüş’ün devamıgibi gösterme çabasıyla ve “bunların hepsi de siyasal İslamcı” yaftalamasıyla, kendilerinin haklı ve hayırlı bir yolda olduğunu sanan veya böyle göstermeye çalışan zavallı takımı! Güya Türk milliyetçiliğinin tavizsiz savunucuları sanılan MHP'nin; artık açıkça AKP’nin din ve devlet tahribatına ortaklık yaptıklarına nasıl bir kılıf bulacaksınız?! İşin gerçeği şudur ki; temelde Batılı düşüncelerden ve bâtıl ideolojilerden birine bağlı olduktan sonra; solcu, sağcı veya İslamcı takımının bir anlamı kalmamaktadır. Böylece İslam'a ve akla aykırı safsatalardan birine saplandıktan sonra, bu talancı ve tahribatçı iktidarın yanında veya karşısında olmanın da bir farkı bulunmamaktadır. Çünkü haydi diyelim sizin zihniyetiniz ve partiniz iktidara taşındı; siz de AB kriterlerini, faiz ve sömürü ekonomisini, kısaca Batılı değerleri esas alıp İslam’ı da yedek lastik ve aksesuar olarak kullanacaksanız, sorunlarımıza ciddi ve gerçekçi bir çözüm üretmeniz asla mümkün olmayacaktır.

     Zerre kadar iz’anı ve vicdanı olanların, ülkemizin dört yandan kuşatıldığı… Ekonomik, sosyal ve ahlâki yönden iyice yıpratılıp yıkılmaya çalışıldığı bir ortamda, Haçlı Batı'nın ve Siyonist odakların bize aşıladıkları bozuk ve bâtıl ideolojilerine sarılmak yerine, bizi millet yapan, bize izzet ve haysiyet kazandıran… Bizi kalıcı devlete ve medeniyete ulaştıran… Bizim birlik ve dirlik mayamızı oluşturan İslam'a, bir bütün olarak ve tüm tahrifat ve hurafelerden uzak şekilde sahip çıkalım. Müspet milliyetçiliğin de… Gerçek Atatürkçülüğün de… Örnek laikliğin ve demokrasinin de bu yüksek İslam düşüncesinde önem ve anlam kazanacağını asla unutmayalım.

     Ordumuzun genleriyle oynayanlar, kendi geleceklerini karartmaktadır!

    15 Temmuz 2016'daki FETÖ darbe girişimi sonrası başlayan, TSK’yı etkisiz kılma ve Türk subayını aşağılama kampanyası böyle giderse, ordu tamamen güdükleşene kadar sürecektir. Çünkü bu, AB’nin ve ABD’nin dayattığı bir projedir. Aslında son zamanlardaki Ordu düşmanlığı, Batı'nın "Türk tarihinin hakkından gelmek" projesiyle birlikte yürütülmektedir. Tarih derslerinin seçmeli hale getirilmesinin arka planında bu sebep sezilmektedir. ABD Türkiye Büyükelçisinin, 15 Kasım 2002'de ülkesine gönderdiği mesajda; "Türkiye'de ordu, bürokrasi ve yargıda bir derin devlet var. Derin devletin merkezinde de ordu bulunmakta. Derin devlet yani ordu, ABD'nin desteklediği reformun önündeki en büyük engeldir" denilmekteydi. 

    İşte 15 Temmuz sonrası o engeller kaldırıldı, askeri liseler kapatıldı, daha önce FETÖ'ye teslim edilmiş harp okulları, siyasi denetim altına alındı. Yine de Türk askerinden korkuyorlar. Sevr'de olduğu gibi ordunun büyük kısmını terhis etmek üzere yasa tasarısı hazırlandı. Tarihçi Sinan Meydan, "Sevr'in 152'nci maddesinde istendiği gibi, ordunun polis gücüne dönüştürülmesi yolu açıldı. Son yıllarda yapılan askeri düzenlemelerle iktidar, Sevr'e uygun adımlar atıldığının farkında mıdır?" diye sormaktaydı. İktidar, elbette farkındaydı... Sorun şu ki, milletin bir kısmı hâlâ bu tahribatların farkına varamamıştı.”[1] tespitleri haklıydı ve bu konu üzerinde özellikle durmak lazımdı. Hatırlayınız, Akit gazetesi haber müdürü Murat Alan, Akit TV'de yayınlanan "Ters Kutuplar" adlı programda; "O hizaya gelmeyen apoletli Generalleriniz (var ya)... Hepsi Erdoğan'ın arkasında saf tutuyor. Tabi oynaya oynaya, eşek gibi saf tutacaklar. Bu ülkede demokrasi varsa, işte bunu AKP iktidarı oturttu" diye küstahlaşmıştı. Türkiye her yönden kuşatılırken, ordu mevcudunu sonunda 200 bine düşürecek, yeni askerlik yasasıyla ilgili kuşkularımız hâlâ dağılmamıştı. Çünkü ordunun 50 bin kişilik bir polis gücüne dönüştürülmesi, Sevr'in maddeleri arasındaydı. Tam da böyle bir süreçte Gaziantep'in Şahinbey ilçesinde İyinacar Camii imamı, bayram namazında "İnönü'de, Sakarya'da şöyle zafer kazandık, böyle zafer kazandık. Hepsi yalan. Keşke o savaşı kaybetseydik, sonra kazanıp Osmanlı'yı yeniden kurardık" deyip zırvalamış, Gaziantep valiliği, imam hakkında soruşturma başlatıldığını açıklamıştı. Daha önce de onları yetiştiren Kadir Mısıroğlu da Kurtuluş Savaşı için, "Keşke Yunan kazansaydı!" diyecek kadar alçalmıştı.

    Milli Savunma Bakanlığı; Yeni Akit gazetesi Haber Müdürü Murat Alan'ın, "O hizaya gelmeyen apoletli Generalleriniz... Hepsi Erdoğan'ın arkasında saf tutuyor. Oynaya oynaya eşek gibi saf tutacaklar" sözlerine ilişkin bir açıklama yayımlamış: "Türk Silahlı Kuvvetlerinin şerefli Generallerine karşı yapılan bu hadsiz, yakışıksız ve yasal sınırları aşan açıklamayı, hukuki tüm yollar saklı kalmak kaydıyla şiddetle kınıyor, yasal süreçlerin yakından takipçisi olacağımızı kamuoyunun bilgisine saygıyla arz ediyoruz" çıkışı yapılmıştı.

    Milli Savunma Bakanlığı, yaptığı açıklamada şunları vurgulamıştı:

    "1 Haziran 2019’da bir TV kanalında yayımlanan programda, katılımcılardan biri tarafından, Türk Silahlı Kuvvetlerinde görev yapan Generaller hakkında hakarete varan tahripkâr bir dil kullanılmıştır… Asil milletimizin güvenliği ve bekası uğrunda, yargı ve istihbaratla yakın işbirliği içinde FETÖ ile her türlü mücadeleyi yapan, PKK/YPG, DAEŞ ve diğer terör örgütlerine karşı yurt içi ve yurt dışı operasyonları icra eden ve tüm vazifelerini büyük bir ciddiyet ve samimiyetle yerine getirme gayreti içinde olan Türk Silahlı Kuvvetlerine komuta eden Generalleri, toplum nezdinde aşağılamaya çalışmak, ordumuza ve asil milletimizin hak ve menfaatlerine zarar verdiği açıktır… Er’inden Generaline kadar bir ve bütün olan Türk Silahlı Kuvvetleri, asil milletimizin bağrından çıkmıştır. Yurt içinde ve sınır ötesinde düzenlenen çok sayıda operasyonların başarıyla icra edildiği bir dönemde yapılan bu tür sorumsuz ve düzeysiz açıklamaların, tüm ordu mensuplarımızın olduğu kadar, milletimizin de moral ve motivasyonunu olumsuz etkilemesi kaçınılmazdır… Anayasa çerçevesinde, yasalar ve Sayın Cumhurbaşkanımızın talimatları doğrultusunda, daima demokrasiye bağlı, milletinin emrinde, görevinin başında, ölürsem şehit kalırsam gazi anlayışı ile yurdun ve dünyanın dört bir köşesinde; yaz kış, gece gündüz, dağ bayır demeden fedakârca görev yapan Türk Silahlı Kuvvetlerinin şerefli Generallerine karşı yapılan bu hadsiz, yakışıksız ve yasal sınırları aşan açıklamayı, hukuki tüm yollar saklı kalmak kaydıyla şiddetle kınıyor, yasal süreçlerin yakından takipçisi olacağımızı kamuoyunun bilgisine saygıyla arz ediyoruz."

    Buna rağmen Akit yazarı Ali Karahasanoğlu:

    “Murat Alan’ın sözleri, (FET֒cüler o kısmını kesmiş olsalar da, orijinalinden isteyen izleyebilir...) Silivri Cezaevi’nde, Sincan Cezaevi’nde şu an tutuklu olarak bulunan FET֒cü Generallere yönelikmiş… İsim isim, cezaevlerini söylemiş miş… Darbe yapan, sivil yönetime karşı çıkan generallerin hedef alındığı belirtilmiş miş… Dolayısı ile, görevdeki TSK generalleri kastedilmemiş miş… “Milli Savunma Bakanlığının, buna rağmen kınamada bulunması ve sözlerin çarpıtılmış haline itibar ettiği algısını oluşturması!” yersizmiş!?

    Yahu bu şımarmış yandaşlar, “Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın arkasında saf tutanlar” ifadesiyle hâlâ görev başında olanların kastedildiğini, milletin anlamayacağını mı sanmaktadır? Bunlar saklamaya ve kıç kıvırıp kaytarmaya çalışsalar da aslında TSK reformunun da yargı reformunun da Haçlı AB'nin dayatmasıyla, ordunun ve yargının laçkalaşması için yapıldığı sırıtmaktaydı. Çünkü AB, SEVR ile yani savaşmak suretiyle Türkiye’ye yaptıramadıklarını, şimdi uyum yasalarıyla dayatmaktaydı. AB’nin de ABD'nin de arkasında, Büyük İsrail hedefi için “zayıf bir Türkiye” amaçlayan aynı Siyonist odaklar vardı.

    Siyonist Yahudi Lobileri güdümlü süper şeytani güç ABD, Suriye’deki bir toplantıda PKK’lı teröristlerine muhtelif “ödüller” dağıtmıştı; Pentagon Temsilcisi Binbaşı Abraham’ın PKK’lı Mustafa Bali’ye verdiği ‘üstün hizmet’ plaketinin üzerinde, “tüm zamanların en iyi ortağı” ibaresi dikkatlerden kaçmamıştı!

    Suriye’deki PKK’lı teröristler aynı zamanda ABD’nin askerleri sayılmaktaydı. Bir başka deyişle, oradaki Amerikan askerleri de PKK’lı teröristlerle aynı kafadaydı. Terör devleti ABD’nin en iyi ortağının PKK terör örgütü olduğu kayda geçirilip ilan edildiği halde, iş birlikçi siyasiler; bundan sonra da ABD için “model ortağımız!” demekten bakalım utanacaklar mıydı? Veya yine ısrarla “dost ve müttefikimiz!” gibi hikâyeler mi anlatılacaktı? Kim ne derse desin, gerçek açıktı: ABD, Bağımsız Türkiye’nin azılı düşmanıydı ve İsrail’in hizmetkârıydı. 15 Temmuz’da, FET֒sünün eliyle darbeye kalkışıp; vatanımızı işgale teşebbüs eden kahpe Amerikan devletini ve Haçlı AB’yi hâlâ dostumuz sayanlar, en azından artık bu milletin dostu olamazlardı.

    Amerika Birleşik Yalan Devletleri’nin, 2019 Ocak ayındaki; “Suriye’den hemen çekiliyoruz” açıklamasının düzenbazlıktan ibaret olduğu ve de “Türkiye’yi oyalamayı amaçladığı” da açıktı ama ahmaklar anlayamamıştı. AKP iktidarı, halen daha Washington tarafından oyalanmaktaydı… Bu süreçte; ABD, Suriye’nin kuzeyindeki PKK’lı teröristlerine silah sevkiyatını arttırmış, yeni üsler kurmaya başlamıştı. Ve Türkiye, Fırat’ın doğusu ile Menbiç’e askerî harekâtta geciktikçe; ABD’nin düzenbazlıklarına maruz kalmaktan kurtulamayacaktı.

    ABD, “YPG’nin olmayacağı güvenli bölge konusunda çalışıyoruz” diyerek, bir başka sinsi tuzak üzerinden Ankara’yı avutmaktaydı. Bu arada AB ve Almanya ise; “Türk askeri ile PKK’lı teröristlerin arasında bir ‘tampon bölge’ oluşturmak istiyorlardı!” Almanya’da yayınlanan Der Spiegel dergisi, “ABD’nin, Suriye’de kurmak istediği güvenli bölgeye destek çıkması için Berlin’i markaja aldığını” yazmıştı. ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, Berlin’de Angela Merkel ve Heiko Maas ile yaptığı görüşmede; “Kuracakları tampon bölgenin PKK’nın güvenliğini sağlayacağını, YPG/PKK’yı Türkiye’den koruyacağını” buyurmuşlardı! Der Spiegel, “Güvenli bölgeyi, Almanya’nın Tornado jetlerinin koruyacağını” yazmıştı. Almanya, ta en başından beri PKK’ya arka çıkmaktaydı. Dolayısıyla ABD’ye, Suriye’deki PKK için de talep ettiği desteği vereceğinden kuşku duyulmamalıydı.”[2] İşte bu ABD ve AB’nin dayatmasıyla hazırlanan TSK reformundan kuşkulanmamak olmazdı.

    'Avrupa Günü' dolayısıyla (9 Mayıs 2019) bir mesaj yayımlayan Cumhurbaşkanı Erdoğan, hâlâ: "Türkiye olarak, müzakere sürecinde karşılaştığımız çifte standarda rağmen stratejik hedef gördüğümüz Avrupa Birliği tam üyelik hedefine ulaşmakta kararlıyız" ifadelerini kullanmıştı.

    Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan’ın, 'Avrupa Günü' dolayısıyla yayımladığı mesajda şunlar yer almıştı:

    Avrupa Birliği projesinin; bundan 69 yıl önce farklı kültürleri, farklı milletleri ve farklı dilleri aynı çatı altında buluşturma ve bir barış ve istikrar projesi olarak gündeme geldiğini, projenin temelini oluşturan Schuman Deklarasyonu'nun kabul edildiği 9 Mayıs tarihinin, Türkiye'nin Avrupa Birliği adaylığının tescil edildiği 1999'dan beri, diğer Avrupa ülkelerinde olduğu gibi Türkiye'de de 'Avrupa Günü' olarak kutlanageldiğini anımsatmıştı.

    "9 Mayıs 1950 tarihinde Avrupa Birliği fikrine hayat veren kurucu ögeler, bugün başta İslam düşmanlığı olmak üzere kültürel ırkçılık, ayrımcılık ve göçmen karşıtlığı gibi tehditlerle sınanmaktadır. Bazı Batılı popülist siyasetçilerin gerilimi körükleyen, farklı etnik ve dini kimlikleri düşmanlaştıran söylemleri tehdidin boyutunu daha da artırmaktadır. Müslümanlara ait ibadethane ve iş yerlerini hedef alan saldırılar sıradanlaşırken, göçmenlere yönelik hak ihlalleri görmezden gelinmektedir. Avrupa siyaseti, maalesef gün geçtikçe dozu artan bir nefret dilinin ve aşırı sağ akımların esareti altına girmektedir." değerlendirmesini yapan Erdoğan:

    "Ülkemizin tam üyeliği; ekonomik, siyasi ve sosyal katkılarının yanı sıra, Avrupa Birliği'ne daha katılımcı ve kucaklayıcı bir vizyon kazandıracak ve AB'yi küresel bir aktör haline getirecektir. Hal böyleyken, birkaç üye devletin engellemelerinden dolayı, Türkiye'nin yıllardır ayrımcı ve dışlayıcı muameleye tabi tutulmasının haklı gerekçesi bulunmamaktadır. Türkiye olarak, müzakere sürecinde karşılaştığımız çifte standarda rağmen, stratejik hedef gördüğümüz Avrupa Birliği tam üyelik hedefine ulaşmakta kararlıyız. Ülkemizin bu gayretlerine, Avrupalı dostlarımızın da müzakerelerimizi çıkmaza sokacak politika ve söylemlerden imtina ederek gereken desteği vereceğine inanıyorum. Bu düşüncelerle, 'Avrupa Günü'nün, kıtamızın bugün içinde bulunduğu durumun ve geleceğine ilişkin planların, yapıcı ve vizyoner bir yaklaşımla değerlendirilmesine vesile olmasını diliyor, vatandaşlarım başta olmak üzere tüm Avrupalıların 9 Mayıs Avrupa Günü'nü tebrik ediyorum"diyerek iktidara getiriliş görevini yerine getirmeye çalışmaktaydı. Çünkü Erbakan’ın İslam Birliği fikrinden vazgeçmesi ve Adil Düzen projelerini terk etmesi iktidara taşınmalarının ilk şartlarıydı.

    Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan, Reform Eylem Grubu toplantısında ise AB ile vize serbestisi konusunu yeniden gündeme getirerek, Haçlı Batı’ya teslimiyetçi bir tavır takınmıştı.

    AB ile vize serbestisi konusunu yeniden gündeme getiren Erdoğan, “Vize serbestisi sürecinde 72 kriterden 66'sını tamamlamış bulunmaktayız. Kalan 6 kriteri de en kısa zamanda tamamlayıp AB'nin samimiyetini göreceğiz.” ifadelerini kullanarak, Batı’ya bağımlılığını itiraf buyurmuşlardı.

    Türkiye'nin AB için önemini bir kez daha vurgulayan Erdoğan“Türkiye'nin tam üye olarak yer almadığı bir AB'nin, kurucu değerlerini temsil iddiası havada kalmaya mahkûm olacaktır. AB'yi içine kapatma girişimleri bizim gibi ülkelerin katılımlarıyla boşa çıkarılmalıdır. Gümrük Birliği'nin güncellenmesi sadece Türkiye'nin değil, AB'nin de faydasınadır. Türkiye olarak yol haritamız ve pusulamız açıktır” diyen Erdoğan’ın: “Ekonomimizi güçlendirmek için yapısal reformlara daha fazla ağırlık vermemiz lazımdır. Ekonomimizi atağa kaldıracak, uluslararası yatırımcılara güven sağlayacak reformlara hız kazandırmalıyız!”sözleri ise, Türkiye’yi küresel sermayenin ve Siyonist merkezlerin gizli sömürge ve işgal alanı yapılacağının ilanı olarak okunmalıydı. İşte yeni TSK ve Yargı reformlarına da bu açıdan bakmak lazımdı.

    ABD’nin uluslararası gazetesi Politico’ya AB-Türkiye ilişkilerini değerlendiren Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, Türkiye’nin AB sevdasına son on yılda çıkarttığı yasaları rakam vererek anlatmıştı.

    AB için 10 yılda iki bin yasa çıkarılmıştı.

    Türkiye-AB ilişkilerini ABD’nin uluslararası gazetesi olan Politico’ya, “Haydi Türkiye’nin AB üyeliğini yeniden rayına oturtalım” başlığıyla kaleme aldığı makalede değerlendiren Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, AB sürecinin üç kez gölgelenmesine rağmen her defasında rayına oturtulduğunu hatırlatmıştı. “Şüphesiz AB süreci hükümet gündemimizin en üstünde” diyen Çavuşoğlu, Türkiye’nin; terörün verdiği zarar, düzensiz göçün ağır yükü ve kanlı darbe teşebbüsüne rağmen, son on yılda AB’nin mevzuatı doğrultusunda 2 binden fazla yasayı kabul ettiğini vurgulamıştı.

    AKP Genel Başkan Vekili Numan Kurtulmuş’un şu sözleri de siyasi münafıklığın ifşasıydı.

    “Eksikleri, hataları söyleyenlere diyeceğiz ki biz de siyaseti biliyoruz, eksikleri hataları görüyoruz, önce 23 Haziran’ı geçelim, ondan sonra gerekirse siyasi bakımdan tövbe istiğfar ederek yanlışlarımızdan kurtulacağız ve yolumuza koşar adım devam edeceğiz.” Numan Kurtulmuş bu itirazları, iktidarın yanlışlarını görüp bir tür yaptırım olarak sandığa gitmeyen kitleleri 23 Haziran seçimleri için ikna amacıyla yapmışlardı. Ama sistemik bir eksiği de ifşa etmiş oluyorlardı: Hataları önleyebilecek denetim, denge ve eleştiri mekanizmalarının bulunmaması… Bağımsız kurumlar gibi hukuki düzenlemelerin eksik kalmış olması… İyi de bu hukuki kurumların yetersizliğini vicdani “tövbe istiğfar”la ne kadar ve nasıl kapatmayı umuyorlardı?

    “Sayın Kurtulmuş “biz de siyaseti biliyoruz” diyorlardı. Demek ki sadece bilmek siyasette yanlışları önlemeye pek de yeterli olmamıştı veya bilenler suskun kalmış veya siyasi çıkarlarını öne almışlardı. “Eksikleri hataları görüyoruz” buyurmuşlardı. Demek ki görmek de yeterli olmamıştı veya görenler suskun kalmış veya siyasi kuşkularını Milli sorunların üstünde tutmuşlardı. Nitekim Sayın Kurtulmuş da “önce” seçim kazanmayı vurgulamıştı. Oysa siyasi tarih bize gösteriyor ki, “düzenleme ve denetleme” yeterince yapılmayan sistemlerde “hata ve yanlışlar” birike birike bir krize yol açmaktaydı. Onun için hür basına, etkin muhalefete, parti içinde serbest müzakerelere çok ihtiyaç vardır. Ve özellikle Merkez Bankası tam bağımsız olmalıdır”diyen Taha Akyol, bu teklif ve temennileriyle, AKP iktidarına; AB kriterlerine ve ABD (Siyonist) Merkezlerine daha bağlı ve kararlı bir siyaset izlemesi gereğini hatırlatmışlardı!

    “Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Beştepe’den yani devletin en tepesinden “Biz bu reformları AB dayattığı için değil, milletimizin ihtiyacı olduğu için hayata geçiriyoruz” sözleriyle açıkladığı ‘Yargı Reformu Strateji Belgesi’nin hukuk devletinin güçlendirilmesi, hak ve özgürlüklerin korunup geliştirilmesi, etkin bir adalet sisteminin oluşturulması gibi yaldızlı ifadeler ve hükümler içermesine rağmen beni heyecanlandırmamıştı. Sayın Erdoğan’ın, AB’nin yayınladığı “Türkiye’de ifade özgürlüğü, yargı bağımsızlığı gibi konularda ciddi kötüleşme var” raporunun akabinde açıkladığı yargı reformu konusunda “AB dayattığı için değil” demesini, tabanını rahatlatmak amacıyla siyaseten söylenmiş bir söz olarak algılanmalıydı. Çünkü, bir ülkenin “adalet”, “hukuk”, “demokrasi”, “temel hak ve özgürlükler” gibi alanlardaki sorunlarını “dışarıdan dayatmalarla” çözüme kavuşturması imkânsızdı. Bir ülkede demokrasinin geçerli kılınması, hukukun üstünlüğü ilkesinin hâkim olması, temel hak ve özgürlük alanlarının genişletilip adaletin kurumsallaşması ancak bu kavramların içselleştirilmesiyle, hazmedilmesiyle ve bu kavramlara gerçek anlamda inanılması ve uygulanmasıyla mümkün olacaktır. Yoksa dışarıdan dayatmalarla bir adım ileri, üç adım geri gidip gelmekle hiçbir yere varılamayacaktı.

    Bir türlü düzelmeyen yargı sorunu başka nasıl açıklanacaktı?

    Oysa bu ülkenin vatandaşları olarak hepimiz; dindarları, laikleri, Kürtleri, Alevileri, milliyetçileri, solcuları olarak intikam duygularını bir kenara bırakarak “demokrasi”, “adalet”, “hukuk”, “temel hak ve özgürlükler” gibi evrensel ilkeleri inancımız ve tarihsel alt yapımız doğrultusunda yorumlayıp yoğurmamız lazımdır. Tarihimizde büyük gerilimlere yol açmış olan “din siyaset asker” ilişkisini sağlam bir yere koyabilmek için “laiklik” kavramını özgürlükçü demokrasi temelinde tanımlayarak bu değerlerin etrafında buluşmamız lazımdır. Yoksa bu ülkede demokrasinin rayına oturması ve hukukun üstünlüğünün hâkim olması kolay olmayacaktır. Bu strateji belgeleri, reform paketleri açıklandığı gibi kalacak ve hiçbir işe yaramayacaktır. Açıklanan 2019 “Yargı Reformu Strateji Belgesi”nde yer alan hükümlerin ve 17 Nisan 2015 tarihinde açıklanan “Yargı Reformu Strateji Belgesi”nde yer alan maddelerin; 2009 tarihli “Yargı Reformu Strateji Belgesi’nde yer alan maddelerle neredeyse birebir aynı olduğunu hatırlatmamız, iz’an ve vicdan ehline herhâlde bir şeyler anlatacaktır”[3] yorumları ve uyarıları haklı bir yaklaşımdı.

    İngiltere’de bile AB’ci Başbakan, istifa etmek zorunda kalmıştı!

    İngiltere Başbakanı Theresa May, Brexit çıkmazı nedeniyle istifa kararını açıklamıştı. May, Kraliçe'yi bilgilendirdiğini söyleyerek resmen 7 Haziran'da görevini bırakacağını duyurmuşlardı.

    Muhafazakâr Parti yönetimi ile Başbakanlık konutu "10 Numara"da bir araya gelen Bayan Theresa May, görüşmenin ardından basına yaptığı açıklamada, 7 Haziran’da parti liderliğini bırakacağını açıklamıştı. "Brexit’i hayata geçirememiş olmak benim için derin bir pişmanlıktır ve öyle kalacaktır."ifadesini kullanan May, yeni parti lideri seçilene kadar Başbakanlığı sürdüreceğini vurgulamıştı. Yaklaşık 3 yıldır Başbakanlık görevini yürüten May, istifasını duyurduğu konuşmasının sonunda gözyaşlarına hâkim olamamıştı. May, detaylarını açıkladığı yeni Brexit anlaşması paketinedeniyle kabinesinin ve milletvekillerinin hücumuna uğramıştı. May'in; AB ile vardığı Brexit anlaşmasının, parlamentoda daha önce üç kez reddedildiği unutulmamalıydı. Theresa May'in liderliğindeki partinin, ülkede yapılan Avrupa Parlamentosu seçimlerinde büyük yenilgi alması doğaldı.

    Birleşik Krallık'ta yapılan referandumdan AB'den ayrılmayı savunan Brexit yanlıları zaferle çıkmışlardı. Peki, Brexit ne anlamda kullanılmaktaydı?

    İngiltere, tarihi referandum sonrası Avrupa Birliği'nden (AB) ayrılma kararı almıştı. Referandumdan ayrılık kararının çıkmasının ardından Brexit kelimesi gündeme taşınmıştı. Daha önce Yunanistan için de kullanılan Grexit (Greece-exit), Yunanistan'ın Euro bölgesinden çıkma isteğini özetleyen bir tanım olarak ortaya çıkmıştı. Grexit terimi, Citigroup şef ekonomisti Willem H. Buiter ve aynı grupta çalışan Ebrahim Rahbari tarafından 2012 yılında ortaya atılmıştı. İkili; Grexit ile euro'ya veda edip, eski para birimine dönmesi durumunda, Yunanistan'ın ticarette ve turizmde olumlu etkiler ile karşılaşıp, ekonomisini ferahlatacağı iddiasında bulunmuşlardı. Bu terimi, İngiltere'nin AB'den ayrılması için yapılan referandum sürecine adapte eden politikacılar ve sivil toplum örgütleri, Grexit'in Brexit'e evrilmesine neden olmuşlardı. Kısacası Britanya'nın (Birleşik Krallık) ilk iki harfi (Br) ile exit (çıkış) kelimesinin birleşmesinden oluşan Brexit, İngiltere'nin Avrupa Birliği'nden çıkması anlamında kullanılmıştı. İngiliz basınında Avrupa Birliği'nden ayrılmak istemeyenler tarafından Britain ve İngilizce kalmak anlamına gelen Remain kelimeleri birleştirilerek, Bremain ifadesi kullanılmaktaydı.

    Peki, İngiltere gibi Haçlı zihniyetine, Hristiyanlık değerlerine ve emperyalist emellere sahip bir ülke bile, AB içerisinde kendi geleceğini risk altında görüyor ve AB’ci Başbakan istifaya zorlanıyorsa, AKP iktidarının ve Sn. Erdoğan’ın bu AB inadının altında hangi dayatmalar ve şahsi hesaplar yatmaktaydı?

    Ordusu zayıflatılmış ve yetkileri budanmış bir Türkiye, teröre boğdurulmaya çalışılmaktaydı.

    2002 yılında neredeyse sıfır terörle ülke yönetiminin başına geçen AKP iktidarının, "Çözüm Süreci" başta olmak üzere uyguladığı AB dayatması yanlış politikalar yüzünden, bugün terörle mücadelede en ağır kayıpları yaşamaktayız. Güneydoğu'da yürütülen operasyonlarda, jandarma ve polisimizin en seçkin elemanlarının şehit olması yüreklerimizi dağlamaktaydı. Ve maalesef bunca şehit verilmesinin temelinde yine AKP'nin yıllarca terörle mücadeledeki gevşekliği yatmaktaydı. Ciddi operasyonların başladığı 7 Haziran 2015 tarihinden günümüze kadar; 336 asker, 187 polis, 12 korucumuz şehit olmuşlardı. Zaten bölücü örgütün hain tuzakları ve ABD’nin kahpe tavırları sonucu, AKP hükümetleri döneminin en büyük kayıpları da 2016 yılında yaşanmıştı. Yılın daha yarısına gelinmişken, şehit sayımızın önceki yıllardan bile fazla olduğu ortaya çıkmıştı. Oysa AKP'nin iktidarda olmadığı 2000 yılında şehit sayımız 29'a, 2001 yılında 20'ye, iktidara geldiği Kasım ayı itibariyle de 7'ye inmiş durumdaydı. Devletin ve askerin zorlamasıyla AKP'nin sonunda operasyonlara izin verdiği 7 Haziran 2015 tarihinden günümüze kadar; 336 asker, 187 polis, 12 korucu şehit olmuşlardı. PKK ve DAEŞ’in “canlı bomba” ve “patlayıcı yüklü araç” eylemlerinde de ayrıca 432 vatandaşımız hayatını kaybetmiş durumdaydı. Öldürülen, yaralanan terörist sayısı da binlere ulaşmıştı.

    İhlas Haber Ajansınca aktarılan ve istihbarat raporlarına dayandırılan 19 Temmuz 2013 tarihli habere göre; çözüm süreci devam ederken, 300 kişinin PKK dağ kadrosuna katıldığı bilgisi yer almıştı.

    Dönemin Siirt Valisi Ahmet Aydın, gazetecilere verdiği 23 Temmuz 2013 tarihli demecinde, çözüm sürecinde örgüte katılımın arttığını vurgulamıştı. Bu açıklamalara cevaben, dönemin Milli Savunma Komisyonu Başkanı ve AKP Kırıkkale Milletvekili Oğuz Kağan Köksal, Valiyi yalanlayan bir konuşma yapmıştı. Vatan gazetesinde yer alan habere göre; “çözüm sürecinin tıkandığı” 19 Temmuz 2015 tarihinde, HDP milletvekili Nursel Aydoğan, örgüte katılımın arttığını açıklamıştı. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, 3 Ocak 2017 tarihinde, TBMM Genel Kurulu’nda iç güvenlik tedbirleri hakkında yaptığı bilgilendirmede şu ifadeleri kullanmış: “Son iki ayda örgüte katılım bütün izlemelerimiz, takiplerimiz sonucu sadece 5 olmuştur” diyerek halkımızı aldatmışlardı. Süleyman Soylu, Karadeniz Teknik Üniversitesi’nde 7 Nisan 2017'de katıldığı bir konferansta, örgüte katılımın yüzde 90 azaldığını açıklamıştı. Başbakan yardımcısı Numan Kurtulmuş ise, 5 Haziran 2017 tarihinde konu hakkında: “Son 29 yılda dönemsel olarak örgüte katılımın en az olduğu dönem, bu Ocak-Mayıs ayı arasındaki dönem olmuştur. Önceki yıllara kıyasla ve bir önceki yıla kıyasla da bu dönemde örgüte katılanların sayısında, yaklaşık yüzde 90'lık azalmanın ortaya çıktığı anlaşılmıştır.”  buyurmuşlardı. Peki, o halde, PKK ile mücadelede öldürülen binlerce terörist gökten mi yağmışlardı? Demek ki AKP’li yetkililer, ya uyutulmuşlardı veya yalan söyleyip halkımızı avutmuşlardı!

    Lütfen Hatırlayınız!

    Referandum öncesinde AKP iktidarının en başta gelen söylemlerinden biri “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” perdesinde dayatılan “Başkanlık”la “terörün sona ereceği” propagandasıydı. Oysa mühürsüz pusula ve zarflarla muallel oylamada kıl payı “evet” çıktığının açıklanmasından bu yana, terör tekrar tırmanıp şehit sayısı binleri aşmıştı. Gerçek şu ki, öncelikle “Çözüm Süreci”nde en üst düzeyde ikrar edildiği üzere, güvenlik güçlerinden gelen yüzlerce “operasyon izni talebi”ne karşı, terör örgütüne “İlişilmemesi!” talimatıyla palazlanan PKK’nın, kırsaldan şehre inip “şehir yapılanması”na göz yumulmasının hesabı hiç sorulmamıştı. Ve yine resmî raporlarla ve iktidar milletvekillerinin ikrarıyla, 200 bin ton patlayıcı, 80 bin uzun namlulu silâh ve roketatarın, tonlarca mühimmat-bombanın depolanıp şehirlerin cephanelik haline getirilmesinin, hendek ve barikatlarla bölgede birçok mahallin âdeta teslim alınıp “Kobanileştirilmesi”ne seyirci kalınmasının nedeni araştırılmamıştı. Üstelik bütün uyarılara rağmen, delik deşik hale gelen sınırlardan kontrolsüz olarak binlerce PKK’lı, DAEŞ ve benzeri terör örgütü militanlarıyla, yüzlerce ton patlayıcı ve binden fazla profesyonel canlı bombanın ülkeye sızmasının engellenemeyişi hiç soruşturulmamıştı.

    Bu arada başta Ankara ve İstanbul olmak üzere; büyük şehirlerde patlatılan terör saldırılarında iki yılda binlerce sivilin katledildiği, sekiz bininin yaralandığı süreçte, terör saldırılarının iç ve dış kaynağının ciddi olarak araştırılmasına bizzat iktidar cenahınca engel çıkarılmıştı. Dahası, canlı bombalarla, bombalı araç saldırılarıyla, her defasında onlarca ve hatta yüzlerce can alan dehşetli terör saldırılarına karşı muhalefetin; katliam gibi terör olaylarıyla açığa çıkan derin güvenlik ve istihbarat zaafının ortaya çıkarılması için Meclis’e verdiği “terör olaylarının nedenlerinin araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılması ve Meclis komisyonu kurulması”na ilişkin bütün önergeler iktidar grubunca reddedilmiş durumdaydı. Dönemin İçişleri Bakanı, milletvekillerinin terör eylemlerinin araştırılmasıyla ilgili sorularına cevap vermeden, sadece “terörle mücadelede başarılıyız” diyerek Genel Kurul’u terk ettiği hâlâ hatıralardaydı.

    Düşülen vartada iktidar “terörle mücadele”yi hep “öldürdüğü terörist sayısı”yla açıklamıştı. İlgili Bakanların, “Yaklaşık iki yıllık zaman içerisinde etkisiz hale getirilen terörist sayısı 10 bin 657. Bu önemli bir başarıdır”açıklamaları yüreklerimizi soğutmaya yeterli olmamaktaydı. Çünkü terörle mücadelede başarıyı öldürülen terörist sayısıyla ifade etmek yanlıştı. Cumhurbaşkanı, “İşte son günlerde elhamdülillah 1’e 10 gidiyor. Bedelini bu kadar ağır ödetiyoruz, ödetmeye de devam edeceğiz” cümlesiyle terörle mücadeleyi daha çok terörist öldürmekle açıklamaya çalışmıştı. Terörün kaynağı kurutulmadıkça, dağa çıkışlara, terör örgütüne katılımlara engel olunmadıkça, yüzlerce canlı bombanın sızdığı kevgire dönen sınırlar kontrol altına alınmadıkça, sadece terörist öldürmekle, şehitleri “imha edilen” terörist sayısı ile kamufle ederek terörün bitmeyeceği gerçeği ne zaman anlaşılacaktı.

    38 senedir terörün, teröristleri “etkisiz hale getirmek”le yok olmadığı resmi raporla ortadaydı. Genelkurmay eski Başkanı Başbuğ’un, 6 Temmuz 2010’da “1984’ten 2010’a kadar 26 yılda 30 bin teröristin öldürülüp, 10 bininin yaralı ve teslim alınmasıyla toplam 40 bine yakın terörist etkisiz hale getirildi. Güvenlik kuvvetleri beş defa PKK’yı bitirdi; lâkin ‘terör örgütü dağıldı, bitti’ diye yanlış algıladık, ama aslında terör örgütü bir türlü bitmedi” yakınması bunun itirafıydı. Zira “etkisiz hale getirilen teröristler”in yerine dağ kadrosundan ve dağa çıkışlarla yeni teröristler katılmakta; terör giderek azıtmaktaydı. Kırsalda ve şehirlerde terör eylemleri ve saldırıları artmaktaydı. Sormak lazımdı; bir şehidin bedeli on terörist mi ki, iktidardakiler “terörle mücadele bire on gidiyor” diye övünüp hava atıyorlardı? Sonra başka önleyici tedbirler almadan, terörü türeten terör bataklığını kurutmadan salt terörist öldürmekle terörün sona erdiğine nerede rastlanmıştı? Ve tekrar soralım: Hani, “Referandumda ‘evet’ çıkması halinde terör bitecek, ülke güllük gülistanlık olup uçacaktı”?[4]soruları hâlâ yanıtını aramaktaydı.

    AKP iktidarında tam bir talan ve tahribat süreci yaşanmıştı

    Yabancı şirket işgali: 1980’de yabancı şirket sayısı 78 civarındaydı. DSP-MHP-ANAP Hükümeti sonuna kadar bu rakam 6.683’e tırmandı. AKP döneminde işgalci yabancı şirket sayısı 44.810’a (2015 yılı Haziran ayı) ulaşmıştı. Süpermarket ve zincir işgali: AKP ve öncesi hükümetler çoğu yabancılara ait olan zincir ve süpermarketleri küçük esnafın aleyhine destekleyip öne çıkarmışlardı. 2000’de 2.500’e ulaşan zincir ve market sayısı, 2014’te 17.057’ye tırmanmıştı. Pancar ve tütün üreticisi tasfiye edildi: DSP-MHP-ANAP hükümeti pancar ve tütün üreticisini eritmeye başladı. AKP hızlandırdı. Pancar üreticisi 1998’de 450 bin idi, 2014’te 130 bine düşürülmüş durumdaydı. Artan nüfusla şeker üretiminin de artması gerekirken, 1998’de 22 milyon ton olan üretim, 2014’te 17 milyon tona inmiş bulunmaktaydı. İthal şeker ve kanserojen tatlandırıcı ithalinde patlama yaşanmıştı. 2002-2014 arasında 22.777.349 kg tatlandırıcı yurda taşınmış, 149.791.381 Dolar para harcanmıştı. Tütün üreticisi tüketilmişti: 2002’de 405.882 olan tütün üreten aile sayısı 2014’te 65.000’e, 159.521 ton olan üretim 68.000 tona düşürülmüştü. Sigara fabrikaları Amerikan şirketine satılmış. Sigara kaçakçılığı patlamıştı. Yakalanabilen kaçak sigara sayısı 2002’de 1,9 milyon paket iken, 2014’te 108 milyon pakete tırmanmıştı. İş cinayetleri: 1983-2003 arasında 20 yılda, 499 madenci göçük altında kalmıştı. Oysa AKP’nin olduğu 2003-2014 arasında, 11 yılda 1075 madenci bile bile harcanmıştı.Toplam iş cinayeti sayısı 11 yılda 14 bin 424’e ulaşmıştı. İntihar patlaması: 2007-2013 arasında 20 bin 702 kişi canına kıymıştı. 2002’den bu yana cezaevlerinde canına kıyan sayısı 384’e ulaşmıştı. Ataması yapılmayan 40 öğretmen canına kıymıştı. Atama bekleyen öğretmenlerin üçte birinde canına kıyma eğilimi saptanmıştı. 4/C cehenneminde çalışmaya zorlanan 13 işçi canına kıymıştı. Çocuk cinayeti ve cinsel suçların artması: Çocuk gelin sayısı son 3 yılda 130 binin üzerine çıkmıştı. 2014’te aile içi şiddette 15 çocuk öldürülmüş, 24 çocuk intiharla canına kıymıştı. Çocuk seks kölesi, 50 bine ulaşmıştı. Son 3 yılda cinsel saldırıya uğrayan çocuk sayısı 70 bin, kaybolan çocuk sayısı 27 bin civarındaydı. 2014’te sokakta yaşayan çocuk sayısı 641 bin, uyuşturucu kullandığı tespit edilen sayı 273 bin 571’e çıkmıştı. 5-17 yaş arası 8 milyon çocuk iş yerlerinde, 41 bin çocuk sokakta çalışmakta ya da dilenciliğe zorlanmaktaydı. (Suriyeliler ise bunların dışındaydı.) Sadece çocuklar için 15 kapalı cezaevi bulunmaktaydı. Kadın cinayetlerinin çoğalması: 2002’de öldürülen kadın sayısı 66 kadardı. AKP döneminde tırmanış başladı. 2003’te 83, 2004’te 164, 2005’te 317, 2006’da 663, 2007’de 1011, 2008’de 806, 2009’da 1126, 2010’da 217, 2011’de 121, 2012’de 210, 2013’te 237, 2014’te 281 olmak üzere AKP döneminde öldürülen kadın sayısı 7 bini bulmaktaydı. Aile içi kadına şiddet sayısı 2008’de 661 idi, 2014’te 11.217’ye tırmanmıştı. 2008-2014 arasında toplam 39 bin 991 kadın aile içinde şiddete uğramıştı. Tutuklu ve hükümlü sayısının tavan yapması: 1994’te nüfusumuz 60 milyon, cezaevlerindeki kişi sayısı 38 bin 931 civarındaydı. Nüfus %30 artış ile 78 milyon oldu, tutuklu ve hükümlü sayısındaki artış, %400 ile 152 bin 335’e ulaştı. Oysa 12 Eylül’de bile 79 bin 786 kadardı. 2002-2012 arasında 106 adet yeni cezaevi, 21 adet ek bina yapılmıştı. Suç patlaması: Uyuşturucu, hırsızlık ve adam öldürme %600 oranında artmıştı. 30 bin 922 kişi hırsızlıktan, 26 bin 697 kişi uyuşturucudan, 26 bin 578 kişi adam öldürmeden cezaevinde yatmaktaydı. Türkiye uyuşturucu cenneti yapılmıştı: 50’li yıllara kadar uyuşturucu yok denecek kadar azdı. 1969’da 578 kilo uyuşturucu, 22 adet uyuşturucu hap yakalanmıştı. 1980-2014 arasında maalesef 17 limanımız satıldı, ardından uyuşturucu patlaması başladı. 2011’de 6,5 ton eroin, 46 ton esrar, 106 kilo afyon, 1457 kilo kokain, 1 milyon 335 bin 326 adet ecstasy ve 123 captagon yakalanmıştı. Aynı yıl, 6,5 ton eroin yakalanabilmiş, giren eroin miktarı 82 tona ulaşmıştı. Uyuşturucu kurbanında patlama: 2012’de 187 bin 329 kişi uyuşturucudan hastaneye taşınmıştı. Uyuşturucu kullanma yaşı 10 yaşın altına inmiş durumdaydı. 27 uyuşturucu tedavi merkezinin 4’ü çocuklar için açılmıştı. 2008-2013 arasında uyuşturucudan ölen sayısı 928’den fazlaydı. 2019’da bu rakam 2000’i aşmıştı. Uyuşturucudan tutuklanan 2000’de 4 bin 348 iken, 2012’de tam 26 bin 209’a çıkmıştı. 2019’da ise bu rakamlar daha da katlanmıştı.[5]

     İsrail’e en büyük tavizleri AKP sağlamıştı!

    17 yıllık AKP iktidarı döneminde; İsrail’in iştahının kabarmasının ve canavarlaşmasının altında, AKP’nin İsrail’e verdiği desteklerin de payı vardı.

    • AKP iktidarı Irak’taki bölgesel Kürt yönetiminin petrollerinin Türkiye üzerinden İsrail’e satışına aracılık yapmışlardı.

    • İsrail’i ziyaret etmişler ama Gazze’ye ‘gideceğim’ deyip korkularından uğrayamamışlardı.

    • Bu dindar kahramanlar(!) İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Perez’i TBMM’de konuşturup, milletvekillerine zorla alkışlattırmışlardı.

    • AKP iktidarında, Türkiye’nin İsrail’le ticaret hacmini tarihinin en yüksek seviyesine çıkarmışlardı.

    • Türkiye’de hiçbir iktidarın müsaade etmemesine rağmen, 2010 yılında İsrail’in OECD’ye girişine onay çıkarmışlardı.

    • AKP döneminde, Manavgat Nehri’nden İsrail’e su satışına ilişkin Türkiye ile İsrail arasında anlaşma imzalamışlardı.

    • Ocak 2004’teki ABD ziyareti sırasında, Amerikan Yahudi Komitesi’nden “cesaret madalyası” almışlar ve bu madalyayı alan Yahudi olmayan tek isim olma özelliğini ve şerefini(!) kazanmışlardı.

    • Suriye sınırındaki mayınlı arazilerin 49 yıllığına İsrailli şirkete verilmesine itiraz edenleri “Yahudi düşmanlığı” yapmakla suçlamışlardı.

    • İsrail’in güvenliğini sağlayan Kürecik Radar Üssü’nün ev sahipliğini yapmaktan sakınmamışlardı.

    • Aralık 2012’de İsrail’in NATO çalışmalarına katılmasına onay vermekten utanmamışlardı.

    • İsrail’le normalleşme anlaşması imzalamış, böylece Siyonist amaçlarına resmiyet kazandırmışlardı.

    David Rockefeller ile Recep T. Erdoğan arasındaki derin ilişki üzerinde kafa yorulmalıydı!

    Evet, Dolar’daki piramidin ve Deccal’in Gözü olan yaşlı Siyonist; İlluminati’nin Sezar’ı David Rockefeller 101 yaşında (2017) hayata gözlerini yummuştu. Dünyayı yönettiğine inanılan birkaç isimden biri olan David Rockefeller ile T. Erdoğan arasındaki derin ve gizemli ilişkiler de hafızalarda tazeliğini koruyordu. Gelelim önce şu Boğanın Gözü’ne:

    İlluminati, dünyayı üç organı aracılığıyla yönetmeye çalışıyordu. Bunlar: 1) Council On Foreign Relations (CFR), 2) Bilderberg Group (BB) ve 3) Trilateral Comission (TC). Bu üç örgütün hiyerarşisine göre, merkezde bulunanlara “Boğanın Gözü” deniliyordu. Bu gruba alınmanın ön şartı, üç gizli örgüte de üye olmaktı. Bu kadarı da yeterli değil, bunların da arasından seçilmek gerekiyordu. Öküzün Gözü’nde yer alan Amerikan Başkanları ve/veya diğer üyelerden bazıları değişiyordu. Rockefeller ailesi ise her zaman Öküzün Gözü’nün içinde yer alıyordu. Bu nedenle David Rockefeller, Sezar olarak anılıyordu. Council on Foreign Relations (CFR - Dış İlişkiler Konseyi) İlluminati’nin (veya adı artık şimdilerde neyse) en önemli yapılanmalarından biri ve kurucusu Rockefeller ailesi oluyordu. Konseyin onayı olmadan ABD Başkanı olmak bile imkânsız oluyordu. Konsey, dünya politikalarını belirleyici en büyük güç olarak biliniyordu.

    CFR, AKP İktidarı sırasında Türkiye’de Global İlişkiler Forumu (GİF) adıyla örgütleniyordu. GİF, CFR’ın “Konseyler Konseyi” olarak nitelendirdiği yapılanmanın Türkiye ayağı oluyordu. O süreçte Forumun başında Rahmi Koç bulunuyordu. Forumun Yönetim Kurulu üyeleri şu isimlerden oluşuyordu:

    Rahmi M. Koç Başkan

    Memduh Karakullukçu Başkan Yardımcısı. Hanzade Doğan Boyner Başkan Yardımcısı.

    Üyeler: Lucien Arkas, Aslı Başgöz, Hasan T. Çolakoğlu, Salim Dervişoğlu, Suzan Sabancı Dinçer, Ali Doğramacı, Metin Fadıllıoğlu, Sönmez Köksal, Gülsün Sağlamer, Özdem Sanberk, Ferit Şahenk, İlter Türkmen.

    Not: Dikkatle bakın ve araştırın, Erdoğan’ın yeni yapılandırdığı ve başına Bülent Arınç’ı atadığı “Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu”na bu isimlerden çağrılan var mıydı?

    Ve bakın David Rockefeller ile çok yakın ilişkisi olan Rahmi Koç bu yapılanma hakkında neler söylüyordu:

    “Yaklaşık on iki senedir Council on Foreign Relations Uluslararası Danışma Kurulu’nda yer almaktayım. Orada katıldığım toplantılarda gördüm ki, dünya globalleşip küçüldükçe milletlerin dış politikaları daha fazla önem arz ediyor. Dış politika iç politikayı, o da ekonomiyi etkiliyor. Devletlerin dış politikaları orta ve uzun vadeli olarak hesaplanmalı, ince nüanslara dikkat edilmelidir. Bu politikalar belirlenirken büyük ve ekonomisi güçlü devletlerin dinamikleri hesaba katılmalı, aynı zamanda bölgesel gelişmeler nazar-ı dikkate alınarak, komşuluk ilişkilerinde ikili menfaatler gözetilmelidir. Rusya’nın başı çektiği komünist bloğun parçalanmasından sonra Amerikan dış politikası dünyada daha önemli bir rol oynamaya başladı. Council on Foreign Relations gibi tamamen bitaraf ve hükümetlere dış politika konusunda tavsiyeler veren, neşriyatlar yapan, toplantılar, konuşmalar, seminerler düzenleyen bir kuruluşun faydasını yakinen gördüm. Türkiye’de böyle bir kuruluşun nüveleri birkaç defa atıldı, fakat benim kafamda çizdiğim noktaya gelemediler. Onun üzerine memleketimize kısa, orta, uzun vadede faydalı olacağına inandığımız bu kuruluşu, bazı yakın arkadaşlar ile görüşüp hayata geçirmeye karar verdik. Yaşamın her kademesinden, çeşitli alanlardan seçtiğimiz arkadaşlarla Global İlişkiler Forumu’nu kurduk. Böyle bir kurumun yurt içi ve yurt dışında saygınlık kazanması için planlı, programlı ve sabırlı bir şekilde hareket etmekteyiz. GIF’i kurmadan evvel, Sayın Cumhurbaşkanı (Abdullah Gül), Sayın Başbakan (Recep T. Erdoğan), Dışişleri Bakanı Sayın Ahmet Davutoğlu, Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Sayın Ali Babacan, Devlet Bakanı ve Baş Müzakereci Sayın Egemen Bağış ve Sanayi ve Ticaret Bakanı Sayın Zafer Çağlayan ile konuyu görüştük ve öncelikle onların icazetlerini aldık.”

    Zaten T. Erdoğan’ın, CFR’ye yakın ilgisi de bilinip duruyordu. ABD ziyaretlerinde CFR’ye (Siyonist patronlara) mutlaka uğranıyordu.

    Bilderbergçilerin Erdoğan’la irtibatları!

    Siyaset, iş ve basın dünyası ile üniversite ve uluslararası kuruluşlardan etkili ve Masonik etiketli kişileri bir araya getiren Bilderberg toplantılarının 65’incisi, (2019 Mayıs sonu) İsviçre’nin Montrö kentinde yapıldı. İnanır mısınız bilmem; Avrupa ve Kuzey Amerika arasındaki diyaloğu güçlendirme amacı güden bu toplantılara sanayi, finans, akademi ve medyadan, liderler ve uzmanlar da katıldı. Trump’ın Yahudi damadı da Pompeo da buradaydı. Bu yılki Bilderberg toplantılarına Türkiye’den katılan Koç Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Selva Demiralp, içeriğe ilişkin bazı ipuçları aktarmıştı. BBC News Türkçe’de kaleme aldığı makalesinde bu yılki toplantıda ‘Çin’ faktörünün ağırlıklı olarak ele alındığını yazdı.

    • Ömer Koç, Koç Holding’in Yönetim Kurulu Başkanı.

    • Ünal Çeviköz, emekli Büyükelçi. CHP 27. Dönem İstanbul Milletvekili.

    • Evren Balta, Özyeğin Üniversitesi’nde Siyaset Bilimci.

    • Metin Sitti, akademisyen. Max Planck Enstitüsü’nde Direktörlük görevine getirilen ilk (Mason) Türk.

    Uzun bir süre Türkiye adına bu toplantılara iştirak eden AKP’li Ali Babacan’dı.

    Bu Ömer Koç ve Ali Koç, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile rahatlıkla görüşen insanlardı.

    Örneğin Haziran 2016’da Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ömer Mehmet Koç ile Koç Holding Yönetim Kurulu Başkan Vekili Ali Koç, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Cumhurbaşkanlığı külliyesinde bir araya gelip bir saate yakın özel konuşmuşlardı.

    Ve yine Sn. Erdoğan, Mustafa Koç'un ölmeden önceki son akşamını birlikte geçirdiklerini açıklamıştı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Mustafa Koç'un hayatını kaybetmeden bir gün önce “ailecek kendi evlerinde ağırladıklarını, hatta kilo verme ve alkol konusunda şakalaştıklarını”aktarmıştı. (22.01.2016)

    Rockefeller’in itirafları

    “Atatürk yüzünden, planlarımızı yarım yüzyıl ertelemek zorunda kaldık” diyen ABD’li bankacı, iş adamı Siyonist David Rockefeller’ın çok uzun ve ayrıntılı (10 sayfa) “itiraf açıklamaları”nda şunlar vardı:

    • Türkiye’ye, Adnan Menderes zamanında “Marshall yardımı” ile el attık ve fiilen avucumuza aldık.

    • Binlerce Türk gencini, uydurma ideolojiler uğruna biz çarpıştırdık.

    • Turgut Özal, isteklerimiz doğrultusunda kapıları sonuna kadar açtı.

    • Türkiye’de paraya ve çıkara itibar başladı; arkadaş, dost, aile ve kutsal dava gibi kavramlar yozlaştırıldı.

    • “Kürt Devleti projesini” hayata geçirmek için önce bir örgüt yarattık (PKK).

    • Türkiye bizim (İsrail) için çok önemli... Su kaynaklarının önemli bir kısmı buradadır.

    • En önemlisi, Türkler medeniyetin beşiğidir ve kökenleri Sümerlere kadar dayanır. Medeniyetin beşiği olarak Türkleri kabul etmemiz imkânsızdı; bu mirasa el koymalı ve Türkleri İslam’dan uzaklaştırmalıydık.

    • Osmanlı’yı yıkmak bizi uğraştırdı, ama çok da zor olmadı.

    • Hitler, bizim tarafımızdan iktidara taşındı, çünkü buradaki Yahudiler, İsrail devletini kurmaya yardımcı olmuyorlardı.

    • Atom bombası, Yahudilerin yaşadığı Almanya’ya atılamazdı, bu nedenle Japonya kışkırtıldı ve oraya atıldı.

    • İsrail Devleti, Rotschild Ailesi’nin cömert mali desteği ile kuruldu ve savaşları kazandı.

    • Sovyetler Birliği’ne ise Komünizmi yürütmek üzere yeteri kadar ülke tahsis edilmiş, mali destek sağlanmıştı.

    • Çin, henüz bütünüyle kontrol edemediğimiz bir ülke, ama ABD (Siyonist sermaye) ekonomisine katkısı büyük orandadır.

    • Vietnam, Kore, Kamboçya, Tayland, Endonezya, Afganistan, İran-Irak ve Yugoslavya’daki savaş, işgal ve bölünmeler savaş sanayisinin deneme ve gelişmesine yaradı.

    • Zaire, Çad, Yemen, Guatemala, Şili, Brezilya, Dominik, Somali, Panama, El Salvador, Bolivya, Ekvator, Peru, Uruguay, Angola’daki savaşlar ve darbeler bizim planlarımızdı.

    • Bütün ülke yönetimlerini kontrol altında tutuyoruz, aksi halde terör olaylarını devreye sokuyoruz. Dünyanın her yerindeki büyük mafya ve kaçakçılık olaylarını biz kontrol ediyoruz.

    Ülkemiz kuşatılırken AKP İstanbul’u kurtarma telaşındaydı!

    AKP sözcüleri Yüksek Seçim Kurulu (YSK) tarafından verilen İstanbul seçimini yenileme kararı için ‘oylar çalındı’ gerekçesine sığınmışlardı; oysa YSK’nın gerekçeli kararında ‘oyların çalındığı’na dair herhangi bir ifade yer almamıştı. “Bana kalırsa oylar değil, doğrudan doğruya seçimin kendisi çalınmıştı!”diyenler haklıydı.

    Hatalı kişilere “aynen göreve devam” denilmesi nasıl bir hukuk mantığıydı?

    Gerçek gerekçe, o il ve ilçedeki en kıdemli Yargıcın Başkanlık ettiği İl ve İlçe Seçim Kurulları tarafından oluşturulan sandık kurullarının, kamu görevlileri dışında birilerine de emanet edilmesi olarak açıklanmıştı. Yani, YSK verdiği kararla, İl ve İlçe Seçim Kurullarını hatalı bulmuşlardı. Aynı YSK, şimdi, 31 Mart’ta iş başında bulunan İl ve İlçe Seçim Kurullarının 23 Haziran’da da görevlerine devam etmesi kararını almıştı. Seçimi yenileme gerekçesi de böylece yine YSK tarafından işlevsiz hale getirilmiş olmaktaydı. Peki, 23 Haziran’da yapılacak seçimde sandıktan Ekrem İmamoğlu yeniden önde çıkarsa, o seçimin de iptal edilebilmesinin yolu da mı böylece açılmış olmaktaydı? İl ve İlçe Seçim Kurulları, 31 Mart seçiminde, daha önceki Cumhurbaşkanlığı ve Genel Seçimlerinde görev yapmış sandık kurullarını atamışlardı; bu hataysa, 31 Mart seçimine ait bir hata olmaktan çıkmıştı. Daha önceki seçimlerde, o seçimlerin iptali için söz konusu olmamış gerekçe, bu defa YSK tarafından geçerli sayılmıştı. YSK’nın yeni kararıyla, görevlerine devam edecek İl ve İlçe Seçim Kurulları tarafından görevlendirilecek sandık kurullarında, YSK’nın seçimi yenileme kararı için gerekçe olarak kullandığı ‘hatalı görevlendirme’ bir tek sandıkta bile tekrarlanırsa, bu, yeniden itirazlar için yeterli sayılacaktı.”[6] yorumlarına ve kuşkularına neden kulak tıkanmıştı?

     


    Bu makaleyi sesli olarak dinleyebilirsiniz:

     

     


    [1] https://www.yenicaggazetesi.com.tr/erdoganin-arkasinda-saf-tutan-generaller-ve-orduyu-te-52160yy.htm Arslan Bulut

    [2] https://www.yenisafak.com/yazarlar/tamerkorkmaz/pentagon-abdnin-model-ortagini-ilan-etti-2050607

    [3] https://www.karar.com/yazarlar/elif-cakir/bir-sonraki-yargi-reformu-strateji-belgesinde-

    [4] https://www.yeniasya.com.tr/cevher-ilhan/hani-evet-cikarsa-teror-bitecek-ti_435674

    [5] Kaynak: Mehmet Akkaya, https://www.aydinlik.com.tr/sayilarla-akp-turkiyesi

    [6] http://fehmikoru.com/bir-akilli-kuyuya-tas-atti-tas-gecen-secimin-basini-yardi-ayni-tas-yenilenen-secimin-de-iptalini-getirir-mi/





























    Bu Haber 115 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS