• KORONA TAHRİBATI VE SİYONİST KURGULARIN İRTİBATI Yoksa Yüce Allah (CC) Melheme-i Kübra’ya Hazırlık mı Yapmaktaydı?

    KORONA TAHRİBATI VE SİYONİST KURGULARIN İRTİBATI Yoksa Yüce Allah (CC) Melheme-i Kübra’ya Hazırlık mı Yapmaktaydı?

    16 Nisan 2020

     
    | Devamı

    KORONA TAHRİBATI VE SİYONİST KURGULARIN İRTİBATI

    Yoksa Yüce Allah (CC) Melheme-i Kübra’ya

    Hazırlık mı Yapmaktaydı?

            

    ABD’de Korona alarmı! Washington ve New York’ta OHAL Şaşkınlığı!

    16 Nisan 2020 itibariyle dünyadaki Korona vakası 2 milyonu aşmış, ölü sayısı ise 130 bine ulaşmıştı.

    New York Belediye Başkanı Bill de Blasio, Korona virüsü salgını nedeniyle eyalette olağanüstü hâl ilan edildiğini açıklamıştı. Belediye Başkanı Blasio, Korona virüsü salgınıyla mücadele kapsamında OHAL ilan edildiğini belirterek, eyalette vaka sayısının hızla arttığını vurgulamıştı. Reuters’te yer alan habere göre, gazetecilere açıklamalarda bulunan Blasio, Korona virüsüyle ilgili hızlı gelişmelerin yaşandığını hatırlatmıştı. New York Valisi Andrew Cuomo da eyalette 500’den fazla insanın katılımıyla gerçekleştirilmesi planlanan etkinliklerin yasaklandığını duyurmuşlardı. Ve yine ABD'nin başkenti Washington'da, Korona virüsü salgını nedeniyle olağanüstü hâl (OHAL) kararı alınmıştı. ABD Başkanı Donald Trump da, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, "Ortak bir düşmanımız var: Korona virüsü. Aslında dünyanın düşmanı" ifadesini kullanmıştı. Washington Belediye Başkanı Muriel E. Bowser, eyalette Korona virüsünün arttığını bildirerek, olağanüstü hâl (OHAL) ilan edildiğini açıklamıştı. Washington Post’ta yer alan habere göre Bowser, bu ayın sonuna kadar kalabalık toplantıların iptal edildiğini hatırlatmıştı. Washington’daki OHAL ilanı, Muriel Bowser’a tıbbi gerekçelerle karantina ya da federal afet bütçesinden kaynak talep etme imkânı sağlayacaktı.

    “New York'taki Hastanelerin Kaynakları 10 Gün İçinde Tükenebilir” Telaşı!

    New York Belediye Başkanı Bill de Blasio, "Hastane sisteminin çalışması için gerekli olan vantilatör, cerrahi maske gibi malzemeler için 10 gün içinde büyük çapta bir yokluk çekmeye hazır olmalıyız." itirafında bulunmuşlardı. Bu süreçte federal hükümetin kendilerine yeteri kadar kaynak sağlamadığını savunan Blasio, "Ordu devreye sokulmadı. Trump'ın sözünü ettiği Savunma Üretimi Kanunu, görebileceğimiz şekilde uygulanmadı. Sadece New York kenti ya da eyaleti değil, ülkenin birçok yeri kendilerini yalnız hissediyor." eleştirisinde bulunmuşlardı.

    New York'un acilen 110 bin yatağa ihtiyacı vardı!

    New York Valisi Andrew Cuomo da basın toplantısında, hastanelerde yaşanan sıkıntılara işaret ederek, hastanelere kapasitelerini artırma çağrısı yapmıştı. "Şu anda eyalet genelinde 53 bin yatak kapasitemiz var ama bizim 110 bin yatağa ihtiyacımız olacak." diye yakınmıştı. Federal hükümeti tıbbi kaynakları millileştirmeye çağıran Cuomo, "New York'taki vaka sayıları diğer eyaletlerden 15 kat daha fazla ama biz hâlâ kaynak alabilmek için diğer eyaletlerle mücadele etmek zorunda kalıyoruz." diye çıkışmıştı. Ayrıca, ABD Ordusu Mühendisler Birliği, salgının yoğun olarak görüldüğü California'da da yatak kapasitelerinin artırılması için çalışmalara başlamıştı. Bu kapsamda San Diego başta olmak üzere bazı kentlerdeki binalar hastaneye dönüştürülmüş olacaktı.

    New York Belediye Başkanı Trump'a Sert Çıkmıştı!

    Eyaletlere verilecek paradan kendilerine çok az bir pay ayrıldığını kaydeden New York Belediye Başkanı, düzenlediği basın toplantısında, mevcut durumun ABD'de 1930'larda yaşanan ve "Büyük Buhran" olarak tanımlanan ekonomik krizden bu yana görülen en ciddi sorun olduğunu belirten Blasio, şöyle haykırmıştı:

    "Büyük Buhran'dan bu yana, bu devasa krizin ortasında, herhangi bir kamu görevlisinin, herhangi bir kişinin kendi başına ne yapacağını anlayamıyorum. İhtiyacımız olan paradan mahrum bırakılıyoruz. Tüm ülke için 150 milyar dolarlık bir havuz oluşturdular. Ancak ülke genelindeki vakaların üçte biri New York’ta... Birileri, Cumhuriyetçilerin çoğunlukta olduğu Senato'da matematiksel bir hesap yapıyorlar. Bize, şehirlere ve eyaletlere verdikleri paranın yüzde birinden bile azını veriyorlar, oysa ülkedeki vakaların üçte biri de burada. Bu çok ahlâksızca." New York Valisi Andrew Cuomo da, Senato ile Beyaz Saray arasında uzlaşmaya varılan Korona virüs yardım paketini desteklemediğini söyleyerek, bunun New York için 'korkunç' olacağını vurgulamıştı. New York eyaleti için bunun sadece 3,8 milyar dolar anlamına geldiğine işaret eden Cuomo, "Çok büyük meblağ gibi gelebilir, ancak biz 15 milyar dolarlık gelir açığına bakıyoruz. Bu virüsün maliyeti şu ana kadar zaten 1 milyar doları geçti ve işimiz bittiğinde muhtemelen milyarlarca dolara mal olacak." diye yakınmıştı.

    ABD Uçak Gemisi, Guam Adası'nda Karantinaya Alınmıştı!

    Pasifik bölgesinde görevde bulunan ABD’nin “USS Theodore Roosevelt” uçak gemisinde yeni tip Korona virüs (Covid-19) vakalarının artması üzerine, gemi içinde görevli 5 bin askerle Guam Adası'nda karantinaya alındığı açıklanmıştı. 24 Mart 2020 Salı günü tespit edilen 3 vakadan sonra gemide Covid-19 testleri pozitif çıkan asker sayısı, hızla artmaktaydı. Güney Çin Denizi'nde, Filipin açıklarında seyreden gemi, görevli 5 bin askerle Guam Adası'na demirlenerek karantinaya alınmıştı.

    Konuyla ilgili açıklama yapan ABD Donanma Operasyonları Komutanı Oramiral Mike Gilday, şu ifadeleri kullanmıştı:

    “Testler devam ederken, USS Theodore Roosevelt gemisinde yeni Covid-19 pozitif vakalar tespit edildi. Bu tehdidi oldukça ciddiye alıyoruz ve virüsün gemide daha fazla ilerlememesini sağlamak için testleri pozitif çıkan denizcileri hızlı bir şekilde izole ettik. Şu anda hastanelik durumda olan asker bulunmuyor. Gemideki tüm askerlerin sağlığı için testler devam edecektir. Kapsamlı temizlik ve dezenfeksiyon faaliyeti de devam ediyor. Gemide yeni vakaların çıkmasını bekliyoruz ve testleri pozitif çıkan askerler, ek değerlendirme ve tedaviler için Guam Donanma Hastanesi'ne kaldırılacak.” bilgilerini paylaşmıştı.

    Pentagon’da vaka sayısı hızla artmaktaydı.

    Diğer taraftan, ABD ordusunda Covid-19 testi pozitif çıkan askerlerin sayısı hızla artmaktaydı. ABD Savunma Bakanlığı bünyesinde çalışan ve testleri pozitif çıkan sivil personel sayısı 712’ye, asker aileleri arasındaki vaka sayısı ise 578’e çıkmıştı. Bakanlığa bağlı sözleşmeli personel arasındaki vaka sayısı ise 247’ydi. Böylece Pentagon’da vaka sayısı 1537’ye yükselmişti.

    Korona; ABD, İsrail ve Avrupa’da Tanınmış Yahudi Liderleri de Vurmaya Başlamıştı.

    Dünyanın önde gelen pek çok Yahudi lideri, tüm dünyayı etkisi altına alan Korona virüsü pandemisi sebebiyle ağır rahatsızlanırken, bir kısmı da yaşamlarını yitirmişti. İsrail’in gönüllü ambulans servisi United Hatzalah, başkanları Eli Beer’in, oksijen makinesine bağlanarak uyutulduğunu bildirmişlerdi. United Hatzalah’dan yapılan açıklamada, iyileşmenin yavaş olsa da tam olarak gerçekleşeceğine inanıldığı söylenmişti. Diğer yandan, Florida’nın en kalabalık cemaatine sahip sinagoglarından Shul of Bal Harbour’ın hahamı, mahkûmlar ordusu personeli ile diğer cemaatlere de hizmet veren Aleph Institute’un kurucusu Sholom Lipskar’ın test sonuçlarının pozitif çıktığı belirlenmişti. İngiltere’de yayınlanan Jewish Chronicle’da yayınlanan habere göre, Fransa’nın ileri gelen Yahudi Habad liderlerinden André Touboul da, virüse yenik düşerek hayatını kaybetmişti. Touboul, Sağlık Bakanlığı’nın talimatlarınca gerekli Yahudi cenaze gelenekleri yerine getirilmeden toprağa verilmişti. Fransız Hasidik gazetesi Hassidout’a bir açıklamada bulunan ailesi, tüm yas tutanlardan karantinada kalmalarını ve böylece herkesin sağlığını koruması talebini belirtmişti. Paris Belediye Başkanı Anne Hidalgo da, “André Touboul’un kaybını öğrenmekten derin üzüntü duyuyorum. Kendisini iyiliği ve profesyonelliği ile hatırlayacağım. Tüm destek ve taziye dileklerimi ailesine, dostlarına ve okul topluluğuna iletiyorum” demişti.[1]

    MOSSAD Ajanları 100 Bin Korona Virüs Test Kiti Çalmışlardı!

    İsrail gizli servisi MOSSAD’ın, ülkeye 100 bin Korona virüs test kiti getirdiği iddia edildi. MOSSAD’ın getirdiği test kitlerinin, talep edilenden farklı olduğu belirtilmişti. İngiliz medya kuruluşu The Guardian, çok tartışılacak bir iddiayı gündeme getirmişti. Gazetede yer alan haberde; “MOSSAD'ın İsrail'i resmen tanımayan, ancak ilişkileri düşük seviyede yürüten en az iki Körfez ve Arap ülkesinden 100 bin Korona virüs test kitini, çaldığı” bildirilmişti. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun ofisinden konuyla ilgili yapılan açıklamada, "MOSSAD ve diğer kurumlar da dahil olmak üzere, Korona virüs ile mücadeleye yardımcı olmak için devletin tüm imkânlarını tam olarak kullanıyoruz" denilmesi ilginçti. İsrail Sağlık Bakanlığı Genel Müdür Yardımcısı Itamar Grotto ise “MOSSAD’ın getirdiği kitlerin, ihtiyaç duydukları türden olmadığını” söylemişti. Haberde, MOSSAD’ın test kiti operasyonunun gizli tutulduğu ve İsrail İstihbarat Bakanı Yisrael Katz'a dahi bilgi verilmediği belirtildi. Bir radyoya konuk olan Katz ise "Ben de rapordan sizinle haberdar oldum" demişti.[2] Bu arada; Korona’dan dolayı MOSSAD’ın dünyadaki ajanlarını geri çağırdığı da belirlenmişti.

    Gizli Servislerin Maske Savaşı ve Korona Kapışması!

    Korona virüs salgınıyla birlikte maskeler ülkeler için ulusal güvenlik sorunu halini alınca, gizli servisler ve ordular da olaya dahil olmuşlardı. ABD, Almanya, İsrail, İtalya, Yunanistan, Tunus ve Kenya'dan gizli servislerin adının karıştığı maske operasyonları haberleri yayılmaya başlamıştı.

    Alman Maskeleri Nasıl Kayıplara Karışmıştı? 

    Der Spiegel haber sitesi, Almanya'nın satın aldığı FFP2 tipi 6 milyon maskenin transit olarak mola verdiği Kenya havaalanında 'iz bırakmadan' ortadan kaybolduğunu belirtmişti. Almanya Savunma Bakanlığı'nın doğruladığı olayda, Almanya'nın 6 milyon maskenin parası ödenmediği için maddi zarar yaşanmadığı belirtilmiş ve ülkede Korona virüsle ilgili satın almalar Savunma Bakanlığı'na devredilmişti. Bu arada İsrail’in Almanya’dan solunum cihazı alma talebini Merkel geri çevirmişti. Bu tavır hem Merkel’in safını hem de yaklaşan büyük hesaplaşmayı göstermekteydi!

    İsrail MOSSAD’ı Devreye Sokmuşlardı!

    İsrail merkezli Channel 13, istihbarat servisi MOSSAD’ın da İsrail ile hiçbir diplomatik ilişkisi olmayan ülkelerden maske ve solunum cihazı getirdiğini duyurmuşlardı. Habere göre, MOSSAD’ın operasyonu sonucunda geçen hafta İsrail'e 100 bin Korona virüs test kiti getirildi ancak bu test kitlerinin Korona virüs için kullanılmadığı ortaya çıkmıştı. MOSSAD’ın yaptığı kritik hatadan sonra hasar kontrolü yapmaya çalışan Başbakan Netanyahu'nun ofisinden ise "Testler başka amaçlar için kullanılacak" açıklaması yapılmıştı. MOSSAD’ın İsrail ile diplomatik ilişkisi olmayan ancak tıbbi malzeme imkânları yüksek Arap ülkeleriyle temasa geçmeye başladığı vurgulanmıştı.

    Korona virüsle “dünya nüfusunu dengeleme(!) ve trilyonlarca dolar aşı ve ilaç soygununa zemin hazırlayıverme” hesabı güden Siyonist merkezler ayrıca tüm insanlığı uzaktan kumandalı “canlı robotlara çevirme” çabasında mıydı?

    Öncelikle belirtelim ki, bu sinsi ve şeytani hevesler Siyonist odakların başına belâ olacaktı. “Hayrûl Makirin = Hazırlanan hile ve tuzakları, sahiplerinin başına geçiren” Allah, bu vesileyle, süper güç sanılan Haçlı-Siyonist odakları, Korona vebasıyla, aciz ve çaresiz bırakacak ve va’ad ettiği Melheme-i Kübra(=Büyük Tarihi Hesaplaşma=Armageddon) kapışmasıyla yeni ve Adil bir Dünyanın kuruluşuna kapı açacaktı. Korona virüsünün, Siyonist Yahudi baronları, hahamları ve İsrailli kodamanları da vurmaya başlaması, Vebanın Amerika’da korkunç bir hızla yayılması, Çin’den İtalya’sına tüm zalim ülkelerin şaşkınlık ve perişanlık içinde kıvranması bu kutlu inkılabın, belki de alt yapısını oluşturmakta, Allah zalim ve kâfir güçlerin kolunu kanadını kırmaktaydı!..

    Evet, Siyonist zulüm ve sömürü sisteminin, Irkçı Emperyalizmin ve Küresel Kapitalizmin artık sonu yaklaşmıştı! Haksızlık ve ahlâksızlık temelli ve sömürgeci Batı Kapitalizminin de, ÇİN merkezli kurulmaya çalışılan zalim Doğu Kapitalizminin de çöküşe başladığı açıktı. Kur’an eksenli, insan endeksli ve Türkiye merkezli bir Adil Düzen inkılabı kaçınılmazdı. Bu kutlu devrim ve değişim ise, elbette Ortadoğu’da yaşanacak bir hesaplaşma sonucu olacaktı ve Erbakan Hoca’nın hazırladığı teknoloji harikalarıyla başarılacaktı. Bunların nasıl yapıldığını ve ne zaman kullanılacağını anlamak isteyenler ise, Milli Çözüm Dergisi sitesinden ilgili başlıkları arayıp okusunlardı.

    Robot İnsan Hazırlığı ve Korona Hastalığı!

    “Yapay zekâ çalışmalarının üssü olan Silikon Vadisi’ndeki Singularity Üniversitesi, “insan-makine” birleşimine tutkuyla inanan transhümanistler tarafından kurulmuştu. Üniversite’nin sitesi, 5 Şubat 2020 tarihinde merkezi Kanada’da olan “BlueDot” şirketinin yapay zekâ algoritmasıyla ilgili bir gelişmeyi coşkuyla paylaşmıştı. BlueDot’un yapay zekâsı, Wuhan’daki Korona salgını hakkında müşterilerini Dünya Sağlık Örgütü’nden bile önce uyarmıştı. Kim bilir belki de Korona vebasını üretenler de aynı odaklardı! Önce bu şirket hakkında kısaca bilgi aktaralım. BlueDot salgınlarla mücadelede uzmanların yanında “büyük veriyi” kullanan Kanadalı bir “sağlık gözetim” şirketi olmaktaydı ve Siyonist merkezlerin kontrolü altındaydı. Hayvan ve bitki sağlığı ağları, resmi bildiriler, haber raporları gibi sayısız online kaynaklardan topladığı verileri okuyan bir yapay zekâ algoritması kullanıyorlardı. Muhtemel bir salgının nerelere yayılacağını tahmin etmek için de havayolu uçuş bilgilerini kullanıyorlardı.  Şirket, neredeyse eş zamanlı 150’den fazla farklı patojen, sendrom ve salgını tespit edebildiğini, sahip oldukları veri tabanının günde 65 dilde, 100 binden fazla resmi ve kitle iletişim aracını taradığını açıklamıştı. BlueDot’un bu algoritması Wuhan kökenli “Covid-19” salgını hakkında 31 Aralık 2019’da müşterilerine “uyarı” yollamıştı. Dünya Sağlık Örgütü’nün ilk uyarısını 6 Ocak’ta yaptığı düşünülürse, BlueDot bir salgının geleceğini daha önceden saptamıştı. BlueDot ayrıca salgının ilk olarak yayılacağı yerler arasında Tokyo, Seul, Taipei ve Bangkok’u sayarak doğru tahminler yapmıştı. BlueDot’un bu başarısı Time, Wall Street Journal, The Economist, Forbes gibi gazete ve dergilerde yayınlanmıştı. 

    Reddit’in bir oturumuna katılan Bill Gates, Covid pandemisi ile ilgili soruları cevaplamıştı. Gates, Microsoft’un yönetim kurulundan istifa etmiş, “insanlığın sağlığıyla” ilgileneceğini açıklamıştı. Karısı Melinda Gates de kadınların sağlığıyla yakından ilgilenmeye başlamıştı. “Teknolojiyle Kadınların Gücünü Hayal Et” başlıklı yazısında “dünyadaki her kadının bir akıllı telefonu olsa bu onların hayatını değiştirebilirdi” diye yazmıştı. Nijeryalı kadınların hormonal durumlarıyla ilgili nasıl takip yapacaklarını anlatıyor ve teknolojiyle güçlendirilmiş kadınlarla toplumsal cinsiyet eşitliğinin daha iyi sağlanabileceğini söylüyordu. Bill Gates Reddit’in oturumunda, ID2020 projesiyle insanlara mikroçip yerleştirmenin nimetlerini anlatıyordu. Proje BM tarafından destekleniyor ve Mayıs 2016’da New York’ta ID2020 Zirvesi’nde, bu proje, sürdürülebilir kalkınma hedefleri programına dahil ediliyordu. Projenin aynı zamanda Rockefeller Vakfı tarafından da desteklendiğini de bilmemiz gerekiyordu. Maalesef Türkiye’de Korona sonrası dünyanın nasıl şekilleneceğine ilişkin yeterince tartışma yapılmıyordu. Yapılmaya çalışılan tartışmalar “komplo teorisi” damgası vurularak geçiştiriliyordu. Halbuki Türkiye’de kimi çevrelerin tahfif ettiği bu konulara milyonlarca dolar yatırım yapılıyor, devletler, uluslararası kurumlar ve küresel şirketler bu girişimleri ya destekliyor ya da bizzat yürütüyordu. Yani Siyonist merkezler, tüm insanlığı uzaktan kumandalı robotlara çevirme planları yapıyordu.

    Bu girişimlerin “sağlık” gibi masum bir amaçla sınırlı kalmayacağı açıktır. Facebook, kurulduğunda “eski dostları bulmak ve yeni insanlarla tanışmak” gibi makul amaçlar sıralamıştı. Birkaç yıl önce üyelerinin verilerini Cambridge Analytica’ya satması buz dağının sadece görebildiğimiz kısmıydı. Yine örneğin ABD Savunma Bakanlığı İleri Araştırma Projeleri Ajansı (DARPA) bugünlerde 60 milyon dolarlık bir proje yürütüyorlardı. “Dijital aletlerle insan serebral korteksi arasında bir köprü oluşturmak” istiyorlardı. Robert Carlson’un ifadesiyle amaç, “Beyin için evrensel dijital girdi ve çıktı işlevleri yaratmaktı.” Tabi ki bunların konuşuluyor olması elbette uygulanmasının bir hazırlığıydı ve çemberin de giderek daraldığını görmek lazımdı.  Luciano Floridi yapay zekâ ve insan arasındaki ilişkinin gelişim yönünü tanımlayan önemli bir tespit yapmıştı. Önemine binaen aktarmak istiyorum: “Endüstriyel robotikte bir robotun başarıyla çalışabileceği sınırları tanımlayan alan, robotun ‘zarfı’ olarak tanımlanmaktadır... Bir bulaşık makinesi görevini başardı, çünkü çevresi basit kapasiteleri çerçevesinde yapılandırılmıştır (sarılmıştır). Örneğin aynı şey Amazon’un robotik rafları için de geçerlidir. Robot dostu olmak için tasarlanmış çevredir. Sürücüsüz arabalar, etraflarındaki çevreyi yapılandırabildiğimiz gün bir ürün haline gelecektir.”  Yani mazrufun başarısı zarfa bağlıdır. Daha da açık şekilde ifade etmemiz gerekirse, zarf (çevre, insan ve doğa) mazrufa (yapay zekâ ve algoritmalar) uygun hale getirilmeye çalışılmaktadır. Buna göre robotlar ve yapay zekâ insana göre olmayacaktır; insan ve çevre yapay zekâya göre yeniden tasarlanacaktır. Floridi bunun çoktan başladığını söylüyor: “Şimdilerde ise çevreyi AI [yapay zekâ] dostu bilgi küresi olarak zarflama, gerçeğin tüm boyutlarını kaplamaya başladı ve her gün her yerde; evde, ofiste, sokakta görünürdür. Aslında tam anlamıyla fark etmeden yıllardır dünyayı dijital teknolojilerle kaplıyoruz.” 

    Böylece insanın insanla etkileşimi, artık bir makine dolayımıyla olduğunda, insan hem kendisi hem de başkalarıyla ilgili bilgileri doğrudan alamayacaktır. Kurgulanan bu model “makine-insan” modeli olmayacaktır, tam aksine “insan-makine-insan” modeli tasarlanmaktadır. Makineden önceki insan makineyi kontrol eden, makineden sonraki insan ise (o biz oluyoruz) makine aracılığıyla kontrol edilen insan olacaktır. Burada sorun görüldüğü gibi “makine” değildir. Makinenin nihayetinde kimler tarafından kontrol edildiğidir. Yani Dünya mazlumları ve Müslümanları olarak bizler makineden sonra geliyoruz. Makinenin önüne geçmemiz, Müslümanların siyasal-ekonomik bir birlik oluşturmalarıyla mümkün olacaktır. Bunun başka bir yolu kalmamıştır. Verinin başında Siyonist odaklar olduğu sürece, onların tasarladıkları makineleri kullandığımız sürece bu kapandan kurtulmamız imkânsızdır. Sorun aslında teknolojik bir sorun olmayıp, siyasi bir sorun konumundadır. Covid sonrası kurulan dünyada sadece bir veriye/dataya dönüştürülmek istemiyorsak, uluslararası bir siyasal birliğin koşullarını konuşmalıyız. Mezhebin, etnisitenin, hiziplerin ayırdığı bir topluluğun bunu konuşması mümkün değildir. İşe bunları bir kavga sebebi olmaktan çıkararak başlayabiliriz. Aksi takdirde hepimizin yürüyen çiplere dönüşeceği günler uzak sayılmamalıdır.”[3] Evet, bu nedenle Erbakan’ın projeleri hayati önem taşımaktadır.

    TSK, Milli Yapının Çekirdeği Konumundaydı!

    Milli Savunma Bakanlığı İlaç Fabrikası Müdürlüğü ile Sağlık Bakanlığı Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu arasında “Laboratuvar Analiz Hizmetleri Esaslarına Dair İşbirliği Protokolü” imzalanmıştı.

    Milli Savunma Bakanlığı İlaç Fabrikası Müdürlüğü ile Sağlık Bakanlığı Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu arasında “Laboratuvar Analiz Hizmetleri Esaslarına Dair İşbirliği Protokolü” imzalanmıştı. Protokol metni, gerçekleştirilen törende, TİTCK Başkanı Dr. Hakkı Gürsöz ve MSB İlaç Fabrikası Müdürü Albay Dr. Çetin Koca tarafından imza altına alınmıştı. Bu protokole göre, MSB İlaç Fabrikası Müdürlüğü tarafından üretilen ve stratejik, kritik ve hayati öneme sahip olan KBRN (Kimyasal, Biyolojik, Radyoaktif, Nükleer) tıbbi savunma ürünleri ve diğer ilaç ve tıbbi sarf malzemelerinin analizleri TİTCK laboratuvarlarında “öncelikli” olarak yapılacaktı. Söz konusu analizler, ihtiyaç duyulması halinde TİTCK personeli tarafından MSB İlaç Fabrikası Müdürlüğü laboratuvarında da işleme konacaktı.[4]

    Askeri Fabrikada İlaç Seferberliği başlatılmıştı: Korona Virüse karşı üretilen ilacın muadili yapılacaktı!

    Milli Savunma Bakanlığı’na ait “İlaç Fabrikası” harekete geçmişti. Tarihi Kırım Harbi’ne kadar uzanan fabrika Çin ve Japonya’da üretilen ve Korona virüse karşı etkili olduğu belirtilen ilacın muadilini üretecekti. Maske ve antibakteriyel sıvı üretimine de hız verilmişti. MSB İlaç Fabrikası Müdürlüğü normal şartlarda TSK’nın ilaç ihtiyacı için AR-GE çalışmaları ve üretim yapmakta görevliydi. İlaçlar, konvansiyonel ve kimyasal, biyolojik radyolojik, nükleer (KBRN) savaşlarda kullanılmak üzere geliştirilmekteydi. Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, Korona virüs salgınıyla mücadelede ihtiyaç duyulan ilaç ve sıhhi malzemeler ile solunum cihazının üretilmesi için Askeri Fabrikalar Genel Müdürlüğüne talimat vermişti. Ankara’daki MSB İlaç Fabrikası Müdürlüğünde, maske, antibakteriyel ürün imalatına başlandı, yoğunlaştırılan üretim kapsamında ekstra eczacı ve kimyager görevlendirilmişti. Yine ilaçların muadillerinin üretilmesi konusunda çalışmalar yürütülmekteydi. Bakan Akar, Çin ve Japonya’da Korona virüs ile mücadelede kullanılan ilaçların muadilini yapabileceklerini belirtmişti. Yerli solunum cihazı üretimi konusunda da askeri fabrikaların imkânları harekete geçirilmişti. Milli Devlet, daha önce Askeri Hastaneleri kapatan AKP yönetiminin tahribatlarını tamire yönelmişti.

    Ordu ilk ilacı Kırım Harbi’nde üretmeye başlamıştı

    MSB İlaç Fabrikası’nın tarihi Kırım Harbi’ne kadar (1853-1856) uzanıyordu. O tarihlerde ilk olarak ilaç ve tıbbi malzeme yapımı, orduda başlanmıştı. 1. Dünya Savaşı’nda da Beylerbeyi Transit Deposundan başka Konya’nın Sille mevkiinde ikinci bir ilaç ve pansuman malzemesi üretimine devam ediliyordu. 1965’te Ordu İlaç Fabrikası ismiyle faaliyete geçiyor, 1999 tarihinden itibaren ise MSB İlaç Fabrikası Komutanlığı ismini alıyordu. Fabrika, halen MSB İlaç Fabrikası Genel Müdürlüğü adı altında faaliyet yürütüyordu. Fabrika, mevcut kapasitesiyle 5’i üretim bölümü olmak üzere 6 bölümde hizmet verebiliyordu. “Muayene ve Kontrol Bölüm Amirliği, Kalite Kontrol Kısmı”nda, uluslararası normlara uygun modern cihazlar ve bilgisayar kontrollü sistemler eşliğinde üretimde kullanılmak üzere tedarik edilen hammadde, yardımcı madde ve ambalaj malzemelerinin analizi, seri üretim aşamasında yarı mamul ve mamul maddelerin fiziksel, kimyasal ve mikrobiyolojik kontrolleri yapılıyordu. Yeni üretilecek ürünlerin uluslararası referanslar dahilinde ön formülasyon ve formülasyon çalışmaları gerçekleştiriliyordu.[5]

    ABD’ye karşı alkoloid zaferini Erbakan kazanmıştı.

    Türkiye’de yakın tarihimizde haşhaş odağında önemli siyasal olaylar yaşanmıştır. ABD, Amerikan gençlerinin kullandığı uyuşturucunun kaynağının Türkiye olduğu iddiasıyla ülkemizde haşhaş üretiminin yasaklanmasına çalışmıştı.

    CHP-MSP koalisyonunda afyon ekimi serbest bırakılmıştı.

    01/07/1974 tarihli Bakanlar Kurulu Kararı ile ilaç hammaddesi ihtiyacının sağlanması ve geçimi büyük ölçüde haşhaş üretimine bağlı olan çiftçilerin yaşam koşullarının düzeltilmesi amacıyla, haşhaş ekimi ve ham afyon üretimi Erbakan’ın özel gayretiyle 7 ilde (Afyon, Burdur, Isparta, Denizli, Kütahya, Uşak ve Konya) serbest bırakılmıştır. 06/12/1974 tarihli kararname ile kaçağa kayma riski yüksek olan ve haşhaş kapsülünün çizilmesi ile elde edilen afyon üretimi yerine, daha güvenli bir yöntem olan çizilmemiş haşhaş kapsülü üretimine başlanmıştır. O dönemde Milli Selamet Partisi programında şu cümleler yer almıştı: “İlaç ve kimya sanayiini kuracağız. İlâç ana maddelerini yurdumuzda yapacağız. Ambalaj sanayii ve İlaç müstahzarı laboratuvarı durumundaki ilaç fabrikalarımızı, ham madde imal edecek fabrikalar haline gelmeleri için gereken tedbirleri alacağız.” MSP döneminde Başbakan Yardımcısı iken, Erbakan Hocam Bolvadin’e Afyon Alkoloid Fabrikasının temel atma törenindeki konuşmasında; “Böylece 25 yıl önce Yörükzade Ahmed Fevzi Efendi’ye verdiğimiz sözü Elhamdülillah bugün yerine getiriyoruz. Bolvadin’imize kuracağımız Alkoloid Fabrikasında haşhaş işlenecek, bu fabrika tam kapasite ile çalıştığında 30.000 işçi çalışacak..." diye uzunca teknik bilgiler aktarmıştı.

    Alkoloid, Alanında Dünyanın En Büyük Fabrikasını Erbakan Açmıştır!

    1976 yılında Afyonkarahisar ili Bolvadin ilçesinde Prof. Dr. Necmettin Erbakan tarafından temeli atılan Afyon Alkaloidleri Fabrikası 1981 yılında deneme üretimine başlamış. 1986 yılında ise kesin kabulü yapılarak esas üretime başlamıştır. Afyon Alkaloidleri Fabrikası 20 bin ton/yıl çizilmemiş haşhaş kapsülü işleme kapasitesiyle alanında dünyanın en büyük fabrikasıdır. Haşhaş, önemini tıpsal niteliğinden almaktadır. Bu niteliği ise morfin ve diğer alkaloidlerden kaynaklanır. Bunlardan ilaç aktif hammaddeleri yapılmaktadır. Haşhaş kapsülü morfin, kodein, tebain, noskapin ve papaverin gibi tıbbi öneme sahip olan ana alkaloidlerin yanı sıra yaklaşık 30 değişik alkaloid barındırmaktadır. Tıpta, ağrı kesici, uyuşturucu ve öksürük kesici ve aşı hammaddesi olarak 95 adet ilacın temelini oluşturmaktadır.

    RAND Corporation Raporları ve Armageddon Planları!

    Gölge CIA - Rand Corporation'ın "Türkiye'de yeni bir darbe girişimi bile olabilir" dediği düşündürücü rapor maalesef yeterince tartışılmamıştı. ABD Savunma Bakanlığı için danışmanlık yapan bu kuruluşun raporundan da anlaşılacağı üzere DERİN ABD’nin (Siyonizm’in) Türkiye hesapları gayet açıktı. Bu raporda, Türk Ordusu’nu yeniden kontrol altına almanın, yeni bir 15 Temmuz kalkışması için zemin yoklamanın taktiklerini hazırlamışlardı. Çok çok önemli bu raporun arka planına bakmadan önce, RAND CORPORATION’un ne olduğuna, kollarının nereye uzandığına, raporlarının DERİN ABD’NİN STRATEJİLERİNİ NASIL BELİRLEDİĞİNE-YÖNLENDİRDİĞİNE bakmakta büyük yarar vardı.

    Gölge CIA-RAND Corporation’un Küstahlıkları.

    Douglas Aircraft Company tarafından oluşturulan ‘Proje RAND’, ikinci Dünya Savaşı sonrasında, ABD Hava Kuvvetlerine araştırmalar ve analizler yapmak amacıyla 1945 yılında faaliyete başlamıştı. İkinci dünya savaşından sonra dış politikada gizliliğin bir çalışma anlayışı haline gelmesinde Ford Vakfı önemli bir rol oynamıştı. Hava kuvvetleri bünyesinde oluşturulan RAND, ABD’nin en önemli ve gizli araştırmaları yürüten yapılanması halini almıştı. RAND ile Ford, Rockefeller, Carnegie ve diğer birçok vakıf arasında sıkı ve yaygın bir işbirliği vardır. Bu işbirliği iç içeliğe varıncaya kadar uzanır. Mesela 1952’de Ford Vakfı’nın başkanı ile RAND’ın başkanı aynı insandı ve tabi Yahudi asıllıydı. ABD politika yapıcıları-strateji uzmanları ile siyasal karar mekanizmaları, 1980’in ikinci yarısında, SSCB’nin çöküşe doğru gittiğini saptamışlardı. Üstelik bu gelişmeden nasıl yararlanılacağı, ABD hegemonyasının dünyanın her yerinde nasıl egemen kılınacağı üzerine bir çalışma başlatılmıştı ve RAND Corporation bu çalışmanın merkezinde yer almıştı.

    Dünyanın değişen jeopolitiği içinde değişimin en yoğun olarak yaşanacağı: Balkanlar, Kafkaslar-Orta Asya ve Orta Doğu ayrı bir yer tutmaktaydı. Özellikle bu bölgelerin kesişme noktasında bulunan Türkiye’nin jeopolitiği, değişen dünyada yeniden tanımlanmıştı. RAND Corporation’un Avrupa-Türkiye ve Orta Doğu uzmanı politika yapıcıları-stratejistleri, Pentagon, Dışişleri Bakanlığı vb. kuruluşlar için Türkiye üzerine çeşitli raporlar hazırlamışlardı. Bu inceleme-araştırma metinlerinin, raporlarının bir kısmı kitaplaştırılarak ülkemizde de yayınlanmıştı. Kitaplaştırılan bu raporlar, ABD’nin bölgemizdeki genel yönelimine ve politikalarına ışık tutan önemli dokümanlardı. Türkiye dış politikası dâhil olmak üzere ekonomisi, dini, etnik ve mezhep yapısı gibi kültürel özellikleri konularında araştırmalar yapan, belgeleriyle politika raporlar hazırlayan RAND Corporation ABD’nin önemli bir kuruluşlarındandı. Türkiye düşmanları olarak tanınan, darbelerin arkasındaki isimler olarak bilinen, CIA ajanları Graham E. Fuller, Paul B. Henze, Henri J. Barkey, Morton Abramowitz, Alan Makovsky, F. Stephen Larrabe, Ian O. Lesser, Philip H. Gordon, Zalmay Khalilzad, J. F. Brown vb. bu kişilerin Türkiye ile ilgili hazırladıkları raporlar, politika belgeleri vb. Yahudiler ABD’nin Türkiye politikalarına yön veren insanlardı. ABD’deki çeşitli düşünce kuruluşları, Vakıflar, thing tang’ler, RAND Corporation ile birlikte çalışırlardı. CIA ve diğer güvenlik kuruluşlarında (Pentagon, ABD Dış İşleri Bakanlığı, Savunma Bakanlığı, çeşitli üst derecedeki komisyonlar vb.) çalışan uzman kişiler, stratejistler, politika yapıcılar RAND Corporation’da da çalışmakta ve hazırladıkları raporlarla ABD politikalarına yön vermeye çalışırlardı.

    Kısacası RAND Corporation, ABD ordusu bünyesinde analiz ve araştırma temelinde, dünya siyasetine yönelik politikalar üreten Siyonist bir yapıydı.

    RAND’ın yaklaşık 1.700 çalışanı vardı. Merkezi Kaliforniya’daydı ve buna bağlı, Santa Monica, Washington D.C. Pittsburgh, Pennsylvania (Carnegie Mellon Üniversitesi ve Pittsburgh Üniversitesi’ne bitişik), Cambridge (İngiltere) ve Brüksel (Belçika) ofisleri de bulunmaktaydı. ABD’de daha başka küçük ofisleri de aynı tarzda çalışma yapmaktaydı. Ayrıca, başta RAND bünyesinde Körfez Ülkeleri Politikaları Enstitüsü (Louisiana’da) ve RAND-Katar Politikaları Enstitüsü (Katar- Doha’da) olmak üzere birçok kuruluş bulunmaktaydı.

    RAND Türkiye Raporu’nun Sinsi Detayları

    ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) için raporlar yazan ve Washington yönetimini yönlendiren Rand Corporation'ın son Türkiye raporunun tavsiyeler kısmında, Türkiye’de ‘demokratik muhalefetle’ çalışılacağına ilişkin maddeler dikkat çekerken, asıl olarak Türk ordusunu kontrol altına alma gayretleri raporun temelini oluşturmaktaydı. RAND'ın hazırladığı 276 sayfalık kitap hacmindeki rapor "Türkiye'nin Milliyetçi Yönelişi" adını taşımaktaydı. Raporun alt başlığı ise; "Türkiye-ABD İlişkileri ile Amerikan Ordusu Üzerindeki Yansımaları”ydı. Amerikan Dışişleri Bakanlığı ile Savunma Bakanlığı Pentagon’un sponsor olduğu çalışmanın amacı şöyle sıralanmıştı: "Türkiye'nin iç, dış ve savunma politikalarındaki eğilimlerin Amerikan savunma stratejisi ve güç planlaması üzerindeki etkileriyle olası sonuçlarını analiz ve değerlendirme..." Her ne kadar "Rapordaki düşünceler, Amerikan devletinin değil bu çalışmaya katkı sunan kişilerin şahsi görüşleridir" denilse de bu iddialar göz boyamaydı. Zira Arroyo denilen merkez PENTAGON’un denetiminde olan ve Dışişleri Bakanlığı tarafından resmi FFRDC finansmanı ile beslenen RAND'a bağlı bir araştırma kurumu olmaktaydı. Bu raporda terör örgütü FETÖ'nün darbeci elebaşına ise "Sufi İslami hareketin gönüllü sürgün lideri" diye övgüler yağdırılmıştı.

    Bu raporda ülkemizin geleceğiyle ilgili dört senaryo ileri sürüyorlardı:

    1- Ankara, NATO’ya bağlı ama ABD için zorlayıcı bir müttefik olarak kalmaya devam edecek.

    2- ABD destekli muhalefet ve askerler iktidara gelince Türkiye yeniden Batı güdümüne girecek.

    3- Ankara, Atlantik ile Avrasya arasında bıçak sırtı bir denge siyaseti izleyecek.

    4- Batı'nın daha fazla katlanamadığı Türkiye, sonunda NATO'dan çıkarılıverecek.

    RAND raporu, ABD'nin çizdiği sınırları aşmaya çalışıyor havası atan ve bağımsız politika izliyor gibi davranan Erdoğan iktidarının nasıl hizaya sokulacağının yol haritasını sunmaktaydı. Yani bu rapor Türkiye'nin rehin alınması için gerekirse NATO'nun gizli ordularıyla Gladyo birimlerinin yeniden aktive edilmesi dâhil her türlü kirli tezgâhı mübah gören şarlatan bir zihniyetle hazırlanmıştı.

    RAND Raporunun sekizinci bölümünde: “Büküm (sapma) noktasına erişme” penceresinden Türkiye’nin Avrupa’yla, Avrupa Birliği’yle ve NATO’yla ilişkileri” ele alınmıştı.

    Raporun dokuzuncu bölümünde “ABD-Türkiye ortaklığı ve ABD ordusu için çıkarımlar” yapılmıştı. Raporun dikkat çeken yanlarından biri, Türkiye-Rusya ilişkileri konusunda “çatışma alanları” üzerinde durulması ve deyim yerindeyse ABD yönetimi için bu alanlar “kaşıma alanları” olarak saptanmıştı. RAND, Türkiye-Rusya ilişkilerinde şu dört alanın çatışma alanı olduğu iddiasındaydı.

    1- Oyun sonu ve Rusya’nın Suriye’deki varlığı.

    2- Rusya’nın PYD/YPG’yle ilişkisi/bağı.

    3- Karadeniz’de Rus askeri yığınağı.

    4- Türkiye’nin NATO üyeliği, özellikle füze savunma sahası ve diğer konuşlanmaları…

    RAND’a göre Türkiye ile ABD arasındaki çatışmalı alanları şunlardı:

    1- Suriye politikası.

    2- ABD’nin PYD, YPG ve DSG ile olan taktik irtibatı.

    3- Gülen’in iade pazarlıkları.

    4- Reza Zarrab’a ABD’de açılan dava konuları.

    5- Türk hükümetinin retoriğindeki, resmi ve yarı resmi basındaki ABD karşıtlığı.

    6- Türkiye’nin NATO ile uyumlu olmayan savunma sistemi (Rusya’dan S-400’ü) alması.

    RAND’ın “Türk-Amerikan ikili ilişkilerindeki önerdiği uzun vadeli strateji” için atılması gereken adımlar arasında en çarpıcı üçüne dikkatle yoğunlaşmak lazımdı:

    1- Rusya’yı dengelemek için NATO üzerinden sürekli Türk ordusuna angaje olunmalıdır.

    2- Milli Savunma Bakanı’nın Türkiye’de giderek artan önemi ve “anahtar muhatap” rolü dikkate alınmalıdır.

    3- Yeni Milli Savunma Üniversitesi’nin müfredatının geliştirilmesine yardımcı olunmalı ve TSK’nin ABD’deki okullara öğrenci-subay göndermesine destek çıkılmalıdır…

    Milli Savunma Bakanlığı (MSB) Basın Halkla İlişkiler Müşavirliği Plan, Koordinasyon ve Analiz Şube Müdürü Albay Olcay Denizer, basın bilgilendirme toplantısında, Rand Corporation’ın Türkiye raporuyla ilgili açıklamalarda bulunmuşlardı. Çünkü ABD’de CIA’nın yan kolu olarak tanınan Rand Corporation adlı düşünce kuruluşunun “Türkiye’nin Milliyetçi İstikameti ve bunun ABD-Türk Stratejik Ortaklığı ve ABD Silahlı Kuvvetleri Üzerindeki Etkileri” başlıklı 276 sayfalık bir raporunda Milli Savunma Bakanlığı, Bakan Hulusi Akar, TSK ve Milli Savunma Üniversitesi müfredatı ile ilgili değerlendirmeler yer almıştı.

    Raporla ilgili görüşü sorulan askeri yetkililer şunları aktarmıştı:

    “Kamuoyuna açık olan bu raporu gördük. İçeriğinde anlamlandıramadığımız muğlaklıklar var. Kendi içinde çelişkiler barındıran bu raporda bizlere isnat edilen yorumlar gerçeklikten uzaktır ve tarafımızca ciddiye alınmamaktadır. Rapordaki kimi ifadelerin ise, bilerek veya bilmeyerek, çarpıtılarak ve içeriğinden farklı anlamlar yüklenerek ülkemizde kullanılmasını üzüntüyle karşılıyoruz. 15 Temmuz 2018 tarihli Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile Milli Savunma Bakanlığı ve bağlı birimlerin yeni görev ve sorumlulukları belirlenmiştir. Bakanlığımız, TSK ve bağlı birimler, Anayasa, yasalar, Cumhurbaşkanlığı kararları ve Cumhurbaşkanımızın talimatları doğrultusunda yaz kış, gece gündüz, dağ bayır demeden azim ve kararlılıkla çalışmaktadır. ABD, Rusya, NATO ve diğer ülkelerle askeri, savunma ve güvenlik konularında ülkemizin hak, alâka ve menfaatleri doğrultusunda faaliyetlerimizi sürdürüyoruz.”

    Raporun tavsiyeler kısmında, “Rusya’yı dengelemek için NATO üzerinden sürekli Türk ordusuna angaje olunmalıdır” ve “Milli Savunma Bakanı’nın Türkiye’de giderek artan önemi ve ‘anahtar muhatap’ rolü dikkate alınmalıdır” değerlendirmeleri kafa karıştırıcıydı. Hulusi Akar için kullanılan “anahtar muhatap” sözü acaba Sn. Akar’ı, Amerikan sempatizanı gösterip yıpratma ve onun üzerinden TSK’nın etkinliğini azaltma amaçlı mıydı?

    Ama artık saklanamayan bir gerçek vardı: ABD (ve elbette İsrail ve Yahudi Lobileri güdümünde) Türkiye’ye saldırı hazırlığındaydı ve Suriye batağı bunun provasıydı!..

     

     


    [1] 24 Mart 2020 / Şalom

    [2] 20 Mart 2020 / Yenişafak

    [3] mucahitgultekin@milligazete.com.tr

    [4] 15 Ocak 2020 / https://www.titck.gov.tr

    [5] 26 Mart 2020 / Yenişafak




























    Bu Haber 2432 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS