• KKTC’YE AMERİKAN ÜSSÜ MÜ KURULUYOR?

    KKTC’YE AMERİKAN ÜSSÜ MÜ KURULUYOR?

    19 Ocak 2017

     
    | Devamı



    KKTC’YE AMERİKAN ÜSSÜ MÜ KURULUYOR?

     

    Siyonist İsrail başbakanı: “İran’ın ablukaya alınmasını” istiyordu!

    Tek dertleri İran!

    Haaretz gazetesinin haberine göre İsrail Başbakanı Ehud Olmert, Kudüs'te ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi ile görüşmesinde İran'ın denizden abluka altına alınmasını teklif etti.

    İsrail Başbakanı Ehud Olmert, güya nükleer programım engellemek için İran'ın denizden abluka altına alınmasını önerdi. Haaretz gazetesinin haberine göre Olmert, Kudüs'te ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi ile görüşmesinde İran'ın denizden abluka altına alınmasını teklif etti. Olmert, görüşmede Pelosi'ye, "uluslararası kamuoyunun İran'ın nükleer silahları elde etme çabalarını durdurmak için daha sert adımlar atması gerektiğini" söyledi. Siyonist Başbakan Olmert ayrıca, uluslararası kısıtlamaların İran uçakları, iş adamları ve üst düzey yetkililere uygulanması gerektiğini ifade ederek, "Dünyada hiçbir yere gidemeyecek olan İranlı iş adamları rejimi zorlayacaktır" dedi. Olmert'in sözcüsü Mark Regev ise Başbakanın Pelosi ile Kudüs'te pazartesi günü yaptığı görüşmenin içeriği hakkında, "gizli" olduğu gerekçesiyle yorum yapmaktan kaçındı. Pelosi, Washington’a dönerken yaptığı açıklamada, kendisinin ve kongre heyetinin İsrailli yetkililerle "İran tehdidini" ele aldıklarını belirtmişti. Ehud Olmert, iki hafta içinde ABD'nin aracı olduğu Filistinlilerle müzakereler ve İran konularının gündemde olacağı bir Washington ziyareti planlıyor.

    Rice: “Lübnan'daki kargaşadan Suriye ile İran sorumlu” diyordu

    ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, Lübnan'da, başkent Beyrut'un batı kesiminin büyük bölümünü ele geçiren Hizbullah örgütünün sürüklediği kargaşa ortamından Suriye ve İran'ın sorumlu olduğunu yineledi.

    ABD Dışişleri Bakanlığı'nda basın toplantısında açıklaması okunan Rice, Hizbullah'ın, masum Lübnan halkından sivilleri öldürdüğünü ve yaraladığını ileri sürdü. Rice, ''Hizbullah, devlet içinde devletini korumaya çalışıyor'' dedi.

    Lübnan'ın başkentinde son 3 gündür 14 kişinin öldüğü, 20 kişinin de yaralandığı çatışmalar, ülkenin 1975-1990 yılları arasında 15 yıl süren iç savaşından beri en vahim kargaşa olarak nitelendiriliyor.

    İran'a karşı yoğun İsrail kışkırtması sürüyordu

    İsrail, İran'a ve nükleer programına karşı yeni kışkırtma kampanyasına girmeye başladı. Aynı zaman zarfında halihazırda Körfez sularındaki iki Amerikan uçak gemisi başka savaş gemileriyle tatbikatlar yapıyorlar. 

    İsrail hareketlenmesi dünyanın iki temel başkenti Washington ve Londra üzerinde yoğunlaşıyor. Bu iki devletin gelişen İran askerî gücüne yönelik endişesi noktasında İsrail'e katılması ve halihazırda uluslararası Güvenlik Konseyi'nde devam eden, yeni yaptırımlar dayatma çabalarında bariz rol oynaması tesadüfi değil. İsrail şahinlerinin ileri gelenlerinden görülen İsrail Başbakan Yardımcısı ve Ulaştırma Bakanı Şaul Mofaz, Amerikalı yetkilileri İran'a karşı kışkırtmayı ve bu yönde ABD yönetimine baskı uygulaması için Yahudi lobisini dolduruşa getirmeyi hedefleyen bir dizi bağlantı kurdu. İsrail ordusu eski genelkurmay başkanı General Mofaz 'İsrail'in İran'ın nükleer silaha sahip olmasını kabul etmeyeceğini' ifade ederek 'bütün seçeneklere kapı açık' dedi ve Amerikan Sava radyosuna yaptığı açıklamalarda İran'ın nükleer silah aracılığıyla Ortadoğu bölgesinde süper devlet olmak istediğini ilave etti. İsrail istihbarat organlarındaki bir grup üst düzey yetkiliyi kapsayan büyük bir heyetin başında bu sabah Londra'ya varan İsrail dışişleri bakanı ise İngiliz meslektaşı ve diğer yetkililerle görüşmelerinde İran nükleer tehlikesi ve mücadele yöntemleri üzerinde yoğunlaşacağını ifade etti. Bu İsrail diplomatik faaliyetleri İran'ın Irak'taki nüfuzunun genişlemesi ve modern silahlarla 'terörist' grupları donatması üzerinde yoğunlaşan Amerikan medya kampanyalarıyla aynı zamana denk geliyor. İran'ın adı geçen gruplara desteği Amerikan ordusu saflarındaki ölü sayısının artışına yol açıyormuş.

    ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney'nin başını çektiği ve ABD'nin Güvenlik Konseyi'ndeki eski elçisi John Bulton gibi aşırılıkçı isimleri içeren Amerikan yönetimindeki şahin kanat, bu savaşın planını yapıyor, bölgedeki ve dünyadaki müttefiklerini seferber ediyor. Cheney'nin altı aydan az bir süre içinde iki defa Ortadoğu bölgesini ziyaret etmesi ve bu ziyaretler sırasında Irak, Suudi Arabistan, Bahreyn, Mısır, Umman ve Türkiye'nin yanı sıra İsrail'de durması dikkat çekiciydi. Bu ülkelerdeki yetkililerle görüşme takviminin zirvesinde İran nükleer dosyası yer alıyordu. John Bulton bu şahin kanadın sözcüsü olarak 'İran'a yönelik savaştan daha kötüsü İran'ın nükleer silaha sahip olması' diyor. Bulton'un bu husustaki sözlerinin ciddiye alınması gerekli. Zira bu adam ABD yönetiminde bakan yardımcısı iken Irak'taki savaş öncesi de benzer sözleri tekrarlamıştı. Bölge tehlikeli bölgesel bir savaşa doğru gidiyor ve Sayın Hillary Clinton, 'İran İsrail'e saldırdığı zaman İran'ı haritadan sileceğini' ifade ederken İran'a yönelik bu kışkırtma ortamını iyi hissetmeli. İran'ın İsrail'e saldırması çok uzak bir ihtimal, ancak halihazırdaki İsrail hareketlenmelerini hesaplarımıza alacak olursak tam tersi yaşanabilir. Yani İsrail, ABD'nin yeşil ışık yakmasıyla İran'a saldırabilir. Bu durum İran'ı karşılık vermeye itecek ve sonrasında kapsamlı Amerikan saldırısına maruz kalmasına yol açacaktır.”

     İşte tam bu sırada KKTC’de Amerikan üssü İran’a karşı mı yapılıyordu? 

    Birol Ertan çok önemli bir tehlikeye dikkat çekiyordu:

    KKTC Geçitkale Havaalanı’nın KKTC Hükümetinin destekçiliğini yapan Asil Nadir medyası ortaklığındaki CAS adlı şirkete mi, yoksa Rum ortaklı başka bir İngiliz şirketine mi ihale edildiği konusundaki tartışmalar yapılırken, Erol Manisalı’nın şok iddiaları gündeme oturdu. Manisalı’ya göre "herkes Talat-Hristofyas görüşmeleri ile oyalanırken, örtünün altında çok garip operasyonlar yürütülüyor."

    KKTC Hükümeti ve Türkiye Hükümetinin bu ciddi iddialara cevap vermesini bekliyoruz. Yoksa bu ciddi iddiaların arkasında olan KKTC ve Türkiye’deki bazı sorumlular, Yüce Divan’a giden yollarını örmüş olacaklardır.

    Türkiye ve KKTC bakımından stratejik bir öneme sahip olan Geçitkale askeri havalimanı, KKTC Hükümeti tarafından CAS adlı 2005’de kurulmuş bir İngiliz şirketine verildi ve işin arkasında Amerika’nın bulunduğu söyleniyor. Bu iddia, tüyler ürpertici bir söylenti değilse, Hükümetin bu iddianın altında kalarak üstünden kalkamayacağı bir sorumluluk altına girdiği kolayca söylenebilir. Bu ilginç iddiayı dile getirenler, daha da ilginç iddialar da dile getiriyorlar: "KKTC Hükümeti’nin bir İsrail şirketine, Geçitkale havaalanı yakınlarında 5 bin kişinin yaşayabileceği bir kasaba inşaatı ve yönetimi izni verilmiştir."

    Eğer bu iddialar doğruysa, yalnızca KKTC Hükümeti’nin değil, işin arkasında olması durumunda Türkiye’deki AKP Hükümeti’nin de sorumluluğa ortak olacağını dile getiriyor.

    Bu korkunç iddialar doğruysa ve ABD, İngiltere ve İsrail katkısı ile KKTC’de üs ve yerleşim yerleri sahibi olmaya başlıyorsa, bu gelişmelerin Büyük Ortadoğu projesi ile bağlantılı olma olasılığı yakın görünüyor.  Erol Manisalı da bu iddiaları dile getiriyor.

    Dünyanın her bölgesinde ve özellikle Orta Doğu bölgesinde Amerikan yayılmacılığı, son yıllarda gözle görülür biçimde hissedilmeye başlandı. Küçücük ada ülkelerinden eski Sovyet bloğundan kopan yeni bağımsız kalmış ülkelere kadar Amerikan yayılmacılığı planları sistemli biçimde uygulanıyor. Avrupa Birliği projesi ile bir çok yeni bağımsızlığını kazanmış ülkeyi denetim altına alan ABD-İngiliz ortaklığı, Gürcistan ve Ukrayna gibi ülkeler başta olmak üzere Soros’un turuncu devrimlerini başarıyla uygulamaya başladı. Yeni emperyalist yayılmacılık olarak isimlendirilebilecek bu tehlikeli gelişmeler, dünya ekonomisini tek bir merkezden kontrol edebilecek ve bunun önündeki en büyük engel olan ulus-devletleri güçsüzleştirerek teslim alacak ve zaman içinde ortadan kaldıracak küreselleşmeci politikaların parçalarıdır.

    ABD-İngiliz yeni emperyalist yayılmacılığının ulus-devletleri teslim alma stratejisinin yolu, bağımsız devletlerin yönetimlerini güçsüzleştirmekten ve zaman içinde de teslim almaktan geçiyor. Bu amaçla bağımsız devletleri güçsüzleştirmek ve teslim almak için ulus-devletler "üstten" ve "alttan" baskılar yoluyla bir kapana sıkıştırılmaya çalışılıyor. Üstten baskı, IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü ve AB gibi emperyalist süper güç olan ABD’nin denetimindeki uluslararası örgütler yoluyla yapılıyor. Ulus-devletlere alttan baskı ise ulus-devletleri iç sorunlarla boğuşarak güçsüzleştirmek ve işbirlikçiler yoluyla teslim almak biçiminde planlanıyor. Bu amaçla ülke içinde iç çatışmalar, istikrarsızlıklar, iç savaşlar, iç siyasette kutuplaşma ve kamplaşmalar yoluyla iktidar kavgaları ve terör hareketlerinin desteklenmesi biçiminde ulus-devletler içeriden zayıflatılıyor ve emperyalist giçlerce teslim alınıyor.

    Bu planlanmış süreçte dünyada yeni bir kamplaşma yaratacak ulusalcı yapılanmaların direnci kırılmak zorunda. Ne var ki, işler umulduğu kadar parlak gitmiyor. Bir yanda Rusya, Çin ve Hindistan bloğunun küreselleşmeci, yeni dünya düzenine teslim olmama kararlılığı, diğer yanda da güçlenen ulusal devletler ve ulusalcı hareketler, dünyayı emperyalist tek bir merkezden yönetme hayallerine engel olmaya başlıyor. Bu süreçte özellikle Orta Doğu’da başlatılan emperyalist saldırganlık, zafer ilan etmiş gibi görünse de büyük bozgunlar ile karşı karşıya kalıyor. Bu bozgunları önlemenin yolu ise küresel emperyalizme direnen İran gibi Orta Doğu ülkelerini sabit bir uçak gemisi görünümündeki Kıbrıs adası gibi yerlerdeki üsler yoluyla denetlemek ve teslim almak olarak planlanıyor. Geçitkale havaalanı projesi, bu planların bir parçası olarak gündeme geldiyse, bu planın uygulanmasında rol alanların kendilerini bu ağır sorumluluktan kurtarmaları çok zor görünüyor.

    ABD, küresel bir süper güç olarak dünyadaki etkisini sürdürmekle birlikte, Avrupa Birliği içindeki bazı denetlenemeyen ülkeler, AB’yi bölgesel bir güç olmaktan çıkararak AB ülkelerinin ulusal çıkarlarına hitap eden küresel bir güç yapma arayışına girdiler. Bu beklenen gelişme, AB’nin içeriden denetlenmesi planlarının devreye sokulmasını ve İngiltere’nin bu amaçla Almanya ve Fransa’nın ulusal çıkarlarını zayıflatan politikalar yürütmesini gerekli kılacaktı. Ne var ki, ABD tarafından daha etkili ve masrafsız bir politika yürütüldü ve Fransa’da Sarkozy, Almanya’da Merkel, küresel emperyalizm projesinden paylarını alma seçeneğine yöneldiler. Bu amaçla, Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Fransa’ya, KKTC’nin de ABD ve İngiltere’ye üs yapılması planları devreye sokuldu.

    Öte yandan, Rusya ve Çin yakınlaşmasına Hindistan ve İran gibi gelişme potansiyelleri yüksek olan ülkeler dahil olmaya başlayınca, dünyanın büyük enerji kaynaklarının denetiminin kaybedilmesi riski ile yüz yüze gelindi. ABD Başkanı Bush, İran’ın nükleer silahlanmasının dünyayı 3. Dünya Savaşı’na götürebileceğinden açık biçimde söz ederek bu kamplaşmaya yönelik ilk ciddi tepkisini ortaya koydu. Bu planlı emperyalist dünya devleti yaratma çabalarına rağmen İran, Rusya ve Çin ile yakınlaşmasını sürdürüyor. Dünya, uluslararası alanda yeni ve tehlikeli bir sıcak savaşa doğru hızlı adımlarla ilerliyor.

    Kıbrıs adasının stratejik önemi, küresel güçler arasında yer alan ABD’nin en güçlü müttefiki olan İngiltere’nin adada 10 bin asker ve nükleer silahlar da barındıran bağımsız üslere sahip olması ve bu üslerin Orta Doğu planları için kullanılmak için hazır bekletilmesiyle yakından ilintilidir. Bu planların içine KKTC’nin de dahil edilmesi olasılığı, birçoklarının haklı kaygılarına haklılık kazandırabilir.

    KKTC’de yaşayan her bireyin, adanın stratejik konumunun bilincinde olması ve ham hayaller peşinde koşarak emperyalist güçlerin emellerine maşa olmamak için bağımsız devlet bilincine ve milli çıkar nosyonuna sahip olması gerekir. Asla unutmayalım ki, dünyada ulusların ya da ülkelerin dostları ve düşmanları değil, çıkarları vardır. Emperyalist yayılmacı küresel dünya devleti kurma planlarına malzeme olan uluslar ve ülkeler, Afganistan ve Irak’ta olduğu gibi, bu güçlü canavarın oyuncağı olmaktan kurtulamazlar. KKTC, emperyalist oyuncuların savaş ve çatışma oyunlarının bir oyuncağı olamaz ve olmaması için Hükümeti olarak, örgütlü toplum olarak ve bireyler olarak uyanık davranmamız gerekmektedir.  

    KKTC’deki Geçitkale havaalanının Amerikan üssü yapılması iddiası doğruysa ve önüne geçilmezse, Yavru vatan’da akan onca kanın kimin için döküldüğü tartışılmaya başlayacak ve şehitlerimizin kanının üstüne bir bardak su içilmiş olacaktır. ABD-İngiliz-İsrail bloğunun "küresel emperyalizmine" geçit vermemek için KKTC’de Geçitkale’nin geçilmemesi için üstümüze düşen sorumluluğu yerine getirelim.[1]

    Fetullahçı Zaman Talat’ın Rum liderine:

    “Yoldaş, Kıbrıs'ı ya çözeceğiz ya böleceğiz!”

     Sözlerini alkışlıyor ve Annan planını destekliyordu.

     “Kıbrıs'ta Birleşmiş Milletler'in başlattığı yeni süreçle ilgili takvim işlerken, KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi Cumhurbaşkanı Dimitri Hristofyas, çözüm beklentilerine ilişkin önemli açıklamalarda bulunmuştu. 

    KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, şubat ayındaki seçimlerde seçimi kazanan Rum lider Hristofyas'a ilk görüşmelerinde, "Yoldaş, ya Kıbrıs sorununu çözeceğiz ya da bölünmeyi mühürleyeceğiz." diyordu. Küçük yaşlardan itibaren komünist AKEL Partisi saflarında siyaset yapan ve baştan beri Ada'nın yeniden birleşmesini savunan Hristofyas'ın gözleri doluyor ve eski dostu Talat'a şöyle cevap veriyordu: "Bunun farkındayım. Zaten ben de bunun için aday oldum."

    Bu olumlu havanın tek göstergesi, iki lider arasındaki yakınlık değil. Hristofyas'ın seçilmesinden önce günde ortalama 5 bin Türk Güney'e geçerken, Güney'den 500 Rum Kuzey'e geçiyormuş. Seçimden sonra bu sayılar neredeyse eşitlenmiş.

    İşte bu diyalog ve iki sol kökenli lider arasındaki kimya uyuşması, Kıbrıs'ta yeniden başlayan çözüm sürecine dair en büyük umudu oluşturuyor. KKTC Cumhurbaşkanlığı'nın davetiyle adaya gelen bir grup gazeteci olarak bizler de bu yeni süreci her iki tarafın da nabzını tutarak anlamaya çalışıyoruz. Önceki gün önce Kıbrıs Türk Ticaret Odası yönetiminin perspektifini dinledik. Ticaret Odası'nın en fazla üzerinde durduğu konu, Türkiye'nin tek taraflı olarak limanlarını asla açmamasıydı. Onlara göre KKTC limanları üzerindeki ambargo sürerken bu adımın atılması, hem Kıbrıs Türk ekonomisinin iflası hem de Rum tarafını çözüme zorlayan bir kartın zayi edilmesi demekti. 2007'de başlayan durgunluktan yakınan Başkan Hasan İnce'nin limanlar konusunda bir teklifi vardı: "Türkiye'den gelen mal, Yeşil Hat üzerinden Güney'e geçsin, Güney'den Türkiye'ye gelecek mal da Yeşil Hat'tan geçip Magosa Limanı'ndan Türkiye'ye gitsin." Bir araştırma, ilişkilerin normalleşmesi halinde Türkiye'nin Rum tarafına ihracatının 3 milyar dolara çıkabileceğini gösteriyordu. Halbuki şu anki rakam 4 milyon dolar kadardı.

    İşadamlarından sonra, iki lider tarafından 21 Haziran'da başlaması kararlaştırılan müzakere sürecinin altyapısını hazırlamak üzere oluşturulan çalışma grupları ve teknik komitelerde Rum muhataplarıyla görüşen Türk müzakere heyetinden kapsamlı bir brifing aldık. Türk ve Rum tarafından beşer kişilik ekipler, 6 çalışma grubu ve 7 teknik komitede haftada iki kez bir araya geliyordu. Sağlık, çevre, kültürel miras, ticaret, toprak, mülkiyet, yönetim, vb. konularda taraflar birbirinin pozisyonunu öğreniyor. Farklılıklar giderilmeye çalışılıyor, aşılamayan, liderler zirvesine bırakılıyor.

    Türk tarafının müzakere heyetine başkanlık eden Cumhurbaşkanı Özel Temsilcisi-Görüşmeci Özdil Nami, oldukça umutluydu. Papadopulos döneminde 52 haftada komitelerin isimleri dahi oluşturulamazken, yeni dönemde 20 günde bir hayli mesafe almış ve uzlaşma sağlanan bazı sorunları nihai çözümü beklemeden uygulamaya başlamışlardı. Mesela her iki tarafın ambulansları kontrol edilmeksizin kapılardan rahat geçiş yapacaktı. Rum tarafındaki trafik levhalarına Türkçe, Kuzey'deki levhalara ise Rumca ve İngilizce eklenecekti. Ortak bölgelerde verimliliği artırmak için arıtma tesisleri ortak yapılacaktı. Halbuki Papadopulos döneminde bu tür kararlar alınsa bile bunların uygulanması mülkiyet, garantiler gibi en zor konularda kaydedilecek ilerleme şartına bağlanmıştı. Şimdi komitelerin uzlaştığı konular liderlerin talimatıyla uygulamaya geçiyordu.

    Annan Planı masada değil, laptopta bulunuyordu!..

    Peki taraflar konuları sıfırdan mı ele alıyordu, yoksa Annan Planı mı esas alınıyordu? Türk tarafı Annan Planı'nın temel alınmasına sıcak, ama Rum tarafı bunu asla kabul etmiyor. Yine de Türk müzakere heyetinden şunu öğreniyoruz: Annan Planı masada olmasa da herkesin laptopunda duruyor. Fiiliyatta Annan Planı'nın uzağına gidilmiyor ve her seferinde iki taraf da "orada bu konu nasıldı?" diye bakma ihtiyacı hissediyor.”[2]

    Mehmet Ali Talat Anayasayı çiğniyordu:

    Devletlerin yönetim biçimlerini, insanların haklarının listesini, devletin temel kurumlarının işleyişini belirleyen temel belge olan Anayasa, bir devletin Temel Kuralıdır. Bir ülkedeki bütün yasa ve diğer kurallar, Anayasaya uygun olmak durumundadır. Anayasal demokrasilerde, Anayasanın bağlayıcılığına ilişkin bu tür düzenlemenin açık biçimde Anayasada yazılmış olduğu görülür. KKTC Anayasası da Anayasanın Üstünlüğü ve Bağlayıcılığı başlıklı 7. maddesinde; “Yasalar Anayasaya aykırı olamaz. Anayasa kuralları, yasama, yürütme ve yargı organlarını, Devlet yönetimi makamlarını ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır” biçiminde bağlayıcı bir düzenleme getirmiştir.

    Bağımsız ve egemen bir devlet olan KKTC’nin Anayasası, 164 maddeden oluşur. KKTC’de Anayasayı hiç kimsenin kendi yorumuna göre yok sayması, kendi iradesi ile değiştirmesi, ciddiye almaması ve küçümsemesi söz konusu olamaz. Anayasanın nasıl değiştirileceği, Anayasanın içinde yazılıdır. Bunun dışında bir yöntem ile Anayasanın değiştirilmesi söz konusu olamaz.

    Bilindiği üzere, KKTC Cumhurbaşkanı liderliği ile Güney Kıbrıs Yönetimi arasında, adanın tek bir (federal) devlet çatısı altında birleşik bir devlet ile yönetilmesi amacıyla görüşmeler yapılıyor. KKTC’yi ve Anayasayı ortadan kaldırması söz konusu olacak bu görüşmelerin, kaynağını Anayasadan almayan bir yöntem ve irade ile yürütülmesi söz konusu olabilir mi? Anayasayı ve dolayısıyla KKTC’yi ortadan kaldıracak bir çalışmayı, Anayasaya aykırı biçimde yapmaya herhangi bir makamın yetkisi var mıdır? Bu konudaki Anayasa maddesine birlikte bakalım. Öncelikle, KKTC Anayasası’nın 9. maddesine göre, Anayasanın bazı maddelerinin değiştirilmesi yasaklanmıştır. Bu maddeye bir bakalım:

    Değiştirilemeyecek Kurallar başlıklı KKTC Anayasası’nın 9. Maddesine göre;“Anayasanın 1. maddesi ile 2. maddesinin (1). ve (2). fıkrasında ve 3. maddesinde yer alan kurallar değiştirilemez ve değiştirilmesi önerilemez.” Peki, nedir bu değiştirilmesi dahi önerilemeyecek maddeler:

    Devletin Şekli ve Nitelikleri başlıklı Anayasa 1. Maddesi: “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Devleti, demokrasi, sosyal adalet ve hukukun üstünlüğü ilkelerine dayanan laik bir Cumhuriyettir.”

    Devletin Bütünlüğü, Resmi Dili, Bayrağı, Ulusal Marşı ve Başkenti başlıklı Anayasa 2. maddesine göre: “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Devleti, ülkesi ve halkı ile bölünmez bir bütündür. Resmi dil Türkçe’dir.”

    Egemenlik başlıklı KKTC Anayasası’nın 3. Maddesine göre: “Egemenlik, kayıtsız şartsız Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti yurttaşlarından oluşan halkındır.        Halk, egemenliğini, Anayasanın koyduğu ilkeler çerçevesinde, yetkili organları eliyle kullanır. Halkın hiçbir zümresi, kesimi ve kişisi, egemenliği kendine mal edemez. Hiçbir organ, makam veya merci, kaynağını bu Anayasa’dan almayan bir yetki kullanamaz.”

    KKTC eğer bir Anayasal devlet ise, yukarıda belirttiğim Anayasa hükümlerinin değiştirilmesi söz konusu bile olamaz. KKTC Anayasası2nın 7. maddesine göre, “Anayasa kuralları, yasama, yürütme ve yargı organlarını, Devlet yönetimi makamlarını ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır.” Demek ki, KKTC’de Anayasanın üstünde olabilecek hiçbir makam ya da devlet organı söz konusu olamaz.

     Peki, KKTC Anayasası değiştirilebilir mi, kim ve nasıl değiştirebilir. Buna açıklık getirelim:

    KKTC Anayasası’nın 9. Maddesine göre : “Anayasanın 1. maddesi ile 2. maddesinin (1). ve (2). fıkrasında ve 3. maddesinde yer alan kurallar değiştirilemez ve değiştirilmesi önerilemez.” Bunun dışındaki maddeler ise aşağıdaki yöntemle değiştirilebilir:

    Anayasanın Değiştirilmesi başlıklı KKTC Anayasası’nın 162. maddesine göre: “ Bu Anayasa kuralları kısmen veya tamamen, ancak (KKTC) Cumhuriyet Meclisi’nin en az on üyesinin önerisi ve üye tamsayısının üçte iki çoğunluğunun oyuyla değiştirilebilir.”

    KKTC’de Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat tarafından görevlendirilen bir Cumhuriyet Meclisi üyesi (iktidardaki CTP-BG milletvekili Erdil Nami), KKTC devletini ve Anayasayı tümüyle değiştirebilecek ve yeni bir devlet oluşuma kaynaklık edecek görüşmeler yürütmektedir. Bu durum, Anayasaya uygun mudur? KKTC Anayasası’nda Cumhurbaşkanı’nın görevleri arasında böyle bir yetki var mıdır?

    Cumhurbaşkanının Yetki ve Görevleri başlıklı KKTC Anayasası’nın 102. maddesi:

    (1) “Cumhurbaşkanı Devletin başıdır. Bu sıfatla, Devletin ve toplumun birliğini ve bütünlüğünü temsil eder.

    (2) “Cumhurbaşkanı, Cumhuriyet Anayasasına saygıyı, kamu işlerinin kesintisiz ve düzenle yürütülmesini ve Devletin devamlılığını sağlar.

    (3) “Cumhurbaşkanı, Cumhuriyet Meclisi adına Cumhuriyet Silahlı Kuvvetleri Başkomutanlığını temsil eder.

    (4) “Cumhurbaşkanı, bu Anayasa ve yasalarla kendisine verilen diğer yetkileri kullanır ve görevlerini tarafsız olarak yerine getirir”   biçiminde düzenlemeler getirmiştir.

    Görüldüğü gibi, KKTC’de Anayasayı, ancak ve ancak KKTC Cumhuriyet Meclisi değiştirebilir ve Anayasa, KKTC Cumhuriyet Meclisi’nin üye tamsayısının üçte iki çoğunluğu ya da 50 üyeli Cumhuriyet meclisi’nin 34 milletvekilinin oyu ile değiştirebilir. Kıbrıs adasında çözüm görüşmelerini yürüten irade olan iktidar partilerinin ise böyle bir çoğunluğu mevcut değildir.

    KKTC Cumhurbaşkanı, KKTC’yi ve Anayasasını değiştirebilecek bir çalışmayı, KKTC Cumhuriyet Meclisi’nin 34 milletvekilinin onayı olmadan gerçekleştiremez. Bu yetkiyi de 34 milletvekilinin oyu ile kullanabilir. Yaşanan süreçte böyle bir yetki devri verilmediği gibi, bu yetkinin devredilemeyeceği de anlaşılmaktadır.

    Peki, KKTC’de neler oluyor? KKTC Cumhurbaşkanı, KKTC Cumhuriyet Meclisi’nden yetki almadığı halde ve böyle bir yetki alması söz konusu olmadığı halde, KKTC’yi ve Anayasasını ortadan kaldıracak bir çalışma içinde görüşmeler yapmak üzere bir Meclis üyesini görevlendirmiştir.

    Anayasası çiğnenmekte olan bir ülkede, KKTC Cumhuriyet Meclisi’nin buna seyirci kalmasını anlamak mümkün değildir. KKTC Meclisindeki siyasi partilerin ve milletvekillerinin buna sessiz kalması ise ya Anayasayı bilmemelerinden mi kaynaklanıyor ya da bu konuda ses çıkarmamayı tercih etmektedirler.

    Sonuç olarak söyleyebiliriz ki, KKTC Cumhuriyet Meclisi’nin (Anayasayı değiştirme) yetkisi, Anayasaya uygun olmayan biçimde kullanılmakta ve KKTC Cumhuriyet Meclisi de bu durumu sessizce izlemeyi tercih etmektedir. Bu durum, KKTC’nin bir felakete sürüklendiğinin ve Anayasasız bir ülke olmaya başladığının göstergesidir.[3]

    Ünlü hahamdan İsrail ve Batıya ağır suçlama

    Ünlü Ortodoks hahamı Menahem Froman "İsrail ile Filistin sorununun köklerinde batılılar ve Yahudilerin İslam’a saygısızlığı yatıyor" dedi.

    Rus haftalık dergisi Expert’e konuşan Menahem Froman,“Kutsal topraklarda barış yok çünkü Batı Doğu’ya ve Müslüman dünyasına saygısız” tespitini yapıyor.

    Rus haftalık dergisi Expert’e konuşan Menahem Froman,"Kutsal topraklarda barış yok çünkü Batı Doğu’ya ve Müslüman dünyasına saygısız" tespitini yapıyor. "Amerikalıların ve Yahudilerin cehaletleri, kibirleri ve tepeden bakmaları Müslümanlar için olduğu kadar benim için de kabul edilemez" diye açıklayan hahama göre, Orta Doğu’da barışın sağlanması ve Müslümanlarla Batı arasında köprü kurulabilmesi için tek yol cehalet engelinin kaldırılması ve Müslüman dünyaya saygı gösterilmesi.

    "Barış istiyorsak, Müslümanları anlamak zorundayız"

    63 yaşındaki Froman, "Amerikan dışişlerine, bir sene işlerini bırakıp Kur’an ve Hadis çalışmaları gerektiği" önerisinde bulunuyor. Böylece Batılılar, Müslüman dünyayı ve İslam’ı anlamak için birçok şey bulabileceklerini belirten Froman, "İslam ruhsal bir imparatorluktur ve ondan öğrenilecek çok şey var" öğüdünü veriyor. Müslümanlarla Batı arasındaki ilişkiler son yıllarda epey kötüleşti. Geçen Ocak ayında, Gallup’un Dünya Ekonomik Forumu için yaptığı Müslüman-Batı Diyalog İndeks’ine göre, Müslüman çoğunluğun yaşadığı ülkelerdeki insanların ekseriyeti Batı’nın onlara saygı duymadığını düşünüyor. Yaser Arafat’ın son günlerde çeşitli kereler görüşen Haham Froman, İsrail ve Filistin arasında soruna "daha az politik ve daha çok ruhsal" bir çözüm gerektiğine inanıyor. Kutsal topraklarda, yeni barış formüllerine ihtiyaç olduğunu belirtiyor. Yahudi dini barış elçisi olarak anılan politika bağımsız Froman, Kudüs’ün 3 büyük din için dini başkent olmasını istiyor.

    CIA: İslâm’ın fikir gücüne karşı koyabilecek bir başka güç yok!

    Teröre karşı verdiğimiz, kökten dinci mücahitlerle savaştan bahsederken, ‘asimetrik bir savaş’ diyoruz. Gerçekten asimetrik; onlarda fikir var bizde silah. Biz fikirlere kurşun sıkıyoruz. Gel gör ki fikir dediğin şeye kurşun işlemiyor. Ve böylesi asimetrik bir savaşta bizde mühimmat yok. Bir fikri ancak daha iyi bir fikirle yenebilirsiniz ve fikre karşı kurşun sıkmak da iyi bir fikir değil!

    Bu temayı işleyen konuşmayı yapan adamın adı: Eric Haseltine.

    Eric Haseltine, Amerikan istihbarat şebekesinin (CIA, NSA, DIA, NGA... liste uzun) eski Teknoloji Daire Başkanı (2001-2007 arası ABD istihbaratının çeşitli birimlerinde görev aldı).

    Arzu edenler bu yazıya konu olan konuşmaya internetten hemen erişebilir; i-tunes ücretsiz podcastları arasında yer alan New Yorker serisinde ‘Creative Intelligence’ başlığı altında bulabilirsiniz. ‘New Yorker Haseltine’ diye ararsanız geliyor zaten...

    Dr. Haseltine dobra konuşuyor, hiçbir şey söylemeden ‘Yaratıcı Zeka’ başlığı altında her şeyi anlatmayı beceriyor; özetle:

    1. Soğuk savaş dönemi bir filler savaşıydı. Atom bombalarına sahip iki dev fil, ABD ve Sovyetler, kapıştı; ABD yendi.

    2. Yendik ve böyle yendiğimiz için aynı şekilde devam ettik; fil daha iyi duysun diye kulakları büyüttük, daha iyi koku alsın diye hortumu uzattık, dişleri sivrileştirdik ve bu uğurda milyarlarca dolar harcadık.

    3. Ama bu sefer düşman fil değil, ısırıp virüs bulaştıran bir sivrisinek olarak karşımıza çıktı. Fil ne yapacağını şaşırdı, başka bir fil ile nasıl başa çıkacağımızı çok iyi biliyorduk ama sivrisineklere karşı nasıl mücadele edeceğimiz konusunda hiçbir fikrimiz yoktu!

    4. Amerikan istihbaratında en büyük mücadelem ‘fil’i sivrisinekleri öldürebilecek ‘eşekarıları’na dönüştürmek oldu. (Eşekarısı sivrisinek öldürür mü bilmem ama teşbihte hata olmaz öldürdüğünü varsayalım diyor, ayrıca sunumda fil ve arı resimleri sürekli görüntüde!)

    5. Bunu bir yere kadar gayet iyi başardık ama sivrisinekler fikir ortamından beslenerek ürüyor ve gelip ısırıyor, ne kadar arı yaparsak yapalım bataklığı kurutmak için işe fikir düzeyinde yaklaşmamız gerek. Çünkü fikir karşısında kurşun etkisiz kalıyor. Ve onlar savaşın düşünce boyutunda bizden fersah fersah güçlüler...

    6. Tezleri şöyle: İslam Hıristiyanlıktan daha üstün, bunu bilen Batı, Müslüman dünyayı yok etmeye çalışıyor. Haçlı seferlerinden bu yana hedefleri bu! Haçlı saldırıları devam ediyor, eskiden İngiltere’de olan liderlik şu anda Amerika Birleşik Devletleri’nde. Bu güçlü teze karşı, sizin elinizde sadece ‘demokrasi’ ve ‘özgürlük’ kavramları var. Adamların ülkesine girince, sorgu skandalları ortaya çıktıkça bunlar da pek işe yarıyor denilemez.

    7. El Kaide özellikle gençler üzerinde çok etkili, İslam’ın güzelliği ve gücüyle gençleri fethediyor, sonra da istediğini yaptırıyor. İslam düşüncesi karşısında durabilecek hiçbir güç yok, muhteşem felsefi bir boyut içeriyor. Tek bir çıkar yol var, İslam’ın teröre alet edilmesinin İslam’da yeri olmadığını Müslüman gençlere gösterebilmek.

    8. Bu amaçla esirler arasındaki bazı hocalara esir muamelesi yapılmadı ve ilahi bilimler uzmanlarıyla beraber Kur’an üzerine çalışmalar düzenlendi. Bu ‘tefsir’ çalışmalarından sonra biz bu hocaları serbest bıraktık ve onlar Müslüman gençleri üzerinde ilahi mesajın nasıl algılanması hususunda vicdani düzeyde yapılan yaklaşımlarda fevkalade önemli farklılıklar yarattılar.”[4]

    Irak işgalinin sonucu: 6.5 milyon çocuk öksüz, bin 350’si de tutuklu bulunuyordu!

    Irak’ı işgal eden Amerika, 6.5 milyon çocuğu öksüz bırakmakla kalmadı, bin 350’sini de hapishanede esir tutuyor. ABD, Birleşmiş Milletler’e, Irak’ta yaklaşık 500, Afganistan’da ise 100 çocuğu “militan” şüphesiyle gözaltında tuttuğunu bildirdi. Ancak UNICEF’in verilerine göre, sadece Irak’ta ABD tarafından hapiste tutulan çocuk sayısı bin 350. ABD’nin BM’nin Çocuk Hakları Komisyonu’na sunduğu raporda, Irak’ta 18 yaşın altında toplam 2 bin 500 çocuğun 2002’den bu yana 1 yıl ya da daha fazla süreyle gözaltında tutulduğu belirtildi.

    Yine UNICEF’e göre ABD’nin Irak’ı işgal ettiği Mart 2003’ten bu yana Irak’ta 6.5 milyon çocuk öksüz kaldı. Bebeklerin yüzde 30’u ise ölümle karşı karşıya. UNICEF ve Dünya Gıda Programı’nın tahminine göre bu ülkedeki bebeklerin yüzde 30’u işgalle birlikte yetersiz beslenmeden dolayı açlık sınırında. Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF), Irak’taki çocukların içler açısı durumunu ortaya koyarken Ocak 2008’de Sınır Tanımayan Doktorlar Örgütü de hazırladığı raporda Amerika’nın Irak’ta başlattığı işgalin 5 yılı doldurduğuna dikkat çekmiş ve bu süre zarfında 1 milyondan fazla sivilin öldürüldüğünü açıklamıştı. Raporda ayrıca öldürülen Amerikan askeri sayısının 4 bin 500’e ulaştığına dikkat çekmişti. ABD, Bağdat’ta bir düğün konvoyuna yaptığı saldırıda da 15 kişiyi katletmişti. Irak ve Afganistan’da 5 yıldan fazla sürmekte olan işgalden en fazla çocuklar etkileniyor. İşgal gücü askerlerinin çocuklara yapmış olduğu işkenceler ise hafızalardaki yerini dramatik karelerle koruyor.

    İşgal altındaki Irak’ta ilkokul çağındaki beş çocuktan en az biri, okula gidemiyor. Yüzde 40’ı ise temiz içme suyuna düzenli olarak erişebiliyor. 600 bin çocuk son iki yılda ülke içinde yerinden edilmiş durumda. Çocuklar sokağa itilmiş, çalıştırılır durumda. 8 çocuk Guantanamo’da esir tutuldu. ABD’nin verilerine göre Guantanamo’da tutulan çocuk sayısı 8. Bunların 2004- 2006 arasında serbest bırakıldıkları kaydedildi. Uluslararası Adalet Ağı ve Amerikan Sivil Özgürlükler Birliği gibi sivil toplum kuruluşları, gözaltıları “menfur” olarak kınadı ve Amerika Birleşik Devletleri’nin anlaşmaları ihlal ettiğini bildirdi.

    Amerikan işgal gücünün ülkede sürekli olarak kalmasını içeren ve askerlere dokunulmazlık sağlayan çerçeve anlaşması Temmuz ayında imzalanacak…

    Irak’ın en büyük Sünni partilerinden Müslüman Alimler Birliği, atış talimleri sırasında hedef yaptığı Kur’an-ı Kerim’i delik deşik eden ABD askeri hakkında hükümetin harekete geçmesini istedi. Birlik, olaydan ABD ordusunun yanı sıra Irak hükümetinin de sorumlu olduğunu belirtti. Açıklamada şöyle dendi: “Yapılan bu iğrenç saldırı, işgal gücü askerleri ve liderlerinin Kur’an’a ve İslam’a duyulan nefreti göstermektedir.”

    ABD, Musul’da, sürekli terör estiriyordu. Kontrolündeki Irak ordusu ve polisinin yanı sıra peşmergeleri de yanına alan ABD, Musul’da keyfi bir şekilde evleri basarak Türkmen ve Arapları gözaltına alıyordu. Kentte 750 Türkmen gözaltına alınıyordu.”[5]

    Ve bu Amerika Irak’la doymuyor şimdi de İran’a diş biliyordu.

    Herkes bir Amerikalı kadar tüketseydi elli dünya bile yetmiyordu

    Ham petrol fiyatındaki artış eğiliminin devam etmesi ve 2008 Mayıs ortasında 159 litrelik bir varil başına fiyatın 122 doları bulması, ekonomi dünyasındaki kriz tartışmalarını tekrar alevlendirdi. Bir grup ekonomist ve yorumcu, petrolde ve diğer temel malların fiyatlarındaki tırmanışın, finansal türev ürünlerinin yarattığı kargaşadan ve geleneksel spekülasyon dürtüsünden kaynaklandığı için geçici olacağını savunuyor.

    Bir grup analist ise bu yükselişin itici gücünün arz-talep dengesizliği olduğuna ve bu dengesizlik bir şekilde giderilmediği takdirde yüksek fiyat düzeylerinin daha yıllar boyu devam edeceğine inanıyor. Benim sezgilerim ikinci görüşün geçerli olduğunu söylüyor. Zengin ve fakir ülkelerdeki tüketim düzeyleri ile dünyanın mevcut üretimi ve tahmin edilen doğal kaynak rezervleri üzerinde yapılan hesaplar da son çalkantının kalıcı olabileceğini düşündürüyor. Fiyatlarda arada bir iniş-çıkışlar olsa da orta ve uzun vadede trendin, yükselme yönünde olacağını ileri süren görüşler giderek yaygınlaşıyor.

    Ünlü bilim insanı ve yazar Jared Diamond, geçen yılbaşında New York Times gazetesinde yayımlanan bir yazısında arz-talep dengesizliğini şöyle vurguluyor: "Gelişmekte olan ve yoksul ülkelerdeki herkes, zengin ülkelerdeki 1 milyar kişinin hayat tarzına uygun harcama yapsaydı, dünyada 72 milyar kişiye yetecek kadar doğal kaynak bulunması gerekecekti. Oysa dünyadaki kaynakların en çok 9 milyar kişiye yeterli olacağı tahmin ediliyor."

    Hindistan'ın efsanevi lideri, Mahatma Gandi bu gerçeği ta 60 yıl öncesinden fark etmişti. Yeni kurulan Hindistan'ın İngiltere'nin sınai kalkınma modelini mi benimseyeceğini soran gazetecilere Gandi şu cevabı vermişti: "İngiltere, dünya kaynaklarının yarısını kullanarak sanayiini kurdu. Hindistan'ın kalkınması için daha kaç dünyanın gerektiğini düşünüyorsunuz?"

    Benim sağlam kaynaklardan yararlanarak yaptığım ve yer darlığı nedeniyle üç temel mal ile sınırladığım aşağıdaki hesaplar da bu değerli bilim insanlarının uyarılarına benzer sonuçlar veriyor.

     Petrolde fiyatları Amerika’yı yıkacak!.

    ABD, 304 milyon kişilik nüfusuyla yılda 1 milyar 32 milyon ton petrol ürünü tüketiyor. Bu ülkede kişi başına ortalama olarak günde 10 litre dolayında petrol ürünü yakılıyor.

    Kişi başına petrol tüketimi, dünyanın ABD dışındaki ülkelerinde de aynı düzeye yükseldiğinde, dünyadaki toplam tüketim 22 milyar 650 milyon tona kadar tırmanacak. Yılda 4.1 milyar ton olan bugünkü petrol üretiminin 5.6 katı olan bu tüketim düzeyi dünya ekonomisinde aşağıdaki sonuçları doğuracak:

    - Bir varil petrolün varil başına fiyatı 800 dolar dolayına tırmanacak, Türkiye'de kurşunsuz benzinin litre fiyatı 25 YTL'yi aşacak.

    - Gıda fiyatlarının reel düzeyi, 2008 fiyatlarının dört katına kadar tırmanacak.   

    - Hayat pahalılığının artması ve değer kazanan petrol, ülkeler içinde sosyal huzursuzluklara ve ülkeler arasında yeni savaşlara yol açacak.

    Ormanları Batının barbarlığı tüketmiş olacak

    ABD'de de kâğıt tüketimi yüksek düzeyde ama dünya ülkeleri arasında en fazla kâğıt tüketimi kişi başına yılda 325 kilogram ile Finlandiya'da yapılıyor. Dünyanın tüm ülkeleri Finlandiya'daki kadar kâğıt tüketecek bir gelir düzeyine çıktığında, toplam dünya tüketimi 2.3 milyar tonu bulacak. Bugünkü dünya üretiminin 6 katı olan bu talep şu sonuçlara yol açabilecek:  

    - Değeri artan ağaçların kesimi artacak, büyük şirketler "Testere" adlı korku filmini aratacak bir şekilde ormanlara saldıracaklar.

    - Ormanların toplam alanının azalması küresel ısınmayı hızlandırarak, tarımsal üretim üzerinde yeni bir baskı oluşturacak.

    - Kâğıt fiyatları, bugünkünün en az dört katına yükselecek ve gazeteler ile tüm ambalaj malzemeleri daha pahalı olacak.

    İnsanlık ete hasret kalacak

    Bir Amerikalı bir yıl içinde ortalama olarak 110 kilogram kırmızı et tüketiyor. Hindistan'da yaşayanlar dışında dünyada her insan bir Amerikalı kadar kırmızı et yeseydi, toplam kırmızı et üretiminin 6 milyar 167 milyon ton olması gerekecekti. Bir sığırın ağırlığını 260 kilogram olarak aldığımızda, bu düzeydeki üretim için 2 milyar 372 milyon baş sığırın yetiştirilmesi zorunlu olacak. Hintlilerin et eşdeğeri proteini sütten sağladıklarını dikkate aldığımızda ve Hindistan'daki mevcut 400 milyon sığırın da 700 milyona kadar çıkabileceğini hesaba kattığımızda bu sayı 3 milyar 72 milyon baş sığıra tırmanacak. Halen dünyada bulunan 1.3 milyar baş sığır sayısının, iki katının da çok üstüne çıkması ise aşağıdaki olumsuzlukları beraberinde getirecek:

    - İneklerin atmosfere saldıkları ve küresel ısınmanın nedenlerinden biri olarak sera etkisinde yüzde 18 payı bulunan metan gazının miktarı hızla artacak.

    - Aşırı otlatma nedeniyle meralar kelleşecek ve iklim dengesi daha da bozulacak.

    - Hayvan yemi ekiminin artması nedeniyle buğday, pirinç ve diğer gıda maddelerinin fiyatı yeni bir artış ivmesi kazanacak, açlık ve yoksulluk iyice yaygınlaşacak.

    Dünyamızın kurtulması için, ABD ve İsrail durdurulacak!

    Yukarıdaki hesapları su kaynakları, kömür, karbondioksit emisyonu, metaller ve diğer gıda maddelerine göre yaptığımızda da benzer sonuçlar ortaya çıkıyor. Dünya ülkeleri, bugün bilinen kaynaklar ve rezervleri, ABD gibi kullandığı takdirde, zamanla artan talebin, her üründe, kıtlık ve yüksek fiyat artışları yaratacağını anlamak için bilim insanı veya kâhin olmak gerekmiyor.

    Bu ortamda üretimi ve verimliliği artırmak için bulunacak her çözüm yeni sorunlar yaratacak. Alınacak önlemlerin bir bölümü, küresel ısınma duvarına toslayacak. Mevcut doğal kaynakların aşırı sömürülmesi ise çocuklarımızın ve torunlarımızın sofrasına konacak rızkı, bizlerin bugünden yiyip bitirmesi anlamına gelecek.

    Teknolojinin gelecek 30 yıl içindeki olası düzeyi uydumuz ayda veya uzay istasyonlarında üretim yapacak koloniler kurmamıza imkân veremediğine göre eldeki kaynakları muhakkak akılcı, tutumlu ve vicdanlı kullanmak zorundayız. Ancak mevcut gidişin sürdürülebilir olmadığını herkesin görmesi ve alınacak önlemleri gönüllü olarak hayata geçirmesi de kısa sürede gerçekleşecek bir iş değil.  

    Temel mallarda arz-talep dengesizliği devam ettikçe fiyatlar yüksek düzeyini ister istemez sürdürecek. Talepte ve fiyatlarda kalıcı bir düşüş ancak şu iki durumda ortaya çıkacak:

    - Zengin ülkelerde ailelerin hayat tarzının değişmesi, insanların daha az ve daha tutumlu tüketmesi durumunda talep ve fiyatlar gerileyebilecek. Ancak kuşaklar boyu aşırı tüketim ve savurganlık ortamında yetişmiş insanların, kaynakları tüketme konusunda daha akılcı davranmaları çok zor olacak. Bu ülkelerdeki aileler, çok büyük çöküntüler ve şoklar ortaya çıkmadıkça mevcut hayat tarzını devam ettirmek isteyecek. Ayrıca bu ülkelerde insanların daha az ve daha bilinçli tüketmeleri toplam talebi kısacağı için ekonomileri durgunluğa sokacak.

    - Gelişmiş ülkelerde aileler, bol bol tüketmeye devam ettiklerinde temel mallardaki talep ve fiyat düzeyinin düşmesi ancak gelişmekte olan ülkelerin büyüme hızlarının düşüşü ile mümkün olacak. Çin, Hindistan, Brezilya, Rusya ve Türkiye gibi büyük ülkelerde büyüme hızının hızla düşmesi ve işsizliğin artması ise sosyal huzursuzluklara yol açacak. Televizyon kanallarında izledikleri Amerikan hayat tarzını örnek alarak tüketimin tadını çıkarmaya başlayan kitleler, büyüme hedeflerine sahip çıkacak ve daha iyi yaşamak için ellerinden geleni yapacak.

    Yukarıdaki her iki ihtimalin gerçekleşmesinin zor olması bir yana bunların en az 15-20 yıllık bir süreç gerektirmesi de temel malların fiyatlarını yüksek düzeylerde tutacak.

    Yeni bir İslam Ahlakı insanlığı kurtaracak!

    Artık Müslümanların ayağa kalkması veya haykırması gerekir.

    "Dünyanın kaynakları, artık sizin mevcut hayat tarzınızı sürdürmenize yetmiyor. Biz bu hayat tarzımızı ancak dünyanın diğer halkları ebediyen yoksul kaldıkça sürdürebiliriz." Bunu diyebilmek için ille de ekonomi bilmek gerekmez, vicdanlı, adil ve cesur olmak yeterlidir.    

    Çünkü Siyonist sermaye tekelindeki çokuluslu şirketlerin yöneticileri değil, zengin ülkelerdeki hümanistlerin, solcuların ve çevrecilerin önemli bir bölümü bile bu konularda gerçekleri söyleme cesaretini yitirmiştir. Bazıları ise hızlı büyüdükleri için Çin'i, Hindistan'ı ve diğer gelişmekte olan ülkeleri suçlayacak kadar ileri gitmektedir.

    Dönemindeki adaletsizlikleri "Beyler azdı yolundan, bilmez yoksul halinden" diyerek eleştirecek kadar vicdanlı, "Yetmiş iki millete kurban ol âşık isen" diyecek kadar insancıl olan Yunus Emre'leri yetiştiren Müslüman Türkiye, bu zor dönemi minimum hasarla atlatabilir. Toplulukçu kültür ve dayanışma geleneği ile zenginleşmiş sosyal sermayemiz ve modernleşen tarım sektörümüz, ham petroldeki hızlı artışın ekonomiye ve ailelere aşırı ölçüde zarar vermesini önleyebilir.[6]

    Dünyada ve Türkiye'de yüksek enflasyon dönemi

    Enflasyon bütün dünyada artıyor. Yerküre üzerindeki ortalama enflasyon son 9 yılın zirvesine çıkmış. Bakmayın yıllık bazda yüzde 1 dolayında seyreden Japon enflasyonuna. Japonya 10 yıldır böylesine yüksek enflasyon görmemiş. Enflasyon şoku petrol zengini Arapların bile başını ağrıtıyor. Katar'da yüzde 13,7 ve Kuveyt'te yüzde 9,5 ile rekor düzeyde. Suudi Arabistan yüzde 9,6 ile son 30 yılın en yüksek enflasyonunu yaşıyor. Birleşik Arap Emirlikleri yüzde 9,3'lük enflasyon ile 19 yılın en üst düzeyinde. Çin'den Polonya'ya kadar birçok ülkede enflasyon hedeften sapmış durumda. Nedeni belli: Gıda ve petrol fiyatlarındaki önlenemeyen artış.

    Petrol 150 doları görebilir

    ABD'de petrolün varil fiyatı cuma günü sabah saatlerinde 124.70 dolar ile rekor seviyedeydi. Oysa daha kısa bir süre önce "125 dolar görülür mü görülmez mi" tartışması yapıyorduk ki, daha tartışmalar sonuçlanmadan 125 dolara geldik bile. Görünen o ki 150 dolarları da bu yıl içinde göreceğiz. Uzun süre petrol fiyatları konusunda iyimserdik, sürekli olarak bir geri dönüş bekledik ama gelinen noktada yapılan olumsuz yorumları aktarayım size.

    Petrol fiyatlarında kalıcı bir gerileme bekleyenlerin sayısı her geçen gün azalıyor. Bir gerileme olsa bile daha sonra fiyatların tekrar tırmanmaya başlayacağı kanısı yaygın. Bunun da nedenleri var. Herkes "OPEC üretimi artırarak bu gidişe bir son versin" diyor ancak dünya petrolünün yüzde 40'ını sağlayan OPEC'in kapasite artıracak çok fazla yeri kalmadığı konuşulmaya başlandı. Dolayısıyla piyasaları rahatlatacak boyutta bir üretim artışı gelmeyebilir.

    Üretimde yavaşlama sürecektir

    OPEC dışındaki petrol üreticilerine baktığımızda orada da manzara çok parlak değil. Önemli üreticilerden Rusya ve Meksika'nın üretimlerindeki artış yavaşlamaya başladı. Venezueula'nın üretimi ise düşüyor. Irak, İran ve Nijerya gibi önemli üreticileri ve ihracatçıları ilgilendiren jeopolitik sorunlar devam ediyor. Bu sorunların üç ülkenin petrol arzını etkileme olasılığı piyasaları yeterince gerebiliyor. Beklentileri olumsuzlaştıran bir diğer neden ise Çin ve Hindistan gibi son yılların öne çıkan petrol tüketicilerinin talebinin artarak devam etmesi.

    Çin'in olimpiyatlar öncesi altyapı ve üstyapı çalışmaları nedeniyle enerji ihtiyacının arttığını biliyoruz ancak olimpiyattan sonra bile yumuşama olmayabilir. ABD'de üretimin yavaşlaması ise petrol derdine bir çare olmadı. Oysa bundan birkaç yıl önce dünya petrolünün yüzde 30'unu tüketen ABD'de ekonominin hız kesmesi halinde petrol fiyatlarının aşağı gelebileceğini konuşuyorduk. ABD'de kriz patladı, ekonomik büyüme hızı yüzde 0'a yaklaştı ancak beklenen olmadı. Aksine ABD'de yavaşlama başladığından bu yana petrolün varil fiyatı 50 doların üzerinde artış gösterdi.

    Risk ciddi bir tehlikedir

    Kısacası petrol ve enerji tarafından görüntü parlak değil. Bu da enflasyon beklentilerini olumsuzlaştırıyor. İşte bu nedenle Avrupa Merkez Bankası Başkanı Trichet bu hafta enflasyonun bir süre daha yüksek kalabileceği uyarısında bulundu. Yüksek enerji fiyatları hem artış oranı kadar enflasyonu doğrudan etkiliyor, hem de beklentileri olumsuzlaştırıp, tüketicileri "enflasyon artıyor" havasına sokarak dolaylı şekilde etkiliyor.

    JP Morgan'ın bu hafta yayımlanan bir raporunda enflasyonun gelişmiş ekonomilerde bir süre sonra yumuşamaya başlayabileceği ancak bizim gibi gelişmekte olan ekonomilerde uzun bir süre yüksek seyretmeye devam edebileceği öngörüldü.

    Enflasyon riskini biraz daha fazla ciddiye almamız lazım. Merkez Bankası enflasyonun önümüzdeki aylarda artabileceğini ancak yılın sonuna doğru gerileyeceğini öngörüyor. Hükümetin kafasında ise ne kadar artarsa artsın yılı tek haneli enflasyonla kapatabileceğimiz gibi bir beklenti var. Ama ne Merkez Bankası'nın senaryosunun ne de hükümetin beklentisinin gerçekleşmediğini görürsek şaşırmayalım.[7]

    Nereden nereye geldik?

    Başbakan Erdoğan her fırsatta müthiş bir iktidar dönemi geçirdiklerini söyleyerek sürekli geçmişi kötülüyor.

    Tayyip Bey geçmişi kötülerken önceki hükümetlerle de yetinmeyip ısrarla, “79 yıl vurgusu” yaparak Cumhuriyet ile de hesaplaşmaya çalışıyor.

    Kimilerine göre AKP iktidarı döneminde ekonomi “fevkalade” iyi yönetildi. Belli ki bunu söyleyenler çok iyi paralar kazandılar. Ancak AKP’nin seçim kazanarak iktidara geldiği 2002 ile bugün arasında bazı kıyaslamalar yaptığımızda, durumun hiç de Tayyip Bey’in söylediği gibi olmadığı ortaya çıkıyor.

    Öyle uzun boylu bir araştırmaya da gerek yok. Bazı verileri buraya alıyorum. Kıyaslayın, kararı siz verin:

    Benzin:

    Bugün: 3.44 YTL

    2002’de: 1.69 YTL

    Artış oranı: % 103

    Tüpgaz:

    Bugün: 43 YTL

    2002’de: 19 YTL

    Artış oranı: % 126

    Ekmek:

    Bugün: 0.40 YTL

    2002’de: 0.15 YTL

    Artış oranı: % 166

    İşsiz Sayısı:

    Bugün: Resmi: 2 milyon 487 bin. (Gerçek: 10 milyon.)

    2002’de: Resmi: 2 milyon 412 bin (Gerçek: 6 milyon 200 bin)

    Karşılıksız Çek:

    Bugün: 1 milyon 535 adet

    2002’de: 748 bin adet

    Protestolu Senet:

    Bugün: 2 milyon 803 milyon adet

    2002’de: 498 bin 748 adet

    Dış Borç:

    Bugün: 280 milyar dolar

    2002’de: 130 milyar dolar

    İç Borç:

    Bugün: 182.4 milyar dolar

    2002’de: 90 milyar dolar

    Dış Ticaret Açığı:

    Bugün: 51.3 milyar dolar

    2002’de: 15.5 milyar dolar

    Sıcak Para:

    Bugün: 53 milyar dolar

    2002’de: 8.1 milyar dolar

    Şimdi bir anket:

    a) Yan gelip yatmışlar!

    b) Analarını alıp kaçmışlar!

    c) Hepsini satmışlar!

    d) Formila açmışlar, fabrika kapatmışlar!

    e) Hiçbiri!..

    diyen sn. yazar haksız mı?

     

     



    [1] 22.05.2008 / Milli Gazete

    [2] 11.05.2008 / Zaman

    [3] 24.05.2008 / Birol Ertan / Milli Gazete

    [4] Murat Birsel / Star

    [5] Ceyhun Bozkurt / Yeni Çag / Haber

    [6] (bak: Faruk Türkoğlu / 10.05.2008 / Referans

    [7] Servet Yıldırım Referans













    Bu Haber 1007 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS