• KKTC’NİN İDAM FERMANI

    KKTC’NİN İDAM FERMANI

    19 Ocak 2017

     
    | Devamı

    KKTC’NİN İDAM FERMANI

     

    Gümrük Birliği’ni Rum Kesimi’ni de içine alacak şekilde genişleten ek protokolün imzalanması Kıbrıs’ın idam fermanı olarak değerlendiriliyor. Ek protokol’ün Kıbrıs’ı siyasi ve ekonomik anlamda tam bir kuşatma altına alacak sonuçlar ortaya çıkaracağına dikkat çekiliyor.

    Çünkü AB ile imzalanacak ek protokol içinde Güney Kıbrıs’ın da içinde yer aldığı 10 yeni AB üyesi ile genişletiyor. Avrupa Birliği Kıbrıs Rum Kesimi’ni "Kıbrıs Cumhuriyeti" olarak tanıdığı ve bu tanımlama bütün adayı ifade ettiği için protokolün imzasından sonra Türk limanlarında Rum bandıralı gemiler görmek kimse için sürpriz olmayacak.

    Ek protokol’ün imzalanması Türkiye’yi AB ile ilişkilerinde de zora sokacak. Çünkü Güney Kıbrıs Rum Yönetimi bu süreçte Kıbrıs Cumhuriyeti sıfatıyla taraf olacak. Bu durumda Türkiye’nin Kıbrıs politikasını kökünden değiştirecek ve telafisi imkânsız sonuçlar ortaya çıkaracak. Örneğin Kıbrıs üzerinden yapılacak tüm ticarette Kıbrıs Cumhuriyeti sıfatıyla Rum kesimi tek otorite olacak. KKTC’li bir işadamı ticari mallarda menşe şahadetnamesini Rum Yönetimi’nden almak zorunda kalacak.

    Anavatan Türkiye’nin KKTC ile yapacağı ticarette imkânsız hale gelecek. Rum yönetimi Türkiye’yi Kuzey Kıbrıs’la illegal ticaret yaptığı için AB’ne şikâyet edebilecek.

    Güney Kıbrıs AB üyesi bir devlet olarak, Rum gemi ve uçaklarına Türk havaalanlarını ve limanlarını açılmasını isteyebilecek. Türkiye itiraz etse bile konu AB Adalet Divanı’na götürülmesi halinde Güney Kıbrıs Rum Yönetimi Kıbrıs Cumhuriyeti sıfatıyla haklı bulunacak.

    Ek Protokolün imzasının, Yunan ve Rumların konumunu iyice güçlendirmiş olacak. Sonraki aşamalarda Rum Yönetimi, yine AB üyesi bir devlet olarak Türkiye’den, ‘askerlerinizi Ada’dan çekin, Türkiye’den göç eden Türkleri geri götürün’ taleplerini daha güçlü olarak seslendirecek. Bu taleplerinde AB nezdinde daha güçlü konuma gelecek.

    Buna karşılık AKP Hükümeti’nin bir taraftan Milli Dava Kıbrıs politikasını telafisi imkânsız sonuçlara sürükleyecek imzada ısrar ederken, yayınlanacak ılımlı bir deklarasyonla tepkileri geçiştirmeye çalışması dikkat çekiyor. Avrupa Birliği’nin tepkisini çekmemek için olabildiğince ılımlı ve yumuşak bir dille hazırlanması beklenen bu deklarasyonun hukuki olarak AB nezdinde hiçbir hükmünün olmadığı kaydediliyor.[1] 

    Muhalefet tek yumruk olup “imzalama” dedi.

    Ama Başbakan Erdoğan imzaladı

    Kıbrısta ek protokolü imzalayarak, AB yolunda önemli bir adım attığını düşünen ve hayırlı bir iş yaptığına inanan hükümete bütün siyasi partiler hep bir ağızdan tepki gösteriyor. İşte hükümetin, AB’ye yönelik imzaladığı gümrük birliği ek protokolüne gösterilen sert tepkiler:

    Saadet Partisi Genel Başkanı Recai Kutan;

    Sonu belli olmayan AB uğruna inanılmaz tavizler verildi Türkiye Milli Dava Kıbrıs’ta bir oldubittiyle karşı karşıya bırakıldı. Tarih AKP’yi Kıbrıs’ı vermiş olanlar diye kaydedecektir.

    BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu

    Bu imza KKTC’yi ortadan kaldıran bir imzadır. Türkiye hem dolaylı hem de direkt olarak Rumları Kıbrıs olarak tanımıştır. İktidarı kınıyorum.

    DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar:

    Bu deklarasyon Türkiye’nin beklentilerini karşılayamaz. Zaten Avrupa komisyonu bildirisinde, Türkiye’nin Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanımama kararının geçerli olmadığı dolaylı olarak ifade etmiştir. Türkiye daha da zora girdi.

    ANAP Erkan Mumcu

    Ek protokolün imzalanması diplomatik tanıma anlamına gelmemekle birlikte bir defacto tanıma durumu yaratır. Kıbrıs sorununda boşa geçen her dakika Güney Kıbrıs Rum Kesimi üzerinden Türkiye’nin ve Kıbrıs Türklerinin yarınına ipotek koymak demek.

    DSP Genel Başkanı Zeki Sezer:

    AKP hükümeti ek protokolü imzalamakla Kıbrıs Rum kesimini 40 yıldır Türkiye‘nin tanımadığı Kıbrıs Cumhuriyeti olarak Ankara anlaşmasına taraf haline getirdi. Ek protokol ve açıklanan deklarasyon AKP hükümetinin acizlik belgesi olarak tarihteki yerini aldı.

    Başlangıç mı son mu?

    AVRUPA Birliği (AB) ile 3 Ekim 2005 tarihinde ‘tam üyelik müzakerelerine’ başlama hayaliyle yanıp tutuşan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarı, 29 Temmuz Cuma gecesi gözlerini kapattı ve kendisini boşluğa bıraktı. Yani... ‘AB ile Türkiye arasındaki Gümrük Birliği protokolünü, geçen yıl üyeliğe kabul edilen 10 ülkeye de uygulayacağına’ dair bir belge imzalayıp AB’ye teslim etti. ‘Ama diyeceksiniz, onun ardından Güney Kıbrıs’taki yönetimin temsil ettiği devleti tanımadığını ayrıca açıkladı.’Yani Türkiye bu imza ile hiçbir şey kaybetmedi denmek isteniyor. İşte o nokta belli değil. Çünkü bu imza tarihe, ‘1950’lerden beri izlediğimiz Kıbrıs politikasının ölüm raporu’ olarak geçebilir. Gerçi Avrupalı liderler, ‘Türkiye’nin Gümrük Birliği ile ilgili yükümlülüğünü genişletmeye razı olduğunu bildirmesi, Rum yönetimini resmen tanıdığı anlamına gelmez’ anlamında demeçler verdiler. Bunlardan özellikle AB Dönem Başkanı sıfatını taşıyan İngiltere Başbakanı Tony Blair’in sözleri hem önemli hem de net idi. Ama biz Türkler, belli bir şeyi yapmamızı sağlayıncaya kadar böyle gönlümüze hoş gelen laflar eden o kadar çok Batılı gördük ki... Doğrusu sütten ağzı yananın yoğurdu üfleyerek içmesi gibi bir duruma geldik. Yeri gelmişken geri dönüp bakalım: Geçen yıl nisan ayında Kıbrıs’ta Annan Planı için yapılan halkoylamasını anımsıyor musunuz?  O oylamada, ‘Türkler evet derlerse, artık izole halde yaşamayacaklar... Avrupa Birliği, Kuzey’i de bir olgu olarak dikkate alacak... Ve AB fonlarından Kuzey’deki Türkler de yararlanacaklar’ türü az mı vaaz dinledik? Gidin Kuzey Kıbrıs’a bakın... Rauf Denktaş’ı tasfiye amacıyla ve o yönde gayret gösteren kişi ve kuruluşlara gönderilenler dışında AB’den gelen tek kuruş bulamazsınız. Açık söyleyelim: Ülkemizi yöneten dahilerin izlediği politikaların bizi sonuçta Güney Kıbrıs’ı o adanın meşru temsilcisi saymaya mecbur edeceğini düşünerek derin bir üzüntü duyuyoruz… Bu adım Türkiye için, Avrupa Birliği’nin başlangıcı mı olacak yoksa Kıbrıs’ın sonu mu?[2]

    Tanımıyoruz öyle mi?

    Türkiye, Gümrük Birliği'ni genişleten ve Kıbrıs'ı da içine alan ek protokolü imzaladı. Altına da 6 maddelik bir deklarasyon ekledi: "Kıbrıs Rum Kesimi'ni tanımıyoruz." AB Dönem Başkanı İngiltere ise, anında cevap verdi. Ama biz tanıyoruz. Bize, "Sen istediğin kadar tanımadığını söyle. Kıbrıs Cumhuriyeti, AB tarafından tanınmaktadır" mesajı eletildi. Sözün kısası... "Sen de tanımak zorundasın" denildi! Biz, Kıbrıs Rum Kesimi'nin adanın tek ve meşru temsilcisi olarak tanınmasından rahatsızdık. Hep şikâyet ediyorduk: - Adada bir de Türkler var. Şimdi şikâyet hakkımız ortadan kalktı. Artık kimseye tek kelime edecek durumda değiliz. Çünkü Rum Kesimi'nden imtiyazlı mal alım satımını sağlayan bir belgeye imza attık. "Tanımadığımız Rumlarla" her türlü ticareti yapacağız. Peki ya KKTC ne olacak? İşin o tarafı biraz karışık. Bu belge ile dünyanın ambargo uyguladığı KKTC'ye biz de ambargo uygulamak zorunda kalabiliriz.

    Hemen "nasıl olur" demeyin... Altına imza attığımız Gümrük Birliği Mevzuatı bunu gerektiriyor!

    Kabul ettiğimiz ek protokol, bakın ne anlama geliyor: Ticarette geçerli bütün menşe şehadetnameleri ile ilgili tek yetkili Kıbrıs Cumhuriyeti olacak. Yani, tanımadığımız Kıbrıs Rum Kesimi, adanın dış ticaretini yönlendirecek. Bütün gümrük düzenlemeleri Rumların kontrolüne geçecek. KKTC ile ticaret yapmamıza izin vermeyecekler. Biz "İlle de yapacağız" dersek, olacaklar belli... Rumlar, AB'ye başvuracaklar. Bizi yerden yere vuracaklar: Türkiye, illegal ticaret yapıyor! Hemen Ankara Antlaşması'na sarılacaklar. Yedinci Madde'yi hatırlatacaklar.. "Antlaşma hedeflerinin gerçekleşmesini tehlikeye düşürecek her türlü girişimden uzak durma yükümlülüğüne uymadığımızı" söyleyecekler. Bitmedi... Yakında, Rum gemilerine ve uçaklarına limanlarımızı açmak zorunda kalacağız... Çünkü 9. Madde "Uyrukluluğa dayalı ayrım yapılamayacağını" hükme bağlamış. Ek protokol ile tam 40 yıldır tanımadığımız Kıbrıs Rum Kesimi'ni, Ankara Antlaşması'nın tarafı haline getirdik. Rumların ellerini güçlendirdik. Biz, Kıbrıs Meselesi'ne, BM içinde çözüm bulmak için çaba sarf ediyorduk. Şimdi ipler tamamen Rumların eline geçti. Artık, sorunu AB içinde çözmeye çalışacaklar. Ek protokol ile Rumların eline bu kozu biz verdik. Tanımadığımız Kıbrıs Rumları, ticarette bizim "imtiyazlı ortağımız" oldular! Biz hâlâ, yayınladığımız deklarasyondan bahsediyor ve Kıbrıs Rumlarını "tanımadığımızı" söylüyoruz... Söylesek ne olur?.. Söylemesek ne fark eder? Belli ki, kendi kendimizi tatmin etmeye çalışıyoruz. Yayınladığımız deklarasyon, pratikte hiçbir işe yaramayacak. Sonucu değiştirmeyecek. Kıbrıs Rumları, giderek daha da güçlenecekler. Yaptığımız işin "züğürt tesellisinden" hiçbir farkı yok.[3]

    Kıbrıs’ı elden çıkaranlar Türkiye’yi de koruyamazlar 

    Bu haksız ve zorba kabul üzerine teslimiyetçi AKP iktidarının, Gümrük Birliği anlaşmasını Güney Kıbrıs’a da şamil olacak şekilde, önce resmen tanımaya karar vermesi ve sonra da bir deklarasyon avutmasıyla, biz Güney Kıbrıs’ı tanımış olmadık demesi, emperyalistlerin aleyhimize almış olduğu kararların üzerine tüy dikmiştir.

    Şu haliyle Kuzey Kıbrıs’ın siyasî hayatı, küvez içerisinde yaşatılmaya çalışılan bir bebeğin hayatına benzetilebilir. Zira bütün ekonomik, siyasi, kültürel can damarları peşinen Güney Kıbrıs’ın eline teslim edilmiştir. AKP hükümeti ise artık onu yaşatma ve kontrol etme inisiyatifini kaybetmiş, biraz da işine öyle geldiği için ihmal ederek Kıbrıs’ı mukadder akibetine terk etmiştir.

    Her ne kadar İngiltere Türkiye’ye sahip çıkar gibi gözüküyorsa da ve her ne kadar Yunanistan, biz Türkiye’nin AB’ye girmesine karşı değiliz diyorsa da bunlar birer danışıklı dövüştür, bunlar birer kendi aralarında paslaşmadır. Görüldüğü gibi Güney Kıbrıs’ı öne sürüyorlar, onun aracılığı ile Türkiye’nin AB ile müzakereye başlamasını veto ettirmeye çalışıyorlar.

    Kuzey Kıbrıs’ın şu küveze mahkûm edilmiş durumu karşısında Erbakan Hoca, bundan sonra “Bize çekilin gidin diyecekler” diyerek durumun vehametini ortaya koymuştur.

    Tarihçilerimiz hep şikâyet ederler. Biz asker millet olarak savaş alanlarında galip geliriz amma zaferin sonucunu, masa başında kaybederiz derler. Doğrudur. Erbakan Hoca’nın girişimleri ve askerimizin süngüsüyle kazandığımız Kuzey Kıbrıs’taki haklarımızı, Tayyib Bey iktidarı masa başında millete fazla hissettirmeden kaybetmenin manevralarını yapıyor. Herkes şunu bilsin ki ortaya çıkacak Kıbrıs hezimetini ört bas etmek için Tayyib Bey’in çektiği hamasi nutukların Kıbrıs’a ve milletimize asla bir yararı olmayacaktır.

    Hezimetler böyle gelişir. Ruslar Afganistan’da kaybettiler, bu hezimeti, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetlerinin yıkılışı takip etti. Balkan Harbi’nden önce yapılan siyasi hatalar, Balkanların elden çıkmasına sebebiyet verdi. Bu sebepten ne yapıp yapıp mutlaka Kıbrıs’ı elden çıkarmamak için, milletin makûs talihini bir kere daha yenmeliyiz.

    Aksi halde güney sınırlarımızı işgal eden emperyalist Batı, sıranın Türkiye’ye geldiğini düşünecektir. Nitekim, AB ile hiç alâkası olmadığı halde, AB ilerleme raporu daha şimdiden Fırat-Dicle havzalarındaki suların, uluslararası bir idareye devrini ve bu sulardan İsrail’in yararlandırılmasını istemeye başladılar.

    Çare nedir? Çare ilk önce ülkemizde iç barışı sağlamaktır. Devlet-millet kaynaşmasını pekiştirmek için, lâik anti-laik çekişmesini bertaraf edip, iman, sevgi ve kardeşlik potasında, tıpkı İstiklâl Savaşı’ndan önce olduğu gibi, manevî ve millî birlik ve bütünlüğümüzü, sıkılmış bir yumruk gibi takviye ederek, millî ve tarihî şahsiyetimize yakışır, şahsiyetli bir dış politika rotasına geçerek, içerisinde bulunduğumuz iç ve dış meseleler karşısında, Kıbrıs çıkarmasında bir örneğini gösterdiğimiz aktivitelerle Yeniden Büyük Türkiye’nin inşasına başlamaktır.[4]

    Ek Protokol Bilmecesi

    Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği konusunda da pek çok bilinmeyen var. Hükümetin verdiği mesajlar ile medyanın kamuoyuna yansıttığı imajların ardında aslında acı gerçekler bulunuyor. Oysa medyanın görevi, kamuoyunu bilgilendirmek, aydınlatmak, farklı görüşleri yansıtmak değil midir? Medya görevini yapmıyor, Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği konusunda pek çok gerçeği kamuoyuna duyurmuyor, tam bir karartma uygulanıyor.

    Medya karartmasıyla, gerçeklerin üzeri örtülmek isteniyor. Kamuoyunun bilgilenme, gerçekleri öğrenme, farklı görüşlerden haberdar olma hakkı gasbediliyor. Başbakanın uçağına binen gazeteciler, siyasal iktidarın dikte ettiği bilgilerin dışında farklı görüşlere yayın organlarında yer veremiyorlar.

    Bunun son örneği Ankara anlaşması ek protokolünün Türkiye tarafından imzalanması konusunda yaşandı. Gündem belirleme gücüne sahip olan yayın organlarında Türkiye’nin imzaladığı ek protokolün hangi olumsuzlukları beraberinde getirdiği konusunda kamuoyuna bilgi verilmiyor, savaş yıllarını hatırlatan bir "karartma" uygulanıyor.

    Mesela imzalanan ek protokolle birlikte Kuzey Kıbrıs’taki iş gücü ve sermayenin Güney’e kayacağı kamuoyuna söylenmiyor. KKTC’li işadamları iş yapmak istiyorlarsa Rumlara mahkûm olacaklar. Kuzey Kıbrıs’tan Türkiye’ye gelecek mallar için Güney’den menşe şehadetnamesi alınması gerecek. Rumlar "olur" vermeden Kıbrıslı Türk işadamı hiçbir malı adanın dışına çıkartamayacak. Dışalımlarda da Rumların gümrük kuralları geçerli olacak, onlar kontrolden geçirecek. Ayrıca imzalanan ek protokolle Limasol portakalı Türkiye’ye sıfır gümrükle girecek, Lefke portakalı için ise yüzde 16 vergi ödenerek ancak Türkiye’ye sokulabilecek. Böyle olunca da Kuzey Kıbrıs Türklerinin ürettiği mallar, Rumlarla rekabet edemeyecek hale gelecek.

    Bunlar işin ekonomik boyutu… Siyasal anlamda ise imzalanan ek protokolle birlikte Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin varlığı önemli bir tehditle karşı karşıya kalacak. Çünkü Türkiye ek protokolü AB’nin üye olarak kabul ettiği "Kıbrıs Cumhuriyeti" ile imzaladı. O cumhuriyetin içinde Kıbrıslı Türkler bulunmuyor. Ek protokole atılan imza, bu nedenle KKTC’nin varlığını da tehdit edecek.

    Siyaseti sömürgeleştiren medya

    Türkiye’de uygulanan medya karartması demokratik sisteme zarar verir hale gelmiştir. Halkın doğru bilgilenmediği, gerçeklerin üzerinin örtüldüğü, şeffaflığın ve özgür düşüncenin olmadığı yerde, demokrasi de olmaz.

    Medya siyaseti esir almış durumdadır. Thomas Meyer, "Medya demokrasisi" isimli kitabında medyanın siyaseti nasıl sömürgeleştirdiğini çarpıcı bir biçimde anlatmaktadır. Mevcut medya yapısını ve sistemini analiz eden Meyer, siyasetin medya eliyle yönlendirildiğine şöyle dikkat çekmektedir: "Siyaset alanı medya sisteminin etkisi altına girer girmez önemli ölçüde değişir, medya sisteminin kurallarına bağımlı hale gelir. Medya sisteminin mantığı siyaseti sömürgeleştirirken yalnızca siyasalın betimlenme şeklini yâda diğer sistemlerle ilişkisini yeniden yapılandırmaz; siyasal süreci ‘üretim’ düzeyinde, yani siyasal alanın benzersiz bir yaşam biçimi olarak ortaya çıktığı düzeyde etkiler. Medya mantığının kuralları, siyasal mantıktaki kurucu faktörleri, birçok durumda onlara yeni anlamlar vererek ve medya yasalarından alınan yeni öğeler ekleyerek yeniden kalıba döker. Bu anlamda sömürgeleşme, siyasetin medya sisteminin mantığına neredeyse koşulsuz teslim olması demektir…"

    Medya sistemi, siyaseti sömürgeleştirirken bunu zorla yapmıyor, siyasetçinin iktidar olabilmek amacıyla medyayı kullanma istek ve arzusu sömürüye boyun eğmeyi de beraberinde getiriyor. Oyunun kurallarını medya belirliyor, siyasal sisteme sadece kuralların nasıl uygulanacağı konusunda küçük bir alan bırakılıyor.

    Medyanın gerçeklerin üzerini örtmek amacıyla uyguladığı "karartmayı" Türkiye’nin bugün karşı karşıya kaldığı en önemli tehlikelerden biri olarak görüyorum. Siyasal iktidarın belki bugün için işine gelen bu karartmaya destek vermesi de ülkemize zarar vermektedir. Tartışmaktan, özgür düşünceden, muhalefetten, farklı fikirlerden korkarak, onları görmezden gelerek bir yere varamayız. Medyanın ipiyle kuyuya inilmeyeceğini herkesin artık anlaması gerekiyor.[5]

    İngiltere ve AB, bugüne kadar hangi sözünü tuttu?..

    Kıbrıs’ın boynuna İngiliz ipi geçirildi!..

    KKTC tehlikede:

    AKP hükümeti, KKTC’yi yutacak AB Gümrük Birliği Ek Protokolü imzalayarak dönüşü olmayan bir yola girecek. Başbakan Erdoğan ile dün Londra’da bir araya gelen İngiltere Başbakanı Tony Blair, Türkiye’nin ek protokolü imzalamasının yanı sıra bir deklarasyon yayımlama isteğini normal karşıladığını belirterek, “Türkiye istediği açıklamayı yapar” diye konuştu. Kıbrıs’ı Osmanlı’dan kiralayıp daha sonra geri vermediğini hatırlatan uzmanlar, İngiltere’nin Başbakanı Blair’in tam bir İngiliz siyaseti izleyerek Kıbrıs’ın Türkiye’nin garantörlüğünden çıkartılıp KKTC’nin yok edilmesini amaçladığına dikkat çekiyor.

    Erdoğan halkı avutmakla görevli:

    Türkiye’de halkın tepkisinden çekindiği için Ek Protokol’ün imzalanması ile ilgili tedirginlikler de yaşanıyor. Aynı endişeleri taşıdığı gözlerden kaçmayan Başbakan Erdoğan, “Daimi temsilcimizin imzalaması ile bu iş bitmeyecek. İmzalanacak metnin Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin de onayından geçmesi gerekiyor” dedi. Başbakan Erdoğan, Yunanistan’ın Ege sorununu gündeme getirmesi ihtimalinden söz ederek, Avrupa Birliği Müzakere Çerçevesi Belgesi’nin Konsey’in önünde beklediğini hatırlattı. AB’nin referandum sonrasında KKTC’nin ticari olanaklarını genişletme sözünü yerine getirmemesi halen hafızalarda.[6]

    Tanımış olduk...

    Siz bu satırları okurken, Türkiye, Güney Kıbrıs'ı tanımış olacak. Yanlış okumadınız. Eğer dün geceki resmi maç oynandıysa, Rum Kesimi artık "muhatabımız" demektir. UEFA'nın azizliği bu. Belki de muzipliği. Biz oraya yıllarca ne voleybolcu yolladık, ne hentbolcu. Resmi toplantılarda Rum yöneticilerle hiç yan yana gelmedik. Selâm mesafesine bile girmedik. Şimdi ne oldu? "O ihtimal" gerçekleşti: Şampiyonlar Ligi ön eleme maçında bir Türk Takımı'yla (Trabzonspor'la) bir Rum Takımı (Anarthosis) eşleşti... Çare yok. Gitmeseydik, hükmen mağlup sayılacaktık. Üstelik UEFA'dan ceza da alacaktık... Gittik. Maçtan saatlerce önce yazıyorum bu yazıyı. İleri saatlerde herhalde sahaya çıkıp maçı oynadık. Öyle gözüküyor. Sahiden oynadıksa, demek ki Kıbrıs Rum Kesimi'ni resmen tanıdık. Hayırlı olsun. Tanımak nedir? İlle havaalanlarını, limanlarını, gümrüklerini açmaktan mı ibarettir? Hayır. Bu da tanımak'tır işte. Bir adım sonrası da Rum Konsolosluğu'na izin vermektir. Bekleyin, görün. İyidir, kötüdür o ayrı bir konu. "Tanıdık..." "Tanıştık..." Futbol, diplomasiyi deldi dostlar.[7]

    Protokolün imzalanmaması gerekiyordu çünkü bu metni imzalamakla Türkiye, Kıbrıs Davası konusundaki son kalesini de kaybetmiş oluyor, fiili olarak Güney Kıbrıs Rum Kesimini Kıbrıs Cumhuriyeti Olarak tanınmış oluyor. Bu protokol içerdiği maddeler itibariyle Ankara Antlaşmasının mevcut konjonktüre uyarlanması anlamına geliyor. Mevcut haliyle gümrük birliği ek protokolünün imzalanması halinde bu imza ile birlikte KKTC ekonomisinin de fiilen sona eriyor ekonomik anlamda da KKTC nin Rum kesimine bağımlı hale getiriliyor zaten Rum kesimi Kıbrıs cumhuriyeti adıyla KKTC vatandaşlarına pasaport veriyor ve KKTC şirketlerinde Rum kesiminde tescil yaptırıyor.

     

    Kıbrıs için maskeli tanıma!..

    Bu maskeli tanıma kime karşı?

    - Türk halkına mı?

    - Kuzey Kıbrıs ‘a mı?

    - AB’ye mi yâda Yunanistan’a mı karşı?

    Bilindiği gibi AKP iktidarı, AB’ye sonradan giren 10 ülkeyi, gümrük birliği anlaşmasına dahil etmek için bir anlaşma imzalayacak böyle bir tanıma anlaşmasının yapılmasını AB istedi. Gümrük birliğine dahil edilecek ülkeler arasında Güney Kıbrıs Rum Devleti de var. Güney Kıbrıs niçin dahil edilecek? Çünkü deniliyor ki, devlet olarak tanınmamış olan bir Güney Kıbrıs’la Türkiye hangi sıfatla masaya oturacak? Uluslar arası kurallara göre bu on ülke meyanında Güney Kıbrıs’a da devlet statüsü tanınmadan mukavelenin tarafları teşekkül etmez,

    Ama gel gör ki, işin içinde, Sayın Erdoğan ve gülün öteden beri başını ağrıtmakta olan bir kuzey Kıbrıs var Güney Kıbrıs’ı adanın tek devleti olarak masaya davet edersiniz, Kuzey Kıbrıs’ın, iyrab’ta yeri kalmayacak, yani Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti bu arada tarihe karışacak.

    AKP iktidarı kendi aklına ve mantığına göre bu ikilemi çözmek için bir çare bulmuş. O çare de önce Güney Kıbrıs’ı tanımak, sonra bu tanımanın, tanıma anlamına gelmediğini belirten bir deklerasyon yayınlamak.

    Biz buna kendi kendini nakzeden, yani kendi içinde çelişkiye düşme anlamına gelen bu anlaşmaya Maskeli Tanıma diyoruz.[8]

     

     

     

     

    KAYNAK: AKP VE AKIBETİ KİTABI , AHMET AKGÜL

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     



    [1] Milli Gazete / 28.Temmuz.2005 / Mustafa Yılmaz

    [2] Hürriyet / 31.07.2005 / Oktay Ekşi

    [3] Tercüman / 31.07.2005 / Emin Pazarcı

     

    [4] Milli Gazete / 01.08.2005 / Süleyman Arif Emre

    [5] Milli Gazete / 01.08.2005 / Dr. Abdullah Özkan

    [6] Milli Gazete / 28.07.2005

    [7] Tercüman / 27.07.2005 / Rauf Tamer

    [8] Milli Gazete / 28.Temmuz.2005 / Süleyman Arif Emre

    Bu Haber 948 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS