• KİBİR, İNSANI “TAĞUT”LAŞTIRIR

    KİBİR, İNSANI “TAĞUT”LAŞTIRIR

    26 Temmuz 2018

     
    | Devamı



    KİBİR, İNSANI “TAĞUT”LAŞTIRIR


    Kibir; nefsini beğenmek, başkalarından üstün görmek, Allah’ın imtihan için verdiği bazı nimet ve faziletleri kendinden bilmek, gaflet ve cehaletle büyüklenmek demektir. Azazil’i İblis yapan ve Allah'ın kahrına uğratıp şeytanlaştıran bu düşüncedir. Nasıl ki, ümitsizlik küfür ise -çünkü ümidin tükenmesi, iman pilinin bitmesidir-; bunun gibi kibir de küfür ve nankörlük alametidir, gurur ve gafletin zirvesidir. Evet kibir, bir kula imtihan icabı ve emanet olarak verilen servet, şöhret, etiket, rütbe ve yetki, gençlik ve güzellik, bilgi ve beceri gibi şeylerle övünmesi, böbürlenmesi, kendini beğenmesi, başkalarını küçük görmesi ve hatta Rabbine rakipliğe yönelmesidir.

    Aslında gurur ve kibir, İslami anlayıştan uzak, batıl eğitimlerin ve batılı eğilimlerin bir sonucu olarak giderek yaygınlaşmaktadır.

    Bakınız, insanı: Aristo, “politik” hayvan!... Descartes, “düşünen” hayvan!... Marks,“alet kullanan” hayvan!... Durkheim, “sosyal” hayvan!... Sartre, “isyan eden” hayvan!... Filozof Peter Singer ise; “birtakım ilave niteliklere sahip” hayvan! olarak tanımlamaktadır. Bunlardan etkilenen sözde yerli çömezleri ise, insanı: Akıllı hayvan!... Konuşan hayvan!... İki ayağı üzerinde yürüyen hayvan!... İnsanın kurdu olan canavar! şeklinde yorumlamaktadır.

    Maalesef Türk Dil Kurumu'nun çıkardığı Türkçe sözlükte bile, “insan: memelilerden, iki eli olan ve iki ayağı üzerinde dolaşan, sözle anlaşan, akıl ve düşünme yeteneği olan en gelişmiş canlı (hayvan), mecazi/değişmeceli olarak da huy ve ahlak yönünden üstün nitelikli kimse”diye tarif olunmaktadır.[1]

    DİDEROT Ansiklopedisi'nde ise, insan; “hisseden, düşünen, Dünya üzerinde özgürce dolaşıp gezen, hükmettiği bütün diğer hayvanların başında görünen, toplum halinde hayat süren, sanatı ve bilimi icat eden, kendine özgü iyilik ve kötülükleri bilinen, kendine Efendiler ve manevi önderler edinen ve kanunlar üreten vs. bir varlık” diye tanımlanmaktadır.

    Ancak son İlahi mesajları içeren Kur'an dışında, yapılan bütün bu tanımlarda; insanın yeteneklerini açık ve net bir şekilde ortaya koyacak bir izah yapılamamaktadır. Zira aynı ana-babadan da olsa ikiz de doğsa, her insan: Aklına dayalı “ilmi”, Hanif dine dayalı “fıtri”, nefsine/fücur ve takvaya dayalı “hissi”, iradesine dayalı “bedeni” farklılıkları olan, ama yeryüzünde Allah'ın halifesi-temsilcisi makamında yaratılan seçkin varlıktır.

    Kibirli insanlar her ortamda en güçlü görünen ve en dikkat çeken insan olmak hevesindedirler. Güzelliklerine ve özelliklerine, mallarına ve mülklerine, bilgilerine ve mevkilerine çok güvenirler. Sahip oldukları şeyleri, sonsuza kadar kaybetmeyeceklerini zannederler. İşte bu kibirli insanlar, aslında içinde bulundukları kavrayış eksikliğinden dolayı farkına dahi varamadıkları bir acizlik içindedirler. Hatta bunların çoğu, açığa vuramadıkları bir aşağılık kompleksinin ters tezahürüyle böyle hareket etmektedirler. Allah bu kişilerin akli eksikliklerini Kuran’da şöyle tarif etmiştir:

    “Onlardan Seni dinleyecek (sözlerini önemseyip imana ve intibaha gelecek bir kısım insanlar) vardır. Ama hiç duymayan-sağırlara -üstelik hiç akılları ermiyorsa- Sen mi (hakikati) duyuracaksın? Ve onlardan Sana (bön bön) bakıp duracak olanlar da vardır. Ama kör olanları -üstelik basiretleri de yoksa- Sen mi doğru yola eriştireceksin?” (Yunus: 42-43)

    Gurur ve kibre kapılan bu bozuk karakterdeki insanlar, sahip oldukları özelliklere göre farklılıklar gösterseler de bazı ortak ruh halleri de bulunmaktadır.

    Huzursuz ve hastalıklı bir ruh haline sahip bulunmaktadırlar:

    Kendisiyle barışık, doğal ve normal bir insanın açık ve samimi, rahat ve kaprissiz bir ruh hali varken, kibirli kişilerde karanlık ve bozuk bir ruh hali yaygındır. Bir gurur ve aldanma içinde olan bu kişilerin iç dünyası, sürekli stresli ve kuşkulara bağımlı, korkularla kaplı, kirli hesapların yapıldığı, kafalarının basit ve fasit içten pazarlıklarla dolup taştığı, zifiri karanlık ve karmaşık bir dünyadır. Böyle bir hal kişiyi yıpratır ve yaşlandırır; ruh sağlığını da fazlasıyla bozup ahlaken yozlaştıracaktır.

    Ruhi açıdan diğer insanlardan zayıf olan bu kişiler, soğuk ve bozuk tavırlıdır. Onlardan güzel bir mimik, sevgi alameti ve takdir görmek veya teşvik edici bir söz işitmek neredeyse imkânsızdır. Bulundukları ortamda insanlara gülümsemek, değer vermek gibi insani tepkilerden çok uzaktır. Özellikle kibirli erkeklerde ani saldırganlıklar, parlamalar çok yaygındır. Kadınlarda ise kibir, huzursuz ve mutsuz bir yapı ile açığa vurulmaktadır. Bundan dolayı bulundukları ortamda hava sürekli gergindir ve sıkıntılıdır, bunlar en ufak bir konuyu bahane ederek problem çıkartmaya hazırdır.

    Kibirli insanların en büyük korkuları hata yapmak ve kınanmaktır!

    En üstün niteliklerin sadece kendilerinde olmasını arzulayan ve bu kuruntuya kapılan, her yerde böyle de görünmeye çalışan bu tip insanlar, kabahatli ve hatalı olmaktan çok korkarlar. Büyüklük taslayan bu insanlar, garip bir şekilde kendinden emin görünmeye çalışırlar. Hiçbir eleştiriyi haklı bulmazlar. Asla hata yapmayacaklarını ve yanılmayacaklarını sanırlar. Sürekli olarak her konuda kendilerini temize çıkarmaya uğraşırlar. Bir ayette bu tür kimseler şöyle anlatılır:

    “Kendi kendilerini (övgüyle) temize çıkaranları görmez misin? Hayır; Allah dilediğini (ve hak edeni) temizleyip yüceltir ve onlar, ‘bir hurma çekirdeğindeki iplikçik kadar’ bile haksızlığa uğratılacak değildir.” (Nisa: 49)

    Bu kişilerle aynı ortamı paylaşan diğer insanlar da, ortam gerilmesin diye onların yanında hata yapmaktan sakınırlar. Kibirli kişiler başkalarının hatalarını çok abartırlar ve sık sık hatırlatırlar. Çünkü diğer insanların hataları ortaya çıktıkça, kendilerinin daha mükemmel oldukları havasına kapılırlar. Bu tutumlarından dolayı da, kimse bunların yanlarında rahat ve doğal davranamaz; herkes onlarla beraber olmaktan huzursuzluk duyar. Kibirli insanlar, hem kendileri kimseye samimi ve seviyeli bir tavır takınamazlar, hem de başkaları onlara samimi davranamazlar. Çünkü her an normal tavırlarıyla, hatalarıyla, doğal noksanlıkları ve zaaflarıyla alay konusu olmaktan korkarlar. İşte bu kötü ahlakları, ellerindeki gücü veya serveti kaybettikleri anda yalnız kalmalarına sebep olmaktadır. Ancak unutmamak gerekir ki, kendilerini en kudretli zannettikleri zamanlarda bile, Kur’an ahlakından uzak karakterleri sebebiyle manevi yönden hep yalnızdırlar, huzursuz ve mutsuzdurlar. Maalesef bu tipler kof kibir zindanlarında mahpusturlar.

    Kibirli kimseler eleştiriyi asla kaldıramazlar!

    Öğüt verilmek, eleştirilmek, kibirli ve gururlu insanların hiç hoşlanmadıkları bir yaklaşımdır. Kendileri başkalarının hatalarını alaycı ve kibirli bir gözle değerlendirdiklerinden, başkalarının da kendilerine alaycı bakacağını ve hafife alacağını düşünüp hırçınlaşılmaktadır. Bir konuda eleştiri yapıldığında veya öğüt verildiğinde herkesin önünde küçük düştüklerine inanırlar. Böyle bir ruh hali yalnız manevi olarak değil, fiziksel olarak da etkilenmelerine sebep olmakta ve psikolojileri bozulmaktadır. Mimiklerinin doğallığı kaybolmakta, ses tonlarında ani iniş çıkışlara rastlanmakta, normal hallerinde bulunmayan “tikler” ortaya çıkmaktadır. Böylelikle maddi ve manevi yönden şiddetli bir sıkıntı ve kasılma hali yaşanmakta ve bunalımları artmaktadır. Bu hal içerisinde rahatlığı, huzuru yakalamaları da imkânsızdır.

    Her şeyden önce “en güzel ve mükemmel” “en zeki ve bilgili”, “en kaliteli ve kıymetli” olmak gibi bir zan ve iddia ile yola çıkmışlardır. Bu da onları sürekli olarak sıkıntıya sokmakta, baskı altına almakta ve kasıntıya yol açmaktadır. Oysa bu insanların unuttukları önemli bir nokta vardır: Kendilerini insanlara karşı hatasız ve noksansız göstermeye çalışsalar da sonunda ahiret günü yaptıkları tüm hatalar (küçük-büyük ayırt edilmeksizin) tek tek karşılarına çıkacaktır. “(Peki) Onlar bilmiyorlar mı ki, gizli tuttuklarını da, açığa vurduklarını da Allah kesinlikle bilmektedir.” (Bakara: 77) ayetinde ifade edildiği gibi, nefislerine ilişkin her detayı üstün kudret sahibi Allah bilip durmaktadır. Onlar ise, insanları aldatmaya çalışırlarken son derece asılsız ve akılsız duruma düşmüş, Rabbimizi ve hesap gününü unutarak yalnız kendilerini aldatmışlardır.

    Kibirli kimselerin en çok hoşlandıkları konu övülmek ve saygı duyulmaktır!

    Kibirli bir insanın ruh hali, bakışlarından ve konuşma tarzından rahatlıkla anlaşılacaktır. Bu tip kişiler ya kendilerini alenen övmeye kalkışırlar ya da övülmelerini sağlayacak ortamlar oluştururlar. Öte yandan, diğer insanlara karşı -onların sahip olduğu üstün özelliklerden dolayı- içlerinde bir öfke ve kıskançlık vardır. Bu da bakışlarından ve yaklaşımlarından belli olmaktadır. Bu tip insanların üzerine kibrin getirdiği bir ağırlık ve soğukluk vardır. Genelde her ortamda ve her konuda kendilerini sıkarak ve kasarak özellikle diğer insanlardan “ağır” davranmaya, farklı olmaya çalışırlar. Tek hoşlandıkları şey kendilerini övmek, övülmek ve ön plana çıkmaktır.

    Oysa kibir, sevmeyi ve sevilmeyi engelleyen bir ruh hastalığıdır!

    Bu tip insanlar en çok kendilerini sevip sahip çıkarlar, bu nedenle de gerçek sevgiyi asla yaşayamazlar. Başkalarına sevgi ve saygı göstermek çok ağırlarına gider, buna yanaşmazlar; hep sevilen, ilgilenilen konumda olmaya çalışırlar. Sevmeyi veya sevgi göstermeyi bir nevi zayıflık ve aşağılık sanırlar. İçlerindeki kibirden dolayı sevme yetenekleri kısırlaşmıştır. Çünkü bir insanı sevebilmek için o kişideki güzel yönleri görebilmek lazımdır. Ancak kibirli insanlar başkalarının meziyet ve faziletlerine karşı kör ve nankör davranmaktadır. Zira onların gözünde hep en üstün olan kişi kendileri olmaktadır. Bu nedenle başkalarının sahip olduğu güzellik ve özellikleri sürekli kıskanırlar. Karşı tarafın sahip olduğu meziyetleri fark etmiş olsalar bile ifade etmekten özellikle kaçınırlar. Eğer bulundukları ortamda kendilerinden daha iyi özelliklere sahip bir kişi varsa, hemen oradan uzaklaşmaya çalışırlar. Kıskançlıklarından dolayı diğer insanlarla sürekli bir hazımsızlık ve anlaşmazlık durumu yaşarlar.

    Bu şekilde davranışlar sergileyen kibirli kişiler, aslında hep çirkin bir ayıp, hem de çok büyük bir kayıp içerisinde olduklarını bile anlamazlar. Allah’ın insanlara verdiği önemli bir nimet olan sevgiyi böylelikle ellerinden kaçırmakta ve gerçek sevgiyi hayatları boyunca hiçbir şekilde yaşayamamaktadırlar. Çıkar ilişkileri nedeniyle yanlarında birtakım insanlar bulunsa bile çoğunluk, böyle insanları aralarında görmekten dahi hoşlanmazlar. Onların karakterlerinde ve hareketlerinde bir iticilik vardır. Elbette sevecenlik, yakınlık, samimiyet ve tevazu olmayınca, sahip olduğu imkânlar ne olursa olsun, herkesin bu kişilerden kaçması doğaldır.

    Kibirli kimseler hiçbir şeyden zevk alamazlar

    Kibirli insan, huzurlu olmayı ve mutlu yaşamayı asla başaramayacaktır. Herkesin hoşuna giden, neşelenmesine sebep olan olaylar ve mekânlar onlar için anlamsızdır. Onlar bu ortamlarda başkalarının açıklarını ararken bir yandan da kendi mükemmelliklerini(!) sergilemeye çalışırlar. “Ağır” ve farklı görünmeyi bir üstünlük sanırlar, neşelenip eğlenmeyi ise basitlik olarak algılarlar. Ama sonuçta bu kötü ahlaklarının karşılığını alarak; sevinmek, sevilmek, eğlenmek ve neşelenmek gibi doğal bir nimeti asla tadamazlar ve hep kendi karanlık dünyalarında yaşarlar. Ne ilginçtir ki, içinde bulundukları sıkıntılı halin sebebini de bir türlü anlayamamaktadırlar. İşte bu da Allah’a karşı büyüklenen insanların akıl ve anlayışlarının kapalı olduğunun bir ispatıdır. Zira onların kalplerine bu sıkıntıyı veren, O’na karşı olan acizliklerini unutarak büyük bir aldanış içine girdikleri Cenab-ı Hak’tır.

    Kur’an’da, “Bunlara: "Allah'tan kork" (bu hıyanet ve tahribatlarından vazgeç) denildiğinde ise, büyüklük gururu (ve sapkınlık durumu) onu (daha da kuşatıp) günaha sürükleyecektir…” (Bakara: 206) ayetinde kibirli kişilerin nasıl bir büyüklenme içinde oldukları anlatılmıştır. Allah bu “büyüklük gururuna” ve Kendisini “unutmalarına” karşılık olarak bu kişilere sıkıntılı bir ruh hali ve pislik vermiştir. Bu gerçek, bir ayette şöyle haber verilmektedir:

    “Allah, kimi hidayete erdirmek isterse, onun göğsünü İslam'a açar; (ibadet ve hizmet yoluna sokar). Kimi de saptırmak isterse, onun göğsünü, sanki göğe yükseliyormuş gibi dar ve sıkıntılı kılar (Kur’an’a karşı ilgisiz ve sevgisiz kalır). Allah, iman etmeyenlerin üstüne işte böyle pislik çökertir.” (En’am: 125)

    “İnsanlara yanağını çevirip (büyüklenme) ve böbürlenmiş olarak yeryüzünde yürüme. Çünkü Allah, büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez (ve onları alçaltır). Yürüyüşünde orta bir yol tut, (ağırbaşlı ol; konuşurken) sesinden de (yüksek perdeleri) eksilt. Çünkü, seslerin en çirkin olanı gerçekten eşeklerin anırmasıdır.” (Lokman: 18- 19)

    “Yeryüzünde böbürlenerek (gücüne, güzelliğine, servetine, etiket ve rütbene ve çevrene güvenip kibirlenerek) yürüme!.. Çünkü sen (ağırlık ve azametinle) ne yeri yarabilir, ne de dağlarla ululuk yarışına girişebilirsin.” (İsra: 37)

    “Şüphesiz Allah, onların (kalplerinde) saklı tuttuklarını ve açığa vurduklarını bilir; gerçekten O, müstekbirleri (kibirli gafilleri) sevmemektedir.” (Nahl: 23)

    Kibir, aşağılık kompleksinin ters yansımasıdır!

    İnsanoğlu bencillik duygusuyla gittikçe vahşileşmektedir. Paranın, makamın, şöhretin ve fırsatın kendisine vermiş olduğu gaflet rehavetiyle, kendinin nasıl yaratıldığını ve ne maksatla dünyaya gönderildiğini ve hangi şartlarda bu dünyadan ebedi âleme göçeceğini düşünmezler. Kendince yücelttiği sahte putlarıyla hâşâ, “dağları ben yarattım” havasına bürünmektedirler. Kibir, ruhumuzda biriken kirlerdir. Noksanlıklarımız ve hatalarımız, ruhumuzu kirlendirmekte ve böylece ruhumuzun aydınlığına kalın tabaka örmemizden ileri gelmektedir. Muhammed Bâkır R.A. Hazretleri’nin: “Kişinin noksanlığı, kalbindeki kibri kadardır.” sözü ne kadar yerindedir. Bir düşünür: “Küçük insanların büyük gururları olur.”demektedir. Gurur, kendisiyle barışık olmayan, özgüvenden yoksun insanların kalesidir. Kişiliği belirginleşmemiş, olgunlaşma sürecinde yarı yolda kalmış insanın kişiliksizliğini gizleme çabasıdır kibir… Kendisini olduğundan daha büyük gösterme ve bu amaç için eksikliklerini örtme gayretidir.

    Ahlâk psikolojisi açısından baktığımızda gururun temel sebeplerinden biri de; insanın ‘aciz’ olduğu bilincinden uzaklaşıvermesidir. “Mala mülke mağrur olma, yok deme ben gibi. / Bir muhalif rüzgâr eser, savurur harman gibi.” beytinde ifade edildiği üzere, sahip olduğu parasına, malına veya bulunduğu makama aşırı bağlanan ve güvenen insan, Allah’ın ve Resulüllah’ın otoritesini görmezden gelerek kendisini otorite haline getirme gayretindedir. Emretme tavırları, saldırganlık tarzları, aslında aşağılık kompleksinin tezahürleridir. Çevresinde emrine amade gibi gözüken sahtekâr insanların varlığı, kendisine değerli olduğu hissini vermekte ve bu yanılgısı bir yandan onun gururunu şişirmekte, diğer yandan ıstırabıyla kıvrandığı, ama farkında olamadığı inanç boşluğunu derinleştirmektedir.

    “Kavakların dikliğine, boylarının uzunluğuna bakıp onları önemli bir şey sanmayın. Bütün kibirli, meyvesiz ve gölgesiz yaratıkların başları bulutlarda sallanır.” diyen düşünürün bu sözü ne kadar isabetlidir. Gurur ve kibir ruha yerleşince, insan kendisinin emanetçi olduğunu unutup, kendisine o emaneti veren Rabbine isyan derecesine gelerek çevresindeki her şeye tepeden bakar hale gelmektedir. “Her şeyi ben bilirim, her şey benim dediğim şekilde meydana gelir.” edasıyla ukalalık ve gururda Ebu Cehil’i aratmayan davranışlarıyla insanlara zulüm ve eziyete yönelir. Yaşadığımız çağda mağrur yani gururlu insanlar çevremizde kol gezmektedirler. Gururunun kendisine verdiği bir his ve vehimle pek çok insandan daha değerli olduklarını ispatlamak için gayret sarf etmektedirler. Bu kişiler, farkına vardıklarında kendilerinin bile rahatsız olacakları ruh dünyalarındaki gerçek benliklerinin kamufle edilmesini, çevrelerindeki insanlara karşı ördükleri duvarlar ile sağlayacaklarını zannetmektedirler. Bu duvarlar onun sahtekâr yapısının muhafazası açısından payanda hükmündedirler. Yaşı ilerledikçe, plastik bile olmayan duvarların yıkılacağı ve gerçek yüzünün ortaya çıkacağı endişesi ile duvarlarını sürekli olarak tahkim etmektedirler. Öyle ki mağrur kişi günün birinde, sağlam olduğunu zannettiği ve kale duvarı gibi yükselen taşlaşmış yapıdan kendileri bile sıkılabilirler. Kibir ve gururla ördükleri sert ve yüksek kale duvarları, kendisi ile çevresi arasındaki iletişimi kopardığından, aslında kendi zindanında yalnızlığa mahkûm hale gelirler.

    Gururlu ve kibirli insanlar, diğer insanlara, dünyaya, kâinata ve sonsuzluğa pencerelerini kapamış kimselerdir. Kendisini kendi içine hapsettiğinden dolayı sınırlarını zorlayacak şekilde şişecek ve sonunda boş bir balon gibi patlayıp gidecektir. Üstünlük kompleksi bireyin kendisi ve başkaları karşısındaki aşırı istekleriyle kendini belli edebilir. Kibirlilik; acayip giyinme tarzı, taşkınlık ve palavracılık takıntıları, zalimce davranışları, önemli kimselerle dost olma veya zayıflara, sakatlara ve sıradan gördüğü insanlara hor bakma huyları dikkat çekmektedir. Üstünlük komplekslilerin şiddet ve hiddet eğilimleri, öç alma istekleri de gurur ve kibir alametidir.

    Asılsız ve dayanaksız bir üstünlük saplantısı; başkalarıyla işbirliğine ve bilmediklerini öğrenip eksikliklerini gidermeye de engeldir. Böylesine kof bir ruh halinde, akli ve ahlaki gelişmesini önleyen, doğru göremeyen, işitmeyen, olumlu ve uyumlu kararlar alıp veremeyen insanların aslında huysuz ve huzursuz oldukları görülmektedir. Bunlar sağduyunun yerine “şeytani bir akla” sahiptir. Sapa bir yolda güvenlik içinde yürüyerek bu akıldan becerikli bir şekilde yararlanabileceklerini zannetmektedirler.

    Vicdani duygunun körlenip kirlendiği ve sosyal dokunun dejenere edildiği kibir ve gurur, kişisel üstünlük amacını hedef tutan hileli bir deneme olarak kendini göstermektedir. Bu insanlardan çoğu topluluk hayatında başarısızlıktan uzak kalmayı üstünlük bilirler. Başarısızlık korkusu sürekli işbirliğinden uzaklaştırdığından, bu insanlar hayat problemleriyle ilgilenmezler ve bundan rahatlamış gibi sevinirler. Bunu, başkaları karşısında kendilerini daha elverişli bir duruma ulaştıran imtiyaz gibi görürler.

    Üstünlük kompleksi çoğu zaman, orta kapasiteli bir kimseden biraz üstün imkânlarına ve bazı başarılarına aldanan ve gururlanan bir kişinin hareketlerinde, karakter özelliğinde ve düşüncelerinde açık olarak görülecektir.

    Aslında bunlar, aşağılık kompleksine kapılmış kimselerdir. Bu tiplerin benmerkezci, güç heveslisi ve saldırganlık özellikleri bu yüzdendir. Bu kişiler hissettikleri aşağılık duyguları ile ya başka özelliklerini öne çıkararak diğer insanlar üzerinde üstünlüklerini göstermeye girişirler, ya da sıkıntı, utanç ve bayağılık hisleri ile daha dar bir çevre içine sığınıp, onlar üzerinde baskı kurmaya çalışabilirler. Aşağılık Kompleksi ile ayrılmaz bir ikili oluşturan Üstünlük Kompleksi, aslında bencillik ve birincilik psikolojisinin tezahürlerinden biridir. Üstünlük kompleksi olan kişiler, ruhlarını kuşatan aşağılık kompleksinden bunalarak kendini diğer insanlardan daha üstün görme ve yüceltme gayesindedir. Bu kişiler hep üstün duruma geçme, kendini kahraman gibi görme davranışlarını sergilemektedir.

    Siyasi yetki ve etiketler, zayıf karakterli insanları azdırır ve gurura kaptırır!

    Rakip gördüklerini ve hatalarını söyleyenleri hafife alıp aşağılamak, horlayıp hakaret yağdırmak, onların küçük hatalarını büyük vartalar gibi gündeme taşıyıp tekrarlamak bu kibirli insanların yaygın tavırları ve intikam tarzlarıdır. Hatta halka tepeden bakmak, onlara kendisine mahkûm ve mecbur köleler-kimseler gibi yaklaşmak bu tiplerin genel ahlakıdır. Ve maalesef şuursuz ve huzursuz kalabalıklar da, bu hakaretlere rağmen onlara hürmet ve itaatleri artmakta ve bir nevi tapınmaktadırlar.

    “(Firavun) Böylece kendi kavmini küçümseyip hafife aldı (onları basit ve haysiyetsiz ayak takımı kimseler saydı). Buna rağmen, yine onlar kendisine hürmet ve itaatini (artırdı). Gerçekten onlar fasık (duyarsız, davasız ve bayağı insanlardan oluşan) bir kavim olmaktaydı. (Çünkü Firavun kendilerini hakir gördükçe, ona daha çok yanaşmışlardı.)”(Zuhruf: 54) Ayeti bu kalabalık psikolojisini anlatmaktadır.

    Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Berat Albayrak Kocaeli'nde Türkiye'nin ilk sondaj gemisinin Akdeniz'e uğurlandığı tören konuşmasında iktidarın icraatlarını anlatırken, bir AKP'li seçmenin söylediklerini şöyle aktarmıştı:

    “Geçenlerde seçmen vatandaşlarımızla konuşurken biri dedi ki, “Valla AKP'ye o kadar güveniyoruz ki Sayın Bakanım; Cumhurbaşkanımız çıksa, şuradan Ay’a kadar dört şeritli yol yapacağım dese, Vallahi inanırız”. İşte bu yaklaşım, hakaret gördükçe hürmet ve itaati artan kesimlerin ruh halini yansıtmaktadır.

    Dönemin en etkili ve yetkili makamlarında bulunan, ama gurur ve kibre kapılan kişilere yazıldığı anlaşılan, yer yer iğneleyici hatta incitici uyarılar da yapılıp ayar verilmeye çalışılan şu yazıda, hepimizin ders ve ibret alacağımız hususlar vardır. Akıllı insan, başkalarına yapılan tenkitlerden ders almasını başarandır.

    “Seni bu yamyam kibrin bitirecek!”

    “Billboardlardaki resimlerine baktım; güya “kudretli” görünesin diye en çılgın bakışlı fotoğraflarını seçip koymuşlardı. Kontrolsüz bir adrenalin ile geldiği yeri hazmedemeyişi yansıtıp harmanlayan deli bakışları. Ne yapsan olmuyordu. Kültürsüzlüğün, görgüsüzlüğün, basitliğin, bilgisizliğin, duygusuzluğun ve doyumsuzluğun her şeyin önüne geçiyordu. Sadece çalmaya ve çırpmaya, karalayıp vebal almaya işleyen kıt aklın bile durup durup sana “Dalkavuklar dışında saygı görmüyorsun, sende bir şeyler eksik”diye fısıldıyordu. Bu fısıltıyı duydukça iyice kontrolden çıkıyorsun. “Bana saygı duyun, önümde eğilin. Eteklerimi öpün” diye tepiniyorsun ama olmuyordu..

    Olmuyor işte... En yakınındakiler bile senin iflah olmaz kifayetsizliğine, insanlıktan çıkmış öfkene, Allah'a şirk koşma noktasına gelmiş kibrine dayanamıyorlardı. En uyanık çıkarcılar ile kullanım tarihinin tamamen sona gelmesini bekleyen fırsatçılar kaldı sadece çevrende. Bir de, bir delinin gölgesi ardında kirli oyunlarını yürütenler yanındaydı.

    Boşsun, bomboşsun... Bir genelev fedaisi kadar ruhsuz ve hoyrat duruyorsun. Kabadayılığın koftu, dobralığın yalandı, “delikanlılığın” naylondu. Hak, hakkaniyet, adalet, merhamet gibi kavramların kapından bile geçmemiş olduğu her geçen gün biraz daha anlaşılıyordu. Alım-satım ustalığından, ticari uyanıklıktan dem vurarak örtmeye çalışıyorsun bu büyük eksikliğin üzerini, ama tutmuyordu.

    Sahi kimsin sen?

    Hep aynı yerden servis edilen üç adet gençlik, çocukluk ve askerlik fotoğrafından başka neden senin hiçbir görüntün yoktu? Hangi okulları bitirdin, kimlerle aynı sıralarda oturdun?

    İlkokul öğretmenin kim?

    Neden bir kişi bile çıkıp seninle ilgili bir tek anısını bile anlatmıyordu? Seda Sayan'ın bile mahalle yıllarından bir fotoğraf çıkıp geliyor da, senin geçmişin neden bu kadar sis perdelerinin ardında gizli tutuluyordu? “Olmayan” biri misin yoksa sen? Hangi merkezlerde programlandı hastalıklı beynin, rollerin hangi mahfillerce kurgulanıyordu? Bütün değerlerden neden bu kadar yoksunsun; en kutsal kavramların içini boşaltmada nasıl bu kadar maharetli olabiliyorsun? Hurafe, iftira, şirret ve cehaletten beslenen dilin; hırstan ve doymamışlıktan ibaret kişiliğin, bir ağaç kovuğundan başka hiçbir şey olmayan fani bedeninle; tarihin onurlu sayfalarında yer almaya soyunma cesaretini nereden buluyorsun? Duyduk ki şimdi de “padişahçılık” oynuyormuşsun. Şah oldun, sıra şahbaz olmaya geldi. Her mevki ve makamı tattın, geriye “padişahlık” kaldı öyle mi? Sahi kendini ne sanıyorsun? Senin montaj ürünü kimlik ve bedeninden kuşkusuz bir Fatih, bir Yavuz, bir Kanuni olmazdı, ama nefsi gururuna ve vehmi kuruntularına kapılan ve boş balonunu şişiren odaklarca kullanılan bir kukla, pekâlâ olabilirdi. Seni bütün bu defolarınla sahnede tutanların işine fazlasıyla yarar böyle acınası bir bez bebek. Ha bire esiyorsun, gürlüyorsun, tepiniyorsun. Pazarcı gibi tiz çığlıklar atıyorsun. Deli bakışlarını devire devire, boyun damarlarını şişire şişire höykürüyorsun.

    İyi de sen ne istiyorsun?

    Karun oldun. Çocukların; ülkedeki simit tablalarından bile haraç alıyor, gudubet karın ipek kumaşlara, paha biçilmez mücevherlere büründü; hala doymuyor. Şakşakçıların ceylan derisi koltuklarda basen büyütüyor. “Bu kadarı da olmaz ki!” diyen kim varsa işinden aşından ettin, zindanlara attın, ailelerini açlığa mahkûm bıraktın, hala hırsın dinmiyor. Gencecik üniversite mezunları işsizlikten intihar ediyor. Doktorlar, öğretmenler, polisler, subaylar, umutsuz ve huzursuz, memurlar açlık sınırında yaşıyor; emekliler pazarlardan sebze artığı topluyor. Şehit katilleri Meclis'te suratımıza çemkiriyor. Sen hâlâ üstündeki pahalı elbiselerin, özel yapım som altın kol saatin, ipek kravatınla karşımıza geçip kusuyorsun da kusuyorsun!...

    Kime bu kinin?

    Nereye doğru gittiğini bir gün olsun düşündün mü? Olmayan vicdanınla bir gün olsun kendine “Acaba biraz ileri mi gidiyorum” diye sordun mu? İtikadın da yalan biliyoruz. Ama bir gün olsun “Ya hesap günü varsa!?” diye endişelendiğin oldu mu?

    Evet, var. Hesap günü var. Ve sanki bu saldırganlığın, bu doymazlığın, tamah etmez azmışlığın, o hesap gününü biraz daha yaklaştırıyor. Artık Allah’ın gazabını kabartıyorsun ve gözüne batıyorsun birader! Fazla parazit yapıyorsun, ortalığı hacminden fazla kirletiyorsun. Elde ettiklerinle şükür etmeyi, biraz da başkalarını düşünmeyi başaramıyorsun. Böyle bir kapasiten yok çünkü, kaprislerinde boğuluyorsun. Bu dünyaya sadece yemeye, içmeye, dışkılamaya, kin ve nefret aşılamaya gelmişlerdensin gibi davranıyorsun. Üste bir de kibir yapıyorsun, işte bu hiç çekilmiyor… Senin sonunu da bu yamyam kibrin getirecek!” (biliyor musun?)[2] Ama hala kapıldığın derin gafletten uyanmıyorsun!...

    Bu kibir hastalığına yakalanan, gaflet ve dalalet bataklığına yuvarlanan ve bu yüzden“Enaniyet heykeline” dönüşmüş bulunan şahısların, en büyük şanssızlıkları da etraflarını riyakâr ve dalkavuk şarlatanların sarmış olmasıdır. Oysa bunların kibir kabrinden kurtulup yeniden huzurlu ve uyumlu insanlar haline dönüşmeleri için, bilge ve yiğit şahsiyetlere, dirayet ve cesaret ehli mürşitlere ihtiyaç vardır.

    Kibir, şımarma ve şeytanlaşmadır!

    Artık anlaşılması gerekir ki; şerrin en beteri, kendisinde zerre hayır ve haklılık bulunmayan kibirdir. Kulluğunu ve kusurunu unutup büyüklük ve üstünlük vehmine kapılan insan şeytanın mürididir. Kibir, ancak Allah'a yaraşan bir özelliktir. Çünkü Allah'tan başka her şey kuldur ve eksiktir. O ise, İlah ve Kadir (her şeye gücü yeten / kudret sahibi) olan Melik’tir. Din konusunda kendini beğenmekten kaynaklanan kibir, ilim ve ameline güvenmektir. İlimden dolayı olması şöyledir: Âlim kendi ilmini beğenir, bu da onu diğer insanlara karşı kendini büyük görmeye yöneltir ve ondan daha muttaki de olsalar avama (halka) karşı büyüklenir. Hazreti Ömer'in âlimler hakkında duyduğu endişe bu idi. Nitekim onlara şöyle demişti: “İlim öğrettiğiniz kişilere karşı mütevazı (alçak gönüllü) olun, asla kibirli âlimlerden olmayın ki, Allah katında ilminiz cehaletinize dönüşüp başınıza bela kesilmesin!” Yani kibirlendiğiniz zaman manen öyle kirlenirsiniz ki, ilminiz Allah katında sizi tezkiye etmeyecek ve temizlemeyecektir. Bilelim ki kibir, nefsi yüceltme konusunda kalbe gelen şeytani bir düşüncedir. Kendini büyük görmek ve üstünlük duygusuna yönelmek de onun ardından gelir. Kibir, Firavun gibi kişide abdiyetin (kulluğun) değil rabbiyetin (ululuğun) vehmedilmesidir. Aslında olmayan belleği ile Allah’lık iddiasına girişmek yahut kendisinde bir varlık addetmek kibirdir. Hazreti Peygamber Efendimiz gibi, insan önce kulluğunu kabul ederse, haddini de bilecektir. Kibre yönelen kimse, Allah'ın Kibriya (ululuk/yücelik) sıfatını kendisi için benimsemiş ve ona karşı rakip kesilmiş demektir.

    İşte bu nedenle, bir Hadisi Şerife göre: “Kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimse, asla cennete giremeyecektir!” Ancak, kişinin Allah'ın verdiği nimetlere sevinmesi ve teşekkür makamında bunları dile getirmesi caizdir ve kibir değildir. Kibir hakkı kabul etmemek ve haddini bilmeyip böbürlenmektir.

    Kibir; imani bir sapkınlık ve ahlaki bir hastalıktır.

    “Şüphesiz her insana kendi emeğinden başkası verilecek değildir. (Herkes ancak hak ettiğine erişecektir.) Şüphesiz (herkesin) kendi emeği (veya çabası) görülecek (ve değerlendirilecek)tir. Sonra ona en eksiksiz (biçimde) karşılığı ödenecektir.” (Necm: 39-41)

    “Artık kim zerre kadar (ya bizzat) hayır yapmış (veya iyiliklere vesile ve sebep olmuş)sa, onun karşılığını mutlaka görecek ve alacaktır. Ve kim de zerre miktarı şer işlemiş (veya kötülüğe sebebiyet vermiş)se, onun da cezasını mutlaka görecek ve bulacaktır.”(Zelzele: 7-8) ayetlerinde akıl buluğ çağına erişip yetişkin bir insan statüsü kazanan ve bakıma muhtaç olmayan her insanın çalışmasından başka hiçbir şeyinin olmayacağı, günü geldiğinde zerre kadar iyilik veya kötülük yapmışsa önüne konulacağı ve karşılığının da noksansız verileceği beyan edilmektedir. “De ki: “Herkes kendi şakile’sine (fıtrat halini almış karakter ve tıynetine göre düşünce ve) davranış ortaya koyacak (kendi mizaç ve meşrebine göre bir iş yapacaktır). Bu durumda, kimin haklı ve hayırlı bir yol tuttuğunu en iyi bilen Rabbiniz Taala’dır.” (İsra: 84) ayetinde her insanın kendi karakter yapısına, duyuşuna, anlayışına ve hayat tarzına göre sergileyeceği söz, tavır, davranış, iş ve eylemlerinin yaratılış amacını gerçekleştirecek nihai hedefe yönelik olup olmadığını en iyi Allah'ın bileceği beyan edilmektedir. Akıl-buluğ çağına erişmiş bir insanın meşrebinin sağlamlığı, fıtratına/Hanif din ile ve insani değerlerle uyumlu olup olmamasına bağlı bulunmaktadır. Ergenlik çağına eriştikten sonra kendi özgür iradesini kullanmayıp, ailesinden, çevresinden, eğitiminden, ülke ve yerel yöneticilerden, meslek büyüklerinden herhangi birinin iradesine ve ideolojisine körü körüne tabi olması halinde meşrebinde tutarsızlık olacağı, dolayısıyla fıtratından sapacağı veya saptırılacağı öngörülmektedir.

    Şeytanilerin ve sinsi vesvesecilerin kıyamete kadar çeşitli vaatlerle insanoğlunun; sağından sokularak; mal, mülk ve servetle, solundan sokularak; makam, rütbeyle, önünden sokularak şehvetle, arkasından sokularak; şöhretle, onları doğru yoldan saptırmaya gayret sarf edecekleri bildirilmektedir.

    Kibir sahibini tağutlaştırır

    Cipt, put anlamına gelmekte ve kâhinlere de cipt denilmektedir. Cipt, gerçekte hiçbir güce sahip olmadığı halde kendisinde güç olduğu vehmedilen saptırıcı liderlerdir. Put, sihir, illüzyon ve her türlü hurafeye dayalı olarak bunların uğur veya uğursuzluk getireceğine inanıp güvenilmesidir. Cipt inancı ise, hurafeyi, batıl düşünceleri, boş şeyleri, insanlığı sıkıntıya sokan ideolojileri, kutsallık verilen ve Tevhid inancına aykırı her türlü hareketleri içermektedir. Kısaca cipt; insanların yaratılış amacı dışında yaşamlarını öngören ve bu amacı gerçekleştirecek nihai hedefe ulaşmalarını engelleyen her türlü sapkınlıkları ifade etmektedir. Gurur ve kibir abidesi liderlere teslimiyet de cipte tabiiyettir.

    Kur’an; “Kendilerine kitaptan bir pay verilenleri (ama bu bilgi ve becerilerini nefsi hevesler ve dünyevi hedefler için istismar edenleri ve halk arasında alim ve fazıl bilinen münafık tipleri) görmez misin? Onlar Tağut’a (şeytani rejimlere ve zalim güçlere) ve Cipt’e (Siyonist ve Haçlı liderlere) inanıp (peşlerine takılıyorlar) ve (saldırgan) kâfirler için: “Bunlar, (Hakk nizam kurulsun diye çalışarak fitne çıkaran!?) mü’minlerden daha doğru bir yoldadır” diyorlar. (Oysa asıl kendileri fasık ve münafık kişilerdir.)” (Nisa: 51) ayetinde Yahudi din adamlarını, cahiliye dönemindeki Mekke'nin putlarını, hurafeci kafaları ve bunların gölgesinde kurulmuş batıl nizamlarını ve bunların azgın yönetici takımını / tağutu tercih edip, Kur’an'ı rehber tutan ve Hazreti Peygamberi örnek alan Müslümanlardan çok daha doğru yolda olduklarını iddia ettiklerini beyan buyurmaktadır.

    Tuğyan; haddi aşmak, aşırı derecede kibirlenip azgınlaşmak, zulüm ve küfür yoluna sapmak gibi anlamlara gelmektedir. İnsanın belli nimetlere, ekonomik ve siyasi yetkinliğe kavuşup, kendisinde istediğini yapabilecek bir kuvvetin, bilginin veya yeteneğin varlığını vehmettiği anda gurur, kibir ve gaflete kapılarak tuğyan kapısını aralayacağını, bir adım ötesine geçince de Allah'a ortak koşacağı, nefsini O’nun yerine geçirerek heva ve heveslerinin peşine takılacağı belirtilmektedir. İşte bu duruma tuğyan hali, bu hali yaşayanlara da Kur'an'da “TAĞİ” denilmektedir.

    Nitekim Kur'an: “Artık kim ki TAĞİ ise/azgınlık ederek şaşırıp şımarmıştır, (bile bile Ahiret üzerine) Dünya hayatını tercih etmiş (ve sapıtmıştır). İşte muhakkak cehennem onun varacağı yer (olacaktır).” (Naziat: 37-39) ayetlerinde TAĞİ olup / azgınlaşarak dünya hayatını tercih edenlerin cehenneme girecekleri ikaz edilmektedir. TAĞUT; gerçeği kabule yanaşmayan, Hak sınırlarını aşan her türlü düşünce, sistem ve ideoloji anlamlarına gelen“tuğyan” kelimesinden türetilmiştir. Kuralsız, kanunsuz ve yasaksız yaşaması mümkün olmayan ve sosyal bir varlık olan insanın, Yüce Allah'ın Kitabına riayet etmemesi ve O’nun hükümlerini göz ardı etmesi halinde, tağutların heva ve heveslerine dayanarak verecekleri emirlere tabi olacakları bildirilmektedir.

    Olumlu bir anlam taşımayan “tağuta” itaat ve kulluk, kişinin gönülden bağlılığından ziyade; korkma, kendini koruma veya önemli çıkarlarını garantiye alma düşüncesinin neticesidir. Bir insanın istemeden tağuta itaat etmek ve boyun eğmek zorunda kalması mecazen de olsa itaat ve kulluk etme anlamına gelmektedir. Zira böyle bir ilişki, özgür iradeye dayanmadığı, sevgi merkezli ve ahlaki olmadığı için ibadet etme anlamını içermektedir.

    Kur'an;

    “(İnsanları İslam’a sokmak için de, ibadetleri yaptırmak için de) Dinde zorlama (ve baskı) yoktur. Şüphesiz, doğruluk (rüşd) sapkınlıktan apaçık ayrılmıştır. Artık kim tağutu (İslam dışı sistemleri ve zalim kişileri terk ve inkâr ederek) tanımayıp Allah'a inanırsa; o, sapasağlam bir kulpa yapışmıştır; bunun kopması yoktur (Kur’an’a tutunanların mahrum ve mahcup olma endişesi kalmamıştır). Allah, İşitendir, Bilendir.”

    “Allah, iman edenlerin Velisi (sahibi, hamisi ve hayra yönlendiricisi)dir ki; onları karanlıklardan nura çıkarır. Kâfir takımının (ve münafıkların) velisi (akıl vericileri) ise tağut (zalim ve şeytani güç odaklarıdır) ki, onları (İslam ve iman) nurundan (ayırıp küfür ve zulüm) karanlıklarına götürüp bırakır. İşte bunlar cehennem ateşinin ehlidir ve orada süresiz kalacak kimselerdir.” (Bakara: 256-257) buyurmaktadır.

     

     


    [1] TDK, “Türkçe Sözlük”, TDK Yay, Ankara, 1998, c 1, s 1089

    [2] Fatma Sibel Yüksek, 5 Ağustos 2015, acikistihbarat.com’dan alıntı



















    Bu Haber 267 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS