• KAYIP TRİLYON TERANESİ VE SÜTÜ BOZUKLARIN TERESLİĞİ

    KAYIP TRİLYON TERANESİ VE SÜTÜ BOZUKLARIN TERESLİĞİ

    26 Ocak 2018

     
    | Devamı



    KAYIP TRİLYON TERANESİ VE SÜTÜ BOZUKLARIN TERESLİĞİ


    Erbakan’ın Stratejik Hamleleri ve Siyonist-Sabataist Şarlatanların Tepkileri

    Erbakan Hoca’nın tarihi hamlelerini ve Siyonist sömürü saltanatını sarsan projelerini engellemek ve Hoca’yı halkın gözünden düşürmek üzere yoğun iftira kampanyaları başlatılmıştı. Bu şeytani planlarda hem dış odaklar, hem içerideki masonlar hem de solcusundan İslamcısına bir sürü kiralık piyonlar rol almaktaydı. Sabataist solcu cazgırların son eri (Yalçın) da her fırsatta bu asılsız ama kasıtlı ithamları gündeme taşıyarak bir türlü dinmeyen Erbakan gıcıklıklarını ve kuyruk acılarını bastırmaya çalışmaktaydı. OdaTV’nin yeni finolarından Aydın Tolga da “Nasıl oluyor da İslamcılık siyasetinden bu kadar yolsuzluk çıkıyor?” başlıklı yazısında; önce bütün Müslümanları hatta İslam’ı töhmet altına almaya, özellikle de Milli Görüş üzerinden Erbakan Hoca’yı karalamaya ve tabi dolaylı biçimde, “Erdoğan’ın ve AKP iktidarının yolsuzluk ve hırsızlık suçlarını da Erbakan’ın sırtına yıkmaya” uğraşmaktaydı.

    Avrupa’da faaliyet gösteren, Nurculardan Süleymancılara, Tarikatçılardan Fetullahçılara, Erbakan düşmanı Radikal İslamcılardan AKP ve Erdoğan yandaşlarına… Diyanete bağlı kuruluşlardan diğer istismarcı oluşumlara kadar; onlarca farklı ve aykırı kesimlerde ve bunlara bağlı camilerde toplanan ve birçoğu şahsi amaçlar için çarçur olunan paraların tamamını, Milli Görüş camilerinde ve Saadet Partisinin yetkililerinin emriyle yapılmış gibi göstermeye kalkışmak… Ve bütün bunların Erbakan’ın bilgisi, müsaadesi ve istifadesi altında yürütüldüğü kanaatini yaymaya çalışmak, sütü bozuklara yakışır bir şeytanlık ve şarlatanlıktı… Ve hele bu kasıtlı ve kafa karıştırıcı çarpıtmaların; “AKP kurmaylarının konuşulan vurgun ve soygunlarını çok da abartmamak ve normal karşılamak lazımdır; çünkü bunlar Erbakan’ın ve Milli Görüşün devamıdır!” imajını oluşturmak için yapılması, ahlaksızlığa dönüşen bir hazımsızlığın devamıdır.

    Kayıp Trilyon Meselesi ve Adaletin Terazisi 

    “Adalet”in bir anlamı ve vazgeçilmez bir esası da: “Aynı iddialara aynı davaları açmak; aynı şartlarda, aynı araçlarla ve aynı amaçlarla işlendiği öne sürülen suçlara aynı cezaları uygulamak”tır. Bunun aksi; ayrımcılık ve kayırımcılıktır, çifte standartçılık ve haksızlıktır.

    RP Davasının Hakimlerinin bir kısmı FET֒cü çıkacaktı!

    CHP’nin bir televizyon kanalına 3 milyon dolar verdiğine dair haberler daha önce medyada yer almıştı. Bu haberlerin çıkış sebebi, Türkiye’nin tasarlanmış bir proje çerçevesinde yeniden 28 Şubat günlerine sürüklenmek hesaplıydı. Söz konusu kanal, milleti kamplaşmaya çağırırken birileri, muhtemelen hükümet kanadından birileri, bu belgeleri basına sızdırmıştı. Aradan yıllar geçince öğreniyoruz ki, sözü edilen para 4 trilyon kadarmış ve Maliye Bakanlığı durumu ilgili mercilere aktarmış, ama bugüne kadar da hiçbir işlem yapılmamıştı. Gelinen noktada sözü edilen hesaba Anayasa Mahkemesi’nin bakıp bir karar vereceği anlaşılmaktaydı.

    Peki, Refah Partisi’nin şu meşhur trilyon davasıyla ilgili neden yasalara uygun olan bu yol takip edilmeyip farklı mecralara kayılmıştı? RP, bir siyasi parti sayılmamış mıydı? Neden, RP söz konusu olduğunda Anayasa Mahkemesi değil de Maliye Bakanlığı doğrudan taraf olarak bu parti aleyhine karar almıştı? RP davasının hukukçuları şimdi ayağa kalkmalıydı. En azından, o davanın hakimleri verdikleri kararın yasal olmadığını itiraf edip hiç değilse vicdanlarını rahatlatmalıydı.

    Ve acaba “Erbakan Milliciydi. Bu nedenle tasfiye edilip AKP’ye geçit verildi” itirafında bulunan Sn. Deniz Baykal: “Bu konuda da Erbakan’a haksızlık edilmiştir” diyebilecek cesaret ve ciddiyeti ortaya koyacak mıydı?

    Refah Partisinin güya usulsüz harcandığı iddia edilen o günkü parayla 800 milyon (şimdiki 800 bin) TL’lik hesabı, Anayasa ve kanunlara göre Anayasa Mahkemesince görülmesi gerekirken, kasıtlı bir kaydırmacayla Maliye Bakanlığına veriliyor ve hiç kimseden tıs çıkmıyordu. Oysa CHP’nin bir televizyon kanalına bunun tam beş misli olan 4 trilyon verdiği, yine Maliye Bakanlığınca saptanıyor, ama bu sefer dava Anayasa Mahkemesine havale ediliyordu. Evet, doğrusu buydu, ancak Erbakan’a niye kanunlara aykırı bir yol tutuluyordu? Çünkü eğer Anayasa Mahkemesine bırakılsa, bir sürü emsal dosya nedeniyle bu davanın düşürülmesi gerekiyordu. Çünkü aynı mahkemenin CHP’ye ayrı RP’ye ayrı tavır takınması mümkün ve münasip görülmüyordu…

    Kayıp Trilyon Yaygarası Nasıl Koparılmıştı?

    Bilindiği gibi Ankara 9. Ağır Ceza Mahkemesi, 5 yıla yakın devam eden davayı 6 Mart 2002 günü sonuçlandırmıştı. Mahkeme, Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılan Refah Partisi’nin Genel Başkanı Necmettin Erbakan’a isnat edilen "özel evrakta sahtecilik" suçunu sabit görerek, 2 yıl 4 ay hapis cezası kararı almıştı. Bunun anlamı, eğer Yargıtay kararı onaylarsa, hapis yatmanın dışında, ömür boyu siyaset yasağıydı. Ertesi günü gazeteler, kendilerini tarif edercesine"Sahtekârlıkları Sabit, Sahtekârlıktan Mahkûm Oldu, Artık Erbakan Yok..." başlıkları ile çıkmışlardı. Hiç kuşku yok ki bu, bugüne kadar vurulan darbelerin en ağırıydı. Elbette hapis cezası ve ömür boyu yasak, çok önemli siyasi sonuçlar doğuracaktı. Bu manşetleri atanlar dahil, herkes biliyordu ki bu karar da diğerleri gibi siyasi bir intikam hesabıydı, Hak ve adaletten uzaktı. Partinin usulsüz harcandığı iddia edilen paralarından çok, siyasi hesaplar bu kararın temelini oluşturmaktaydı. Merkez medyanın attığı manşetler, sadece kişisel olarak Erbakan’ın üzerine beton dökmeyi değil, bir siyaset geleneğini de tarihe gömmeyi amaçlamıştı. Evet, parti kapatmalar, siyasi yasaklar, devam eden baskılar bizi etkiliyordu, bunlar haksızlıktı, oyunu kurallarının dışında oynamaktı, bizimle seçim yoluyla baş edemeyenler, mahkemeler yoluyla bizi devre dışı bırakmaya çalışıyorlardı, hatta Anayasa Mahkemesinin görevi, Maliye Bakanlığına aktarılmıştı. Her şeye rağmen bu yapılanlar bir şekilde anlaşılırdı. “Demokrasilerde böyle siyasi mücadele olmaz” diyorduk ama Türkiye’de bunlar olağandı. Ancak bu son yapılan medyanın tavrı tam bir haysiyet cellatlığıydı! Hakaretin, belden aşağı vurmanın, edepsizliğin ötesinde bir anlamı vardı. Varlıklarını bütünüyle sahtekârlıklara borçlu olanlar karşımıza geçmiş bize "sahtekâr" diyorlardı. Üstelikte ellerinde bir güdümlü mahkeme kararı vardı. Bilindiği gibi daha sonra bu karar maalesef Yargıtay tarafından da onanmıştı.

    Ancak yeniden görüşülme ve karar düzeltme talebini kabul eden Yargıtay, bu sefer önceki kararı bozmuş ve mahkemeye geri yollamıştı. Ama Siyonist merkezlerin ve Masonik mahfillerin ağır baskısı vardı.

    Evet, Ankara 9. Ağır Ceza Mahkemesi’nin, Milli Görüş Lideri ve 54. Hükümetin Başbakanı Sayın Necmettin Erbakan ve arkadaşları hakkında vermiş olduğu mahkûmiyet kararı Yargıtay tarafından onanmıştı. Hukuk nosyonu ve vicdan sahibi hukukçular, davanın açılışından kesinleşmesine kadar yanlışlıklarla dolu olan bu karara “hukuk cinayeti” adını koyacaklardı. Ben hukukçu değilim, ayrıca Türkiye’de gerçek ve adil bir hukukun var olduğuna da inanmıyorum. Aslında bu karar, hukuk cüppesi giydirilmiş bir siyasi infazdır; bu kararla, 28 Şubat “postmodern darbesi” ile siyaset dışına itilen Sayın Erbakan yok edilmeye, milletin hafızasından silinmeye çalışılmıştır. Ama bu kararı verenler bilsinler ki büyük bir yanlışlık yapmışlardır. Tarihe şöyle bir göz atanlar göreceklerdir ki, haksızlığa uğrayan hiçbir hak ve halk dostu unutulmamıştır, ama onları mahkûm edenler bir süre lanetle anıldıktan sonra unutulmuşlardır. Üstelik bu haksız ve dayanaksız kararları alanların bir kısmı daha sonra CIA ajanı ve Fetullahçı çıkmıştır.

    Ömrünü millete hizmetle geçiren Erbakan hakkında davaların açılması, mahkûmiyet kararlarının çıkması ilk değildir; bütün bunlara şaşmıyoruz; zorlama ve yanlış davalara, eksik soruşturmalara, delillerin eksik toplanmasına, kararın tahminler ve ihtimaller üzerine kurulmasına alışığız. Hepsini sabırla ve sükûnetle karşıladık. Çünkü Milli Görüş siyaseti buydu, Erbakan çevresinden böyle davranmasını istiyordu; o ülkesini ve milletini seven ve kendisini onlara feda eden bir dava ve devlet adamıydı. Ama bu son karar öncekilerden farklıydı. Görmezden gelmeler, alaylar, tehditler, iftiralar, karalamalar, siyaseten linçler, parti kapatmalar, mahkûmiyetler... Bunların hepsine gülüp geçebiliriz, nitekim öyle yaptık. Her şeyi sabır ve sükûnetle karşılarız, tüm baskılara, haksızlıklara göğüs gereriz. Bize düşmanlık yapabilirler, bizim için her şeyi söyleyebilirler, ama ülkemize ve milletimize bağlılığımıza, dürüstlüğümüze söz söyleyemezler, bize “hain”, “hırsız”, “sahtekâr” diyemezler, dedirtmeyiz. O nedenle ben bu kararı kabul etmiyorum, hayatları yüz kızartıcı suç işlemekle geçenlerin, bizim için “sahtekâr” manşetleri atmalarına isyan ediyorum.” tepkileri haklıydı.

    Kimler Kimin İçin “Sahtekâr” Diyebilme Edepsizliğine Kalkışmıştı?

    Haklı olarak sormuş ve insaflı bir yanıt beklemiştik: Niçin Refah Partisi, niçin Muhterem Necmettin Erbakan sürekli hedefteydi? Türkiye’de kaç siyasi parti var, kaç vakıf, kaç dernek, kaç sendika, oda, birlik vs. var? Bunların kaçı değişik vesilelerle kapatıldı, kaçının hesapları incelendi? Kaçının başkanı, yöneticileri mahkemeye verildi? O halde niçin sürekli Refah Partisinin ve Milli Görüş Lideri Necmettin Erbakan’ın üzerine gidilmişti? Sayın Erbakan ve arkadaşları devlette defalarca ve yıllarca görev üstlenmişti, birçoğu bürokraside sorumluluk gerektiren önemli mevkiler işgal etmiş, bakanlıklar yürütmüşlerdi. Erbakan bu ülkede üç kez Başbakan Yardımcılığı görevini başarıyla ve alnının akıyla yerine getirmiş, 54. Hükümet’in Başbakanlığında devletin on milyarlarca dolarlık kaybını önlemişlerdi!

    Bırakınız mahkemelere gitmeyi, bir kere olsun bir teki için yolsuzluk iddiası söz konusu edilmemişti. 28 Şubat’ın fırtınalı günlerinde bakanlar ve hükümet hakkında defalarca gensoru ve soruşturma önergeleri verilmişti ama, bunların bir tanesinin bile konusu yolsuzluk değildi. Hiç kimse Muhterem Erbakan hakkında, yolsuzluk isnadına girişememiştir. Türlü iftiralar ve çamur atmaların yapıldığı o günlerde kimse böyle bir şeye cesaret edememişti. Ama bir de diğer hükümetlere bakın; kaç yolsuzluk önergesi verilmişti, kaç yolsuzluk soruşturması geçirilmişti? Yolsuzluk gensoruları ile düşürülen bakanları ve hükümetleri herkes bilmekteydi. Meclis gündeminde başbakanlar ve bakanlar hakkında yolsuzluk gerekçeleri ile verilen soruşturma önergeleri, dokunulmazlık dosyaları hiç eksilmemişti.

    Ama, niçin bütün bunlar için değil de, Muhterem Erbakan için bu haksız ve ahlaksız manşetler atılmaktaydı?

    Defalarca Hükümet sorumluluğu alan, devlet bütçesini hazırlayan, ihaleler yapan, milyarlarca dolarlık, katrilyonlarca liralık işlemlerin altına imza koyan, trilyonlarca liralık örtülü ödeneği yönetmiş olan bu insanlar, hiçbir usulsüzlük, yolsuzluk yapmadılar da, kendi partilerinin paralarını çaldılar, sahtecilik yaptılar, öyle mi? Yani şimdi, hayatları yüz kızartıcı suçlarla kokuşanlar ve bunların suç ortakları insafsızca ve utanmadan “sahtekâr” manşetleri attılar diye, Milli Görüş kadroları sahtekâr mı bilinecekti!? Hayır, herkes hakikat aynasında kendi ayarını seyretmekteydi!

    Erbakan’ın ne yaptığını biz biliyoruz, millet de biliyordu. Ama bir kere daha tekrarlayalım:

    - Erbakan, kısa süren Hükümet döneminde Havuz Sistemi kurarak, milletin kanını emen rantiyenin hortumlarını kesmiş, yıllarca dönen haram tekerleklerine çomak sokmuştu; onun için Erbakan’a kin kusuyorlardı…

    - Erbakan rantiyeden kestiğini memura, işçiye, çiftçiye, emekliye, dula, yetime aktarmıştı. Erbakan, “bu ülkede aç ve açıkta insan kalmayacak” diye yola çıkmıştı. Onun için Erbakan’dan nefret edip saldırıyorlardı...

    - Erbakan, bu millete, tüm çıkar çevrelerinin baskıları ve engellemelerine rağmen bu ülke insanının bu ülkeyi yönetebileceğini gösterdi. Onun için Erbakan’a kızıyorlardı...

    - Erbakan, bu millete alternatifleri ispatlamıştı, denk bütçeyi, enflasyonu düşürmeyi, borçlanmadan ülkeyi yönetmeyi, faizleri düşürmeyi gösteren ve öğreten insandı. Onun için Erbakan’a tahammül edemiyorlardı...

    - Erbakan; borçlanmanın, faizin ve rantın sonunun olmadığını haykırmış, tüm engellemelere rağmen üretim ekonomisini ayağa kaldırmış, döneminde namuslu sanayiciler, tüccarlar, esnaflar, çiftçiler altın yıllarını yaşamışlardı. Onun için Erbakan’ı yok etmek istiyorlardı.

    - Erbakan, yabancılara “hayır” denilebileceğini, onurlu durulabileceğini kanıtlamıştı. Onun için Erbakan’ı siyasetin dışına itiyorlardı...

    - Erbakan, millete hafızasını canlandırmış, gücünü, imkânlarını, coğrafyasının önemini, tarihi mirasını hatırlatmıştı. En çok da bundan ürkmüşler, onun için Erbakan’dan çok korkmuşlardı...

    - Erbakan, “Faiz bizi ve bizim gibi sömürülen ülkeleri batırıyor” diyerek mazlumları uyarmıştı. Erbakan, sömürgeciliğin yeni adı olan neo-liberalizm ve küreselleşmenin ipliğini pazara çıkarmış, emperyalizme ve dünya Siyonizm’ine savaş açmıştı. Erbakan, D8’i kurmayı başarmış, tüm geri kalmış ülkelere, İslam alemine, diktatörlüklere karşı ilmi ve milli seçeneğini sunmuşlardı. Erbakan, bu ülkelerin baskı altında inleyen, sömürülen, aç bırakılmış insanlarına umut olmuş, örnek olmuşlardı. O gerçek bir önder konumundaydı. Onun için Erbakan, dünya patronlarını, Siyonist Baronlarını, sömürgeci Firavunları, diktatör demokraturları, korkutmuşlardı…

    Kimler milletin milyarlarca dolarını çaldı, kimler bankaları hortumladı, kimler devletin kasasını, milletin cebini boşalttı? Hangi sözde iş adamı, hangi medya patronları sahte evrak düzenleyerek devlet ihalelerini kapmışlardı!. Bunların suç ortakları hangi siyasetçiler ve Bakanlardı, kimler gece yarısı konutlarda kimlerle banka pazarlıkları yapmıştı? Kimler yüz kızartıcı suçlara bulaşmış, kimler yüz kızartıcı suç işleyenlerin suç ortakları olmuşlardı? Hangi köşe yazarları patronlarının iş takipçisi, ricacısı, tehditçisi, şantajcısı olup çıkmıştı? Kimler hortumcuların devlete olan milyonlarca dolarlık borçlarını erteleyip aklamışlardı? Bu soruların tamamının cevabı vardır, bu yüz kızartıcı suçların faillerini bu millet tanımaktadır. Belki mahkeme kararları olmayacak ama tarih bunların tamamını kaydedip hesabını soracaktır. Şimdi, bütün bunları yapanlar, hayatları yüz kızartıcı suç işlemekle geçmiş olanlar, milletten çaldıkları ile kurdukları kulelerinde oturacaklar, ama milletin davacısı olmuş, bir ömür milletin refahı, özgürlüğü ve onuru için çalışmış olan Erbakan ve arkadaşları için “sahtekâr” manşetleri atacaklar, öyle mi? Hayır, millet bu haksızlığı, bu insafsızlığı, bu çirkin infazı asla kabul etmeyecektir. Milli Görüş kadroları, milletin davası için bir ömür harcamış liderlerine yapılan bu insafsız, bu çirkin ve seviyesiz saldırıyı sahiplerine iade edecektir.” haykırışları yerde kalmayacaktı ve adalet mutlaka yerini bulacaktı.

    Milli Görüş davasının hakikatini, amaçlarını ve hedefine ne denli yaklaştığını ve Hoca’nın dehasını ve stratejik manevra ve manipülasyonlarını tam ve doğru olarak kavrayamamaktan kaynaklanan ama samimiyetine bağışlanan bir gaflet ve cesaretle… Ve yine Kur’an’daki Nebevi siyaset hikmetleriyle ilgili bilgi eksikliğinden ve feraset fakirliğinden doğan ve Hoca’nın yakın çevresine mecburen aldığı ve katlandığı ve çok kirli niyetlerine rağmen, İslam ve insanlık hatırına onlardan yararlandığı kişileri “Erbakan’ın aynası” sanan yanlış bir bakış açısından ortaya çıkan anlama ve algılama sorunu yüzünden ve biraz da bazı kişi ve mahfillerin doğrudan veya dolaylı şişirme ve yönlendirme girişimlerinin etkisiyle; ve maalesef ümidin, yani iman pilinin zayıflaması nedeniyle:

    “Erbakan Hoca’ya, artık aktif siyaseti bırakıp çekilmesi gerektiğini, manevi lider olarak devam etmesini” söyleyen… “Erbakancılığı yaşatmak için Erbakansız siyaset yapmak zorundayız..” gibi, dışı hoş içi boş laflar üreten... Bazen de:

    “Hoca'yı ve düşüncelerini de daha yakından tanıma fırsatı buluyordum. Hoca ikili ilişkilerde müthiş bir insandı. Mütevazı, saygılı, sevgisini gösteren, tam bir beyefendi gerektiğinde nüktedan, dinlemenin ve dinletmenin ustası, mütevekkil olduğu kadar sebeplerin de üzerinde duran... Bu özellikleriyle tanıdığım ender insanlardan biri. Ama aynı zamanda inatçı, kesin doğrularında asla taviz vermeyen, ayrıntıcı bir insandı Hoca. İnançları ve genel siyasi çizgisine hiçbir itirazım yoktu. Ama bunların ifade biçimi yıllar içinde katılaşmıştı. İnançları ve genel siyasi çizgisinin yanı sıra bunları hayata geçirme yöntemleri de kesindi. Ayrıca tarzı ve yöntemlerini inancının bir parçası haline getirmişti. Bu kadar değil, ideolojisi, yöntemleri ve kendisi bütünleşmişti. Bu bir benlik nefis meselesi değildi. Hoca ve çevresindekiler inanıyorlardı ki, Hoca bir misyonla görevliydi, var olduğu müddetçe bu misyonu sadece o taşıyabilirdi” diyerek; gerçekleri tespit ve teslim eden, ama ardından bu kanaatleriyle çelişerek ve bir nevi kendi kendisini tekzip ederek:

    “Muhterem Hocam, daha sonra bizleri şuurlandırmak ve eğitmek için kimilerine göre bezdirici ama benim için her defasında öğretici ve keyif verici olan, o uzun vaazlarınıza başladınız. Bunların gerçeği bütünüyle yansıtmadığını aramızda konuşuyoruz, ama o kadar istekli ve kararlı görünüyorsunuz ki, biz size o kadar saygılıyız ki, hiçbirimiz bunu size açıkça söyleyemiyoruz. Zaman zaman örtülü de olsa itiraz ettiğimizde anlamak istemiyor, bizleri susturuyorsunuz!..” şeklinde Hoca’ya mektup yazabilen, Bingöl konuşması bahanesiyle 312’den dolayı verilen ceza üzerine: “Hocam, şimdi size gereken, “bana derhal yatacağım cezaevini gösterin. Ben oraya gideceğim” açıklamasını yapmaktır” şeklinde bir teklif götürünce, Erbakan Hoca’nın: “İşte bakın, Mehmet Bey, Bekaroğlu soyadına yakışır bir çözüm buldu!” esprisindeki ince mesajı çözemeyecek kadar da saf birisiydi ve sonunda CHP’ye katılıp ayarını göstermişti. Ve zaten Erbakan’ın büyüklüğünün en kesin alameti, böylesi insanlarla bu davayı bu günlere getirmesiydi.

    Bu arada: 12 Eylül’den sonra “Hocam, arkadaşlarınız, sizin artık resmi ve fiili değil, manevi bir lider olarak hizmetinizi sürdürmenizi istiyor” diyen Oğuzhan Asiltürk’e: “Onlar aslında Bizim manevi başkan değil, uhrevi başkan olmamızı (yani diri diri mezara konulmamızı ve bu davanın rayından çıkarılmasını) istiyorlar!...” cevabını vermiş ve elçiliğini yaptığı Siyonist ve sabataist şebekenin şeytani niyetlerini deşifre etmişlerdi.

     

     

    CHP’deki Sahteciliği Görmezden Gelen Fatih Altaylı'nın Kayıp Trilyon Gayreti!

     Anayasa Mahkemesi, CHP tarafından Siyasi Partiler Yasası'na (SPY) aykırı kullanıldığı saptanan 980 bin 527 YTL'lik meblağın Hazine'ye geri ödenmesine hükmetti. 2004 yılında bir televizyon kanalına sözleşmeye uygun olmamak suretiyle ödenen 50 bin YTL'nin de Hazine'ye devrine karar verildi. Hatırlanırsa Refah Partisince usulsüz harcandığı iddia edilen miktar da CHP'ninkine eşitti.

     Anayasa Mahkemesi, CHP'nin 1998 yılına ait kesin hesap incelemesinde, posta işletmesi alındıları üzerinde yapılan tahrifat yoluyla gider gösterilen 35 milyar 386 milyon 533 bin 328 lira tutarındaki parti mal varlığının Hazine'ye gelir kaydedilmesine ve sorumlular hakkında Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusunda bulunulmasına karar verdi. Anayasa Mahkemesi'nin, CHP'nin 1998, 2004, 2005 ve 2006 yıllarına ait mali denetim kararları Resmi Gazete'de yayımlanıp sonuçları gösterildi. 2820 sayılı Yasa'nın 70. maddesinde; ''Bir siyasi partinin bütün giderleri, o siyasi parti tüzel kişiliği adına yapılır'' hükmünün yer aldığı anımsatılan kararda, 21 Aralık 1998 tarih ve 527 numaralı yevmiye ile Erdem Elektronik Ltd. Şirketine, bir açıklama yapılmaksızın ve gerekçe gösterilmeksizin fatura aslı yerine, ilgili firma tarafından onaylanmamış fotokopisine dayanılarak 1 milyar 648 milyon 985 bin lira ödeme yapıldığının görüldüğü kaydedildi. 2820 sayılı Yasa'nın 70. maddesinde beş bin liraya kadar olan harcamaların makbuz veya fatura gibi bir belge ile tevsik edilmesi zorunlu olmadığı belirtildiğinden bu miktarı aşan harcamaların makbuz veya fatura gibi geçerli bir kanıtlayıcı belgeye dayanması gerektiği anımsatılan kararda, bu nedenle, bir gerekçe olmaksızın fatura fotokopisine dayanılarak kaydedilen giderin, Kanun'un öngördüğü anlamda belgeye dayandırılmış olduğunun kabul edilmediği bildirildi. Kararda, seyahat harcamalarından parti adına yapıldığını gösteren bilgi ve belge bulunmayan 147 milyon 100 bin liralık kısmının, parti amaçlarına uygun ve parti tüzel kişiliği adına yapılmış bir harcama olarak kabul edilmediği belirtildi. Parti görevlilerinin yurt dışı seyahatleri sırasında yaptıkları bahşiş ödemelerinin gider yazıldığının görüldüğü ifade edilen kararda, "bu ödemeler belgesizdir" denilerek gider makbuzları ile yapılmış ve gider makbuzlarını da ödeme yapılan kişilerin değil seyahati yapan Parti görevlilerinin imzaladığına dikkat çekilmişti. Almanya, Hollanda, İtalya ve Belçika seyahatlerinde verilen 35 milyon 349 bin 800 lira tutarındaki bahşişin gider yazılamayacağı ifade edildi.

    Telgraf alındıları üzerinde tahrifat yapılıyordu

    Parti hesabına gider kaydedilen telgraf ücretlerine ait telgraf alındıları üzerinde tahrifat yapılarak, çekilen telgraflar karşılığı ödenmesi gereken tutardan daha fazla gider kaydedildiğinin görüldüğü belirtilen kararda, Posta İşletmeleri Genel Müdürlüğü'nden alınan belgelere göre, tahrifat yoluyla arttırılmış tutarların gider yazıldığı ve bunun sonucunda toplam 33 milyar 456 milyon 120 bin liranın alınan hizmet karşılığı olmaksızın gerçek dışı gider kaydedildiğinin anlaşıldığına işaret edildi. Yüksek Mahkeme, 2820 sayılı Yasa'nın 70. maddesine uygun olarak yapılmayan toplam 35 milyar 386 milyon 533 bin 328 lira gider karşılığı parti mal varlığının Hazine'ye gelir kaydedilmesine karar verdi. Mahkeme, resmi belge niteliğindeki Posta İşletmesi alındıları üzerinde tahrifat yaparak Parti'yi zarara uğratan sorumlular hakkında Cumhuriyet Savcılığı'na suç duyurusunda bulunulması gerektiği sonucuna da erişti.

    Sonuç: Eğer yargı bağımsızlığı ve adaleti varsa, eğer hukuk devleti varsa;

    • Ya CHP de aynı şekilde ve aynı mahkemelerce yargılanıp kapatılacak ve Deniz Baykal hapsi boylayacaktı...

    • Veya Erbakan Hoca da, CHP'ye uygulanacak prosedüre tabi tutulup, bu haksız ve dayanaksız mahkumiyetten kurtulup aklanacaktı!.

    İlhan Selçuk gibi sahte sosyalist ve Kemalist, ama gerçekte sabataist ve mason olup, MOSSAD ve CIA destekli Ergenekon çetesinin zanlısı olan zavallıların ve Fatih Altaylı gibi zırvacıların, "Kayıp trilyon teranesi" bahanesiyle Erbakan'a sataşmaları, sadece Hoca'nın şerefini artırır ve hangi şeytani kesimlerin çıbanlarını deştiğinin ispatıdır. Bu aynı zamanda Refah-Yol döneminde sömürü hortumları kesilen kesimlerin bir intikam hırsıdır.

    ABD'den yazan Zülkarneyn Vardar, bozulmamış vicdanlara tercümanlık ediyordu:

    Öncelikle şunu belirtmeliyim ki, bu yazıyı Sayın Erbakan'ı korumak veya savunmak için kaleme almıyorum. Zaten Sayın Erbakan'ın da buna ihtiyacı yoktur. Ama ben yapılan haksızlık ve adaletsizliklere -kime yapılırsa yapılsın- ses çıkarmaya ve elimden geldiğince gündeme taşımaya kendimi zorunlu hissediyorum. Bunun için; zulüm ve haksızlığa nereden gelirse gelsin karşı çıkmayı, mağdurlara -imkânlarımız dahilinde- yardımcı olmayı, boynumuzun borcu biliyorum! Şimdi buyurun yazımıza! Cumhurbaşkanımız Sayın Abdullah Gül, Sayın Erbakan'ın haksız yere çekmekte olduğu ev hapsi cezasına son vererek, Sayın Erbakan'ın maruz kaldığı büyük adaletsizliğin küçük bir kısmına dur demiştir! Tabii ki Sayın Cumhurbaşkanına teşekkür ediyoruz, ama bu yapılan, yapılması gerekenler için bir ilk adım kabul edilmelidir! Çünkü: Sayın Erbakan af edilmemiştir, çünkü o böyle bir suç işlememiştir, sadece kendisine yapılan haksızlığın bir kısmı şimdilik önlenip giderilmiştir. Bazı gazetelere yansıdığı biçimde sayın Erbakan'ın cezası af edilmemiştir! Erbakan böyle bir suç işlememiştir ki, cezası af yoluna gidilsin. Ama maalesef pek çok gazete olayı Cumhurbaşkanının affı olarak lanse etmişlerdir! Bunları yazıp çizmek, söylemek zımnen Sayın Erbakan'ı suçlu gösterme gayretidir. Yani hasta ve ihtiyar olmasa cezasını çeksin! Anlamında yazılıp çizilmektedir. Yahu ne cezası? Ne suçu? Onun için Sayın Cumhurbaşkanının yapmış olduğu hareketi bir af olarak görülmemelidir. Sadece, Sayın Erbakan'a yapılan haksızlığın küçük bir bölümüne dur denmiştir. "Yapılan büyük haksızlığın, küçük bir bölümü" diyorum, çünkü yapılması gereken daha çok şey vardır ve adalet tecelli edecektir. Sayın Cumhurbaşkanının bu yaptığı bir vefa da değildir! Ve hele AKP'lilerin sözlüğünden vefa kelimesi zaten silinmiştir. Bazıları Sayın Gül'ün bu davranışını "Erbakan Hoca'ya karşı bir vefa borcu ödemesi" şeklinde takdim etmektedir.

    Oysa: a) Yapılan bir haksızlığa dur demek vefa değil, mecburi bir insanlık görevidir.

    b) Eğer bunu bir af olarak değerlendirecekseniz: Eski Cumhurbaşkanı Sayın Sezer de Erbakan'ın cezasını af edebileceğini söylediği halde, Hoca bunu kabul etmemiştir. Daha önceki Cumhurbaşkanının yapmak istediği bir işi, şimdiki Cumhurbaşkanı yapınca nasıl "vefa"ya dönüşmektedir? Kaldı ki, bir vefa söz konusuysa, o vefanın şerefi Erbakan Hocaya aittir. Çünkü Sayın Sezer'in teklifini kabul etmeyip, Sayın Gül'ün teklifini kabul etmekle, kendisine iltifat etmiştir! Hem de bu iltifat, İlahi intikamı çabuklaştıracak cinstendir.

    c) Şimdi Erbakan Hoca için yapılması gereken en önemli vicdani görev: Sürülen bu kara lekeyi, onu sürenlerin bir an önce temizlemeleridir! Bu bir iade-i itibar olacaktır! Yanlış anlaşılmasın, bu iadei itibar Erbakan Hoca için değil, o lekeleri Ona sürenler için lazımdır. Çünkü Erbakan'ın itibarı hiç sarsılmamıştır! Ama Ona o iftirayı atanlar, o çamuru fırlatanlar yanlış yapmıştır. İşte o hatalarından dönmekle kendi itibarlarını kazanacaklardır! Yoksa Sayın Erbakan'ın şerefli itibarı ortadadır ve o iftiralarla, yalan yaftalarla bozulmayacak kadar sağlamdır. Tıpkı altın gibi. Altını çamura da atsanız, ona çamur da fırlatsanız altın, yine altındır.. Ama altını çamura atanlar, altına çamur fırlatanlar, onlar altının değerini, bilmediklerine pişman olacaktır. Ve onlar, -ellerindeki nimetin kıymetini bilmeyenler- hakkın ve halkın gözünde değerleri sorgulananlardır! Onlar için tek kurtuluş; altına gereken değeri verip, çamurunu silip yıkamaktır. O zaman kendileri de değer bilen kadirşinas insanların sınıfına katılacaktır. Yoksa Erbakan Hoca vicdanen de, ruhen de oldukça rahattır. Çünkü O, hayat boyu Hak'kın hakimiyeti ve halkın saadeti için çırpınmış tek başına tüm şer odaklarına inançla ve inatla savaş açmış; ve umuyoruz, büyük zafer sabahına da oldukça yaklaşmıştır![1]

    Türkiye’mizi en az elli yıl geri götüren; ülkemizi ABD, AB ve İsrail'e mahkûm hale getiren ve şu AKP denen talihsizliği başımıza bela eden, 28 Şubat'ın çok çevik paşalarından pek cıvık maşalarına, marazlı medya patronlarından, ılımlı İslamcı münafıklarına ve bütün bunların ve konjonktürel baskıların altında hukuk kurallarını ve temel insan haklarını bırakıp, vicdanının değil cüzdanının sesine kulak asanlara kadar, pek çok kesimin ve kimsenin böyle bir iade-i itibara ihtiyacı vardır.

    Erbakan’ın, Bosna savaşına katkıları ve kayıp yardımlar safsatası!

    Evet, din istismarı ve maneviyat pazarlamasıyla dünyalık makam ve menfaat devşirmek, maalesef en yaygın ama en saygın sahtekârlık aracıdır. Hem siyaset hem de dini hizmet erbabının, bu göreve başlamadan önceki mal varlıklarıyla, sonrasındaki servet yığınakları arasındaki korkunç artış, ağızları uçuklatacak orandadır. “Yahu, ticaret ve şirket gibi faaliyetlere vakit ayırmayıp sadece siyasi ve dini hizmetle meşgul olduğunuza göre, bu büyük servetleri nasıl kazandınız?” sorusu mutlaka sorulmalı ve ciddi bir devlet araştırılması yapılması halinde şu AKP kurmaylarının, bir kısım cemaat ve tarikat mensuplarının bu hizmetlerden önceki ve sonraki mal varlıkları herkesi şaşırtacak ve biraz olsun gözlerimizi açacaktır. Bu arada bizim Adil Düzen programlarımızda yer alan: “Siyasi ve ahlaki hizmetlere katılan kişilerin mal varlıklarının tespiti yapılacak, makul ve münasip birikim ve artışlar dışındaki kazanımlarına devletçe el konulacaktır” prensibi ise, mutlaka kanunlaşmalı ve uygulanmalıdır.

    Yeri gelmişken şu gerçeği de özellikle vurgulayalım ki; Onun gayret ve girişimiyle, sömürü saltanatları sallanan malum odakların kasıtlı ve planlı propagandaları ve yoğun karalama kampanyaları sonucu, hakkında ön yargılar ve olumsuz imajlar oluşturulan Rahmetli Erbakan Hoca; dünyanın en önde gelen teknik profesörü ve dahisi ve Milli sanayi girişimcisi olarak, siyasete atılmadan önceki şahsi birikim ve yatırımları, yaklaşık 50 yıllık siyasi hayatı sonunda vefatıyla çocuklarına bıraktığı mirastan daha fazla olan, yani şahsi serveti artmak yerine azalan tek ve örnek şahsiyet konumundadır.

    Bütün dış güçlere, içerideki masonik ve sabataist kesimlere, solcu ve sağcı mahfillere, tarikatçı ve cemaatçi işbirlikçilere rağmen, Milli Görüş organizasyonlarını ve onlarca yan kuruluşlarını; Bosna, Çeçenistan, Doğu Türkistan (Uygur-Sincan), Filistin, Moro, Eritre, gibi tüm mazlum Müslümanların diriliş ve direniş çabalarını ekonomik ve siyasi yönden destekleyip ayakta tutan Erbakan’ın bu harcamalarını, ne devletin partilere ayırdığı bütçe payı, ne Avrupa Milli Görüş teşkilatlarının gönüllü katkıları, ne de dava dertlilerinin mütevazı yardımları asla karşılayamazdı. Rahmetli Hoca’nın ülkemizde ve bütün yeryüzünde Hakkı Hâkim kılma cihadını yürütmek üzere, dünyanın ayrı ülkelerinde ve çok farklı sistem ve statülerle oluşturduğu özel “yapı”ların kuruluş amaçlarını, hizmet ve faaliyet alanlarını, resmiyet kanallarını ve hangi ülkelerdeki İslami hareketlere hangi imkânları ve hangi yöntemlerle sağladıklarını, sağlam belge ve bilgileriyle açıklayacağımız bir kitapta, şartlar olgunlaşınca inşallah kamuoyuna sunulacaktır.

    Örneğin “Bosna Hersek için Avrupa Milli Görüş’ten toplanan paraların, Süleyman Mercümek kasalarında yatırıldığı, veya Kent Bank’ın Off-Shore hesaplarında batırıldığı”iddiaları üzerine biraz kafa yoralım, bunları iz’an ve insaf terazisinde tartalım. Bir zamanlar Avrupa Milli Görüş Teşkilatlarını sıkça ziyaret eden, konferans ve seminerler veren birisi olarak, bu Bosna’ya yardım konusunu da yetkili isimlere sormuş, en fazla 3 ile 5 milyon mark para toplandığı yanıtını almıştık. Oysa Bosnalı Müslüman Boşnaklar, tüm Haçlı Batı’nın desteklediği Sırp zındıklarına karşı beş yıl sürekli savaşmış, haliyle tarım, ticaret ve sanata vakit bulamamış, ama bu halkın bütün yeme, içme, giyinme, elektrik giderleri yanında tüm silah ve mühimmat ihtiyaçları karşılanmış, yetmez bu arada üç tane önemli silah fabrikası kurmuşlardı. Bunların toplam maliyeti yüz milyonlarca doları aşmaktaydı. Bizim şahsen tanıdığımız Bosnalı komutanların ve siyasi kurmayların birçoğu bütün bu masrafların Erbakan Hoca’nın yön verdiği (parti ve Milli Görüş teşkilatları dışındaki) oluşum ve kuruluşlar eliyle sağlandığını bizzat anlatmışlardı. Yani topu topu 3-5 milyon markı bulmayan ve onların da çalınıp çırpıldığı konuşulan bu yardımlarla Bosna savaşamazdı, bugünlere ulaşamazdı. İşte bu gerçekleri çok iyi bilen malum ve melun odaklar, perde arkasındaki gerçek kahraman Erbakan’ı karalamak ve diğer İslami ve insani girişimlerini baltalamak için bu kara propagandaları başlatmışlardı.

    Oğuzhan Asiltürk’ün, Erbakan’la ilgili asılsız ithamlarını defalarca gündeme taşıyan ve Hoca aleyhine suizan oluşturulmasına katkı sağlayan Levent Gültekin’in, aynı Oğuzhan’ın savcıya gidip “Yanlış anlaşılacak ifadeler kullandığını, Erbakan Hoca’nın hizmet amaçlı paraları asla şahsi malıyla karıştırmadığını” itiraf eden sözlerini de aktarması ve okurlarını aydınlatması gerekmiyor muydu?

    Bunun gibi, Levent Gültekin daha önce 19 Mart 2012 tarihli “rezalet” yazısında; Milli Görüş'ün marazlı takımından Oğuzhan Asiltürk’ün “Erbakan cihat paralarını mala çevirip üzerine tapu etti” anlamındaki asılsız iddialarını ve daha sonra bizzat kendisinin savcılıkta “yanlış anlaşılmadan kaynaklanan asılsız beyanlar” olduğunu itiraf ettiği iftiralarını tekrar gündeme getirip; üstelik Amerikan Yahudi Lobilerinden madalyalı ve BOP kâhyası AKP’nin kiralık yalakaları Akit Gazetesindeki ağabeylerini de yalancı şahit gösterip Erbakan’ı karalama kampanyasına katkı sunması, hem kendisinin gevşek ayarını, hem de Hak davanın ve Rahmani tarafın temsilcisi olarak Erbakan’ın yüksek miyarını ortaya koymuyor muydu?

    Erbakan Hoca’nın Bosna Yardımı Konusuyla İlgili Basın Toplantısında Söyledikleri[2]

    (Değerli medya mensupları ve aziz katılımcılar!)

    Dikkat ederseniz Bosna hakkında biz tekrar tekrar basın toplantıları düzenlemekteyiz. Hemen peşinen arz ediyorum ki; rakiplerimizin ve dışımızdakilerin, Refah Partisinin önlenemez büyük gelişmesini durdurabilmek için yaptıkları çırpınmalar ve çamur atmalar arasında, bugüne kadar ileri sürdükleri bütün yalan ve iftiralar nasıl müzmahil olmuş, geri dönmüş ve kendilerini perişan etmişse; Bosna konusundaki ortaya attıkları bütün asılsız iddialar ve isnatlar da kendilerini perişan edecektir.

    Öncelikle ve hemen belirtmek istiyorum ki; Bosna bizim vücudumuzun bir parçası gibidir ve 60 milyonluk Türkiye’nin Avrupa’daki emanetidir. Bu sebepten dolayı, Bosna’daki her olay, ülkemizi ve ülkemiz evlatlarını yakinen ilgilendirmektedir. Şimdi dış güçler Bosna’da bilindiği gibi maalesef bu hükümeti alet edip, kullanarak Rus askerlerini de getirip Bosna’ya yerleştirmişlerdir. Bakınız çok önemli bir şey ifade etmek istiyorum; R. G. D. Laffan isimli bir İngiliz diplomat, daha 1917 yılında yazmış olduğu kitabın adını; “Sırplar: Kapı Koruyucuları” koyarak Sırpları,“İngiltere’nin kapısını koruyanlar” olarak tarif etmiştir. Bosna’da ataşelik yapmış olan bu İngiliz elçisi kitap yazıp, İngilizleri uyarmış ve “İngiltere’nin stratejik savunmasının Sırbistan’da başladığını” söylemiştir. Bunun için bugün cereyan eden olayları tarih bilgisiyle, şuurla, gerçekleri görerek değerlendirmek mecburiyetindeyiz. Bosna Hersek’te maksat açıktır: Hedef oradaki Müslümanları yok etmektir. Batı’nın hedefi budur ve işte bütün bu kitaplarıyla, bütün bu faaliyetleriyle de bu gayelerini zaten yüzyıldan fazla bir zamandır ortaya dökmüşlerdir. Onların bu davranışları karşısında ilk günden itibaren Bosna’ya elbette Refah Partimiz sahip çıkmıştır. Hemen peşinen belirtiyorum ki; Türkiye’nin yarısı Refah Partisinin camiasıdır, ülkemizin diğer yarısı Refah Partisine sempati duyan vatandaşlarımızdır. Bu nedenle Bosna’ya yapılan yardımları hukuken ikiye ayırmak mecburiyetimiz vardır. Refah Partisi Türkiye’nin en büyük siyasi partisidir ve büyük bir çoğunlukla iktidara yürümektedir ve Türkiye’nin teminatıdır. Refah Partisi ne Kızılay’dır ne hayır cemiyetidir. Siyasi bir kuruluştur ve Türkiye’yi yeniden büyük Türkiye yapacak partidir. Şu anda ülkenin en az yarısı Refah Partisi camiasıdır, %30’da aynen Refah Partisi gibi düşünmektedir. Milletin asıl temsilcisi biziz, bu taklitçi yönetimler kabuk yönetimlerdir. Bu kabuk yönetimler Türkiye’ye Amerika’dan gönderilen Sırp Başbakanı Milan Panić geldiği zaman havaalanında askeri merasimlerle karşılayıvermişlerdir. Çünkü bunlar onların menfaatlerinin bekçisidir. Ama Türkiye’ye Muhammed Çengiç, Bosna Hersek Başbakan Yardımcısı teşrif ettiği zaman, onu karşılamak şöyle dursun, sokakta bırakmış, bir araba bile vermemişlerdir. Muhammed Çengiç elbette burada asıl kardeşlerinin bulunduğunu bildiği için Refah Partisine gelmiştir. “Ben Bosna Hersek Başbakan Yardımcısıyım. Ama ne yazık ki Türkiye’de yönetim bana bir araba bile tahsis etmedi” deyince; biz Refah Partisi olarak kendisine araba verdik. Biz Refah Partisi olarak Meclis Başkanı’na müracaat ettik ve kendisinin TBMM’de 12.05.1992 günü konuşmasını temin ettik. Ve biz TBMM'de diğer grup başkanı arkadaşlarımızın da imzasını alarak Sayın Muhammed Çengiç’in konuşması üzerine bir bildiri hazırladık. Bu bildiriyi teklif olarak Meclis Başkanlığı’na verdik, Meclis Başkanlığı da bütün partilerin grup başkanvekillerinin imzasıyla ve tabii Refah Partisi Grup Başkan Vekilliği’nin öncülüğüyle hazırlanmış olan bu metni okumuş ve bütün dünyaya ilan etmiştir. Bu metinde tamamen Bosna Hersekli kardeşlerimizin yanında olduğumuz özellikle belirtiliyor. Bu metnin altına biz bir madde daha eklettik: Hükümet Bosna Hersek’e savunma teçhizatı sağlamaya ve gönüllü gönderilmesini kolaylaştırmaya çalışsın diye, meclisin bir tavsiye maddesini Refah Partisi olarak biz yerleştirdik. Bakın bu tarihi belge üzerinde şu karalama çizgisi görülmektedir. Bu çizgi Sayın Erdal İnönü’nün o zaman Başbakan Yardımcısı olarak yaptığı çizgidir. Yani bu maddeyi silerseniz biz de imzalarız yoksa imzalamayız demiştir. Peki, Refah Partisinin önerisi nedir? “Meclis olarak hükümete talimat verelim; Bosna Hersek’e aynı zamanda silah yardımı yapılsın ve de gönüllü gönderilsin” demiştir. Yani Batı Almanya Hırvatistan’ı kurtarırken nasıl aktif davrandıysa biz de Türkiye olarak Bosna Hersek parçamıza aynı aktif davranışta bulunalım diye altına Refah Partisi olarak bu maddeyi eklemişizdir. Bu taklitçi zihniyetli partiler dış güçlerden ödleri patladığı için bunu silmişlerdir. Ve bakınız Bosna Hersek için siyasi partilerin de katılımına izin verecek bir kriz masası oluşturmayı da teklif ettik onu da sildiler. Neden? “Aman Refah Partisi bu masanın içinde yer almasın, bizim batılıların emrini yerine getirme işlerimizi bozmasın” demişlerdir. Maalesef 60 milyon ülke halkı gerçekleri bilmemektedir. Ayrıca biz Refah Partisi olarak Türkiye’de mitingler düzenledik; bütün halkımızla beraber yarım milyon kişilik mitingler tertipledik. Hemen hemen 40’a yakın miting düzenlemiştir Refah Partisi. Başta İstanbul Bayrampaşa, Bursa mitinglerimiz olmak üzere Türkiye’nin çeşitli yerlerinde niçin düzenledik bu mitingleri? Bu dışa bağlı taklitçi zihniyetli partileri ikaz etmek, hükümeti ikaz etmek; siz böyle davranırsanız Bosna’daki katliam genişleyecektir, dış güçler sizden cesaret alıp zulümlerini devam ettirecektir” gerçeğini dile getirmek için. Bu, Refah Partisi olarak bizim görevimizdi. Siyasi kuruluş olarak Refah Partisi Türkiye’nin teminatı olarak, elbette Bosna’nın teminatı biziz. İşte iktidara geliyoruz; Bosna’yı biz kurtaracağız, Azerbaycan’ı (Karabağ’ı) biz kurtaracağız, Kıbrıs’ı da biz koruyacağız, Kudüs’teki zulümleri, işgali de biz ortadan kaldıracağız. Zaten 1000 yıldır bu görevi hep bizim ülkemizin insanları ifa etmişlerdiler. Bu görev, bugün gene 60 milyon ülkemizin evladına düşmektedir. Yeter ki bu ülke kendi yönetimini kendi içinden çıkartabilsin, bu kabuk yönetimlerden kurtulabilsin. İşte 27 Mart seçimleriyle ülkemizde yapılmaya çalışılan zaten bu neticedir.

    Halbuki, halkımız neler yapmaktadır? Bu ülkede 60 milyon insan yaşamakta ve hepsi Bosna’yı kardeş bilmektedir. Halkımız ve bunların içerisinde Refah Partisi’ne sempati besleyen insanlar, bunlar Bosna’ya yardım edilmesi için tamamen kendi inisiyatifleriyle birçok faaliyetler göstermişlerdir. Bu gönüllü hizmetleri ve faaliyetleri size arz etmeden önce huzurlarınıza teşrif etmiş bulunan dört tane kıymetli Bosna Hersekli temsilciyi takdim etmek istiyorum. Bunların başında SDA–Bosna Hersek Demokratik Eylem Partisi Genel Başkan Yardımcısı muhterem Salim Sabiç Beyefendi bulunmaktadır. Kendisi Bosna’daki iktidar partisi adına resmen buradadır. Sayın Ali İzzet Begoviç Bey devlet başkanıdır ve bilindiği gibi Bosna’da son derece yoğun çalışmaları vardır. Kendisinin böyle bir toplantıya teşrifine, bu yoğun faaliyetleri imkân tanımamıştır. Ancak kendileri Sayın Salim Sabiç’i SDA partisinin başkanlığını temsilen, Bosna Hersek iktidar partisi başkanlığını temsilen Türkiye’ye gelmesini tavsiye buyurmuşlardır ve burada bütün gerçeklerin ortaya konmasına yardımcı olmasını sağlamışlardır. Teşriflerinden dolayı kendilerine teşekkürlerimi arz ediyorum. Bakınız Demokratik Eylem Partisi Genel Başkan Yardımcısı olan Sayın Salim Sabiç Bey buraya Demokratik Eylem Partisi Genel Başkanı Mirsad Çeman Beyefendinin bir mektubunu getirmiş bulunmaktadır. Bu mektup 26.9.1994 tarihini taşımaktadır ve mektubun kendisi gayet tabii Boşnak lisanında yazılmıştır, evet basına da dağıtılmıştır. Bu mektupta diyor ki; “Türkiye’de Refah Partisi’nin bugüne kadar Bosna’daki kardeşlerine canla başla yapmış olduğu yardımlara gölge düşürmek isteyen art maksatlı bir takım faaliyetler olduğu kulağımıza gelmiştir. Bizzat kendi genel başkan yardımcımızı göndererek tüm bu tezviratın (yalan ve iftiraların) önlenmesine yardımcı olmak bizim için her şeyden evvel bir kardeşlik görevidir, bir insani vefa gereğidir.” Biz de elbette kendilerine bu insani ve vicdani sorumluluklarını yerine getirmelerinden dolayı ayrıca teşekkürlerimizi sunuyoruz. Yazılı olarak da, tabii, bu teşekkürlerimizi arz etmek bizim de bir vazifemizdir. Böylece bugüne kadar yapılan bütün yardımlara ve Refah Partisi’nin yaptığı katkılarına teşekkür edilmektedir, Refah Partisi’ne mensup camia insanların kendi özel faaliyetlerinden dolayı da teşekkürlerini onlara iletmemiz istenmektedir. İşte her şeyden önce bugüne kadar Bosna’ya en candan bağlı olan, dostluk gösterip yardımda bulunan partinin Refah Partisi olduğu ve en candan faaliyetlerin Refah Partisi camiasının yaptığını gösteren belgeyi size takdim etmiş oldum. Huzurlarınıza getirdiğim şu dosyada bunun gibi pek çok teşekkür belgeleri yer almaktadır. Vaktinizi almamak için hepsini bir bir okumuyorum. Bir başka belgede bakınız Ali İzzet Begoviç Bey Arnavutluk Cumhurbaşkanı’na yazdığı mektupta aynen şunu söylüyor: “Bosnalı mültecilere Arnavutluk’ta yer sağlayabilmek için, evvelki görüşmelerimize uygun olarak bu kampların inşaatına ve işletmesine lazım finansı Almanya’nın Freiburg şehrinde mukim olan IHH insani kurumunu öneriyorum. İşte Bosna Hersek yetkililerinin bunlar aracılığıyla bize yardım edin diye tavsiye etmiş olduğu IHH teşkilatının genel başkanı Sayın Abdurrahman Çimen buradadır. Ve yine IHH teşkilatının Genel Başkan Yardımcısı Sayın Mahmut Satıcı da yanımızda bulunmaktadır. Bundan önce yapılan çeşitli basın toplantılarında Türkiye’den Bosna’ya çeşitli yardımların IHH vasıtasıyla yapıldığı açıklanmıştır. Ancak bir kısım tezviratçılar: “Efendim IHH oradaki Türklerin kuruluşu, buradan Türklere birtakım ayni-nakdi yardımların gönderilmesi, Bosna’ya gittiğini ispat etmez ki” gibi iddialar ortaya atmışlardır. Ve yine “Efendim Bosna elçiliği yardım almadık diyor“ iddiasında bulunmuşlardır. “Efendim bu yardımları orda organize eden asıl Merhamet Teşkilatı var, bu Merhamet Teşkilatı ise biz yardım almadık diyor” yalanlarını uydurmuşlardır. Bunun gibi sayısız tezvirat yapmış, iftiralarla kafaları bulandırmaya çalışmışlardır. Bugünkü toplantı bir matematik ispat toplantısıdır. Kim erkekse çıksın gelsin ne soracaksa sorsun! Biz burada Allah’ın izniyle bu işi yüzde yüz ispatlamak için bu matematik toplantıyı yapıyoruz. Eğer bu toplantıdan sonra hala utanmadan tezvirat yapacak olanlar varsa bu müfterileri de milletin önünde zelil ediyoruz, rezil olarak ilan ediyoruz. Bu matematik toplantı için elbette, evet Bosna’da, Bosna Hersek’te Müslümanların oturduğu en ufak köylere kadar teşkilatlanmış Merhamet Teşkilatı’nın Türkiye temsilcisi Dr. Üzeyir Sıka’yı da sizlere takdim ediyorum. Evet, şimdi Bosna Hersek’in temsilcisi huzurlarınızdadır. Türkiye’den insanların halkımızın birtakım yardımlarını gönderdiği IHH teşkilatının en yetkilileri huzurlarınızdadır. Bosna’daki yardımları fiilen organize eden Merhamet Teşkilatı temsilcisi yanınızdadır. Ne soracaksanız işte hepsi buradadır. İstediğinizi sorun! Şimdi ben kendilerine sözü bırakmadan önce birkaç noktayı açıklamak istiyorum. Bakınız biz bu toplantıyı niye yapıyoruz? Bunların hepsi ayrı ayrı kuruluşlardır. Çünkü aleyhimizdeki yalan propagandaların asıl maksadı siyasidir. Refah Partisi’nin büyük gelişmesini önlemek için halkın kafası karıştırılmak istenmektedir ve bir takım fosiller kendi elinin kirini çamurunu Refah Partisi’ne sürmek peşindedir. Bu nedenle açıkça belirtiyorum ki bu ayrı kuruluşlarla Refah Partisi’nin herhangi bir resmi ve organik ilişkisi yoktur. Bunların hepsi hukuki birer kuruluştur. Davet ettik davetimizi kabul ettiler kendilerine teşekkür ediyorum. Beraberce basın toplantısı yapmamızın sebebi bu iftiraların hepsini yapan tezviratçılara iade etmek, matematik olarak bu işi kapatmaktır. Onun için bir aradayız. Yoksa Bosna Hersek’teki SDA Partisi elbette bizim candan desteklediğimiz bir partidir. Ama Refah Partisi’nin bir yan kuruluşu değildir. Aynı şekilde Almanya’daki IHH teşkilatı orada Türklerin kurduğu bir teşkilattır ama tabi, Refah Partisi’nin bir yan kuruluşu değildir. Yine Bosna Hersek’teki Merhamet Teşkilatı bir ayrı kuruluştur, Refah Partisi’nin bir yan teşkilatı değildir. Ortaya atılan iftiralarla ilgili oldukları için ricamızı kırmadan kabul edip teşrif etmişlerdir.

     Şimdi Türkiye’den yardımlar Bosna Hersek’e nasıl gidiyor? Önce bir defa Birleşmiş Milletler taraf tutuyor! Birleşmiş Milletler açıkça Sırpları koruyor. Herhangi bir yardım götürülüp Birleşmiş Milletlere verilirse veya Kızılhaç’a teslim edilirse veya Türkiye’de Kızılay’a veya resmi makamlara emanet edilirse, bunlar yardımları götürüp Birleşmiş Milletlere veriyor veya oradaki Kızılhaç’a teslim ediyor. Peki, onlar bu yardımı nasıl taksim ediyor? Üçte birini Sırplara veriyor, üçte birini Hırvatlara veriyor, sadece geri kalan üçte birini Bosna Hersek’e veriyor. Bosna Hersek’e verdiği üçte biri de üçe bölüyor: Bosna Hersek’in içindeki Sırplara üçte birini veriyor, Bosna Hersek’in içinde Hırvatlara üçte birini veriyor ve geriye ancak oradaki Müslüman kardeşlerimize bütün yardımın takriben %10’u - %15’i ancak kalıyor.  Yani siz Bosna’ya yardım diye on vereceksiniz, en iyimser tahminle bunun sadece biri hedefe ulaşacak bu da ulaşmıyor. İşte resmi kanallar böyle yapıyor. Peki, bunu kim söylüyor? Bakınız rahmetlik Özal ne diyor rahmetlik Özal: Geçen sene Ramazan ayında Ankara’da yapılan bir oteldeki toplantıda şunu söylüyor: “Hepinizi uyarıyorum, sakın ha Bosna’ya yardımları resmi kanaldan göndermeyin eğer gönderirseniz yüzde doksanı Sırplara, Hırvatlara gidiyor Müslümanlara ulaşmıyor.” Yardımı resmi kanallardan göndermeyin diyor Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı. “Efendim bu yardım niye resmi kanallardan gönderilmiyor?” diyenler ya bu gerçekleri bilmiyor veya gizliyor. Oysa çünkü halkımız akıllı davranıyor, sizin yönetiminiz gibi gafil davranmıyor. Siz Sırplara yardım ediyorsunuz. Halkımız oradaki Müslüman kardeşlerimize yardım etmek istiyor da onun için yardımı Müslüman kardeşlerimize sağlam kanallarla götürüyor. Peki, Müslüman kardeşlerimize bu şartlar altında yardım götürmenin yolu ne kalıyor? Bakınız Zagreb’de kurulmuş 120 tane yardım teşkilatı bulunuyor. Bu 120 tane yardım teşkilatının içerisinde 92 tanesi gayrimüslim teşkilatlardan oluşuyor. Bunlar Bosna Hersek dâhil bütün Sırbistan’daki gayrimüslimlere çalışıyor. Evet, sadece 24 tane Müslüman teşkilat kalıyor. Bu 24 tane Müslüman teşkilatın içinde de bir tane Türk teşkilatı var o da  (o dönemdeki saf ve sadık haliyle ve henüz Siyonist ve Emperyalist merkezlerin işbirlikçisi hükümetlerin hizmetine girmediği dönemde Y.Ö.) IHH oluyor. Bu IHH merkezini bir iltizam Almanya’da kurmuştur, Birleşmiş Milletlerden onaylı, Almanya’daki bir yardım kuruluşu statüsü kazansın diye bu yola başvuruluyor. IHH’nın adı Internationale Humanitäre Hilfsorganisation- Uluslararası İnsanı Yardım Organizasyonu. İşte bu 120 tane teşkilattan bir tanesi olarak orada vazife görüyor. Oradaki 92 tane gayrimüslim teşkilatlara kendileri bir takım özel haklar ve kolaylıklar sağlıyor, IHH da bu özel hakları elde etmiş bulunuyor. Uluslararası Alman kanunlarına göre kuruluyor, Almanya’nın denetiminde bulunuyor ve her türlü hayır hizmetini bu çerçevede yürütüyor.

    Bu teşkilat niye kuruluyor? Dünyada ve Türkiye’de mağdur ve muhtaç insanlar var da onun için kuruluyor. Yardımı doğrudan doğruya kendisi Müslüman kardeşlerimize ulaştırmak istiyor da onun için çırpınıyor. Niye orda kurulmuş? Birleşmiş Milletler bunu Alman teşkilatı görerek kendisine düşmanlık yapmasın engel çıkarmasın diye böyle yapıyor. Bak matematik dersi veriyorum ben şimdi bu tezviratçılara. Şimdi bakınız bu kuruluş BM’nin üyesi sayılıyor. Bu kuruluş BM’nin oradaki teşkilatıyla özel bir anlaşma yapıyor. Bu kuruluşun kendisinin 5 tane kamyonu, bir tane tırı, 4 tane minibüsü, 4 tane binek otobüsü bulunuyor. Split’te bulunan 20 bin ton yardım malzemesinin Bosna’ya ulaştırılmasında da yine bu kuruluş başrolü oynuyor. Yardım gitmiş ve ancak kardeşlerimize ulaşmıyor, taşınması lazım yine bu kuruluşun filosuna ihtiyaç duyuluyor. Bu kuruluş BM ile anlaşmalı olduğundan; “Biz bir yardım kuruluşuyuz, bize getirilen yardımları götürelim ve oradaki halka biz dağıtalım istiyoruz” deniliyor ve bu kuruluşa müsaade ediliyor. Onun için IHH ile gönderilen bir yardımın yüzde yüzü Müslümanlara gidiyor. Resmi kanaldan giderse ancak yüzde 10’u ellerine geçiyor. İşte, bunun için bu teşkilat kuruluyor. Şimdi bu kuruluş 14 aydan beri harp başlar başlamaz kuruldu gece gündüz kardeşlerinin hizmetine koşuyor. Bosna’daki cephelerde Türkiye’den gitmiş bine yakın kıymetli memleket evladı bulunuyor. Orda çarpışıyor çünkü Bosna’yı bizim bir parçamız sayıyor. Geçende de söyledim benim en yakın arkadaşımın evladı Amerika’da okuyordu 60 arkadaşıyla geldi Bosna’da şehit oldu. Çünkü halkımız bu zulme karşı sessiz ve tepkisiz duramıyor. Başındaki yönetim ilgi göstermiyor, tamamen dış güçlerin kontrolünde hareket ediyor diye halkımız bu yardımları yapabilmek için bütün enerjisini gayretini ortaya koyuyor. Bu kuruluş kurulmuş ne olmuş? Bakınız; Biraz sonra kendileri de izahat verecek ben uzatacak değilim bu kuruluş şu ana kadar 5 milyon Marklık yardımı yerine ulaştırmış bulunuyor. 5 milyon Mark… Ne yapıyor bugünkü parayla 55 milyar. IHH 3 milyon Mark ile 3000 ton yiyecek maddesi alıp götürüyor ve Bosna’daki kardeşlerimize dağıtıyor. Aynı zamanda yine bu kardeşlerimiz, 1.400.000 Mark ile demin söylediğimiz nakliye filolarını kuruyor. Bu filoları 14 aydan beri mazot parası, dağların üzerinde aşırma gibi birçok hizmetlerinde bu parayla finanse ediyor. 600.000 Mark’ı da çok önemli hizmetlerde kullanıyor. Nedir bu önemli hizmetler? Bakınız Türkiye’ye 116 tane yaralı getirdi Sayın Çiller. Ama bu yaralıları getirecek uçak paraları yoktu. Bu yaralıların uçak parasını IHH karşılıyor. Bunu Sayın Çiller’e söyleyin lütfen. Diğer yandan Saraybosna’da 80 doktor ve hemşirenin maaşlarını IHH veriyor; Saraybosna’daki hastanenin masraflarını IHH karşılıyor. IHH Saraybosna’da neler yapıyor? Bu kısa bir filmle sizlere gösteriliyor. Şimdi söyleyeceğime dikkat edin, Zagreb’de bir Türk Elçisi, Saraybosna Elçisi Şükrü Tufan orada çeşitli Bosnalı kardeşlerimiz Türk elçisi olduğu için yardım istiyor. Bize yiyecek verin, bize battaniye verin, bize ayakkabı verin, elbise verin, donuyoruz, bir şeyimiz yok. Şimdi bir Türk elçisi olarak bu zat “hayır benim imkânım yok” diyemiyor, bunların bir kısmına söz veriyor. Evet, size en asgariden şu kadar yiyecek göndereceğim, elbise göndereceğim diyor. Peki, Türkiye Cumhuriyeti elçisi, nereden alıyor bu elbiseleri, bu yiyecekleri, biliyor musunuz? IHH’dan alıyor! Yani bu taklitçilerin devlet imkânlarıyla yapamadıklarını, aciz kaldıkları yerde bu milletin enerjisi tamamlıyor. Ne anlatıyorum, dinliyor musunuz? Böyle uydurma belgelerle seçim yatırımı yapmak için orta yere çıkarsa bir adam işte böyle rezil olur, böyle zelil olur. Şimdi burada hazır bulunan Bosnalı yetkililer ve sivil yardım kuruluşları temsilcilerinin bu 55 milyar liralık kendilerine intikal eden yardımları nasıl harcadılar, nasıl ulaştırdılar, ayrıca kendileri konuşacaklar. O kendilerinin görevidir. Ben sadece tezvirata cevap vermek için, konunun mahiyetinin ne olduğunu böylece belirtmiş oluyorum.

    Peki, Türkiye’den giden yardımlar bundan mı ibarettir?

    Hayır. Türkiye’den giden yardımlar ayrıca bir bir bütün makbuzlarıyla kayıt altına alınmıştır, bakınız dosya baştan sona kadar mühürlü makbuzlarla doludur. Haydi, fotoğrafçılar çeksin, televizyoncular alsın. İşte Bosna Hersek resmi makamlarının bu yardımları aldıklarına dair mühürlü belgeler de buradadır. Hepsi bu kadar mı? Hayır, bu sadece 3-4 günde buraya fakslananlardır. Halkımız, “ben şuna verdim, şundan bu makbuzu aldım, bilginiz olsun, bu müfterilerin yüzüne çalın!” diye bize yollamaktadır. Ve bunların içerisinde bütün Bosna makamlarının (hatta Türkiye’nin Bosna Büyükelçisi) ayrı ayrı imzalarıyla her şey şahitli ispatlıdır. “Efendim Büyükelçi yardım almadım” diyor şeklindeki yalan iddiaların hepsi boşa çıkarılmıştır. İşte; şimdi kendisi buradadır şu kadar bin dolar- şu kadar bin mark aldım diye kendi imzasıyla yazısı buradadır. “Efendim Merhamet Derneği yardım almamış” diyorlar. Merhamet Derneği’nin kendisi buradadır (yanındaki temsilciyi gösteriyor) “Evet IHH’nın getirdiği bütün bu 308 bin tonluk 3 milyon Marklık gıda yardımını biz de beraberce yardımcı olduk, dağıttık teslim aldık” beyanında bulunmaktadır. Ayrıca 308 bin ton gıda yardımını alan bütün yetkililerin imzalarıyla burada ve de cephe komutanlarının imzası, Adem Hacic, Şimal Cephesi Komutanı biraz sonra ne yapılmış anlatacaktır. Peki, bu şuradaki makbuzlar, buradaki makbuzların yekûnu nedir? Bakınız makbuzlar 4 sayfa, burada tam 70 tane makbuz hesaba katılmış 70 tane, aslı çok daha fazladır, bütün bu yapılmış olan yardımlar, 70 tane makbuzun toplamı 3.368.850 Doçemark, 218.366 Dolar, 8.500 Suudi Riyali, 1.146.371 de Türk Lirası karşılığıdır. Bunları takriben Türk Lirasına çevirirsek 44 - 45 milyar tutmaktadır. Ne bu? IHH’nın dışında… IHH 55 milyar lira yapmış, IHH’nın dışında da 45 milyar başka kanallardan Bosna'ya ulaştırılmıştır. Bosna’daki cephe komutanları dâhil, Bosna’daki yardım cemiyetleri dâhil, Bosna’daki Merhamet Derneği dâhil toplam 100 milyar liralık yardım aldıklarını huzurlarınızda beyan buyurmaktadır. Hepsi bu kadar mı? Hayır, çok daha fazlası vardır ama 3 - 4 gün içinde toplanan belgeler bunlardır. 100 milyar liralık yardım ilgililere ulaştırılmıştır. IHH kanalıyla ve Bosna yetkilileri kanalıyla bunlar yapılmıştır.

    Acaba, Türkiye’den bugüne kadar yapılan bütün yardımların hepsi ne kadardır?

    Bakın Türkiye’den yapılan bütün yardımlar, sayıyorum size: Milli Eğitim Bakanlığı Mensupları ve Öğretmenlerden yapılan yardım 15 milyar, Saman Gazetesi 500 bin Alman Markı, İnterstar Televizyonu 21,5 milyar, PTT mensupları 10 milyar. Toplandığı zaman Türkiye’den Refah camiası dışında yapılan yardımlar da 50 milyarı aşmaktadır. Refah camiasının yaptığı yardımların saydığımız sadece bir kısmı 100 milyardır. İşte vesikalar ve canlı yetkili şahıslar huzurlarınızdadır. İşte kimin teslimat aldığına dair, çoğu da çift imzalı mühürlü belgeler buradadır. Buyurun! Onun için, işte basın burada, hepsine açıkça ilan ediyorum, ne sorunuz varsa sorun. Ama bir daha da tezvirat yapmaya ve iftira atmaya tövbe ettirin bu fosilleri! Bak işte demokrasi budur. Çamur atabilirsin, ama arkadan da cevabını alırsın. Ve o çamur senin yüzüne yapışır kalır. Hem ülkenin menfaatlerini korumayacaksın bire taklitçiler! Halkın yapmış olduğu yardımları götürüp Sırplara aktaracaksın, bre taklitçiler. E mecburen halk senden kurtulup Müslümanlara yardım etmek için kanallar bulacak, teşkilatlar kuracak, sen de onlara merasimle madalya takacağına iftira atacaksın?! Bugün ne yapmak lazım gelir biliyor musunuz? Eğer Türkiye’de Adil Düzen olsa idi bugün başbakan gelir IHH'ya bir altın madalya asar, Merhamet Derneği’ne ayrı bir altın madalya takardı. Ve de olacak Allah’ın izniyle, Adil düzen gelecek ve bunlar yaşanacaktır. Böyle tezvirat yapıp halkı kışkırtmak için bu soğukta milleti Taksim’e toplamak nerde… Hakkı üstün tutmak ve mazlumların imdadına koşmak nerde?! Şimdi muhterem medya mensupları, daha fazla tek kelime konuşmaya lüzum olmadığına kaniyim, muhterem arkadaşlarıma kısaca söz vereceğiz bizzat kendilerinden gerçekleri duymanız için ve de arkasından size iki tane film göstereceğiz sonuna kadar mutlaka izleyin, çünkü kısadır dört dakikadır. Filmlerden bir tanesi IHH’nın Bosna'da yaptığı yardımları belgeliyor, bir diğeri de Bosna’daki bir Mercedes Benz yedek parça fabrikasının nasıl silah fabrikasına çevrildiğini gösteriyor. Bu silah fabrikası hangi paralarla, hangi şartlarda ve hangi engeller aşılarak kuruluyor ve cephedekilerin imdadına yetişiyor? O silah fabrikasına yapılan yardımlar ve onun bütün hammadde tedarikleri ki takriben 2 Milyon Mark tahmin ediyoruz, yani 22 Milyar lira da bu hesapların içine dâhil değildir.  Onu da katarsak 122 Milyarı geçiyor. Refah Partisi’nin dışındaki yardım ise sadece 50 milyarı ancak buluyor, bunun da ancak 5 milyarı Müslümanlara gidiyor. Evet Onların hepsinin (Refah'ın dışındakilerin) 5 milyarı Bosnalı Müslümanlara ulaşıyor; Refah en aşağı 122 milyarlık yardım yetiştiriyor. İşte hesap, işte belgeler, işte mühürler, işte senetler… Bak biz senetle konuşuyoruz, belgeyle konuşuyoruz ve işte şahitler ve resmi yetkililer huzurunda bunlar sizlere gösterilmektedir.

    İşte bu Erbakan’a; “Davaya ve mağdur Müslüman halklara harcanmak üzere toplanan paraları -güya devlet el koymasın diye- mala çevirip üzerine tapuladı, çocuklarına miras bıraktı, onlar da beytülmalın üzerine yattı” anlamındaki iftiralar atanların, ama şimdi kendileri, 28 Şubat’ta el konulan MGV mallarını kontrollerine almak ve gelirlerini sağmak üzere Recep T. Erdoğan’la seçim rüşveti pazarlığı yapanların nasıl bir fıtrata sahip olduklarını ve hangi fırsatçılık ve menfaatçılık damarıyla davrandıklarını hala anlamayanlar belki akıl fukarasıydı, ama farkına vardığı halde hala bu münafıkların faziletlerini anlatıp yalakalık yapanlar ise “vicdani ayarları bozuklardı!?”

     

     


    [1] http://www.serigundem.com/haber/20080826/ABD-den-timealemcom-a-yazdi.php

    [2] www.erbakan.net Video no: 162 –A Cd-1, 22:46 dakikadan itibaren





    Bu Haber 450 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS