• KATAR DALAŞI VE DOLAR SAVAŞI

    KATAR DALAŞI VE DOLAR SAVAŞI

    13 Haziran 2017

     
    | Devamı



        KATAR DALAŞI VE DOLAR SAVAŞI

     

    Basra Körfezi'nde Katar ile Suudi Arabistan'ın başını çektiği altı ülke arasında haftalardır tırmanan gerginlikle ilgili son derece sert bir karar alınmıştı. Katar bölgede tecrit edilip, abluka altına alınmıştı. Suudi Arabistan, Mısır, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri, Yemen ve Libya'nın aldığı Katar'la diplomatik ilişkileri kesme kararı uyarıcı, edilgen bir tavır değil tam tersine baskılayıcı, saldırgan ve çabuk sonuç almaya dönük bir adımdı. Körfez beşlisi kendi elçilerini geri çekmekle kalmayarak, Katarlı diplomatlara ülkelerini 48 saat içinde terk etmeleri için süre tanımıştı. Katar Yemen'de Husilere karşı savaşan Uluslararası Koalisyon'dan atılmıştı. Söz konusu ülkeler hava sahalarını, kara sularını ve limanlarını da Katar'a kapatmıştı. Suudi Arabistan'dan Basra Körfezi'ne uzanan bir yarımada olan Katar böylece kelimenin tam anlamıyla kuşatılmıştı. Anakarayla olan bütün sınır yolları da kapatılarak dış dünya ile bağlantısı neredeyse koparılmıştı.

    Bu hamle ABD'de Donald Trump'ın işbaşına gelmesiyle birlikte yürürlüğe sokulanİran'ın kuşatılması politikasının bir devamıydı. Trump geçen ayki Suudi Arabistan ziyareti sırasında bu politikayı iyice sağlama almış ve Suudi Arabistan'ı İran kuşatmasının merkezi konumuna taşımıştı. Riyad ile yapılan yüz milyarlarca dolarlık silah anlaşması bunun bir yansımasıydı. Oysa Katar yönetimi ise İran ile daha dengeli ilişkiler kurmaktan yanaydı. Umman ile birlikte Körfez İşbirliği Konseyi'nde İran'a karşı zayıf halkayı oluşturmaktaydı. Katar Emiri'nin daha sonra yalanlanan "İran'ın İslam dünyası içinde saygın bir güç olduğu" sözleri ve ABD'ye karşı İran'ı destekler tavrı Katar'ı Suudi Arabistan'ın hedefi yapmıştı.

    İran ile birlikte dünyanın en büyük doğal gaz kaynaklarına sahip olan, 15 milyar kanıtlanmış petrol rezervi bulunan Katar; jeopolitik konumu dolayısıyla da İran ile birlikte hareket ettiğinde Körfez dengelerini etkileyebilecek bir potansiyele sahip konumdaydı. Bu nedenle Suudi Arabistan Katar'ı, İran karşıtı koalisyonun bir parçası olmaya, bunu başaramazsa izole edilerek etkisini kırmaya çalışmaktaydı. Ayrıca Katar öteden beri Müslüman Kardeşler örgütüne hem siyasi hem de finansal destek sağlamaktaydı. Katar merkezli büyük Arap yayın kuruluşları bu örgütlerin yanında yer almakta ve bu Arap dünyasını etkilemeyi başarmaktaydı. Başta Suudi Arabistan olmak üzere diğer körfez krallıkları Mısır'dakine benzer bir isyan dalgasını rejim güvenliği açısından hayati bir tehlike saymaktaydı. Bu nedenle Katar'ın El Cezire gibi yayınlara son vermesini, bu tür örgütlere verdiği desteği kesmesini istiyorlardı.

    Katar ablukasının arkasında ABD derin devletinin (Siyonist merkezlerin), Ortadoğu’da Şii-Sünni savaşını başlatma stratejisi yatmaktaydı. Suudiler Katar’a müdahale ederse, İran buna sessiz kalmayacaktı. Böylece asıl kavgayı başlatan taraf İran sayılacak ve İslam coğrafyası (Ortadoğu) daha bir karıştırılacaktı. Bu durumda İran’ın soğukkanlı davranması, kışkırtmalara kapılmaması hayati önem taşımaktaydı. Türkiye’nin ise arabulucu rolünü oynaması ve yıllardır ihmal ettiği Erbakan’ın D-8 oluşumunu yeniden canlandırması lazımdı. AKP iktidarı, Amerika’nın Katar’ı sıkıştırıp İhva’nın ve Hamas’ın belini kırma hesaplarına asla alet olmamalıydı. Çünkü eğer “arabuluculuk”, Siyonist odakların bu şeytani amaçlarına hizmetkarlığa kılıf yapılırsa, bu vebalin altında bulunanların 77 sülalesi kalkamazdı!..

    Körfez İlişkileri Enstitüsü Kurucusu ve Direktörü Profesör Ali el Ahmed, Suudi Arabistan'ın, diplomatik ilişkilerini kestiği Katar'a yönelik ‘tam ölçekli bir istilaya' hazırlık içinde olduğunu vurgulamıştı.

    Sputnik'e konuşan Ali El Ahmed, Suudi Arabistan'ın son kararının, Katar'ı istila ederek zenginliğini ele geçirme hedefinin bir başlangıcı olabileceğini hatırlatmıştı. Ali el Ahmed,"Katar sınırı yakınında Suudi ordusunun hareketlendiğine dair bilgiler aldım. Suudiler, hazırlanıyorlar" açıklamasını yapmıştı. Suudilerin iki amacı olduğunu dile getiren Ahmed, "Birincisi, Katar'ı köle benzeri itaatkâr bir ilişki içine sokmak. İkincisi, Suudiler Katar'ın devasa nakit rezervini izliyor. Onu istiyorlar" ifadelerini kullanmıştı. Ahmed, Trump'ın Suudi Arabistan'dan yeni finansal taleplerde bulunduğunu, bu sebeple de paraya ihtiyaçları olduğunu aktarmıştı. Ve hatırlayınız, Siyonist odaklar ve Amerika Saddam’ı da, parasına konmak umuduyla kışkırtıp Kuveyt’e saldırtmışlardı?

    ABD’nin tutumu Katar krizinin gidişatını tayin etmede önemli rol oynamıştı. Belli ki Suudi Kralı Selman, Trump’tan cesaret almıştı. Trump, İran’ı kuşatmaya odaklı bölgesel politikalarını Suudi Arabistan ve BAE ile yürütürken Katar’ı bir adım geriye atmıştı. Suudi Arabistan ve dostları Katar’a karşı görülmemiş bir ‘çökertme harekâtı’ başlatmıştı. Bir haftadır medya dalaşıyla süren krizin sonunda Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Bahreyn, Mısır, Yemen’de Riyad güdümlü Hadi yönetimi, ‘bölünmüş’ Libya’nın bir kanadı ve Maldivler Katar’la diplomatik ilişkileri kesme kararı almıştı. Katar’a hava ve deniz sahaları kapatılmış, tüm uçuşlar askıya alınmıştı. Katar, Yemen’i yakıp yıkan operasyondan da çıkartılmıştı. BAE ayrıca Katar vatandaşlarına ülkeyi terk etmeleri için 14 gün süre tanımıştı. Onlarca yıldır dünyanın dört bir yanında Vehhabi ideolojisiyle aşırılıkçılığı yayıp ABD projesi El Kaide gibi örgütlerin doğuşuna fikir ve para babalığı yapan Suudi Arabistan, Katar’ı terörle suçlamaktaydı.

    Mısır ise Katar’ı El Kaide ve IŞİD fikrini yaymak, Sina Yarımadası’ndaki terör örgütlerine destek çıkmak, Mısır ve diğer Arap ülkelerinin iç işlerine karışmak ve İhvan liderlerini barındırmakla suçlamaktaydı. Oysa şimdi Husilere destek vermekle suçlanan Katar hâlbuki Yemen’i yerle bir eden savaşta Suudilerle omuz omuzaydı. Bahreyn’de terörü desteklemekle suçlanan Katar, bu ülkede barışçıl gösterileri bastıran müdahaleye 500 polisle katılmıştı. Suriye’de her nevi cihadi-selefi örgütü palazlandıran kötülükte de hepsi birlikte davranmıştı. Halbuki asıl mesele İran’dı. İki ülkenin İran’a karşı koyma konusundaki stratejileri her zaman farklıydı. Katar ile İran Suriye’deki vekâlet savaşında karşı cephelerde yer alsa da, El Cezire Arapça’nın yayınları Şii düşmanlığını yaysa da, Doha yönetimi İran ve Şii düşmanlığında Suudilerin safına katılmamıştı. Bunun birincil nedeni İran’la doğalgaz havzasını paylaşıyor olmasıydı. İkinci nedeni dış politikada kendi çizgisini oluşturma çabasıydı.

    1996’da Hammad el Sani babasını devirip Katar Emiri olduktan sonra İslam dünyasındaki Suudi ağının alternatifine oynayarak kendine nüfuz alanı açmaya başlamıştı. Bunun için El Cezire kanalını kurup İhvan çizgisindeki örgütlere desteği artırmıştı. “Yeni Katar”, Filistin’de Suud destekli El Fetih’e karşı Hamas’ı tutarken, Mısır’da Suud’dan beslenen Selefi hareketler ve Mübarek rejimine karşı İhvan’la ittifak kurmuşlardı. Suudiler, Lübnan’da Hariri ailesi üzerinden siyasi nüfuzunu sürdürürken Katar da mezhebi açıdan çapraz bir ilişkiyle Hizbullah’a elini uzatmıştı. Hizbullah’la Müstakbel arasında 2008’de yaşanan krizi Doha Anlaşması’yla çözerek arabuluculuk yeteneğini öne çıkarmıştı. Katar, İran’la Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) arasındaki gerilimlerden uzak duran Umman’la yakınlık sağlamıştı.

    Ve tabi, ABD’nin de Hizbullah, İhvan ve Hamas’la konuşabilen bir kanala ihtiyacı vardı. Katar böylesine bir işlevde taşeron olarak kullanılmıştı. En büyük Amerikan üssüne ev sahipliği yapan Katar’ın bu ilişkileri Washington’a rağmen yürüttüğünü söylemek imkânsızdı.

    Katar 1991’den itibaren 1 milyar dolar harcayıp ABD’ye Ortadoğu’daki en büyük üssünü inşa ederken Tahran’a da, “bu üssün İran’a karşı kullanılmayacağı” taahhüdünde bulunmuşlardı. Buna karşı Suudiler, 1979’dan beri İran’ın belini kırmak için, eline geçen her fırsatı değerlendirmek amacındaydı. Saddam’ın İran’a karşı başlattığı savaşın finansörlüğünü yapan Suudiler, 2000’lerin başından itibaren Tahran’ın nükleer programı karşısında çare olarak Amerikan-İsrail ortak müdahalesini görmeye başlamıştı. ABD’nin ‘Büyük Ortadoğu’ya yaptığı her müdahalenin İran’ı içine alacak şekilde genişletilmesi için fırsat kollamaktaydı. 1991 Birinci Körfez Savaşı, 2001’de Afganistan’a müdahale, 2003’te Irak’ın işgali ve 2011’de Suriye’ye vekâlet düzeni içinde müdahalede namlunun İran’a dönmesi için çok çalışılmıştı. Ama Suudilerin bastırmasına rağmen Amerikalılar doğrudan İran’ı vurmaya bir türlü yanaşmamıştı. Ne var ki paragöz Donald Trump bunları hayli umutlandırmıştı. ‘İranfobik’ Trump’ın ağzına 380 milyar dolarlık bal çalan Suudi Kralı Selman artık karşılığını ummaktaydı. Trump’ın 20-22 Mayıs’ta ilk yurt dışı gezisini yaptığı Riyad’da imzalanan silah anlaşmasına ilaveten İslami Askeri Koalisyonu ilan edilmiş durumdaydı. Hayali 40 bin kişilik askeriyle sözde İslam NATO’su hazırdı. Şii İran’a karşı ‘Sünni orduları’ sürekli kışkırtılmakta, arkalarını sıvazlayan ABD ve İsrail’in taşeronluğunu yaptıklarının farkına bile varılmamaktaydı” tespit ve tahlilleri haklıydı.

    5 Arap ülkesinin Katar ile tüm siyasi ilişkilerini kesmesi, Körfez bölgesinde son yıllarda görülen en büyük diplomatik krize yol açmış, olay savaş ve saldırı noktasına dayanmıştı. Peki, Katar krizi neden çıkmıştı? Katar'a ambargo kararı alan ülkeler özellikle de Suudi Arabistan bir süredir Katar'ın bazı terör gruplarına maddi destek sağladığı ve İran'la işbirliği yaptığı iddialarını gündeme taşımışlardı. Körfez ülkelerinin iddiasına göre Katar İran'la işbirliği yapmaktaydı. Aynı zamanda Körfez ülkelerinin terör grubu olarak tanımladığı Müslüman Kardeşler ve DAEŞ'e maddi destek sağladıkları da iddialar arasındaydı. Katar hükümeti ise 'teröre destek verdiği' iddialarını uzun süredir yalanlayıp bu iddiaların hiçbir kanıta dayanmayan mesnetsiz suçlamalar olduğunu savunmaktaydı.

    Katar krizini başlatan siber saldırı: Suudi Arabistan'ın başını çektiği iddialar Katar Ulusal Haber Ajansı'nın sosyal medya hesaplarına yapılan bir siber saldırı sonrası kriz tırmanmıştı. Katar Resmi Haber Ajansı QNA sitesinde 23 Mayıs gecesi Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamad Al Sani'ye atfedilen "ABD'ye karşı ve İran'ı destekleyici" açıklamalar yayınlamıştı. Açıklamalar kısa bir süre içinde medyada geniş bir şekilde yer almıştı.

    Katar krizinin arka planında ise Trump'ın kışkırtmaları vardı. Çünkü her şey Donald Trump'ın Suudi Arabistan ziyareti ile başlamıştı. Trump'ın kılıç dansı yaptığı o ziyarette Suudlardan terör konusunda somut icraatlar beklediğini aktarmıştı. Trump'ın ziyaretinden kısa süre sonra Katar krizinin patlak vermesi de asıl aktörün ABD olduğunu ortaya koymaktaydı. Çünkü:

    a) Suudi Arabistan’a satılan peşin 106 milyar, toplam 320 milyar dolarlık silahların kullanılması ve yeni silah pazarlarının açılması lazımdı.

    b) İslam ülkelerinin birbiriyle savaşıp güç kaybına uğraması ve İsrail’in Ortadoğu’da rakipsiz kalması sağlanmalıydı.

    c) Bu çatışmada Türkiye’nin de Suudi Arabistan ve Amerikan cephesinde yer alıp yıpratılması amaçlanmıştı.

    İsrail Savunma Bakanı Liberman’ın: "Katar ve bazı Arap ülkeleri arasındaki kriz, Arap ülkeleriyle iş birliği yapmak için İsrail'e büyük fırsat sunuyor" sözleri aslında bu krizin Siyonist amaçlarını ortaya koymaktaydı.

    İsrail basınında yer alan haberlere göre, parlamentoda konuşan Liberman, Katar ve bazı Arap ülkeleri arasındaki kriz İsrail için "büyük bir fırsat" demişti. Liberman, "Radikal İslami terör korkusuyla Katar'la ilişkilerini kesen ülkeler, İsrail'e, Arap ülkeleriyle radikal İslami teröre karşı iş birliği yapmak için büyük fırsat sunuyor. Arap ülkeleri bile bu bölgedeki riskin İsrail değil, terörizm olduğunu anladı. Bu durum iş birliği için fırsat." ifadelerini kullanmıştı. İsrail'in, Katar'la ilişkilerini kesen Arap ülkeleriyle iş birliğine açık olduğunu dile getiren Liberman, "Şimdi top onların (Arap ülkelerinin) sahasında." diyerek kışkırtmaktaydı. Filistin (İslami Direniş Hareketi) HAMAS'ın en büyük destekçileri arasında yer alan Katar, hareketin liderlerini de ülkede ağırlamaktaydı.

    Türkiye’den tarihi bir adım: Katar'a 5 bin Türk askeri gönderilmesine ilişkin anlaşma 07.06.2017 Çarşamba günü Meclis’te oylanmış ve onaylanmıştı.

    Hükümet, gündemin alt sıralarında bulunan, Katar'da TSK unsurlarının konuşlandırılması ve jandarma eğitimi konusundaki iki anlaşmanın, TBMM Genel Kurulu gündeminde öne çekilerek hemen ele alınması önerisini sunmuşlardı. Hâlihazırda Katar'da inşa edilen üs’te 200 Türk askeri danışman vardı. Üs 5000 kişilik personelin ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde tasarlanmıştı. Anlaşmanın Meclis'ten geçmesinin ardından Katar'daki Türk askerinin sayısının bu rakama ulaşması planlanmıştı. Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan daha önce Katar'a uygulanan yaptırımları doğru bulmadığını, Türkiye’nin Katar ile ilişkilerini geliştirerek sürdüreceğini açıklamıştı.

    Kuşatılan Katar’a Türkiye gıda yardımı yapacaktı!

    Sekiz ülkenin diplomatik ilişkilerini kestiği Katar'dan gıda temini ile ilgili önemli bir açıklama yapılmıştı. Reuters'a konuşan Katarlı bir yetkili, Türkiye ve İran'la gıda tedariki konusunda görüşmelerin yürütüldüğünü söylerken, gıda tedarikinin Katar Havayolları'na ait kargo uçaklarıyla sağlanması planlanmıştı. Reuters'in Katar hükümet yetkilisine dayandırdığı habere göre Katar Havayolları'nın kargosu ile gıda tedariki sağlanması için Türkiye ve İran ile görüşmeler anlaşma ile sonuçlanacaktı:

    Ama bir kuşkumuz vardı;

    Anlaşılan asıl hedef İhvan’dı. Bu kavga Müslüman Kardeşler teşkilatını terör örgütü sayıp saymama kavgasıydı. Yoksa Suudilerin de, Mısır’la Emirlikler’in de derdi İhvan’ı devre dışı bırakmak ve boğmaktı da Katar’a gözdağı mı vermeye çalışılmaktaydı? Yani İhvan’sız bir Ortadoğu projesi hazırlanmaktaydı. Asıl kuşkumuz şudur: Acaba Katar’ı ve tüm İslam coğrafyasını İhvan’dan arındırmak için mi düğmeye basılmıştı? Riyad’da, Başkan Trump’la Kral Selman’ın huzurunda oynanan ‘kılıç dansı’ bunun kılıfı mıydı? IŞİD’le eşzamanlı olarak silahsız, şiddetsiz, ılımlı İslami hareket olan İhvan da boğulmaya ve devre dışı bırakılmaya mı çalışılmaktaydı?

    Hamas, sezdiği bu sonu önlemek için, Erdoğan’ın ‘ezber bozucu’ dediği manevralar yapmıştı. Mayıs ayı başında yeni siyaset belgesini açıklamış, kendini İhvan’ın Filistin kanadı olarak tanımlamıştı. İhvan’dan bağımsız bir örgüt olduğunu açıklamış ve organik bağlarını koparmıştı. Bir hafta sonra da siyasi liderini değiştirip Doha’daki Halid Meşal, görevini Gazze’deki İsmail Haniye’ye devrettiğini duyurmuşlardı. Bütün bu gecikmiş ‘mesafe koyma’lar görüntüyü kurtarmış ama Katar’ı da Hamas’ı da Siyonist merkezlerin gazabından kurtaramamıştı. Yani Erdoğan’ın Katar’a askeri ve insani destek çıkışları, “İhvan’sız ve Hamas’sız bir Ortadoğu hesaplarına” dolaylı katkı sağlama amaçlı mıydı?

    ABD Başkanı Trump, Katar krizini çözmek için gösterilecek çabalara dahil olacağını açıklaması ve görüşmek üzere Katar Emiri ile Beyaz Saray’a çağırması bu kuşkularımızı artırmıştı.

    ABD Başkanı Donald Trump, Katar krizinin çözümü için Katar Emiri Şeyh Tamin bin Hamad Al Thani’yi Beyaz Saray'a, yani ayağına çağıracak kadar küstahlaşmıştı. Katar krizi konusunda ABD yönetiminden çelişkili açıklamalar gelmeyi sürdürürken, ABD Başkanı Donald Trump, "terör örgütleri ile bağlantılı olduğu" ve "ABD’nin İran’a karşı takındığı tavrı sorguladığı" gerekçesiyle eleştirdiği Katar Emiri Taim Bin Hamad Al Tani ile Beyaz Saray’da görüşebileceğini açıklamıştı. Ama emir bu teklife yanaşmamıştı.

    “Cumhurbaşkanı Erdoğan“Burada farklı bir oyun oynanıyor ama arkasında kimler var, onu henüz tespit edebilmiş değiliz” diyerek şaşkınlığını açığa vurmuşlardı. Çünkü Türkiye bu komplonun neresinde bulunmaktaydı ve ne zaman hedef tahtasına konulacaktı? Soruları henüz yanıtını aramaktaydı. “Bunun bir adım sonrası Türkiye mi olacaktı?” kuşkuları kafaları karıştırmaktaydı. Zira Körfez bölgesinde en güçlü müttefikimiz Katar’dı. Ayrıca Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın gönlünde ayrı bir yeri vardı. 15 Temmuz gecesi Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı ilk arayan isimlerden biri Katar Emiri olmuşlardı. WikiLeaks belgelerini açıklayarak Arap baharını tetikleyenler, Katar’a ait olduğu iddia edilen yazışmaları patlatarak bu kez Ortadoğu’daki yeni sürecin düğmesine basmışlardı.” diyen yandaşları korku sarmıştı.

    “Hatırlayınız ABD, Suud’u “terörü desteklemekle” suçlamış ve 1 trilyona yakın parasına el koymuşlardı. Trump seçim öncesi ABD’nin borçlarını Araplara ödeteceğini açıklamıştı. Suudiler bu olaydan sonra maaşlarını ödeyemez duruma düşüp borç almaya başlamışlardı. Yetmemiş Trump geldi bir de 300 milyar dolar borçlandırmış, yani silah satmıştı. Yani Suudiler cellatları ile anlaşmıştı. Bugün yarın Suudiler ile İranlılar arasında füze savaşı başlarsa kimse şaşırmasındı. Birileri bizim kanlarımız ve gözyaşlarımız üzerine kendilerine iktidar ve servet üretmeye çalışmaktaydı. Trump’ın Riyad’daki küre seansı ve kılınç dansının ardından olanlar bununla kalmayacaktı. BOP sonrası yeni bir süreç başlatılmıştı. Bu işin arkasında FETÖ bileşenlerinin de hesabı vardı. Bana kalırsa şu bizim düşen/düşürülen helikopter olayı, Ankara’nın Rakka’ya operasyon kararı, PYD’ye silah sevkiyatı, Kayıp Amerikan silahları, PYD’nin Rakka’ya sokulması, DAEŞ, PYD ve Esed arasında Halep konusunda anlaşma yapılarak DAEŞ’in kontrollü şekilde geri çekilmesinin sağlanması, hepsi bir planın parçalarıydı…” diyen Dilipak’a sormak lazımdı: Yahu bu BOP’un uzun yıllar eşbaşkanlığını yapan hangi kahramandı?

    Felaketin ulaşacağı boyutların farkına varan ve telaşa kapılan Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile bir telefon görüşmesi yapmıştı. Kremlin'den yapılan açıklamaya göre, Erdoğan ve Putin görüşmesinde iki ülke arasındaki ilişkiler ve Katar krizi ele alınmıştı.

    Kremlin basın dairesinin konuya ilişkin yayınladığı açıklamada, görüşmede ikili işbirliği konuları ele alınırken, ticari ve ekonomik ilişkilerin canlandırılması ve Türk Akımı projesinin hayata geçirilmesi için yürütülen çalışmaların değerlendirildiği aktarılmıştı. Açıklamada ayrıca iki liderin Suriye'de gerilimi azaltma bölgelerinin oluşturulmasına yönelik ortak çabalarına devam etme konusunda anlaştıkları belirtilirken Liderlerin, Basra Körfezi bölgesinde barış ve istikrarın korunması adına uzlaşıcı kararların alınması amacıyla ilgili tüm taraflara diyaloga geçme çağrısı yaptığı Ortadoğu'daki şiddetli krizin, terör tehdidiyle mücadele konusunda uluslararası toplumun uyum içinde ve sıkı bir koordinasyon ile hareket etmesini gerektirdiğinin vurgulandığı hatırlatılmıştı.

    Bu arada ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) Sözcüsü Albay Jeff Davis, Rakka operasyonuyla ilgili gazetecilerin sorularını cevaplarken, PYD/PKK unsurlarına destek verdiklerini tekrar vurgulamıştı.

    ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) Sözcüsü Albay Jeff Davis, Rakka operasyonunda PYD/PKK'nın ana omurgasını oluşturduğu Suriye Demokratik Güçlerine taktik ve silah desteğinin yanı sıra hava desteği ve füzelerle destek verdiklerini gururla açıklamış ve Türkiye’nin tepkisini dikkate bile almamıştı.

    ABD PKK-PYD’ye destek için hâlâ İncirlik Üssü'nü kullanmaktaydı!

    Türkiye’nin Rakka operasyonu kapsamında PKK terör örgütünün Suriye kolu olan PYD/YPG’ye silah verilmesi konusundaki hassasiyetleri karşısında dalga geçer gibi "duyarlı" olduklarını hatırlatmıştı. Rakka operasyonu kapsamında İncirlik Üssü'nün kullanılıp kullanılmadığına yönelik bir soruya, “İncirlik Üssü'nü tabi ki kullanıyoruz.”cevabını veren Davis, İncirlik’i ne tür operasyonlar için kullandıklarıyla ilgili detaylara girmekten sakınmıştı. Davis, “Rakkalıları, yapabiliyorlarsa, şehri terk etmeleri konusunda teşvik ediyoruz. Tabii bu oldukça zordur. DEAŞ halkı orada tutmak istiyor. DEAŞ’ın şehirden kaçmak isteyenleri toplu infaza tabi tuttuğuna yönelik haberler geliyor.” itirafında bulunmuşlardı.

    Yetmez Donald Trump'ın FBI'ın başına atadığı yeni Başkan Yahudi asıllı Christopher A. Wray'ın Fetullahçıların Bank Asya'sını dünyaya açan hukuk firmasının ortağı olduğu ortaya çıkmıştı.

    ABD Başkanı Donald Trump, Rusya soruşturması nedeniyle kovduğu FBI Başkanı Comey'in yerine atama yapmıştı. Trump'ın twitter hesabından FBI'ın başına atandığını duyurduğu Christopher A. Wray'ın ise Türkiye ile çok ilginç bir bağlantısı vardı. Trump'ın FBI için aday gösterdiği Wray’ın ortağı olduğu King and Spalding adlı hukuk firması, 2013 yılında Bank Asya’yı “İslami bankacılık” adı altında dünyaya açan şirket olduğu anlaşılmıştı. ABD’de 2000’li yılların başında Adalet Bakanı Yardımcısı olarak görev yapan Wray, özellikle dolandırıcılık konularında uzman bir hukukçu olarak tanınmıştı. Wray, 2005 yılından itibaren hükümet görevinden ayrılarak, King and Spalding firmasına ortak yapılmıştı.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan, AKP Genel Merkezi'ndeki iftar yemeğinde gündeme ilişkin açıklamalar yaparken hem Katar krizi konusunu hem de terör örgütü PYD'ye desteğini sürdüren ABD konusunu ele almış, cılız ve ciddiye alınmayan itirazlarını sıralamıştı.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan, krize rağmen Türkiye'nin Katar ile olan ilişkilerini sürdüreceğini söyleyip Katar'a yönelik 7 ülkenin başlattığı yaptırımların doğru olmadığını hatırlatmıştı. Erdoğan, ABD'nin Suriye'de terör örgütleriyle birlikte Rakka'da düzenlediği operasyonu ise hata olarak yorumlamıştı. Oysa; “Cerablus'tan DEAŞ'ı çıkardık, Rai'den çıkardık, Dabık'tan çıkardık, El Bab'tan çıkardık. 'Gelin bu işi beraber yürütelim' dememize rağmen, bu işi bizim terör örgütü olarak ilan ettiğimiz PYD ve onun silahlı kanadı YPG ile yürütme kararı almışlardır. Bize düşen hayırlı olsun demektir. Ama bizim topraklarımıza yönelik en ufak bir taciz olacak olursa biz de gereğini yaparız. Sizi rejim çağırmış olabilir, bizi de halk çağırmaktadır. Biz insani yardımlarımızı sürdürmeye kararlıyız” gibi tavizci ve teslimiyetçi yaklaşımların ciddiye alınmayacağı açıktır.

    CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun Katar krizine ilişkin konuşurken, “AKP'yi Müslüman Kardeşler'e verdiği desteği çekmeye çağırması” ise tam bir şaşkınlık ve şarlatanlıktı.

    CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Katar krizinin gerekçeleri arasında gösterilen Mısır'daki Müslüman Kardeşler'i terör örgütü saymıştı. Hükümeti, İhvan'ı (Müslüman Kardeşler) destekleyecek siyasetten uzak durmaya çağıran Kılıçdaroğlu, "Siz gitmişsiniz Müslüman dünyanın terör örgütü olarak gördüğü ihvanın simgesini (Rabia selamını) AKP’nin işareti olarak kullanıyorsunuz. Hani bunun yerlisi, hani bunun millisi. Bir terör örgütünün dört parmağını kendinize simge yaptınız." diyerek duyarsız ve tutarsız bir tavır takınmıştı.

    Bütün bunlardan sonra Suudi Arabistan’ın Katar’a bir hamle yapması beklentiler arasındaydı. Suudi Arabistan, Mısır, Bahreyn ve Birleşik Arap Emirlikleri, Katar ile bütün ilişkiyi kestiğini açıklamış ve çok ani bir kararla Katar’ın kara, deniz, hava sınırlarını kapatmışlardı. Suudi-Mısır ekseni denebilecek bu koalisyona ilerleyen saatlerde Yemen, Libya’nın bir parçası ve (uçak ve gemilerin Hint okyanusu çıkışını zorlaştıracak) Maldiv adaları da katılmıştı. Suudi Arabistan ve Mısır, Katar’ın adeta nefesini kesmek amacındaydı. Nitekim uçuş rotası olarak elinde yalnızca İran, Irak, Türkiye ve Rusya hava sahası kalan Katar hava yolları uçuşlarının büyük kısmını durdurmak zorunda kalmıştı. Trump iş başına geldikten sonra yaptığı bir açıklamada IŞİD’i yok ettikten sonra sıranın El Kaide ve Müslüman Kardeşlere geleceğini vurgulamıştı. Müslüman Kardeşler gibi ABD tarafından da terör örgütü sayılmayan bir hareketin ABD başkanı tarafından terör örgütleriyle birlikte anılması çelişkili yankılara yol açmıştı. Örneğin Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, İhvan’ı bir terör örgütü olarak değil, ideolojik bir örgüt olarak gördüğünü, terör örgütü ilan etmenin yanlış olacağını hatırlatmıştı. Suudi Arabistan ve Mısır ise Trump’ın bu açıklamasından cesaret bularak aslında buzdolabına kaldırılmış bir konuyu yeniden ısıtıp gündeme taşımışlardı.

    Ancak zamanlama açısından önemli bir nokta daha vardı: O da ABD Merkezi Komutanlığın (CENTCOM) Katar’daki karargâhından IŞİD’e karşı yürüttüğü Rakka harekâtının, Suudi Arabistan’ın bu hamlesinden iki gün önce, 3 Haziran’da başlamış olmasıydı. Yani Katar’ı IŞİD’e karşı koalisyondan çıkarmak, Suudi Arabistan’ın kendi öncülüğündeki Yemen koalisyonundan çıkardığını açıklaması kadar kolay olmayacaktı. (Rakka harekâtı konusunda şimdiye dek yapılmış tek resmi açıklamanın, Başbakan Binali Yıldırım’ın “Amerikalılar bize haber verdi” açıklaması olması da dikkat çekici bir durumdu ve ne ABD, ne Rusya, ne Arap, ne Kürt kaynaklardan bu harekâta dair bir açıklama nedense yapılmamıştı!?)

    Katar ile 6 Arap ülkesi arasındaki krizde yeni gelişmeler yaşanmaktaydı. Katar'dan uzlaşma mesajları gelirken krizin perde arkasından fidye meselesi çıkmıştı. Financial Times gazetesi Katar'ın kaçırılan kraliyet üyeleri için fidye verdiğini ortaya atmıştı.

    Mısır, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) dahil bazı Arap ülkelerinin ilişkilerini kestiği Katar, uzlaşma mesajları vermeye başlamıştı. Reuters ajansının haberine göre Katar Dışişleri Bakanı Şeyh Muhammed bin Abdurrahman es-Sani, Körfez'deki komşularına misillemede bulunmayacağını açıklamıştı.

    Öte yandan krizin perde arkasından, kaçırılan Katar kraliyet üyeleri ve fidye meselesi çıkmıştı.

    Katar Dışişleri Bakanı Es-Sani, 'farklılıkların diyalog yoluyla çözülmesi gerektiğini' hatırlatırken, Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) üyesi Kuveyt de itidal mesajı yayınlamıştı. Katar krizinin perde arkasına ilişkin İngiliz Financial Times gazetesi de bir iddia ortaya atmıştı. Gazete, Körfez ülkelerinin Katar'la tüm ilişkileri kesmesine neden olan olayın Nisan ayında Doha yönetimi tarafından El Kaide bağlantılı Tahrir el Şam örgütü ile İran destekli Şii milislere yapılan toplam 1 milyar dolarlık fidye ödemesi olduğunu yazmıştı.

    Erdoğan’la Katar Emiri’nin özel dostlukları!

    Başbakanlığı döneminde Sn. Erdoğan, çalışma ziyaretinde bulunmak üzere gittiği Katar'ın başkenti Doha’da, Emir Şeyh Hamed bin Halife Al Tani ile buluşmuşlardı. Katar Emiri'nin sarayındaki görüşmeye dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız da katılmışlardı. Edinilen ilk bilgilere göre görüşmelerde Türkiye-Katar ilişkileri ele alınmış, ekonomi, ticaret, enerji ve kültür alanlarında iş birliğinin artırılmasında mutabakata varmışlardı. Suriye'de son durum, Filistin-İsrail sorunu ve Mali’de yaşananlar da liderlerin gündemine alınmıştı.

    Suriye'de aynı saftalardı!

    Türkiye ve Katar, Suriye’deki krizin çözümü için de aynı safta yer almışlardı. İki ülke de, Suriye’de Esad’ın içinde yer almayacağı bir siyasi çözüme gidilmesinden yanaydı. Doha yönetimi, Erdoğan’ın ziyaretinden iki gün önce Suriye için insani yardım kampanyası başlatmıştı. Öte yandan, Başbakan Erdoğan Doha'da, Yunanistan Başbakanı Antonis Samaras’la da bir toplantı yapmışlardı. İki lider arasındaki görüşmede, güya Batı Trakya’daki Türk azınlığın durumu ele alınmıştı. Erdoğan, Samaras’ın, Yunanistan Parlamentosu'nun Atina’ya cami inşa edilmesini onayladığı haberini verdiğini söylese de, Kıbrıs konusunda tavizlere hazır olduğunun aktarıldığı kulislere yansımıştı. Erdoğan ayrıca Türkiye ve Yunanistan arasındaki 2. Yüksek Düzeyli İşbirliği Konsey toplantısının 5 Mart’ta Ankara’da yapılacağını açıklamıştı.[1]

    Erdoğan, Katar Emiri’ni havaalanında karşılamıştı.

    Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan, Trabzon'a gelen Katar Emiri Şeyh Temim Bin Hamad Al Sani ile bölgede kış turizmi yapılabilecek alanları ve Katar’a kiralanacak yaylaları helikopterle havadan dolaşmışlardı. Sn. Recep T. Erdoğan akşamdan geldiği Trabzon'da geceyi Ramada Otel'de geçirmiş, Türkiye- Katar Yüksek Stratejik Komite toplantısı için Trabzon'a gelecek Katar Emiri Halife Bin Hamed Al Sani'yi havaalanında karşılamıştı.

    Katar Emiri 4 milyona satın aldığı taya "Erdoğan" adını koyacak kadar samimi dostlardı. Sputnik'te yer alan habere göre, dünyaca ünlü atçılık yatırımlarıyla da tanınan Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamad El Tani, 2015 Tattersalls Tay Satışları'nda 750 bin guineas'a (yaklaşık 4 milyon TL) satın aldığı taya "Erdoğan" adını koymuşlardı.

    Katar Emiri’nin yükseliş macerası

    2003 yılında babası Şeyh Hamad Bin Halife Al Tani, ülkenin gençlerini güçlendirmeye ve değişim ihtiyacına vurgu yaparak “Milletimizin tarihinde yeni bir sayfa açmanın ve yenilikçi fikirleri ile yeni neslin sorumluluk üstlenmesinin zamanı geldi. İktidarı Şeyh Tamim Bin Hamad Al Tani’ye devrediyorum. Bu görev için güvenilir olduğuna eminim” sözleriyle Katar yönetimini oğlu Şeyh Hamad Bin Halife Al Tani’ye devretmesiyle Körfez ülkelerindeki 'ölene kadar tahtta kalma' geleneğini bozmuşlardı.

    İngiltere’de batılı eğitim almış olan Şeyh Tamim tahta geçince babası gibi Batı ile iyi ilişkileri geliştireceğini ve babası döneminde kurulan ittifakları sürdüreceğini açıklamıştı. Babasının iktidarında bazı siyaset bilimcilere göre Katar “yeniden doğmuş” ve doğalgaz gelirleri çölde kurulan ülkenin yeniden inşasına harcanarak, ülke hem bölgede hem de dünyada etkin bir oyuncu halini almıştı. Şeyh Tamim’in görevini kansız ve sessiz sedasız teslim alması ülkenin istikrar arayışı olarak yorumlanmıştı. Aynı zamanda bazı analistlere göre genç Emir, babasından daha ılımlı bir anlayıştaydı. Uluslararası Olimpiyat Komitesi üyesi de olan Tamim, 2006’da Mısır'da yayımlanan El Ahram gazetesi tarafından “Arap dünyasındaki en iyi spor kişiliği” seçildiği açıklanmıştı. Şeyh Tamim yönetime geçtikten sonra Katar’ın 2022’de Dünya Kupası'na, 2014’te Uluslararası Yüzme Şampiyonası’na ev sahipliği yapması için çaba harcamıştı.

    Ülkenin dış yatırımlarının kontrolünü elinde bulunduran Katar Yatırım Otoritesi’nin (QIA) başında olan Şeyh Tamim Bin Hamad Al Tani, Lübnan’dan Yemen’e, Darfur’dan Filistin sorununa pek çok çatışmada arabuluculuk yapmıştı. Şeyh Tamim aynı zamanda Kâbil ile ilişkilerin iyileştirilmesi için Taliban’ın Katar’da bir siyasi büro açmasına izin çıkarmıştı. Katar Emiri Şeyh Tamim Bin Hamad Es Sami, son dönemde katıldığı uluslararası forumlarda, savaşa değil, barışçıl yöntemlere dayalı "önleyici diplomasi" ve diyalog kültürü çağrısında bulunarak, aşamalı bir reform sürecini hayata geçirmeye çalışan hükümetlere yönelik desteğini vurgulamıştı.

    Şeyh Tamim Bin Hamad Es Sami göreve geldikten sonra, Katar’ın diplomasisi özellikle Mısır, Irak ve Suriye’de yaşanan son gelişmelerle önemli ölçüde değişikliğe uğramış ve ABD’nin yanında yer almıştı. Ancak ABD işbirlikçi kuklalarına “nikahlı karısı muamelesi” değil “kapatması” muamelesi yapar ve kolaylıkla gözden çıkarıp harcardı.

    Katar İslami Mezhepler Zirvesi’ne ev sahipliği yapmıştı

    2007 Ocak ayında Katar'ın başkenti Doha'da İslâmî mezhepler arasında yakınlaşma ve diyalog amacıyla geniş çaplı bir uluslararası ilmî toplantı yapılmıştı. 44 ülkeden 216 ilim adamının katıldığı ve "İlmi Vahdette Yakınlaşmanın Rolü" başlığıyla düzenlenen toplantıyı, Katar Üniversitesi Şeriat Fakültesi, Ezher Üniversitesi ve Tahran'daki İslâmî Mezhepleri Yakınlaştırma Uluslararası Komitesi hazırlamıştı. Amerikan emperyalizminin mezhep fitnesini daha da alevlendirmek için yeni oyunlara başvurduğu bu dönemde böyle bir toplantı düzenlenmesi birçok yönden önemli bir adımdı ve umutlandırıcıydı. Toplantıda en çok Sünnî kesimden Prof. Yusuf el-Karadavi'nin, Şiî kesimden de İslâmî Mezhepleri Yakınlaştırma Uluslararası Komitesi'nin başkanı Âyetullah Muhammed Ali et-Teshirî'nin konuşmaları tartışılmıştı. Üstad Karadavî açılış oturumunda yaptığı konuşmasında “mezhepler arasında yakınlaştırma ve diyalogun gerekli olduğunu, ancak bunun için açık sözlü olmak gerektiğini vurgulamıştı. Karadavi bu açıdan Şiî yayılmacılığı çabalarına ve Sahabeyi kötüleyen yaklaşımlarına tepkisini dile getirerek, Şiî dinî önderlerden bu konuda açık tavırlı olmalarını hatırlatmıştı. Ayetullah Teshirî de yaptığı konuşmada Sünnîlerin Şiîlere yönelik tekfire ve Safevî nitelemesine son vermeleri gerektiğini vurgulamıştı. Bazı Katar gazeteleri bu konuşmaları "atışma, karşılıklı birbirini kötüleme" anlamına gelen Sicâl başlığıyla aktarmış, ancak Ayetullah Teshirî buna tepki göstererek: "Benimle kardeşim Allâme Yusuf el-Karadavi arasında kesinlikle sicâl vuku bulmamıştır" ifadesini kullanmıştı.[2]

    Katar’ın tarihi ve coğrafi yapısı

    Katar; Basra körfezinde, kuzeye doğru boynuz gibi uzanan; batısı, kuzeyi ve doğusu Basra körfezi ile çevrili bulunan bir yarımadadır. Güneyden ise Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri ile sınırlıdır. Yüzölçümü 11.427 kmdir. Yarımadanın ilk sakinlerini, usta birer gemici olan Kananitler oluşturmuşlardır. 628 yılında İslamiyet’i kabul eden Kananitler, denizcilikten sağladıkları gelirlerle zengin ve lüks bir hayat kurmuşlardır. Bu sebeple, Emeviler ile araları açılmış ve bağımsız bir yönetime kavuşmuşlardır. Ülkeye adını veren Katari İbn el Fucaa, bir hariciydi. Onun yerine geçen Ali bin Muhammed, sistemli bir ordu kurarak, hâkimiyet alanını Bahreyn ve Katar yarımadasının dışına kadar taşımıştı. Abbasi döneminde (869), Katar toprakları yeniden geri alındı.

    Abbasi yönetimi altındayken, Ebu Said el-Cannabi bölge toprakları üzerinde; karı, davar ve mal ortaklığını savunan ve komünizmin ilk örneğini oluşturan Mazdek felsefesinden etkilenmiş olan ve Şiiliğin İsmailiye kolunun bir şubesi sayılan Karmati mezhebine sahip çıkmış ve bu mezhebi daha sonra Ebu Tahir Süleyman bütün körfez bölgesine ve Güney Arabistan'a kadar geniş bölgeye yaymış ve bölgede zulüm ve baskı düzeni kurmuşlardı. 1076 yıllarında, Körfez bölgesi ve Güney Arabistan halkı ayaklanarak, zulüm ve baskıdan kurtulmayı başardı. Bundan sonra Karmatiler kendi bölgelerine, yani Katar ve çevresine çekilip kalmıştı.

    16. yüzyılda, Arap yarımadası ile birlikte Katar, Osmanlı hâkimiyetine alındı. Arabistan'da Vahhabi mezhebinin ortaya çıkışı ve hızla yayılışı ile birlikte Katar Vahhabilerin eline geçti. Ancak Katar şeyhleri, İngilizlerle işbirliği yaparak, 1916 Antlaşmasıyla, savunma ve dışişleri bakımından İngiltere'nin egemenliğine sığındı. 1939 yılında ülke toprakları üzerinde zengin petrol rezervleri bulundu ve 1949 yılında ticari olarak petrol ihraç edilmeye başlandı. Petrolün bulunuşuyla birlikte, ekonomik yönden İngiliz nüfuzu iyice arttı. 1970'te İngiltere'nin Körfez'den çekilmesiyle birlikte, 1 Eylül 1971'de Ülke, bağımsızlığına kavuştu ve Arap Birliği ile Birleşmiş Milletler'e üye yapıldı. Katar, İslâm hukukuna dayalı meşruti monarşi ile yönetilmektedir. Bakanlar kurulu üyelerinin çoğunluğunu Et-Thani ailesinin fertleri oluşturur. Bakanlar kuruluna, "Eş-Şura" adı verilen ve toprak sahiplerini, çiftçileri ve iş adamlarını temsil eden 30 üyeli bir Danışma Meclisi yardım eder.

     


    [1] Kaynak: Al Jazeera ve ajanslar

    [2] 24 Ocak 2007, Vakit gazetesi

     

















    Bu Haber 853 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS