• İSLAM’DA İLK ANARŞİ HAREKETİ; HZ. OSMAN’IN KATLİ VE NETİCELERİ

    İSLAM’DA İLK ANARŞİ HAREKETİ; HZ. OSMAN’IN KATLİ VE NETİCELERİ

    04 Ağustos 2019

     
    | Devamı


    İSLAM’DA İLK ANARŞİ HAREKETİ;

    HZ. OSMAN’IN KATLİ VE NETİCELERİ

            

    (Ahmet Akgül Hocamızın 13 Temmuz 2019 İzmit Değerlendirme Toplantısı Bant Çözümleridir.)

    Cenab-ı Hakk’a sonsuz şükürler olsun, Milli Çözüm Dergisi yazarları ve Marmara Bölgesi Temsilcileri olarak bir değerlendirme toplantısında daha bir aradayız. Bugün, İzmit’te Ufuk’ların misafiri olduk Elhamdülillah. Cenab-ı Hakk bu haklı ve hayırlı yolda bugüne kadar lütfettiği kolaylık ve başarıları bundan sonra da devamlı kılsın. Bugünkü sohbetimizde; Cenab-ı Hak’kın vaat ettiği ve Kendi katından lütfedeceği zafer vukuu bulduğunda ve inşaallah mü’minler imkân ve iktidar sahibi olduklarında; hangi tür sıkıntılarla karşılaşacaklarına ve hangi tedbirleri almak ve nelere hazırlıklı bulunmak lüzumuna değineceğiz inşaallah.

    Bu konu; tarih boyunca bütün mücahit mü’minlerin uğradıkları en önemli sıkıntılarından birisini oluşturmaktadır. Ancak bizim bir şansımız var; önümüzde Asr-ı Saadet’ten bugüne yüzlerce örnek bulunmaktadır. “Mü’minler iktidar olduklarında hangi tür sıkıntılar onları yıprattı, daha büyük başarılara ulaşmalarını engelleyen sorunların başında neler vardı?” sorularının doğru yanıtlarını bulur ve gerekli tedbirleri alırsak işimiz kolaylaşır. Bu konuda bizler şanslıyız ama, bunca tecrübeleri görmezden gelir ve yapılan hataları tekrar edersek, aynı sorunlar bizim için de büyük zorluklara yol açacaktır; bundan Allah’a sığınıyoruz. Bakınız önce Efendimiz (A.S)’ın 23 yıllık çok sıkıntılı, sancılı bir tebliğ ve cihat döneminden sonra ve özellikle Medine’ye hicretlerinin ardından ve ondan sonraki büyük zaferlerin arkasından, hamdolsun İslam’ın iktidarı sağlamlaştı. Devlet imkânlarıyla Müslümanlar huzur ve hürriyete ulaşmıştı. Böylece eski eziklik ve sıkıntı dönemleri geride bırakıldı, ama Efendimizin vefatından sonra her birimizin mutlaka ders alması ve aynı hatalardan uzak kalması gereken çok önemli sorunlar yaşandı ve Müslümanların imtihanları giderek zorlaştı.

    Hz. Ebubekir Sıddık Efendimizin döneminde toplu dinden dönme “irtidat” hareketleri yoğunlaştı. Elbette bunlar fırsat kollayan bir kısım çevrelerin, bazı cahil kabileleri kışkırtmaları sonucunda oluşmaktaydı ve öyle tesadüfen olmuş olaylar sanılmasındı. Hz. Ebubekir Sıddık efendimizin dirayeti sayesinde bu isyanlar bastırıldı. Hz. Ömer Efendimizin ciddi tedbirleriyle İslam’ın adaleti her tarafta insanlara güven sağlamış ve fırsat kollayan münafıkların oyunlarını bozmuşlardı. Ama Hz. Osman Efendimizin son dönemlerine doğru; İslam’ın içinden çıkan ilk anarşi girişimi olarak niteleyebileceğimiz bir isyan hareketi, bir terör hareketi tezgâhlanmıştı. Arkasından maalesef çoğu günümüze kadar sarkan, bugün bile pek çok sıkıntıların sebebi sayılan sorunlar ortaya çıkmıştı. Çünkü “Şia - Ehl-i Sünnet” ayrışması, “Hariciler” denen ekibin ortaya çıkması, birçok itikadi ve siyasi kamplaşmaların oluşması, hep Hz. Osman Efendimizin şehadetinden sonra patlak veren sorunlardı. Hz Osman Efendimiz; giderek dini, imani ve vicdani hassasiyetlerin azaldığını; bunun yerine “belki yakın akrabalarımı önemli görevlere atarsam, dini hassasiyetle olmasa bile, hiç değilse aşiret gayretiyle benim şahsımda İslam’a ve devlet nizamına sahip çıkarlar” kanaati ve içtihadıyla Mısır gibi büyük vilayetlere atadığı Valileri, çok önemli devlet imkânlarıyla zenginleştirdiği bazı yakın çevreleri, O’nun bu iyi niyetini istismar ederek Hz Osman’ın ve İslam iktidarının geleceğini tehlikeye atmaktan sakınmamışlardı. Şahsi çıkarları, nüfuz kazanmaları ve imtiyaz sahibi olmaları; kısaca mal mülk peşinde koşmak gibi nefsi davranışları her şeyin önüne geçmiş ve tabi bütün bunların suçlusu ve sorumlusu olarak da bazı çevreler Hz. Osman Efendimizi görmeye başlamışlardı. Özellikle Yahudi dönmesi İbn-i Sebe ortaya çıkmış ve bu tür rahatsızlıkları ve huzursuzlukları kışkırtarak Hz. Osman aleyhinde bir kamuoyu oluşturmayı planlamış, bir anarşist ekip kurmayı ve kışkırtmayı başarmıştı. Hatta şikâyet edilen şahısların başında, Hz. Osman Efendimiz Mısır’a tayin ettiği üvey kardeşi olan Abdullah Bin Ebi Serh vardı. Bu şahıs; -Hz. Peygamber Efendimizin (S.A.V) Mekke Fethinde öldürülmesini emrettiği beş on kişi arasındaydı- Hz. Osman Efendimizin çok yüksek şefkat ve merhametine sığınarak ve onun bu duygularını istismara kalkışarak, Resulüllah’ın huzurunda kendisine şefaatçi yapmışlardı. Hz. Osman onun bağışlanması ve affolunması için ısrarla aracılık yapmış, Efendimiz de bunu kıramayıp, isteksiz de olsa bu talebini kabul buyurmuşlardı. Ve işte bu zât (Abdullah Bin Ebi Serh), daha önce vahiy kâtipliği yaptığı halde dinden irtidat ederek Mekke’ye kaçmış, müşrikler de buna bir kısım dünyevi imkânlar sağlayarak Dinimizin ve Peygamberimizin aleyhinde kışkırtıp; “Bakın Hz. Muhammed (A.S)’ın vahiy kâtipliğini yapan insan bile; Hz. Cebrail’in falan gelmediğini, böyle şeylerin Peygamber Efendimiz tarafından uyduruluverdiğini söylüyor” dedirterek, Müslüman olmak üzere vicdanları yumuşayan insanları ellerinde tutmak ve İslam aleyhinde propaganda yapmak için bu kişiyi kullanmışlardı. Bu kişi daha sonra sözde tövbekâr olunca Hz. Osman (RA) onu Mısır Valisi yapmıştı. Mısır’da uygunsuz bir kısım icraatları dolayısıyla halk memnun kalmamış ve huzursuzluklar başlamıştı.

    Hz. Osman’ın Evinin Kuşatılması ve Hunharca Katlolunması!

    Ve zaten belirttiğimiz gibi, fitne kumkuması onun şahsında Hz. Osman aleyhinde bir kampanyaya dönüşmüş durumdaydı. Derken birkaç yüz kişi Mısır’dan çıktılar, yollardan kendilerine kattıkları ve bir kısım şeyler va’ad ederek aldattıkları insanlarla beraber birkaç bin kişiyi bulan bir anarşist ekip Medine’de Hz. Osman Efendimizin evini kuşattılar. Hz. Ali Efendimiz defalarca Hz. Osman’a gitti. “Ya Emîrü’l-mü’minîn, şu anda benimle birlikte hareket edeceğine kanaat getirdiğim beş yüz silahlı insan var. Müsaade edersen bu çapulcu takımını dağıtırım” demesine rağmen Hz. Osman: “Hayır, benim yüzümden kan akmasına gönlüm razı olmaz, Müslümanlar arasında birbirine kılıç çeken ilk insan ben olmak istemiyorum!” diyerek, o yüksek şefkat ve merhametiyle Hz. Ali’ye müsaade etmemişti. Hz. Ali yine buna rağmen oğulları ve Hz. Peygamber Efendimizin torunları olan ve cennet gençlerinin efendileri sayılan Hz. Hüseyin ve Hz. Hasan Efendilerimizi günlerce Hz. Osman’ın evinin çevresinde nöbet tutmaya gönderdi. Bu arada sahabeden birçok insanın, Hz. Osman’ın bu kuşatılması karşısında, bazı hataları unutup ona sahiplenmeleri ve açıkça destek vermeleri gerekirken, maalesef bir kısım nefsi duygular ve yapılan yanlışlıklara itirazlar sebebiyle; isyancıları haklı gören konuşmalar yapanlar bile görülmekteydi. Bunlar kaderin hikmeti ve tarihin cilvesidir ve ders almamız gereken hadiselerdir ki; hatta Hz. Ayşe Validemiz, Efendimizin mübarek gömleğini çıkarıp göstererek: “Resulüllah’ın gömleği eskimeden ey Osman! O’nun sünnetini ve sistemini eskittiniz” şeklindeki sitemli sözlerle o da üzüntülerini ve yapılan icraatlarla ilgili tenkitlerini dile getirmişti. Bazıları ve özellikle Emevilerin çıkarcı takımı da Hz. Osman’a yakınlıklarını kullanarak, Şam’da Hz. Muaviye’nin etrafında organize olmuşlardı. Bunlar; bir kısım kimseleri ve meseleleri de kızıştırıp, Hz. Osman’ın başına bir bela gelmesini istiyorlardı. Çünkü eğer Hz. Osman bir saldırı sonucu ortadan kaldırılırsa, bunun suçunu Hz. Ali’ye ve başkalarına yükleyecekler, Emevi saltanatının kurulmasına fırsat bulacaklardı. Gerçi Hz. Muaviye Şam’da birkaç bin kişilik orduyla gelip bu asileri dağıtabilirdi, zira günlerce bu kuşatma devam etmişti. Onları dağıtmalarını istediği halde buna da Hz. Osman yine şefkati, merhameti nedeniyle müsaade etmemişti. Ve sonunda maalesef asiler, Hz. Osman’ın evine dalıp Onu şehit etmekten sakınmamışlardı. Onun evine girip insafsızca şehit edenler arasında Hz. Ebubekir efendimizin oğlu ve Hz. Ayşe validemizin kardeşi olan Muhammed bin Ebubekir de bulunmaktaydı. Mısır’dan gelen Malik bin Eşter gibi savaşçı, toplumda ağzı laf yapan ve hatırı sayılan bir kısım insanlar da vardı. Sonunda maalesef Hz. Osman’a hunharca saldırmışlar ve ellerini kana bulamışlardı. Hz. Osman o kadar acı bir şekilde şehit edildi ki ve Medine’ye öylesine bir korku havası girmişti ki, cenaze namazını dahi birkaç gün kıldıramamışlardı. Çıldırmış eşkıyalar o denli azıtmışlardı ki, gömüldüğü yeri fark edip çıkararak; Onun mübarek naaşına hakaretler, işkenceler yapmışlardı. İslam tarihinde ilk önemli anarşi olayı dememizin nedeni artık anlaşılmış olmalıydı.

    Hz. Ali’nin (RA) Halifeliği Kabul Etmeye Mecbur Kalması

    Ancak böyle kalmadı. Hemen arkasından, Medine halkının bazıları ve isyancıların elebaşları; o zaman Aşere-i Mübeşşere’den hayatta olan ve Hz. Ömer Efendimizin kendi yerine halife tayin etmek için şûraya seçtiği zâtlardan Sa’d Bin Ebu Vakkas Hazretlerine, Hz. Zubeyir’e, Hz. Talha’ya vardılar, “Sen Halife ol!” teklifini sundular… Ama kimse böyle bir ortamda ateşten gömlek olan halifeliği sırtına almak istemedi. Buna rağmen defalarca geldikleri Hz. Ali Efendimiz de önce bu teklifi geri çevirdi, ama sonunda ısrarlar üzerine; ümmetin geleceğini ve İslam’ın gereklerini düşünerek mecburen kabul etti. Etti ama bu sefer, hatta Hz. Osman Efendimizin kuşatılma sırasında sahiplenmeyenler ve dolaylı yönden belki de kuşatan eşkıyaları haklı görenler, şimdi Hz. Ali Efendimize: “Haydi Osman’ın intikamını al!” diye sıkıştırmaya başladılar. Hz. Ali ise; “Daha yeni iş başına geldik, fesat ehlinin ve fitnecilerin henüz tespitini yapamadık. Hepsini birden bastıracak ve bunların fitnesini sonlandıracak tedbirleri almak biraz zaman ister” demişti. Ama bazıları: “Artık beklemenin anlamı yok, bir an evvel Hz. Osman’ın intikamını al ve suçluları cezalandır” diye sıkıştırmışlardı. Böyle zor durumlarda hata yapmamak için çok dikkatli olmak lazımdı. Hz. Ali’nin de bu konuda bazı hatalar yaptığı konuşulmaktaydı. Belki de Hz. Ali; “Eğer isyana karışanların bir kısmını ele geçirirsem ve onlara bazı yetkiler verirsem, bunlar diğer anarşistleri bana teslim ederler ve bu işi kolaylıkla bastırırım” içtihadı ve düşüncesiyle, bizzat Hz. Osman’ın kuşatmasına katılanların başında bulunanlardan Muhammed Bin Ebu Bekir’i ordu komutanı yaptı, Malik Bin Eşter’i başka önemli bir göreve atadı. Bu da haliyle aleyhinde fırsat kollayanların işini kolaylaştırdı. Böylece fitne fesat çıkarmak isteyenlere bahane doğmuş olmaktaydı. Zaten Hz. Muaviye, sürekli; “bu iş Hz. Ali’nin ihmalkârlığıyla oldu!” diyerek, Onun aleyhinde kampanya başlatmış ve kendisi de Hz. Osman’ın doğal varisi olarak ortaya çıkmıştı.

    Bunlardan Alacağımız Dersler Şunlardı:

    Niye bunları anlatıyorum? Bakın kardeşlerim; biz bu konuda en mutedil, en dürüst, en gerçekçi tavrı gösteren Ehl-i Sünnet’e mensup insanlarız. Bize göre bu olayda Hz. Ali haklıydı, karşısına çıkanlar ise hatalıydı. Bakın kelimeleri seçerek söylüyorum. “Hz. Ali haklıydı, karşısına çıkanlar ise hatalıydı!” Hz. Ali bile karşısına çıkanları hiçbir zaman küfürle ve nifakla suçlamamıştı, sadece “kardeşlerimiz bize karşı hata yaptılar”buyurmuşlardı. Ancak peygamberler dışında sahabe de olsa, sahabenin büyükleri de olsa, cennetle müjdelenenler de olsa, nihayet insanlık sıfatıyla -bilerek ve hıyanet kastiyle, hâşâ İslam’a düşmanlık niyetiyle yanlış yapmazlar, günaha yanaşmazlardı ama- herkes nefsani davranabilirlerdi. İçtihatlarında hatalara düşebilirlerdi. Atamalarında ve insan tercihlerinde yanılabilirler, nefsi davranabilirlerdi. Zaten biz, Peygamberler dışında; Sahabe-i Kiram’ı da Veliler ve Mürşitler dâhil bütün insanları da, ancak hatalarıyla ve günahlarıyla beraber sevmemiz gerekirdi. Dava kardeşlerimizi de hatalarıyla ve günahlarıyla beraber seversek bu hakiki sevgidir. Bir insanı hatasız diye sevmek, onu ilahlaştırmak demektir, hâşâ! Derken o sırada Mekke’ye giden Hz. Ayşe validemiz, yanına aldıkları önemli zevatla ve biraz da akrabalık bağının verdiği rahatlıkla, -çünkü Hz. Zübeyr, Hz. Talha bunlar birbirlerinin yakınlarıydı- hepsi birlikte“Hz. Ali’nin, Hz. Osman’ın intikamını alma konusunda gevşek davrandığı” iddiasıyla çevrelerine adam toplamaya başlamışlardı. Hz. Ali Efendimiz bunu duyunca mecburen, bu fitne ateşi büyümesin diye ve onlara ders olsun düşüncesiyle topladığı bir güçle onların üzerine vardı. O sırada Hz. Ayşe validemiz de bir devenin hörgücü üzerinde özel yapılan bir muhafaza (hevdeç) içinde bulunmaktaydı. Hz. Ayşe validemizin bindiği deve sürekli konuşulduğu için bu olaya Cemel Vak’ası denmiş, bu olay böyle anılmıştı. Tabi o sırada: “İyi de burada bizi bastırmak için güç bulan, toplayan Hz. Ali, niye Hz. Osman’ın katillerini bulmak ve cezalandırmak için böyle gayretli davranmadı?” diyenlerin haklı itirazları yanında haksız tarafları da vardı. Çünkü böyle durumlarda; Dinin, milletin, ümmetin, devletin, birliğin, dirliğin gereğini yapmak lazım gelirken suçlu aramak, kendini haklı bulup bütün suçu karşısındaki insanın sırtına atmak kolaycılıktır ve sonunda ümmetin felaketine yol açacaktır.

    Mekke Fethinde Müslüman Olanların Fırsatçılığı ve Ebu Cehil Yandaşlarının İntikam Hırsı!

    Tabi şu da bir gerçek ki; işte böyle bir durumda -Mekke Fethinde- Müslüman olan kolaycı tipler, hemen fesatlığa başlamışlardı. Mekke Fethini bekleyerek, Müslüman olmak için fırsat gözleyenler ve samimi olarak iman edenler de vardı ama fethin mecburiyetiyle, gönlünden istemeden zahiren Müslüman görünenler de vardı ki bunların çoğu da Beni Ümeyye’den (Emevi ailesinden) ve Ebu Cehil’in çevresinden olanlardı. Bunlar Efendimiz zamanında ortaya çıkamamış ve intikam için fırsat bulamamışlardı. Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer de bunlara fırsat tanımamıştı. Hz. Osman’ın yüksek şefkatinden ve merhametinden doğan, kendi yakın çevrelerini akrabalarını öne çıkarma, onlara imkân sağlama ve önemli makamlara atama gibi onun yaptığı icraatları ve içtihatları bahane ederek asıl İslam’a kin kusmak ve İslam’ın özünü bozmak için fırsat kollayanların, yani Mekke Fethinde Müslüman olmuş ama iman kalplerine henüz girmemiş olanların da bu olayların çoğalmasında ve yayılmasında önemli bir payı vardır. Tekrar hatırlatıyorum; şimdi bunları niye anlatıyorum, ders çıkarmamız için. Yoksa masal olsun, hikâye olsun diye değil… Geçmişteki olayları nakletmek, ders çıkarmak ve ibret almak; böylece aynı yanlışlardan sakınmak içindir. Zaten Hucurat Suresinin 14. Ayetinde: “Bedeviler (her asırdaki cahil, gafil, taklitçi ve menfaatçi kesimler; kavim ve kabilesiyle övünen cahil kimseler): "Biz de iman ettik" derler. (Onlara) De ki: "(Hayır) Siz iman etmediniz; ancak (mecburen) İslam (görünüşte Müslüman veya teslim) olduk deyin.” (Çünkü) İman henüz kalplerinize girmiş değildir.”  Evet, Allah Müslümanlara zafer verecek ve o süreçte herkes hayret edecek. Meğer ne kadar da dine ve Adil Düzen’e hasret çeken insan varmış! “Biz de bugünü bekliyorduk”diyenler çıkacakmış… O güne kadar Hakk’ın, hayrın, Kur’an’ın, davanın aleyhinde olmuş, Hakk’ı savunan bir avuç sadık mü’min için yapmadıkları fitne, fesat, iftira kalmamış insanlar, nasıl da böyle hemen mü’min rolü oynamaya başlayacakmış, gücü kuvveti görünce nasıl dönüş yapılacakmış… Göreceksiniz. Siz bugün; basit hataları, yanlışları ve nefsani davranışları yüzünden kızdığınız, kalbi alâkayı kopardığınız şu öz kardeşlerinizin kıymetini bilmezseniz… Yarın da böylesi fırsatçı ve kolaycı tiplerle iş birliği yapıp Hak davayı bugüne kadar getirdiğiniz kimselerle yolunuza devam etmezseniz, işte bu gafletler bizim için de büyük belalara sebep olacaktır. Zaten Secde Suresi’nin son ayetlerinde bunlar hatırlatılmaktadır. Fetihten sonra da elbette samimi mü’min olanlar da vardı. Ama birçoğu da esteizübillah: “Münafıklar, inkârcılar hep alayvari soruyorlar: ‘Yav; sadık ve doğru iseniz, bu fetih ne zaman. Yıllardır konuşup bekleyip duruyorsunuz!?” Öyle soruyorlar ki “Allah’ın va’adi yoktur, boştur, sizin zafer umudunuz hayali kuruntulardır, boş verin böyle şeyleri, hani nerede her sene söyleyip durduğunuz zaferi boşuna bekliyorsunuz!.. Allah; “Bu kesin zafer gelecektir.” demeye bile tenezzül etmiyor ve onlara şöyle buyuruyor: “(Onlara) De ki: Fetih geldiği gün; o güne kadar iman etmeyenlerin, o gün zahiren iman etmeleri onlara hiçbir fayda sağlamayacak. Ve onlara bakılmayacak ve mühlet tanınmayacaktır. (Ey Resulüm ve ey mü’minler!) Sen onlardan yüz çevir ve (Allah’ın va’ad ettiği günleri) bekleyip, gözle. Çünkü onlar da (başlarına gelecekleri sezmiş, korku ve endişeyle) bekleşip duruyorlar.”(Secde: 28-29-30). Evet, Allah’ın va’adi Hak’tır. Mutlaka İslam’ın zaferi vukuu bulacaktır.

    Sahabe-i Kiram’ın Hepsine Saygı Duyulmalıdır!

    Bu arada tabii Cemel Vak’ası gibi olaylar İslam tarihinde dönüm noktalarından olup, fitne fesadın ve her asırdaki anarşik olayların bile bahanesi yapılmıştır. Aklı başında bir Müslüman bunlardan ders almalıdır. O gün yapılan yanlışlıklara düşmemeye çalışmalı ve Sahabenin hepsine ama hepsine hüsnü zanla bakmalıdır. Çünkü hepsi mübarektir, Efendimizin hatırına onları sevmemiz gerekir. Bazı yanlışlar yapılmış olabilir, hatalar yapılmış olabilir. Ama tekrar ediyoruz Sahabe-i Kiram’ın bu yanlışlıkları; hâşâ İslam’a düşmanlık kastıyla ve İslam’ı bozmak amacıyla değil, beşeriyet icabı, o da bir kısmı, bazen mal makam sevdası, bazen imkân iktidar hırsı, bazen nefsi bir kısım duyarsız tutarsız tavırları yüzünden meydana gelmiştir. Ancak hepsini buna rağmen sevmek ve hürmet etmek gerekir, çünkü bu din bize onlardan gelmiştir. Sahabeyi sen yok farz eder ve bir kısmına düşmanlık beslersen, bu nedenle onların rivayet ettiği Hadislere de rağbet etmezsen, bu şekilde adım adım Efendimizle irtibatımız kesilir. Efendimizle irtibatımızı sağlayan Hadis-i Şeriflerdir, O’nun sünnetidir. Onu bize taşıyanlarla ilgili suizannımız bu irtibatı koparır. Bu tavır; Kur’an’ı keyfi yorumlama ve kendi arzuları istikametinde din uydurma yoluna sokar ki örnekleri ortadadır. Tabi daha önce münafıklıkları deşifre edilmiş ama belli bir müddet ses edilmemiş insanlar da böyle olayları fırsat olarak değerlendirmişlerdir. “Ya Ali, sen misin filan zaman benim hesaplarımı boşa çıkaran ve bozuk ayarımı ortaya koyan?..”, “Sen misin filan zaman benim hıyanetimi açığa vuran ve bana sert yapıp gururumu kıran!.. İşte fırsat bu fırsattır, hadi bakalım.” Ve tabi Mekke Fethinde istemeden Müslüman olmak zorunda kalmış, dinsizlik düzenleri yıkılmış, ama hâlâ eski saltanatlarını, küfür nizamının onlara sağladığı imkânları, kolay nefsani hayatı arzulayan insanlar da böyle fitne fesat zamanında hemen ortaya çıkarlar, kendilerine taraftar bulurlar ve onları kışkırtırlar. Cemel Hadisesi’nde ne kadar acıdır ki; Efendimizin bütün hayatı boyunca Sahabe-i Kiram’dan ve düşmanlarından vefat edenlerin sayısı 470 civarında olup 500’ü bulmazken, maalesef sadece Cemel Vak’asında birkaç gecede 13 bin Müslüman, çoğu sahabe birbirini kırmışlardır. İşte münafıklık, fesatlık ve fırsatçılık bu kadar tehlikeli tahribatlara yol açmaktadır. Şimdi kalkıp da filan haklıydı, filan haksızdı diye tartışmak anlamsızdır. İmam-ı Şafi’nin dediği gibi: “Madem onların kanlarına elimiz bulaşmadı, şimdi ileri geri konuşup dilimizi de bulaştırmamamız lazımdır!” Ama tarihten ders almak, ibret almak, bu tür yanlışlıklardan sakınmak ve böylesi fesatçılara fırsat tanımamak için bunları bilmemiz de gereklidir. Tekrar ediyorum; Sahabe-i Kiram’ın hepsi istisnasız adildir, mü’mindir, Efendimizin Hadisiyle:“Her biri, gökteki yıldızlar gibidir.” İhtilaf konuları dışında hangisine tabii olursanız kurtuluşa erersiniz. Onların sana yanlış gelen; Kur’an’a, İslam’a uygun düşmeyen tarafları olabilir, onları bırakırsın ama genel hatlarıyla onu örnek almak, onlara büyük bir muhabbetle ve samimiyetle saygı duymak imanımızın bir gereğidir. Sahabenin de bazı zafiyetleri olabilir, gafletleri olabilir, nefsani hesap ve menfaatleri olabilir. Ama asla dine hıyanetleri söz konusu değildir. Onun için Sahabeyi bazı sapkın topluluklar gibi; hâşâ küfürle itham etmek, cehennemlik görmek şeytana hizmetçiliktir.

    Milli Görüş ve Milli Çözüm İnkılabını Bekleyen Tehlikeler de Vardır!

    Kardeşlerim daha önce “Erbakan Devrimi” kitabımızda yazmıştık. Milli Görüş, Milli Çözüm iktidarını bekleyen tehlikeler ve alınması gereken tedbirler başlığı altında, fırsat bulunca bir daha okumakta fayda vardır.

    A) Elbette bu içimizden çıkacak fitne fesat ehli fırsatçılar yanında; Siyonist mihrakların, Haçlı odakların kendi güdümlerindeki devletleri ve terör örgütlerini kullanarak Müslümanların iktidarı hakkında, Adil Düzen inkılabı karşısında; basınla, medyayla, gazetelerle, olmadı anarşik hadiselerle, hatta savaşları körükleyerek bunu durdurmaya çalışacaklardır. Yoksa hemen teslime yanaşmayacaklar, “ne yapalım elimizden gitti” deyip razı olmayacaklardır.

    B) Ve yine dış güçler kendi emirlerindeki mason locaları, mafya teşkilatları, hatta içimize sızıp kontrolüne aldıkları tarikatlar, medya organları eli ile de İslam, Milli Çözüm ve Adil Düzen iktidarlarını bozmaya çalışacaklardır.

    C) Hatta kendi öz kardeşlerimize; “Milletvekilliği senin hakkındı, Bakanlık senin hakkındı, Başbakanlık senin hakkındı, filan imkân, iktidar senin hakkındı, bak bugün dışlandın, bundan sonra tavrını ortaya koy, tarafını seç!” diyerek dünyalık hesaplarla öz kardeşleri birbirine kışkırtmaktan sakınmayacaklardır. Tarihte yaptılar, Ashab-ı Kiram’a yaptılar, daha sonra defalarca tekrarladılar, artık bundan sonra yapmayacaklar mı? Oysa Başbakanlık bir tane, yüzlerce insanın gönlünde o makamda oturmak yatar. İyi de hangisine versen öbürü haksızlığa uğradım derse ne olacaktı? İşte burada; gerçek iman, kadere iman, nasibe iman bizi yanlış yapmaktan korumalıdır. “Ben hizmette ortak oldum, bu şeref kardeşimin olsun. Onun şerefi, fazileti, başarısı benim başarım”diyebilme olgunluğudur. Müslümanları rahatlandıracak, İslam inkılabını ayakta tutacak düşünce budur.

    Erdoğan’ın Yanılgısı ve Ettiğini Bulması

    Şimdi Sn. Erdoğan yeni parti kurmak isteyen Davutoğlu’na ve Ali Babacan’a saldırıp hıyanetle suçluyordu. Zaten Abdullah Gül’de ve diğerlerinde gerçekten öyle ciddi, samimi bir gayret ve cesaret de yoktu. Abdullah Gül; “partiyi kurun, seçime hazırlanın, benim de yüzde yüz kazanacağım şartlar hazır olunca haber verin geleyim”diyordu. Bunun dışında bir risk alamaz, bir sıkıntıya katlanamaz, hali ortada, ayarı görülüyordu. Buna rağmen Cumhurbaşkanı ne diyordu? “Bizi arkamızdan bıçakladılar!” Eee, ne bekliyordun? Aynı şeyi sen Erbakan’a yaptın; hem de İslam ümmetinin rahata çıkacağı, İslam Adil Düzeninin kurulacağı, İslam Ortak Pazarı, İslam Savunma Paktı gibi bütün bu teşkilatların kurulacağı, yeryüzünde yeni bir hakikat medeniyetinin doğacağı günleri siz boşa çıkardınız! Sen şimdi hain dediğin bu insanlarla beraber; hem de dış güçlerin kışkırtması ve nefsani duygularınızın kabarmasıyla, Erbakan’ı arkadan bıçakladınız! Aynısı başınıza gelmeyecek mi sandınız!? Kaldı ki Erdoğan’a karşı ortaya çıkanların bir marifeti, bir fazileti, bu yanlışlıkları düzeltecek bir gayreti, bir samimiyeti, bir projesi var mı? Hayır! Ne diyordu Davutoğlu; Liberalist parti kuracakmış... İyi de zaten en iyi Liberalist AKP idi, senin farkın ne, farkın yok. Yani bunlar dış güçlere diyorlar ki: Bu kullandığınız arabanın atları yoruldu, bunlar rahatsızlandı, bunlar artık yük taşıyamaz, bunların yerine arabaya bizi koşun!... Oyun buydu…

    D) Stratejik görevlere, mutlaka sadıklar atanmalıdır!..

    Sadakat ve samimiyeti yıllarca ve çok sıkıntılı imtihan ortamında denenmiş, belirlenmiş, ehliyet ve liyakati ispat edilmiş kardeşlerimiz dururken; yandaşlara, yoldaşlara, akrabalara, yakınlara, yüzümüze riyakârlık yapanlara imkân sağlamaya kalkanlar bilsinler ki, en büyük belayı kendi başlarına açacaklardır. Onun için bu konuyu anlatıyorum. Allah’ın inayetiyle ülkemizin ve İslam âleminin imkânları doğru kullanıldığında, yer altı, yer üstü kaynaklarımız uygun harcandığında ve adil bir ekonomik sistemle bunlar canlandırıldığında; değil akrabalarına ve yakınlarına, toplumun tamamına yetecek fırsatlar doğacaktır. Zaten bizim görevimiz her vatandaşa huzur ve hürriyet sağlamak; hangi dinden, hangi görüşten, hangi partiden, hangi mezhepten olursa olsun; hatta Müslüman olsun olmasın, bütün insanların temel insan haklarını korumak, onlara insanca yaşayacakları şartları oluşturmaktır. Bizim asıl amacımız ve sorumluluklarımız bunlardır. Ama stratejik noktalara sadakati denenmiş “ehil ve emin” insanları değil de; “bu benim taraftarım, bu benim yakınım, bu benim adamım” dediklerini getirirsen, başına bela açmak için başka bir şeye gerek kalmayacaktır. Kendi kendini felakete atarsın o zaman… İşte bunun için bu tarihi gerçekleri anlatıyoruz. Ama hem kardeşin olur hem de liyakat, hizmet, sadakat ehli olursa, elbet o da değerlendirilir. Yani bir insanın kardeşi olmak suç değildir. Sadece kardeşindir diye mahrum edilmemelidir.

    Velhâsıl kardeşlerim, öyle bir gün gelecek ki İslam toplumundan ve hatta öz dava mensuplarından; paraya düşkün olanlarını anlarlarsa rüşvetle, maddi imkân sağlayarak aldatmaya çalışacaklar; bunun için hainler, Siyonistler, işbirlikçiler fırsat kollayacaklar… Kadına meyilli olanları bulurlarsa, şehvetle azdırmaya uğraşacaklar… Korkak ve pısırık kimseleri tanırlarsa, tehditle ailesiyle şantaj yapacaklar; sana tuzak kuruluyor, sana bomba atılacak diye canıyla, hayatıyla korkutacaklar… Davanın çilesini çekmemiş insanları; ucuz kahramanlık, komutanlık ve makamlık va’adiyle aldatacaklar… Yani küfür nizamı yıkılacak, Adil Düzen kurulacak ama şeytan ölmüş olmayacak. Fesatlık bitmiş olmayacak. Bizim de imtihanımız sonlanmış olmayacak. O gün de imtihanımız başka türlü devam edecektir. Allah’ın lütfettiği imkânları ve iktidarı hangi yolda hangi amaçla kullanıyorsun, tarihten bu olayları ders alıyor musun? Sadakati, samimiyeti, 50 yıllık, 30 yıllık gayreti mi öne alıyorsun, yoksa hazır yüzüne güleni ve hesabına geleni mi öne çıkarıyorsun? Bütün bunlar da bizim imtihanımız olarak sürüp gidecektir. Cenab-ı Hak, bizi bize ve nefsi dürtülerimize terk etmesin, inayet ve nusretini eksiltmesin. (Amin.)

    Cemel Vak’asındaSahabe-i Kiram’ın büyüklerinin içtihadi kanaat aykırılıkları ve dini duyarlılık farklılıkları rol oynasa da Sıffin Savaşı’nda ise; maalesef siyasi ve içtimai arzuları ve maddi çıkar çatışmaları, hatta ikbal ve intikam hırsları ağır basmıştı. Yani Sahabe dahi olsa bir insan; bazı zafiyetlerinden, nefsaniyetlerinden ve gaflet halinden bütünüyle kurtulmuş sayılamazdı. Ancak her iki olay da bazı fırsatçı ve fesatçı takımlarınca istismara kalkışılmış, taraftarlar kendilerini haklı çıkarıcı Dini gerekçeleruydurmuşlardı. Ve zaten günümüze kadar yansıyan siyasi, itikadi, felsefi ve mezhebi ayrışma ve çatışmaların ilk çıkış dayanağı da Cemel Vak’ası ve Sıffin Savaşı yapılmıştı.

    Cemel olayında Hz. Ali (RA) haklı, karşısında olanlar hatalıydı… Ama bunlar asla şaki, bağiy, hain ve zalim olarak yaftalanamazdı. Bizzat Hz. Ali Efendimiz bu rakipleri için: “Hata eden kardeşlerimiz” buyurmuşlardı. Ve maalesef her iki tarafta da maddi beklentilerine, nefsi dürtülerine ve dünyevi heveslerine kapılıp, İslam kardeşliğine ve Kur’ani ve vicdani kriterlere aykırı davrananlar vardı. Ama SIFFİN SAVAŞI’nda ise, yine Hz. Ali (RA) haklıydı; doğru ve dobra davranmıştı, karşı tarafın elebaşları ise isyankâr, hilekâr, riyakâr ve sahtekâr bir tavır takınmışlardı. Bunların dünyalık hesapları ve planları ve nefsani çıkarları ağır basmıştı. Haksızlık ve yanlışlık yapmışlardı ama bütün bunlara rağmen yine de“küfür”le ve “mürtedlik”le (dinden dönmekle) suçlanamazlardı. Ehli Sünnet itikadında “Günah-ı Kebair” işleyenler bile küfürle yaftalanamazdı. Zaten Sahabeyi ve diğer mü’min şahsiyetleri, hatalarıyla ve günahlarıyla birlikte sevmek asıldı, yoksa birilerini hatasız ve günahsız diye sevmek onu -hâşâ- ilahlaştırmaktı…

    İyi Niyet ve Gayretle Beraber, Sürekli Ahiret ve Hesap Endişesiyle Yaşamalıdır.

    Her hayırlı ve yararlı konuda gayretten ayrılmamalıyız, samimiyetten uzaklaşmamalıyız. Doğruluk ve adaletten daha büyük dostumuz ve dayanağımız yoktur. İyi niyet ve istikametten ve davanın yıllar boyu gayretini çekmiş ve hizmetini yüklenmiş sadık kardeşlerimizden ve onların kıymetini bilmekten daha sağlam bir garanti yoktur. Gayret, gayret, gayret!.. Onun için buraya gelirken bir kısmını yolda, bir kısmını burada yazdığım üç kıtalık bir şiirle sohbeti tamamlamak istiyorum:

    “Çalış çırpın yorulma, Hak davandan usanma. Çün Nusret-i İlahi, bu gayrete âşıktır!” Nusret-i İlahi: Allah’ın yardımı demektir. Allah’ın yardımı kime gelir? Samimiyetle gayret ehline verilir. Yani “Nusret-i İlahi gayrete âşıktır” dediğim, himmete erişmek için gayretin gerekliliğidir. “Hikmetle bak her şeye, tesadüf olur sanma” Her şey takdirin cilvesidir. Hiçbir şey ve başımıza gelen her bir olay… Bu âlemde, çevremizde, ülkemizde olan hiçbir şey tesadüfen olmuyor. Canlı cansız varlıklarda, böceklerde, kuşlarda, havada, suda… Evet hepsinde Cenab-ı Hakk’ın sonsuz kudret ve sanatı zuhur ediyor. Bütün bunlara ibretle ve dikkatle bakan elbette bir hayranlık duyar, Allah’ın rahmet eserleri ve kudreti karşısında hayretler içinde kalır. İşte inayet-i İlahi bu hayranlığa ve hayrete âşıktır. Mevla’sına ve davasına âşık insanlara, yol zorluğu sorulmaz. Soranlara da “ne zorluğu, ben manevi bir zevkle ve şevkle geldim, âşkımı ve heyecanımı manevi katık ve yakıt edindim!..” yanıtını verir. “Maksudunu arayan, çalışmakla yorulmaz!” Masallara konu olmuş Şirin’in hatırına Ferhat Amasya’da dağı delmiş. Delinir mi, delinir! “Dosta sadık sevdalı insan, sağa sola savrulmaz. Nazlıdır vuslat gülü, hoş hasrete âşıktır…” Yani nazlı vuslat gelini, senin hasret çekmenden, onun peşinde divaneye dönmenden hoşlanıverir; sevgiliye hemen yüz göstermez, bilerek hasret çektirir. Tekrar okuyorum:

            

    Çalış çırpın yorulma, Hak davandan usanma

    Çün Nusret-i İlahi, bu gayrete âşıktır…

    Hikmetle bak her şeye, tesadüf olur sanma

    Bil; inayet kuldaki, bu hayrete âşıktır…

          

    Davasına âşıksa, yol zorluğu sorulmaz

    Maksudunu arayan, çalışmakla yorulmaz

    Dosta sadık sevdalı, sağa sola savrulmaz

    Nazlıdır vuslat gülü, hoş hasrete âşıktır…

            

    Her şey yaratan Allah, sebepler ancak faktör

    Herkes imtihandadır, kader filminde aktör

    Simülasyon kullanır, taşıyan külli traktör

    Haddi zatında vahdet, bu kesrete âşıktır…

            

    Cenab-ı Hak Kendi rızası ve davası yolunda, sadece Müslümanlara değil, bütün mazlumlara ve tüm insanlığa huzur, hürriyet ve refah sağlamak amacıyla; bugüne kadar bize lütfettiği bu samimiyeti, bu gayreti, bu ciddiyeti ve istikameti bundan sonra da devam ettirsin. Rabbim mü’minlere, müstakim ve mücahit kimselere va’ad ettiği ve inşaallah lütfedeceği büyük devrim ve zaferi gösterdikten sonra; tarih boyunca mü’minlerin uğradığı felaket ve musibetlere benzer şeylerden Rabbim bizleri uzak etsin. Doğruluktan, kulluk şuurundan, davaya sadıklarla birlikte olmaktan, “Nerede olursanız olun, her zaman her yerde sadıklarla beraber olun” ayetinin emrine uymaktan bizi uzaklaştırmasın. (Amin.) Allah’a emanet ediyorum, hepinizi tebrik ediyorum, teşekkür ediyorum. El- Fatiha!






























    Bu Haber 429 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS