• HZ. OSMAN’IN MAZLUMEN KATLOLUNMASI VE FİTNE KAPISININ KIRILMASI -2-

    HZ. OSMAN’IN MAZLUMEN KATLOLUNMASI VE FİTNE KAPISININ KIRILMASI -2-

    25 Eylül 2019

     
    | Devamı


    HZ. OSMAN’IN MAZLUMEN KATLOLUNMASI

    VE

    FİTNE KAPISININ KIRILMASI -2-

            

    Sıffin Savaşı’nın Ayrıntıları

    Hz. Muaviye'yi, Hz. Ali’ye Biat Etmekten Alıkoyan Kuruntuları

    Muaviye, Hz. Ömer ve Hz. Osman döneminde Şam Valisiydi. Hz. Ali Hilafete geçince, onu görevinden azledip yerine Abdullah b. Ömer'i tayin etmek istedi. Ancak Abdullah b. Ömer mazur görülmesini isteyerek bu teklifi kabul edemeyeceğini beyan etti. Bunun üzerine Hz. Ali, Şam'a Sehl b. Huneyf’i gönderdi. Sehl, Şam'a giremeden zorla geri gönderilmişti.

    Hz. Muaviye (R.A) yakını olması hasebiyle Hz. Osman'ın ka­tillerinden kısas alınması hususunda kendisini sorumlu görmekteydi.

    "Haksız yere öldürülenin velisine bir yetki tanımışızdır. Artık o da öl­dürmekte aşırı gitmesin. Zira kendisi ne de olsa yardım görmüştür." (İsra: 33) ayetini kendisine delil göstermekteydi. Bu sebeple Muaviye (R.A) insanları topladı ve Hz. Osman hakkında onlara bir konuşma yaptı. Onun haksız yere öldürüldüğünü ve bu işi de helâl haram tanımayan münafık sefih bir grubun yaptığını hatırlattı. Çün­kü onlar haram ayda ve haram beldede bu kanı akıtmışlardı. İnsanlar bu konuşmadan hayli etkilenip duygulanmışlardı. Muaviye'ye destek mahiyetinde sesler yükselmeye başlamıştı. O cemaat içinde Resulüllah (S.A.V.)'in ashabından bir grup da vardı. Onlardan biri -ki o, Mürre b. Ka'b idi- kalktı ve;

    Resulüllah (S.A.V.)'den işittiğim Hadis olmasaydı konuşmazdım. Resulüllah (S.A.V.) fitneleri ve fitnelerin yakınlığından bahsetti. O esnada el­biselerine bürünmüş biri geldi. (Onu işaret ederek); "Bu (kişi), o gün hidayet üzere olur." buyurdu. Kim olduğunu öğrenmek için kalkıp baktım. Osman b. Affan olduğunu öğrendim. Onunla yüz yüze geldim ve sordum: "Bu mu?" dedim. Efendimiz: "Evet." buyurdu. (Sahih-i Sünen-i Ibni Mâce 1/240)

    Hz. Muaviye'nin, kan davasını gütmede istismar ettiği daha tesirli bir Hadis de vardır. O da, Numan b. Beşir'in Hz. Aişe (R.A)'dan naklettiği şu Hadistir:

    "Ya Osman! Belki Allah sana bir gömlek giydirir, münafıklar senden onu çıkarmanı istediklerinde onu, bana kavuşuncaya kadar sakın çıkarma!" Resulüllah (S.A.V.) bu sözü üç defa tekrar etti. Hadisi rivayet eden Numan b. Beşir diyor ki: (Hz. Aişe'ye) "Ey mü'minlerin anası, bunu daha önce niçin rivayet etmemiştin?" di­ye sordum. O da bana; "Unutmuştum, vallahi hatırlamamıştım." dedi. (Numan b. Beşir de­vam ediyor): "Bu Hadisi Muaviye b. Ebi Süfyan'a nakledince benim rivayetimle iktifa etmedi, mü'minlerin annesine mektup yazarak bu Hadisi kendisi­ne yazmasını istedi. O da ona yazarak gönderdi." (Müsned-i Ahmed 240 Hadis sahihtir.)

    Muaviye liderliği altındaki Şam halkının, Hz. Ali'ye biati terk edişindeki gerekçeleri; Hz. Osman’ın katilleri üzerinde Allah'ın hükmünün icra edilmemesi iddiasıydı. Onlar; önce kısas, sonra biat diyorlardı. Muaviye'nin Vali kalmak, hatta Halife olmak gibi nefsi hesaplarına bu gibi şeyleri bahane edip etmediği ise ahirette ortaya çıkacaktı. Çünkü O, bu işin şûranın altı üyesinden birine ait olduğunu bilmiyor olamazdı. Yine O, Hz. Ali'nin kendisinden daha faziletli ve bu işe daha hak sahibi biri olduğu­nu da bilmiyor olamazdı. Yine O, Sahabenin icma’ıyla Medine'de biatin tamamlan­mış olduğundan da haberdardı.

    Hz. Muaviye’nin Mü’minlerin Emiri Hz. Ali'ye Yanıtı

    Hz. Ali, Muaviye'ye çok sayıda mektup gönderdi. Ancak Muaviye bunların hiçbirine cevap vermedi. Mektupların gelişi, Hz. Osman'ın kat­ledilişinin üçüncü ayına kadar devam etti. Bundan sonra Muaviye bir ada­mıyla birlikte bir mektup gönderdi. Hz. Ali bu adama; "Geridekiler ne durumda?" diye sordu. Adam; "Kısastan başka bir şey istemeyen bir topluluğun yanından geliyo­rum. Onların her biri intikam ateşiyle yanıp tutuşuyor. Altmış bin yaşlı şu anda Osman'ın -Dımaşk minberine asılı- gömleği altında ağlaşıyor" deyince, Hz. Ali; "Allah'ım, Osman'ın kanından beri olduğumu Sana arz ediyorum!" buyurmuşlardı. Sonra Muaviye'nin elçisi dışarı çıktı. Dışarı çıkar çıkmaz Hz. Os­man'ı katleden hariciler öldürmek üzere ona saldırdılar, o ise canını on­lardan zor kurtarmıştı. (El Bidâye Ve'n Nihâye 7/240)

    Hz. Ali’nin Şam’a Sefer Hazırlığına, oğlu Hz. Hasan’ın Karşı Çıkması

    Muaviye'nin ret cevabı Hz. Ali'ye ulaşınca, Hz. Ali Şam'a sefer yap­maya karar verdi. Mısır'daki Kays b. Sa'da, Kûfe'deki Ebu Musa el Eş'arî'ye ve Basra'daki Osman b. Huneyf'e mektup yazdı ve savaşa asker hazırlamasını emretti. İnsanlar etkili konuşmalar yaparak onları savaşa ve hazırlık yapmaya teşvik etti. Kuşem b. Abbas'ı Medine'de bırakarak yola çık­tı. Kendisine itaat edenlerle birlikte isyan edenlere karşı savaşmaya gidi­yorlardı. Bu sırada oğlu Hz. Hasan Ona geldi ve; "Babacığım, bunu yapma. Zira bu sebeple Müslüman kanı akacak ve Müslümanlar ayrılıp parçalanacak!" teklifini iletti. Ancak Hz. Ali bu teklifi kabul etmedi. Savaşa karar vermişti. Orduyu tanzim etti ve sancağı Muhammed b. Hanefiyye'ye verdi. Ordunun sağ cenahında İbni Abbas’ı, sol cenahında da Ömer b. Ebî Seleme’yi getirdi. Sol cenahta Amr b. Süfyan b. Abdülesed olduğu da söylendi. Öncü kuvvetlerin başına Ebu Ubeyde'nin kardeşinin oğlu Ebu Leyla b. Ömer b. Cerrah'ı tayin etti. Ordu Medine'den Şam'a doğru yönelmişti ki yeni çıkan gaileler Onu başka tarafa sevk etti. Bu ise Hz. Aişe, Hz. Talha ve Hz. Zübeyr'in Basra'ya gidişleri ve isyan girişimleriydi; Hz. Ali önce bunları bastırmak gereğini hissetti.

    Cemel Vakası’ndan Sonra Hz. Ali’nin, Cerir b. Abdullah’ı Muaviye’ye Yollaması

    Mü'minlerin Emiri Ali b. Ebî Talib (R.A)'ın hilafete geçişi ile ikinci Sebeiyye fitnesi (ya da diğer bir adıyla Cemel Vakası) arasında beş ay yir­mi bir gün geçmişti. Ondan sonra Kûfe'ye gidişi bir ay, Kûfe'den Sıffîn'e çıkı­şı ise altı ay sürecekti. Bunun iki ya da üç ay sonra olduğu da söylenmiştir. (Et Tarihu's Sagîr, Buhâri 1/102) Mü'minlerin Emiri Kûfe'ye; otuz altı yılında, Recep ayının on ikisinde, bir Pazartesi günü girmişti. Ona; "Beyaz köşke buyurun." denildiğinde O; "Hayır, Ömer b. Hattab oraya yerleşmeyi kerih görmüştü. Ben de kerih görüyorum" demiş ve Rahba'ya yerleşmişti. Büyük camide iki rekât namaz kıldırdı, sonra hutbe okuyarak insanları hayra teşvik etmiş ve kötü­lükten nehyetmişti. Bu hutbesinde Kûfe halkını methetti. Hemedan Valisi Cerir b. Abdullah'a ve Azerbaycan Valisi Eş'as b. Kays'a adam göndere­rek kendisine biat etmelerini ve yanına gelmelerini bildirdi. Onlar emri yerine getirdiler. Hz. Ali, Muaviye'ye -biat’a davet etmek için- adam göndermek istediğinde Cerir b. Abdullah el Becelî;

    "Ey mü'minlerin Emiri, ben giderim. Onunla aramızda dostluk var. Senin için ondan biat alırım." demiş. Bunun üzerine Eşter;

    "Ey mü'minlerin Emiri, onu gönderme. Korkarım o kendi hevâsına göre hareket edecektir." demişti. Ancak Hz. Ali; "Bırak onu." diyerek ve onu bir mektupla Muaviye'ye göndermişti. Mek­tupta; Muhacir ve Ensar’ın kendisine biat ettiğini, Cemel Vakası’nda olan hadiseleri ve diğer Müslümanlar gibi onun da biat etmesi gerektiğini yazmıştı. Cerir b. Abdullah Şam'a varınca; Muaviye, Amr b. el As ve Şam'ın ileri gelenlerini topladı ve onlarla istişare yaptı. Hz. Osman'ın ka­tillerinin cezaları verilmedikçe ya da kendilerine teslim edilmedikçe biat etmeyecekleri kararını açıkladı. Hatta kendileri ile savaşılırsa, bu uğurda sonu­na kadar karşı koyacaklarını da vurgulamışlardı. Cerir, Hz. Ali'ye döndü ve onların sözlerini aktardı. Malik bin Eşter; "Ey mü'minlerin Emiri, Cerir'i gönderme diye sana söylemedim mi? Eğer beni gönderseydin Muaviye hangi kapıyı açsa o kapıyı kapatırdım." deyince bunun üzerine Cerir; "Eğer orada sen olsaydın Osman'ın katili olarak seni öldürürlerdi." diye çıkıştı. (El Bidâye Ve'n Nihâye 7/265) Eşter, Karkisiya ve da­ha başka şehirlerde Valilik yapmış, ayrıca kendi kabilesinin lideri olan Sahabi Cerir'i bu şekilde Hz. Ali'den uzaklaştırmış ve bu şekilde ondan ay­rılmaya mecbur bırakmıştı. Oysa oğlu Cerir b. Abdullah el Becelî şu Hadisi aktarmıştır:

    Resulüllah (S.A.V.) beni ne zaman görmüşse yüzüme gülmüştür ve şöyle buyurmuştur: "Sizin üzerinize şu kapıdan Yemen'in en hayırlısı olan adam gelir. Onun yüzünde melek güzelliği vardır." (Müslim 2475)

    Mü'minlerin Emiri Hz. Ali’nin Şam’a Doğru Yola Çıkması

    Mü'minlerin Emiri Hz. Ali Şam'a yürümek için hazırlık yaptı. Ayrıca hazırlık görmeleri için herkese haber saldı. (El lsâbe 1/123) Sonunda büyük bir ordu ortaya çıkmıştı. Ordunun sayısı hakkında verilen bilgiler farklıydı. Ancak içlerinden biri hasen isnadla rivayet edilmiştir ki; o da or­dunun elli bin kişiden oluştuğu yolundadır. (Tarih-i Halife 193)

    Müslümanın Müslümana Kılıç Çektiği İlk Siyasî Ayrılık ve Açtığı Yaralar!

    Hz. Osman'ın (R.A) şehit edilmesinden sonra Hz. Aişe (R.A), çoğunluğu Mekke ve Medinelilerden oluşan muhaliflerle birlikte Hz. Ali'nin (R.A) karşısına çıkmıştı. Müslümanlar ilk defa karşı saflarda savaş düzeni alıp birbirlerinin kanını akıtmışlardı. Böylece Cemel Vakası farklı boyutlarıyla İslam tarihinin en çok tartışılan hadiselerinden birisi olup çıkmıştı.

    “Bedir Harbiyle birlikte savaş meydanlarında kı­lıç kullanmaya başlayan Müslümanların, başta Hz. Ali (R.A) olmak üzere Uhud, Hayber ve Hen­dek gibi savaşlarda inançları uğruna sergiledik­leri kahramanlıklar dillere destandır. O zamana kadar düşmana karşı çekilen kılıçlar ilk defa dosta karşı çekilir olacaktı. Cemel Vakası bir ilk olması hasebiyle etkisi derin olmuştu ve sonraki vakalara emsal oluşturacaktı. Olayın hassasiyetine binaen konuya başlamadan önce şunu ifade etmek isterim ki; bu savaşta karşı cephelerde yer almış olan, başta Sahabe olmak üzere her bir fert bi­zim için büyük değer taşımaktadır ve hepsi hürmete layıktır. Hangi sebeplerle bu harpte yer almış olursa olsunlar, hiçbirisinin imanından şüphemiz yoktur. Ömürleri boyunca İslam dinine hizmet etmiş olan bu insanların, bir Müslüman olarak üzerimizdeki emekleri büyüktür ve her birine şükran borçluyuz. Onun için burada yapacağımız yorumların, Ashab-ı Kiram’dan herhangi bir şahsa karşı tarafgirlik veya düşmanlık olarak değerlendirilmesi yanlıştır ve haksızlıktır.”[1] diyen değerli araştırmacımız önemli tespitlerde bulunmaktadır.

    Bilindiği gibi Cemel Savaşı’na giden süreç, üçüncü Halife Hz. Osman'ın (R.A) katledilmesiyle başlamıştı. Halifenin ve bürokratlarının bazı icraatlarını gerekçe göstererek Mısır, Basra ve Kûfe'den gelen ve sayıları 2.000'i bulan birtakım şahıslar Medine'yi istila etmekten sakınmamışlardı. Halbuki dile getirdikleri problemlerin önemli bir kısmını Halife de kabul etmiş ve bunların giderilmesi noktasında onlarla mutabakata varmıştı. Ancak Mısır yolunda ele geçirdikleri düzmece bir mektubu bahane ederek, Hz. Osman (R.A) üzerindeki ablukayı daralttılar ve yaklaşık 40 günlük bir kuşatmadan sonra, Halifenin evine girerek Onu hunhar­ca katlettiler (18 Zilhicce 35/17 Haziran 656).

    Medine'de adeta terör havası esiyordu. 80 küsur yaşındaki Halife'nin cenazesi, Onu korurken hayatını kaybeden bazı muhafızların cesetleriyle birlikte ortada kalmış, kimse onlara yaklaşmamıştı. Nihayet cesetler kokmaya başlayınca, Hz. Osman'ın hanımı Naile'nin çağrısıyla yardımına koşan birkaç kişi tarafından gece yarısı gizlice cenazeler kaldırılmıştı. Bu gizliliğe rağmen cenazenin kaldırıldığından haberdar olan bazı şahısların onlara saldırdıkları, hatta birkaç şahsın Hz. Osman'ın cesedi üzerinde tepinirken kaburgalarını kırdığı anlatılmıştır (Belazürî, 3: 204).

    Hz. Osman'ın öldürülmesi, o zamana kadar dile getirilen problemleri çözmediği gibi meseleyi içinden çıkılmaz hale getirmişti. İsyancılar da bunun farkına varmış, ancak iş işten geçmişti. Aralarından birini Halife olarak se­çemeyeceklerini kendileri de fark etmişlerdi. Onun için Hz. Ömer'in (R.A) belirlediği altı kişilik şûrada yer almış olan Ashabın büyüklerine liderlik teklifini götürmüşlerdi. Sa'd b. Ebî Vakkas, Zübeyr b. Avvam ve Talha b. Ubeydullah'ın yanı sıra, Ali b. Ebî Talib (K.V) böyle bir ortamda kendilerine yapılan teklifi tabii olarak reddetmişlerdi. Ancak isyancıların baskı ve tehditlerinin artması üzerine (Dinin prensiplerini ve ümmetin dirliğini düşünen) Hz. Ali, Medine halkı­nın desteğini de dikkate alarak Halifeliği kabul etmişti. (23 Zilhicce 35 / 22 Haziran 656) Bu tarih, Hz. Osman’ın şehadetinden beş gün sonraya denk gelmekteydi.

    Ardından kılıçların gölgesi altında halktan biat alınmıştı. İlk önce Halife olma arzuları bilinen Talha ve Zübeyr'e biat ettikleri açıklanmıştı. Buna rağmen Ashabın ileri ge­lenlerinden biat etmeyenler de vardı. Sa'd b. Ebî Vakkas, Abdullah b. Ömer, Üsame b. Zeyd, Süheyb-i Rumî, Zeyd b. Sabit, Ebû Said el-Hudrî, Hassan b. Sabit, Ka'b b. Malik, Mûgire b. Şu'be ve Muhammed b. Mesleme bunlardan bazılarıydı. Muhtemelen asiler, sorun teşkil etmeyeceklerini düşündükleri için onları zorlama gereği duymamışlardı. Biat alındıktan sonra Hz. Ali'nin ilk icraatı, önceki Halifenin öldürülmesiyle sonuçlanan problemlerin müsebbibi olarak gördüğü Valileri görevinden almaktı. Şam dışındaki vilayetlerde bu konuda ciddi bir sıkıntı yaşanmamıştı. Şamlılar ise Hz. Ali'nin atadığı Valiyi Tebük önlerinden geri dönmek zorunda bırakmışlardı. Kûfeliler de yeni Valiyi şehre almamakla birlikte Ebû Musa el-Eşarî'yi başlarına geçi­rerek, Hz. Ali'ye biatlerini sunmuşlardı. Basra ve Mısır gibi önemli vilayetlerde ise yeni Valiye sorun çıkarmamakla beraber, Hz. Ali'ye biati; katillerin cezalandırılması şartına bağlayan kesimler vardı.

    Hz. Aişe’nin; "Peygamberin Sünnetini ne çabuk terk ettiniz!" uyarısı.

    Hz. Ali'nin işleri kısmen yoluna girdik­ten sonra, Ondan Hz. Osman'ın katille­rinin tespit edilip cezalandırılması talep edilmişti. Hz. Ali ise; isyancıların hâlâ Medine'ye hâkim olduklarını ve destekçilerinin fazlalığını ileri sürerek bu konuda kendisine zaman tanınmasını istemişti. Ancak Arap örfünün (ve fitne kültürünün) bu konuda gecikmeye tahammül etmeyeceği bilinmekteydi. Nitekim zaman ilerledikçe ciddi bir gelişme yaşanmadığını gören bazı çevreler, bu sefer işi kendileri halletme yoluna gitmişlerdi. Biatten yaklaşık dört ay sonra, Talha ve Zübeyr'in umre bahanesiyle Hz. Ali'den izin isteyerek Medine'den ayrılmasını bu çerçevede değerlendirmek gerekirdi. Medine’de oluşan durumu bazı muhalifler ve fırsatçı münafık çevreler; Hz. Ali'yi, adeta asilere göz yumuyor gibi göstermeye girişmişlerdi. Onun suçluları himaye etmeye kalkıştığı, öyle olmasa bile onlara karşı müsamahakâr davrandığı kanaatini oluşturmaya yeltenmişlerdi. Hz. Peygamber'in (S.A.V) diğer eşleri, Hz. Osman’ın kuşatma altında tutulduğu dönemde Medine'yi terk edip Mekke'ye gitmişlerdi. Hz. Aişe (R.A) de bir müddet bekledikten sonra, hac mevsimi girdiğinde Mekke’ye hareket etmişti. Hac ibadeti bitince de Medine'ye dönmek üzere yola çıkmış, ancak Hz. Osman'ın öldürüldüğü ve Hz. Ali'nin yeni Halife olarak belirlen­diği haberini alınca geri dönmüşlerdi. Hz. Osman'ın haksız yere öldürüldüğünü dile getiren konuşmalar yapmış ve meselenin takipçisi olacağını ilân etmiş ve katillerin cezalandırılması noktasında gündemi canlı tutmaya çalışanlardan birisiydi (Taberî, 4:448).

    Aslında daha önce, Hz. Osman'ı tenkit edenlerin başında Hz. Aişe gelmekteydi. Hatta bir seferinde Hz. Peygamber'in gömleğini Hz. Osman’a doğru uzatarak, "Peygamberin elbisesi eskimedi ancak O’nun Sünnetini ne çabuk terk ettiniz!" dediği ve bu dö­nemde iktidara yönelttiği sert ifadelerin­den dolayı, peygamber eşlerine ayrılan tahsisatının kesildiği söylenmekteydi.

    Bundan dolayı bazıları onun şimdi meydanlara çıkıp Hz. Osman'ın hakkını talep etmesini, genel itibariyle bir tezat olarak saymış ve bu davranışını anlaşılmaz bulmuşlardır. Doğrusu Hz. Aişe'nin tutumunda bir te­zat olmadığı gibi, ortada anlaşılmayacak bir husus da bulunmamaktadır. Zira rivayetlerden anlaşıldığı kadarıyla Onun çabası ve tek derdi adaletin yerini bulmasıdır. Dün Hz. Osman'ı eleştirdiği halde, bugün Onu savunma­sını bir çelişki olarak değerlendiren bazı şahıslara, "Size vurulan kırbaca da Osman'a vurulan kılıca da kızarım" şeklinde tavrını ortaya koymuşlardı. Daha sonraları Muaviye döneminde, en ateşli Ali taraftarlarından biri sayılan Hucr b. Adî'nin idam edilmesine üst perdeden tepki gösteren de Hz. Aişe olacaktır. Hem Hz. Peygamber'in gözde hanımı olması, hem de ilk Halife Hz. Ebubekir'in (R.A) kızı olması hasebiyle böyle bir mesuliyeti sırtında taşımaktaydı. "Mü’minlerin An­nesi" sıfatıyla Müslümanların sıkıntıla­rına ilgisiz kalmamıştı ve meselenin çözümü noktasında elini taşın altına koymuşlardı. Nitekim bu süreçte yaptığı konuşmalara bakıldığında, annelik sıfatını sıklıkla dile getirdiği anlaşılacaktı.

    Umre bahanesiyle Medine'den ayrılan Hz. Talha ve Zübeyr, Mekke'ye varınca Hz. Aişe'nin kurduğu hareketin başına geçtiler. Talha, Hz. Aişe’nin kız kardeşi Ümmü Gülsüm'le, Zübeyr de diğer kız kardeşi Esma ile evliydiler. Ayrıca Hz. Aişe'nin, Talha ile aynı kabileye (Teym) mensup olması ve babasının amcazadesi olması hasebiyle onun Halife olmayı bek­lediği bilinmekteydi. Tabi bu ittifakı sadece akrabalık bağlarıyla izah etmenin pek doğru ol­madığı kanaatindeyiz. Zira o dönemdeki olaylarda taraf olanların hemen hepsinin birbirleriyle akrabalıkları söz konusuy­du. Mesela Hz. Aişe, Hz. Ali'nin yengesidir. Zübeyr, Hz. Ali'nin halaoğludur. Hz. Osman, Hz. Ali'nin bacanağıdır. (Not: Bunlar tutarsız bir savunmadır. Çünkü dünürlük başka, soy bağı akrabalığı başkadır.)

    Diğer taraftan Talha ve Zübeyr'in, Valilik beklentileri karşılanmadığı için Hz. Ali'ye cephe aldıkları iddiaları vardır. Fakat meselenin o kadar basit olmadığı açıktır. Çünkü onlar, zaten Halifelik potansiyeline sa­hip şûra üyesi konumundaydı ve Valilik makamın­dan ziyade Halifeliğe kendilerini layık bulmaları doğaldı. Medine'de kaldıkları süre içinde, Hz. Ali'nin yönetimdeki dikkatli ve tedbirli davranışını bir zafiyet gibi algılamış olmalılar ki, bu işi kendilerinin üstlenmesi gerektiği kanaatine var­mışlardı. Nitekim Mekke'ye ulaştıkları zaman, Medine'deki durum sorulduğun­da şöyle yanıtlamışlardı: "Biz Medine'yi karışıklıklardan ve bedevîlerin şerrinden terk edip geldik. Orada ne yapacağını bilmeyen, Hak’kı bilmedikleri gibi bâtıla karşı da koyamayan ve kendilerine isabet eden zulmü önleyemeyen kimseleri bıraktık!" (Taberî, 4: 450).

    Hz. Osman'ın şehit edilmesinden sonra Medine'den uzaklaştırılan Emevî ailesi, hemen Hz. Aişe'nin etrafında şekillenen mu­halefetin içinde yer almışlardı. Zira kendilerini birinci derecede mağdur olarak görüyorlardı. Hz. Osman'ın kâtibi Mervan b. Hakem, eski Basra Valisi Abdullah b. Amir, eski Küfe valisi Said b. el-As ile Hz. Osman'ın çocukları Eban ve Velid onların başında geliyorlardı. Eski Yemen Valisi Ya'la b. Ümeyye'nin, Yemen beytülmalından getirdiği mallarla bir ordu kuran muhalifler, Mekke'de toplantılar yaparak stratejilerini belirlemeye çalışmışlardı. Medine üzerine hemen yürü­menin makul olmayacağı görüşü ağır basmıştı. Hz. Ali ile mücadele edebilecek güce ulaşmak için, Abdullah b. Amir'in teklifiyle Basra'ya gitme ve güçleninceye kadar bekleme kararı alınmıştı.

    Cemel olayında en çok el ve ayağın kesildiği bir savaş yaşanmıştı!

    Hz. Aişe, çoğunluğu Mekke ve Medine halkından oluşan yaklaşık 900 kişiyle yola çıktı. Basra önlerine geldiğinde sayıları 3.000'e ulaşmıştı. Yolda kendile­rine katılanlar olduğu gibi ayrılanlar da vardı. Mesela zafere ulaştıkları takdirde kimin Halife olacağı gündeme geldiğinde; işin Müslümanların takdirine bırakılacağı söylenince, Hz. Osman'ın iki oğlu ile Said b. el-As bazı müttefikleriyle birlikte ayrılmışlardı. Basra, Hz. Ali'nin Valisi Osman b. Huneyf'in kontrolünde bulunmaktaydı. Muhalifler şehre girerken gösterilen mukavemet sebebiyle 100'e yakın kişi burada hayatını kaybetmiş durumdaydı. Öldürülenlerin önemli bir kısmı, Hz. Osman'ın katline karışan Abdülkays kabilesine mensuplardı. Bunun üzerine Hz. Ali; buradaki adamlarının öldürülmesini, Cemel Ashabına kılıç çekmesinin hukukî gerekçesi sayacaktır.

    Bunlar yaşanırken Hz. Ali, Muaviye'yi itaat altına almak için Şam'a gerçekleş­tireceği seferin hazırlıklarını yapmaktaydı. Mısır, Kûfe ve Basra Valilerine haber gönderip hazırlanmalarını buyurmuşlardı. An­cak Hz. Aişe'nin Basra'ya doğru harekete geçtiğini duyunca hedef değiştirmek zorunda kalmıştı. Onlar Medine'yi geçmeden yol­larını kesmeye çalışmış, fakat geç kalmıştı. O yüzden toplayabildiği küçük bir orduyla onları takip etmeye başladı. Bu arada Medinelilerin sefere çıkmakta isteksiz davrandığı ve Bedir ehlinden Hz. Ali'ye destek verenlerin altı kişiden fazla olmadığı üzerinde de durmak lazımdı. Hz. Ali Basra'ya yaklaştığında, şehrin muhaliflerin eline geçtiğini öğrenince Kûfe'den takviye talebinde bulunmuşlardı. Fa­kat oradaki Valisi Ebû Musa el-Eşarî kardeş kanı dökülmesinden yana olmadığı için yardım talebini karşılamamıştı. Bunun üzerine şehre giren Eşter b. Mâlik, onu Valilik konağından kovduğu gibi eşyalarını da sokağa attırmıştı. Burada toplanan 10 bini aşkın kuvvetle yola çıkılıp Cemel Vakası’nın yaşandığı yere varıldı. Neticede Basra önlerinde el-Hureybe denilen yerde taraflar savaş düzeni aldı. Müzakereler sonuç vermeyince, öğleden sonra başlayan çarpışmalar akşama kadar sürmüş ve Müslümanlar birbirlerini kırmışlardı. (10 Cemadiyelahir 36 / 4 Aralık 656).

    Kanlı savaş, Hz. Aişe'nin bindiği devenin etrafında yaşanmaktaydı. Abdullah b. Talha da­hil yaklaşık 70 kişi burada Onu korumaya çalışırken canlarından olmuşlardı. Hz. Ali, savaşın devenin etrafında cereyan ettiğini görünce; Hz. Ai­şe’ye zarar verilmeden, o devenin öldürülmesini buyurmuşlardı. Devenin öldürülmesiyle birlikte Hz. Ai­şe'nin ordusu dağılmış, böylece savaş Hz. Ali’nin zaferiyle sonuçlanmıştı. Hz. Aişe, savaşı devesinin üzerinden idare ettiği için İslam tarihinde bu olay “Vak'atü'l-Cemel" diye anılmıştır. Hz. Aişe'nin içinde bulunduğu hevdec, atılan oklarla adeta kirpiyi andırıyordu. Zırhı delen birkaç okun sebep olduğu sıyrıklar dışında, Hz. Aişe'de ciddi bir yaralanma olmamıştı. Bir süre Basra'da tutulduktan sonra kardeşi Muhammed b. Ebî Bekir'in nezaretinde Mekke'ye yollanmıştı… Bu savaşta Talha ve Zübeyr gibi ileri gelen Sahabenin yanı sıra, iki taraftan maalesef 10 bine yakın kişi hayatını kaybetmiş durumdaydı. Diğer savaşlarda olmadığı kadar el ve ayağın burada kesildiği konuşulmaktaydı. Öyle görünü­yor ki ilk defa birbirlerine kılıç çekmiş olan Müslümanlar, karşısındakini öldürerek günahına girmek istememiş, onu etkisiz hale getirmek için el ve ayaklarını hedef almıştı. Hz. Ali de "İsyan etmiş Müslüman kardeşleri" olarak andığı muhaliflerin mallarının ganimet olarak alınamayacağını duyurmuş ve cesetlerin usulüne uygun şekilde defnedilmesi konusunda uyarmıştı.

    Cemel olayı, Hz. Ali ile muhalifleri arasındaki diyaloğu koparmıştı!

    Burada Hz. Ali için problem çözülmüş gibi görünse de esasında yaşananlar daha büyük sorunlara yol açmıştır. Zira Cemel Vakası; muhalif hareketlerin kılıçla bastırılması noktasında sonrası için emsal teşkil ederken, Müslümanlar arası problemlerin diyalogla çözülmesinin önü büyük ölçüde kapanmıştır. Nitekim bu olaydan hemen sonra, birer sene arayla yaşanan Sıffin ve Nehrevan Savaşları şiddet sarmalını daha da alevlendirdiği gibi, İslam toplumundaki ayrılığı derinleştirmiş ve başka kardeş kavgalarının yolunu açmıştı.

    Diğer taraftan, savaşa iştirak edenlerin dini ve dünyevi durumları tarih boyun­ca tartışma konusu yapılmıştır. Şia ve Haricîlerin tamamına göre burada Hz. Ali haklı, Ona karşı savaşan Hz. Aişe, Talha ve Zübeyr ise asi konumundadır. Bu mezheplerin aşırı uçlarında gezinen müntesipleri ise daha ileri giderek, başta Hz. Aişe olmak üzere muhaliflerin hepsini tekfire kalkışmış ve çirkin iftiralarla onları itham etmekten sakınmamışlardır. Mutezilî ulemanın bazıları, bu hadisede Hz. Ali’yi haklı, muhaliflerini haksız ve hatalı görürken; bir kısmı kimin haklı, kimin haksız olduğunun bilinemeyeceğini ancak haksız olanın mutlaka fâsık olduğu kanaatini paylaşmışlardır. Konuya daha mutedil yaklaşan Ehl-i Sünnet imamları ise genel itibariyle Hz. Ali'yi haklı görmüş olmakla birlikte, karşı tarafın da bazı haklı gerekçelere sahip olduklarını, meşru Halifeye isyan etmiş olmakla birlikte onların kâfir veya fâsık sayılamayacağını beyan buyurmuşlardır. Ehl-i Sünnet, Ashab-ı Kiram’a hakarete karşıdır ve meselenin tartışma konusu yapılmamasından yanadır. Doğrusu bu yaklaşımın takdirle karşı­lanması lazımdır. Gerçekten de bu tür tartışmalı meselelerin ulu orta konuşulmasının, toplumdaki gerginlik­leri artırmaktan ve kutuplaşmayı koyulaştırmaktan başka bir faydası olmadığı açıktır. Bununla birlikte meselenin ilmi ortamlarda ele alınması, usulüne uygun şekilde enine boyuna tartışılması ve gereken derslerin çıkarılması da bir ihtiyaçtır.

    Bu arada Hz. Osman; dönemin en güçlü kabi­lelerinden birinin reisi olduğu gibi en güçlü devletlerinden birinin lideriydi. Dolayısıyla hem maktulün ailesi olarak Emevîlerin, hem de mü’minlerin Annesi olarak Hz. Aişe'nin ve sorumluluk makamındaki diğer şahısların burada inisiyatif almak istemesi de tabii görülmelidir. Her ne kadar Hz. Ali, katilleri cezalandırmak için acele edilmemesini ve kendisine zaman kazandırılması gerektiğini ifade etmişse de yaşanan süreçte takındığı tavırda eksiklik ve gevşeklik olduğunu söyleyenlere de hüsnü zanla yaklaşmak gerekirMuaviye'ye karşı ordu hazırlamak yerine, neden katillerin tespiti noktasında en ufak bir girişimde bulunmadığı ya da Cemel Ashabını kı­çla itaat altına almak için sarf edilen gücün, neden Hz. Osman'ın katillerine karşı kullanılmadığı? sorularında haklılık payı görülse de meşru bir Halifeye (Hz. Ali’ye) karşı isyanı mazur göstermeyecektir. Daha ötesi Hz. Ali’nin, isyancıları etkisizleştirmek ve elebaşlarını kendi safına çekmek kanaati ve içtihadıyla; beş yıllık iktidarı süresince isyancıların liderleri arasında sayılan Eşter b. Mâlik ve Muhammed b. Ebî Bekir gibilerine bu dönemde yapılan savaşlarda, Hz. Ali'nin ordusun­da üst düzey komuta kademelerinde yer vermesi ve sonunda Mısır Valiliğine getirmesi de oldukça aleyhine istismar edilmiştir. Bunların her ikisini de bu süreçte Muaviye’nin cezalandırdığı bilinmektedir. Eşter, Mısır'daki görevine giderken yolda zehirli bal ikram edilerek öldürülmüş; Muhammed b. Ebî Bekir ise Mısır Valiliğini icra ederken Muaviye'nin gönderdiği ordular karşısında yenilmiş, ancak savaş meydanından kaçarken sıkı bir takibin ardından yakalanmış ve Hz. Osman'ın öldürülmesindeki rolü nedeniyle ona duyulan kin ve nefret duygularıyla feci şekilde katledilmiştir.” şeklinde bazı düzeltme ve eklemeler de yaptığımız yorumlar önemlidir.

    Sıffîn Savaşı: Uhuvvetin Yaralanması ve Fitnenin Yaygınlaşması!..

    Hz. Ali (R.A) ile Hilafetini kabul etmeyen Muaviye arasında yaşanan savaş; tesiri bugün bile devam eden ayrılıkların kökleştiği en dramatik hadiselerden birisi sayılmaktadır. Bu savaşı tetikleyen sosyal, siyasi, psikolojik unsurlar ve İslam birliğinin yara aldığı anlar bir türlü unutulmamıştır.

    “Râşid Halifeler döneminde İslam dünyasının sahip olduğu topraklar ve gani­metler, Arapların havsalasının alamayacağı biçimde hızla artmıştı. Hilafet yılları Hz. Ebubekir (R.A) ve Hz. Ömer'e (R.A) göre daha uzun süren Hz. Osma(R.A) ve ardından Hz. Ali (R.A) dönemleri, ganimetin tadını alan yönetim ve kabilelerin çıkar çatışmalarına ve fikir ayrılıklarına sahne olacaktı. Dolayısıyla otoriteyi hiçe sayan Valiler ve kabilelerin itaatsizliklerine maruz kalma talihsizliğine uğrayan bu iki Halife, görevlerinin bir kısmını iç çatışmalarla, sivil ve kitlesel itaatsizliklerle mücadele ederek geçirmek zorunda kalmışlar ve nihayetinde bu nedenle hayatlarını kaybedip şehadete ulaşmışlardı. Öncesi ve sonrasındaki birçok siyasi hadise ihtilaflara neden olsa da İslam dünyasını etkileyen, sebepleri ve sonuçları bakımından belki de en kritik hâdise Sıffin Savaşı'dır. Siyasi ve sosyal etkilerinin yanı sıra, gelecekte yaratacağı derin kelâm ayrılıklarıyla da çeşitli mezheplerin oluşumuna sebep olan mü­cadelelerin başında sayılır. Bu yönüyle günümüzde bile etkilerinin sürdüğü açıktır; İslam dünyasının bugünkü siyasi ve fikri çehresini almasındaki etkileri yadsınamaz boyutlardadır.”[2] diyen değerli Emine Peköz’ün önemli tespitlerini, olumlu tenkit mahiyetindeki bazı izah edici ilaveler ve düzeltmelerle aktarmak yararlı olacaktır.

    Sıffin Savaşı’nın temel nedeni; Şam Valisi Muaviye'nin, Hz. Ali'ye biat etmemesi ve emirlerine karşı gelerek Şam eyaletinin yönetimini devretmeye yanaşmamasıdır. Bundan sonra gelişen olaylar, tarafların adım adım savaşa yaklaşmasına neden olmuşlardır. Aslında dört Halife döneminde vuku bulan ihtilafların temel nedenlerinden birisi de; İslam’ın ilk yıllarında (ve Mekke Fethi sırasında) Müslümanlar ve müşrikler arasındaki düşmanlıklardan arta kalan kin ve nefretin (bazı zayıf inançlı ve intikam hırsının) kalplerden hâlâ atılamamasıdır. Mekke'nin fethi sırasında Müslüman olan bazı kimseler (tuleka), Bedir ve Uhud'da öldürülen müşrik yakınlarının acılarını iç dünyalarında halen taze tutmaktaydı. Hz. Ali'nin taraftarlarından Abdullah b. Büdeyl'in Iraklılara yaptığı konuşma bu duruma ışık tutmaktadır: "Muaviye, Bedir'de kardeşi Hanzala, dayısı Velîd ve dedesi Utbe'yi öldüren Ali'ye hiç biat eder mi? Vallahi biat edeceklerini sanmıyorum. Onların üzerinde mızraklar kırılmadıkça, tepelerinde kılıçlar yarılmadıkça, kaşları demir çubuk­larla dağıtılmadıkça ve iki grup arasında büyük hadiseler patlak vermedikçe size tâbi olmaları mümkün değildir."

    Bununla birlikte iki taraf da savaş hutbelerinde Hak’tan yana olduklarını iddia ederek yola çıkmışlardı. Hz. Ali bu savaşa iştirak edenlerin, Allah yolunda cihat eden kimseler olduğunu söylüyor ve Ona itaat ederek savaşanları şehadetle müjdeliyordu. Muaviye ise Şam'da, Hz. Osman'ın kanlı gömleğinin asılı ol­duğu cami minberine çıkıp kendisini Halife Osman'ın velisi ilan ederek, Onun kanının davacısı olmakta herkesten daha fazla hak sahibi olduğunu ileri sürüp halkı galeyana getiriyordu. Hz. Muaviye'nin bazı konuşmalarından, Şam halkının ilk etapta Hz. Ali'nin, Hz. Osman cinayetinin azmettiricisi olduğuna inanmadıklarını, ancak Şam yönetimi tarafından yürütü­len kurnaz bir propagandayla bu yönde bir kamuoyu oluşturulmasının başarıldığını anlamak kolaydır. Ayrıca Hz. Muaviye; Hz. Ali'yi, Hz. Osman'ın katille­rini muhafaza etmekle suçluyor; bu nedenle onun bu durumda hilafette hakkı olamaya­cağını savunuyordu. Nitekim Muaviye, Hz. Ali'yle mücadele amacıyla taraftar toplarken, Şam halkından destek almak için bu argü­manı kullanmış ve Hz. Ali'yi Hz. Osman'a karşı insanları kışkırtmakla ve nihayet Hz. Osman'ın öldürülmesini emredip katillerini de korumakla suçluyor ve tabi haksızlık ediyordu. Bu şekilde, Hz. Ali'nin Hilafetinin haksızlığını ispatla­mak istiyordu. Diğer yandan, yaklaşık 20 yıl­dır Şam'ı yöneten Muaviye'ye bağlılıkları, Şam ehlinin onun yanında yer almasını sağlıyordu. Hz. Muaviye bu yıllar içerisinde Şam halkını memnun etmiş, onlarla iyi ilişkiler içerisinde olmuştu.

    Taraflar savaş öncesinde uzun müddet mektuplaşmış ve elçiler yoluyla mutabakata var­maya çalışmışlardır. Hz. Ali'nin Muaviye'ye yazdığı mektuplardan biri, Muaviye'nin bu ısrarlı ithamlarına verilen sert cevaplarla doludur ve artık Hz. Ali'nin Muaviye'ye tanıdığı zamanın ve sabrın sınırlarını zorladığını hatırlatmaktadır:

    "Yemin ederim ki eğer kötülüğünden ve muhalefetinden vazgeçmezsen, onlar (Hz. Osman'ın katilleri olduğunu iddia ettiğin kimseler) karada, denizde, dağda veya ovada olsun seninle karşılaşmak için fırsat kollamaktadır." Bu mektuplaşmalar açıkça restleşme ve meydan okuma içeriyordu. Nitekim Muaviye de cevap mektuplarında suçlamalarından ve iddialarından vazgeçmiyor, giderek artan taraftarlarından aldığı güç ve özgüvenle adeta savaş için meydan okuyor ve: "Benimle Kays arasında artık serzeniş ve eleştirilere gerek kalmadı. Bundan sonra ancak düşmanın böbreklerine ve boyunlarına kılıçla vurmak vardır." diyordu. Nihayet iki taraf da yakınlarıyla savaş istişarelerine başlıyordu. Hz. Ali Şam üzerine yürümeden önce Muhacir ve Ensar'dan ileri gelenlerle fikir alışverişinde bulundu. Onlardan Hâşim b. Utbe'nin sözleri Muaviye'nin siyasetini özetler bir nitelik taşıyordu:

    'Onların Osman b. Affân'ın kanını dava konusu yapmaları, sadece cahilleri kandırmak içindir. Onlar yalan söylemektedir ve Osman'ın kanı için intikam almayı düşünüyor değillerdir. Talep ettikleri şey dünyadır ve yönetimi ele geçirmektir. Ya Ali, haydi bizi onların üzerine götür ve işlerini bitir!

    Haricîliğin Ortaya Çıkışı

    Nihayet bütün bu mektuplaşmalar, tarafların yandaşlarıyla istişareleri ve taraftar toplama çabaları savaşın mayasını hazırladı. Hz. Ali, Irak halkının yanı sıra Ensar ve Muhacir'den oluşan tebaasıyla, Muaviye ise Şam halkıyla savaş için hazırlıklara başladı. İki tarafta da bu savaşa katılıp katılmamakta tereddüt gösterenlerin azımsanmayacak sayıda oldukları da unutulmamalıdır. Özellikle insanların, henüz sonuçlanmış olan Cemel Savaşı'na benzer şekilde, Müslümanların iktidar uğruna birbirlerini katletmelerinin cevâzı hususunda kuşkularının ve sorularının olduğu anlaşılmaktadır. Bu nedenle Ashabdan kimileri evlerine çekilmeyi tercih ettiklerini bildirerek taraf tutmamış; kimileri ümmet içerisindeki ihtilafların hayırla sonuçlanmayacağını açıkladıkları için tepki ve dışlanmaya maruz kalmışlardır. Bir kısmının ise Ashabın önde gelenlerinin bu mücadelenin tarafı olduklarını görüp, onları örnek alarak savaşı haklı bir zemine oturttukları anlaşılmaktadır. Nitekim Eş'as b. Kays'ın şu sözleri söylediği aktarılmıştır: “Vallahi namaz ehlini öldürmeyi çirkin buluyordum. Ancak yanımda İslami geçmişi benden daha eski, Kitap ve Sünnet'i benden daha iyi bilen bir zat var ki o bu konuda canını cömertçe vermeye hazırken artık böyle düşünmüyorum.” sözleri anlamlıdır. Ama bazılarının da kendisine bir taraf edinerek, iktidar yarışından nasibini almayı murat ettiği anlaşılmaktadır. Nitekim Hz. Ali'nin, insanları Şam ehline karşı savaşmaya teşvik ettiği hutbesi sırasında Benî Fezâre'den Erbed adlı bir adam"Bizi kardeşlerimiz olan Basra ehline karşı götürüp onları öldürttüğün gibi, şimdi de Şam ehli olan kardeşlerimizin üzerine sürükleyip onları öldürmemizi mi istiyorsun? Hayır, vallahi bunu yapmayacağız!" şeklindeki kasıtlı ve kışkırtıcı sözlerinden dolayı linç edilerek öldürülmüştür. “Aslında bu olay, ümmet içerisinde cereyan eden ihtilaf ve savaşı eleştiren bir grubun doğuşunun ilk sinyalleri sayılır. Yakın gelecekte iktidar kavgasından dolayı İslam dünyasının sürüklendiği kaostan kaynaklanan rahatsızlık büyüyecek ve Sıffîn Savaşı’nın ortaya çıkardığı ağır bilanço yeni bir muhalefetin, yani Haricîliğin doğuşuna zemin hazırlayacaktı.” iddiaları ise bir itham kokmaktaydı ve Haricilerin ortaya çıkış sebebi olarak başta Hz. Ali’yi ve diğer Sahabeyi suçlayıcı bir yaklaşımdı. Çünkü Haricilerin elebaşları, İbni Sebe gibi münafıkların kandırma ve kışkırtmalarıyla, aslında fesat çıkarmak üzere fırsat kollayan insanlardı. Hakem olayına itirazları ve herkesi hemen küfür ve irtidatla suçlamaları, aslında fitneyi yaymak için bahane kolladıklarındandı. Yazarın üstteki yorumları, sanki Haricileri haklı çıkarıcı bir tavırdı ve oldukça sakıncalıydı. (A.A) Kûfe'den yola çıkan Hz. Ali, yolda ordusuna kattığı yeni birlikler sayesinde sayısı yaklaşık 150 bini bulan askerleriyle, savaşın gerçekleşeceği Sıffîn yakınlarındaki Kunâsırîn'e ulaştı. Muaviye'nin Şam ehlinden oluşan ordusu da yaklaşık bu sayıdaydı. İki ordu yerini aldığında, Irak ordusu için önemli bir sorunun olduğu anlaşıldı. Şam ordusu suyun yanında konuşlanmış ve Irak ordusunun suya erişimine engel olmuşlardı. Niyetleri Hz. Ali ve askerlerini susuzlukla perişan bırakmaktı. Bundan maksatları, güya Hz. Osman'ı günlerce açlık ve susuzluğa mahkûm edenleri aynı akıbete uğratmaktı. Bunun üzerine Hz. Ali, kendilerini buraya getiren asıl meselenin su üzerine savaşmak olmadığını hatırlatmış; ancak eğer niyetleri su yüzünden savaşıp kazananın sudan içmesi ise bundan kaçmayacaklarını açıklamıştı. Nitekim Şam ordusu bunda ısrar edince, su üzerine yapılan uzun bir çarpışmanın ardından Irak ordusu suyun kontrolünü tekrar ele almıştı.

    Gerek savaş hazırlıkları sırasında, gerekse uzun süren savaş ortamında olsun, Hz. Ali'nin daha adil ve daha merhametli bir tavır sürdürdüğü anlaşılmaktadır. Nitekim Irak ordusunun askerleri suyu ele geçirdiğinde, Şam ordusunu sudan mahrum edip misilleme yapacaklarını düşünürken, Hz. Ali askerlerine "Sudan ihtiyacınızı alın ve kampınıza geri dönün. Onları sudan mahrum etmeyin. Çünkü Allah, onların zulüm ve azgınlıkları sebebiyle sizi muzaffer kıldı!" buyurmuşlardır. Bu savaştaki pek çok enstanta­neye konu olacağı gibi, Hz. Ali kendisiyle özdeşleşen özelliklerinden birini açıkça kanıtlamıştı: Bu da; mertlik ve insan onuruna yakışmayacak zulüm ve hak ihlalinden uzak durmaktı! Ancak bu şekilde başlayan Siffîn Savaşı’nın uzun bir zamana yayılmasının se­bebi, tarafların kesin üstünlük sağlayamadığından mutlak galibiyete ulaşamamış olmalarıdır. Savaşın kimi günleri sıcak muharebe hatlarında, kimi günleri ise teke tek mübarezelerle geçmiş ve her iki taraf da oldukça yorulmuşlardı.

    İslam'ın doğuşuna şahitlik eden, Kur'an ve Sünnet'e hâkim ulemadan, Irak ve Şam kurrâsından pek çok zatın bu savaşta hayatını kaybetmiş olmaları oldukça acıdır!

    Bu mübareze tekliflerinden biri de Hz. Ali tarafından Muaviye'ye yapılmış, ancak Muaviye korkup bu davete olumlu cevap vermemiştir. Zilhicce ayı boyunca (19 Mayıs-18 Haziran 657) taraflar teke tek vuruşmuşlar, Muharrem ayı (19 Haziran-18 Temmuz 657) geldiğinde ise bir sulh beklentisi içerisinde çatışmaya geçici olarak son vermişlerdir. Bunun nedeni, her iki ordunun da ağır can kaybı endişesiyle topyekûn bir savaştan imtina etmesidir. Bu süreç içerisinde taraflar ara­sında barış elçileri gelip gitmiş; giderek uzayan ve bıkkınlık veren savaş esnasında iki ordunun askerleri de savaşın gerek­liliği üzerinde muhasebeye girişmişlerdir. Ancak beklenen barış bir türlü sağlanamamış; Hicri 37 yılının Muharrem ayı bitip Safer ayı girdiğinde, Hz. Ali karşı cepheye topyekûn savaş ilanını bildirmiştir.

    Gerçek anlamda ağır zayiatlar içeren savaşın başlaması Safer ayının ilk günü olan Çarşamba gününe denk gelir. Bu ve sonraki günler şiddetli muharebeler artarak de­vam etmiştir. Öyle ki kimi günler insanların savaşmaktan dolayı teçhizatlarının eğilip büküldüğü ve yorgunluktan mola verdikleri söylenir. Ancak savaşın sonlarına doğru Muaviye ve Amr b. el-As, savaşın Şam askerlerini tükettiğini anladıklarında, Hz. Ali'yle barış çabasına girişmişlerdir. Amr b. el-Âs’ın, İbn Abbas'a yaptığı barış çağrısında geçtiği gibi: "Keşke savaş bitse demek yeterli değildir, keşke savaş hiç olmasaydı demek daha yerindedir; zira her iki tarafta da artık savaştan nefret edenler çoğunluk hale gelmiştir" ve bunu bitirecek olanlar da her iki tarafın önde gelenleridir.

    Yenileceklerini anlayan Amr b. Âs böylece Hz. Ali'ye zeytin dalı uzatıp siyasi zekâvetini sergilemiştir. Ancak barış çabaları yine meyvesini verememiştir. Minkarî'nin Vak'atu Sıffîn adlı eserinde anlat­tığı gibi: "İki taraf Sıffin'de karşılaşırlar ve kıyasıya savaşırlar. Öyle ki neredeyse birbirlerinin sonunu getirmelerine ramak kalmıştır." Ancak Şamlıların verdiği zayiat daha fazladır. Herîr Gecesi (27-28 Temmuz 657) diye meşhur olan ve bir gün bir gece süren çarpışmanın sonunda muharebe meydanındaki ölü sayısının 70 bini bulduğu söylenir. Herîr’in kelime anlamı “değirmenin sesi"dir; savaşın, askerleri tıpkı bir değirmen gibi öğütme­sinden dolayı bu isim tercih edilmiştir.

    "Allah'ın Kitabı hakem olsun!" çağrısı ve “Doğru bir yaklaşımın yanlış amaçlar için kullanılması!”

    Nihayet Hz. Ali nihai saldırı için emir verir. Yaptığı konuşmada düşmanlarının takatinin zayıfladığını ve duygusal bir hassasi­yet ve zaafiyet duymaksızın kendileriyle savaşanlara karşı sabah vakti son kez harekete geçeceklerini belirtir. Ona göre; "olayların akı­şında sonuçlar, başlangıca göredir." Ancak görgü şahitleri Herîr Gecesi’nin sabahın­da beklenmedik bir manzarayla karşılaştıklarını nakletmiştir. Muaviye'nin karargâ­hının önünde sancaklara benzeyen şeyler görmüşlerdir. Hava iyice aydınlandığında Muaviye'nin askerlerinin, mızraklarının ucuna Kur’an Mushaflarını astıklarını, en önde ise mescidin büyük Mushaf'ının asıldığı üç mızrağı 10 kişinin taşıdığını gördüklerinde şaşırıvermişlerdir. Bu şekilde yaklaşık 500 Mushaf mızrak­lara asılmış vaziyettedir. Böylece Şam ordusu, Irak ordusundan "Allah'ın Kitabının aralarında hakem tayin edilmesini" talep etmektedir. Bu talep Hz. Ali cenahında tartışmaların büyümesine, savaşın sürdürülmesine yönelik ihtilafın meydana gelmesine sebebiyet vermiştir. Hz. Ali her ne kadar bunun bir hile, bir tuzak ve zafiyet belirtisi olduğunu söyleyip askerlerini nihai saldırı için ikna etmeye çalışsa da sonradan Haricî olarak anılacak olan bazı kimseler Allah'ın Kita­bına davet edildiklerinde icabet edeceklerini söylemişlerdir. Ayrıca Hz. Ali kendilerine uymadığı takdirde, onu da tıpkı Hz. Osman gibi öldürmekle tehdit etmişlerdir. Sonunda mecburen bu teklifi kabul eden Hz. Ali, Hakem Olayı olarak bilinen ve tabi hileyle biten Amr b. el-Âs ve Ebu Musa el-Eşarî'nin hakemliğine rıza göstermiştir. Böylece Sıffîn Savaşı beklenmedik bir mütarekeyle sona ermiştir, ancak bu mütareke, barış getirmemiştir.

    Sıffin Savaşı, kazananın kaybettiği bir savaştı. Savaşın sonunu getiren hile, Hz. Ali'nin ordusundaki ayrılıkların da başlangıcı olacak, sonraki süreçte Hz. Ali'nin mücadelesi, daha düne kadar aynı saflarda çarpıştığı askerlerine yönelmek zorunda kalacaktır. Nihayetinde Muaviye'nin uzun uğraşları ve kurnaz politikasıyla İslam dünyası­nın yönetimini ele geçirmeyi başarmışlar ve böylece İslam'ın ilk yıllarından itibaren (birçoğu) bu dine direnen bir ailenin (Ümeyyeoğulları'nın) halefleri saltanat yoluyla iktidara taşınmışlardır. Sıffîn Savaşı’nın bilançosu sadece sıradan bir insanların kıyımından müteşekkil sanılmamalıdır. İslam'ın doğuşuna şahitlik eden, Kur’an ve Sünnet’e hâkim âlimlerden, Irak ve Şam Kurrâsından pek çok zat bu savaşta maalesef hayatlarını kaybedip bu dünyadan ayrılmışlardır. Kurrâ grubunun, başlangıçtaki barış ve arabuluculuk gayretleri sonuçsuz kalmış, bu nedenle ister istemez savaşın akışına takılmışlardır. Bu nedenle İslam medeniyeti, onların veremedikleri eserler veya serd edemedikleri ilimleri nedeniyle tahayyülü imkânsız bir kayıp daha yaşamıştır.

    Ashâb’ın önde gelenlerinden Ammar b. Yâsir'in, öldürüldüğü gün, şu sözleri terennüm ettiği aktarılmıştır: “(Ey Muaviye ve taraftarları!) Bizler zamanında Kur’an’ın vahyedilişi-tenzili uğruna sizinle savaştık. Şimdi ise Onun tevili üzerine sizinle savaşıyoruz. Bir savaş ki başları gövdeden ayırmakta ve dosta dostunu unutturmaktadır. Hak ancak bu şekilde yoluna girip ortaya çıkacaktır." Savaş esnasındaki bu ve buna benzer pek çok konuşma; tulekanın (Ashab-ı Kiram’ın), yönetim söz konusu olduğunda daha geri planda olmaları gerektiğini düşünenlerin bu­lunduğunu açığa vurmaktadır. Dolayısıyla gerek ilk Müslümanların bazıları gerekse Mekke'nin fethinde Müslüman olanların bir kısmı, tebliğin ilk yıllarında yaşadıkları husumetleri hâlâ unutmamış, Resulüllah’ın vefatından sonra bu hırslarını ve hınçlarını adeta açığa çıkarmışlardır. Dolayısıyla bu kanlı savaş Resulüllah dönemindeki (tam ve sağlam) İslam uhuvvetini yaralamış ve sonu, günümüze kadar sürecek fitne ayrılıkları­nın ise başlangıcı yapılmıştır.

     

     


    [1] (Derin Tarih ö.s. – 14 H. Güneş)

    [2] (Derin Tarih Dergisi – Dört Halife Devri. Sh.158)




































    Bu Haber 190 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS