• HZ. OSMAN’IN MAZLUMEN KATLOLUNMASI VE FİTNE KAPISININ KIRILMASI -1-

    HZ. OSMAN’IN MAZLUMEN KATLOLUNMASI VE FİTNE KAPISININ KIRILMASI -1-

    22 Eylül 2019

     
    | Devamı


    HZ. OSMAN’IN MAZLUMEN KATLOLUNMASI

    VE

    FİTNE KAPISININ KIRILMASI -1-

              

    Bu menfur olayla ilgili Peygamber Efendimizin mucizevi uyarıları:

    “O Gün Bu Kişi (Hz. Osman) Mazlum Olarak Öldürülmüş Olacaktır.”

    İbn Ömer anlatıyor: Resulüllah bir fitneyi haber veriyordu ki; o sırada oradan bir kişi geçti ve o geçerken Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "O gün bu kişi, mazlum olarak öldürülür!" Baktım ki; oradan geçen, Hz. Muhammed'in işaret ettiği kişi Osman bin Affan'dı. (Fezâilü's-Sahâbe, I, 551.)

    Bu Kişi (Hz. Osman), O Gün Hidayet Üzere Olacaktır.

    Ka'b bin Ucra şöyle anlatıyor: Resulüllah bir fitneden bahsetti ve onun yaklaştığını söyledi. Bu sırada oradan, başı kapalı bir kişi geçmekteydi. Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Geçmekte olan bu kişi, o gün hidayet üzere olacaktır." Hemen yerimden kalkarak o kişinin yanına koştum. O kişi Osman (R.A.)'dı. Onu tutup Resulüllah'a götürdüm ve "söylediğiniz kişi Osman mıdır?" dedim, "Evet" cevabını verdi. (İbn Mâceh, Sünen, I, 24.)

    Fitne Çıkıp Ortalık Karıştığında, O ve Arkadaşları Hak Üzere Bulunacaktır.

    Mürre el-Bahzî şöyle rivayet ediyor: Resulüllah'ın yanındaydım, şöyle buyurdu: "Fitne çıkıp ortalık karıştığında, bu ve arkadaşları Hak üzeredirler." Bunun üzerine Hz. Peygamberin işaret ettiği kişinin yanına gittim, Hz. Peygamberin, Hak üzere olacağını söylediği kişinin Hz. Osman olduğunu gördüm. (Müsned, V, 33.)

    O ve Arkadaşları O Gün, Hidayet Üzere Duracaktır.

    Ebu'l-Eş'as rivayet ediyor: Bir grup kendi arasında konuşmaktaydı. En son Mürre bin Ka'b söz aldı ve şöyle dedi: Resulüllah'tan bir Hadis duymuş olmasaydım, ayağa kalkıp konuşmazdım. Kendisi, yaklaşmakta olan bir fitneden bahsetti, bu sırada bir kişi geçmekteydi. Ona işaret ederek şöyle buyurdu: "O ve arkadaşları o gün haklıdırlar, hidayet üzeredirler." "O kişi mi ey Allah'ın elçisi?" dedim, "Evet" cevabını verdi. İşaret ettiği kişi Hz. Osman'dı.

    O Gün; Güvenilir Şahsın ve Arkadaşlarının Tarafında Olmalısınız

    Ebû Habîbe'den şöyle rivayet edilmiştir: Kendisi eve girmiş ve Hz. Osman'ın etrafının çevrildiğini görmüştür. Bu sırada Ebû Hureyre konuşmak için Hz. Osman'dan izin istemiş, kendisine izin verildikten sonra ayağa kalkmış, Allah'a hamd etmiş ve şöyle söylemiştir: Resulüllah'ı (S.A.V.) şöyle söylerken işittim: “Benden sonra büyük bir fitneyle karşı karşıya kalacaksınız.” Başka bir rivayete göre Hz. Peygamber: "Benden sonra fitneyle karşılaşacak, ayrılığa düşeceksiniz" buyurmuştur. Orada dinlemekte olanlardan birisi: “Ey Allah'ın elçisi, o fitne ve ayrılık gününde biz kimin tarafında olalım?" dedi? Hz. Muhammed (S.A.V.), Hz. Osman'a işaret ederek; "Şu güvenilir kişi ve arkadaşlarının tarafından olun!" buyurdu.

    “Ya Osman, Münafıklar İstese de Sen Sabır ve Adalet Gömleğini Çıkarmayasın!..”

    Abdullah bin Âmir, en-Nu'mân bin Beşîr ve Hz. Aişe zinciriyle gelen rivayet şöyledir: Resulüllah (S.A.V.), Hz. Osman'ı çağırttı, yanına geldiğinde Hz. Peygamber ona baktı, etrafına bakındı ve sonunda Osman'ın (R.A.) omzuna vurarak şöyle buyurdu: "Ey Osman! Muhakkak ki Allah sana bir gömlek giydirecektir. Münafıklar onu üzerinden çıkarmak isteyecekler. Bana kavuşana kadar kesinlikle onu üzerinden çıkarma!" Resulüllah (S.A.V.) bu sözünü üç defa tekrar etti. (Fezâilü's-sahâbe, I, 63 Hadisin senedi sahihtir.)

    Sahabenin, Hz. Osman'ı Korumak İçin Başvurmaları ve Onun Karşı Çıkması

    İsyancılar evini kuşatmış ve kendisini öldürmeye niyetlenmişken, Hz. Osman Sahabeyle istişare etmiş, onların görüşlerini almıştı. Sahabenin ileri gelenlerinin fitne karşısındaki duruşları şöyleydi:

    Hz. Ali'nin Gayretli Tavrı

    İbn Asâkir, Câbir bin Abdullah'tan şöyle naklediyor: Hz. Ali, Hz. Osman'a bir haberci gönderdi ve şöyle dedi: "Beş yüz zırhlı askerim var. Bana müsaade et isyancılara karşı seni koruyayım. Eğer bir şey söylemezsen, kanını isyancılara helâl hale getirirsin." Hz. Osman şöyle cevap verdi: "Allah sana hayırlar versin. Benim sebebimle Müslümanların kanları aksın istemiyorum." (Târîh-u Dimeşk, s. 403.)

    Zübeyr bin Avvâm’ın Sahip Çıkması

    Ebû Habibe şöyle diyor: Zübeyr (R.A.) kuşatma günü beni Hz. Osman'a gönderdi. Yanına gittim. İçeride Hz. Ali’nin oğlu Hasan, Ebû Hureyre, Abdullah bin Ömer ve Abdullah bin Zübeyr vardı. Hz. Osman’a şöyle dedim: “Beni Zübeyr bin Avvam gönderdi, sana selamı var. Şöyle diyor: Sana sürekli itaat ettim, emrinden hiçbir zaman çıkmadım. İstersen ben ve adamlarım evine gelelim. İstersen bulunduğumuz yerde bekleyelim. Amr bin Avf kabilesi emrime hazır vaziyette kapımda olacaklar.” Hz. Osman bu haberi duyunca şöyle dedi: "Allah en büyüktür. Kardeşimi koruyan Allah'a hamd olsun! Selam olsun sana. Umarım Allah, senin aracılığınla beni korur."

    Ebû Hureyre mektubu dinleyince ayağa kalktı ve şöyle dedi: "Size Resulüllah'tan (S.A.V.) duyduğum bir haberi vereyim mi?" "Evet" dediler. Bunun üzerine Ebû Hureyre şöyle anlattı: Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğunu işittim: "Benden sonra fitne ve birçok olay ortaya çıkacak." Biz: "Bu fitneden kurtuluş nasıldır ey Allah'ın Elçisi?" dedik. Resulüllah (S.A.V.), Hz. Osman'a işaret ederek "Emîn kişi ve onun grubundakiler kurtuluşa ermişlerdir" buyurdu. Ebû Hureyre'nin bu konuşmasının ardından Hz. Osman'ın yanındakiler ayağa kalkarak şöyle dediler: "Hakikati gördük. Ey mü’minlerin Halifesi! Bize izin ver, asilerle cihat edelim!" Ancak, Hz. Osman "Kim bana itaat ediyorsa, ona savaşmamasını emrediyorum" dedi. (Fezâilü's-sahâbe, I, 511, 512.)

    Müğîra bin Şu'be’nin Uyarması

    Kuşatma anında Müğîra bin Şu'be Hz. Osman'ın yanına gitti ve şöyle dedi: "Sen ümmetin halifesisin. Başına böyle olaylar geldi. Üç seçenek var, birisini seçmek durumundasın. Birinci seçeneğin; çıkıp onlara karşı savaşmak. Eğer onlarla savaşırsan biz de bütün kuvvetimizle yanında oluruz. Çünkü sen Hak üzeresin, onlar ise bâtıl üzereler. İkinci seçeneğin; gizli bir kapıdan çıkıp Mekke'ye gitmek. Eğer böyle yaparsan, seni Mekke'ye kabul etmezler. Üçüncü seçeneğin; Medine’den ayrılıp Şam'a gitmektir. Orada güvende olursun. Muaviye bin Ebî Süfyan da oradadır."

    Hz. Osman şöyle dedi: "Dışarıya çıkıp savaşmayacağım. Çünkü Müslüman kanı dökerek Hz. Muhammed'e muhalefet eden ilk kişi olmak istemem. Mekke'ye gitsem beni oraya kabul etmezler. Çünkü Resulüllah (S.A.V.) şöyle buyurmuştur: ‘Kureyşli bir kişi sapacak ve canını kurtarmak için Mekke'ye yönelecek. Ona dünyadaki azabın yarısı kadar azap edilir.’ Ben bu kişi olmak istemem. Şam'a gitme meselesine gelince, hicret yurdunu bırakıp gidemem." (El-Bidâye ve'n-Nihâye, c. VII, s. 211.)

    Abdullah bin Zübeyr’in Teklif Sunması

    Sahabe Hz. Osman'ı koruma konusunda kararlıydı. Bazıları Onun yanına girdi ve savaşma konusunda izin istedi. Ancak Hz. Osman Müslüman kanının akmasını istemiyordu ve bundan dolayı kendisine itaat edenlere, kesinlikle savaşmamalarını emretti. Abdullah bin ez-Zübeyr de bunlardan birisiydi. Hz. Osman'a şöyle diyordu: "Onlarla savaş! Allah, onlarla savaşı sana helâl kılmıştır." Buna karşılık Hz. Osman "Hayır! Allah'a yemin olsun ki; onlarla asla savaşmayacağım" dedi. (İbn Sa'd, et-Tabakât, c. III, s. 70.)

    Başka bir rivayet şöyledir: Abdullah b. Zübeyr; “Ey mü’minlerin halifesi! Biz seninleyiz. Hazır vaziyette emir vermeni bekliyoruz. Bize izin ver!” deyince Hz. Osman; "Ben, kan dökmek istemiyorum" dedi, Zübeyr'e (R.A.) herkesin evine çekilmesini söyledi (A.g.e.) ve ekledi: “Kim bana itaat ediyorsa, Zübeyr'in söylediğini yapsın ve evine çekilsin.” (İbn Sa'd, et-Tabakât, c. III, s. 70.)

    Ka’b bin Malik ve Zeyd bin Sâbit’in Halifeyi Koruma Arzuları

    Ka'b bin Malik insanları Hz. Osman'a yardıma teşvik ediyor ve şöyle diyordu: “Ey Ensar topluluğu! İkinci defa Allah'ın yardımcıları olun!” Bunun üzerine Ensar toplandı, Hz. Osman'ın evinin yanına geldi ve Zeyd bin Sabit Hz. Osman'ın yanına giderek şöyle dedi: “Ensar kapıda toplanmış durumda. Dilersen, biz ikinci defa Allah'ın yardımcıları olmak isteriz.” (İbn Sa'd, et-Tabakât, c. III, s. 70.) Hz. Osman bunu reddetti, kendisinin böyle bir şeye ihtiyacının olmadığını belirtti ve kendilerine evlerine gitmelerini emretti. (Fitnet-ü maktal-i Osman (R.A.), c. I, s. 162)

    Hz. Ali’nin Oğlu, Hz. Hasan’ın Fedakârlığı

    Hasan bin Ali bin Ebi Tâlib Hz. Osman'a geldi ve "Kılıcımla mücadele edeyim mi?" dedi. Hz. Osman: "Hayır. Kanının akmasından Allah'a sığınırım. Kılıcını koru, babanın yanına dön!" dedi. (Fitnet-ü maktal-i Osman (R.A.), c. I, s. 162)

    Abdullah bin Ömer (b. el-Hattâb)’ın Evine Yollanması

    Sahabe işin büyüdüğünü ve şer bulutlarının Medine semalarında gezindiğini gördüklerinde, bazıları Hz. Osman'ın izni olmadan Onu korumaya karar verdiler. Bazıları savaşa hazır bir şekilde Hz. Osman'ın evine girdiler. Abdullah bin Ömer de kılıcını hazırlamış, zırhını giymiş, Halifeyi korumak için Onun evine gelmişti. Hz. Osman, daha önce olduğu gibi, isyancılardan birisi içeriye geldiğinde, Hz. Osman onlardan birisini öldürmesinden korktuğu için, Abdullah bin Ömer’i evine gönderdi. (Fitnet-ü maktal-i Osman (R.A.), c. I, s. 163)

    Ebû Hureyre’nin Hatırlatması

    Ebû Hureyre Hz. Osman'ın yanına girdi ve şöyle dedi: "Ey mü’minlerin Halifesi! İsyancılara cezalarını vermek gerekir." Hz. Osman: "Ey Ebû Hureyre! Bütün Müslümanların kan dökmeleri, benim de öldürülmem seni sevindirir mi?" deyince, Ebû Hureyre: "Hayır" dedi ve Hz. Osman şöyle devam etti: "(Haksız yere) Bir insanı bile öldürürsen, bütün insanları öldürmüş gibi olursun!" Bunun üzerine Ebû Hureyre, Halifenin emrine uyarak savaşmadı ve evine döndü. Başka bir rivayete göre Ebû Hureyre kılıcını çıkarmıştı. Ancak Hz. Osman ona engel oldu. (İbn Hayyât, Târîh, c. 164.)

    Selît bin Selît'in İtirafları

    Selit bin Selit şöyle diyor: “Hz. Osman savaş için bize izin vermedi. Şayet izin verseydi, isyancıları bütün İslam topraklarından çıkarırdık.” (Fitnet-ü maktal-i Osman (r.a.), c. I, s. 165)

    Cemel Olayı ve İçtihat Ayrılıkları

    Hz. Ali'nin; Hz. Osman’ın tayin ettiği Valileri azletmekte aceleci davrandığı ve kendisine bu hususta yapılan nasihatleri dikkate almadığı söylenebilir, ama bu Onun yetkisi ve görevidir. Rivayetlere göre Muğîre b. Şu'be, Hz. Ali'ye “Valileri azletmeden vilayetlerden biatin gelmesini beklemesini, ondan sonra da istediğini yapmasını” tavsiye etmiş; ancak Hz. Ali, Muğîre'nin tavsiyesini dinlememişti. Hz. Ali'ye benzer bir tavsiyede bulunanlardan biri de Abdullah b. Abbas'tı. O da “Muaviye gibi uzun süreden beri Valilik yapan kimselerin şimdilik bekletilmesinin ve biatlerinin alınması gerektiğinin uygun olacağını” söylemişti.

    Cemel Olayı’nın Sebepleri ve Sonuçları

    Hz. Aişe, Hz. Osman'ın kuşatma altında bulunduğu sırada hacca gitmişti. Medine'ye dönerken yolda Hz. Osman'ın öldürüldüğünü öğrendi. Bunun üzerine Medine'ye gitmekten vazgeçip Mekke'ye dönmüşlerdi. Hz. Talha ve Zübeyir, katillerin cezalandırılması amacıyla girişimlerde bulunması için Hz. Ali'yi uyardılar; fakat O, duruma hâkim olamadığını söyledi. Bir süre sonra; umre yapmak amacıyla Mekke'ye gitmek için Hz. Ali'den izin istediler, Hz. Ali de onları engellemedi.

    Mekke'de toplanan Hz. Ali muhalifleri, Ya'la b. Ümeyye'nin Yemen'den getirdiği paralarla adamlarını teçhiz ederek Basra'ya gitmek için yola çıktılar. Hz. Aişe, imamlık yapması için Abdurrahman b. Attâb'ı ya da Abdullah b. Zübeyir'i görevlendirdi. Basra'ya ulaşan muhalifler, Hz. Ali’nin tayin ettiği Vali Osman b. Huneyf’i yakalayıp saç ve sakalını yoldular; beytülmalı talan ettiler. Bu davranışların dinî hükümleri uygulatmak niyetiyle harekete geçenler tarafından yapılmış olması çelişki arz etmektedir. Herhalde hareket başladıktan sonra kontrolden çıktığı, Hz. Osman'ın katledilmesine kin duyanların ve maddi çıkar sağlamayı amaçlayanların harekete katılmalarına engel olunamadığı sezilmektedir.

    Bu gelişmeler üzerine Hz. Ali, küçük bir birlikle yola çıkarak Mekke’deki muhaliflerinin Basra'ya gidişini engellemek istediyse de başarılı olamadı. Onların arkasından Basra'ya giderken Kûfelilere haber göndererek onları yardıma çağırdı. İki ordu el-Hureybe denilen yerde karşılaştılar. Birkaç barış teşebbüsü sonuçsuz kalınca çarpışma kaçınılmaz oldu. Savaş, Zübeyir ve Talha'nın hayatlarını kaybetmeleri ve Hz. Aişe taraftarlarının yenilgisiyle sonuçlandı. Bazı kaynaklarda barış için anlaşmaya varıldığı sıralarda, Abdullah b. Sebe'nin gizli bir toplantı düzenleyerek bu girişimleri akamete uğrattığı anlatılmaktadır. Bu rivayete göre İbn Sebe, Hz. Osman'a isyan eden kimselerle gizli bir toplantı yaparak, ertesi gün iki taraf arasında savaşın çıkmasını ve kızışmasını sağlamıştır.

    Cemel Savaşı’nda Hz. Ali kesin bir zafer kazanmıştı. Muhaliflerden Talha b. Ubeydullah savaş alanında, Zübeyir b. el-Avvâm ise oradan ayrıldıktan sonra öldürülmüş olmaktaydı. (Cemâziyelâhir 36 / Aralık 656) Savaşta hayatlarını kaybedenler hususunda farklı rakamlar verilmekle birlikte, bazı kaynaklarda iki taraftan 10.000 kadar Müslüman’ın hayatını kaybettiği aktarılmaktaydı. Bununla birlikte, verilen rakamlarda abartı olabileceği ihtimalini göz ardı etmemek lazımdı.

    Hz. Ali'ye karşı bu isyanı Hz. Aişe’nin organize ettiği, Aşere-i Mübeşşere’den Hz. Talha ve Zübeyir'in ise kişisel nedenlerle buna giriştikleri de söylenir. Örneğin; Talha ve Zübeyir'in, bekledikleri Valilik görevine tayin edilmedikleri için, ya da dünyevî çıkar elde etmek amacıyla isyan ettikleri ifade edilmektedir. Onların iktidar hırsıyla hareket ettikleri doğruysa, Hz. Ömer tarafından oluşturulan altı kişilik şûranın üyeleri oldukları halde, Hz. Osman'ın öldürülmesinden sonra kendilerine teklif edilen Hilafeti reddetmelerinin sebebi, herhâlde durumun vehametiydi. Belki bu davranışlarının, Benû Hâşim'den çekinmeleri ya da Arapların kendilerine itaate yanaşmayacakları düşüncesinden kaynaklandığı da söylenebilir. Ancak; çoğunluk tarafından kabul görmüş bir Halifeye isyan etmek suretiyle, iktidarı ele geçirmek için gerekli desteği sağlayabileceklerini düşünmeleri elbette bir hata idi. Bazı rivayetlerde; Hz. Aişe'nin isyana katılma sebebi olarak, İfk hâdisesindeki tavrından dolayı Hz. Ali'ye kırılması gösterilmiştir. İfk (zina iftirası) hadisesinin üzerinden otuz yıl geçtiği dikkate alınırsa, bunun sadece tetikleyici bir neden olabileceği kabul edilebilir.

    Hz. Ali'nin muhaliflerini haksız göstermek için ileri sürülen bazı rivayetlerin doğruluğu da tartışmalıdır. Bu rivayetlerden birine göre, “Hz. Aişe, Resulüllah tarafından uyarılmış; o, bu uyarıyı Hav'eb suyu başında köpek havlamalarını duyunca hatırlamış ve oradan dönmeye çalışmış, ancak kırk kişi gelerek başında bulundukları suyun Hav'eb suyu olmadığına dair yemin edince yerinde kalmıştır.” rivayetleri tartışmalıdır. Başka bir rivayete göre Resulüllah, açık ifadelerle Zübeyir'i uyarmış; Hz. Ali'nin bu uyarıyı savaş meydanında hatırlatması üzerine Zübeyir oradan ayrılmış ve kendisine yetişen İbn Curmuz tarafından öldürülmüştür. Kanaatimize göre bu rivayetler, bir taraftan Hz. Ali'nin haklılığını desteklerken, diğer yandan Resulüllahın eşini ve cennetle müjdelendiği rivayet edilen Sahâbî'leri kurtarmaya yönelik çabalardan kaynaklanmış olmalıdır.

    Cemel Savaşı’nın Başlaması ve İbni Sebe’nin Şeytanlıkları!

    Sebeiyye taifesi, savaşın çıkışı ve iki tarafın birbirine saldırması için gayretlerini artırdılar. Her iki tarafı da birbirlerine karşı kışkırttılar. Bunun üzerine iki taraf arasında şiddetli çatışmalar başladı. Bu savaşa Cemel Savaşı denilme­si şundandı: Mü'minlerin annesi Hz. Aişe savaşın ikinci merhale­sinde Basra ordusunun ortasındaydı ve bir deve üzerinde bulunmaktaydı. Bu deveyi Yâlâ b. Ümeyye Yemen’den satın alıp Mekke'ye getirmiş, orada onu Hz. Aişe'ye hediye etmişti. O da ona binerek Mekke'den Basra'ya gelmiş, son­ra da onun üzerinde olduğu halde bu savaşa katılmıştı. Cumade's Sâni­yenin on altıncı günü idi ve günlerden de Cuma’ydı. Savaş Basra yakın­larında Dâbûka denilen yerde yaşanmıştı. Savaşın başlamasına Hz. Ali çok üzülmüş ve; "Ey insanlar, savaştan el çekin!" diye çağrılar yaptırmış, ama onun nidasını kimseler duymamıştı, çünkü herkes savaşmakla uğraşır durumdaydı.

    Cemel Harbi iki aşamalıydı. Birinci aşamada Basra or­dusuna Hz. Talha ve Hz. Zübeyr komutanlık yapmaktaydı. Savaş sabahtan itiba­ren öğlene kadar devam etmişti. Hz. Ali de, Hz. Talha ve Hz. Zübeyr de askerlerine; "Kaçanı ve yaralıyı öldürmeyin. Savaş alanından kaçanı takip etme­yin!" buyurmuşlardı. (El Bidâye Ve'n Nihâye 7/253) Hz. Zübeyr, oğlu Abdullah'a borcunu ödemesi için vasiyet etti. Bu arada Hz. Zübeyr'e bir adam geldi. Hz. Ali'yi öldürmek istediğini söyledi. Ona aniden saldıracağını söyledi. Ancak Hz. Zübeyr bunu kabul etmedi. "Hayır. Mü'min mü'mine ani saldırışlar yapmaz." dedi. (Mûsned-i Ahmed 3/19 isnadı sahihtir.) Hz. Zübeyr'in hedefi, Hz. Ali'yi ya da Hz. Osman'ın kanına karışmamış kişileri öldürmek değildi.

    Mü'minlerin Emiri Hz. Ali, Hz. Zübeyr'i tekrar davet etti ve onunla en güzel şekilde söyleşti. Resulüllah (S.A.V.)'in ona söyle­diği; "Sen onunla (Ali ile) haksız olarak savaşacaksın." (İstişhâdu Osman 201) Hadisini ha­tırlatıverdi. Bazı rivayetler ise Hz. Zübeyr'in savaşı bırakıp gitme sebebi olarak, Hz. Ammar b. Yasir'in karşı ta­rafta olmasını göstermektedirler. Zira o, Resulüllah (S.A.V.)'in meşhur; "Ammar'ı asi bir topluluk öldürecek." (Mûsned-i Ahmed 1/47-49 İsnadı sahihtir.) Hadisini bilmekteydi. Bazı rivayetlerde ise İbni Abbas'ın sözünün onu bu iş­ten vazgeçirdiğini söylemektedir. İbni Abbas ona, Hz. Ali ile aşırı yakın­lığını göstermek üzere; "Kılıcınla Ali b. Ebî Talib b. Abdülmuttalib ile savaşıyorsun, Safiyye binti Abdülmuttalib'e (yani annene) ne cevap vereceksin?" demişti. (Tabakât 3/110 İsnadı sahihtir.) Bunların üzerine Hz. Zübeyr sa­vaş alanını terk ettikten sonra, ibni Cürmüz onu takip etti ve öldürüverdi. (Tarih-i Halife 186) Çünkü Hz. Zübeyr’in hedefi ıslah etmekti. Ama ıslahın yerini si­lahların aldığını görünce yaptığı işten pişman olup vazgeçmişti.

    Hz. Ali’ye muhalif Basra ordusunun ikinci komutanı Hz. Talha b. Ubeydullah ise savaşın başında yaralanmış, kimin attığı belli olmayan bir ok ona isabet etmiş ve kanı boşalmaya başlamıştı. Oğlu onu Basra'ya götürmüş ve bir evde tedavi etmeye başlamıştı. Ancak kan akmaya devam etti ve Hz. Tal­ha o evde vefat edip Basra'ya defnedildi. (El Bidâye Ve'n Nihâye 7/253)

    Hz. Zübeyr savaş alanından ayrılıp gitmiş, Hz. Talha da vefat etmişlerdi. Her iki taraftan da öldürülenler ve yaralananlar görülmekteydi. Cemel Harbi’nin birinci merhalesi bu şekilde sona ermişti. Galibiyete Hz. Ali'nin ordusu erişmişti. Hz. Ali savaş alanını gezmiş, içi yanarak hüzünlenmişti. Oğlu Hz. Hasan'a yöne­lip ona sarılarak, ağlamaya başlamış ve "Oğlum, keşke baban yirmi yıl önce ölseydi." buyurmuşlardı. Hz. Hasan ise; "Babacığım seni bundan sakındırmıştım." deyince. Hz. Ali; "İşin bu noktaya geleceğini zannetmemiştim. Bundan sonra hayatın tadı mı olur. Bundan sonra ne hayır umulur?" sözleriyle pişmanlıklarını açığa vurmuşlardı. (El Bidâye Ve'n Nihâye 7/521)

    Cemel Vak’asının İkinci Aşaması

    Savaş hakkında bilgiler Hz. Aişe'ye ulaştırıldığında O devesinin üzerinde bulunmaktaydı. Ezdî kabilesi mensupları onu korumaya almışlardı. Hz. Aişe, Ka'b b. Sûr'a Mushaf’ı (Kur’an-ı Azimüşşan’ı) verdi ve onunla insanları savaşı kesmeye davet etti. Hz. Aişe'nin manevi konumu sebebiyle savaşın sonlanma ihtimali vardı. Ka'b b. Sûr Mushaf’ı aldı ve Basra ordusunun önünde ilerleyip Hz. Ali'nin ordusuna doğru nida etmeye başladı; "Ey millet, ben Basra kadısı Ka'b b. Sûr'um. Sizi Allah'ın Kitabına, içindekilerine uymaya ve O’nun yasaklarına göre barış yapmaya davet ediyorum." dedi. Ancak; Hz. Ali'nin ordusunda olup da ön saflarda bulunan Sebeiler, Ka'b'ın bu gayretinin başarıya ulaşmasından korktular ve hep bir­likte ona ok atmaya başladılar. O da elinde Mushaf olduğu halde Hak’kın rahmetine kavuştu. (El Bidâye Ve'n Nihâye 7/253) Sebeilerin okları, Hz. Aişe'nin devesine ve hevdecine de isabet ediyordu. Hz. Aişe de; "Oğullarım, Allah'tan korkun, Allah'tan korkun. Allah'ı ve hesap gününü hatırlayın ve savaş yapmaktan el çekin!" diyordu.

    Ancak Sebeiler onun davetine icabet etmiyorlar, Basra ordusuna sal­dırıyorlardı. Hz. Ali ise gerilerde bulunmakta, O da savaştan el çekilmesini ve Basralılara hücum edilmemesini emrediyorlardı. Ancak ordunun ön saflarında bulunan Sebeiler ona icabet etmiyor; hücum etmeye, saldırmaya ve savaşmaya devam ediyorlardı. Hz. Aişe davete icabet edilmediğini ve Ka'b b. Sûr'un öldürüldüğünü görünce; "Ey insanlar, Osman'ın katillerine ve taraftarlarına lanet edin!" de­meye başladı. Kendisi de Hz. Osman'ın katillerine ve taraftarlarına lanet etmeye başlamıştı. Hz. Ali Basra ordusunun yüksek sesle lanet okuduğunu işi­tince; "Bu da ne?" diye sormuşlardı. Adamları;

    "Hz. Aişe, Osman'ın katillerine lanet ediyor. İnsanlar da onunla bir­likte lanet ediyorlar." deyince bunun üzerine Hz. Ali; "Siz de benimle birlikte Osman'ın katillerine ve taraftarlarına lanet edin!" emrini vermiş, Hz. Ali'nin ordusu yüksek sesle Hz. Osman'ın katillerine la­net etmeye başlamıştı.

    Daha sonra harp iyice kızıştı. İnsanlar birbirlerine saldırdı. Mızraklar atıldı, kılıçlar parladı, kılıçlar kırılıncaya kadar vuruşmuşlardı. İnsanlar boğaz boğaza çarpışmaktaydı. Sebeiler bindiği deveyi kesmeye ve mü'minlerin anne­si Hz. Aişe'yi katletmeye çalışıyorlardı. Basra ordusu ise Hz. Aişe'yi ve deveyi korumaya almışlardı ve devenin önünde savaşıyorlardı. Böylece savaşın şiddeti devenin etrafında yoğun­laşmıştı. Hz. Aişe validemizin içinde bulunduğu hevdeç, atılan oklar sebebiyle delik deşik olmuş durumdaydı. Ezd, Dâbbe ve Kureyş kabilesine mensup çok sayıda Müslüman genç, misli görülme­miş kahramanlıklar sergiledikten sonra devenin etrafında katlolunmuşlardı. Hz. Aişe hem şaşkın hem de sıkıntılıydı. Savaşı istemediği halde savaşın ortasında kalmıştı. Şimdi savaşın durdurulmasını istiyor, ancak kimse onu dinlemiyordu.

    Cemel Çarpışmasından Sonra Herkesin Pişmanlığı!

    İbni Teymiye şunları aktarmıştır: "Herkes girilen bu savaş sebebiyle pişmanlık yaşıyordu. Hz. Talha, Hz. Zübeyr, Hz. Ali ve diğerleri tamamen pişmandılar. Onlar Cemel gü­nü savaşmayı murad etmemişlerdi. Ancak onların elinde olmadan savaş başladı." (El Münteka, Muhyiddin Hatip 222)

    a- Savaş başlayıp insanlar ölmeye başladığında Hz. Ali'nin; "Yirmi yıl önce ölmeyi ne kadar isterdim!" dediği rivayet edilmiş­tir. (El Filen, Nuaym b. Hammad 1/80)

    b- Hz. Aişe de Cemel vakasını hatırladığında şöyle buyurmuşlardır: "Arkadaşlarımın (mü'minlerin diğer annelerinin) oturduğu gibi oturmayı ne kadar isterdim. Bu bana Resulüllah (S.A.V.)'den, Abdurrahman b. Haris b. Hişam ve Abdullah b. Zübeyr gibi on küsur çocuk dünyaya getirmemden daha sevimlidir." (El Fiten, Nuaym b. Hammad 1/81)

    Ve yine Hz. Aişe; Allah-u Teâla'nın "Evlerinizde oturun!" (Ahzâb 33) ayetini okudu­ğunda, yaşmağı ıslanıncaya kadar ağlamıştır. (Siyeru A'lâmi Nübelâ 2/177; Tabakât 8/81) Ayrıca Hz. Aişe şu temennide bulunmuşlardır: “(Keşke) Resulüllah (S.A.V.)'den her biri Abdurrahman b. Haris b. Hişam gibi yirmi tane çocuğum olsaydı ve onları kaybetseydim de şu Cemel vakası hadisesi yaşanmasaydı." (Et Temhîd, Bâkıllânî 232 Abdurrahman b. Haris b. Hişam; Mahzum oğullarının ileri gelenlerinden olup seçkin bir kişiydi. Vefatı Hz. Muaviye’den öncedir.)

    Onunla ilgili olarak İbni Teymiyye şu yorumu yapmıştır:

    "Hz. Aişe bizzat savaşmadı. Savaşmak için de yola çıkmadı. Müslümanla­rın arasını ıslah için çıktı. Bu çıkışının Müslümanlar için hayırlı olacağı­nı düşünüyordu. Daha sonra çıkmamasının daha hayırlı olduğunu gör­dü. Bu çıkışını her hatırladığında, yaşmağı ıslanıncaya kadar ağlardı. Di­ğerleri de onun gibiydi. Herkes girilen bu savaş sebebiyle pişmanlık ya­şıyordu. Hz. Talha, Hz. Zübeyr, Hz. Ali ve diğerleri tamamen pişmandı­lar. Onlar Cemel günü savaşmayı murad etmemişlerdi. Ancak onların elinde olmadan savaş başladı." (El Münteka, Muhyiddin Hatip 222) Allame Zehebî ise şunu vurgulamıştır: "Şüphe yok ki Hz. Aişe, Basra'ya gidişine ve Cemel vakasına katılışı­na çok pişman oldu. O, işlerin bu noktaya gelebileceğine ihtimal verme­mişti." (Siyeru A'lâmi Nübelâ 2/177)

    Sıffin Savaşı ve Tahkim Tuzağı!

    Yukarıda da anlattığımız gibi Hz. Ali, iktidara geldiğinde Hz. Osman'ın atamış olduğu Valileri değiştirmekle işe başlamış; Hz. Ömer döneminden beri Şam'da valilik yapmakta olan Muaviye b. Ebî Süfyân'ı da azlederek yerine Sehl b. Huneyf'i atamıştı. Sehl yola çıkmış, fakat Şam'a varamadan Muaviye'nin askerleri tarafından geri dönmek zorunda bırakılmıştı.

    Hz. Muaviye ise; Hz. Ali'ye biat etmeyi, Hz. Osman'ın katillerinin cezalandırılması koşuluna bağlanmıştı. Muaviye'nin azledilmiş bir Vali olarak, katillerin cezalandırılması için halifeye baskı yapma hakkının olup olmadığı tartışılırdı. Ama Hz. Osman'ın yakın akrabası olması hasebiyle, Onun kanını talep etme hakkına sahip olduğuna inananların sayısı küçümsenmeyecek kadar fazlaydı. Muaviye, Hz. Ali'ye gönderdiği bir mektupta Onu, Hz. Osman öldürüldüğünde sözlü veya fiilî olarak Halifeyi desteklememekle suçlamakta ve katilleri ordusunda barındırdığını söyleyerek kendilerine teslim edilmeleri halinde biat edeceğini vurgulamaktaydı. Muaviye'nin biati reddettiği sırada Hilafet iddiasında bulunmadığı açıktır. O, Şamlılardan destek talep ettiğinde kendisine Halife olarak değil, “Emir” olarak biat almıştı.

    Hz. Ali, Muaviye'yi yola getirmek için savaş hazırlıklarına başlayınca, Ashabın bir kısmı Müslümanlar arasında meydana gelecek bir savaşı doğru bulmadıkları için tarafsız kalmayı tercih etmişlerdi. Savaşa karşı isteksizlik iki tarafta da görülmekteydi. Sıffin'e gitmek üzere hazırlık yapıldığı sırada kurrâdan (Kur’an ve Hadis okuru Ulemadan) yaklaşık 400 kişilik bir grup, savaşın meşruiyeti konusunda şüphe içinde olduklarını söyleyerek, hudut boylarında savaşmaya gönderilmeyi talep etmişlerdi, Hz. Ali de onları Kazvin ve Rey taraflarına göndermişti.

    Sıffin Savaşı başladıktan sonra bile, savaşın durdurulup barış yapılmasını arzu edenler çoğunluğu oluşturmaktaydı. Bu sıralarda taraflar arasında mektuplaşmalar olmuş; bekleşme sırasında askerler birbirlerinin kamplarına gidip gelmeye başlamışlardı. Kaynakların bildirdiğine göre kırk gün kadar süren çatışmalar, küçük birlikler arasında çıkmaktaydı. Büyük taarruz ise “Kur’an’ın taraflarca hakem kabul edilmesiyle” sonuçsuz kaldı. (Safer 37 / Temmuz 657) Sıffin Savaşı, Hz. Ali'nin lehine sonuçlanacağı sırada Amr b. el-Âs'ın önerisiyle Muaviye tarafı, Mushafları mızrakların ucunda havaya kaldırarak Kur’an’ın hakemliğine çağırmışlardı. Hz. Ali, bu hareketin bir hile olduğunu anlamış, ancak taraftarlarını ikna etmeyi başaramamıştı. Şamlılar, hakem olarak Amr b. Âs'ı, Iraklılar ise Ebû Musa el-Eş'arî'yi ortaya atmışlardı. Hz. Ali’nin, İbn Abbas'ı ya da el-Eşter en-Neha'i'yi önermesi dikkate alınmamış, el-Ahnef b. Kays da Ebû Musa'nın hakemliğine karşı çıkarak kendisinin hakem olarak görevlendirilmesini ısrarla istemesine rağmen buna da yanaşmamışlardı.

    Ebû Musa El Eş’ari, Cemel'den önce insanları fitneye bulaşmamaları konusunda uyarmıştı. Şimdi ise onun tavsiyelerini hatırlıyorlardı. O, iddia edildiği gibi kıt görüşlü, aptal biri değil, aksine dindar, zeki ve tecrübeli bir insandı. Hz. Peygamber tarafından Muâz'la birlikte Yemen'e gönderilmiş; Hz. Ömer döneminde önemli görevlere atanmıştı. Onun hakemliğini isteyenlere göre fitnede tarafsız kalması onu, kararlarında objektif olabilecek nadir kişilerden biri haline getirmiş olmaktaydı. Hakem seçilen Ebû Musa, ümmetin arasını bulacak hakemlerden biri olarak çağrıldı. Hakemler, ilk görüşmelerinde asıl müzakerelerin o yılın Ramazan ayında yapılmasını kararlaştırdılar; ayrıca yetki ve sorumluluklarını belirleyen, hakemlik görevine karşılık can ve mal emniyetlerinin taahhüt altına alınmasını sağlayan bir belgeyi hazırlayarak taraflara imzalattılar. (13 Safer 37 / 31 Temmuz 657) Bu Tahkimname'de tarafların belirlenen esaslara uyacakları belirtildikten sonra, hakemlerin Kur’an’a göre davranacakları, onda uygun hüküm bulamazlarsa Sünnet’e başvuracakları, heva ve heveslerine göre tavır almayacakları, bu çerçevede verilen karara Ali ve Muaviye'nin razı olacakları, hakemlerin ve yakınlarının can ve mallarının emniyet içinde olacağı, hakemlerin nerede ve ne zaman buluşacakları, müzakereleri takip edebilecek kimseler hakkında hükümler vardı; ancak nedense hangi konu üzerinde müzakere yapılacağı ve neyin hükme bağlanacağı açıkça yer almamıştı.

    Hakemler, Ramazan 37'de (Şubat 658) Dûmetülcendel bölgesinin Ezruh mevkiinde bir araya gelerek görüşmelere başladılar. Görüşmelere, tarafsız olan bazı kişiler de katıldı. Bu Tahkim toplantısında, uzun görüşmelerden sonra hakemler bir isim üzerinde ittifak sağlayamayınca; Hz. Ali ve Muaviye'nin azledilerek, Halife belirleme işinin ümmete bırakılması kararına varmışlardı. Bu kararın alınması Amr b. As için yeterli bir siyasî kazanımdı ve onun hazırladığı bir tuzaktı. Bundan sonra bazı kelime oyunlarıyla üstünlük sağlamasına bile gerek kalmamıştı. Böylece Hz. Ali ile Muaviye'nin durumunu eşit bir noktaya getirmiş olmaktaydı. Zaten Tahkimnâme'de hakemlerin ittifakla alacakları kararların geçerli olacağı yazılmıştı. Bu açıdan bakıldığında, Amr'ın tek taraflı olarak Muaviye'yi Hilafete getirme kararının bir değeri olamazdı. Hz. Ali, hakemlerin aldıkları bu kararı, Allah'ın Kitabı'na ve Resul’ünün Sünnetine uyulmadığı gerekçesiyle tanımadı. Tahkimden sonra Muaviye'ye Şam'da biat edilmeye başlandı. Hakemlerin kararında Halife seçme işi ümmete bırakılırken, bunun nasıl olacağı açıklığa kavuşturulmamıştı. Muaviye'nin Şam'da Halife seçilmesi, hakemlerin aldığı kararın özüne uygun olmasa da şekil bakımından uygun bulunmaktaydı.

    Sıffin'de Kur’an’ın hakemliğinin kabulünü ısrarla isteyerek Hz. Ali'yi buna zorlayanların çoğunlukla Hâriciler olduğu bilinmektedir. Kur’an’ın hakemliğine başvurulmasını en çok isteyen bu kişilerin, daha sonra Hz. Ali'den ayrılacak olan Mis'ar b. Fedekî, İbnu'l-Kevva ve onları destekleyen kurrâdan bir grubun olduğu söylenir. Hatta rivayete göre, Mis'ar b. Fedekî et-Temimî ve Zeyd b. Husayn et-Tâî, sonradan Haricî olacak bir grupla birlikte Hz. Ali'yi, tahkimi kabule zorlamışlar; isteklerini kabul etmediği takdirde, Onu da Hz. Osman'ı öldürdükleri gibi öldüreceklerini söyleyerek ölümle tehdit etmişlerdi. Hz. Ali'nin tahkimi kabulünde Hâricilerin rolünün olduğu görüşüne muhalif olarak, Abdullah b. Vehb er-Rasıbî ve onunla birlikte kurrâdan bir grubun tahkime karşı çıktıkları da rivayet edilmiştir. Tahkimnâme'de, Hz. Ali tarafını temsilen şahitlik yapanlar arasında Mushaf'ın hakemliğini zorla kabul ettirdikleri iddia edilen Hâricilerden kimsenin bulunmayışı da, bu görüşü destekler mahiyettedir.

    Bir rivayete göre, tahkimin kabulü için Hz. Ali'yi zorlayanların sayısı yaklaşık 20.000 kişidir. Bu sayı, savaşın durdurulmasını isteyenlerin Hâriciler olduğu görüşüne muhaliftir. Çünkü Hz. Ali zamanında Hâriciler, bu sayıya hiçbir zaman erişememişlerdir. Bazı tarihçiler olayı anlatırken, Iraklı kurrâ ile Şamlı kurrânın hakem seçmek üzere anlaştıklarından bahsetmektedir. Gerçekten de savaşın durdurulmasında ve sonraki gelişmelerde kurrânın rolü inkâr edilemez; ancak barış için en büyük çabayı Eş'as b. Kays'ın gösterdiği de bir gerçektir. Eş'as'ın burada gösterdiği çabaya bakarak onu hain ilan edenler olmuşsa da bu iddianın isabetli olmadığı bellidir. O sıralarda savaşa karşı genel bir hoşnutsuzluğun olduğu bilinen bir husustur. Bu itibarla Eş'as'ın barış çabalarının Hz. Ali'nin ordusunda, özellikle Yemen kökenliler arasında yankı bulmuş olması normaldir. Savaştan sonra Hz. Ali'den ayrılan Hâricilerin sayısı 12.000 civarındadır. Mushafların havaya kaldırılması sırasında, hepsinin beraberce hareket edebilme kabiliyetlerini hemen gösteremeyecekleri de göz önüne alınırsa, 90.000 kişiden meydana geldiği söylenen Hz. Ali'nin ordusunda nasıl bu kadar etkili olabilmişlerdir? Eğer Hz. Ali'nin askerleri ekseriyetle savaşa devam etmekten yana idiyse, sonradan Haricî olacak bir grup kurrâ, hangi cesaretle halifeyi ölümle tehdit ederek görüşlerini kabul ettirdi? Tahkimin kabulü için ısrar edenler arasında, ileride Hâricilere katılacak hiç kimsenin bulunmadığını söylemek istemiyoruz; ancak olayın asıl aktörleri Hâriciler değildir. (Prof. Ali Muhammed Sallabi – İslam Tarihi Hz. Ali Dönemi)

    Fitnenin Uyandırılmasında, Yahudi Dönmesi Abdullah b. Sebe'nin Rolü ve Kışkırtmaları

    Hz. Osman'ın hilafetinin son zamanlarında zikrettiğimiz faktörler sebebiyle, İslam toplumunda bazı sıkıntılar yaşanmaya başlanmıştı. Bazı Ya­hudiler bu fırsatı kaçırmamış ve takiyye yaparak Müslümanların içine sızmışlardı. İbni Sevda lakaplı Abdullah b. Sebe de onlardan biri olmaktaydı. Onun bu fitnede oynadığı rolü; bazılarının yaptığı gibi aşırı derecede büyüt­mek nasıl uygun değilse, onu inkâr etmek ve bu fitnede oynadığı rolü küçümsemek de aynı şekilde yanlıştı. Onun oynadığı rol, faktörler­den biri olsa da onların en tehlikelisi sayılırdı. Zira fitne için uygun bir orta­mın hazırlanması temel alt yapıydı. Diğer faktörler kullanılarak bu ortam ha­zırlandı. Ayrıca Îbni Sebe bir kısmını Yahudilikten aldığı ve bir kısmını kendi hevasından uydurduğu sapkın İtikadi esaslar ortaya atmıştı. Hedefini ger­çekleştirmek için adım adım ilerlemeye başladı. İslam toplumunu parça­lamak için fitne ateşini tutuşturdu ve fertler arasına da kin ve nefret to­humlarını saçtı. Onun çalışmaları diğer faktörlerle birlikte amacına ulaştı ve mü'minlerin Emiri Osman b. Affan şehit edilip İslam ümmeti bölük pörçük hale taşındı. (A,g,e. 1/327) İbni Sebe münafıkı, önce düzgün bir giriş yaptı, sonra fasit fi­kirlerini onlar üzerine kurguladı. Daha sonra bu fikirler, aşırılar ve heva ehli nezdinde revaç bulup yayıldı. Etrafına toplanan kişilere indî ve keyfi yorumlar yap­maya başladı. Hatta Kur'an’ı bile kendine göre fasit bir şekilde yorumla­maya başladı. "İsa'nın geleceğine inandığı hâlde, Muhammed'in geri geleceği­ne inanmayan kişiye taaccüp edilir. Hâlbuki Allah Kur'an’da ‘Kur’an'a uy­mayı Sana farz kılan Allah, Seni döneceğin yere döndürecektir.’ (Kasas: 85) buyur­maktadır. Buna göre Muhammed bu işe, İsa'dan daha çok hak sahibidir." iddialarıyla kafaları karıştırdı. Yine o, Hz. Ali'nin vasi olduğunu ispat için fasit kıyaslara başlamış ve şunları anlatmıştı:

    "Bin peygamber var. Her peygamberin bir vasisi var. Ali de Muham­med'in vasisidir." Sonra da şöyle sıralamıştı:

    "Muhammed peygamberlerin sonuncusudur. Ali de vasilerin so­nuncusudur." (Tarih-i Taberi 5/347) Bu safsatalar tâbilerinin kalbine yerleşince asıl hedefine yönelmişti. O da; insanları Hz. Osman'a karşı ayaklanmaya teşvikti. İşlediği kişilere: "Resulüllah (S.A.V.)'in vasiyetini yerine getirmeyen ve Onun vasisi­nin hakkını yiyenden daha zalim kim olabilir?" diyordu. Daha sonra da "Onun hakkını Osman haksız yere yedi. Resulüllah (S.A.V.)'in vasisi için haydi harekete geçin. Başınızdaki idarecilere karşı çıkın. Emr-i bi’l ma’ruf nehy-i ani’l münker yapın. İnsanları da bu davete çağırın." diyordu. Sonra davetçilerini şehirlere yaydı. Bazı kişilere mektuplar göndererek onları gizlice bu faaliyete katılmaya davet etti ve çağırdı. Emr-i bi’l ma’ruf nehy-i ani'l münker yapıyor gibi bir görüntü veriyorlardı. Diğer şehirlere mektuplar ya­zıyorlar ve o mektuplarda içinde bulundukları şehirdeki idarecilerin kö­tülüğünden dem vuruyorlardı. Şehirlere yayılan bütün elemanlar aynı faaliyeti yapıyordu. Hedefleri başkaydı. Mektupları alan diğer kişiler, di­ğer şehirlerde durumun vahim olduğunu zannediyorlar ve "Bizim duru­mumuz onlara göre çok iyi" diyorlardı. (A,g,e. 5/348)

    İbni Sebe'nin planı şu idi; Ashab-ı Kiram’ın ileri gelenlerinden olan “her iki kişiden birinin, diğerinin hakkını yediği” fikrini insanların beynine ka­zımaktı. Özellikle hakkı yenen Ali idi, yiyen de Osman idi. Daha sonra -hassaten Kûfe'de- iyiliği emretme ve kötülükten nehyetme adı altında halkı ida­recilere karşı ayaklanmaya teşvik etti. Basit bahanelerle insanlar ayak­landılar. Bu ayaklanmalarda bedevileri iyi kullandılar. Akrabalarına yakın­lık gösteriyor ve beytülmaldan onlara bol keseden veriyor gibi iddialarla serseri ve ayak takımını harekete geçiriyorlardı. Daha sonra şehirlere yaydığı propagandacıları diğer şehirlere mektuplar yazmaya ve içinde bulundukları şehri kötülemeye çalışıyorlardı. Mektupların gönderilmesinden sonra şehir­lerde yaşayanlar, ülkenin içinde bulunduğu durumun çok vahim olduğu zannına kapılmışlardı. Sebeiyye taifesi bu durumu çok ustaca kullanmış ve İslam toplumunda fitne ateşini tutuşturmuşlardı. (Ed Devletü'l Emeviyye, Yusuf el Aşâ 168; Mevâkıfu’s Sahabe 1/330) Hz. Osman şehirlerde bir şey­ler döndüğünü ve ümmeti Muhammed için hayırlı şeyler olmayacağını anlamış; "Vallahi fitne değirmeni dönmeye başladı. Eğer Osman ona su taşı­madan ölürse ne mutlu ona." buyurmuşlardı. (Tarih-i Taberî 5/250)

    Fitnenin Merkezi Mısır’daydı!

    Abdullah b. Sebe Mısır'daydı. Hz. Osman'a karşı yapılacak hamleyi oradan planlamıştı. İnsanları Medi­ne'ye doğru harekete geçmeye çağırdı. Onları "Osman Hilafeti haksız olarak ele geçirdi ve Resulüllah (S.A.V.)'in vasisinin hakkını yedi" diyerek kışkırtmaktaydı. Vasi ile Hz. Ali'yi kastediyordu. (Tarih-i Taberî 5/348; Tahkiku Mevâkıfu’s Sahabe 1/330) Kendisine Sahabenin ileri gelenlerin­den mektuplar geldiğini söylüyor ve insanlara bazı mektuplar gösteri­yordu. Onun kışkırtmasıyla harekete geçen bedeviler Medine'ye geldik­lerinde Sahabenin etrafında toplanıyorlardı. Ancak Sahabenin ileri gelen­leri onlara; “Hz. Osman aleyhine mektup yazmadıklarını ve böyle bir şeyden beri olduklarını söylüyorlardı.” (A,g,e. 5/348) Hz. Osman'ı da hak ve hu­kuka riayet eder biri olarak görüp anlamışlardı. Hatta Hz. Osman onlarla bu husus­ta görüştü, iftiralara cevap verdi ve yaptığı işlerin iç yüzünü onlara açık­lamıştı. Onların liderlerinden biri olan Malik Eşter Nehâî; "Herhâlde Ona ve bize bir oyun oynandı!" demeye başlamıştı. (Tahkîku Mevâkıfı's Sahabe 1/331) Allame Zehebî; "Mısır'daki fitnenin provoka­törü Abdullah b. Sebe'dir. İnsanları önce Valilere karşı, sonra da Hz. Os­man'a karşı tahrik etmiş ve onların kalplerine kin ve nefret tohumlarını ekmiştir." (A,g,e. 1/338) tespitinde bulunmaktaydı. İbni Sebe yalnız değildi. Kendisiyle birlikte bir ahtapot gibi etrafı sarmış güçlü bir entrika şebekesi vardı. Yalan, hile ve aldatma ile işlerini yürütüyorlardı. İbni Kesir de insanların Hz. Osman'a karşı birleşmesinin sebebi olarak İbni Sebe'nin ortaya çıkışını, Mısır'a varışını, uydurduğu yalanlarla insanları aldatışını ve peşine takışını göster­mektedir. (El Bidâye Ve'n Nihâye 7/167, 168)

    Ümmetin önceki ve sonraki âlimleri Abdullah b. Sebe'nin; Müslü­manları dinlerinden ve imamlarına itaatten uzaklaştırmak, birlik ve be­raberliklerini bozmak maksadıyla Yahudi kaynaklı Sebeî fikirlerle ve planlarla ortaya çık­tığı hususunda ittifak etmiştir. Ayak takımı serseri kişiler onun etrafında kümelenmiş ve önce Hz. Osman'ın şehadetine, sonra da Cemel ve Sıffîn gibi savaşların zuhuruna sebep olan büyük fitnelerin figüranı haline gelmişlerdir. Anlaşılan o ki, İbni Sebe bu planları çok iyi tertiplemişti. Davetçilerin ha­zırlanması, şehirlere yollanması, onlar vasıtasıyla fikirlerin yayılması, ayak takımı kişilerin etki altına alınması; Basra, Küfe ve Mısır'da belirli grupların oluşturulması, kabile taassubunun hortlatılması, bedevi, kö­le ve Arap olmayan gibi toplumun belirli kesimlerini tahrike yönelik propagandalar yapılması; Sebeî planların son derece iyi planlandığını göstermektedir. (Tahkîku Mevâkıfı's Sahabe 1/339)



























    Bu Haber 334 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS