• HİCİV VE MİZAH SANATI VE ETKİLİ KULLANIMI

    HİCİV VE MİZAH SANATI VE ETKİLİ KULLANIMI

    18 Ekim 2018

     
    | Devamı



    HİCİV VE MİZAH SANATI

    VE

    ETKİLİ KULLANIMI

        

    Bizim inancımızda: “Haksızlık ve yanlışlıkları tenkit (eleştiri) meşru, ama kişileri ve kesimleri tahkir (hakaret etme) ise memnu (yasak) kabul edilmiştir.” Münafık kimselerin gizli ve kirli niyetlerini, dine, devlete ve millete zarar veren hizmet görünümlü gayretlerini akılcı, akıcı ve alaycı sözler ve benzetmelerle deşifre edip, toplumun dikkatini çekmeye çalışmak üzere yerici yazılar ve fıkralar hazırlamak, üstün bir zekâvet, feraset ve cesaret istemektedir. Bir kişiyi, bir kesimi, bir âdeti, görülen kusur ve eksiklikleri, gülünç halleri, açık veya kapalı olarak yeren, alaya alan söz ve yazılara hiciv denir. Edebi türün mizah kısmına girmektedir. Halk edebiyatında "taşlama", divan edebiyatında "hiciv", yeni edebiyatta da "yergi" olarak bilinen hiciv, manzum ve mensur olabilir. Hicvin iğneleyici, güldürüverici olması, ama bayağılığa düşmemesi gerekir. Zekâya dayanan bu sanatın başarılı olabilmesi, içindeki zekâ oyunu ile hicvedilen şeylerin çarpıcı şekilde alaya alınmasını gerektirir. Ancak, yaradılıştan olan kusurlar, gizli kalması gereken ailevi hususlar ve sorunlar, olgun insanlar için hiciv konusu edilemeyecektir.

    Araplarda, İslamiyetten evvel ve sonra, edebiyata çok önem verildiği için pek çok heccav yani hicivci görülmektedir. Düşman kabileler kaside ve nazım şeklinde yazılan şiirlerle hicvedilir ve tesirini gösterirdi. İslam öncesi Türk edebiyatında hiciv görülmezdi. Ancak daha sonra İran ve Arap edebiyatlarında görülen bu tür, zamanla Türk edebiyatına da geçmiştir. Hiciv yazan şairlerin pek çoğu hayatlarını bu yüzden kaybetmişlerdir. Peygamberimiz zamanında da Kur’an'a, Resulûllah’a ve İslam’a hakaretler yağdıran Ka'b bin Züheyr'in yazdığı şiir üzerine ölüm emri verilmiştir. Ancak bu şair, İslamiyeti kabul ile ölümden affedilmiştir.

    Zamanla sanat ve olgunlukla hicvetme kalkarak, kin, öfke, nefret, ıstırap hicve hâkim hale gelmiştir. Divan edebiyatında keskin zekâ oyunları ile yapılan hicivler bulunduğu gibi, kaba, müstehcen hicivler de görülmektedir. Şeyhi'nin Harname'si, Fuzuli'nin Şikâyetname’si, Nef'i'nin Siham-ı Kaza'sı, Kani'nin Hirrename'si, Sururi'nin Hezeliyat'ı, Türk Galib'in, İzzet Molla'nın, Osmanzade Taib'in, Haşmet'in, Fitnat Hanım’ın, Koca Ragıb Paşa’nın ve Ayni'nin hicviyeleri güzel örneklerdir. Müstehcen hicivleriyle tanınan Neyzen Tevfik bu türün son temsilcisidir. Günümüzde ise hiciv mizaha dönüşmüş vaziyettedir.

    Hiciv: a) Zamanın kötülüklerini, güçlüklerini taşlayan manzum parça da olabilir. b) Zalim törelerin ve çirkinliklerin taşlandığı, genellikle şiirle düz yazının karışık olduğu yergi yazısı da olabilir. c) Bir kimseyi ya da bir şeyi alaycı bir dille eleştiren yazı, söyleşi, yapıt ve film de olabilir. Velhasıl kişisel, siyasal, ahlaki ya da edebi hiciv, büyük bir biçim çeşitliliği gösterir. Türk edebiyatında genellikle nazımla hiciv yazma geleneği yaygın haldedir. Bu yoldaki şiirlere divan edebiyatında ve daha sonraki aydın kesim edebiyatında “hicviye”, halk edebiyatında “taşlama”, günümüz edebiyatında “yergi” denmiştir.

    Mizah ise; insanların bir arada yaşamaya başladığı dönemlerden itibaren ortaya çıkmış, konuşma ve yazı dilinin gelişmesi ile birlikte bir güldürü sanatı haline gelmiştir. İnsanları güldüren; konuşma, karikatür ve yazılar mizaha örnek olarak verilebilir. Mizah yapanlar, herkesin baktığı olaylara, durumlara bakar, ancak farklı yorumlarlar. Mizahın sinir dili programlamadaki adına “bozma” denmektedir. Yani zihin, almış olduğu veriyi bozarak işlemektedir. Bu da ortaya güldürücü ve eğlendirici karikatürler, yazılar ve konuşmalar çıkarıvermektedir.

    Hiciv ve taşlamanın amacı bir siyasi ya da sosyal sorunu yermek ve halka nasihat etmektir. Bu yüzden hicvin dili çoğu zaman serttir, hatta bazen bu sertlik iğneleyici boyutlara kadar varabilir. Gerek divan gerekse halk edebiyatımızda, bugün bile kolay kolay yazılamayacak sertlikte şiirler görülecektir. Hiciv edebiyatında sert şiirler yazan şairlerimizden biri de Mehmet Akif’tir. Ayrıca İstiklal marşımızın da şairi olan Mehmet Akif, dindar bir şairdir ama günümüz İslamcılarının aksine Sultan Abdülhamid’in en koyu muhaliflerinden biridir. Abdülhamid hakkında yazdığı şiirlerinde maalesef sultana ağır eleştiriler, hatta hakaretlere yönelmiştir.

    Hiciv; edebiyatta bir kimseyi, bir fikri, bir hali ve hadiseyi açık veya kapalı şekilde, iğneli bir dille yerme sanatına denir. Halk şiirinde “taşlama” diye tabir edilir. Tarihin her devrinde her zaman hiciv yazanlar görülmektedir. Araplarda hiciv yazanlara “heccav” denilmiştir. Mübalağalarıyla tanınmış İran şairleri de hiciv alanında çok ileri gitmişlerdir. Hiciv yalnız şiirle değil, nükteli sözlerle, fıkralarla da gündeme gelebilir. Mesela; güya Nasreddin Hoca’yla Timur arasında geçtiği, Evliya Çelebi'nin “Seyahatname”sinde bile yazılı olan şu hamam vakası, güzel bir hiciv örneğidir. Hoca ile hamamdalarken Timur sorar: “Senin nazarında kıymetim nedir ve kaç akçe ederim?” diye sorar. Nasreddin Hoca:“Kırk akçe değersin” der. Timur: “Ne dersin Hoca! Yalnız benim belimdeki futa (peştamal) kırk akçe eder” deyince Hoca: “Zaten ben de onun değerini söyledim!” der. Yani sen bir kuruş bile etmezsin demeye getirir.

    Hiciv tarzında yazılı şiirlerin ve nesir’lerin eğitici bir yönü de bilinmektedir. Bu yönüyle “didaktik” özellikler göstermektedir. Hiciv şiirlerini, yazıyla yapılmış karikatürlerdir, diye de tanımlayabiliriz. Çünkü içerik olarak hiciv şiirleri, “ironik” (kanaat ve mesajlarını alaycı bir tavırla dolaylı aktarma), “alegorik” (soyut bir olayı resim ve karikatürle anlatma) özellikler göstermektedir. Hiciv şiirleri bir kişiyi, bir toplumu eleştirmekle yetinmez; bazen bir düşünceyi, bir nesneyi yermek için de yazılıverir. Çoğu kere güldürmek, güldürürken düşündürmek, yermek, övmek, eğlenmek ya da dalga geçmek için yazılır. Birçok halk türküsü, bilmeceleri, fıkraları, tekerlemeleri, destanları, hikâyeleri, atışmaları hiciv özellikleri göstermektedir. Halk şiirinde hiciv tarzında yazılan şiirlerde anlatım, herkesin anlayabileceği sadeliktedir. Söylenilmek istenilen ne ise şair ve yazar tarafından açık, net biçimde ifade edilir.

    Bilindiği gibi edebiyat; konuşma, okuma ve yazma olmak üzere insanın üç temel ihtiyacına cevap verir. Edebiyatın iki temel unsurundan birincisi nesir, ikincisi ise şiirdir. Nesir objektif ve somut fikirleri dile getirerek daha çok akla hitap ederken, şiir daha çok soyut ve sübjektif olup, hisse hitap etmektedir. Şiirler edebiyatımızda güzel ve veciz ifadelerle maksadın anlatıldığı metinlerdir. Edebiyatımızda vezinli ve kafiyeli söz olarak bilinir. Şiir yazana da şair denir. İbn-i Haldun şiiri şöyle tarif etmiştir: “Şiir, istiare, vezin ve kafiye temeline dayanan, her kıtanın başkasına bağlı olmadan maksadı anlattığı beliğ sözlerdir.”

    Peygamberimiz (ASM) zamanında hitabet ve belagat gibi, şiir ve edebiyat da zirvede idi. Yapılan yarışmalarda ilk yediye giren şiirler “Muallekât-ı Seb’a” adı ile Kâbe’nin duvarına asılır ve herkes tarafından öğrenilir ve ezberlenirdi. Okuma-yazmanın olmadığı bir zamanda fikirler, bilgiler ve övgüler ve yergiler şiir ve vezin ile hafızalarda daha kolay kalıcı hale geldiği gibi dilden dile yayılıverirdi. Hatta günümüzün gazete, dergi radyo gibi haber kaynaklarının, yayınların fonksiyonlarını o dönemde şairler ve ozanlar şiirleri ile ifa ederlerdi. Övmek istediklerini “Kasidelerle” yermek istediklerini “Hicivlerle” ve anlatmak istediklerini de “Mesnevi” türü şiirlerle ifade ederlerdi. Bir kabilenin ve milletin şairi milli bir kahraman ve en büyük gurur kaynağı, iyi bir şair yetiştirmiş olması idi. Bunların bir sözü ile savaş çıktığı gibi, bir sözü ile de barış ortamı meydana gelirdi. Bunun için Yunus Emre“Söz ola kestire başı / Söz ola kese savaşı” demiştir. Araplar yılın belli dönemlerinde bilhassa “Hacc Aylarında” hem ticaret yaparlar, hem de şiir yarışmaları tertip ederlerdi. Ukaz, Zül-Mecaz, Mecannatu’s-Sahr, Duvmetu’l-Cendel, Hacar ve Suhar gibi panayırlarda yapılan bu yarışmalarda ilk yedi dereceye giren şiirler “Muallekât” namı ile Kâbe’nin duvarına asılır ve herkes tarafından ezberlenir ve o sene boyunca okunur ve bir dahaki seneye kadar bekletilirdi. Gassan, Hire ve Lahmî kabileleri özellikle şairleri korur ve onları özel saraylarında himaye ederlerdi.

    İşte Kur’an-ı Kerim böyle bir ortamda nazil olmaya başlamıştı. İlahî kelamın büyüleyiciliği karşısında bütün şairler ve şiire değer verenler şaşkınlık içinde kalmışlardı. Kur’an-ı Kerim icazı ve akılcılığı ile şiire benziyordu, ama şiirin hayalatından o derece yüksek hakikatleri anlatıyordu ki ‘şiirdir’ diyemiyorlardı. Şiirin hakikati hayale karıştırmasından dolayı yüce Allah, Peygamberimize şair deme cür’eti gösterenleri kastederek; "(Çünkü) Biz O’na (Resulûllah'a) şiir öğretmedik. (Boş ve batıl sözler zaten) O’na yakışmaz da. O(na vahyedilen) sadece gerçek bir öğüt ve apaçık bir Kur'an-ı Kerim'dir." (Yasin: 69) buyurarak vahyin ortaya koyduğu yüksek hakikatleri şiirin hayal ve batıl düşüncelerinden ayırmıştır. Hakka Suresinde Kur’an’ın tamamen hakikat olan beyanatını gölgelemek isteyen müşriklere:

    “Hayır; gördüklerinize (kâinatta ve tabiatta canlı ve cansız bulunan ve her biri harika yaratılış eseri olan bütün mahlûkata) yemin ederim,”

    “(Ve yine) Görmediklerinize (melekler, cinnler ve ruhaniler gibi tüm enerji varlıklara) da (yemin ederim ki)”

    “Hiç şüphesiz O (Kur'an), elbette şerefli bir Elçinin (Allah tarafından vahyedilen) sözleridir.”

    “O, bir şairin (uydurma) sözü değildir. Ne az iman ediyorsunuz?”

    “(Bu Kur'an) Bir kâhinin sözü de değildir. Ne az öğüt alıp düşünüyorsunuz?”

    “(Kur'an) Alemlerin Rabbinden bir indirilmedir. (Allah'ın hikmetli öğütleri ve hükümleridir.)” (Hakka: 38-43) buyurmaktadır.

    Kur’an-ı Kerim’de ‘Şiir’ kelimesi bir defa, ‘Şâir’ kelimesi ise beş defa geçmektedir. Şair kelimesinin geçtiği ayetler de müşriklerin Peygamberimize şairlik isnadının reddine ilişkindir.

    “Fakat onlar: “(Bunlar) Karmakarışık düşlerdir (kurgulanmış hayallerdir); belki, onu kendisi uyduruvermiştir; veya O bir şairdir; böyle değilse, öncekilere gönderildiği gibi, bize de bir ayet (mucize) getirsin (de görelim)" demişlerdi.” (Enbiyâ: 5)

    “Ve; "Biz, cinnlenmiş bir şair için ilahlarımızı (servet ve şehvet putlarımızı) terk edecek (kadar aptal mıyız?" diye hava atarlardı.)” 

    “Hayır, O (Peygamber size) Hak’kı getirmiş ve gönderilen (diğer elçi) leri de doğrulamıştı.” (Sâffât: 36-37)

    “(Ey Nebim) Yoksa onlar Sana: "(Bizi hayra davet eden kişi sadece) Sıradan bir şairdir, ‘biz Ona zamanın (getireceği) felaketleri gözlüyoruz' (ve onu susturup pusturacak tuzaklar hazırlıyoruz)" mu diyorlar? (Sabret ve söyle!)”

    “De ki: "(Öyle ise) Siz gözetleyedurun; çünkü Ben de sizinle birlikte (Allah'ın münafıkları rezil ve zelil duruma düşüreceğini, sadıkları da aziz ve muzaffer edeceğini) gözetleyip bekleyenlerdenim." (Tur: 30-31)

    Şairlerden bahseden “Şuara Suresi”nin son üç ayeti ise şiirden bahsetmektedir. Bu ayetlerde bahsedilen azgınların kendilerine uyduğu saldırgan şairler İbn-i Zeberî, Hubeyre, Musafî, Umeyye es-Sakafî gibi müşrik şairler ise de, aynı zihniyetteki herkese şamildir. Müşrikler Peygamberimizi (ASM) kâhinlikle ve şairlikle suçlamaya yeltenmişlerdi. Oysa Kur’an-ı Kerim’in ayetleri her ne kadar şiire benzese de şiirin hayalatından çok yüksek hakikatleri ihtiva etmekteydi. Hakikat hayalden ne derece yüksek ise Kur’an’ın ifadeleri de o derece yücedir. Şairler genellikle hayalperest, kâhinler ise genel olarak uydurmacı kimselerdir. Dolayısıyla günahkârlar ve yalancılar bunlara değer verirler. Onlar hakikati bilemedikleri ve bulamadıkları için her vadiye dalıp giderler. Romantik ve duygusal kimselerdir ve amaçları doğruyu bulmak değil, eğlenmektir. Yapmadıkları ve yapamayacakları şeyleri söylerler. Kötü şairlerin sözlerinin çoğu bunun için yalan ve düzmecedir. Ancak iman eden, salih amel işleyen, Allah’ı çokça zikreden, Hakkı Hak bilip uyan ve Batıl’ı Batıl bilip sakınanların şiirleri hariçtir.

    Şiirde ve nesir’de kötü ve çirkin olan, insanı günaha, isyana ve inkâra sevk eden şeylerdir. Nitekim Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de buyurur:

    “(Şimdi) Size şeytanların kime ineceğini (ve hangi yanlış ve saptırıcı şeyler ilham edeceğini) haber vereyim mi?”

    “(Şeytanlar) Onlar (gerçeği tersine çeviren), günaha ve kötülüğe yönelen her yalan düzmeci (şair ve hatip) kimselere inerler.”

    O (yalancı şair, hatip ve yazar)lar bunlar (şeytanlara) kulak verirler, pek çokları da (bile bile) yalan söylerler.”

    “(Böylesi) Şairlere ise (cehalet ve şehvetle) sapıtmış kimseler takılıp giderler.” (Şu'arâ: 221-224)

    İnsanları yoldan çıkaran şairlerin durumunu da Yüce Allah şöyle haber verir:

    “(Böylesi) Şairlere ise (cehalet ve şehvetle) sapıtmış kimseler takılıp giderler.”

    “Ve onları görmez misin ki, her vadide (boş ve batıl iş ve eğlencelerde ve vehimler peşinde) gafil ve şaşkın gezinirler.”

    “Ve onlar (yalancı şairler ve bunlara uyanlar) yapmadıkları (ve yapamayacakları) şeyleri söyler (uydurma hayal ve heveslerle kendilerini ve çevrelerini aldatır ve övünür)ler.” (Şu'arâ: 224-226)

    Mü’minlerin yukarıda ifade edilen hususları yapmadıkları ve yapmayacakları için onların şiirlerinde bu kötü hususlar bulunmayacaktır. Onların durumlarını ise Yüce Allah şöyle açıklar:

    “Ancak iman eden, (ibadet ve istikametle) salih ameller işleyen ve Allah'ı çokça zikreden ve kendilerine (ve dinlerine) zulüm (ve hakaret) edildikten sonra, (rakiplerine karşı İslâmi bir gayretle) üstün gelme (ve onları zelil ve aciz düşürmek üzere) yardımlaşıp savunmaya girişen (mü'min şairler ve yazarlar) müstesnadır. (Haksızlığı ve ahlaksızlığı yaymaya çalışan riyakâr ve ucuz kahraman şair ve yazar takımı) Zalimler ise nasıl bir inkılâba uğrayıp devrileceklerini yakında bileceklerdir.” (Şu'arâ: 227) Bu ayet nâzil olunca Peygamberimizin (ASM) şairlerinden Abdullah b. Revaha (RA) Peygamberimize gelerek “Ey Allah’ın Resulü! Allah biliyor ki, bu şairlerden birisi de benim” demiş ve mesleğinden pişmanlık duyduğunu ifade etmiştir. Bunun üzerine Peygamberimize (ASM) “Ancak iman edenler ve salih amel işleyenler ve Allah’ı çokça zikredenler hari甠ayeti inmiştir. Müfessirler “Allah’ı çokça zikretmekten kastedilenin şiirlerinde Allah’ı överler” anlamında izah etmişlerdir. (Fahrettin-i Razi, Mefatihu’l-Gayb, 17:391)

    Yüce Allah; bu ayetlerle insanları isyana ve günaha teşvik eden, yalan yanlış ve hayali şeyleri ortaya koyarak akılları şaşırtan şairleri, hicvederken şiiri ve tesirini methetmektedir. Burada yermeye benzer bir övgü sezilmektedir. Çünkü yüce Allah, şiirde insanı etkileyen ve büyüleyen özelliğe dikkatlerimizi çekmektedir. Bir açıdan da iyi şiirleri ve şairlerini övmektedir. Nitekim bunlar peygamberimizin (ASM) hadislerinde de görülmektedir.

    Peygamberimiz (ASM) “Nice sözler vardır ki, sihir etkisi yapar; nice şiirler vardır ki, hikmet pırıltılarını saklar” sözü ile nesir’i şiiri övmüş ve “Şiirden hikmetli olanlarını ve hikmetli sözleri öğreniniz” emrini vermiştir. (Bursalı Mehmet Tahir, Osmanlı Müellifleri, Meral Yay-İstanbul, 1972, 2:3-4) Peygamberimiz (ASM) “Şiirde hikmet vardır” (Buhari, Edeb, 90; Tirmizi, Edeb, 96) buyurarak hikmet ve ilim, din ve iman konularındaki şiirleri daima teşvik etmiştir.“Kaside-i Bürde” adı ile meşhur olan şiir Peygamberimizin huzurunda okununca Peygamberimiz şaire hırkasını/bürdesini vererek memnuniyetini göstermiştir. Buna Peygamberimizin (ASM) verdiği “Câize” yani “Hediye” demek de münasiptir. Bir kısım edipler “Hikmeti esas alan şairlerin dilinin cennetin kokusunu taşıdığını” ifade etmişler, “Şairlerin ve ediplerin kalpleri Rahman’ın hazinelerini taşır. Çocuklarınıza şiir ve edebiyat öğretiniz; çünkü şiir ve edebi nesir zihni açar ve cesaret verir” demişlerdir.

    Kureyş’in şairleri mü’minleri ve İslam’ı hicvediyorlardı. Peygamberimiz (ASM) de şair Hassan b. Sabit’e (RA) “Ya Hassan! Sen de onları hicvet. Bil ki, Ruhu’l-Kuds olan Cebrail (as) seninle beraberdir” buyurarak teşvik ettiği sabittir. (Fahrettin-i Razi, Tefsir-i Kebir, 17:391) Hatta Peygamberimiz (ASM) Lebid denilen Umeyye es-Salt’ın hikmet dolu şiirleri için; “Şiiri mü’min, ama kalbi kâfirdir” (Buhari, Edeb, 90; Müslim, Şiir, 3) dediği rivayet edilir. Sahabeler bir ayetin anlamında tereddüde düştükleri zaman, eski Arap şairlerinin şiirlerine müracaat ederek, onların bir kelimeye hangi anlamları yüklediklerini merak ederlerdi.

    Hz. Peygamberimizin (ASM) şairleri; Kaab b. Mâlik (RA), Abdullah b. Revaha (RA), Hassan b. Sabit (RA) ve Kaab b. Züheyr (RA) gibi meşhur şairlerdi. Hassan b. Sâbit (RA) “Ben sözlerimle Muhammed’i (ASM) methedemiyorum. Lâkin Muhammed’in (ASM) methi ve övgüsü benim sözlerimi güzelleştiriyor” ifadelerine şöyle cevap veriyordu: “Söyle, ya Hassan! Ruhü’l-Kudüs seninle beraberdir.” (Buhari, Edeb, 91; Ebu Davud, Edeb, 95) Yine Peygamberimiz (ASM) müşriklerin şairlerine verdiği cevaplardan dolayı Kaab b. Mâlik’e (RA); “Ya Kaab! Allah seni bu sözlerinden dolayı methetmektedir”buyurmuşlardır. Ka’b b. Malik’ten rivayete göre Rasulûllah (ASM) ona şöyle demişti: “Onları hicvet. Nefsimi elinde tutan Allah’a yemin olsun ki, hicvetmen onları ok yağmuruna tutmaktan daha şiddetlidir.”

    Ayrıca Hz. Ebubekir (RA), Hz. Ömer (RA) ve Hz. Ali (RA) iyi birer şair sayılırdı. Çok güzel şiirleri vardı. Hz. Fatıma’nın da (RA) çok güzel ve veciz şiirleri vardı. Sahabeler Peygamberimizin (ASM) şiirle ilgili tutumunu en iyi bildikleri için, genellikle şiire olumlu yaklaşmışlardır. Hz. Ali’den (RA) rivayet edilen şiirlerin toplamı, bir ‘divan’ oluşturacak kadar fazladır. Hz. Aişe (RA);“Çocuklarınıza şiir ve edebiyat öğretiniz, dilleri tatlılaşır” tavsiyesinde bulunmuşlardır. Hz. Ömer (RA); “İnsanların sanatları içinde en değerlisi şiir ve edebiyattır. O faziletli kalbi şefkatle doldurur. Alçak kalpleri yatıştırır. İnsanı duygulandırır” demiştir. Hz. Peygamberimizin (ASM) bazen çok veciz şiirli ifadelerle sahabelerine hitap ettiği görülmektedir.“İnne’l ecra, ecru’l âhireh / Ferhami’l-Ensara ve’l-Muhacireh” ifadeleri Peygamberimize (ASM) aittir. Daha sonra İslam bilginleri şiire ve edebi öğütlere o derece önem vermişlerdir ki, en değerli eserleri şiirleştirerek, nesirden nazma çevirmişlerdir. Akaid ve Kelama dair eserleri bile ‘Mesnevî’tarzında nazma dökerek asırlarca medreselerde ders kitabı olarak öğretmişlerdir. “Kaside-i Nuniye” ve “Emâlgibi metinler bunlara en güzel örnektir.[19

    Mizah Kelimesinin Kökenine Dair

    Mizah; Arapça m-z-h kökünden türetilmiş olup sözlükte eğlence, alay, latife ve şaka anlamlarına gelir. Edebi eserlerde “cidd” (ağır başlılık) kelimesinin karşıtı olarak kullanılan “mizah” kıvrak zekâ, hazırcevap oluş, etkin dil melekesi ve kurgu yeteneği gibi özellikleri bünyesinde barındıran bir hünerdir. Bu nedenle söz konusu meziyetlerin iş birliği ile ortaya çıkan edebi ürünler, ilmi nitelikleri yanında, insanoğlunun fıtri gereksinimlerinden olan gülme ve eğlenme ihtiyacını da giderir. Mizahta temel hedef güldürme ise de, çok defa güldürmenin altında fert ve toplumdaki aksaklıkları eleştirme ve düzeltme amaçları da gizlidir. Zira gerçeklerin sebep olduğu acılara boyun eğmeyen mizah, cemaat kimliğini dile getirme biçimlerinden biri olduğu gibi, zulme dayanan yönetimlere karşı aşağı tabakalardan gelen bir direniş biçimidir. İçinde vücut bulduğu ortamın bireysel ve toplumsal yapısını, manevi kaynaklarını, sosyo-ekonomik durumlarını ve siyasal gücü elinde bulunduran yönetici zümrenin haksız davranışlarını, daha realist biçimlerde yansıttığı için geçmiş milletler hakkında bir hayli sosyolojik bilgiyi günümüze taşıyıverir. Bu özellikleri sebebiyle tarihte devlet yöneticilerinin dikkatini çekmiş ve yöneticiler edebi değer içeren mizah koleksiyonlarının devlet eliyle geliştirilmesine öncülük etmişlerdir. Bazen salt mizah kaygısı güden, bazen ansiklopedik yapı içerisinde mizaha yer veren bu ürünler, kültürlerarası etkileşimin temel unsurlarından biri hâline gelmiştir.

    İslam’ın Mizaha Bakışı

    Tarihteki bütün toplumlarda olduğu gibi, İslam ümmetinin kültürel ve edebî birikimleri içinde -diğer edebî türler kadar popüler olmasa da- mizah gibi eleştirel unsurlar önemli bir yer tutmaktadır. Mizah kelimesi Kur'an-ı Kerim’de geçmemekle birlikte, Hadislerde mezh kökünden çeşitli türevleri kullanılmıştır. Ayrıca düâbe gibi mizah anlamına gelen, farklı kökten kelimeler de Hadis koleksiyonu içerisinde yer almıştır. (Hanbel 1998: 67) Arapça kaynaklı olması, dolaylı olarak İslam literatüründe de kullanıldığını göstermekle birlikte, bu sanatın pratik icrası konusunda Müslümanlar temkinli davranmışlardır. Bu duruma sebep olan etkenlerden biri, dini anlayış gereği vakar ve ciddiyetin şakadan üstün tutulmasıdır. Nitekim ilk dönem Müslüman Arapların, İslam’ın öğretilerini yaymaları ve müşriklerle savaşmaları sebebiyle eğlenmeye vakit bulamadıkları, hayatlarında mizahın hiç yer almadığı ve sonuçta İslam’da mizahın olmadığı kanaati vardır. Buna delil olarak da "Yaptıklarının bir cezası olarak az gülsünler ve çok ağlasınlar" (Tevbe: 9/82) gibi ayetlerle gülüp eğlenmenin, zahiren yasaklandığı sanılmıştır. Bu nedenle de İslam ahlâkının ağır başlılık ve vakârı temel ilkeler kabul ettiğinden hareketle ideal Müslüman tipi; fazla neşeli olmayan, daima ölümü hatırlayarak hüzünlü duran kimse olarak tanıtılmıştır. Hâlbuki Zemahşeri, bu ayette anlatılan yasaklamanın Müslümanlardan ziyade, cihattan geri kalan münafıklarla ilgili olduğunu aktarmıştır. (Zemahşeri 1987: II/296). Ayrıca bu ve benzeri ayetlerin mefhum-ı muhalifinden hareketle, mutlak anlamda mizahın yasaklanmasından ziyade; gülmenin fıtrî bir durum olduğu ortaya konulmaktadır. Nitekim Neml Suresinde bir karınca, Süleyman’ın ordusunun kendilerini çiğnememesi için arkadaşlarına yuvalarına girmeleri tavsiyesinde bulunmaktadır. Karıncanın cüretkâr tavrı karşısında Hz. Süleyman’ın verdiği tepki, tebessüm ve dıhk (gülme) kelimeleri ile açıklanmıştır (Neml: 27/19). Bu olayda iktidar sahibi Hz. Süleyman ile küçük cüsseli karınca bir karede anlatılmıştır. Böyle iki zıt varlığın bir araya gelmesi mizaha sebep olmaktadır. Meşhur Müfessir Câhız da bu olayın mizahi olduğunu şöyle açıklamaktadır: “Nasıl küçük bir çocuk boyundan büyük laflar ettiğinde insanlar ona gülüyorsa, iktidar sahibi Süleyman karşısında küçücük karıncanın karşı tavır takınması da mizaha yol açmıştır.” (Câhız 1988: IV/20)

    Klasik İslami eserlere bakıldığında, Hz. Peygamber’in de günlük hayatında kinaye ve tevriye sanatlarını kullanarak nezih latifelere yer verdiği anlaşılmaktadır. Hatta bu eserlerden bazıları Hz. Peygamber’in latifelerine Kitâbu'l-Mizah adıyla müstakil bir bölüm ayırırken, bazıları Bâbu'l-Mizah diye bir bölümün tali bir başlığı şeklinde yer ayırmışlardır. Bu nedenle İslam kültüründeki mizah anlayışının belirlenmesinde, Hz. Peygamber’in konumu örnek alınmalıdır. Zira o çok neşeli bir mizaca sahip olması sebebiyle sözlü ve fiili olarak şakalarını çocuk, genç, yetişkin ve ihtiyar herkese yapmıştır. Rasulûllah’ın Sahabeden ihtiyar bir kadına latifeyle: “Kocakarılar cennete giremez” demesi üzerine ihtiyar: “Yâ Rasulûllah! Biz ne günah işledik ki Allah cennetinden bizi mahrum bırakmış?” şeklinde üzüntüsünü aktarmıştır. Bu tepki karşısında Peygamberimiz tebessüm ederek: “O gün Hak Teâlâ bütün ihtiyarları genç suretinde yaratacak; onun için de cennete giren kimse yaşlı olmayacak” buyurmuşlardır. (Tirmîzî 1975: Şemâil, 17)

    Hz. Peygamber’in sergilemiş olduğu mizah biçiminin son derece duru bir yapıya sahip olması, mizah üslubu açısından Müslümanlara örneklik teşkil etmesi bakımından önemli sayılmıştır. Mesela Bilal-i Habeşî’nin “Ya Rasûlallâh! Horozdan kurban olur mu?” sorusuna “Ey Bilal! Bir müezzin, diğer müezzini kurban eder mi?” şeklindeki cevabı mizah felsefesinin ruhuna uygun orijinal bir yorum ve yaklaşımdır. (Mahmud 2000: 58)

    Şaka ve mizahla ilgili Hz. Peygamber’den birbirine tamamen zıt görüşlerin nakledilmesi, iki tür şaka ve mizahtan bahsetmemiz gerektiğini ortaya koymaktadır: Birincisi, insanların kişiliğiyle oynamak olan, dostluğu bozan ve sevgiyi ve saygıyı kaldıran olumsuz mizah (mizah-ı mezmûm) anlayışı, diğeri ise insanlar arasındaki iletişim yollarından biri kabul edilen sevgi ve dostluğu pekiştiren olumlu mizah (mizah-ı mahmûd) anlayışıdır. Masum ve makbul bir insanın şahsiyetiyle oynama, aşağılama, dalga geçip, hakaret yağdırma olarak ifade edebileceğimiz bu mizah türü yanlıştır ve haramdır. Hz. Peygamber’in başkasıyla dalga geçip onu aşağılayanın, aslında kendisini aşağılamış olduğu yönündeki beyânı, bu tür mizahın asla tasvip edilmediğini ortaya koymaktadır. (el-İsfahânî 1287: I/177) Nitekim Rasulûllah hayatında sıkça şakaya yer vermesine rağmen, bu konuda ölçülü olunması gerektiğini de birçok kez vurgulamıştır. Şaka yaparken yalana yer verilmemesi (Tirmîzî 1975: Birr, 57), şaka yoluyla muhatabın rencide edilmemesi, ateşle ve silahla korkutma şeklinde şakanın yersizliği (Buhari 1987: Fiten, 7; Müslim 1981: Birr, 126) bu uyarılarından sadece birkaçıdır.

    Hz. Peygamber zamanında, bizzat İslam dininin tebliğcisi tarafından tasvip olunan ve hatta meşru çerçevede yapılan şaka ve mizah, bir gelenek halinde sonraki dönemlerde bu üslup üzere devam etmiştir. Kendi aralarında sıkça şakalaşan Sahabe, bilhassa Hz. Peygamberin üzgün olduğunu gördüklerinde kendisine şakalar yapmışlar ve O’nu güldürmüşlerdir. Bu nüktelerden biri şöyle cereyan etmiştir. Hz. Peygamber bir gün evinden mescide çıkar. Yüzü asıktır. Sahabeden biri: “Ben şimdi Rasûlullâh’ı güldürürüm” diyerek Allah Rasulûne bir soru sorar: “Yâ Rasulûllah! Deccal geldiğinde herkes aç olacakmış; o, milleti kendine inandırmak için yemek teklif edecekmiş, öyle mi? Biz o güne erişirsek, ona inanmış gibi yapıp verdiği yemeği yesek, sonra da inanmıyoruz sana desek, caiz olur mu?” Bu soru üzerine tebessüm eden Allah Rasulû: “Allah (C.C.), mü’minleri onun yemeğine muhtaç etmez” buyurmuşlardır. (Celâlzâde 1558: 534/a)

    Hz. Peygamber'le şakalaşan birçok Sahabeden bahsedilmekle beraber, şüphesiz Ashap içinde en şakacı olan, Hz. Peygamber'e en fazla şaka yapıp O’nu güldüren Ensar'dan Nuayman’dır. Asıl adı Nuaymân b. Amr b. Rifâa el-Ensârî olan ve genellikle Nuaymân diye tasğîr sîğasıyla çağrılan bu Sahabi, Akabe biâtına, Bedir, Uhud, Hendek ve diğer bütün gazvelere katılmıştır. Onun hayatından bahseden hemen bütün biyografi kitaplarında meşhur şakaları anlatılır. (İbn Abdilberr 1328: 543-544) Öyle ki, Hz. Peygamber Nuayman'a baktığı zaman kendini gülmekten alıkoyamazdı. Nuayman, ilerleyen yaşına rağmen Raşit Halifeler döneminde de şakalarına devam ettiği kayıtlıdır.[2]

    “(Hz.) Muhammed Allah'ın (son) elçisidir. O’nunla birlikte bulunanlar (ve kıyamete kadar O’nun yolunda olanlar); kâfirlere karşı şiddetli (mert ve metin mü’minler), kendi aralarında ise merhametli (ve muhabbetli)dirler.” (Fetih: 29) ayetinin bir bakıma: “Olgun ve onurlu mü’minler; kâfirlere, zalimlere, hainlere ve münafık kimselere karşı izzetli, cesaretli, yergili ve gayretli; mazlum ve mağdur kesimlere karşı ise şefkatli, edepli ve hürmetlidirler” anlamını da taşır.

     


    [1] https://minikkelebek.wordpress.com/2008/04/26/kuranda-siir/ M.Ali Kaya

    [2] Bak: Emin UZ, İslam Kültüründe Mizah ve Türk Edebiyatındaki Yansımaları, (sh: 21-24)

































    Bu Haber 595 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS