• GOLAN, PALAVRAYLA DEĞİL, “İSLAM SAVUNMA PAKTIYLA” KURTARILIRDI!__!

    GOLAN, PALAVRAYLA DEĞİL, “İSLAM SAVUNMA PAKTIYLA” KURTARILIRDI!__!

    01 Mayıs 2019

     
    | Devamı


    GOLAN, PALAVRAYLA DEĞİL,

    “İSLAM SAVUNMA PAKTIYLA” KURTARILIRDI!

          

    Siyonist ve Terörist çete İsrail, 1967’deki Altı Gün Savaşı’ndan beri işgal altında tuttuğu, Suriye’ye ait Golan Tepelerini ilhak (kendi topraklarına katma) kararı almış, ABD Başkanı Trump ise bu haksız ve dayanaksız kararı resmen tanıdığını açıklamıştı. BM’nin ve diğer ülkelerin cılız çıkışları hiçbir işe yaramamıştı, İsrail’e ve ABD’ye geri adım attırmamıştı; çünkü BM ve NATO zaten Siyonist odakların bir hizmetkârı olarak kurgulanmıştı. AKP iktidarının ve Sn. Erdoğan’ın kurusıkı itirazları da tam bir aldatmacaydı. Çünkü Sn. Erdoğan’ın yapacağı ilk şey, İsrail’le imzaladığı “Normalleşme=Siyonist girişimlerini destekleme” anlaşmasını iptal ettiğini açıklamasıydı. Hâlâ bunu bile yapmamıştı!? Bu arada 27 Şubat 2019’da; Trump’ın Yahudi damadı Kushner, İsrail’den sonra Ankara’ya uğramış ve Sn. Erdoğan tarafından Saray’da özel ağırlanmıştı. Acaba “100 yılın anlaşması” kılıfı altında ABD’nin, İsrail’in Golan’ı ilhak kararını onaylayacağı konusu da gündeme taşınıp nabız yoklanmış olmasındı!

    İsrail’in Golan kararı, Ortadoğu’daki çatışmaları azdıracaktı!

    Göreve geldiğinden bu yana, İsrail’i koruyan politikalarıyla büyük tepki çeken Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump, Siyonist müttefikine büyük bir jest daha yaparak, Golan Tepeleri’nde İsrail’in egemenliğini tanıdıklarını açıklamıştı. Uluslararası hukukun Suriye toprağı olarak tanımladığı Golan Tepeleri’nin ABD tarafından İsrail toprağı olarak tanınması, bölgedeki İsrail işgalini adeta meşrulaştıran skandal bir karardı.

    Bilindiği gibi İsrail, 1967 yılındaki Altı Gün Savaşı’nda Gazze, Batı Şeria ve Kudüs’ün doğusuna ilave olarak, Mısır toprağı olan Sina Yarımadası’nı ve Suriye toprağı olan Golan Tepeleri’ni de işgal ediyordu. Sina Yarımadası Camp David Anlaşmaları kapsamında Mısır’a geri verilirken, Golan da dahil olmak üzere diğer işgal edilen bölgeler, 1981 yılında dünyanın tanımadığı tek taraflı bir kararla İsrail tarafından ilhak ediliyordu. Birleşmiş Milletler; 1967 yılında İsrail’e savaş sonrasında işgal ettiği bölgelerden çıkma çağrısı yapıyor, 1981 tarihli ilhak kararları da BMGK tarafından açıkça uluslararası hukukun ihlali olarak tanımlanıyor ve yasadışı sayılıyordu. Yani İsrail, on yıllardan beri, normal koşullarda ağır yaptırımla karşılaşması gereken büyük bir suç işliyordu. Ayrıca İsrail, bir başka uluslararası hukuk ihlali gerçekleştirerek tıpkı Batı Şeria’da, Kudüs’ün doğusunda ve 2005 yılına kadar Gazze’de yaptığı gibi, Golan Tepeleri’ne de kendi vatandaşlarını yerleşimci olarak da taşıyordu. Bu ihlallerden de, hak iddialarından da geri adım atmayan İsrail, aynı zamanda uzun süredir ABD yönetimine Golan üzerindeki egemenliğinin resmen tanınması için baskı yapıyordu. Amerikan Siyonist Örgütü Başkanı Morton Klein ve İsrail İstihbarat Bakanı Yisrael Katz gibi isimler, aylardır Washington nezdinde bu yönde lobicilik faaliyeti yürütüyordu.

    Golan’daki Zengin Su Kaynakları İsrail’in İştahını Kabartmıştı.

    İşgalci İsrail Golan Tepeleri’ni neden bu kadar önemsiyordu? Bu ilginin arkasında hangi sebepler yatıyordu?

    Golan’ın İsrail için bu denli önemli olmasının birkaç sebebi gösteriliyordu. Öncelikle bölge, Suriye ve Lübnan topraklarının bir kısmının gözetim altında tutulmasını sağlayan stratejik bir konuma sahip bulunuyordu. İkinci olarak, oldukça zengin su kaynaklarını barındırıyordu. 1968 yılında 120 sayılı askeri kanunun çıkarılmasından bu yana, bölgedeki yerel çiftçi nüfusun aleyhine olacak şekilde su kaynakları münhasıran İsrail için kullanılıyordu. Yine 1995 yılında dönemin İsrail Başbakanı İzak Rabin de Suriye’yle yürütülecek olası barış müzakerelerinde kendileri için en büyük tehlikenin, Golan Tepeleri’nin su kaynaklarını kaybetme olasılığı olduğunu söylüyordu. Bu su kaynaklarına ilave olarak, bölge genelinde yeni petrol ve doğalgaz kaynakları keşfedilirken, Golan Tepeleri’nin de bu türden doğal kaynakları bolca barındırdığı düşünülüyordu. Bu doğrultuda son beş yıldır İsrail tarafından sondaj çalışmaları yapılıyordu. Ayrıca Golan Tepeleri; Şam’a 60 km. yakınlıkta olup, Suriye, Lübnan ve Ürdün topraklarını gözetleyen hâkim ve stratejik bir savunma bölgesi oluyordu.

    Trump’ın Golan Desteğinin, Seçimlerde Netanyahu’nun Elini Güçlendireceği Konuşulmaktaydı!

    Nisan ayındaki seçim öncesinde oldukça zor durumda olan Binyamin Netanyahu, Trump’tan Golan Tepeleri üzerindeki İsrail hâkimiyetini tanıma sözü alarak, hem rejimi için hem de kendisi için bir kazanım sağlamış gibi görünüyordu. Hiç kuşku yok ki bu adımın, Netanyahu’nun seçimde alacağı oyları arttıracağı biliniyordu. Diğer taraftan bir dizi nedenden ötürü sıkışmışlık içinde olan Trump da, tıpkı Kudüs kararında olduğu gibi bu kararla da ABD içindeki İsrail lobilerinin desteğini alarak, bir süreliğine daha kendi konumunu sağlamlaştırmayı düşünüyordu.

    Bu Siyonist Karar, Uluslararası Toplumda Tepkiyle Karşılanmıştı!

    ABD’nin Golan’ı İsrail’in toprağı olarak tanıma kararı tıpkı Kudüs kararı gibi uluslararası toplumdan kabul görmeyecektir. Birleşmiş Milletler, İslam İşbirliği Teşkilatı ve Avrupa Birliği gibi ulus-üstü örgütlenmelerin yanı sıra pek çok tekil devlet de bu girişimi tepkiyle karşılıyordu. Trump yönetiminin ısrarcı olması halinde bu girişimin bir krize dönüşmesi de bekleniyordu. Hatta bunun Kudüs kararından daha büyük bir kriz oluşturması da kaçınılmaz görünüyordu.

    Yeni Bir Bölgesel Çatışma Yaşanacaktı!

    “İran destekli” olarak tanımlanan çeşitli yarı-resmi askeri yapıların Golan Tepeleri’ni İsrail işgalinden kurtarmak için özel hazırlıklar içinde olduğu yazılıp çiziliyordu. İlhakın resmen tanınması girişimi, bu unsurlar ve İsrail arasında açık bir çatışmayı tetikliyordu. Böyle bir durumda ABD’nin de Suriye’deki askeri güçlerini Golan Tepeleri’ne kaydırabileceği veya yeni güçler gönderebileceği konuşuluyordu. Bir başka deyişle, yeni bir bölgesel çatışmanın/savaşın patlak vermesi kaçınılmaz görünüyordu.

    İslam Âlimleri, İsrail ile “normalleşme”yi “haram ve hıyanet” olarak yorumlamıştı.

    Dünya Müslüman Âlimler Birliği, Arap ve Körfez ülkelerinin İsrail ile ilişkileri normalleştirme çalışmalarını şiddetle kınayarak “Golan Tepeleri’nin işgalcilere ait olduğunun ilan edilmesi, Netanyahu ile aynı masaya oturulması, Arap ve Körfez ülkelerinde ağırlanması ve spor kılıfı altında normalleşme çalışmalarını büyük bir endişe ve üzüntüyle takip ediyoruz” açıklamasını yapmışlardı. İşte bu noktada AKP iktidarının da İsrail’le imzaladığı normalleşme anlaşmasını hâlâ askıya almadığı da unutulmamalıydı.

    İslam Âlimlerinden yapılan yazılı açıklamada, hangi ülkeden ve hangi gerekçeyle olursa olsun İsrail ile ilişkileri normalleştirme çalışmalarının kınandığı ve haramlığı vurgulanmıştı. Normalleşmenin Kudüs meselesi üzerindeki tehlikeli etkilerine karşı uyarıda bulunan açıklamada, “Filistin ve Kudüs meselesinde yaşananları, Golan Tepeleri’nin işgalcilere ait olduğunun açıklanmasını, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile Varşova’da aynı masaya oturulmasını, Netanyahu’nun bazı Arap ve Körfez ülkelerinde ağırlanmasını ve spor kılıfı altındaki normalleşme çalışmalarını büyük bir endişe ve üzüntüyle takip ediyor.” ifadesi kullanılmıştı.

    “Arap ve Körfez ülkelerinin İsrail ile normalleştirme yarışına girmesi karşısında Dünya Müslüman Âlimler Birliği, herkese nasihat etmeyi bir görev bilmektedir.” ifadesi kullanılan açıklamada, daha önce Katar’ın Filistin meselesindeki saygın duruşu, Gazze’ye ve Arap dünyasındaki mazlum insanlara verdiği desteğin övüldüğü, ancak Katar topraklarında spor etkinliği altında gerçekleşen normalleşmenin kınandığı vurgulanmıştı.

    (AIPAC) İsrail Lobisinin Toplantısı Protestolarla Başlamıştı.

    Öte yandan ABD’deki en etkili İsrail yanlısı lobi kuruluşlarından Amerika İsrail Halkla İlişkiler Komitesinin (AIPAC) yıllık toplantısı protestolarla başlamıştı. ABD’deki “İsrail yanlısı hareketin en büyük toplantısı” olarak nitelenen AIPAC’ın Washington’da başlayan yıllık toplantıya on binlerce kişinin katılımı planlanmıştı. Trump’a karşı 2020 yılında yapılacak ABD Başkanlık seçiminde Demokrat Parti aday adaylarından Senatör Elizabeth Warren, Senatör Kamala Harris, Senatör Beto ve O’Rourke ve Senatör Bernie Sanders AIPAC toplantısına katılmayacak. Kurulduğu 1950’lerde ABD’de sadece küçük bir lobi grubu olarak faaliyet gösteren AIPAC, bugün Kongreye her yıl milyonlarca dolar bağışta bulunmaktaydı.

    Filistin’den, Romanya ve Honduras’a Kudüs İtirazı!

    Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) Genel Sekreteri Saib Ureykat, Romanya’nın Tel Aviv’deki Büyükelçiliğini Kudüs’e taşıma, Honduras’ın Kudüs’te diplomatik misyon açma kararına tepki yağdırmıştı. Ureykat, “Romanya ve Honduras kararları, ABD Başkanı Donald Trump yönetimini ve dünyadaki aşırı sağcıları razı etmek için bölgeyi ateşe vermeye katkı sağlayan tek taraflı ve yasa dışı adımdır. Bu İsrailli aşırı sağcıların, uluslararası hukuka ve yasalara aykırı ihlalleri sürdürmesine teşvik ediyor.” ifadesini kullanmıştı.

    Netanyahu, İşbirlikçi Mısır’a Denizaltı Satışını Onaylamıştı!

    Netanyahu, ABD seyahati öncesi İsrail 12 kanalında katıldığı programda, Almanya’nın Mısır’a iki denizaltı satmasına onay verdiği yönündeki iddiaları doğruladı. Alman denizaltılarının Mısır’a satılması konusunu, İsrail Savunma Kurumu liderlerinden gizlediğini inkâr etmeyen Netanyahu, “Mısır, Güney Kore ya da diğer ülkeler de her halükârda (denizaltıları) satın alacaktı. Benny Gantz, Yair Lapid özellikle Moshe Yalon ve Gabi Aşkenazi (Mavi-Beyaz ittifakının önde gelen isimleri) devlet sırlarını açığa çıkarmam konusunda beni zorluyor. Devlet güvenliğini tehlikeye atıyorlar. Bunu açıklamam.”ifadelerini kullanmıştı. İsrail eski Savunma Bakanlığı Siyasi ve Güvenlik Komitesi Başkanı Amos Gilad’ın polise verdiği ifadede, Almanya’nın Mısır’a 2 adet denizaltı satışına Netanyahu’nun onay verdiğini aktarmıştı. Bu haberin ardından, İsrail’de 9 Nisan’daki erken seçimde Netanyahu’nun partisi Likud’un en yakın rakibi olarak gösterilen “Mavi-Beyaz” ittifakı, Başbakan hakkında soruşturma açılması talebinde bulunmuşlardı.

    Tam bu fırsatta kuduz İsrail Gazze’ye saldırmıştı!

    Terörist İsrail ordusu, abluka altındaki Gazze’nin kuzeyini topçu atışıyla vurmaya başlamıştı. Saldırıdan bir süre sonra Tel Aviv’e uyduruk roket düşmüş, işgalci hafif yaralanmış, bu roket atılmasını bahane eden Siyonist rejim, yeni katliam ve tahribatları yoğunlaştırmıştı. Bölgedeki görgü tanıklarından alınan bilgiye göre, topçu atışları Beyt Hanun beldesinin doğusundaki Hamas Hareketi’ne ait gözlem noktasını ve etrafındaki sivil ve savunmasız Müslümanları vurmaya başlamıştı. AKP iktidarı ise kof çıkışlarla günü kurtarmaya ve toplumu avutmaya çalışmaktaydı.

    Trump’ın Golan’ın işgal ve ilhakını resmen tanıdığını ilan etmesi üzerine, zerre vicdanı olan kimselerin, “Erdoğan iktidarının, en azından İsrail’le yaptığı Normalleşme Anlaşmasını derhal askıya almasını” hatırlatmaları gerekirken, şaşırmışlıkları sapıtmışlığa ulaşan bazı ayarsızlar: “Trump’ın, Golan’ı işgal ve ilhakını resmen tanıması İsrail güvenliğini güçlendirmez. Tek süper güç olarak müttefikleriyle birlikte BOP için işgal ettiği Irak’ta yenilerek çekilen ABD bölgeye geri dönemez. Psikolojik destekten öte faydası olmayan kışkırtıcı karar İsrail’i riske atar”[1]diyerek,“Trump’ın büyük bir stratejik hamleyle, İsrail’i kışkırtıp başını belaya sokacağı ve bu kararın İsrail’i riske atacağı” yorumunu yapmaktan utanmamışlardı. Bütün amaçları, Sn. Erdoğan’ı hâlâ haklı çıkarmak, Trump’ın Siyonist karşıtlığını ispatlamaya kalkışmaktı.

    Oysa Erbakan Hoca defalarca uyarmıştı!

    Rahmetli Erbakan Hocamız; emperyalist ABD’nin, Siyonist İsrail’in hedeflerine hizmetkârlık yaptığını, sahip olduğu ekonomik ve siyasi gücün imkânlarını kullanarak İsrail’in “Arz-ı Mev’ud” hayallerini gerçekleştirilmesine arka çıktığını her fırsatta açıklamıştı. Siyonist İsrail ve ABD, Golan hamlesi ile İslâm dünyasına fiili bir saldırı daha başlatmıştı. İsrail’in Kudüs ve Batı Şeria ile başlayan büyük toprak işgalleri şimdi ABD’nin desteği ile Golan’a da yayılmıştı. Rahmetli Erbakan Hoca, “Ortadoğu’nun şımarık oğlanı” dediği İsrail’in Arz-ı Mev’ud üzerindeki toprak işgallerini sürekli hatırlatmıştı.

    Erbakan Hoca yıllarca şöyle uyarmıştı:

    “İsrail bayrağı üzerinde gösterilmiş. İki tane mavi çizgiden birisi Fırat’ı birisi Nil’i gösteriyor. Fırat bölgesi Türkiye’yi de içine alıyor. Ne diyor bu bayrak? “Biz Türkiye dâhil bütün Ortadoğu’yu kendi kontrolümüz altına alacağız. O zaman dünya hâkimiyetimiz tesis edilecek. Beş bin yıldan beri bunun için hazırlanıyorduk, zeminleri hazırladık, İsrail’i kurduk, şimdi Arz-ı Mev’ud topraklarını İsrail’e dâhil etmemiz lazım. Ee artık bunun vakti geldi, çünkü dünya tek kutupludur, bu gücü temsil eden Amerika da avucumuzun içindedir. O halde bir bir Arz-ı Mev’ud üzerindeki ülkeleri yok edelim ve dünyada bizim emrimizi dinlemeyecek hangi ülkede hangi yönetim varsa onu ikna edelim, yerine kendi yönetimimizi kuralım.” diyorlar, bunun için kudurmuş gibi sağa sola saldırıyorlar. Karar budur, uygulama budur. İşte bu uygulama dolayısıyla gördüğünüz gibi Afganistan işgal edildi, Irak işgal edildi, şimdi Suriye-İran işgal edilmek isteniyor. Sonra Mısır, Suudi Arabistan ve arkadan da Türkiye. Kim söylüyor bunu İsrail bayrağı söylüyor” ifadelerini kullanmıştı.

    ABD, İsrail’in asırlık hedeflerinin hizmetkârıdır!

    Erbakan Hoca, 2003 yılında Saadet Partisi Ankara İl Başkanlığı’nda düzenlediği haftalık basın toplantısında; dış meseleleri ele aldığı konuşmasında, Suriye’de yaşanılan hadiseleri ele almış ve o dönemde hem AKP hükümetini hem ülke insanlarını hem de tüm dünya Müslümanlarını uyarmış, Suriye, Mısır ve ileride nihai hedef olarak Türkiye’nin Arz-ı Mev’ud’u İsrail’e katma planı çerçevesinde ele geçirilmek istendiğini vurgulamıştı.

    Erbakan Hoca, “Biz Millî Görüşçüler, yıllardan beri Amerika’nın İsrail’in asırlık hedeflerine hizmet ettiğini, tek kutuplu bir dünya olmanın imkânlarını kullanarak İsrail’in “Arz-ı Mev’ud” politikasının gerçekleştirilmesine yardım ettiğini, Amerikan müdahalesinin; Filistin, Afganistan, Irak’la sınırlı olmadığını, sırada Suriye, İran, Suudi Arabistan, Mısır ve Türkiye’nin bulunduğunu söylemekteyiz. Uykuda olanlar veya işbirlikçiler, bu sözlerimizi hep, “Komplo Teorisi” şeklinde itham ettiler. İşte şimdi “takke düştü, kel göründü”buyurmuşlardı.

    Nihai hedef; Arz-ı Mev’ud ve 2. Sevr olmaktadır!

    Dış mihraklar bir yandan Arz-ı Mev’ud’u adım adım İsrail’e katmak için çalışırken, öbür yandan da Türkiye’mizi güçsüzleştirmek, (maazallah) yumuşak lokma haline getirip bölmek, 2. Sevr’i uygulamak için ellerinden gelen her türlü gayreti göstermektedirler. Kur’an-ı Kerim’de Rabbimizin özellikle anlattığı ve salih kullarını varisi kıldığı Arz-ı Mev’ud bölgesine göz diken Yahudiler, binlerce yıldır rüyasını kurdukları işgali son yıllarda gerçekleştirme peşinde koşmaktadır.

    “Mezhep çatışması da çıkarmak istiyorlardı!”

    Millî Görüş Lideri Erbakan, günümüzde etkisini gösteren mezhep çatışmasına da o dönemde dikkat buyurmuşlardı“Dış politikadaki anlayış ve uygulamalar sebebiyle, Müslüman ülkelerde ve öncelikle Arap âleminde, Türkiye aleyhine bir hava süratle gelişmektedir. Türkiye, Amerika ve İsrail’le birlikte, Irak’ı parçalamak ve bir bölümünü işgal etmekle, Amerika, İngiliz, İsrail üçlüsünün Ortadoğu planlarına destek olmakla suçlanıyor. Bugün apaçık ortaya çıkmıştır ki, sözüm ona dost ve müttefik Amerikalı, İngiliz ve İsrailliler, İslâm âlemindeki bütün etnik ve mezhep kesimlerini birbirleri aleyhine kışkırtmaktadırlar. Bu kışkırtmalardan Türkiye de hissesini almaktadır.”

    “Millet olarak bir karar vermek zorundayız: Ya, Amerikan emperyalizminin önüne kemik attığı, Siyonizm’in bekçi köpeği olacağız, ya da Çanakkale’den Kocatepe’ye, bir destan bırakmış dedelerimizin şerefli torunları olarak yaşayacağız.” diyen yandaş Ardan Zentürk daha başlarken gerçekleri saklıyor ve saptırıyordu. Çünkü “Siyonizm ABD’nin maşası değil, ABD Siyonizm’in bir uşağıydı!”

    “Bu ülkeye bağlılığınız, “Dolar yarın kaç Lira olur” düzeyindeyse, merak etmeyin, size kemik verecek bir sömürgeci mutlaka bulursunuz, FET֒cüler gibi kemiğin etlisini de sıyırabilirsiniz… (Bu) Millet, bir somun ekmekle üzüm hoşafını katık eden dağ gibi adamların evlatlarıdır, yolunda yürür, hiç şüpheniz olmasın… Uzlaşmak intiharımızdır, kabul etmeyeceğiz… Tarihin kırılma noktasında emperyalizm ile uzlaşmak söz konusu değildir. O S-400’ler buraya gelecek, Doğu Akdeniz’de hareket halindeki bütün yabancı hava unsurlarına da kilitlenecek, o kadar. Erdoğan’ın kulağına “Amerika ile uzlaşmazsak, ekonomide felaket yaşarız” korkusunu fısıldayanlar da vardır kuşkusuz. Bunları tanıyoruz. Birkaç ay önce, “MHP ile ittifakımız Kürt oylarını kaybettirir” safsatasıyla milletin 15 Temmuz’da sokakta kurduğu Cumhur İttifakı’nı darağacına götürerek emperyalizme yeni kulvar açmak isteyenlerdir. Yemeyiz.

    Gerekirse NATO’dan çıkılır…

    Amerikan emperyalizminin tavrı açıktır: “Ya (sizi) kontrol (edip dizginlerim), ya da imha ederim!”

    Bu nedenle, ABD hâlâ FET֒yü koruyor, PKK’yı silahlandırıyor… Ancak müzakere masasında üçüncü yol arayanların kaderi, Damat Ferit’le aynı olur!.. Beklemeye gerek yok, emperyalistin niyeti zaten bellidir. Artık milletin önüne, “NATO’da tamam mı devam mı?” referandum sandığını koymalıyız. Postalları, milyonlarca masum Müslüman’ın kanına bulaşmış Amerikan askerlerini şehit kanıyla sulanmış kutsal topraklarımızda daha ne kadar tutacağız? (Artık) 15 Temmuz’un ihanet ittifakının anılarını taşıyan İncirlik, kapatılmalıdır.

    Golan yağmacılarını iyi tanıyalım… Bakın, “Irak işgalcisi/Müslüman kasabı” ABD eski Başkan Yardımcısı Cheney, Siyonist medya patronu Murdoch, 15 Temmuz saldırısının ana karargâhı Washington’daki Demokrasileri Savunma Vakfı Başkanı, CIA eski Başkanı Woolsey ve Jacob Rothschild, Golan Tepeleri’nin altındaki büyük petrol rezervini yağmalamak için birleşmiş durumdadır. İşin içinde -tabi ki- Genie Energy CEO’su Ira Greenstein üzerinden, Trump’ın damadı Jared Kushner de vardır. Ortağı oldukları Genie Energy’nin işgal altındaki Golan Tepeleri’nde bulduğu petrol yatağını şirket uzmanı Yuval Bartov şöyle anlatmaktadır: Golan Tepeleri’nde 350 metre kalınlığında bir petrol tabakası bulduk. Dünya ortalamasında tabakalar 20 ile 30 metre kalınlığındadır, bu ise ortalamanın 10 katıdır!

    Evet, Golan’ın altında şu anda, Suudi Arabistan’ın bilinen rezervinden daha yüksek bir petrol rezervi vardır ve Evanjelik-Siyonist ittifak önümüzdeki yüz yıl içinde trilyon Dolar gelirin hesabını yapmış durumdadır! Şimdi anladınız mı, Trump’ın son kararı (hangi anlam ve amacı taşımaktadır?) Bu para için (ve asıl Büyük İsrail hedefi için) bu leş kargaları hepimizi öldürmekten, Türkiye’mizi de işgal etmekten sakınmayacaklardır!”[2]

    Bu ucuz kahramanlıkları sergileyen Ardan Zentürk, niye acaba “İslam Savunma Paktı” kurulmadan ve Siyonizm’in güdümünden kurtulmadan bu belaları asla savuşturamayacağımızı yazmazdı?

    Sn. Erdoğan’ın “Türkiye’yi NATO’ya Peşkeş” Anlaşması!

    Eski Başbakan Ahmet Davutoğlu döneminde, Başbakanlık’ta Davutoğlu ile birlikte çalışan Ömür Çelikdönmez, Dik Gazete'de: "Cumhurbaşkanı Erdoğan, NATO’nun Türkiye’yi işgalini yasallaştıran teklifi nasıl onayladı?" başlıklı bir yazı kaleme almıştı: “En temel “beka sorunu” NATO kuvvetlerinin Türkiye’yi işgal etmesinin önünün açılmasıydı!”

    Strateji uzmanlarına göre NATO üniformalı Amerikan askeri varlığının yani ABD ordusunun; bütün ağırlığıyla ucu açık bir zaman diliminde ve güya Türkiye’nin güvenliğini sağlamak amacıyla Türk topraklarına yerleşmesi, diğer bir ifadeyle işgali, ne yazık ki Türkiye Cumhuriyeti’nin mevcut yasalarına göre mümkün görülmektedir. Evet, beka sorunu var ve ne yazık ki türkü sözünde geçen ‘kendim ettim, kendim buldum’ ifadesiyle örtüşmektedir diyen Ömür Çelikdönmez’e göre:

    NATO Askerlerinin, Türkiye'de “TBMM Kararı Olmadan Konuşlandırılması” Sn. Erdoğan Tarafından Onaylanmıştı.

     NATO’nun Türkiye’yi işgal teklifini kim verdi, nasıl verdi diye soran Çelikdönmez şunları anlatmıştı:

    Ahmet Davutoğlu’nun, Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından Başbakanlıktan azli sonrası, 24 Mayıs 2016'da Başbakan olarak göreve başlayan Binali Yıldırım, bir gün sonra Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde ilk kez Bakanlar Kurulu'na, bir sonraki gün ise MGK'ya katılmıştı. Mevlüt Çavuşoğlu’na bağlı Dışişleri Bakanlığı, bu MGK'da Bakanlar Kurulu'na bir NATO teklifi sunmuşlardı. Sunulan bu teklif, daha önce Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu’nun Başbakanlığı döneminde hazırlanmıştı. Davutoğlu hükümetinin de Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’ydu. Bakanlar Kurulu, teklifi 30 Mayıs'ta karara bağladı. Teklif, daha sonra Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan’a sunuldu ve onun da onaylamasıyla 1 Haziran 2016'da Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girip resmiyet kazanmıştı. Evet trajedi işte böyle başlamıştı. 5 bölüm halindeki 24 maddeden oluşan karar ile ‘Türk askerlerinin yurt dışında; NATO askerlerinin ise Türkiye'de ‘TBMM kararı' olmadan konuşlandırılmasına’ izin çıkarılmıştı. Bu karar‘Ülkede kaos çıkması durumunda, ‘çatışmayı önlemek' maksadıyla NATO'nun ‘Çok Yüksek Hazırlık Seviyeli Müşterek Görev Kuvveti’ni hiçbir izne ihtiyaç duymadan 48-72 saat içinde bölgeye göndermesinin’ önünü açmıştı.

     NATO; Türkiye’de “5 Bin Kişilik Tugayı 48 Saat İçinde İstediği Yere İndirme Hakkı” Kazanmıştı!

    Bu konu o dönemde Milli Çözüm Dergisi’nde de defalarca yazılıp uyarılmıştı.

    Önü açılan sadece NATO’nun Türkiye’ye asker konuşlandırılması sanılmasındı. Maalesef ‘İslamcı muhafazakârlar’ın dillerinden düşürmedikleri ‘Surda bir gedik açtık mukaddes mi mukaddes / Ey kahpe rüzgâr artık ne yandan esersen es’ şiirinde ifade edilen, Türkiye’nin güvenlik duvarında gedik değil, koca ve uzun bir koridor açılmıştı. Daha da vahimi bu müdahale için TBMM'den onay beklenilmesi halinde, sürecin ‘tehlikeli’ şekilde uzaması ihtimaline binaen, Meclis devre dışı bırakılmıştı. NATO bu kararla kara, deniz ve hava personelinden müteşekkil 5 bin kişilik tugayı 48 saat içinde Türkiye’de istediği yere indirme hakkı kazanmıştı. Bu karara göre NATO; 5 ile 7 gün içinde ayrıca 10 bin kişilik iki tugay daha gönderebilme hakkını elde etmiş bulunmaktaydı. Türkiye'de bir çatışma çıksa, Suriye veya Irak'tan Türkiye'de kaosa yol açabilecek bir saldırı yapılsa, 5 gün içinde 15 bin ‘Çok Yüksek Hazırlık Seviyeli Müşterek Görev Kuvveti’ de NATO kararıyla Türkiye’ye sokulacaktı.

     Bu Talihsiz Tavizlerin 15 Temmuz Darbe Girişiminden 45 Gün Önce Gerçekleşmesi İse Kafa Karıştırıcıydı!

    Kim bilir belki de “15 Temmuz hain darbe girişimi, NATO’nun Türkiye’yi işgal provasıydı? Böyle olduğunu düşünenlerin sayısı hayli fazlaydı. 15 Temmuz darbe girişimi Türk devletinin Atlantik çizgisinden Avrasya çizgisine kaymasına yönelik küresel bir tepki olarak okunmalıydı” tespitleri üzerinde durmak lazımdı.

     NATO Süratli Reaksiyon Kolordusu ARRC, birkaç bölgede konuşlu durumdaydı. Bu karargâhlardan birisi de İstanbul’daydı. Allied Rapid Reaction Force (ARRC) ve commander ace rapid reaction corps – (Avrupa Müttefik Komutanlığı Süratli Reaksiyon Kolordu Komutanlığı) ile NATO Süratli Reaksiyon Kolordusu Karargâhından yolu geçen pek çok Türk askeri ve istihbarat yetkilisi vardı.İstanbul Ayazağa’da konuşlu 3. Kolordu Komutanlığı bu Kolordulardan biri sayılmaktaydı. Bu yeni konsept; NATO’nun 2010 Lizbon Zirvesi’nde tartışıldı ve 2011 NATO Savunma Bakanları Toplantısı’nda da onaylandı. NATO’nun Yeni Komuta Yapısı’nın ana unsurlarından olan NATO Kara Komutanlığı, 2012’den itibaren İzmir’de faaliyetlerine başladı. Tam Harekât Kabiliyeti’ne ise 2014 tarihinde ulaşıldı. Böylece NATO’nun Yeni Kuvvet Yapısı da buna uygun olarak tekrar yapılandırıldı ve sekiz adet‘İntikal Edebilir Yüksek Hazırlık Seviyeli Kolordu’ hazırlandı.

     12 ülkeden 53 yabancı personelin de görev yaptığı 3. Kor. K.lığı, 2002 yılında Tam Harekât Yeteneği’ne kavuşunca, 2003’te NATO Konseyi tarafından ‘NATO Yüksek Hazırlık Seviyeli Kuvvet’ olarak tescilleniyordu. Yargılandığı davada ‘Şimdi kuvvet bizde değil, ama hak bizimdir.’ sözüyle ismi hafızalara kazınan Em. Org. Ergin Saygun’un kaleme aldığı ve Kaynak yayınlarında neşredilen ‘Türk Ordusuna Balyoz’ isimli kitapta ‘O tarihte 3. Kor. K.lığı görevine atandığımda bana Kor. Karargâhı’nı NATO’nun yeni konsepti olan ‘Yüksek Hazırlık Dereceli Karargâh’ hâline getirmem emredildi’ bilgisi yer alıyordu.

     O tarihlerde Kor. K. Yrd.lığına Polonyalı bir Tümgeneral, İdari Yar. Başkanlığa ise birAlman Tuğgeneral komuta ediyordu. Kolordunun emir komutasına birlik olarak, bir İngiliz Tümeni, bir İspanyol Tümeni, bir Yunan Tümeni ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nden bir Zırhlı Tümen verildiği biliniyordu. Bütün bunlardan, 1. Ordu Komutanı Orgeneral Ümit Dündar’ın, hainlerin planlarını nasıl bozuverdiği ve Türkiye’nin kaderini nasıl değiştirdiği? şimdi daha iyi anlaşılıyordu.”[3]

     Şimdi asıl sorumuz şuydu:

    Haydi diyelim o süreçte, Sn. Erdoğan FETO’cuların ve Ahmet Davutoğlu’nun tezgâhına kapılmış ve “Meclis kararı olmadan NATO’nun Türkiye’nin istediği yöresine asker çıkarma” yasasını onaylamıştı. İyi de artık bunca kargaşadan ve 15 Temmuz hıyanet kalkışmasından sonra bile hâlâ bu maddeyi niye yürürlükte tutmaktaydı? Üstelik bu yasa teklifini sunan Mevlüt Çavuşoğlu niye hâlâ Dışişleri Bakanlığı koltuğunda oturmaktaydı?

    16 Nisan (2017) referandumundaki hilekârlık ve hukuksuzluklar tartışılmaya devam ederken, ABD’den gelen üst düzey bir açıklama, büyük şeytanın yeni bir planı devreye soktuğunun kanıtıydı: Bu da, Türkiye’nin parçalanmasıydı!

    ABD Dışişleri Bakanlığı Danışmanı John Stilides, referandumun Türk toplumunu böldüğünü kaydettiği açıklamasında, “Amerika’dan baktığımızda benim endişelendiğim konu, ülkenin tekrar bir araya gelemeyecek kadar siyasi açıdan bölünmüş olması” ifadelerini kullanmıştı. Bu küstahça ifadeler, ABD’nin Türkiye’yi parçalama yönündeki heves ve hedeflerini açığa vurmaktaydı. Aynı Amerika’nın, PKK’yı ve yan kuruluşlarını zaten Türkiye’ye tercih ettiği bir sır olmaktan çıkmıştı. Artık bu Amerika ile stratejik ortaklığa bağlı kalmak gaflet ve cehalet olmaktan çıkmış, dalalet ve hıyanet sınırına yanaşmıştı.

    ABD’li komutan Albay John Dorrian: PKK’nın, SDG’nin bir parçası olduğunu ağzından kaçırmıştı.

    IŞİD Karşıtı Koalisyon Güçleri'nin Sözcüsü ABD'li Albay John Dorrian, Bağdat'tan canlı bağlandığı Pentagon'daki basın toplantısında terör örgütü PKK'nın, ABD'nin desteklediği Suriye Demokratik Güçleri'nin (SDG) bir parçası olduğunu hatırlatmıştı. Dorian, soruyu soran gazetecinin, "Açıklığa kavuşturmak için soruyorum, PKK'nın SDG'nin bir parçası olduğunu mu söylediniz?" sözleri üzerine “öyle mi dedim, YPG demek istedim.”diyerek sözlerini düzeltmeye çalışmıştı.

    ABD güdümlü Kürtler bağımsızlık ilanına hazırlanmaktaydı!

    Irak'ta tarihteki ilk bağımsız Kürdistan devleti kurulma aşamasındaydı. Mesud Barzani'nin planladığı tarih de ortaya çıkmıştı. Barzani’nin danışmanı Muhammed Hacı, bu konuda bir açıklama yapmıştı. Peki Kürt devletinin sınırları ne, haritada nereler vardı? Ortadoğu'daki kaosa yenisini ekleyecek olan bağımsız Kürdistan devleti için Eylül ayında düğmeye basılacaktı. Mesud Barzani'nin danışmanı bağımsızlık referandumunun Eylül 2017’de olacağını açıklamıştı. Ancak Siyonist odaklar, ani bir kararla Barzanistan’ın şimdilik özerk konumunu koruması, ama asıl Kürdistan’ın Suriye’de kurulması yolunda bir karar almışlar ve Arap Baharı tuzağına kapılan Erdoğan eliyle bunun alt yapısını oluşturmaya başlamışlardı. Yani Suriye’deki Arap Baharı 2. Golan harekâtıydı.

    Galip İlhaner adlı yandaş yalaka, MİLAT Gazetesi’nde (03.05.2017) “Kürtler Erdoğan’ı Başkan Yapacak” yazısında; “Barzani’nin Erdoğan’a destek çıktığı ve Başkanlık yolunu kolaylaştırdığı… Türkiye’nin Milli bir Kürt politikası başlatıp dünyadaki bütün Kürtleri kendisine bağlayacağı... PKK’dan kurtulmak isteyen Kürtlerin Barzani üzerinden, FET֒den kurtulmak isteyenlerin Meral Akşener üzerinden bir çıkış yolu aradıkları…” gibi Siyonist projeleri kendi görüşleri gibi aktardıktan sonra:“(Referandumda HAYIR kampanyası yürüten) Saadet Partisi Millilikten uzaklaşarak Ulusalcılığa kayıyor, SP’de bir eksen kayması yaşanıyor… İç ve dış odaklar, AKP’yi durdurmak için SP üzerinden politikalar kurguluyor, böylece SP’ye 2’nci HDP rolü verilmeye çalışılıyor…” gibi safsatalarla sataşmıştı.

    Oysa bu yandaş yalakaların yaranmaya çalıştığı, kahraman Başkan(!) ve kurmayları, o sırada PKK ve yan kuruluşlarıyla, zırhlı araçlarda kol kola sınırımızda dolaşan ABD askerlerinin fotoğraflarını çekip, Trump’a şikâyet etmek üzere tarihi(!) Amerikan ziyaretine hazırlanmaktaydı!? Herhalde kırmızı Turp’a (pardon Trump’a), siyah Obama’nın kendilerini nasıl aldattığını da anlatacaklardı!.. Barzani, Büyük İsrail’in alt yapısını tamamlayıcı bir Kürdistan için bağımsızlık ilanına hazırlanırken, bunlar halâ Barzani’nin desteğini kazanmakla övünüyorlardı... Irak, Suriye ve Libya’nın parçalanmasından sonra, asıl sıranın Türkiye’ye gelip dayandığını anlamaktan bile aciz zavallılar, Başkanlık gibi sinsi ve geçici başarıların, başlarına ne işler açacağının bile farkına varmamaktaydı.

    O süreçte PKK, Amerika ve Rusya’nın yardımıyla sınırımızda 30 kamp kurmuşlardı!

    Terör örgütü PKK’nın, ABD'nin de desteğiyle Suriye'nin kuzeyinde 30'dan fazla kamp kurduğu anlaşılmıştı. ABD yönetimi ve PKK, Suriye’de iş birliğini derinleştirmek ve Türkiye’nin tepkisini engellemek için, terör örgütü kadrolarını Suriye Demokratik Güçleri (SDG) adı altında kullanmaktaydı. Türk güvenlik ve istihbarat kaynaklarına göre, son dönemde terör örgütü PKK, Suriye’nin kuzeyinde SDG kisvesi altında 30’dan fazla kamp kurmuş durumdaydı. Güvenlik güçlerimizin 25 Şubat 2016’da Suriye sınırında yakaladığı keskin nişancı “Diren” kod adlı Mesut C’nin ifadesinde, bölücü örgüt PYD yönetiminin Karaçok kampında aldığı kararla PKK’ya destek için Diyarbakır’ın Sur ilçesine keskin nişancı olarak gönderildiğini söylemesi de bu gelişmeleri doğrulamaktaydı.

    Fırat’ın doğusunda güneyden kuzeye doğru 20 kilometre arayla kurulan, PKK’nın“Tişrin, Şeyhler, Beyadiye ve Çarıklı” kamplarında saldırı ve savunma eğitimi yaptırılmaktaydı. PYD’nin sıcak çatışmalara girdiği Afrin’in batısına kurulan bu kamplarda yaklaşık 40 gün eğitim verildiği saptanmıştı. Bu kamplar, PKK’nın bölgedeki en etkin kampları arasındaydı. Mardin’in Nusaybin ilçesinin karşısındaki “Rimelan” kampında ise suikast ve keskin nişancı eğitimi alınmaktaydı. Örgütte özel seçilen teröristler burada yaklaşık 3 ay eğitim gördükten sonra, özellikle Türkiye’de yapacağı eylemlere katılmaktaydı. PYD/PKK teröristlerine ve elebaşlarına, Amerika’da diktirilen SDG amblemi olan üniformalar dağıtılmıştı. Ancak, örgüt yandaşlarının sosyal medya hesaplarında yayınlanan görüntülerde, yer yer eski ve yeni amblemleri bir arada kullandıkları da ortaya çıkmıştı. PKK, Suriye’deki yapılanmasını ilk olarak PYD ve onun silahlı uzantısı YPG adı altında başlatmıştı. Suriye’de 2011 sonunda iç savaşın başlamasından sonra, terör örgütü ile ABD arasında iş birliği giderek artmıştı. PYD/PKK’lı bazı küçük gruplar, 2015’te SDG adı altında bir araya getirilip PKK’ya resmiyet ve meşruiyet kazandırılmıştı.

    Başbakan Binali Yıldırım'ın Barzani'ye başsağlığı mesajı, artık ülkemizin bu kafalardan kurtulması gereğini ortaya koymaktaydı!

    Başbakan Binali Yıldırım, Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi Başkanı Mesut Barzani ile telefonda görüşüp özür diler gibi davranması Milli vicdanı sızlatmıştı. Binali Yıldırım, TSK'nın Şengal ve Karaçok bölgelerine gerçekleştirdiği operasyonda ölen 5 Peşmerge için başsağlığı dileğinde bulunmuşlardı. Oysa bu durum, Barzani Peşmergelerinin PKK ile birlikte hareket ettiğinin kanıtıydı. Binali Bey’in hatırlatması ve hesap sorması lazımdı: Sizin bu Peşmergeleriniz PKK kampında ne aramaktaydı? Evet, Barzani suçüstü yakalanmıştı, ama onları asıl şımartan işte bu AKP kafasıydı!

    ABD’nin, TSK’yı uyarma küstahlığı!

    ABD’nin Avrupa Kuvvet Komutanı Scaparrotti’nin, Ankara ziyaretinde Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’a ‘Rojava endişesi’ni(!) ilettiği ortaya çıkmıştı. Scaparrotti, TSK’nın son saldırılarında ABD’yle yeterli koordinasyon kurmadığından yakınmıştı. TSK’nın Rojava ve Şengal’deki terör örgütü YPG hedeflerine yönelik saldırıları konusunda, Ankara’yla Washington arasındaki gerilim tırmanmıştı. Rojava’da askerleri bulunan ABD’nin, ‘koordinasyon yetersizliği’ne dair endişelerini bizzat dönemin Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’a ilettiği ortaya çıkmıştı. Açıklama, ABD’nin Avrupa’daki Kuvvet Komutanlığı’nın sözcüsü Danny Hernandez’den yapılmıştı. Hernandez, ABD’nin Avrupa’daki en üst düzey askeri yetkilisi olan Avrupa Kuvvet Komutanı Curtis Scaparrotti’nin, Hulusi Akar’la Ankara’da yaptığı görüşmede “endişelerini aktardığı”nı açıklamıştı. Oysa TSK’nın bu operasyonları ABD’ye bildirmesi, PKK’ya haber vermesi anlamını taşırdı! TSK’nın kararlı tavrı karşısında, Amerika ve Rusya sızlanmaya başlamıştı.

    NY Times Gazetesine göre: 5 ülke, nasıl 14 ülkeye parçalanırdı?

    Amerikan New York Times Gazetesi İslam coğrafyasına yönelik yeni bir harita yayınlamıştı. (2017) İç savaşın devam ettiği Irak, Suriye ve Libya haritada bölünmüş yer alırken, en dikkat çeken nokta ise 5 parçaya ayrılan Suudi Arabistan olmaktaydı. Amerika öncülüğünde, Batı eliyle yeni bir sınır ayrımına sürüklenen İslam coğrafyasına ilişkin New York Times Gazetesi’nin bu haritasının ABD Dışişleri danışmanı Siyonist John Stilides’in; “Türkiye, bir daha birleşmeyecek şekilde bölünebilir” açıklamasından sonra deşifre olunması anlamlıydı. '5 Ülke Nasıl 14 Ülke Oldu' başlığını taşıyan haritada yoğun iç savaşın yaşandığı ülkeler yer almıştı. Gazetenin servis ettiği haritaya göre Suriye, Irak ve Libya üç parçaya bölünmüş, Yemen ise ikiye ayrılmış olarak yayınlanmıştı. En dikkat çeken nokta ise henüz somut bir karışıklığın yaşanmadığı Suudi Arabistan'ı ise beş parçaya bölünmüş bir şekilde servis etmiş olmasıydı. Harita üzerine düşülen notlarda ise şu bilgiler yer almıştı:

    Suriye

    Mezhepçilik ve etnik savaş, Suriye'yi en az 3 parçaya bölebilir:

    1- Aleviler, on yıllardır Suriye'yi kontrol eden azınlık bir gruplar ve kıyı koridoruna hakimler.

    2- Suriye'den bir Kürdistan kopup, Irak Kürtleri ile birleşebilirler.

    3- Sünniler, kendi aralarında/şehirleriyle birleşerek Sünni bir devlet kurabilirler.

    Irak

    En basit bir örnek olarak kuzeydeki Kürtler Suriye Kürtlerine katıldı. Sünnilerin baskın olduğu birçok bölge, Suriye Sünnilerine katıldı ve güney tarafı Şii'lerin oldu. Göründüğü gibi Irak parçalanmış vaziyettedir.

    Libya

    Güçlü aşiret ve bölgesel rekabetler sonucunda Libya, iki tarihi parçasına geçebilir -Trablusgarp ve Sirenayka- ve muhtemelen güneybatıda üçüncü bir Fizan devleti kurulabilir.

    Monarşi Öncesi Suudi Arabistan

    Suudi Arabistan, uzun süre iktidarın yeni nesil prenslere kaymasıyla yüz yüze gelebilecek kendi örtbas edilmiş iç bölünmeleriyle karşı karşıya kalmaktadır. Krallığın birliği, kabile farklılıkları, Sünni-Şii ayrımı ve ekonomik zorluklar tarafından daha da fazla tehlike altına giriyor. Modern devletin öncesindeki eski beş bölgeli yapısına dönüşebilir.

    İki Yemen

    En yoksul Arap ülkelerinden biri olan Yemen'in ikiye bölünmüş parçasından biri olan Güney Yemen'de, bağımsızlık için yapılacak olası bir referandumu takiben tekrar iki parçaya bölünebilir. Daha güçlü bir ayrılmadan sonra, Güney Yemen'in tamamı veya bir parçası Suudi Arabistan'ın bir parçası haline gelebilir. Hemen hemen tüm Suudi ticareti deniz yoluyla yapılır ve Arap Denizine doğrudan erişim, Basra Körfezi'ne olan bağımlılığı azaltacaktır. Ayrıca, İran'ın, Hürmüz Boğazı'nı kesme gücünün olmasından dolayı da bir korku vardır.

    Oysa, Suriye ve Irak parçalanırsa, Türkiye ayakta kalamazdı!

    “Suriye’de kendi stratejik çıkarlarını maskelemeye çalışan ABD ve Rusya gibi güç odaklarının, adım adım hedeflerine ulaşmakta oldukları anlaşılmaktaydı. Hatırlanacağı üzere, Obama yönetiminin Savunma Bakanı Chuck Hagel, “Sanılanın aksine Suriye, Amerikan çıkarları açısından petrol zengini Libya’dan çok daha önemli bir ülkedir” diyerek asıl amaçlanan stratejik hedefin önemli ipuçlarını ortaya koymuşlardı, bu da Büyük İsrail’e zemin hazırlanmasıydı. Bu çerçevede, Donald Trump yönetiminin muhtemel Rakka operasyonu öncesi PYD’ye yönelik silah yardımlarını sıklaştırması karşısında, ister istemez sözde “stratejik ortak” sayılan Türkiye’nin çıkarlarının nasıl korunabileceği konusunda yeni bir paradoks yaşanmaktaydı. ABD güçlerinin himayesi altındaki PYD unsurlarının, Rakka’ya 17 mil mesafedeki stratejik Tabka merkezini ve Tabka barajını ele geçirmeleri hem ABD’nin hem de PYD’nin çıkarları doğrultusundaydı. Tabka’da yaşanan bu gelişmeden sonra, Sayın Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan’ın ısrarla PYD yerine ABD ile birlikte Rakka operasyonunda ABD’nin stratejik ortağı olarak yer alma isteğinin Trump tarafından nasıl karşılık bulacağı henüz anlaşılmamıştı.

    Burada üzerinde asıl durulması gereken nokta, SDG (Suriye Demokratik Güçleri) yapılanmasını oluşturan ana unsur PYD dışındaki yirmi bir örgütün varlığıdır. Bu örgütler için önemli bir deney alanı sayılan Kuzey Suriye’de, DAEŞ sonrası nasıl bir gelişme olacağı ise hâlâ bir muammaydı. Türkiye’yi yakından ilgilendiren bu bölgede, gelecekte Suriye’nin bütünlüğünden sürekli dem vuran ülkeler mi, yoksa DAEŞ bahanesiyle asıl Suriye’yi çökertmeye çalışan yıkıcı güçler mi başarılı olacaktı? ABD’nin Suriye’nin kuzeydoğusunda faaliyet gösteren SDG’ye, yeni askeri teçhizat ve malzeme desteği vermesi, gelecekteki istikrarsızlığın da altyapısını oluşturmaktaydı. İleride bu yapılanmaların barışçıl amaçlara yönelik olmalarını düşünmek aşırı ahmaklıktı. ABD, özellikle Ortadoğu’nun geleceğine yönelik politikalarını oluştururken, ortaya çıkan PYD gibi yeni dinamikleri daha da güçlendirerek uzun vadeli planlarının gereğini yerine getirmeye çalışmaktaydı.” diyenler haklıydı.

     

     


    Bu makaleyi sesli olarak dinleyebilirsiniz:

     

     

     

     


    [1] 25 03 2019 / Elaziz

    [2] 25 Mart 2019 – Star

    [3] Bak: 27 03 2019 / odatv





























    Bu Haber 191 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS