• Fetullah Gülen’e Hakaret İddiasıyla İlgili: T.C İSTANBUL 25. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİNE, FETULLAHÇILARIN İKTİDARDAN HÜRMET VE HİZMET GÖRDÜKLERİ BİR SÜREÇTE, EYLÜL 2013 TARİHİNDE SUNDUĞUM SAVUNMAMDIR

    Fetullah Gülen’e Hakaret İddiasıyla İlgili: T.C İSTANBUL 25. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİNE, FETULLAHÇILARIN İKTİDARDAN HÜRMET VE HİZMET GÖRDÜKLERİ BİR SÜREÇTE, EYLÜL 2013 TARİHİNDE SUNDUĞUM SAVUNMAMDIR

    06 Ekim 2018

     
    | Devamı


    (MAKALENİN SESLİ HALİ)




    Fetullah Gülen’e Hakaret İddiasıyla İlgili: T.C İSTANBUL 25. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİNE, FETULLAHÇILARIN İKTİDARDAN HÜRMET VE HİZMET GÖRDÜKLERİ BİR SÜREÇTE, EYLÜL 2013 TARİHİNDE SUNDUĞUM SAVUNMAMDIR


    İlgili yazımıza bir bütün olarak bakıldığında, Bediüzzaman Said Nursi ve Mustafa Kemal gibi tarihi şahsiyetlere yönelik haksız ithamları gidermeye, Milli ve manevi değerlerimizle barışık hale gelmeye uğraştığımız kolayca ortaya çıkacaktır. Ayrıca hem dinimize hem devletimize yönelik yozlaştırma girişimlerine karşı toplum uyarılmaya çalışılmıştır. Bu genel yaklaşım içinden, bir iki cümle cımbızlanıp sözlerimizin amacından saptırılması yanlıştır. Bizim hiçbir kişiye veya kesime, şahsi kızgınlığımız ve hakaret kastımız yoktur, olmamıştır, bunun için bir sebep de bulunmamaktadır.  

    “Dış güçler” deyince herkesin olduğu gibi bizim de aklımıza:

    1– Haçlı Avrupa ve onların ruhani merkezi Vatikan (Papalık),

    2– Amerika, istihbarat kurumları ve Siyonist odaklar gelmektedir.

    Sn. Fetullah Gülen’in Vatikan ziyaretlerindeki Papa’ya özel mektuplarında “papalık misyonunun bir parçası olduğunu” iftiharla açıklaması ve 18 Aralık 2007’de ABD’de oturma izni ve vize verilmesi için CIA istasyon şeflerinden, Yahudi Lobilerinden, papaz ve keşişlerden; farklı zamanlarda Türkiye’mize ve İslamiyet’e hakaretleriyle meşhur kişilerin kendisine destek referansı yazmaları, haliyle kafaları karıştırmaktadır.

    Gülen’in, Amerika'da kalabilmek, Türkiye'ye dönmemek için istediği vizeye daha kolay kavuşabilmek amacıyla işbirliği yaptığı dostları olan şu CIA istasyon başkanlarını, en etkin Papazları ve Hahamları devreye soktukları yerli ve yabancı basın-yayın organlarında yer almıştı.

     George Fidas: ClA'nın Dışa Açılım ve Analiz Bölümü Direktörlüğü görevini yürüten bir isim. Halen Karma Askeri İstihbarat Konseyi Üyesi.

     Graham Fuller: Eski Ulusal İstihbarat Konseyi Başkan Yardımcısı ve eski CIA Türkiye Masası Şeflerinden.

     Morton Abromowitz: ABD'nin eski Ankara Büyükelçisi. CIA Ajanı. Halen Carnegie Endowment ve The Century Foundation üyesi.

     Gülen'in Amerika'da kalması için destek veren papazlar ise şu isimlerden oluşuyordu:

     Aleksander Karlutsos: ABD Rum Ortodoks Kilisesi Başpiskoposu'nun Yardımcısı.

     Rahip Floyd Schoenhals: Evanjelist Kilisesi Arkansas-Oklahoma Sirtodur.

     Rahip Thomas Michael: Katolik Kilisesi Cizvit Tarikatı mensubu.

     Rahip Donald Senior: Katolik Teoloji Birliği Başkanı.

     James Kenneth Echols: Chicago Lutheran Teoloji Okulu Başkanı.

     Rahip Teny Mathis: California Üniversitesi Riverside Kampusu Rahibi.

     Rahip Loye Ashton: Tougaloo College Dini Çalışmalar Bölümü Başkanı.

     • Şimdi Fetullah Gülen’in hiçbir resmi görevi ve dini temsil yetkisi olmaksızın bu dış merkezlerle münasebetlerinin kimler tarafından tertiplendiğini?

    • Bu merkezlerin “dış güçler” kapsamına girip girmediğini?

    • Bu merkezlerin Türkiye Cumhuriyeti Devletimize ve Yüce Dinimize yönelik hıyanet faaliyetlerini ve düşmanlık hedeflerini;

    Devlet imkânları elinde bulunan Sn. Savcılık makamının ve Yüce Yargımızın araştırıp tespit etmesini arz ve talep ediyoruz.

    Bu dış güçlerle, devletimize ve dinimize yönelik hain girişimleri tercihen ve tekraren tescilli olan bu Haçlı ve Siyonist ilişki ve işbirliğinde bir eleman (figür) olmak, hizmet ve hikmet sayılırken; bizim Milli duyarlılık ve manevi sorumlulukla bunları dile getirip kuşku ve merakları giderme gayretimizin suç ve hakaret sayılması akla ve insafa aykırıdır.

    Fetullah Gülen’in: “Kur’an’da ve Sünnette yer alan (Yahudilere yönelik) eleştiri ve lanetlemeler, belli bir inanca bağlı insanlara değil, herhangi bir insanda olacak karakteristiğe yapılıyor” çarpıtmasıyla, din tahrifatı yapıp yapmadığını ve yine “Dinlerarası Diyalog, Papalık Misyonunun bir parçası olduğu” açıklamasını Haçlı hedeflerine hizmet sayılıp sayılmadığının tespiti için, Diyanet İşleri ve İlahiyat Fakülteleri Hocalarından bilirkişi raporu alınmasını arz ve talep ediyoruz.

    İşte Hoca Efendinin Papa'ya mektubu:

    “Pek Muhterem Papa Cenapları, 

    Üç büyük dinin doğum yeri olarak bilinen toprakların, dünyayı daha iyi yaşanabilir bir mekân kılma yolundaki kutsal misyonumuzu, tam manasıyla bilen halkımdan size en içten selamları getirdik. Yoğun gündeminizden bize zaman ayırarak sizinle müşerref olmayı bahşetti­ğiniz için zatıâlilerinize en derin kalbi teşekkürlerimizi sunarız. 

    Papa 6. Paul Cenapları tarafından başlatılan ve devam etmekte olan Dinlerarası Diyalog için Papalık Konseyi (PCID) misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyoruz. Bu misyonun tahakkuk edişini görmeyi arzu ediyoruz. En aciz bir şekilde hatta biraz cüret­le, bu pek kıymetli hizmetinizi icra etme yolunda en mütevazı yardımlarımızı sunmak için size geldik.”[1] (Bu mektup 10 Şubat 1998 Zaman gazetesinde yayınlanmıştır. http://arsiv.zaman.com.tr /1998/02/10/guncel/politika/1.html)

    Şimdi lütfen merakımızı bağışlayın!

    1- Fetullah Gülen'e, Papa’yla görüşmek ve iş birliğine girişmek üzere; Türkiye ve dünya Müslümanları böyle bir yetki vermiş midir? Yoksa dış güçler ve karanlık merkezler mi ona böyle bir kılıf geçirmiştir?

    2- Bu tavrı ve telaffuzlarıyla, İslam'ın tebliğcisi ve temsilcisi mi, yoksa Vatikan'ı da kontrolüne alan Siyonizm’in destekçisi midir?

    3- Hz. Peygamber Efendimizin devrinin önemli devlet liderlerine gönderdikleri ve "Ya, bozuk ve batıl inançlarınızı bırakıp İslamiyet'e ve Benim risaletime iman edersiniz. Ya da tüm tebaanızın da günahını yüklenerek cehenneme girersiniz." içerikli mektuplarıyla, Fetullah Gülen'in Papa’ya yazdığı mektubunda söyledikleri aynı şeyler midir? Hâlbuki Peygamber Efendimizin tavrı, izzet ve davet, bununki ise, acziyet ve teslimiyettir.

    4- F. Gülen, haddini aşarak, “bugüne kadar İslamiyet'in hep yanlış anlaşıldığını ve bunun Müslümanların suçu olduğunu” söylüyor ve doğrusunun kendisi tarafından ortaya koyulacağını ima ediyor!.. Peki, bugüne kadar sahip çıktığını iddia ettiği Bediüzzaman ve onun izlerini takip ettiği tüm Ehlisünnet uleması; İslam'ın neresini yanlış anlamışlardı ve hangi yanlışları Müslümanlara öğütlemişlerdi?

    5- Urfa'da 3 dinin ortak eğitimini verecek ilahiyat okulunu açma kararı, İsrail'le birlikte mi verilmişti? Çünkü AKP'li Belediye Başkanı döneminde bu proje, İsrail yardımıyla Urfa'da gerçekleştirilmişti.

    6- Fetullah Gülen, acaba insanlığı, en azından kendi taraftarlarını; İslami değerlere göre yeniden düzeltmek ve yeryüzünde adil bir düzen yerleştirmek isteyen ender ve önder bir şahsiyet miydi? Yoksa kendi ifade ve itirafıyla Vatikan Konseyinin basit bir parçası ve Papa hazretlerinin bir takipçisi miydi? 

    Cemaat daha önce tehlikeli ve karanlık “Dış Güç” saydığı ADL ile sonunda sıcak ilişkilere giriyordu:

    Siyonist Yahudilerin etkin kuruluşlarından ADL (Anti-Defamation League) “Yahudi aleyhtarlığı ile mücadele” birliği anlamı taşıyordu. 1913 yılında New York’ta kurulan, Abraham Foxman’ın başkan olduğu bu dernek, Siyonizm’e hizmet ediyor ve hizmetçi yetiştiriyordu. Derneğin kuruluş gayesi olarak, “Yahudi toplumuna karşı yapılan karalamaları önlemek, Siyonizm aleyhindeki iddialara itiraz etmek ve gerekiyorsa karalama eylemlerini kanun önüne getirmektir.” deniyordu.

    ADL Kurumunun özelliklerinden birinin de “İnançlar arası diyalog kampı oluşturmak”olduğu belirtiliyordu. ADL, New England Bölgesi Şubesi, Hristiyan, Musevi ve Müslüman gençleri bir haftalığına birbirlerini tanımaları ve dayanışmaları için “İnançlar Arası Kamp” ismi verilen bir organizasyon düzenliyordu. Bu organizasyon, İbrahimi inanca mensup genç üyeler arasında iyi ilişkileri geliştirmek fikriyle doğuyordu. Bilindiği gibi Fetullahcılar da aynı şeyleri savunuyordu.

    Oysa Cemaatin Gazetesi Zaman, 20 Kasım 1992 günü ADL için şunları yazıyordu:

    “İngiliz Farmasonluğu’nun Yahudi kolu olan B’nai B’rith’in etkisi altındaki ADL (Anti-Defamation League) 1913 yılında kurulduğu bilinmektedir. ADL adeta, Amerikan mafyasının halkla ilişkiler bürosu gibidir… Kurdukları “Denizaşırı Yatırımcılar Servisi” adlı şirketle milletlerarası silah ve uyuşturucu kaçakçılığı, kirli parayı aklama gibi işleri yürütmektedir. İşgal altındaki Filistin topraklarında ve Kudüs’ün Hristiyan ve Müslüman bölgesinde geniş arazilerin kanunsuz alım satımının ortaya çıkarıldığı emlak skandalı da yine işin içinde ADL’nin varlığını göstermiştir. ADL, Amerika içinde FBI kanallı muhtelif operasyonlarla ilişkisini sürdürmektedir. FBI ise kongre tarafından suçlandığı zaman suçu daima ADL’nin üzerine atıvermektedir…

    ADL’nin bilinen cinayetleri şunlardır: 15 Ağustos 1985’te Kafkasyalı Müslüman lider Tscherim Sobzocov, evinin önünde bombalı saldırı sonucu katledilmiştir. Musevi iken Hak din olan İslam’a dönüş yapan Prof. İsmail Raci Faruki ve eşi 1985’in Ramazan’ında sabaha karşı evlerinde bıçaklanarak öldürülmüşlerdir. Gandhi ve Palme suikastlarının arkasında da ADL’yi görmekteyiz… ADL, tam mesai ile çalışan gizli istihbarat memurlarının bir kısmını, Amerikan Hükümeti Adalet Bakanlığı’na bağlı Özel Soruşturmalar Ofisi’nde (OSI), bir kısmını da İsrail otoriteleriyle Tel Aviv’de görevlendirmiştir… İsrail Devleti kurulduğundan beri ADL, İsrail Gizli Servisi MOSSAD ile hususi ilişkilerini devam ettirmiştir, İsrail mafyasıyla da yakın bağlantılar içindedir. ADL Sharon grubu ihtilaflı bölgelerde satın aldıkları evlerde militan Yahudileri yetiştirmektedir.”

    10 Mart 1998’de aynı Zaman Gazetesi Fetullah Gülen’in kitaplarının ADL tarafından bastırılmasını ise şöyle haberleştiriyordu:

    “3 gündür Türkiye’de bulunan Yahudi Liderler Heyeti, Başbakan Yılmaz, Orgeneral Çevik Bir, TBMM Başkanı Çetin ve Dışişleri Bakanı Cem’den sonra Fetullah Gülen ile görüştü. 55 Yahudi örgütünü temsilen Türkiye’de bulunan 59 kişilik (AYÖBK) Amerikan Yahudi Örgütleri Başkanları Konferansı Heyeti, Fetullah Gülen’in Türkiye’deki ve yurtdışındaki çabalarını önümüzdeki yüzyılın barış asrı olması açısından önemsediklerini ve söz konusu projeye büyük ilgi duyduklarını belirtmişlerdir. Görüşmede; Gülen’in, ABD’nin en etkili Yahudi Lobisi olan ADL’nin (Anti-Defamation League) teklifiyle hazırladığı hoşgörü ve diyalogla ilgili kitabı da gündeme gelmiştir. Gülen, İngilizce olarak hazırlanan kitap üzerindeki çalışmalarının tamamlanmak üzere olduğunu, bittiğinde insanların hizmetine sunacağını söylemiştir. Kitabın, ADL tarafından basılarak dünyanın dört bir yanında dağıtılacağı belirtilmiştir.”

    Şimdi Dış güçlerle şaibeli ilişkilerini hatırlattığımız için bize hakaret davası açanlardan şu sorunun yanıtını vermeleri bekleniyordu:

    20 Kasım 1992 tarihli sayısında, ADL’nin çok kirli ve gizli işler çeviren ve cinayetler işleyen bir Siyonist Yahudi örgütü olduğunu yazan ZAMAN GAZETESİ, 10 Mart 1998’de ise aynı ADL örgütünün, Fetullah Gülen’i ziyaret edip sahip çıktıklarını ve kitaplarını İngilizce basıp dağıtacaklarını duyuruyordu! Acaba, Yahudi ADL örgütü mü, insafa ve İslam’a gelip tövbe ediyordu, yoksa Fetullah Gülen mi karanlık bir mecraya sürükleniyordu?

    Fetullah Gülen’in Kur’an Ayetlerini tahrife kalkışması:

    Amerikan The Atlantic dergisi, Fetullah Gülen’in Anti-Semitizm ve Yahudilerle ilgili görüşlerini yayınlamıştı. The Atlantic’in “Anti-Semitik” olup olmadığı şeklindeki sorusu üzerine Fetullah Gülen,“daha önce Kur’an ayetlerini yanlış anladığını” söyleyerek sonradan “Yahudilere dair bakışının değiştiğini” açıklamıştı. Tarih boyunca kâfirler, ayet ve hadislerin hem lafzını, hem manasını inkâr edip karşı çıkmışlardı. Münafıklar ise lafzına itiraz etmeyip anlamını saptırmaya çalışmıştı.

    Fetullah Gülen aynen: “Kemali samimiyetle itiraf etmek lazım ki (Yahudilerle ilgili) ayet ve hadisleri yanlış anlamış ve yaptığım izahlarda yanılmış, olabilirim. Şunu anladım ve daha sonra belirttim ki Kur’an’da veya sünnette yer alan (Yahudilere yönelik) eleştiri ve lanetlemeler belli bir inanca bağlı insanlara değil, herhangi bir insanda olacak karakteristiğe yapılıyor” ifadelerini kullanmıştı. Dergi İsrail Baş Hahamı Eliyahu Bakshi Doron’un 25 Şubat 1998 yılında İstanbul’da Fetullah Gülen’i ziyareti sırasında çekilmiş bir fotoğrafı da arşivden bulup yayınlamıştı. Fotoğrafta Başhaham Doron, Fetullah Gülen’e bir çini vazo hediye ederken görülüyordu.

    Sn. Fetullah Gülen Amerikan The Atlantic dergisiyle yaptığı kendi sitelerinde ve gazetelerinde de yayınladığı röportajında; “Kur’an ayetlerinde ve hadisi şeriflerde Yahudilerle ilgili lanetler ve eleştiriler, her kavimden çıkabilecek bazı insanların bozuk karakterine yönelik uyarılardır, bunları bütün Yahudileri kapsayan tarif ve tehditler olduğunu sanmak yanlıştır, ben de 60 yıldır böyle düşünüp yanıldığımı yeni anlamışımdır” anlamında beyanlarda bulunarak, hâşâ;

    a- 1430 yıldır, yüz binlerce müçtehit ulemanın, müfessir ve muhaddis zatların Yahudi ve Hristiyanlarla ilgili ayet ve hadisleri yanlış anlayıp, haksız yorumlar yaptıklarını,

    b- Böylece milyarlarca Müslüman’ı temelsiz ve gereksiz önyargılarla Yahudilere karşı kışkırttıklarını söylemeye ve Müslümanların duyarlılıklarını köreltmeye çalışır bir tavır takınmıştı.

    Oysa Fetullah Gülen’in bilgi kaynağının en az %70’ni oluşturan Bediüzzaman Hz. leri:

    • Maide: 62, Maide: 5, İsra: 17, Bakara: 60 ayetlerini delil gösterip, Yahudilerin faizli bankacılık yoluyla mazlum milletleri insafsızca sömürdüklerini ve içlerinde yaşadıkları ülkelerde sürekli fesat çıkarıp ihtilalleri körüklediklerini (Bak: 25. Söz. 2. Şua)

    • Yahudi gibi zeki ve dessas (hain ve hileci) münafıkların, İslam’a sızıp dejenere ettiklerini (15. Mektup, 2. Makam)

    • Fatiha’da “Gayril mağdubi-gadaba uğrayanlardan etme!” duasında bildirilen Yahudilerdir. (İşaretül icaz. Fatiha tefsirinde) dedikleri ve pek çok Yahudi cıfıtların, insan suretine girmiş şeytan gibi davrandıklarından, bunlardan sakınmak gerektiğini söylediği halde, Fetullah Gülen’in kalkıp Siyonist fitnesini ve tehlikesini yok göstermeye, BM ve NATO gibi Yahudi güdümlü oluşumları ve kapitalist sömürü çarklarını kurtuluş ümidi ve can simidi gibi takdim etmeye yönelmesi, acaba itikadi bir sapkınlık mıydı, yoksa o malum ve mel’un odakların cereyanına mı kapılmıştı? diye kuşkulanmamız ve halkımızı uyarmamız gerekiyordu.

    Cemaatin Gazeteci ve Yazarlar Vakfı Bildirgesindeki “Yargıya Sızma”İtirafları!

    2. iddia: “Gezi Eylemcilerini, Hizmet’e yakın savcı ve hâkimler tutuklamayıp salıvermiştir.”

    “Bütün savcı ve hâkimler kamu görevlisi olup HSYK’nın yetkilendirme ve denetimine tabidir. Şayet yapılan görevin ifası konusunda yanlışlıklar varsa, sorumluluk Adalet Bakanlığı ve HSYK’ya aittir” sözleri bunların kaypak ve istismarcı tavrını ortaya koymaktadır. Çünkü etki altına aldıkları bürokrat ve yargıçların hukuk dışı tasarruflarının kârını Cemaat, şayet ortaya çıkarsa zararını Hükümet çekmiş olacaktır.

    Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın:

    “Kaldı ki, son dönemde medyada sıklıkla yer alan bazı haber ve yazılar sayesinde Hizmet’e yakın olduğu iddia edilen yargı mensuplarının zaten tasfiye edildiği de kamuoyunun bilgisi dâhilindedir. Ergenekon davalarını gayrimeşru hale getirmek için yakın geçmişte vesayetçi çevrelerin dillerine doladığı ‘Cemaatçi yargı’ ithamının, şimdi (Erdoğan’a yakın A.A) başka çevreler tarafından gündeme getirilmesi ve bunların bir tepki görmemesi de son derece düşündürücüdür.” sözleri ise, itiraz görünümlü bir itiraftır ve Cemaat suçüstü yakalanmıştır.

    a) “Hizmete yakın Yargı mensuplarının zaten tasfiye edildiği kamuoyunun bilgisi dâhilindedir” ifadeleri, Cemaate yakın ve yatkın yargı mensuplarının…. Cemaatle irtibatlı olan Hâkim ve savcıların varlığını itiraf ve ikrardır.

    b) Demek ki Cemaat ile Hükümet kavgası da yaşanmakta ki, yukarıdaki itiraflara göre, hükümet Cemaatçi yargı mensuplarını tasfiye edip etkisiz bırakmıştır.

    c) Bu kesin ve net beyanlar “Şecaat arz ederken sirkatini söylemek - yani kahramanlık taslarken hırsızlığını deşifre etmek” cinsinden bir açıklamadır ve tabi “Cemaatçi Yargı mensuplarının” varlığının kuru bir iddia ve iftira değil gerçek olduğunun ifşası ve ispatıdır.

    d) Bu noktada, asıl sorun ve Türkiye için acil durum; Bir savcı ve hâkimin hukuka, kanunlara ve vicdanına göre değil de, herhangi bir cemaate, tarikata, partiye veya imtiyazlı kesime yakın olması, dolayısıyla bunlara karşı olanlara da peşinen önyargılı bulunması; hukuken yasak, vicdanen sakat ve ahlaken zaaftır ki, bu ülkemizdeki adalet sisteminin iflası anlamındadır ve baş suçlusu da Cemaattir. Ve acaba Cemaatin, kendilerini himayesine alan ve Fetullah Gülen’ce sığınılan ABD derin devleti sayılan (Yahudi Lobileri) ve küresel fitne merkezleri sayesinde palazlanıp şımardığı” yolundaki tartışmalar böylece haklılık mı kazanmaktadır?

    Şimdi ilgililerin ve yetkililerin şunları sorması ve soruşturma açması gerekiyordu:

    • Hani yargıda, emniyet teşkilatında ve diğer devlet kurumlarındaki Cemaat yapılanması iftiraydı?

    • Hani bu yapılanma nedeniyle, iktidarın kendi yetki alanının daraltılmasına karşı çıkması ve Fetullahçıları tasfiye çabası yalandı?

    • Hani Cemaat, iktidarın yetki sınırlarına karışmaz ve tasarruflarından gocunmazdı?

    • Hani Cemaatin siyasi hedefleri ve ABD adına sisteme müdahil olma gayretleri olamazdı ve bunlar kasıtlı ve asılsız iddialardı?

    Fetullah Gülen’in Işık evlerinde gençlere yaptığı konuşmanın kasetinden:

    “Adliye’de, Mülkiye’de veya bir başka hayati müessesede bizim arkadaşlarımızın mevcudiyeti, öyle ferdi mevcudiyetler şeklinde ele alınıp değerlendirilmemelidir. Yani bunlar gelecek adına bizim o ünitelerde garantimizdir. Bir ölçüde onlar bizim varlığımızın teminatıdır.” (Amerika’daki İmam / Sh. 368 / Togan Yay. 4. Baskı Kasım 2009)

    “… Belki bizim aczimiz ve eksimiz burada; icabında mahkemenin altını üstüne getireceksin, avucuna alacaksın!.. Arkadaşlara diyorum ki, gerekirse bin döktüreceksin belki geriye biri dönecek. Bir milyar lira vereceksiniz, 10 milyon tazminat davaları alacaksınız. Önemli olan mahkûm ettirmektir. Yani, Avukat da kiralayacaksınız, Hâkim de kiralayacaksınız…” (Age / Sh. 372)

    Eğer bütün bunlar gerçekleşmiş ve Türkiye Gazeteci ve Yazarlar Vakfının itirafıyla “Yargı Mensuplarının bir kısmı cemaate (hizmete) yakın ve yatkın hale gelmişse” bizim milli vicdanı uyarmaktan ve bu gerçekleri yazıp konuşmaktan başka çaremiz kalmamıştır.

    Gülen, 26 Ocak 1995 tarihinde Hürriyet Gazetesi'ne verdiği bir beyanda, CIA Ortadoğu Masası Şefi ve Siyonist Yahudi Stratejist Graham Fuller ile görüştüğünü inkâr ediyordu.

    Oysa Graham Fuller ise, Timaş Yayınlarından çıkan "Siyasal İslam'ın Geleceği" adlı kitabında, 1964 yılında Türkiye'ye geldiğini ve en yakın dostları arasında Fetullah Gülen’in de olduğunu özellikle vurguluyordu.

    Bir zamanlar Cemaate yakınlığı ile tanınan ve Yeni Şafak gazetesinde yazan Ali Bayramoğlu daha sonra şu endişelerini paylaşıyordu:

    “Fetullah Gülen’e yakın emniyetçilerin 2002-2003 yıllarındaki Sarıkız, Ayışığı gibi kendi varlıklarını da özellikle hedefleyecek askeri darbe girişimlerini saptadıkları, buna bağlı olarak cemaatin sosyolojik ve yarı-politik dokusundan çıkıp çok daha aktif bir örgütlenmeye gittiklerini, yani kendilerini agresyon içinde savunmaya yöneldiklerini görüyoruz. İşte cemaatteki bu yönelişle AKP’nin askerle karşı karşıya kalışının paralelliği, zaten tabii olan ama bu koşullarda çok daha pekişen bir iş birliğine yol açtı.

    Her ne kadar mecburen ortaya çıkmış olsa da bu ittifakın başarılı olduğunu görüyoruz. Sonuçta askeri vesayet büyük ölçüde geriletildi, hatta tasfiye edildiğine inananlar da var...

    Nitekim cemaat benim gözümde her zaman Türkiye’de İslami hareketin modernleşmesinin; İslam ile Batı, İslam ile teknolojinin bir tür sentezinin ve yeni Türk muhafazakârlığının köklerinin oluşmasının bir aracı oldu, hâlâ da böyle. Bugün sorun bu dokunun cemaat olma sınırlarını aşması, politik olarak aktif hale geçmesidir. Çünkü bir yerden sonra sosyolojik örüntü, doku gölgede kaldı ve politik yön ön plana çıktı.

    Elbette tehlikeli. Kontrol dışı bir doku oluşuyor. Güçlü olduğunuz emniyet, adliye ve mülki amirliklerdeki kişi profiliyle oralarda üretilen politika, sıkça cemaatin istediği ve söylediğinin ötesine geçecek araçlar üretebilir. Bir polis sadece cemaat mensubu değil, bakışıyla da bir polistir. Şunun farkına varmalı cemaat: güçlenme, yayılma, kadrolaşma arayışı güvenlik birimleri ve stratejileriyle yapılıyorsa, kendisini kontrol eden, uygulamalarla tanımlayan doku olmaya başlıyor. Dahası cemaatin siyasi alandaki genel görüşleri asayiş mantığına endeksleniyor. Yani polisiye düşünmeye teslim oluyor. Ve cemaat son dönemlerde olduğu gibi ülkede ciddi bir otoriterleşme kaynağı olmaya başlıyor. Bu, Gülen’i seven pek çok insanı tedirgin edecek bir durumdur.

    O mücadeleyi sürdüren emniyet-yargı-siyasi iktidar bloğu, bunu yaparken (Fetullahçı Emniyet) kendi konumunu güçlendirmek ve kendi aralarındaki ilişkilerde pozisyon almaya yönelik bir strateji de izlemeye başladı. Üç yönü vardı bu stratejinin. Önce orduyu tuş aşamasına getirip öyle tuttuğu müddetçe güçlenen, KCK gibi operasyonlarla ve güvenlik diliyle daimi hale gelen bir güç ürüyordu.

    İkincisi kendisine yönelik eleştirileri cezalandırmaya, yetkisini bu istikamette kullanmaya başladı. Bunların bir kısmı gazeteci, bir kısmı devlet memuruydu. Mesela Hanefi Avcı. Hiç kimseye kefil değilim ama bu olayda biliyorum ve hissediyorum ki Avcı gibilerin başına gelenler bu palazlanmayı (Fetullahçı yapılanmayı) görüp ona dikkat çekmelerinden, bunu yüksek sesle dile getirmelerinden kaynaklanıyor. 

    Üçüncüsü son MİT krizinde olduğu gibi (Cemaat) bu gücü devlet içinde kritik bölgelere yayılmak için araçsallaştırdı. Kürt politikası burada kritik bir rol oynadı, daha doğrusu büyük iç çakışmaya vesile oldu. Zira malum yapının gücü, Büşra Ersanlı, Ragıp Zarakol olayları, KCK operasyonları üzerinden iş Kürt politikasını uygulamada tanımlamaya kadar uzandı. İşte o noktadan itibaren asıl sorun başladı. Kürt politikasında ve genel demokratikleşme konularında Başbakan’ın etrafında daha meşruiyetçi bir anlayış ve ekiple, bu KCK operasyonlarını sürdüren ve her operasyonla biraz daha protein alan ve siyasi olarak konumunu belirleyen cemaat merkezli grup arasında bir kopuş yaşanmaya başladı.

    Burada şu çok önemli, daha önce söyledim, bu çerçevede, güvenlik politikaları, güvenlik gücü ve dili cemaatin mücadelesinde var oluş aracı haline dönmeye başladı ve ciddi bir şekilde otoriterleşmeye özdeş hale geldi. Örneğin hükümet çevresinden ne zaman demokratikleşmeye yönelik bir niyet beyan edilse bu tür adımların demokratikleşmeye değil, Ergenekonculara yarayacağı şeklinde bir algı yaratıldı. Özetle seçimlerden sonra güvenlik bürokrasisi içinde kimin nerde olduğu bir kavgaya yol açmaya başladı.” (Vatan – 23.02.2012)

    Ali Bayramoğlu bu itiraflarıyla:

    1- Fetullahçıların Emniyet ve yargıda önemli ölçüde ve etkin biçimde kadrolaştıklarını,

    2- AKP iktidarına kafa tutacak hatta kapışacak güce ulaştıklarını,

    3- Cemaatin eğitim-öğretim hizmetlerini, dini ve ahlaki gayretlerini çok aşıp, artık devleti ve düzeni şekillendirme gayesine odaklandıklarını açıkça ortaya koymuşlardı.

    Şimdi sormak hakkımızdı:

    Bütün bunları CIA’nın, yani Amerika’nın değil de, bir yabancı dil bilmeyen, ciddi ve yeterli bir eğitim bile görmeyen Fetullah Gülen’in kotardığına inanmak aşırılık derecesindeki bir saflık mıydı, yoksa “bağımlı yazar” olma mecburiyetiyle gerçekleri saklama ve saptırma hesaplı mıydı?

    Sonuç:

    Biz “Bediüzzamanı Diyaloğa Bulaştırmak” yazımızı Bediüzzaman Said Nursi’yle ilgili bazı yanlış ve haksız algıları hatırlatmak, onu istismara kalkışanlara karşı halkımızı uyarmak niyetiyle hazırladık. Rahmetli Said Nursi’yi, hem devlet ve Cumhuriyet düşmanı gösterenlere, hem de “dinler arası diyalog” perdesi altında Yüce dinimizi, milli ve manevi değerlerimizi yozlaştırma girişimlerine Bediüzzamanı alet edenlere, tarihi ve bilimsel gerçekleri, kaynaklarıyla aktardık. O yazımızda hiçbir kişiye veya kesime yönelik hakaret kastımız ve tavrımız olmamıştır. O yazı dini bir gayret ve Milli bir hassasiyetle hazırlanmıştır.

    Toplumsal huzurun sağlanması için, Atatürk gibi tarihi şahsiyetlerle, dini şahsiyetlerin; Manevi dinamiklerimizle Cumhuriyet değerlerimizin çatıştırılması değil barıştırılması ve bu yönde yorumlar yapılması amaçlanmıştır. Çünkü devletimizin dağıtılması ve Dinimizin yozlaştırılması konusunda çok ciddi kuşkularımız vardır. Yoksa ne ticari, ne siyasi hiçbir şekilde rekabet ve husumet içinde olmadığımız bir şahsa karşı, özel bir hakaret kastımız için asla bir neden bulunmamaktadır. Saygılarımla beraatım arz olunur.

    Cemaat-Hükümet Çatışması Arasında Kürdistan’ın Kurulması

    Bir zamanlar sıkı fıkı dost olan, ardından pervasızca kapışan; Sn. Recep T. Erdoğan ve yandaşları yağlı iktidar imkânlarını elden kaçırmamak; Cemaat mensupları ise ballı fırsatları ve imtiyazlarını korumak uğruna kıyasıya boğuşurken, Türkiye’nin geleceği, Milletin birlik ve dirliği kimsenin umurunda olmamakta; adım adım Büyük Kürdistan-Küçük İsrail oluşumuna katkı sağlanmaktaydı!

    “2012’de PKK’nın Suriye kolu PYD, Türkiye sınır bölgesini “Otonom Bölge” ilan etmiş, Kuzey Irak’ta ABD ve İsrail tarafından ve tabi Barzani’nin bilgisi altında eğitilen bin (1000) kişilik PKK’lı grup Suriye’ye taşınmıştı. Bu gelişmelerin yaşandığı günlerde ikinci otonom bir Kürt Devleti’nin yakında kurulacağını, söyleyenler, kamuoyunu yanıltmakla suçlanmıştı. Bu olayın üzerinden bir yıl geçmeden devlet yetkilileri bir kez daha yanılmıştı. Önce Genelkurmay Başkanlığı ardından Başbakanlık yetkilileri, Suriye’nin Kuzey’inde otonom bir yapıya gidildiğini mecburen anlamış, ardından da yine bildik tehditlerle, kamuoyunun “gazını” almaya başlamışlardı. Maalesef her şey Öcalan ve Kandil’in kontrolünde yol almaktaydı. Sırada Türkiye’nin güneyinde bir Kürt devleti kurma çalışması vardı. Önce otonom bir yarı devlet hayata geçirilecek. Ardından Avrupa, Suriye ve Kandil’de eğitilen PKK’lılarla Türkiye’de “tam bağımsız Kürdistan”devletinin yolu açılacaktı. “Çözüm, barış, süre甠diyenlerin aksine yakın bir zamanda Hakan Fidan, Efkan Ala, Yalçın Akdoğan ve Başbakan’ın yakınındaki danışman kadrosunun Türkiye’yi nasıl bir maceraya sürüklediğini herkes anlayacaktı ama belki de iş işten geçmiş olacaktı” diyenler haklı çıkmıştı. Hatta hem göreve getirilirken hem de şimdiki gibi çok kritik süreçler öncesinde İsrail’in ve ABD Yahudi Lobilerinin Hakan Fidan’ı hedef alan tavırlarının; onun kendi işlerine yarayacak hizmetlerini kolaylaştırmaya yönelik olduğu artık sırıtmaktaydı. Hatırlanırsa bir uluslararası Kürt konferansı için ‘hazırlık’ toplantıları Irak’taki Kürdistan Bölgesel Yönetimi (KBY) merkezi Erbil’de, KYB Başkanı Mesud Barzani ev sahipliğinde başlamıştı. Toplantılara Kürtlerin yaşadığı Türkiye, Irak, İran ve Suriye’den Kürt partilerinin yanı sıra sivil toplum kuruluşları da katılmıştı. Bu tür toplantılar daha önce de Brüksel, Ankara, Diyarbakır ve Erbil’de yapılmıştı. Ama bu defa niyet edilen, kapsam ve zamanlama bakımından en önemlisi olacağa benziyor; belki de gerçek anlamda ilk uluslararası Kürt konferansı olacaktı. Konferansa mevcut Kürt siyasi hareketlerinin en eskisi olan, Barzani liderliğindeki Kürdistan Demokratik Partisi (KDP) ev sahipliği yapacak ama sahnede başrollerde PKK olacaktı. Konferansa silahlı ve silahsız örgütlerle katılan tek hareket PKK; tam açılımıyla Kürdistan İşçi Partisi öne çıkmaktaydı.

    “Irak Kürtleri Türkiye'de yıllarca yok sayıldı. Ankara, ‘Kuzey Irak’ Türkiye Kürtlerine emsal olur diye, başını kuma gömdü. Sonunda Türkiye, hayatın gerçeklerinin de zorlamasıyla, Erdoğan döneminde Irak Bölgesel Kürdistan Yönetimi’ni tanıdı, Erbil’de konsolosluğunu açtı. Kuzey Irak bitti ama şimdi Kuzey Suriye var. Bir zamanlar Kuzey Irak konusunda ne söyleniyorsa, bugün de Ankara’yla sözcüleri yine aynı havada. Ama nasıl Kuzey Irak’la Türkiye arasında Çin Seddi çekemediyseniz, benzer durum Kuzey Suriye için de geçerlidir. Hayatın bir başka gerçeği, Kürtlerin bağımsız bir devlette toplanma idealidir. Bu ideal, Kürtlerin kafasının arkasında yatar. Bunu engelleyemezsiniz. Hayatın bir gerçeği de; Kürt dilinde eğitimdir. Ama Türkiye'de hâl⠓ana dilde eğitim böler” diye bu temel hakkın inkârı sürüyor.

    Demokratik bir Türkiye Kürtlerde bağımsızlık fikrini körüklemez mi? Bu ihtimal de var. Ama ayrılıkçılığı ve silahı bırakıp demokrasi çatısı altında tutmak daha doğru olmaz mı? Katalanlar, Basklar, İskoçlar, İrlandalılar bağımsızlık derken artık şiddete başvuruyorlar mı? Hayır”[2] diyen Hasan Cemal toplumun gazını alıp, Kürdistan oluşumuna fikri zemin hazırlamaktaydı.

    Almanya’nın önde gelen siyasi analiz dergilerinden Zenith 2013 Temmuz-Ağustos sayısında; “Bu ülke hâlâ önlenebilir mi?” sorusunu kapağa taşımıştı. Bu ülke dediği, ‘Büyük Kürdistan’ olmaktaydı. Yani Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı İran, Irak, Suriye ve Türkiye’nin güneydoğusunu içine alan geniş bir coğrafyaydı. Zaten soruya eşlik eden büyükçe bir harita koymuşlardı. Ağrı, Erzurum, Gaziantep ve Kamışlı da bu haritadaydı. Irak, Suriye ve İran’a da uzanmışlardı.

    “Yükselen Kürt milliyetçiliğine karşı başlıca iki strateji uygulandı. 1990’lara kadar, özellikle askerler arasında ağır basan mantık, Kürt milliyetçiliğinin yasak, zor ve şiddetle bastırılması oldu. Dış Kürtler düşman görüldü; Kürt milliyetçilerine karşı Bağdat, Tahran ve Şam ile iş birliği yapıldı. 1990’lardan itibaren özellikle siyasiler arasında ağır basmaya başlayan mantık, bir yandan meşru demokratik taleplerin tedricen karşılanması, öte yandan dış Kürtler, özellikle Irak Kürtleriyle yakınlaşma oldu. Bu mantığın öncüsü Turgut Özal ise, esas uygulayıcısı Tayyip Erdoğan oldu. Erdoğan, Kürt kimliğinin inkârına son verip, silahlı ayaklanmayı (ayrılıkçılığı terk eden ve silahlara veda işaretleri veren) PKK ile müzakere yoluyla sonuçlandırma arayışına girdiği gibi, Irak Kürdistanı’nı en büyük ticaret ortağı haline getirdi. Ne var ki Ankara’da bu iki mantık – iki politika arasında mücadele ve bocalamanın hâlâ devam ettiği ileri sürülebilir. Türkiye, bütünlüğünü yasak, baskı ve zorla değil, ancak özgürlükçü ve çoğulcu demokrasiyi yerleştirerek, bütün Kürtlerin saygı ve güvenini kazanarak koruyabilir. Irak Kürtleriyle uzlaşma ve yakınlaşma, “komşularla sıfır problem” politikasının muhakkak ki, en başarılı sonucudur. Suriye Kürtleri üzerinde nüfuzunu artırdığı anlaşılan PYD’nin Başkanı Salih Müslim’in söyledikleri oldukça net: “Biz Türkiye ile dost olmak istiyoruz. Birlikte barış içinde yaşamak istiyoruz... Demokratik özerklik Suriye’nin tüm unsurları bunu kabul ederse geçerli olur, yoksa herhangi bir dayatma içinde değiliz...” diyen Fetullahçı Zaman yazarı Şahin Alpay (23.07.2013) her nedense bu projelerin Siyonist Haçlı merkezlere ait olduğunu atlamaktaydı.

    Fetullahçı Zaman yazarı Ekrem Dumanlı da “Gel de Kaygılanma” yazısında:

    “Şu anki fotoğraf gayet net: PKK barış adına adım atmıyor; tam aksine büyük bir çatışmaya hazırlandığına dair görüntü veriyor sürekli. KCK yönetimi değişti, neredeyse Türkiye'ye tehdit savurmayan ‘PKK kurmayı' kalmadı. Üstelik süre veriyorlar, ‘Son kez uyarıyoruz!' diyorlar. Yeni KCK stratejilerinde açıkça görülüyor ki örgüt, taraftarına sokağa dökülmeyi emrediyor. Bunlardan kaygı duyduğunuzu söylediğinizde bazı pembe dizi senaristleri her şeyin çok iyi gittiğini, endişeye mahal olmadığını vs. söylüyor. Güzel! Ama manzara hiç öyle bir şey demiyor. Neymiş? Devlet (daha doğrusu MİT) İmralı'da mahkûm örgüt liderine hâkimmiş, o da örgüte hâkimmiş; dolayısıyla asayiş berkemal imiş. Aklı başında her insan bu tozpembe yorum karşısında şu soruyu sormaz mı: Madem her şey bu kadar kontrol altındadır, bu ürkütücü manzaranın sorumlusu kimdir? Şehrin göbeğinde polis gücü oluşturacaksın, 2 bin küsur genci örgüte yeni üye yapıp dağa çıkaracaksın, ağır silahlar eşliğinde mezarlıkta tören düzenleyecek ‘şehitlik' inşa edeceksin, yol kesip kimlik kontrolü yapacaksın, dört parçalı devlet kuracağını (bir milletvekilinin ve örgüt liderinin ağzından) bangır bangır haykıracaksın, hükümete “2. aşamaya geç” diye dayatacaksın… Ve insanlar “Her şey yolunda!” deyip hayata huzur içinde devam edecek; öyle mi?

    Bütün bu 'taktiksel söylemler'i geçtik, sıra devletin nasıl kurulacağını fiilen göstermeye geldi galiba. Hafta içinde PKK'nın Suriye kanadı PYD, Rasulayn şehrini tamamen kontrol altına aldı ve o topraklara örgüt bayrağını astı. Türkiye'nin 100 metre ötesinde yaşanıyor bu gelişme. PYD Başkanı, Türkiye'nin müdahalesi söz konusu olursa kendilerini savunacaklarını söylüyor. Genelkurmay Başkanlığı, resmi bir açıklama yaparak “terör örgütü”nün Suriye'deki hamlesinden kaygı duyduğunu ortaya koyuyor. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Türkiye'nin endişelerini dile getiriyor ve “Sınırda bir oldubittiye izin veremeyiz!” diyor. Onunla da yetinmeyip, gelişmeleri “kaygıyla” izlediklerini söylüyor. Tabii ki reel politikle yüz yüze yaşamaya mecbur Dışişleri, bölgeye ve ülkemize nasıl bir mayın döşendiğini hissediyor. Ya Polyannacılık oynayan kalem erbabı?”[3] sözleriyle adım adım Suriye Kürdistan’ının kurulmasını ve AKP’nin seyirci kalmasını eleştirmeye başlamıştı.

    Yandaş ve yalaka STAR’dan Cemaate suçlama: Cemaat Emniyet’in arşivini mi çalmıştı?

    MİT ve Cemaat arasında haber üzerinden atışma birçok gerçeğin ortaya çıkmasını da sağlamıştı. AKP’ye yakınlığıyla bilinen Star gazetesi Fetullah Gülen Cemaati’ni Emniyet İstihbaratı’nın arşivini çalmakla suçlanmıştı. “Emniyet arşivi klonlandı mı?” manşetiyle çıkan Star, sadece istihbarat arşivinde bulunabilecek bilgi ve belgelerin basına nasıl yansıdığını gündeme taşımıştı. Gazete, “İstihbarat uzmanları servis edilen bilgilerin sadece Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığı’nın arşivinde bulunabileceğine dikkat çekerken sorumsuz kullanımın milli güvenlik sorununa yol açabileceğini belirtiyorlar” dedikten sonra sorumluları da işaret eden ifadeler kullanmıştı. Bir süre önce Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığı’nda üst düzey yönetimin görevden alınarak yeni atamalar yapıldığını hatırlatmıştı. Emniyet İstihbarattaki Fetullahçı yapının etkinliği bilinen bir olaydı. Son olarak Milli İstihbarat Teşkilatı’nın (MİT) gizli görüşmeler ve fişlemeleriyle ilgili gizli bilgilerin ve MİT Kanun Taslağı’ndaki değişikliğe ilişkin haberlerin Taraf gazetesinde yayınlanmasına da dikkat çeken Star, bilgilerin servis yoluyla ulaştırıldığını vurgulamıştı. Cemaat’e yakın Taraf gazetesinin MİT ile ilgili haberleri de Erdoğan çevresinde rahatsızlık yaşatmıştı. Taraf’ın haberinde MİT Kanun Taslağı, Erdoğan’ın “Muhaberat devleti” benzeri bir devlet yapılanmasına gittiği vurgulanmıştı. (El Muhaberat, Suriye istihbarat teşkilatıdır.) Star ise bunları, “Benzetmenin, Suriye’nin ‘El Muhaberat’ıyla yapılmasının, son dönemlerde Türkiye’ye yönelik ‘diktatörlük’ imajı oluşturma çabasıyla paralel olması dikkat çekti” ifadesiyle yanıtlamıştı.

    Emniyet İstihbarat’a 42 yeni atama yapılmıştı!

    Emniyet istihbarat dairesinde tayinlerin devam ettiği ve 42 yeni atama yapıldığı anlaşılmıştı. Emniyet istihbarat daire Başkanı Ömer Altıparmak’ın yerine Engin Dinç’in getirilmesiyle, dairedeki atamalar artmıştı. 28 Haziran’da İstanbul, Ankara ve İzmir Emniyet istihbarat şube müdürlerinin değiştirilmesinin ardından yeni isimler göreve başlamıştı. Bazı uzmanlar İstihbarat Dairesindeki değişikliğin AKP ve Cemaat arasındaki mücadeleyle ilgili olduğunu vurgulayarak “Cemaate ilk operasyon Emniyet Daire Başkanı’nın değişmesi ile başladı. Bu durum tabii üst seviyede bir değişiklikle kalmayacaktı. Üst yapıda değişiklik, illere ve alt birimlere de yansıyacaktı. Şu anda tasfiye edilen cemaatçilerin yerine gelenler, kendileriyle daha iyi çalışabilecek insanları görevlendiriyorlar. Bir nevi yeni bir çalışma ortamı yaratıyorlar” yorumu yapılmıştı. Emniyet İstihbarat Dairesi’ndeki değişiklikle cemaatin ağır bir darbe yediğini belirten uzmanlar,“Bu değişiklik sadece üç büyük ildeki şube müdürünün değişikliği değil. Şu anda Emniyet İstihbarat’ta telefon dinlemelerinden sorumlu birimden tutun birçok alanda yeni atamalar yapıldı. Bana gelen bilgiye göre, toplam 42 yeni atama yapıldı” şeklinde konuşmuşlardı.

    Almanya’nın Cemaate Yaklaşımı!

    Uzun yıllar Avrupa’da çalışmış akademisyen bir arkadaşıma sormuştum: “Gülen hareketinin Almanya’da okul açmasına ne zaman izin verildi?” “1995” dedi. Cemaat, dünyanın birçok yerinde okullar açmaktaydı. Almanya ise uzun süre izin vermedi onlara. Oysa 3 milyona yakın insanımız yaşıyordu bu ülkede. Almanya, Cemaate set çekmekten vazgeçti 1995’te. Okullara ve örgütlenmesine yol verildi. Eş zamanlı iki olay daha yaşandı o günlerde. Bir: Refah Partisi İstanbul dâhil büyük belediyeleri aldı 1994’te. Milletvekili seçiminde de birinci parti oldu (1995).Necmettin Erbakan’ın liderliğini yaptığı Milli Görüş çizgisi yükseliyordu. İki: Almanya aynı dönemde Milli Görüş’ü “tehlike” saymaya başladı (1994).

    Almanya’nın, daha doğrusu NATO’nun seçimi: Cemaat’e ‘yeşil ışık’, Milli Görüş’e ‘yasak’tı!

    Önce yüz yüze konuştuğum gazetecinin tespitleri. “Avrupa ve Almanya kendi İslam’ını oluşturmak istiyor. Selefiliğe karşı Gülen hareketi Avrupa için daha uyumlu bir çizgiyi temsil ediyor”, “Evet, Gülen hareketinin önünü açtılar. Fakat şimdi sınırlamaya çalışıyorlar. Almanya kendi içinde hiçbir özerk hareket istemiyor. Gülen’e bakışını bu çerçevede okumak lazım”, “Gülen hakkında bir belgesel hazırladılar. Bir yıl kadar beklettiler. Sonra yayımlandı. Gülen’in imajını yerle bir etti. Bunu youtube’ta bulabilirsiniz”, “Alman TV’leri Gülen hareketine karşı yüzünü göstermeyen insanlarla röportajlar yaptı. Bu yönteme, suç örgütlerini konu alan çekimlerde başvurulur.” Bir de ilginç iddiası vardı. “Gülen hareketi Alman Yeşiller hareketi içinde mesafe almıştı. Cem Özdemir, Cemaate çok yakındır. Cemaat anadilde (Kürtçe) eğitimi savunmaktadır.”[4]

    AKP-Cemaat anlaşamayınca mı, Danıştay başkansız kalmıştı?

    Danıştay Başkanlığı için aday çıkmayınca Genel Kurul’da seçim yapılamamıştı. Danıştay Başkanlığı için Başbakan Recep T. Erdoğan’la, cemaat arasında bir aday üzerinde anlaşma sağlanamadığı yorumları yapılmıştı.

    CIA-MAHAT‘tan (CIA istasyonu) Başbakan’a koşulan şartlar şunlarmış!

    Pensilvanya’dan gelen heyet Erdoğan’ın önüne şöyle bir talepler listesi koymuşlarmış…

    1) İstikrar için Erdoğan Cumhurbaşkanı, Gül Başbakan olmalı ve Başkanlık Sistemi arayışından vazgeçilmeli. Milletvekilleri üç dönem şartı ile sınırlanmamalı ve bunun için tüzük değiştirilmeli.

    2) TSK ile uzlaşılmamalı, mücadeleye devam edilmeli.

    3) İsrail ile ilişkiler stratejik zemine oturtulup düzeltilmeli.

    4) MİT’te Ergenekon uzantıları(!) temizlenmeli ve Hakan Fidan gizlenmeli. (Bunun tercümesi, MİT’in polis ve yargı misali, Cemaatin kontrolüne verilmesidir.)

    5) Dershanelerin kapatılması yoluna gidilmemeli.

    6) Emniyet İstihbarat’ta yapılan atamalardan vazgeçilmeli.

    7) Bürokraside yapılan Cemaatin Hizmet Gönüllüleri kıyımına son verilmeli.

    Bu talimat gibi temennilerin Fetullah Gülen üzerinden ABD Yahudi Lobilerinin gönderdiği açıktı.

    Cemaate dokunmanın cezası ve Hanefi Avcı:

    Savcı; hakkında 50 yıl istemiş, mahkemeden ise 15 yıl hapis kararı çıkmıştı. “Avcı'nın aldığı ceza bir skandaldır zira bu ceza bir güç oyununun, 'özel bir cezalandırma süreci'nin doğrudan sonucudur” sözleri Ali Bayramoğlu’nun feryadıydı.

    Hanefi Avcı, Susurluk çeteler düzenini ifşa eden adamdı. TBMM Araştırma Komisyonu'na, PKK'nın ve destekçilerinin imhası için yasa dışı operasyon birimlerinin Emniyet, MİT ve ordu içerisinde aynı kollardan kurulduğunu, Emniyet'te özel harekâtçıların, MİT'te eski özel harpçiler, eski ülkücüler ve mafya elemanlarının, orduda JİTEM etrafında subay ve itirafçıların harekete geçtiğini anlatan insandı. Risk aldı ve bunun bedeli ağırdı. Açığa alındı, türlü idari cezalara çarptırıldı, bir süre hapishanede kaldı. Ama Susurluk devletinin egemen olduğu o dönemde bile bugün olduğu gibi hırpalanmadı. Acaba bu devlet ile cemaat arasındaki usul ve güç farkı mıydı? Avcı, 'Haliç'te Yaşayan Simonlar, Dün Devlet Bugün Cemaat' başlıklı kitabını 2010'un yazında yayınladı. 'Emniyet teşkilatı içinde, özellikle istihbaratta 'cemaat' örgütlenmesi var, karşı çıktığım için beni bile dinliyorlar, başıma bir iş gelirse bu örgütlenmenin farkında olduğum ve buna karşı durduğum için gelecek' diyerek toplumu uyardı. Önce basın yoluyla kişilik infazına uğradı, güvenilmez, tehlikeli, mahkûm edilesi biri olduğu kanaati servis edilen polis fişleriyle yayınlandı. Avcı bu örgütle bağlantılandırıldı, bir sol örgüte yardım eden adam gibi tanıtıldı. Bu da yetmedi. Bu sol örgüt ise Ergenekon'la irtibatlandırıldı. Sonunda Savcı fezlekeyi iddianameye, mahkeme de iddianameyi karara 'kaynak' yaptı. Ve işte 15 yılda karar kılındı.

    “Bir taraf, yani siyasi iktidar durmaksızın tasfiye ediyor, emniyette, istihbaratta kaybettiği ipi tutmaya çalışıyor. Öte taraf iktidara, özellikle Tayyip Erdoğan'a yönelik (Barış süreci, Gezi olayları dâhil) her itiraz ve muhalefeti, her fırsatı her noktada, haberlerde, köşelerde, beyanatlarda, kendi hesabına işlevsel hale getirmeye çalışıyor” diye feryat edenler yeni mi uyanmıştı?

    Abdurrahman Dilipak, Yeni Akit’te AKP’yi şöyle uyarmıştı:

    “Kimilerine göre, Ağustos ortalarından itibaren, Askeri Şura tartışmaları ile birlikte nokta hedeflere saldıracaklar. Bir yandan da kaset savaşları, yolsuzluk dosyaları gelecek gündeme… Hedef Erdoğan’ı ve AKP’yi köşeye sıkıştırmak.

    Hani şu CHP-MHP koalisyonu hikâyesi var ya, o da senaryonun bir parçası... Aslında hikâyenin devamı var. AKP’den 50 kadar milletvekilini koparmayı planlıyorlar. Cemaate yakın çevreleri de yanlarına alıp bir CHP-MHP-yeni oluşum koalisyonu kuracaklar... AKP’yi muhalefete itecekler. Daha sonra da ikinci bir hamle ile bir o kadar daha milletvekilini, tehditle, şantajla, menfaat temin ederek yanlarına alacaklar… AKP’de umutsuzluk doğurmak için barış sürecini sabote edecekler. O da yetmeyecek, Marksist illegal gurupları sahaya sürecekler. Tuncelilileri ve Nusayri kesimi sokağa çekmek için her türlü provokasyon denenecek…”

    Topyekûn saldırıya geçecekler. İçeriden ve dışarıdan, hatta duyuyorum Erdoğan’ın en yakın çalışma arkadaşlarına bile kanca atmaya çalışıyorlar diye haberler geliyor. İki gündür o uçkur ve rüşvet hikayelerini boşuna yazmadım... AKP bir yandan gelecek yerel seçimler için yenilenecek adaylar konusunda titiz bir çalışma başlatmalı, bir yandan da seçim sathı mailini beklemeden kabinesini revize etmeli… Duyuyorum, şimdiden birileri yeni oluşuma yanaşma derdinde. Kimileri kendi aralarında bakanlıkları paylaşmaya başlamış bile. Başbakan adaylarını yazmışlar…[5]

    Kendisi Taraf gazetesinde köşe yazarlığı yapan eski bir asker neden acaba: “Erdoğan darbeyi hak ediyor” diye uyarıyordu? Oysa kendisi “12 Eylül’e kadar rütbeli bir subay, 12 Eylül’de ise bir darbe mağduruydu”. Yani 80 darbesiyle ordudan atılanlar arasında bulunuyordu. İşte bu Namık Çınar, “Temel hak ve özgürlüklerden nasip alamamış kitlelerin doğu despotizmleriyle sarmallaşmış şeriat özlemleri” diyecek kadar şımarıyordu.

    Bu adam; “Evlatlarının rızkının nerelere saçıldığını göremeyecek kadar efsunlanmış kendi kitlesini sadaka kültürüyle avuturken, Mısır’a, Somali’ye, Myanmar’a ve kim bilir daha nerelere, kamu kaynaklarını Sünni İslâm Birliği uğruna hovardaca savurabiliyor”cümlelerini cemaate yakın Taraf’ta yazıyordu. “Erdoğan’dan kurtulmanın vakti gelmiş olmakla beraber, eğer o tilkiliğinin önü alınamazsa, bu mümkün olamayacaktır” türden tehditleri niye savuruyordu?

    Ali Bayramoğlu, AKP’yi ve Cemaati Askerle korkutmaktaydı:

    “Her tür aktör, ihtimal ve riskten söz ediyoruz, ancak kimse 'asker' kelimesini ağzına almıyor. Bu, önemli bir gelişme. Teslim etmek gerekir ki, son 10 yılın bizim için en önemli sonuçlarından birisi, Türkiye'nin 'devlet düzeni ve rejim meselesiyle ilgili laiklik tartışmalarını' ve buradan doğan kutuplaşmayı önemli ölçüde geride bırakmasıdır. Bugün bu konuda tartışmalar 'makro siyasi alan'dan 'mikro alan'a taşınmıştır. Evet, 'bardağın dolu tarafı' böyle… Ancak dikkat: Bardak tümüyle dolu değil!?

    Şimdi 'boş tarafa' bakalım… 'Toplumlar sürekli değişir ve kalıcı girdiler her zaman olur. Ancak kurmak zor, bozmak kolaydır. Türkiye'nin son 10 yılının karşısında geride duran 80 yıl var. Sosyolojik değişimin karşısında, sert zihniyet çekirdekleri, kuvvetli vesayet gelenekleri, dokuları var… Asker meselesine bu açıdan bakmak ve tetikte olmak gerekir!”

    Avrupa’dan PYD’ye finansal destek yağmaktaydı.

    Sözde katı Şeriat El-Nusra cephesi ile PKK’nın Suriye’deki kolu PYD arasında yaşanan çatışmalar ve Kürtlerin özerklik ilanına hazırlıklar AKP’nin açılım safsatasının iflasıdır. Yaklaşık 20 bin silahlı gücü olan PYD’nin yüzde 20’si kadınlarından oluşmaktadır. Finansal destek Avrupa’dan sağlanırken silahlar ise Barzani yönetimince sağlanmaktadır. PYD’nin komutanları ağırlıklı olarak Türkiye uyruklu PKK’lılardır. Kendilerine muhalif siyasi yapıları tasfiye ederek bölgedeki Kürt nüfusu içinde tek hâkim konumuna gelen PYD, Kürt kitlelerin tamamına yakınını silahlandırmıştır. PYD’ye göre bu silahlı unsurlar “Öz savunma güçleri” olmaktadır.

    Terörist PYD Başkanı Salih Müslim’i İstanbul’da ağırlayan AKP iktidarı Suriye Kürt oluşumuna o sırada meşruiyet kazandırmış, yıllar sonra yakalamaya çalışmıştı!

    Türkiye’nin “Yeni Orta Doğu” sürecinde uygulamaya koyduğu “Yeni Kürt Siyaseti” ve barış taktiği bumerang etkisi yapmaya başlamıştır. Öcalan’ın 2013 Mart ayının ikinci yarısında ifade ettiği “Türk-Kürt ittifakı”na dayalı sözde “Genişletilmiş Misak-ı Milli” hedeflerinin, Barzani’nin attığı son adımlar ile yerini tekrar “Sevr Sendromu”na bırakmıştır. Bu kapsamda, Barzani’nin Brüksel’de düzenlenen Kürdistan Ulusal Kongresi 13’üncü Genel Kurulu’na gönderdiği mesajda (Türkiye dâhil) Kürtlerin yaşadığı ülkeleri “düşman” olarak nitelendirmesi, bundan sonraki süreçte ortaya nasıl bir tablo çıkacağıyla ilgili önemli ipuçlarını barındırmaktadır. Bu ifade, Barzani’nin “Büyük Kürdistan”ın bağımsızlık yolunda liderlik arzusunu ortaya koyduğu kadar, çevre ülkelere yönelik bakışını ve PYD’ye yönelik yaklaşımı resmetmesi açısından da önemli ve anlamlıdır.

    Diğer taraftan, iki kuzeyin (Kuzey Irak ve Kuzey Suriye) birleşmesiyle ortaya çıkacak yeni yapının orta-uzun vadede Türk, Arap, Fars unsurlara yönelik güç projeksiyonu yapmada bir operasyon merkezi olarak kullanılabileceğini ve emperyalizme diyet borcunu İran ve Türkiye’den katılacak parçalarla ödeyeceğini öngörmek için kâhin olmaya gerek kalmamıştır.[6]

    Hürriyet yazarı ve AKP’nin açılım projesinin şakşakçısı Taha Akyol, “Lozan barışının gizli maddeleri varmış? Bunların hepsi zırvadır. Gizli komplolar ve esrarengiz planlar hastası bir zihniyete kapılanların iddialarıdır.[7] diyerek gerçekleri saklamakta ve çarpıtmaktaydı.

    Oysa Hasan Cemal’e göre “Bağımsız bir devlet ideali, Kürtlerin kafasındadır ve bunu engellemek imkânsızdır.” Bir Sabataist kendi ülkesinin bölünme ihtimalini bu kadar rahat dile getirebiliyorsa, elbette Lozan’ın gizli maddelerine dayanmaktaydı.

    Elbette Kürtlerin hakkını, hukukunu korumakla, “bağımsız bir Kürdistan’a taraf olmak kesinlikle farklıdır. Medyada, özellikle de sosyal medyada, nice AKP yalakası ve Yahudi lobileri kiralığı Kürdistan’a taraftar olmayı demokrat ve özgürlükçülüğün göstergesi sayan nice ahmaklar vardır. Gizli Dünya Devleti denen Siyonist sistem bütün planlarını bu kadar fütursuz ve sorunsuz yürütüyorsa demek ki Lozan’ın gizli maddeleri vardır ve Erbakan Hocanın bahsettiği Mısır Baş Hahamı ve İsmet İnönü’nün Lozan’daki Özel Danışmanı Haim Nahum’un şeytani projelerini inkâr, Türkiye’nin bölünmesine katkı sağlamak ve halkı avutup uyutmaktır. Asıl hastalık Sabataist ve Siyonist hainlerin beynini kuşatmıştır.

    Taha Akyol: “Lozan belgelerinin tamamı yayınlandı, hiç gizli maddelere rastlanmadı.” diyerek zırvalamaktadır. Çünkü zaten, gizli dayatmalar olan ve sır gibi saklanan maddelerin, öyle açık belgelere yazılmayacağını, ya kavrayamamaktadır veya okurlarını ahmak sanmaktadır. Yaklaşık 7 ay süren Lozan görüşmeleri sırasında Haim Nahum Yahudi’sinin İsviçre’de kaldığı ve İsmet İnönü’nün peşini bırakmadığı, otel kayıtlarına kadar saptanmıştır. Acaba Sn. Taha Akyol bu Siyonist Hahamın Türkiye ile Haçlı ülkeleri arasındaki bir anlaşma sürecinde, hangi sıfat ve statü ile Lozan’da fink attığını da yanıtlayacak mıdır?

    Takvim’den Ergün Diler yandaşı: “Türkiye’nin gittiği ROTA belli! Kürtleri alıp büyüyecek! Aksi halde Kürtler de yalnız başına yaşayamaz! Yaşatmazlar! Öcalan İmralı’dan gönderdiği bir mektupla bütün Kürtleri Irak’ta bir araya topladı. Biliyorum söylemesi de kabullenmesi de zor ama; Öcalan ‘Kürtleri Ankara’ya bağlayacak’ bunu net olarak gösterdi! Rakibi de yok! Bütün Kürtlerin üzerinde büyük etkisi olan biri İmralı’da yaşıyorsa ve Ankara bu kartı masaya sürüyorsa, kim rahatsız olur? Bir düşünün” diyerek, Türkiye’nin bölünmesini, büyümesi gibi takdim edip toplumu uyuştururken AKP’nin önemli danışmanlarından Prof. İdris Bal bile özenle hazırlayıp Başbakana verdiği ama konuyla ilgili görüşme ve değerlendirme teklifi dahi gelmediği 75 sayfalık raporunda özetle: “barış süreci PKK’nın lehine Türkiye’nin aleyhine işlemektedir.” diye uyarmaktadır.

    Mısır-Suriye ilişkileri darbeden sonra eski halini almıştı!

    Mursi’nin devrilmesinden bir hafta önce bölgede konuşulan birinci gündem, Mısır’ın Suriye’ye cihat ilanıydı! Muhammed Mursi, “Hizbullah Suriye’yi terk etmeli. Bu konuda çok ciddiyim. Hizbullah’a Suriye’de yer yok” diyordu. “Mısırlılar Suriye’de savaşmakta özgürdür” diye fetvaları veriliyordu. Öyle ki, Mısır’ın saygın din adamlarından Şeyh Yusuf Kardavi, Suriye’ye cihat ilan eden Sünniler’i uyardığı için “istenmeyen adam” kabul ediliyordu. Şimdi Kahire ve Şam diplomatik ilişkileri yeniden başlatıyor ve Ankara da Kahire ile ilişkileri sürdürme kararı alıyordu!? Yani Mısır’daki askeri yönetim de AKP hükümeti de sadece dış güçlere taşeronluk yapıyor ve aynı Siyonist hedeflere hizmet ediyordu.

    El-Ahbar’a konuşan bir Mısırlı yetkili, “zaten diplomatik ilişkilerin kesilmesi kararı, Mısır’ın resmi kurumlarından bağımsız bir şekilde, devrik Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi ve Müslüman kardeşler cemaati tarafından alınmıştı” diyordu.

    Sonuç:

    “Kul sıkışmadan Hızır yetişmiyor”; çaresiz ve aciz kalan “Mü’minler, Allah’ın yardımı ne zaman (gelecek?)” (Bakara: 214) diyecek kadar bunalmadan ve sadıklarla münafıklar iyice ayrışmadan Kur’an’ın vaadi gerçekleşmiyordu. Ancak, Hz. Musa’nın, Beni İsrail’i Firavun’un zulmünden kaçırmak için gece yarısı Mısır’dan çıktıklarında tam Kızıldeniz kıyısında, düşman orduları haber alıp onlara yaklaştıkları, yani Müslümanların denizle düşman askeri arasında sıkışıp kaldıkları bir ortamda mucize gerçekleşiyor, ikiye ayrılan deniz mazlumlara yol açıyor ama zalim orduları boğup helâk ediyordu.

    “İki topluluk birbirini gördükleri zaman Musa'nın adamları: "Gerçekten yakalandık" dediler”, “(Musa:) "Hayır" dedi. "Şüphesiz Rabbim, benimle beraberdir; bana yol gösterecektir" (Şuara: 61-62) ayetleri bu müjdeli gerçeği anlatıyordu.

     

     


    [1] (http://tr.wikisource.org/wiki/Fethullah_G%C3%BClen%27in_II._John_ Paul%27a_mektubu) Kaynak: Mesut Erişen, Mustafa Ermek - Roma / VATIKAN (Zaman)

    [2] Hasan Cemal / 23 07 2013

    [3] Zaman / 22 07 2013

    [4] Aydınlık / Rafet Ballı

    [5] Abdurrahman Dilipak / 18 07 2013

    [6] M. Seyfettin Erol – Milli Gazete – 27 Temmuz 2013

    [7] 25 Temmuz 2013 – Gizli Maddeler












    Bu Haber 1016 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS