• Ey Körler! ERBAKAN 28 Şubat'ta Neye İmza Attı?

    Ey Körler! ERBAKAN 28 Şubat'ta Neye İmza Attı?

    21 Aralık 2011

     
    | Devamı








    Konuya Işık Tutacak Makale:


    AKP, MİLLİ HEDEFLERİN DEĞİL,DIŞ GÜÇLERİN GÜDÜMÜNDEDİR

      Milli bir duyarlılık ve onurla, insani ve vicdani bir sorumlulukla, çeşitli görüşten aydınlar ve siyaset adamlarımızdan seçkin bir heyetin Suriye ziyaretine, davetli olunmamıza rağmen AKP Genel Başkanı ve Başbakan Recep T. Erdoğan’ın aleyhimize açtığı mahkeme sorunlarıyla uğraşmak zorunda kaldığımızdan, maalesef katılamamıştık.

    Bizler, kardeş Suriye halkının:

    Çağdaş yaşam standartlarına, inancına ve ihtiyacına uyarlı

    Temel insan haklarına ve demokratik kurallara saygılı

    Toplumun huzur, özgürlük ve refahına duyarlı bir sistemin ve yönetimin oluşturulmasını, bu yöndeki reform girişimlerinin inandırıcı ve yatıştırıcı olacak şekilde hızlandırılmasını istiyoruz.

    Suriye halkının haklı taleplerinin çok katı ve kan akıtıcı yöntemlerle bastırılmasını asla tasvip etmiyoruz.

    Ancak, dış güçler tarafından toplumun kışkırtılmasının, bir isyan ve iç savaş çıkartılarak, Suriye’nin işgaline ve BOP çerçevesinde bölünmesine bahane oluşturulmasının da, emperyalist bir tezgah olduğunu düşünüyor ve AKP iktidarını bu şeytani oyunlara alet olmaması için uyarıyoruz.

    Bizler Kur’anın:

    “Bir kişiyi haksız yere öldüren veya öldürülmesine izin ve destek veren kimse, sanki bütün insanları öldürmüş gibi zalim ve hain sayılır” hükmünü hatırlatıyoruz. Suriye’nin de bir Irak ve Libya gibi olmaması için, halkımıza ve özellikle AKP iktidarına sesleniyoruz.

    Haydi diyelim, sizin de desteğinizle: iki milyon masum insanın katledildiği, on binlerce kadının ırzına geçildiği, yüz binlerce çocuğun yetim kalmasına sebebiyet verildiği, ABD’nin Irak vahşetine, resmen ve uluslararası hukuken engel olamazdınız; Ama ey Recep T. Erdoğan ve AKP kurmayları, siz Türkiye olarak izin ve onay vermeseydiniz, NATO Libya’ya saldıramayacaktı. Batılı kaynaklara göre tam 27 bin masum insan katliama uğramayacaktı. Amerika isteseydi, Bin Ladin gibi, Kaddafi’yi de birkaç saat içinde saklandığı yerden çıkaracak ve Libya’dan uzaklaştıracaktı. Ama öyle yapmadı. El altından hem isyancıları, hem Kaddafi yanlılarını silahlandırıp kışkırttı. Yoğun hava saldırıları sonucu Libya’nın tüm savunma mekanizmaları, Hava alanları, Limanları gemileri, uçakları bombalanıp hurdaya çıkarıldı. Tüm sanayi tesisleri ve fabrikalarına hücum edilip yakıldı. Önemli kentler viraneye çevrildi ve binalar yıkıldı. Çünkü Amerikalı ve Avrupalı, çoğu Yahudi sermayeleri silah şirketleri, Yeni Libya’ya 30 yıl boyunca yeni silahlarını satacaklardı. Büyük siyonist firmalar, Libya’nın yıllar sürecek yeniden imarı için inşaat ihaleleri kapacak ve malzemelerini pazarlayacaklardı.

    Ve zaten ajansların bildirdiğine göre, Libya’nın petrol ve doğalgaz yataklarını korumak üzere, bu ülkeye “Batılı Barış Gücü” göndermek üzere hazırlıklar yapılmaktaydı. Hatta Fransa Libya petrolünün yüzde otuzunun kendilerine verilmesi konusunda anlaştıklarını açıklamıştı.

    İşte bütün bu barbarlıkların ve yağmacılıkların kılıfı demokratikleşme konulmaktaydı. Rahmetli Erbakan Hoca’nın: “Arap Baharı dedikleri, iyice yıpranan ve nefret duyulan eskimiş kadrolarını değiştirmek üzere, siyonizmin BOP çerçevesindeki yeni bir operasyonudur” tespitleri ne kadar haklıydı..

     

    Ey Türkiye’miz dahil, 27 İslam ülkesinin resmen olmasa da fiilen parçalanmasını hedefleyen BOP projesinin kahyaları ve boşbakanları! Bir yıl önce kucaklaşıp ellerinden madalya alırken Kaddafi ve Beşşar Esad halim selimdi de, birdenbire mi hain olmuşlardı? O gün alim saydıklarınıza şimdi zalim muamelesi yapmak nasıl bir karakter ve kafa yapısıydı?

    Ey halkım, uyanın artık; bunların ülkemizde de, sivilleşme dedikleri sadece silikleşme; demokratikleşme dedikleri sadece bütün değerlerimizin dejenere edilmesi olmaktaydı.

    Şimdi bütün bu gerçeklere ve gelişmelere rağmen hala kalkıp, AKP’nin Milli Görüşün devamı olduğunu, Recep Erdoğan’ın Erbakan’ın adamı olduğunu ve AKP iktidarının “Milli Güçlerin hizmet ve hedefinde bulunduğunu” iddia etmek, akla ziyandır, vicdana aykırıdır. Bu tür isnatlar, AKP’nin ve Batılı güçlerin zulümlerini Erbakan’ın sırtına yıkmak; Erdoğan’ı aklamak pahasına kendi imanını karartmaktır. Bu iddialar Muhterem Hocamızın 2007 Ağustos’unda Altınoluk’taki Cuma sohbetinde söylediği:

    “Bu AKP’liler Milli Görüş gömleğini çıkarıp şahsiyetsiz duruma dönüştüler ve siyonizmin işbirlikçisi haline geldiler” sözünü yalanlamaktır.

    Bu nedenle, kendi kuruntu ve kurgularıyla Kur’ani kuralları harmanlayarak, buğdayla samanı karıştırarak, doğrularla yanlışları yamayarak yapılan yorumlar ve AKP’yi Erbakan’ın devamı gösteren yaklaşımlar, sadece kuru bir zandır ve Erbakan’a iftiradır.

    Aşağıdaki yazı da, işte böyle kaleme alınmış ve kendi tahmin ve tahayyülleri hakikatmiş gibi anlatılmıştır. Elbette, AKP’nin sinsi ve tehlikeli tahribat girişimlerine stratejik bir sabırla fırsat verip, son bir manipüle ve manevra ile bunları Milli hedeflere yönlendirecek DERİN BİR YAPI mutlaka vardır, her şey kontrol altındadır; ama işbirlikçilerin hidayetleri çoktan kararmıştır.

    “Genelkurmay Başkanının 3 kuvvet komutanı ile birlikte hükümete karşı tavır koyarak emekliliklerini istemeleri üzerine yaşanan bilek güreşinin kısa zamanda krize dönüşmeden çözüme kavuşturulup Başbakan Erdoğan’ın Yüksek Askeri Şura toplantısında verdiği görüntü ile sivil iktidarın gücünü ve hâkim konumunu etkili şekilde kamuoyuna yansıtması muhalefet partilerince de olumlu karşılandı.

    Hükümet komutanların istifa restini görürken ve sorunu krize dönüşmeden çözerken hiçbir şekilde zafer havasına girip kendi ordusuna karşı galip gelmiş havası vermedi. Aksine yeni Genelkurmay Başkanının da işini kolaylaştıracak şekilde tutuklu generalleri emekliye sevk etmeyip bir yıl daha beklemede tutulmaları kararlaştırıldı. Böylece siyasi iktidar taviz koparırken bir miktar taviz vermiş oldu.

    Açıkçası krizin çözümünden bir kahramanlık hikâyesi çıkartarak siyasi ranta dönüştürme çabası sergilemeyen iktidara karşı başta muhalefet lideri CHP olmak üzere MHP ve BDP de hassasiyetleri kaşıyarak siyasi rant elde etme çabası içerisine girmeden olabilecek en büyük desteği verdiler.

    Milletimizin hasret kaldığı bu manzara Türkiye siyasi tarihinde bugüne kadar benzeri çokça görülen bir durum değildir. İktidarı ve muhalefeti ile bütün partilerin aynı doğrultuda hareket ettiği, medya ve sivil toplum örgütlerinin, kanaat önderlerinin adeta ittifak kurduğu ve millî çıkarlarımıza kesinlikle uygun olan bu yaklaşımın kendiliğinden ve kolayca gerçekleştiğini zannetmek son derece sığ bir anlayış olur.

    Düşünün; bu makul, mantıklı ve olması gereken yaklaşımı Türkiye neden 28 Şubat 1997 sürecinde de gösteremedi?

    O zamanki 54. Hükümetin Başbakanı Erbakan çok daha olgun davrandı. İthamlardan, tehditlerden korkmayan, paniklemeyen, teenni ile görevini sürdüren, muhalefete destek isteme ziyaretlerinde bulunan, ortağı DYP’den tehditle, çeşitli vaatlerle 50 milletvekili istifa ettirilerek iktidar çoğunluğu kalmayınca daseçime gitme kararı alıp koalisyon protokolü gereği dönüşümlü başbakanlığı Tansu Çiller’e devretmek üzere 282 milletvekili imzasını Cumhurbaşkanına teslim eden Erbakan’a rağmen gösteremedi!

    Demirel Gül’den daha engin siyasi tecrübesi olan, askeri darbelere şerbetli bir Cumhurbaşkanı iken, Ecevit ile Mesut Yılmaz ise Kemal Kılıçdaroğlu ve Devlet Bahçeli’den deneyimli, birikimli ve devlet umuru görmüş liderler olmalarına rağmen; neden Türkiye 28 Şubat krizini çözemedi?

    Oysa hiç yoktan yapay şekilde çıkartılan 28 Şubat 1997 krizi, Genelkurmay Başkanı ve 4 kuvvet komutanın istifasından daha basit bir krizdi. Üstelik ne Ergenekon gibi davalar vardı, ne muvazzaf, emekli onlarca general tutukluydu. Ülke ise güllük gülistanlıktı. Bir koalisyon olmasına rağmen kısa sürede çok büyük başarılara imza atan 54. Hükümet istatistiklere göre de en başarı hükümetti.

    28 Şubat post modern darbesinin hedefindeki ve gelişmelerin merkezindeki Erbakan iktidardan uzaklaştırıldıktan sonra Avrupa Millî Görüş Teşkilatının daveti üzerine gittiği Almanya’da yaptığı konuşmada yaşananları tarihe ışık tutan şu sözlerle özetliyordu:

    Türkiye 28 Şubat sürecine menfi sermaye, menfi medya, menfi siyaset yüzünden girdi. Bu süreçten ancak müspet sermaye, müspet medya ve müspet siyaset sayesinde çıkabilir.

    Erbakan’ın sermaye, medya, siyaset sıralamasını yaparak ülkenin yaşadığı tüm sorunların nedeni ve de yegâne çıkış vesilesi olarak ifade etmesi sadece bir tespitten ibaret değildi. Erbakan gereğini de yapabilecek bir konumdaydı.

    Çünkü Erbakan daha önce kurduğu, 12 Mart 1971 Muhtırası ve 12 Eylül 1980 darbe süreçlerini kontrolüne alırken dayanak yaptığı millî derin devlet oluşumunun başındaydı. Erbakan 28 Şubat post modern darbe sürecini de yine bu millî derin devlet aracılığıyla tersyüz edip bu dışarıdan destekli muarızlarını bertaraf edeceği imasında bulunuyordu.

    Söz konusu sermaye elbette ki dış güdümlüydü. Medyayı da bu sermaye kontrol ediyordu. Siyaseti de medya dizayn ediyordu. Bankalarında emekli askerlerin yönetim kurulu üyesi olduğu sermaye hiç kuşkusuz ki orduyu da etkiliyordu.

    Erbakan bu durumlarla daha önce de 12 Mart ve 12 Eylül süreçlerinde yüz yüze geldiği için nelerin yapılması gerektiğini çok iyi biliyordu. Zaten bu süreç işliyordu. Nitekim Başbakan Erdoğan’ın AKP iktidarında muhatap olduğu medya saldırılarının daha şiddetlisine Başbakan Özal da ANAP iktidarı boyunca hedef oldu. Başbakan Erbakan’ın 54. Hükümeti de bu medya saldırılarının hedefi oldu.

     

    Bu yabancı sermaye kontrolündeki medya Başbakan Demirel’e de Adalet Partisi iktidarlarında hep şiddetli muhalefet yapmıştı. Dış güdümlü sermaye ve onun kontrolündeki medya en çok Türkiye’nin kalkınmasına, sanayileşmesine, kendi ayakları üzerinde durabilmesine, çıkarlarını esas alan özgün iç ve dış politikalar izleyebilecek bağımsız bir konuma gelmesine karşıdır.

    Bu yüzden Başbakan Demirel AP iktidarında Boğaz Köprüsü’nü yapmaya kalkışınca istemezükçü muhalefeti medya örgütledi. Başbakan Özal ise ANAP iktidarında, dediği gibi gerçekten ülkeye çağ atlattığı için medyanın örgütlediği eşi benzeri görülmemiş karalama kampanyalarına hedef yapıldı.

    Başbakan Özal ANAP iktidarında daha modern, daha çok şeritli ikinci boğaz köprüsünü daha kısa bir sürede gerçekleştirdi. Ayrıca Türkiye’yi otobanlarla tanıştırdı. Karakaya ve Atatürk barajları gibi büyükleri başta olmak üzere bir düzine barajı kısa sürede inşa edip hizmete koydu. Ayrıca modern teknoloji ürünü büyük termik santraller de inşa edip devreye soktu.

    Başbakan Özal ANAP iktidarında enerji sahasında bu dev adımları atarken telekomünikasyonda da bir devrim gerçekleştirdi. Türkiye günde sadece 4 saat siyah beyaz yayın yapabilen tek kanallı resmi TRT tekelinden, 24 saat renkli yayın yapan çok kanallı TRT ve sayısız özel televizyona geçti; naklen yayınlar, telekonferans yöntemleri ile tanıştı.

    Şimdilerde şu burun kıvırdığımız Suriye bile Türkiye’den önce renkli televizyon izleyen bir ülke idi. İstemezükçüler renkli yayına geçilmesine de ABD filmi izletmek için bunca israf yapılıyor diye karşı çıktılar.

    Türkiye 12 Eylül 1980’e kadar bölgesinin en geri kalmış, en ilkel ülkesiydi. Müslümanlara özgürlük bugünkü Suriye’deki kadar bile yoktu. Suriye’de Alevi azınlığı gibi, Türkiye’de de Sabetayist Yahudi azınlık bir oligarşik düzen kurmuştu, dehşet bir İslam düşmanlığı yapıyor, inananlara nefes bile aldırmıyordu.

    Özal, belli aileler kontrolündeki kotaya bağlı ithalatı, ihracatı alabildiğine serbest bırakıp ekonomiyi dışa açtı; döviz bulundurma yasağına son verdi. 1923’ten 1983 yılına kadar tam 60 yıl boyunca 2-3 milyar $ bandında sürünen Türkiye’nin ihracatı patlamalarla katlanarak büyüdü, bugün 120 milyara dayandı.

    Sahiller bir baştan bir başa turistik tesislerle donatıldı. Turizmde esamisi bile okunmayan Türkiye hızla dünyanın en önde gelen ülkeleri arasına girdi.

    ANAP iktidarı boyunca ülkeye çağ atlatılırken dışarıdan güdümlü sermayenin kontrolündeki medya da alabildiğine hırçınlaşıyor, Başbakan Turgut Özal’ı aile boyu yaylım ateşine tutuyordu. En başta kızı Zeynep ile damadı -medyanın tabiriyle- Davulcu Asım, Eşi Semra ve Papatyaları, kardeşleri, oğulları, gelinleri ve hatta dünürleri bu acımasız karalama kampanyaları karşısında çok zor günler yaşadılar. Ayrıca birlikte ülkeyi kalkındırmak için çalıştığı bürokratlarına da Özal’ın prensleri diye aşağılayıcı imalar, göndermeler yapıyorlardı.

    En sonunda da -kardeşi Korkut Özal’ın bir televizyon canlı yayınında açıkladığı üzere- Hürriyet’in eski patronu Erol Simavi, ANAP Büyük Kongresinde Başbakan Turgut Özal’a yönelik hain suikast girişimini planlayarak işini bitirmeye kalkıştı.

     

    Dış güdümlü sermaye, medya, siyaset şeytan üçgeni 12 Eylül 1980 öncesi sağ-sol anarşisini de çıkartıp körükleyerek Türkiye’yi bölmeye çalıştı. Amaç Sevr Planını raftan indirip hayata geçirmek, doğuda SSCB uydusu Marksist-Leninist bir Kürt devleti, batıda ise ABD’ye bağlı faşist bir dikta yönetimi kurmaktı.

    Türkiye’nin sağ-sol anarşisi ile bölünüp ABD ve SSCB arasında paylaşılması planı, Vladivostok Zirvesindeki anlaşmada kararlaştırıldı. 23-24 Kasım 1974 günleri Kuzey Sibirya’daki Vladivostok kasabasında yapılan, ABD Başkanı Gerald Ford ile SSCB Lideri Leonid Brejnev’in katıldığı zirvenin sonrasında dünyada yaşanan şu gelişmeler anlaşma konularının neler olduğunu gözler önüne seriyordu:

    1-ABD Vietnam’dan çekilerek bu ülkeyi SSCB’ye terk etti. 2-SSCB ise Mısır’dan çekilerek bu ülkeyi ABD’ye terk etti. 3-Pakistan ise Zülfikar Ali Butto ile Mucibburrahman arasındaki anarşiye dönüşen sağ-sol kavgası ve liderlik yarışı ile ikiye bölündü. Böylece doğuda Bangladeş diye bir yeni devlet kuruldu. 4- Türkiye de Ecevit-Demirel arasındaki sağ-sol kavgası ve liderlik yarışının yol açtığı anarşik olaylarla bölünmek istendi ama başarılamadı.

    ABD’nin Türkiye’yi bölme sürecini hızlandırmak için planlayıp oluşturduğu 12 Eylül 1980 askeri darbe yönetimi Erbakan’ın başında bulunduğu millî derin devlet kontrolüne geçince sağ-sol anarşinin üzerinden silindir gibi geçti, kısa sürede kökünü kazıdı. Anarşiye kaynaklık eden sağ-sol siyaset bataklığı da alınan bir dizi tedbirle kurutuldu.

    İşte bu yüzden 12 Mart sürecinin CHP’li olan Başbakanı Prof. Dr. Nihat Erim 4 resmi koruması ile birlikte bir sol anarşi örgütü tarafından katledildiğinde vakayı adiye gibi geçiştirilirken; buna karşın, tirajı itibariyle 4. sıradaki Milliyet Gazetesinin Başyazarı Abdi İpekçi bir anarşik saldırı sonucu öldürüldüğünde adeta yer yerinden oynadı, aylarca gündemin başında yer aldı, yıllarca olay hiç unutturulmadı.

    Abdi İpekçi, Türkiye’yi Siyonizm adına yöneten Ergenekon Derin Devleti başındaki kişi olmalıydı. Bu nedenledir ki öldürülmesi Türkiye’nin millî derin devlet kontrolüne geçmesine yol açmış olmalı.

    Millî derin devlet desteği ile Başbakan Özal ANAP iktidarında 12 Eylül 1980 darbe yönetiminin de desteğine sahip oldu.Türk Silahlı Kuvvetleri komuta kademesinden pek fazla etkilenmedi. Bu sayede Necdet Öztorun ile Necdet Torumtay olaylarını Cumhurbaşkanı Kenan Evren desteği ile halledip atlattı.

    Konuya ilişkin internetten şu açıklayıcı bilgiyi aktaralım: Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Üruğ ile Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Necdet Öztorun, 30 Ağustos 1987 tarihinde normal şartlarda aynı anda emekli olmak zorundaydılar. Teamüllere göre Orgeneral Necip Torumtay bu göreve getirilecekti. Üruğ, bir an önce yerini Öztorun’a bırakmak için haziran ayının ilk haftası emekli olmak istediğini bildirdi. Bakanlar Kurulu kararı olmadan ve askerî şûraya götürülmeden yapılan bu girişim üzerine dönemin Başbakanı Turgut Özal, dönemin Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in de olurunu alarak iki generali de görevden aldı.

    Şunu da ilave edelim ki; yıllık iznine ayrılan Genelkurmay Başkanı Necdet Üruğ koltuğunu vekil olarak Kara Kuvvetleri Komutanı Necdet Öztorun’a teslim ettiği halde fiilen işgal ettiği makamdan emekli edilerek uzaklaştırıldı! Yerine getirilen Necdet Torumtay Başbakan Özal’a uyum sağlamadı, o da istifa etmek zorunda kaldı.

    Ergenekoncuların 27 Mayıs’ı sahiplenip 12 Mart ve 12 Eylül’ü tu kaka etmelerinin nedeni de her iki sürecin millî derin devlet kontrolünde yönetilmiş olmasıdır.

    Aslında 12 Eylül 1980 Darbesi, 12 Mart 1971 Muhtırası ile millî derin devlet kontrolüne giren Türkiye’nin yeniden Ergenekon derin devleti kontrolüne girmesini sağlamak amacıyla planlandı. Ecevit’in Kontrgerilla diye nitelediği ve NATO’ya şikâyet ettiği ordu içerisindeki oluşum aslında sözünü ettiğimiz millî derin devletten başka bir şey değildir. Sonradan NATO ve Gladyo ile ilintilendirilerek gayrimillî gösterilmek istendi. Oysa Kontrgerilla eğer NATO tarafından oluşturulsa idi Ecevit ne diye karşı çıksın? Ecevit’in NATO ile ne alıp veremeyeceği olabilirdi ki…

    İşte Erbakan 12 Mart 1971 Muhtırası ve 12 Eylül 1980 Darbesi sürecinden beri menfi nitelemesi ile ifade ettiği Siyonist sermaye, işbirlikçi medya ve etkisindeki siyaset ile zaten şiddetli mücadele içerisindeydi; millî derin devlet desteğine sahip olduğu için de Millî Görüş’ün kökü kazınamıyordu.

    Önce Türkiye’nin gelmiş geçmiş en zorlu basın baronu Erol Simavi “hürriyetim” dediği Hürriyet Gazetesini satıp ülkeyi terk etmek zorunda bırakıldı. Bunun için Turgut Özal İngiltere’den getirttiği Kıbrıslı iş adamı Asil Nadir’e bir düzine gazete aldırttı ama o bu işi beceremedi, hepsini batırdı.

    Bunun için tek çare çiviyi çivi ile sökme yöntemiydi. İzmir’de bölgesel Yeni Asır Gazetesini çıkartan ve Erol Simavi gibi Selanikli bir Sabetayist göçmen ailenin çocuğu olan Dinç Bilgin İstanbul’a getirildi emrine astronomik miktarda paralar verilerek Sabah Gazetesi ve ATV grubu kurduruldu. Ondan önce de bir ara Güneri Civaoğlu’na Güneş Gazetesi kurdurulup birinci gazete yapıldı. Ama sahibi konumundaki Çavuşoğlu ailesi ile davalık olunca o iş yürümedi.

    Başbakan Turgut Özal’ın oğlu Ahmet Özal ile Türkiye’nin ilk özel televizyonu Star’ı kuran Uzan Grubu da kısa sürede bir medya ve ekonomi imparatorluğuna dönüştü. Böylece Haldun ve Erol Simavi kardeşlere tahsis edilen basın tekeli başka Sabetayist aileler tarafından da paylaşıldı. Bu yüzden daha önce aralarında yaşanan kırgınlık ve gücenikliklerin yerini hırçın bir rekabet aldı.

    Dinç Bilgin Erol Simavi’den boşalan medya baronu tahtına oturmak istiyor, bunun için de kendisini desteklemiş olan millî derin devlet gölgesinden çıkmaya çalışıyordu. Bu yüzden 28 Şubat süreci tam bir fırsat oluşturdu.

    Dinç Bilgin ile Erol Simavi’nin Hürriyet’ini satın alan Aydın Doğan birlikte 28 Şubat post modern darbe sürecini hararetle desteklediler. Yine ABD’den yapılan bu darbe planına göre henüz göverip palazlanmaya başlayan yeşil sermaye batırılacak, Millî Görüş’ün bu kez iyice kökü kazınacaktı. Böylece milli sermaye, milli medya, milli siyaset gün ışığına çıkmadan boğulacak ve gömülecekti.

    Ancak böyle olmadı. Tıpkı 12 Mart Muhtırası, 12 Eylül Darbesi gibi 28 Şubat post modern darbe süreci de çok geçmeden millî derin devlet kontrolüne girdi ve de kısa sürede tersyüz edildi.

    Millî derin devlet tarafından oluşturulup desteklenen yeşil sermaye aslında yem olarak kullanıldı. Asıl, Ecevit Başbakanlığında oluşturulan DSP-MHP-ANAP iktidarında çıkartılan ekonomik krizle dış güdümlü menfi sermayeye ait 22 Banka batırıldı. Dinç Bilgin’in de bankası batırılarak medya grubu elinden alındı ve üstelik de hortumcu diye içeri tıkıldı. Sonunda kendi ifadesi ile geçiminden aciz kaldığı için kızının evine sığınmak zorunda bırakıldı.

     

    Bu kriz sürecinde Erbakan Başbakanlığında kurulan 54. Hükümetin ekonomik başarıları fark edilip Millî Görüş’ün borsası yeniden yükselmeye başladı. Ancak bu kez Millî Görüş içerisinde operasyon başlatıldı. Talat Halman’ın Milliyet Gazetesindeki köşesinde bildirdiği gibi Millî Görüş bölünecekti…

    Erbakan bölünmenin kaçınılmaz olduğunu, başında kavak yelleri esen Recep Tayip Erdoğan ve arkadaşlarının söz dinlemeyeceğini görüyordu. Bu yüzden süreci millî derin devlet desteğinde yürüttü. Millî Görüş’ün tam ortasından bölünüp ANAP ve DYP gibi iki düşman kardeş parti halinde Meclis’e girmelerini ve vuruşarak tükenmelerini istemiyordu.

    Bunun için de Saadet Partisi’nin başına Recai Kutan gibi siyasi bakımdan adamakıllı bön, ak saçlı birini getirip olabildiğince küçük tutarak; yalnızca AKP’nin Meclis’e girmesini, mümkünse tek başına iktidar olmasını temin edecek önlemleri aldı.

    Hatta Erbakan’a “Saadet Partisi Genel Başkanlığına beni getirirsen AKP’ye gitmem” diyen Bülent Arınç gözleri yaşlı arkasına bakarak ayrılıp gitti!

    AKP dış güçlerden ve onların içerideki uzantılarından destek alarak Millî Görüş borsasının yeniden yükselişe geçtiği bir dönemde kuruldu ve tek başına iktidar oldu. Bu ilk kez Erbakan’ın karşılaştığı bir durum değildi. Daha önce de Turgut ve Korkut Özal kardeşler yine bir askeri darbe sürecinde Millî Görüş tabanı ve kadrolarını sermaye yaparak 4 eğilimi birleştirme projesi ile ANAP’ı kurarak tek başına iktidar olmuşlar ve Refah Partisi oylarını % 3’e düşürmüşlerdi.

    Erbakan millî derin devlet aracılığıyla 12 Eylül darbe yönetimini kontrolüne alarak ANAP iktidarına ülkeye büyük hizmetler yaptırmıştı. AKP iktidarını da bu şekilde ülkeye hizmet ettirecekti. Nitekim de öyle oldu.

    Tayip Erdoğan’ın milletvekilliğine izin verilmedi; AKP tek başına iktidar olmuştu ama genel başkanı milletvekili değildi. Bu yüzden hükümeti Abdullah Gül kurdu. Bu arada Tayip Erdoğan Avrupa Birliği başkentlerinde ve Washington’da devlet başkanları protokolü ile kırmızı halılar üzerinde karşılanıp uğurlanıyordu. Uzun süre bu ülkeler arasında mekik dokuyan Tayip Erdoğan’ın giderek umutları tükenmeye, yıldızı sönmeye başlarken, Başbakan olarak karizma yapan Abdullah Gül’ün yıldızı parlamaya başlamıştı.

    Recep Tayip Erdoğan dış güçlerden ve onların içerideki uzantılarından ümidini tamamen kesince millî derin devlet kendisine sahip çıktı ve Siirt formülü ile milletvekili seçtirip Başbakanlığa getirdi.

    Ondan sonra durumu bir süre izleyen dış güçler ve içerideki uzantıları artık adamakıllı millî derin devlet kontrolüne girdiğini tespit edince bu kez Turgut Özal ve ANAP iktidarına karşı yürütülen karalama kampanyalarını ve suikast girişimlerini Başbakan Erdoğan ve AKP iktidarı karşısında başlattılar.

    Ancak bu süreçte millî derin devlet AKP iktidarı üzerinden Merkez Bankası’nı, Çankaya Köşkü’nü, YÖK’ü, üniversiteleri, askeri ve sivil bürokrasiyi, yargıyı ele geçirerek sistemi bütünüyle kontrolüne geçirdi. Böylece dış güdümden kurtarılan ve millileştirilen menfi sermaye, medya, siyaset müspet hale getirildi.

     

    Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarının birlikte iktidara rest çekip istifa etmeleri Cumhuriyet tarihinin en büyük krizi olmaya adayken birkaç saat içerisinde çok kolay çözülüp halledilebildiyse eğer; bu müspet sermaye, müspet medya, müspet siyaset üçlüsü sayesinde mümkün oldu.

    CHP’nin bu kriz karşısındaki tutumu tamamen müspet ve ülke yararına olmuştur. MHP keza krizin çözümünde asla olumsuz bir yaklaşım sergilemeyerek olabildiğince müspet davranmıştır. Hatta BDP de Abdullah Öcalan ile birlikte müspet bir siyaset izlemeye çalışırken dış güdümlü Kandil yönetimi tarafından etkisizleştirilmek isteniyor.

    Ancak bu da terörün toplumsal bir tabandan mahrum kalıp bölücü faktör olmaktan çıkmasına yol açacaktır. Çünkü terör toplumsal taban bulamadan asla Türkiye’yi bölemez. Toplumsal desteği olan ise İmralı ve BDP’dir, Kandil’in hiçbir tabanı yok.

    Türkiye bu duruma kendiliğinden gelmediği gibi yalnız AKP iktidarı döneminde de gelmiş değildir. Bu, Erbakan’ın 40 yıl yürüttüğü Millî Görüş mücadele süreci sonunda gelinen bir durumdur. Millî Görüş mücadelesi Erbakan’ın kurduğu sadece 5 tane siyasi parti ile yürütülmedi. Aynı zamanda Erbakan’ın kurup yönettiği millî derin devlet yapılanması ile de bu mücadele çeşitli şekillerde ve değişik yöntemlerle desteklendi.

    Erbakan son döneminde millî derin devlet mekanizmasını kendisi olmadan da işleyebilir duruma getirerek Türkiye’yi Millî Görüş hedefleri doğrultusunda geri dönülmez noktada bırakıp öyle hayata veda etti.

    Ancak Erbakan millî derin devlet aracılığıyla kontrol edip yönettiği ANAP ve AKP iktidarlarına asla resmen sahip çıkmadı; Millî Görüş’ün tek temsilcisi dediği Saadet Partisi Genel başkanı olarak son nefesini verdi. Hiç şüphesiz ki bunun çok büyük bir anlamı vardır.

    Bunun anlamı şudur: Dün ANAP iktidarı ülkeye büyük hizmetler yaptı. Bugün ise AKP iktidarı yine büyük hizmetler yapıyor. Ancak bir ülkeye hizmet sürgit göz kararı ve el yordamı ile yapılamaz. Bir sistemin kurulması ve öyle hizmetlerin yürütülmesi gerekir. Oysa ne ANAP ve ne de AKP böyle bir sisteme sahip oldu. ANAP bu yüzden dağıldığı gibi AKP de bu nedenle önünde sonunda dağılır.

    Çünkü kurumsal oluşumu ve yapılanması bir sistem partisi olmaya ya da bir sistem kurmaya uygun değildir. Turgut Özal sonrası ANAP gibi Tayip Erdoğan sonrası AKP de ister istemez dağılacaktır.

    Ancak Millî Görüş’ün tek temsilcisi Saadet Partisi Adil Düzen sistemini kurup iktidar yapmaya aday parti olarak büyük bir gelecek vaat etmektedir.

    Erbakan sağlığında Saadet Partisi’nin başına Numan Kurtulmuş’un getirilmesine fırsat verip sonra ebedi olarak Millî Görüş’ten tasfiye etti. Böylece büyük ve kesin bir tehlikeden kurtardı.

    Şu anda Saadet Partisi’nin başında Millî Görüş’ten pek anlamayan Prof. Dr. Mustafa Kamalak var. Oğuzhan Asiltürk ise onun üzerinden Başta Saadet Partisi, Millî Görüş kuruluşlarını kontrolü altına alıp başına karanlık odanın hazırladığı bir yönetimi getirmeye çalışıyor. Bu asla mümkün değildir, başaramaz.

     

    Kaldı ki Erbakan’ın ülke yönetimini teslim ettiği millî derin devlet mekanizması Saadet Partisi’nin başka ellere geçmesine asla izin vermez. Nitekim Numan Kurtulmuş da Saadet Partisi teşkilatı desteği ile değil, yargı sayesinde tasfiye edilebildi. Yargıya o kararları, millî derin devlet mekanizması olmasa kim aldırabilirdi?

    Ey Millî Görüşçüler; istikbal sizindir, Saadet Partisi’ne sahip çıkın. Nasıl ki Hz. Muhammed (SAS) sonrası çıkan ihtilaflar İslam’ın önünü kesmek yerine aksine parlayarak hızla yayılmasına yol açtı ise; Millî Görüş de Erbakan’dan sonra içeride ve dışarıda kurduğu mekanizmalar sayesinde çok kısa sürede Türkiye ve dünyaya hâkim olacaktır.

    Bu Allah’ın vaadidir, Allah vaadinden caymaz!

    İnanıyorsanız en üstün sizsiniz… Zafer inananlarındır ve zafer yakındır.”[1]

    Şimdi burada yanlışlığı açıkça sırıtan şu üç noktaya dikkat çekelim:

    1-  Zan ve iddia edildiği gibi Erbakan sonrası kongrede, SP sadık ve sağlam kadroların değil, tamamen Oğuzhan Asiltürk’ün kuklası insanların eline geçmiş durumdaydı.

    2-  Meşhur iki Necdet Paşayı devre dışı bırakıp Necip Torumtay’ın Genel Kurmay Başkanlığı yolunu açan da Turgut Özal’dı. Rahmetli Torumtay emekli olduktan sonra yazdığı kitapta istifa nedenini açıklarken:

    “Türk ordusunu Kuzey Irak bataklığına sokmaya çalışanlar, Milli çıkarlarımızın değil dış odakların (yani Amerika’nın) hesaplarına hizmet edildiğinin farkında olmalıydı” ifadelerini kullanmıştı.

    Burada şu tarihi gerçeğin hatırlanması lazımdı.

    Mustafa Kemal, çözümü siyonist Yahudi güdümlü Cemiyeti Akvam’a (Birleşmiş Milletlere) havale edilen ve Türkiye’den koparılması hedeflenen Musul ve Kerkük’te fiili bir durum oluşturmak ve elimizi güçlü kılmak için, Kazım Karabekir Paşa’ya yeterli bir askeri harekatla bu bölgeye girmesini emretmiş, ancak hala anlaşılamayan bahanelerle, Kazı Karabekir bu emri yerine getirmekten kaçınıp, ordudan istifa ederek Meclise kapağı atmış ve Atatürk’e muhalefet başlatmıştı.

    Şimdi soruyoruz:

    Musul ve Kerkük’e (yani Kuzey Irak’a) girip kontrol altına almak Milli ve anti siyonist bir hedefse, niye Atatürk’e hain ve Süfyan muamelesi yapılmaktadır?

    Yok, eğer bu girişim emperyalizme hizmet ise, niye Turgut Özal kahraman sayılmaktadır? Kaldı ki sadece dönemin GKB. Necip Torumtay değil, Özal’ın kendi eliyle partinin başına getirip Başbakan yaptığı Yıldırım Akbulut ve Bakanları da bu harekata karşıydı.

    3-   Erbakan Hoca’nın da defalarca vurguladığı gibi, Türkiye’nin Irak işgaline ve batının vahşetine ortak olması, sadece emperyalizmin (Yahudi ve Hıristiyan zalimlerin) işine yarayacaktı.

    4- Bütün İslam alimleri ve Kur’an müfessirleri aşağıdaki ayetten şu hükümleri çıkarmaktadır:

     

    “Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları dost ve yönetici tutmayın (onların velayet ve himayesine sığınmayın)! Zira, onlar, biribirinin dostudurlar. Sizden her kim onları dost ittihaz ederse, o kimse de onların (sınıfında ve safında sayılır). Şüphesiz Allahu Teala, (Yahudi ve Hıristiyanları dost edinen) zalimleri asla hidayete ulaştırmayacaktır.”[2]

    Yani: “Ey müminler! Yahudi ve Hıristiyanları:

    a-   Din ve inanç noktasında onları dost tutmayın; makbul ve meşru oldukları yönündeki yalanlara kanmayın.

    b-   Savaşlarda onlara yardımcı olmayın ve onlara arka çıkmayın. Zulüm ve tahribatlarına taşeronluk etmeye kalkışmayın.

    c-   Onların batıl kural ve kurumlarına, bozuk örf, adet ve ahlaklarına uymayın.

    d-   Onları veliyyü’l umûr, yönetici ve karar verici yapmayın, onların şeytani plan ve projelerinde görev almayın.

    e-   Onlara ta’zimde ve medhu senada bulunmayın.

    f-    Onları kalben sevmeyin ve asla güven duymayın.

    g-   Dünyevi ve uhrevi muamelatta onları sırdaş ve yoldaş saymayın diyalog kılıfıyla siyonist Yahudileri ve Hıristiyan emperyalistleri meşrulaştırmayın muhterem ve muteber konuma taşımayın..

    h-   Onları cizye vasıtasıyla devamlı zillet içerisinde bırakın; size karşı şevket ve kuvvet sahibi olmalarına fırsat tanımayın.

    Irak işgalini ve Barbar Batılıların BOP çerçevesinde diğer İslam ülkelerine müdahalesini “21. Haçlı seferi ve siyonizmin dünyaya hakimiyet hedefi” olarak niteleyen Erbakan Hoca’yı böyle bir vebalin perde arkası müsebbibi ve işbirlikçisi göstermek, şeytanı bile şaşırtan bir iddiadır.

    Kendi ülkelerini hedef haline getireceği ve büyük risklere iteceği için Belçika gibi batılı devletlerin bile kabul etmediği “Füze savunma sistemlerinin” Türkiye’ye konuşlanacağını Dışişleri yetkilileri artık resmen açıklamış bulunmaktaydı. Bu sistem aslında İsrail’i korumak amaçlı bir ABD-NATO planıydı. Son zamanlarda İsrail’e karşı horozlanmaların da, aslında halkımızın havasını almaya ve İran’ı hedef alan bu füze savunma sistemine karşı tepkileri bastırmaya yönelik bir tiyatro olduğu sırıtmaktaydı.

    [1] www.elaziz.com / İŞTE “MÜSPET” SİYASET / 10 Ağustos 2011

    [2] Maide: 51




    Bu Haber 6213 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS