• ERKEN SEÇİM ERDOĞAN’IN KURTULUŞ ŞANSI MIYDI? YOKSA MİLLETE SON ŞANTAJI MIYDI?

    ERKEN SEÇİM ERDOĞAN’IN KURTULUŞ ŞANSI MIYDI? YOKSA MİLLETE SON ŞANTAJI MIYDI?

    28 Kasım 2017

     
    | Devamı



    ERKEN SEÇİM ERDOĞAN’IN KURTULUŞ ŞANSI MIYDI? YOKSA MİLLETE SON ŞANTAJI MIYDI?


    Siyasette Strateji Fırtınası mı, Yoksa Kısırların Kapışması mı?

    AKP iktidarı ve tabi özellikle Genel Başkanı Erdoğan; muhalefet daha fazla organize olup etkinliğini arttırmadan ve hele MHP ile oluşan ittifakın havası ve heyecanı soğumadan 2019’daki seçimleri 2018 yaz sonuna alarak Demukratur Saltanatını sürdürme hesabındaydı. Bu erken seçim olasılığı, zaten kulağı delik kulislerde ve güvenilir kaynak(!) mahfillerde çoktandır konuşulmaya başlanmıştı. Elbette herkesin bir hesabı varsa, Cenabı Hakk’ın da bir planı vardı ve Allah ezeli takdir programında asla yanılmayandı. Bakalım Erbakan’a ve Milli Görüş davasına hıyanet karşılığı iktidara taşınan Sn. Erdoğan’ın bu son fırsatçılığı kurtuluşuna mı, yoksa gaflet ve dalalet temelli şahsi ve siyasi emellerinin kökünün kurutuluşuna mı yol açacaktı?

    Evet-hayır, yüzde 50+1 ve seçim ittifakları yeni bir planın parçalarıydı: İki partili meclis hesapları…

    Meclis’te bir yanda giderek yakınlaşan AKP-MHP iktidar ortaklığına, diğer yanda CHP-HDP ittifakına doğru kayılmaktaydı. Bir yanda 16 Nisan referandumunun Türk toplumunu ortadan ikiye bölen evet-hayır kamplaşması, diğer yanda 2019’a doğru yüzde 50+1 için seçim sisteminde düşünülen “seçim ittifakı”… Türkiye için iki partili Meclis planını gündeme taşımıştı… Türkiye, 16 Nisan sonrası dalgalanan siyasi yapısında, 2019’a (veya 2018 yazına) doğru yeni planlar konuşulmaktaydı. Buna göre partileri birbirine yaklaştıran, birbirleri ile seçim ittifakına el veren ve Meclis’te iki büyük parti ile sonuçlanacak bir siyasi sürecin dizayn edildiği anlaşılmaktaydı. Türkiye bu tabloyu 1950’deki Demokrat Parti - CHP ikili siyasi yapısından sonra tam olarak 2002 seçimlerinde yaşamıştı. Seçime ilk kez katılan ve bir yıl önce kurulmuş bulunan ve Erbakan’a hıyanet karşılığı önü açılan AKP, aldığı yüzde 34 oy ile neredeyse anayasayı değiştirecek çoğunlukta tam 365 milletvekili çıkarmıştı. Parlamento’ya giren ikinci parti ise yüzde 19 ile CHP olmuş ve 177 milletvekili çıkarmıştı. Yani oy kullanan milli iradenin sadece yüzde 53’ü Meclis’e yansımıştı. Aksi yönde oy kullanan yüzde 47’nin milli iradesi ise hiç istemedikleri partilerce kullanılmıştı. Şimdi Türkiye, 2019 öncesi, Meclis’te bulunan AKP - MHP ile CHP - HDP birlikteliğine doğru bir sürece kaydırılmaktaydı. Bu tezi destekleyen bir gelişme olarak MHP lideri Devlet Bahçeli, partisinin Meclis grubunda yaptığı konuşmada 15 Temmuz sonrası üstlendikleri görevi devam ettireceklerini belirterek, “Yeni sistemin tesisi için AKP ile yan yana mücadele ederiz… MHP 2019 seçimlerine kadar AKP ile birlikte hareket edecektir”ifadelerini kullanmıştı.

    Erdoğan’ın Kafasında İki Partili Sistem mi Vardı?

    Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yol haritasında ise ABD’deki gibi Demokratlar ve Cumhuriyetçiler gibi iki partili, üçüncü partinin dahi yer almadığı bir siyasi sistemin olduğu vurgulanmaktaydı. Oysa iktidar, 2016 cumhurbaşkanlığı sistemi anayasa değişikliğini, yönetimde istikrar sağlanacağı için temsilde adalet adına yüzde 10 seçim barajını dahi kaldırarak, ülkedeki bütün siyasi düşüncelerin TBMM’de adaletle temsil edileceği vaadiyle savunmuşlardı. Sn. Devlet Bahçeli’nin grup konuşmasında yaptığı çıkış, bazılarını şaşırtmıştı. Oysa, bu gidişin AKP ile MHP arasında bir seçim ittifakı doğuracağı açıktı. Belki sürpriz olan, sadece bu ittifakın bu kadar erken açıklanmasıydı. İki parti, neredeyse bir buçuk yıldır siyaseten zaten aynı kulvarda koşmaktaydı. Referandumda denenen bu ortaklığın 2019 seçimlerine “ortak liste” olarak yansıması doğaldı. Her iki partinin de sayısal anlamda bu siyasi evliliğe ihtiyacı olduğunu söyleyenler vardı. Ama bu ittifakın arkasında daha başka hesaplar aranmalıydı. İktidar açısından MHP ile ittifakın bir mantığı daha vardı; ki o da Tayyip Erdoğan’ın farkında olduğu, muhalefetin hâlâ tam anlamıyla kavrayamadığı bir durumdu: Yani bundan sonra artık “siyasi partilerin” hiçbir önemi kalmayacaktı. Çünkü Türkiye 16 Nisan’da başkanlık sistemine geçmiş bulunmaktaydı ve siyasi partiler bundan sonraki aşamada sadece başkan adayının belirlenmesinde rol oynayacaktı. Bunu ilk anlayan Erdoğan, seçim sonuçlarını ve kamuoyu yoklamalarını önüne almış, harıl harıl 2019’da kendi markasını parlatacak bir siyasi oyun kurmaya çalışmaktaydı. Muhalefet ise 2019’a hâlâ parlamenter sistem mantığıyla yaklaşmaktaydı. Güya muhalefet yapmaya ve Meclis’i anlamlı kılmaya uğraşmaktaydı. Oysa muhalefetin yapması gereken, yüzde 50+1’e odaklanmaktı. Yani muhalefetten beklenen yüzde 50’lik muhalefet bloğunun oyun kurucu güce ulaşmasıydı. Çünkü asıl sorun henüz ortada ne 2 yıldır sivil toplumda gündem olan “demokrasi bloku” vardı, ne de yüzde 50’ye hitap edebilecek bir aday saptanmıştı.” uyarıları haklıydı.

    Yeni seçim ittifakları ve cepheleşme blokları ortaya çıkacaktı!

    İYİ Parti lideri Meral Akşener, Cumhurbaşkanlığı seçiminde CHP ile ittifak yapacakları iddialarına ilişkin konuşurken; 2019 seçimlerine tek başlarına gireceklerini ifade ederek ikinci tur için ise açık kapı bırakmıştı. Edirne'nin Havsa ilçesinde Hayvan Pazarı'nı gezdikten sonra Edirne şehir merkezine geçerek kadınlarla bir araya gelen Akşener, gazetecilerin, NATO tatbikatındaki skandalla ilgili sorusu üzerine, gerçekleşen tabloyu kınadıklarını ve özür dilenmesinin Türkiye açısından önemli olduğunu vurgulamıştı. Akşener, 2019 Cumhurbaşkanlığı seçimlerine tek başlarına gireceklerini ifade ederek, "CHP ile bir aday çıkarmanın yanlış olduğunu düşünüyorum. Onlar açısından da bizim açımızdan da Türkiye açısından da. Ama ikinci tura kim kalırsa o hayır blokundan elbette ki biz sonuna kadar onun yanında durup çalışacağız. Cumhurbaşkanlığı seçiminde birinci turda bütün siyasi partilerin adaylarını çıkarabilmelerini diliyoruz" sözleriyle CHP ile aynı cephede yer alacaklarını açıklamışlardı.

    Türkiye hızla 2019 seçimlerine yaklaşırken, iktidar partisinde de seçim yasalarında ittifaklara imkân veren çalışmalar hızlanmıştı. Bu konuda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın partiler arası ittifaka izin veren bir yasa değişikliğinin talimatını verdiği konuşulmaktaydı. Son günlerde yayınlanan anketlerde iktidar oylarının Haziran 2015 düzeylerinin, yani yüzde 40’ların altında çıkması, yüzde 50+1 için seçimlerde siyasi ittifaka imkân veren acil çalışma yapılmasını gündeme taşımıştı. Bu kapsamda Meclis’e sadece üç partinin girmesini sağlamak amacıyla yüzde 10 barajına dokunulmayacağı kulislere yansımıştı. Seçimlerin birinci turunda cumhurbaşkanlığını almaya dönük ittifak değişikliğinde, partilerin bazı Avrupa ülkelerinde olduğu gibi seçim ittifakı yapmasını yasallaştıracak düzenleme için düğmeye basılmıştı. Bu sistemde partiler seçimlerden önce hangi parti ile ittifak yapacağını deklare edecek. Seçimde ittifak yapan partilerden biri diyelim ki cumhurbaşkanı olurken, yapılacak düzenleme ile cumhurbaşkanı yardımcısı da partili olacaktı.Henüz istişare ve tartışma aşamasında olan düzenleme uyum yasaları kapsamında Meclis’ten çıkarsa muhtemel bir AKP - MHP seçim ittifakı doğacak. CHP ve HDP’nin de yer aldığı ‘Hayır Bloku’na ise Meral Akşener’in İyi Partisi de katılacaktı. Ancak bu değişikliğe partinin bazı isimlerinin, “Parti oy kaybediyor, erimeyi getirir” kaygısıyla itiraz ettiği ortaya çıkmıştı.

    Böylece İYİ Parti’nin kurulmasından sonra MHP’nin AKP’ye daha da bağımlı hale geldiği konuşulmaktaydı?

    Devlet Bahçeli önce yüzde 10’luk seçim barajını tartışmaya açmış, ardından da 2019 seçimlerine dek Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve AKP hükümetinin yanında olduğunu açıklamıştı. Herhalde; Bahçeli ve MHP sözcüleri açıkça söylemiyorlardı ama, yüzde10 barajı ile 2019 seçimlerinde Meclis’te grup kuramayacakları endişesini taşımaktalardı. Halbuki daha önce yüzde 10 barajının düşürülmesine en şiddetli itirazları hep MHP ve Bahçeli yapmıştı. Bu zincir 2015 seçimlerinde kırılmış; 7 Haziran 2015 seçiminde HDP yüzde 13,1 oy almıştı. (MHP yüzde 16,3 idi.) Tekrarlanan seçimde, 1 Kasım’da ise MHP’nin yüzde 11,9 oyuna karşın HDP yüzde 10,8 aldı ama Meclis’teki sandalye sayısında MHP’yi geçerek üçüncü sıraya taşınmıştı. Sivil PKK olan HDP eş-başkanı Selahattin Demirtaş’ın kendisinin tutuklanmasının gerçek nedenlerinden birisinin de AKP-MHP ittifakına zemin hazırlamak olduğu iddiaları herhalde bu tahminlere dayanmaktaydı. Daha önce “parti içi muhalefet” diye anılan milletvekillerin Meral Akşener altında İYİ Parti’de toplanmaları MHP’yi daha da zorlamaya başlamıştı.” tespit ve tahminlerinde haklılık payı vardı.

    AKP kurmaylarına göre: AKP - MHP ittifakının yararları ve zararları

    Erdoğan ile Bahçeli, başkanlık sistemi için işbirliği yapmıştı. Erdoğan,16 Nisan sürecinde Bahçeli’nin tarihi bir görevi ifa ettiği kanaatini taşımaktaydı. O nedenle MHP lideriyle Meclis’in açılışında iki günde üç kez buluşmuşlardı. Daha sonra Külliye’de bir görüşme yapılmıştı. Aslında Erdoğan, MHP Genel Merkezi’ni ziyaret etmeyi planlanmıştı. Bu düşüncesini partisinin yetkili kurullarının toplantısında paylaşmış. “Sizin cumhurbaşkanı olarak oraya gitmeniz doğru olmaz. Ayrıca biz iki ayrı partiyiz, MHP Genel Merkezi’ne ziyaretiniz yanlış anlaşılır” şeklindeki değerlendirmeler üzerine bundan geri adım atmıştı.

    MHP ile İşbirliğinin Zararları

    AKP’de MHP ile seçim ittifakına ilişkin değerlendirmeler yapılmaktaydı. İttifaka soğuk bakanlar şu tezleri savunmaktaydı:

    1- MHP ile ittifaka kızacak olan Kürtleri kaybederiz, Kürt oyları HDP’ye kayacaktır.

    2- Geçmişte yapılan seçim ittifakları partilere yarar sağlamadı. SHP ile HEP, ANAP ile BBP seçim ittifakı yaptı, başarılı olmamıştır.

    3- 16 Nisan’da AKP ile MHP’nin oyları toplandığında yüzde 61 evet çıkacağı sanılmıştı; ancak 51.4’te kalmıştı.

    MHP ile İşbirliğinin Yararları

    MHP ile ittifaka sıcak bakanlar ise:

    1- Suriye ve Irak’ta Kürt devletinin kurulma hazırlıklarının yapıldığı bir sırada iki partinin ittifakının Türkiye’nin bekasına hizmet edeceği görüşünü dile getiriyorlardı.

    2- “Başkanlık sistemini birlikte getirdik, birlikte hayata geçiririz” tezini savunuyorlardı.

    3- 1991 seçimlerinde Erbakan, Türkeş ve Aykut Edibali tarafından gerçekleştirilen Refah-MÇP ve IDP ittifakının tabanda sinerji meydana getirdiğini hatırlatıyorlardı.[1]

    Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın talebi doğrultusunda AKP’li belediyelerde yaşanan istifalar sonrası ikinci bir dalganın kopacağı ve bunun CHP'li belediyeleri de kapsayacağı konuşulmaktaydı. İddianın sahibi Posta Gazetesi yazarı Candaş Tolga Işık’tı. Işık, Kılıçdaroğlu'na listenin gittiğini bile yazmıştı.Tolga Işık, "Belediyeler operasyonunda ikinci dalga" başlıklı yazısında; istifaların ikinci dalga operasyonuyla devam edeceğini açıklamıştı. İstifaların il belediye başkanlarıyla sınırlı kalmayacağını hatırlatan Candaş Tolga Işık, "Ne kadar doğru ne kadar söylenti yakında göreceğiz ama Esenyurt, Bahçelievler ve Üsküdar belediye başkanlarının adı geçiyor."ifadelerini kullanmıştı. Bu girişimlerin CHP cephesini zorlama amacı taşıdığı da açıktı.

    TBMM eski Başkanı Bülent Arınç, "40 yıldır tanırım" deyip kefil olduğu 82 yaşındaki FETÖ tutuklusu Mustafa Türk'ün halâ cezaevinde tutulmasına karşı çıkmıştı. Arınç'ın tepkisinden Vatan Partisi lideri Doğu Perinçek de nasibini almıştı.

    TBMM Eski Başkanı Bülent Arınç, FETÖ soruşturması kapsamında 1 yıldan fazla bir süredir tutuklu bulunan Manisalı hemşehrisi 82 yaşındaki Mustafa Türk'le ilgili çok sert bir açıklama yapmıştı. Sosyal medyada dolaşan Mustafa Türk'ün eşinin "Mustafa Türk'ü Bülent Arınç'a sorun" başlıklı video üzerine 2 sayfalık yazılı bir açıklama yapan Arınç, "40 yılı aşkın süredir tanırım" dediği Türk'e sahip çıkmıştı. Manisa'da FETÖ konusunda Mustafa Türk'ten önce de benzer bir mağduriyet için devreye girdiğini belirten Arınç, "Mağduriyeti Adalet Bakanlığının o dönemdeki en üst yetkilileri nezdinde dile getirdiğimde 'ilgileneceklerini' söylemişler fakat kanser hastası tutuklu şahıs tahliye edilmemiş ve ağır cezaevi şartlarında ölmüştü! Şahsın cenaze namazı kılınırken 'ilgililer' beni arayarak 'tahliye oldu" demişlerdi. Ne ölümden, ne cenazeden ne de tabut içinde tahliyeden haberleri vardı"ifadelerini kullanmış ve açıkça AKP yönetimine çatmıştı. 

    "82 yaşında, çok ciddi sağlık sorunları olan ve başkasından yardım almadan hareket edemeyen yaşlı bir insanı tutuklu yargılayan ve ellerini kelepçeleyen irade milletin iradesi değildir!"  diyen Bülent Arınç: “O irade, 'hukuk, siyasetin köpeğidir' diyen ve Mustafa Türk örneğindeki gibi mağduriyetlere yol açan hukuksuz yargı süreçleri için, büyük bir sevinçle 'Türk yargısı son 50 yılın altın devrini yaşıyor' diyenlerin iradesidir.” ifadelerini kullanmıştı. Arınç’ın büyük harflerle dile getirdiği iki sözü Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek de kullanmıştı. Perinçek Habertürk'teki bir programda"Hukuk siyasetin köpeğidir" demiş, bir basın açıklamasında da FETÖ soruşturmalarıyla ilgili olarak "Türk yargısı son 50 yılın altın devrini yaşıyor" tespitini yapmıştıBu çıkışlardan sonra Sn. Erdoğan’ın ve Devlet Bahçeli’nin ittifak ihtiyaçları daha iyi anlaşılmaktaydı!

    Bu küstahlıklarına karşı, NATO’yu kınamak ve tatbikattan ayrılmak yetmez; bütün ilişkilerimizi askıya almak lazımdı!

    8-17 Kasım 2017 tarihleri arasında Norveç’te gerçekleşen NATO tatbikatında Atatürk ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın hedef gösterilmesi sonrasında NATO’dan açıklama yapılmış; tatbikatta Atatürk ve Erdoğan’ın hedef gösterilmesiyle ilgili olarak bir teknisyen ve subayın ordudan atıldığı hatırlatılmıştı. NATO’da gerçekleşen skandalın iki boyutu vardı. Birinci küstahlık; Atatürk resmiyle ilgili olarak bir teknisyen tatbikatta düşman saflarını temsil etmek için internette bulduğu Atatürk fotoğrafını kullanmıştı. Tatbikat esnasında Türk subaylarının olayı tespit etmesi sonrasında teknisyen görevden geçici olarak alınmıştı.

    İkinci küstahlık; NATO içindeki sosyal medya paylaşım sitesinde Cumhurbaşkanı Erdoğan adına açılan sahte hesapta Türkiye aleyhine paylaşımlar yer almıştı. NATO’nun Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’ndaki Türk subayların tespiti sonrasında sahte hesap açan kişinin Türkiye kökenli, PKK yandaşı ve Kürt asıllı bir Norveç subayı olduğu ortaya çıkmıştı. Söz konusu PKK yandaşı ve Kürt asıllı subay da ordudan uzaklaştırılmıştı. Bütün bunlar NATO’nun ve Amerika’nın, Türkiye’nin değil PKK’nın arkasında yer aldıklarının ve resmen dile getirmeseler de, fikren ve fiilen Türkiye’yi düşman saydıklarının acı ve açık bir kanıtıydı. Bu skandallara rağmen, NATO’yu kınamak ve katılımcı askerleri geri çağırmak değil, en azından geçici de olsa bütün ilişkilerimizi askıya almak lazımdı!

    Bu arada NATO ve arkasındaki Siyonist odaklar; acaba bütün bu kışkırtıcı küstahlıkların, istismar için fırsat kollayan Sn. Erdoğan’a, yaklaşan 2019 seçimleri sırasında artı puan kazandıracağını, Türk toplumunda oluşacak haklı tepkilerin “Erdoğan’a oy” şeklinde sandığa yansıyacağını hesap edemeyecek kadar ahmak takımı mıydı; yoksa zaten bu sonuç hasıl olsun diye dolaylı destek mi sağlanmaktaydı?

    Hatırlayacaksınız: NATO'nun Norveç'te düzenlediği komuta kontrol amaçlı Trident Javelin adlı tatbikatta Atatürk'ün fotoğrafının, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın da isminin 'düşman taraf' olarak gösterilmesi haklı tepkilere yol açmıştı. Türkiye tatbikattaki 41 askerini geri çekme kararı almış. Skandal sonrasında NATO en üst düzeyde resmi özür dilemek zorunda kalmıştı. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar ise o sırada NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg ile Kanada’da bir görüşme yapmışlardı. Stoltenberg’in talebi üzerine yapılan görüşmede, Stoltenberg tatbikatta yaşanan olaydan dolayı NATO adına özürlerini aktarmıştı. Görevinden uzaklaştırılan personellerden birinin Türkiye kökenli Kürt asıllı bir PKK yandaşı olması ise kafa karıştırıcıydı. Bu küstahlığın bir medya teknisyeninden ve Norveç ordusunda görevli bir sivil personelden kaynaklandığının belirtilmesi Türkiye’yi avutma amaçlıydı. Norveç ordusu skandalda sorumluluğu anlaşılan (birisi Türkiye kökenli Kürt asıllı olmak üzere) iki personelin işine son verildiğini açıklamıştı.

    AKP iktidarının, küstahlıktan öte açıkça düşmanlık ve kışkırtıcılık kokan bu yaklaşımından dolayı; NATO’ya karşı gerekli ve yeterli tavrı aldığı, milli haysiyet ve hassasiyetlerimize tercümanlık yaptığı kanaati maalesef oluşmamıştı.

    Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar, Kanada'da düzenlenen Halifax Güvenlik Forumu’nda yaptığı konuşmada “ABD'nin terör örgütlerine verdiği desteği anlamlandırmakta zorluk çektiklerini” vurgulamıştı. Terör örgütüyle mücadele için başka bir terör örgütüyle iş birliği yapmanın mantıksızlığına dikkat çeken Akar, teröristlere verilen silahların Türk vatandaşlarına döndüğünü hatırlatmıştı. Akar'ın bu sözleri üzerine salonda bulunan Amerikalıların pek memnun kalmadığı anlaşılmıştı.

    ABD ve NATO Türkiye'nin Rusya'dan aldığı S-400 füze savunma sistemleriyle ilgili açıkça tehditlere başlamıştı. Son açıklamayı ABD Hava Kuvvetleri Müsteşar Yardımcısı Heidi Grant yapmıştı.

    ABD Hava Kuvvetleri Müsteşar Yardımcısı Heidi Grant, Rusya'dan S-400 füze savunma sistemleri satın alması halinde Türkiye'nin NATO teknolojilerine erişiminin kısıtlanacağını açıklamıştı. Hatta uluslararası saygınlığı olan “Defense News - Savunma Haberleri” dergisine konuşan bir Amerikalı askeri yetkili, Türkiye’nin Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi alması durumunda sadece NATO sistemine bağlanamamakla kalmayacağını, ortak üretimine katıldığı yeni nesil F-35 savaş uçağı konusunda da kısıtlamalar yaşayabileceğini hatırlatmıştı. İnsanın aklına Birinci Dünya Savaşı öncesi İngiltere’nin parası ödenen iki savaş gemisini vermemesi geliyor, sonrası malum.” diyenler haklıydı. S-400 füzeleri gerçekten NATO sistemiyle uyumlu çalışamıyordu. Dahası, Rus yapımı uçak ve füzeleri, örneğin diyelim Suriye’den gelecek tehdidi “düşman” olarak tanımıyordu. Ruslar ise yazılımın değiştirilmesine -en azından şimdilik- yanaşmıyordu. Cumhurbaşkanı Erdoğan “Yunanistan aldığında NATO sorun çıkarmadı” diyor ama S-300 füzeleri Yunanistan’a sorun olmuştu. NATO sistemine bağlanamıyor ve Girit’te bir askeri depoda çürüyordu.

    Başbakan Binali Yıldırım ABD ziyareti öncesi açıklamalarda bulunarak halâ; “Türkiye-Amerika müttefik iki ülkedir!” havasındaydı.

    Başbakan Yıldırım ABD ziyareti öncesi yaptığı açıklamada Türkiye ve ABD arasında bütün konuları ele alacaklarını belirterek, “Bu çerçevede yapacağımız ziyaretin ülkemizin ABD ile ilişkilerinin bulunduğu düzeyden daha ileri bir düzeye taşınmasına vesile olmasını ümit ediyorum. İnşallah bu ziyaret ülkemiz açısından verimli bir ziyaret olur. Türkiye-ABD müttefik iki ülkedir” açıklamasıyla açıkça halkımızı oyalamaktaydı.

    ABD müttefikimiz ise, kim düşmanımızdı?

    Cumhurbaşkanı Erdoğan NATO’daki “hedef skandalını” anlatırken: “Bu nasıl müttefiklik?” diyerek, farkında olmadan kendi Başbakanını da yalanlamıştı.

    “12 Eylül darbesinin yapıldığı gün hangi ülkenin ulusal güvenlik danışmanı hangi ülkenin başkanına “Bizim çocuklar başardı” demişti?.. 12 Eylül öncesi Türkiye çapında komünizmle mücadele dernekleri kurup bunlardan birinin başına FETÖ elebaşını oturtan ülke kimdi?.. Terörist başı Öcalan’ı 12 Eylül’de darbe yapılacağını söyleyerek Ortadoğu’ya kaçıran, Apo’yu 1990’ların sonuna kadar dünyanın dört bir yanında gezdiren, işi bitince Kenya’da elleriyle paketleyip Türkiye’ye veren ülkenin adı neydi?.. PKK’nın en kanlı saldırılarına imza attığı 1990’ların başında İncirlik’teki üssünden Kuzey Irak’taki teröristlere havadan destek yağdıran hangi ülkeydi?.. Teknik ve operasyon alt yapısını kendi gizli servisinin mutfağında hazırlatıp FET֒nün devlet içindeki militanlarına teslim eden 17-25 Aralık operasyonunun esas mimarı ülke hangisiydi?.. Türk halkının neredeyse tamamı tarafından 15 Temmuz FETÖ Darbe Girişimi'nin arkasındaki güç olduğuna inanılan ülke hangisiydi?.. 15 Temmuz Darbe Girişimi’nin arkasında FET֒nün olduğu bizzat Amerikan devletinin belgeleriyle sabitlenmişken hâlâ örgütün elebaşını ülkesinde koruyan, kollayan kimdi?.. Bütün bunları yapan bizim müttefikimiz, stratejik ortağımız, dostumuz ise, bizim düşmanımız kimdi?..” diyen yandaş yazara hatırlatmakta fayda vardı: Bre zavallı, bu sistemli soruları okurlarına değil, yağcılığını yaptığın iktidara ve Erdoğan’a sorman lazımdı…

    Rıza Sarraf kumpası ve AKP kurmaylarının telaşı!

    Aylardır hatta yıllardır kamuoyunu meşgul eden ve bir türlü gündemden düşmeyen Rıza Sarraf olayının perde arkasını ve AKP’nin elebaşlarıyla alakasını sezmek ve doğru tespit ve tahliller yapabilmek için şu sorular üzerinde kafa yorulmalıydı:

    1- Güya uluslararası hukuka ve ABD çıkarlarına aykırı olarak, Amerika’nın İran’a uyguladığı ambargoyu dolaylı yollarla ve hukuki hilekârlıklarla delip aşmakla ve bu konuda AKP iktidarıyla ve bazı Türk bankalarıyla çıkar ortaklığı yapmakla suçlanıp tutuklanan İran asıllı türedi iş adamı Rıza Sarraf’ı; a-Bu maksatla hazırlayıp-donatıp Türkiye’ye yollayan, b-AKP iktidarının parasal iştahını kabartıp Rıza Sarraf’la ilişkisini ve işbirliğini sağlayan, c-İleride Sn. Erdoğan’a ve iktidarına karşı bir şantaj unsuru olarak kullanmak üzere bütün bu irtibatlarını resmi kayıtlar ve kanıtlarla belgeleyip saklayan CIA’nın kendi elemanları ve Türkiye’deki adamları mıydı?

    2- Böyle bir kumpasın tuzakzedeleri ve Rıza Sarraf’ın işbirlikçileri değillerse, Sn. Cumhurbaşkanı’nın ve Sn. Başbakan’ın, çeşitli bahanelerle ve defaatle ABD ziyaretine gitmelerinin ve yetkililerle bu meseleyi görüşmelerinin altında ne yatmaktaydı? Sn. Erdoğan’ın ve Yıldırım’ın bu konudaki telaş ve tedirginlikleri başka neye bağlanmalıydı? soruları şüpheleri ve endişeleri gidermek için mutlaka yanıtlanmalıydı…

    3- Rıza Sarraf dosyası tatlıya bağlanacak ve rafa kaldırılacaksa; bu sonuç, hangi gizli tavizler karşılığı sağlanmış olacaktı? Suriye’deki gelişmeler, İsrail’le ilişkiler, Türkiye siyasetindeki yeni şekillenmeler, Milli çıkarlarımıza büyük zararlar verici ve geleceğimizi tahrip edici sözleşmelerle ilgili, demokrat kılıflı hangi gizemli tahribatlara taşeronluk yapılacaktı.

    İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, Rıza Sarraf davasının eski savcısı Preet Bharara ve savcı Joon H. Kim hakkında soruşturma başlatması, karşı atak mıydı, yoksa iktidarın derin kuşkularını mı yansıtmaktaydı?

    ABD'de görülen Rıza Sarraf davasıyla ilgili İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Amerikalı 2 savcı hakkında soruşturma açmıştı. Başsavcılıktan yapılan açıklamada: “ABD’nin New York Güney Bölge Mahkemesi’nde Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları hakkında devam eden yargılamada, Cumhuriyet Başsavcılığımızca daha önce soruşturmaya konu bir takım soruşturmalardaki bilgi, belge ve kayıtların delil olarak kullanıldığı iddiası üzerine yapılan inceleme ve araştırmalarda avukat Cathy Fleming’in New York Güney Bölge Mahkemesi’nde vermiş olduğu 30/10/2017 tarihli yeminli ifadeden de anlaşılacağı üzere, “Yargılama dosyasına sunulan belge ve delillerin çalıntı, sahte içerikli ve kaynağı belli olmayacak nitelikte olduğunu” beyan ettiği tespit edilmiş, söz konusu 15 sayfadan ibaret yeminli ifade ABD adli sisteminden internet üzerinden temin edilerek ifadede bahsi geçen verilerin kim tarafından ne şekilde elde edildiği ve mahiyetinin ne olduğu konusunda soruşturma başlatılmıştır” ifadeleri yer almıştı.

    Daha önce Türkiye, Rıza Sarraf'ın son durumu hakkında nota verip bilgi talebini aktarmıştı. Rıza Sarraf'ın itirafçı olduğu iddiaları da vardı. Gazeteci Fatih Altaylı Rıza Sarraf konusunda uyarılar yapmış ve Sarraf'ın itirafçı olması durumunda nelerin olabileceğiniyazmıştı.

    Rıza Sarraf'ın itirafçı olup olmadığı tartışılmaktaydı. Peki Sarraf itirafçı olursa başına ne belalar açılırdı? Bu sorunun yanıtını Fatih Altaylı: "Eğer durum bu ise, Rıza Sarraf yeni bir kimlik, yeni bir yüzle ABD’de yeni bir hayata başlayacaktır. Ve muhtemelen Türkiye’den sonra İran’a karşı da ABD tarafından kullanılacak bir unsur olacaktır" şeklinde yazmıştı. İyi de bu kuşkuların altında ne yatmaktaydı ve Fatih Altaylı niye iktidara yaranmaya çalışmaktaydı?

    ABD’deki tüm hâkim kararlarında sanık listesinde ismi en üst sıraya yazılan Rıza Sarraf’ın ismi son mahkeme kararında yer almamış, onun “itirafçı” yapılacağı tartışmaları yoğunlaşmıştı. Ve nihayet Başbakan Binali Yıldırım bunun kesinlik kazandığını açıklamıştı. Böylece ‘Sarraf itirafçı mı oldu’ tartışması ilk kez mahkemenin resmi belgelerine de yansımış, Mahkeme Hakimi Richard Berman, jürili duruşmaya günler kala verdiği kararda ilk kez ‘sanık’ bölümünden Rıza Sarraf’ın adını çıkartıp, tanık yapılmasını sağlamıştı. Hâkim Berman’ın 20 Kasım tarihli son kararında ise Sarraf’ın adı hiç yazılmamış, sanık bölümünde sadece ‘Mehmet Hakan Atilla’ ismi yer almıştı. İyi de Rıza Sarraf’ın konuşmasından niye bu denli kuşku duyulmaktaydı? Hangi bilgileri ve kirli ilişkileri deşifre etmesinden korkulmaktaydı? Ergenekon operasyonları sırasında FET֒cü polislere, ABD Konsolosluğu’nda Ergenekon operasyonları konusunda sunum yaptıran kişi olarak bilinenMetin Topuz ise 22 Mart günü WhatsApp hesabından açtığı “Zarrab” başlıklı grupta, 22 ay 31 gün önceden Sarraf’ın konuşacağını ve itirafçı yapılacağını açıklamıştı. 22 Mart 2016 saat 09.33’te WhatsApp’ta “O İranlı çok yakında konuşmaya başlayacak” buyurmuşlardı. Kehanet olmadığına göre Metin Topuz’un bu sözleri çok önceden planlanmış bir tezgâhtan haberdar olduğunun kanıtı mıydı?

    Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Rıza Sarraf davasına ilişkin: “Aynı tezgâhı Amerika’da kurdular” sözlerini değerlendiren ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü,“Türkiye’den aynı hikâyeyi daha önce duyduk” diye açıklama yapmış ve bu yöndeki iddiaların gülünç olduğunu söyleyecek kadar küstahlaşmıştı. Amerika Birleşik Devleti (ABD) Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Heather Nauert, Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep T. Erdoğan’ın Rıza Sarraf davasına ilişkin “17-25 Aralık tezgâhı başarısız olunca aynısını Amerika’da kurdular” sözlerini böyle yorumlamıştı.

    Tam da bu süreçte, Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin Soçi’de bir araya geldiği Suriye üçlü zirvesi tamamlanmıştı. Zirve sonrası açıklamalarda bulunan Putin, “Suriye toplumunun bütün kesimlerinin katılabileceği bir toplantının yapılması konusunda mutabık kaldık”açıklamasını yapmıştı. Ruhani de “Yapılacak kongrede bütün partiler, bu kongrede birleşecekler ve Suriye’nin geleceği için müzakere yapacaklar” ifadelerini kullanmıştı.Erdoğan ise “Siyasi sürecin hayata geçirilmesi konusunda görüş birliğine vardık”şeklinde konuşmuşlardı. Yani sonunda Sn. Erdoğan Beşşar Esad takımıyla aynı masada oturup çözüm aramaya razı olmuşlardı.

    “Türkiye Rıza Sarraf davasının başlamasına günler kala neden bu denli heyecanlıydı? Duruşmalar sırasında ortaya dökülecek bazı mahrem bilgilerin ülkemizin siyasi havasını bozacağı endişesi duyanlar da, bu bozulmanın ülkeyi ve dolayısıyla iktidarı sarsacağı beklentisiyle sevinip duranlar da, iki karşıt uçta heyecan duyuyorlardı… Başbakan Binali Yıldırım’ın ABD’ye kadar giderek Mike Pence (ABD başkan yardımcısıdır kendisi) ile görüşmesini bu davayla ilgili ‘Türkiye’nin son uyarısı’ olarak değerlendirenler bile çıkmıştı… ABD’deki Yargıcın jürili duruşmalar başlayana kadar savcılık iddianamesini gözlerden saklamaya yarayan ısrarlı kararları, yargılama sırasında gündeme taşınacak iddia ve ithamları gizli tutma çabası bu gerilimi daha da arttırmaktaydı… Amerikan basını da, gizemli ortamdan yararlanarak, spekülasyon üzerine spekülasyonla, dava üzerinden Türkiye’yi köşeye sıkıştırma çabasındaydı...

    Rahatsızım… Yargılama sırasında pek çok ismin gündeme taşınacağı, birden fazla bankanın işlemlerinin söz konusu olacağı, bu arada geçmiş hükümetlerde yer almış bazı bakanların da suçlanacağı bilgisi etrafta dolaşmaktaydı… İnanın, ülkenin her köşesinde bu dava konuşuluyor; sohbetlerin bel kemiğini bu dava işgal ediyor. Kulaklar New York’a çevrilmiş, her yeni haber niyet okuma yöntemiyle değerlendiriliyor... Gerçekten ne olabilir? Hatırlayınız… Bu davaya konu edilen işlemlerin bazısı 17-25 Aralık süreci (2013) içerisinde ülkemizde de gündeme gelmişti. Zaten o konuyu o zaman tapelerle gündeme taşıyan grubun, şimdilerde kendilerinden ‘FET֒ diye söz ediliyor, New York’taki davanın savcılarını da beslediği kanaati oluşuyordu. O günlerde, 17-25 Aralık sürecinin karanlığında, herhangi bir siyasi sonuca yol açmamış olan iddiaların, ABD’de dava konusu olunca Türkiye’de farklı bir sonuç doğuracağını düşünenler ne umuyor, neye dayanıyordu? Bu denli büyük heyecan neden duyuluyordu? Siyaseti etkileme beklentisi nereden kaynaklanıyordu? Ekonomi ile dava arasında kurulan irtibatın sebebi ne oluyordu? Rıza Sarraf ortada görünmeyince neden sorun yapılıyordu? “Ya itirafçı olduysa?” sorusuyla neler anlatılmak isteniyordu? Doğrusu ben bu soruların cevabını vermekte zorlanıyorum”diyen Fehmi Koru neyin endişesini taşımaktaydı veya kimleri ne ile uyarmaktaydı?

    Rıza Sarraf’ın itirafçı olması ya da işbirliği yapması zaten bilinen Türkiye-İran arasındaki ticaret ilişkisinin tescillemesi anlamını taşır. Bunu “teröre yardım” kılıfına sokmaya çalışacaklardır. Peki itirafçı olmasa mahkeme İran-Türkiye ticaretinde oynadığı rolü kanıtlayamaz mıydı? Bazılarına göre zaten Sarraf’ın önüne kendi ses kayıtları konacaktı. Bunları inkâr edemeyeceğine göre sonuç aynıydı. Şayet gidişat göründüğü gibi olur ve jürili mahkemenin önüne çıkarsa zaten söylenenleri reddetmesi zor olacaktı. Ortalama bir ABD’linin İran ve terör başlıklarında nasıl refleks vereceğini kestirmek kolaydı. O nedenle jüri çok büyük bir mucize olmazsa zaten Sarraf’ı suçlu bulacak ve 75 yıl ile ömür boyu arası bir “hüküm”de bulunacaktı.

    Peki bu durum hangi sonuçlara yol açacaktı?

    1- ABD, yargı eliyle Interpol’ü devreye sokup Sarraf’ın ifadeleri üzerinden istediği kişiyle ilgili tutuklama kararı çıkarırdı.

    2- Bu konu “Türkiye teröre yardım ediyor” başlığıyla BM Güvenlik Konseyi’ne taşınırdı. Ancak buradan da sonuç çıkmazdı ve herhalde Rusya bunu onaylamazdı.

    3- Türkiye’ye yönelik birtakım ambargoları devreye sokarlardı.

    4- “Türkiye, dolar kullanarak ve ambargoyu delerek beni şu kadar zarara uğrattı” deyip ABD’deki Türk mallarına el koyma girişiminde bulunurlardı” diyen yandaşların bu korkuları hangi “pis kokulardan” kaynaklıydı?

    Can Ataklı: “İktidar Sarraf konusunda derin bir nefes aldı” başlıklı bir yazı yazmıştı. O gün itibarıyla Sarraf'ın “Erdoğan'la hiçbir görüşme yapmadığını ancak üçüncü şahıslara sanki görüşmeler yapmış gibi konuştuğunu” söyleyeceğini ve Türk hükümetinin ricasıüzerine Federal Mahkeme Başkanının Sarraf'ı bu konuda sıkıştırmayacağını duyduğunu aktarmıştı. Sarraf o sırada son ara duruşmaya çıkacaktı. Ancak bir anda ortadankaybolmuş ve mahkeme çok net bir açıklama yapmamıştı. Sadece Sarraf'ın iyi olduğu, hapishanede bir saldırı olayına karıştığı bu nedenle başka bir yere taşındığını vurgulamıştı. Amerikan medyası bu gelişmeleri “Sarraf itirafçı oldu” yorumuyla kamuoyuna duyurmuşlardı. Yazara göre de: Sarraf itirafçı yapılmıştı. Ancak bu itiraflar iktidarın başınısıkıntıya sokan cinsten olmayacaktı. Sonuçta Türkiye bu davadan esaslı bir zararauğrayacaktı. Halen tutuklu olan Halk Bankası Genel Müdür yardımcısı ağır bir cezayaçarptırılacaktı. Aralarında AKP'li bakanların da olduğu bir grup Türk vatandaşınagıyaplarında hapis cezaları yağdırılacaktı. Halk Bankası'na hatta birkaç başka Türk bankasına da 50 milyar dolar ve üstü ceza kesilmiş olacaktı. Ama gözlediğim kadarıyla bütün bunlar olsa bile “acaba ucu bize dokunur mu, uluslararası bir davanın tarafı olabilir miyiz?” diye düşünen AKP Genel Başkanı bu davadan sıyrılacaktı. İşte son bir ay içinde yapılan yoğun diplomatik temasların ve Başbakan'ın Türkiye'nin gururunu ayaklar altına alarak Amerikan Başkan yardımcısı Pence ile yaptığı buluşmanın sonucu bunlardı. Bukanıya son birkaç gündür yandaş medyada yayınlanan haberleri ve televizyon tartışmalarını gözleyerek varıyorum. Anladığım kadarıyla yandaş kesimin tüm amacı AKP Genel Başkanı'nı işin içinden sıyırıp almaktı. Gerisini fazla dert etmiyorlardı. TV ekranlarında konuşan yandaş isimler Sarraf davasının tamamen bir cemaat operasyonusayıldığını, başta Amerika olmak üzere dünyanın birçok ülkesinin Tayyip Erdoğan'ıiktidardan indirmek için tezgâh üstüne tezgâh hazırladığını anlatıyorlardı. BöylelikleErdoğan hariç Türkiye aleyhine çıkacak bütün kararlar şimdiden hafifletilmiş hale sokulmaktaydı. Hapis cezaları tutuklu tek sanık dışında belki uygulanamazdı ama Halk Bankası'na para cezası verilirse bunu tüm millet olarak ödeyeceğimiz unutulmamalıydı. Ancak yandaşlar belli ki buna çoktan razıydı. Örneğin yandaşlardan biri rahatlıkla; “Velev ki, Halkbank'a dava açıldı. Sonlanması en az 1-1.5 yıl sürer. Varsayalım, yaptırımları delmekten suçlu bulundu ve ceza kesildi. Dünyanın sonu mu? Hatırlayın geçmişi… ABD, İran ambargosunu deldiği gerekçesiyle Credit Agricole, Commerzbank, Deutsche Bank, BNP Paribas ve Credit Suisse'e ceza kesmedi mi? Kesilen cezanın 8'de 1'ini ödediler. Bu ülkelerde, bu bankalara ceza kesildiğinde dahi bizdeki gibi kıyamet koparılmadı” deyip çıkmıştı. Yandaşların tamamı: “Ne olmuş yani, mahkeme biter Türkiye'ye para cezası verilir, zaten sekizde biri ödeniyor onu da öderiz olur biter bu kadar gürültü çıkarmanın âlemi var mı?”[2] havasındaydı. Yeter ki Genel Başkanlarının başı belaya sokulmasındı.

    ABD'deki Türk diplomatik kaynakları: "Gizli dosya içinde 20 civarında Türk subayının ismi var. Ancak Amerikalılar şu anda bu isimlerin açıklanmasını düşünmüyorlar"diyorlardı!

    "Arka kanallardan ne pazarlık yapılırsa yapılsındı, ABD Yahudi Lobileri gök kubbeyi yıkmayı kafaya koymuşlardı!"

    Havanın giderek ısındığı Kasım ayında Türkiye açısından çok sıkıntılı geçecek sürece doğru hızla kayılmaktaydı. Ankara siyasi kulislerinde seçim ittifakları konuşulmakta, hemen ardından gündem, Sarraf dosyasına gelip dayanmaktaydı. İtirafçı olduğu konusunda hemen hemen herkesin hemfikir olduğu Rıza Sarraf'ın ismini verdiği kişiler dilden dile dolaşmaktaydı. Ancak, gündeme getirilen bazı kritik sorular da vardı. Şöyle; "Dosyanın içerdiği tarihlerde Ali Babacan ekonomiden sorumlu Bakandı. Bankalar söz konusu ise olup bittiği iddia edilen işlerden onun habersiz olduğunu söyleyebilmek imkansızdı. Enerji Bakanı Taner Yıldız'dı. MİT Müsteşarı Hakan Fidan’dı... Bugüne kadar, ABD'den sızan bilgiler arasında neden bu 3 isim yer almamıştı?.."  R. Erdoğan ve ABD'ye nota verdiren yakın çevresinin aklına bu sorular hiç takılmamış mıydı?.. Ortalıkta konuşulan "200 numaralı dosya" kodlu gizli bir klasör vardı. Kaynaklarıma göre, "Aslında, Sarraf konuşacak ve açıklamayı yapacaktı. Burada asıl çarpıcı olan şey damat olacaktı. 14 madde halinde bazı şeyler internete yansımıştı... Orada ilginç bir söz vardı'Ben doğalgaz işine bakıyordum, petrol ile ilgilenen başka bir ekip vardı.'  Bu ekip kimlerden oluşmaktaydı?.. Muhtemelen bunun içinde Irak petrolü de vardı. O yıllarda tankerlerle petrol taşınıyordu. Yer gök tanker doluydu. O zaman ilginçtir çözüm süreci yaşanıyordu. Çözüm sürecinde bunlar hiçbir kısıtlamaya tabi olmadan yapılıyordu. Bu IŞİD'in petrolü mü, PKK'nın petrolü mü, Barzani'nin petrolü mü?.. Sorulmuyordu. Ben ister istemez düşünüyorum, çözüm süreci denen şey o petrol ticaretini rahatça yapmak için mi kurgulanıyordu?.. ABD medyasına yansıyanlara göre gizli bir klasör, Sarraf'ın itiraflarıyla oluşturulmuştu. Çünkü arkasından dalga dalga başka iddialar geliyordu. Hükümet, “Ben ambargoyu delmek zorundaydım. Türkiye ekonomisi için gerekliydi, bunu millet için yaptık.' Biz 'Vatanı milleti düşünüyoruz, ABD'nin elinde esir olan Sarraf ülkemize zarar veriyor. Aslında bu ABD'nin komplosudur ey vatandaş”[3] deyip kurtulmayı planlıyordu. Ve şimdi konuşulan ittifakları da bunun için yapıyordu. Ama bunların unuttukları ve hesaba katmadıkları bir şey vardı: Cenabı Hak imhal ediyor (mühlet ve fırsat veriyor), ama asla ihmal etmiyor, sonunda mutlaka hainleri ve zalimleri kendi eştikleri çukura düşürüyordu!..

     


    [1] Hürriyet – Abdulkadir Selvi

    [2] https://www.gazeteoku.com/yazar/can-atakli/229136/zarrab-konusu

    [3] https://www.gazeteoku.com/yazar/ahmet-takan/229043

































    Bu Haber 294 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS