• ERDOĞAN’IN “MİSAK-I MİLLİ” HEZEYANI VE YANDAŞLARIN TEMELSİZ HEYECANI__!!

    ERDOĞAN’IN “MİSAK-I MİLLİ” HEZEYANI VE YANDAŞLARIN TEMELSİZ HEYECANI__!!

    05 Nisan 2020

     
    | Devamı

    ERDOĞAN’IN “MİSAK-I MİLLİ” HEZEYANI

    VE

    YANDAŞLARIN TEMELSİZ HEYECANI

            

    27.02.2020 tarihinde Türkiye’nin güneyinde yer alan Suriye’nin İdlib kentinde, Rusya’nın desteklediği Suriye rejimine bağlı güçler, TSK’ya ait konvoya hava saldırısı yapmışlardı. Bu menfur saldırı sonucunda resmi beyanlara göre 36 askerimizin şehit düştüğü, onlarca askerimizin yaralandığı haberleri yüreklerimizi dağlamıştı. Suriye batağındaki korkunç tuzağı hâlâ göremeyen ve gereğini yerine getiremeyen Erdoğan iktidarının ucuz kahramanlık hevesleri uğruna Türkiye’nin göre göre bir felakete sürüklenmesine artık göz yumulamazdı. Milli savunma ve ülke çıkarlarımızı koruma yolunda elbette Aziz Milletimiz her türlü fedakârlığa hazırdı; ama kof siyasi yatırımlar ve şahsi maceralar hatırına ateşe atılmaktan sakınmamız lazımdı.

     

    Önce, İdlib’te vatan ve namus uğruna şehadet rütbesine ulaşan kırka yakın fidanımızın aziz ruhları için birer Fatiha okuyarak başlayalım. Allah’tan bu yiğit kurbanlarımıza rahmet ve cennet, hepsinin ailesine ve milletimize sabır selamet niyazındayız. Ülke savunmamız ve Milli çıkarlarımızı korumamız gerektiğinde tek yürek-tek bilek olmasını bilen ve kutsallarımız uğruna her türlü fedakârlığa göğüs geren bir millet olduğumuza, şanlı tarihimizi şahit tutarız. Elbette bugünler mutlak birlik ve dirlik içinde davranmaya mecbur olduğumuz zamanlardır. Ama en başından beri iktidarın Suriye yaklaşımını ve dış politikasını yanlış bulmaktayız ve maalesef ülkemizin adım adım gereksiz bahanelerle, büyük bir tuzağa çekilmesinden ciddi bir endişe duymaktayız. Şayet bu konudaki kuşkularımızı ilgili ve yetkili konumda olanlara duyurmaz ve halkımıza hatırlatmazsak, büyük bir vebal ve sorumluluk altında vicdan azabı çekeceğimize inanmaktayız. Milli birlik ve dirliğimizi korumak, geleceğimizi ve güvenliğimizi garantiye almak istiyorsak, işte asıl bu gerçekleri yazmalı ve konuşmalıyız. Değerli ve duyarlı insanlarımıza sesleniyorum; lütfen kuru hamasetle ve kof siyasi gayretlerle değil, akıl ve ferasetle ve vicdani mes’uliyetle davranmalıyız.

     Hatırlayınız, ABD Başkanı Trump, Sn. Erdoğan'ı telefonla arayarak, “Türkiye’nin insani bir felaketi önlemek için gösterdiği çabalardan” ötürü teşekkürlerini aktarmış ve “İdlib'i birlikte kurtaralım” teklifinde bulunmuşlardı.

     Trump ile Erdoğan arasında, Suriye konusunda gerçekleşen telefon görüşmesine ilişkin Beyaz Saray Sözcü Yardımcısı Judd Deere; bu görüşmede Trump’ın Suriye’nin İdlib kentindeki şiddete ilişkin endişelerini hatırlattığını ve Suriye’deki iç savaşın siyasi bir çözüme kavuşturulması için birlikte çalışma isteğini vurguladığını açıklamıştı. Ayrıca Trump’ın; Rusya’nın Suriye’deki Esad rejiminin zulmüne verdiği desteği anımsatarak Suriye’deki çatışmaları destekleme girişimlerini sona erdirmesi gerektiğini ifade ettiği de aktarılmıştı.

     Trump’ın bu tavrıyla Erdoğan’ı kışkırttığı ve Türkiye’yi Suriye batağına saplatmak ve bu kirli savaşın resmen fiili bir tarafı yapmak için çırpındığı açıktı. Hatırlayınız; Saddam Hüseyin’i de böyle aldatıp, Kuveyt’e sokmuşlardı.

     Belki de, bazılarının kışkırtması ve kandırmasıyla Erdoğan, İngilizlerden alınamayan Musul’u hatta Suriye’yi Osmanlı artığı, kaybedilmiş toprak görüp buralara sahip çıkma ve kahraman olma hayallerine kapılmıştı. Hatta belki de bu nedenle, 19 Ekim 2016’daki bir muhtarlar toplantısında: “Suriye ve Irak’ta olanları yaşarken, yeni nesil bir şeyi çok iyi anlamalıdır... Acaba Misak-ı Milli nedir? Bunu çok iyi bilmemiz lazımdır. Eğer Misak-ı Milli’yi kavrarsak; Suriye’deki sorumluluğumuzun, Irak’taki sorumluluğumuzun ne olduğunu da anlarız... Eğer bugün ‘Musul üzerinde bizim sorumluluğumuz var, onun için hem masada hem de arazide olacağız’ diyorsak, bunun bir sebebi vardır...” buyurmuşlardı.

     10 Kasım 2017’de ise Sn. Erdoğan: “Biz Kurtuluş Savaşımıza başlarken ilan ettiğimiz Misak-ı Milli’mize dahi sahip çıkamadık. İşte şimdi Suriye’de ve Irak’taki gelişmelerde, zaman zaman dikkat ederseniz bir şeyi dillendiriyorum. Nedir o, ‘Biz Misak-ı Milli’mize yeniden sahip çıkmak zorundayız’ diyorum.” açıklamasını yapmıştı.

     Görüldüğü gibi, Erdoğan'ın Irak ve Suriye’deki tutarsız politikaları başımıza büyük belâlar açacaktı. Sn. Erdoğan “Kayıp” ilan ettikleri ve Misak-ı Milli içinde gördükleri bazı toprakları geri almak hevesine kapılmış, daha doğrusu kandırılmıştı. Bu nedenle, İdlib için söylediği; “Biz orada gerekirse ölmeyi göze aldık” sözleri de böyle okunmalıydı. 27.02.2020 tarihinde Türkiye’nin güneyinde yer alan Suriye’nin İdlib kentinde, Rusya’nın desteklediği Suriye rejimine bağlı güçler, TSK’ya ait konvoya hava saldırısı yapmışlardı. Bu menfur saldırı sonucunda resmi beyanlara göre 36 askerimizin şehit düştüğü, onlarca askerimizin yaralandığı haberleri yüreklerimizi dağlamıştı. Suriye batağındaki korkunç tuzağı hâlâ göremeyen ve gereğini yerine getiremeyen Erdoğan iktidarının ucuz kahramanlık hevesleri uğruna Türkiye’nin göre göre bir felakete sürüklenmesine artık göz yumulamazdı. Milli savunma ve ülke çıkarlarımızı koruma yolunda elbette Aziz Milletimiz her türlü fedakârlığa hazırdı; ama kof siyasi yatırımlar ve şahsi maceralar hatırına ateşe atılmaktan sakınmamız lazımdı.

     Misak-ı Milli; son Osmanlı Meclisi’nde (Meclis-i Mebusan’da) yapılan bir gizli oturumda (28 Ocak 1920) kararlaştırılan Osmanlı sınırlarıdır. “Misak-ı Milli”, ulusal yemin anlamını taşır. Meclis’in toplanması için Atatürk ve arkadaşları da uğraşmıştır. Bu son Meclis’te Anadolu’dan gelen mebuslar da vardı, Anadolu direnişçileri yani Müdafaa-i Hukukçular da Meclis’te temsil ediliyorlardı. Rauf Orbay liderliğinde bir “Felah-i Vatan” grubu oluşturulmuş ve bu son Meclis’te “Ulusal Yemin”i (Misak-ı Milli’yi) öne çıkarmışlardı.

     Burada Musul dahil Mondros Ateşkesi’yle Osmanlı’nın elindekiler vatan toprağı sayılmaktadır. Ulusal Yemin’de Suriye’deki İDLİB gibi bazı Arap yerleşimlerinde de referandum şansı sunulmaktadır. Şimdi, Atatürk’ün 1918’de bulunduğu bölgelerle ilgili yazısına dayanılarak, zorlama yorumlarla Misak-ı Milli sınırları genişletilmeye çalışılmaktadır.

     Lozan’da Musul üzerinde anlaşma sağlanamamış ve bu sorunun çözümü İngiltere ile Türkiye arasında ikili görüşmelere bırakılmıştır. Bu görüşmeler sonuç vermeyince ve anlaşma gereği konu Milletler Cemiyeti’ne taşınmıştır. İngilizlerin Şeyh Sait kışkırtması ile Türkiye sıkıştırılmış ve Milletler Cemiyeti Musul’u İngiliz mandasına bırakmıştır. Oradan da Irak toprağı olup çıkmıştır.

     Suriye Batağı ve Rusya Tuzağı

     Suriye konusunda ABD ve Rusya ile daha önceleri yapılan görüşmelerde sağlanan mutabakatların boşa çıkması, daha doğrusu verilen sözlerin tutulmaması sonucu Suriye’de çatışmalar önlenemediği gibi üstelik rejim güçlerinin önü de açılmaktaydı. Suriye rejimi ABD ve Rusya’nın Türkiye’ye yönelik sözlerini tutmayacağını bildiğinden askerlerimize yönelik saldırılarını arttırmaktaydı. Kısacası, ABD ve Rusya ile sağlanmış olan mutabakatlara uyulmadığını anlayınca, Rejim güçlerinin, gözlem noktalarımıza saldırı cesaretini özellikle Rusya’nın bu ikiyüzlü tavrından aldıkları artık açıkça ortaya çıkmıştı. Bu arada, Rus heyeti Ankara’da ilk tur görüşmeleri yapmış, ancak bir sonuç alınamamış iken, bu defa ABD’den Jeffrey’in Ankara’ya uğraması ve yaptığı açıklamada, “Türkiye’ye destek vermek istiyoruz” şeklinde bir açıklama yapması kafa karıştırıcıydı.

     Sn. Recep Tayyip Erdoğan, partisinin TBMM grup toplantısında, “Suriye ve İdlib konusunda yanıldığını ve dolaylı da olsa aldatılıp oyalandığını vurgulamış” ve “Arzu ettiğimiz neticeye ulaşamadık!” itirafında bulunmuşlardı. İdlib konusunda gerek Türkiye’de gerek Rusya’da gerekse sahada yapılan görüşmelerde arzu ettikleri neticeye ulaşamadıklarını bildiren Erdoğan; “Her ne kadar görüşmeler devam edecek olsa da masada bizim istediğimiz yerin çok uzağında olunduğu bir gerçektir. Türkiye, İdlib konusunda kendi harekât planlarını uygulamak üzere her türlü hazırlığı yapmıştır. İdlib Harekâtı, bir an meselesidir” buyurmuşlardı ve işte acı sonuçları da ortadaydı.

     Arap Baharı BOP’un devamıydı!

     Arap Baharı olarak ilan edilen hareketler ile Trump-Netanyahu arasında oluşturulan anlaşma arasında bir paralellik vardır. Çünkü Arap Baharı ile İslam ülkeleri arasında var olan sükûnet bozulmaya çalışılmıştır. Bazı liderler ortadan kaldırılmış, bazıları ise darbe ile görevlerinden uzaklaştırılmıştır. Böylece Filistin’i İsrail’in ilhakına açan gasp anlaşmasının uygulanmasına zemin hazırlanmıştır. Söz gelimi Suriye’ye ait ve İsrail’in işgalindeki Golan Tepeleri’nin İsrail’e katıldığı dünyanın gözünün içine baka baka açıklanmıştır. Kudüs İsrail’in başkenti olarak ilan edilmiş, yani, Yüzyılın Anlaşması diye ilan edilen yüzyılın zorbalığı adım adım hayata geçirilmeye başlanmıştır. Böylesine bir zorbalığın hayata geçirilmesi karşısında İslam dünyasının sesini kısacak ve direncini kıracak bir ortama ihtiyaç vardı. Bu nedenle Afganistan, Libya, Suriye, Irak ve Yemen karıştırılmıştır. Kısacası, BOP kapsamında İslam dünyasındaki iç çatışmalar özellikle çıkartılmıştır.

     Bu olayların sadece Suriye boyutuna baktığımızda bile Siyonist plan açıkça sırıtmaktadır. Filistin topraklarının İsrail adına gasp edilmesi planının nasıl işlediğini görmek için ABD ve Rusya’nın Suriye’de sergilediği tavrı dikkatlice incelemek lazımdır. Hatırlanacağı gibi, Suriye’de olaylar bu ülkeye demokrasi ve özgürlük getirmek adına başlatılmıştı. Oysa aradan geçen 8 yıla rağmen Suriye her gün biraz daha içinden çıkılmaz bir karmaşaya sürüklenmiş durumdadır ve bu bataklığa Sn. Erdoğan taşeronluk yapmıştır. ABD ve Rusya Suriye’de bir yandan Esad’a destek çıkarak iktidarını korumasına katkı veriyorlar, bir yandan da her platformda Suriye’de demokratik bir sistemin oluşması gerektiğini savunuyorlar. Hâlbuki daha önce Suriye’de özgürlüklerin askıya alınmasının birinci dereceden sorumlusu olarak Esad yönetimini suçlamışlardı. Güya bu duruma son vermek(!) için Suriye’yi adeta bir terör örgütleri ülkesi konumuna taşımışlardı.

     Rusya, Suriye’de Türk askerlerinin vurulmasının ardından özrü kabahatinden beter bir açıklama yapmıştı. Rusya Savunma Bakanlığı TSK’nın İdlib’deki eylemleri konusunda kendilerine bilgi vermediğini savunmaktaydı. Bu arada Türkiye’nin Rusya ile birlikte Ayn el Arab’da yapılması planlanan ortak devriye İdlib saldırısı sebebiyle askıya alınmıştı.

     Eylül 2018’de Türkiye ve Rusya arasında varılan Soçi Mutabakatı, İdlib’de 15-20 kilometrelik bir silahlardan arındırılmış bölge kurulmasını ve terörist grupların -ki burada kastedilen IŞİD ve El Nusra’ydı- bir ay içinde bu bölgeden tamamen çıkarılmasını amaçlamıştı. Ayrıca 2018 sonuna kadar Halep’i Lazkiye ve Şam’a bağlayan M4 ve M5 otoyollarının trafiğe açılması planlanmıştı. Türkiye’nin bölgedeki gözlem noktaları da esasen bu süreç dâhilinde kurulmuşlardı. Ancak sonradan yaşanan gelişmeler Soçi Mutabakatı’nın işleyişini adeta imkânsız hale sokmuş durumdaydı.

     Peki şimdi Rusya, Türkiye’nin çok tedirgin olacağını ve sert tepki koyacağını bile bile neden İdlib’de sivilleri bombalatmış ve Türk gözlem noktalarını kuşatma altına almıştı? Önce El Nusra’nın devamı olan Heyet Tahrir el-Şam örgütü İdlib’in neredeyse tamamının kontrolünü ele almıştı. Rusya bu durumdan rahatsız olduğunu uzun zamandır açıkça ifade etmesine rağmen mutabakatın uygulanabilmesi için Türkiye’ye belli bir süre daha tanımıştı. Şimdi bu son gelişmelerden anladığımız kadarıyla artık Rusya bu mutabakatı tamamen geçersiz saymaktaydı ve bunun yerine sahada Esad rejimi lehine fiili bir askeri durum yaratmaya çalışmaktaydı. Böylece Türkiye’yi bu yeni şartlar üzerinden yeni bir anlaşma yapmaya zorlayacaktı.

     Ayrıca, sivilleri bombalayan Rusya, Türkiye’nin havadan operasyon yapmasına da engel olmaktaydı.

     "Ruslar ısrarla bölgede sivilleri değil, teröristleri hedef aldıklarını iddia ediyorlardı. Burada Rusya’nın Suriye’ye yerleştirmiş olduğu S-400’ler sayesinde ülkenin hava sahasını da kontrol ettiğini özellikle belirtmek lazımdı. Yani Türkiye’nin olası bir askeri operasyonda kendi savaş uçaklarımızı kullanması ancak Rusya’nın iznine bağlıydı. Rusya ise buna asla yanaşmayacaktı… Son krizin Ankara ve Moskova arasında bu kadar ciddi bir gerginlik yaratmış olmasının temel nedeni bu konuda aranmalıydı.” yorumları haklıydı.

     Son yaşanan olaylar ile İdlib farklı bir boyut kazanmaya başlamıştı. Bizi endişeye sevk eden olayların yaşandığı İdlib’deki sorun, diyalog yolu ile çözüme kavuşturulmalıydı. ‘Astana ve Soçi bitti’ gibi ifadelerden sakınmalıydı. Unutulmamalıdır ki, en kötü barış en iyi savaştan daha hayırlıdır. Suriye’de kaos için değil, kalıcı bir barış için herkes üzerine düşeni yapmalıdır ve bu barış yabancı ülkelerin insafına değil, bu toprakların ülkelerinin bir araya gelmesi ile sağlanmalıdır.

     ABD Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey’in, tansiyonun yükseldiği bir dönemde Türkiye’ye gelmesi bir şeytanlıktır. “ABD olarak Türkiye’nin arkasında olduklarını ve bir müttefik olarak Türkiye’ye destek çıktıklarını” söylemesi kışkırtıcı bir tavırdır. ABD’nin Ortadoğu’da yapmak istediği Büyük İsrail’e zemin hazırlamaktır. ABD’nin bölgede oynadığı oyunu tam olarak anlayamazsak, Amerika’nın da, Rusya’nın da aynı Siyonist Haçlı amaçlar taşıdıklarını unutursak, Siyonistlerin aldatıcı politikaları bizi büyük belalara sokacaktır. ABD’nin amacının ‘Büyük Ortadoğu Projesi ve ‘Büyük İsrail olduğu asla unutulmamalıdır.

     Evet, “Türkiye, Uluslararası arenada dört koldan sarılmıştır!” uyarıları ciddiye alınmalıydı…

     "Bu arada AB ile de ilişkilerin nasıl bozulduğunu Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye’ye yönelik tavrı ortaya koymaktaydı. Yani Avrupa Birliği ve üyesi olduğumuz Avrupa Konseyi de son zamanlarda Türkiye’yi kıyasıya eleştiren açıklamalar yapmakta, raporlar yayınlamaktaydı. ABD ile de aramızın iyi olmadığı açıktı. ABD Dışişleri Bakanlığı her yıl Mart ayında yayınladığı insan hakları raporunda yine Türkiye’yi hedef almıştı. Kongre’nin iki bölümü de -Senato ve Temsilciler Meclisi- son birkaç ay içerisinde hepimizin canını acıtan kararlar çıkarmıştı. Reuters haber ajansı, Washington kaynaklı bir haberle ABD’nin yıllardan beri sürdürdüğü terör örgütlerine karşı mücadelede Türkiye’nin çok işine yaradığı bilinen ‘istihbarat alanında işbirliği programı’nı askıya aldığını aktarmıştı.

     Filistin temsilcisinin bile Türkiye karşıtı kararlarına katılmasıyla gündeme gelen Arap Birliği’nin tavrı da hoş sayılmazdı. Libya konulu son toplantısına başka ‘gözlemci üyeler’ çağrıldığı halde aynı statüde olan Türkiye, ancak yapıldıktan sonra toplantıdan haberdar kılınmıştı. Bu arada Rabıta örgütü Suudi Arabistan’ın Mekke kentinde Libya konulu bir toplantı yapmış, bu toplantıya değişik ülkelerden ‘İslam uleması’ sıfatıyla katılan kişiler, Türkiye’yi kınayan bir karar almışlardı. Her taraftan gelen bu olumsuz çıkışlarla baş etmek, her birine cevap vermek, üyesi olunan uluslararası platformlarda dile getirilen eleştirileri göğüslemek hususunda Erdoğan zorlanmaktaydı” saptamaları anlamlıydı.

     “Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkiler İdlib üzerinden gerginleşti. ABD, İngiliz ve İsrail nüfuz alanları hemen harekete geçti. Neredeyse “Hadi bir Rus uçağı daha düşürelim ve Rusya ile savaşa girelim” noktasına gelindi. Hatırlarsanız 15 Temmuz’dan önce FETÖ üzerinden ABD ve İsrail bunu denemişti. İki ülke savaşın eşiğine getirilmişti. Sonradan asıl amacın Suriye değil Türkiye-Rusya savaşı çıkarmak olduğu, bu savaş çıkar çıkmaz Türkiye için bir Batılı işgalin harekete geçirileceği, bir FETÖ devleti kurulacağı, bu yönde anlaşmalar olduğu belirlenmişti.

     ABD ve İngiltere, aynı şekilde, bugünlerde Türkiye-Rusya krizi için ardı ardına açıklamalarla bu koroya destek vermekteydi. O proje hâlâ masada olmalı ki, şimdi FETÖ yerine başka çevreler, özellikle de muhafazakâr görünümlü çevreler üzerinden yeniden servis edilmekteydi. Her şeyi yerli yerine oturtmak, doğru tespit etmek, ona göre pozisyon almak önemliydi. Birilerinin ajandasına teslim olmak bize her zaman çok ağır bedeller ödetmişti. Suriye savaşı da birileri tarafından böyle çıkarılıp Türkiye’nin kucağına itilmişti. O dönem savaş için kamuoyu oluşturanlar daha sonra Türkiye’nin başı sıkışınca sessizliklere gömülmüşlerdi. Şu an için durum şöyleydi: İdlib meselesi Suriye’de rejimin dışladığı milyonlarca Sünni Arap için son sığınak meselesiydi. Türkiye ve Rusya arasında yapılan, İran ve Şam rejiminin de onayladığı bir “çatışmasızlık bölgesi” ilân edilmiş, milyonlarca insan korumaya alınmış vaziyetteydi.

     Rusya ve İran, PKK ve ABD’ye neden acaba tek kelime sataşmamaktaydı? Aynı Rusya, İsrail’e karşı neden sessiz ve tepkisiz kalmaktaydı?

     Rusya ve İran, rejimin gücünün arttığını düşünmüş olmalılar ki şimdi Türkiye’nin o bölgeden çekilmesini istiyordu. Bunu da, “Suriye’nin bütünlüğü” söylemi üzerinden yapıyordu. Bunu yaparken ülkenin üçte birini kontrol altında tutan ABD ve PKK’ya tek kelime etmiyordu. Rusya da, İran da, rejim de ABD-PKK işgaline ses çıkarmıyordu... Yine bu ülkeler, özellikle İran, İsrail’in Şam’a yönelik saldırılarına ses bile çıkaramıyordu. İdlib’e yönelik son saldırılarda, Türk askerine saldırılarda, Rusya kadar İran da suçluydu. Hatta saldırıyı yapanların önemli bir kısmının İran’dan, İran’ın Suriye’deki uzantılarından talimat aldığı konuşuluyordu. Bu iki ülkenin, Astana ve Soçi anlaşmalarını sadece rejime zaman kazandırma ve Türkiye’yi oyalama amaçlı kabul ettikleri artık sırıtıyordu... ABD de ülkenin kuzeyindeki PKK yapılanmasına zaman kazandırmak için Türkiye’ye defalarca söz veriyor, çok anlaşmalar yapıyor ama hiçbirine uymuyordu. Şimdi aynı taktiği Rusya kullanıyordu. Bunlar, Türkiye ile açıkça alay ediyordu.” diyen İbrahim Karagül, asıl dalga geçilen, kandırılmak ve kışkırtılmak istenen kişinin Sn. Erdoğan olduğunu hâlâ anlamıyor olamazdı.

     “Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın; 'Yeni bir saldırı olursa rejimi her yerde vuracağız' cümlesi Suriye savaşının yeniden 'tanımlandığını' gösteriyordu. Elbette Rusya ile siyasi süreç esas, elbette ABD ile temaslar merkezi rolde ama Suriye savaşı artık Türkiye’nin savaşı oluyordu. Açıkça söyleyelim: Zaten Suriye savaşı Türkiye için çıkarılıyordu. Türkiye’ye yönelik 'küçültme' planlarının bir parçası olarak planlanıyordu. İran sınırından Akdeniz’e uzatılan ve ABD’nin binlerce TIR dolusu mühimmatla beslediği 'terör koridoru' 'Türkiye karşıtı cephe' inşa etmek için tezgâhlanıyordu.”diyen Yandaş Karagül, sonunda baklayı ağzından çıkarmış ve Erdoğan’ı kandırıp kışkırtmak isteyen odakların ağzıyla konuşmaya başlamıştı…

     "ABD de Rusya da, Türkiye’nin siyasi çözüm arayışlarını bir zaaf olarak görüyordu... Türkiye’nin, ABD-Rusya veya bir başka güç ya da güçler arasında gidip gelerek politika üretmesi ve yürütmesi, varlığını sürdürme dönemi çoktan kapanmış bulunuyordu. Dünyanın bütün güç haritaları değişiyor, Türkiye’nin bütün güç arayış kodları, coğrafya ve dünya algısı değişiyordu. Artık yeni bir durumla karşı karşıya bulunuyoruz: Ya büyüyerek, güçlenerek var olacağız ya küçülerek ayakta kalacağız."[1]

     Bu: “Türkiye’nin komşu ülkelerden toprak alarak büyümesi ve güçlenmesi” projeleri, tam bir Siyonist-Emperyalist tuzaktı!?

     Trump gibi, Türkiye’yi ve Erdoğan Hükümetini bu yönde kışkırtıp sözde destekleyenler, aslında Türkiye’ye yönelik bir Haçlı-NATO müdahalesine zemin ve gerekçe hazırlama hesabındaydı. Oysa Türkiye’nin yeniden bir güç merkezi olması, komşu İslam ülkelerinden toprak isteyip tüm dünyada işgalci konumuna düşmesiyle değil, Rahmetli Erbakan Hoca’nın:

     1- İslam Birleşmiş Milletler Teşkilatı'nı,

     2- İslam Savunma Paktı'nı,

     3- İslam Ortak Pazarı'nı,

     4- İslam Dinarı'nı,

     5- Müşterek İslam Kültür, Eğitim ve Teknoloji programlarını uygulamakla ve bu maksatla D-8’leri canlandırmakla mümkün olacaktı. Böylece “Prensip yasaları, planı, pasaportu, parası, askeri paktı ve teknolojik programları” ortak bir dünya gücünün beyni ve merkezi olacak Türkiye’nin, komşu İslam ülkeleriyle savaşmak ve topraklarına konmak gibi haksız ve yanlış icraatlara ihtiyacı kalmayacaktı. Oysa 18 yıldır bu yönde hiçbir adım atmayan Erdoğan’ın, şimdi “Misak-ı Milli” kılıflı işgal ve saldırı hesapları, tamamen dış güçlerin ve Siyonist-Emperyalist merkezlerin bir kışkırtma tuzağıydı. Yani Erdoğan’ın yandaş yazar ve yorumcuların yeni Misak-ı Milli palavraları, Türkiye’nin topyekûn işgaline bahane yapılacak ucuz ve uyuz kahramanlıklardı… Bu nedenle Erdoğan iktidarı Türkiye’nin bir numaralı sorunu halini almıştı.

     Bu arada özellikle sormak lazımdı: “Misak-ı Milli” sevdasıyla hep Irak ve Suriye gibi komşu İslam ülkeleri topraklarında gözü olduğu imajını veren Sn. Erdoğan, acaba neden hile ve hıyanetle elimizden çıkarılan Ege Adalarımız ve Batı-Kuzey Trakya’daki eski topraklarımızla ilgili hiçbir hak iddiasında bulunmazdı, hatta Yunanistan’ın yeni adalarımızı işgaline bile ses çıkarmazdı?

     “Rusya, Esed rejimi yüzünden Suriye topraklarında Türkiye ile açık bir askeri çatışmayı göze alır mıydı? Rusya, Türkiye ile sıcak çatışmayı göze aldığında ABD ve NATO Türkiye’nin yardımına koşar mıydı? Bu soruyu da “damat” (Siyonist Yahudi) Jared Kushner’den daha iyi kimse cevaplayamazdı.

     Bir başka “eski damat” daha vardı, Emin Agalarov adlı bu kişiAzerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in eski damadıydı. Babası Aras Agalarov ile birlikte 2013’te Moskova’daki “Miss Universe” güzellik yarışmasının düzenlenmesini sağlayarak Trump ve ekibinin Rusya ile ilk bağlantısını kurmuşlardı. Aras Agalarov, Azerbaycan kökenli, 1.6 milyar Dolar’lık servetini Rusya’da “Putin’in müteahhiti” ünvanıyla almış, bunun karşılığında da Trump’ın 2016 seçim kampanyasının bel kemiğini oluşturan Hillary Clinton belgelerinin New York’a güvenli naklinde önemli görevler üstlenmiş bir insandı… Bence Suriye’nin geleceğinde neyin yattığını mesela, Rus Dışişleri Bakanı Lavrov kadar biliyor olmalıydı. Mikhail Fridman ise Rusya lideri Vladimir Putin’in etrafını çevrelemiş “Yahudi asıllı oligarkların” en önemlisi sayılmaktaydı. 1964 Lviv, Ukrayna doğumlu. Alfa Grup Başkanıydı. Forbes dergisinin 2017 hesaplamalarına göre Rusya’nın en zengin 7’nci adamıydı.

     Putin’in yıllar içinde oluşturduğu “devlet kapitalizminin” merkezini oluşturan “Yahudi oligarklar” grubunun en etkin ismi işte bu adamdı. Diğerlerini de tanıyalım: Alexei Miller, Oleg Deripaska, Vladimir Potanin, Roman Abramovich, Moshe Kantor, Lev Leviev, Viktor Vekselberg ile Ardaki-Boris Rotenberg kardeşler, (hepsi Yahudi asıllıydı.) Ve hepsinin ortak özellikleri, ABD Başkanı Donald Trump’ın 2016 Başkanlık Kampanyası’na “Rusya desteği” skandalına adlarının bulaşmış olmasıydı.

     Putin ile Netanyahu’nun sarsılmaz dostluğu (asla unutulmamalıydı!..)

     Putin’in akıl hocası Yahudi Mikhail Fridman, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun en yakın dostlarından biri sayılmaktaydı. Amerikalı kumarhaneler kralı, Yahudi milyarder Sheldon Adelson da ortağıydı. Yani, konu Ortadoğu olunca, Putin Trump’tan farklı davranmamaktaydı. Hepsinin ana stratejisi; İsrail’in güvenliğini sağlamak, sınırlarını genişletip (Büyük İsrail’e zemin hazırlamak…) ve bu terör devletine risk oluşturan bütün yapılanmaları dağıtmaktır.

    Rojava’nın İntikamı İdlib’de mi Alınmaya Çalışılmaktaydı?

     (Milli) Türkiye’nin gerçekleştirdiği Barış Pınarı Harekâtı, yüz yıllık Siyonist planı aksatmıştı. Bunu sadece biz değil, kendileri de yazıp-çizmeye başlamıştı. O zaman da yazıp uyarmıştık; bu harekâtın durdurulmaması, ABD ve Rusya ile bu kadar erken masaya oturulmaması lazımdı, bugün itibariyle derhal başlatılıp ana hedeflerine doğru yürümesi kaçınılmazdı. Ama bütün bunlar Amerika ve Rusya’nın planlarından ayrı ve Milli amaçlı planlanmalıydı. Bakın, Siyonizm’in kanlı cevabı Rusya üzerinden İdlib’den verilmiş durumdaydı. Aslında Gazze ve Batı Şeria neyse, günümüz itibariyle İdlib de o konumdaydı. Hepsi, temelde Siyonist kuşatma ve saldırganlık alanlarıydı, sadece kullanılan devletler farklıydı.

     Aramızdan birileri, Rusya ile sorun çıktığında ABD’yi göreve çağırmaya çok hazırdı. Önce de söyledim, Rusya ile sorun çıkarsa ABD’ye, ABD ile sorun çıkarsa Rusya’ya yanaşma strateji değil, zavallılıktır. Zira karşımızda, perde arkasında ne tür bir anlaşma yaptıkları belli olmayan küresel güçler vardır. Yapacağınız tek strateji, Kuvay-ı Milliye duruşu olmalıdır. Çünkü bu topraklarda günü geldiğinde “medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar” ile toplu hesaplaşmayı göze almadan yaşayamazsınız… Benim görüşüm değil bu, tarih bunun ispatıdır.”[2] tespit ve tahlilleri bizce en doğru ve onurlu bir yaklaşımı yansıtmaktaydı. Ne var ki, AKP kurmayları tam da böyle davranmaktaydı ve bütün bu sorunların Erdoğan iktidarıyla aşılacağını sanmak saflıktı…

     “İktidarlar için içeride ve dışarıda başarılı olmanın yolu ekonomik açıdan güçlü olmaktan geçiyordu. Ekonomisi zayıf veya sorunlu ülkelerde iktidarların hesapları genellikle tutmuyordu. Ülkenin sorunlarını irdeleyen kamuoyu yoklamaları ilk iki sıraya ekonomi ile işsizlik maddelerinin yerleştiğini gösteriyordu. Diğer konuların hepsi, küçük oranlarla, bu iki maddenin arkasında sıralanıyordu. Aynı kamuoyu yoklamaları iktidar partisinin oylarının giderek azalmakta olduğuna da işaret ediyordu.

     İçeride durum buyken, hükümetin dış politik tercihlerinde de çok ciddi ve tehlikeli sıkıntılar yaşanıyordu. ABD ile Rusya ülkemizin bulunduğu bölgede aşık atabilirken, “Ben de varım” diyerek çözüm üretici olarak devreye girmeye kalkan Türkiye’nin hedeflerini gerçekleştirmesindeki zorluklar sırıtıyordu. Rusya ile ABD arasında gidip gelen Erdoğan’ın macerası tenis izlemekten farksız bir durumdu. (Erbakan Hoca; işte bu nedenle Erdoğan’ı At Yarışları sunan TV spikerine benzetiyordu.)

     Artık herkes biliyor ki, Türkiye’nin ekonomisinde endişe verici sorunlar yaşanıyordu, ve bu durum iç politik tercihleri olduğu kadar dış politik açılımları da olumsuz etkiliyordu. Ülkeyi yönetenlerin başka her işi bırakıp şu soruya cevap aramaları gerekiyordu: Ekonomimiz neden bu durumdan kurtulamıyordu? Biliyorum, ekonomi yönetiminden sorumlu olanlar, benim “Sorunlu” teşhisimi paylaşmıyor, tam tersine her şeyin mükemmel olduğu iddiaları her fırsatta tekrarlanıyordu. Oysa ekonominin direği sayılan sanayi ve özellikle KOBİ işletmeleri çoktandır sinyal veriyor ve daha da önemlisi insanların gelir-gider dengesi bozulduğu için market alışverişleri el yakıyordu. Üretim düştüğü gibi, tüketim de azalıyordu. Sorunların çözümü önce sorunun varlığının kabulüyle başlıyordu. AKP iktidarı ise sorunları görmezden geldiği için çözümden de uzaklaşılıyordu.”[3] yorumlarını ciddiye almak gerekiyordu.

       


    [1] Yeni Şafak / 17 Şubat 2020

    [2] azenturk@stargazete.com

    [3] 17 Şubat 2020 / F. Koru



































    Bu Haber 2763 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS