• ERBAKAN’I ADİL DÜZEN’DEN VAZGEÇİRME ÇABALARI

    ERBAKAN’I ADİL DÜZEN’DEN VAZGEÇİRME ÇABALARI

    02 Kasım 2014

     
    | Devamı


    ERBAKAN’I ADİL DÜZEN’DEN VAZGEÇİRME ÇABALARI

     

    Paris Sanayi ve Teknoloji Fuarındaki gizli görüşmeler!

    Muhterem Süleyman Arif Emre Ağabey nakletmişti:

    Benim bir maden mühendisi yeğenim, genç yaşta feci bir trafik kazası neticesinde bir bacağını kaybetmişti. Kendisine “Paris Fuarı’nda elektronik cihazlarla mücehhez takma (protez) bacaklar satılıyor, onlardan alıp takanlar hatta koşabiliyor, hiç takma organ olduğu belli olmuyor“ demişlerdi. Bu hevesle Paris’e gitmişti. Bu süreç bizim ağır sanayi hareketimizin başladığı zamana denk gelmişti. Yeğenim Zahide Öğüt bir maden mühendisi olduğu, yabancı dil bilip kendisi gazeteci kartına sahip olduğu için, Paris’te fuara katılan dünya çapındaki firmaların, patron ve temsilcilerinin iştirak ettikleri bir panel toplantısına bu gazeteci kimliği ile katılmayı becermişti. Yurda döndükten sonra bana telefon açıp şunları söylemişti;

    “Dayı siz bu ağır sanayi hamlesini başlatmış olmakla ne kadar mühim bir işe sarıldığınızın bilmem farkında mısınız? Çünkü ben Paris’ten geliyorum. Bir kolayını bulup yarı kapalı bir panel toplantısını izledim. Bu toplantıya bütün sanayileşmiş ülkelerin büyük firmaları katılmıştı. Asıl konuları “gelecek yıllarda fuarın nasıl tertip edileceği?“ olduğu halde, bu toplantıda birisi gündem dışı söz aldı ve sizin ağır sanayi hamlesinden söz etmeye başladı:

    “Türkiye’de Erbakan tarafından başlatılan ağır sanayi hamlesini kesinlikle engellemek zorundayız. Eğer bu hareket başarıya ulaşırsa, Türkiye bizim pazarımız olmaktan çıkacaktır. İş bununla da kalmaz; İslam ülkelerini Pazar yapabilir, hatta üçüncü dünya ülkeleri bile bu çerçeveye girebilir. Bu bizim çıkar sahamızın elimizden alınması demektir. Bırakınız fuarın gelecek sene nasıl süsleneceğini, siz bu mühim olayla meşgul olunuz!“diyerek katılımcıları uyardı. Daha sonra gerçekten kendi gündemlerini bir tarafa bırakarak hepsi aynı konu üzerinde teklifler getirdiler. Mensup oldukları devletlerin bu işi ciddiye alması için girişimlerde bulunmaya karar verdiler. Hatta bazıları, Türkiye’deki anarşinin azdırılmasını, bu sanayileşme hareketini önlemeye yetmezse rejim buhranı çıkartılmasını, bu da yetmediği taktirde sıcak savaş denemeleri yapılmasını teklif ettiler. Dayıcığım vaktinize hazır olun, üzerinize gelecekler, haberiniz olsun!

    İşte aziz okuyucular ve değerli dostlar. Dünyanın fakir insanlarını sömüren insafsızların stratejisi böyle şeytanidir. Siyasi tahakkümle müstemlekecilik her ne kadar tarihe karıştı zannediyorsak da sırası geldiği zaman bu istismarcılar o çarelere bile başvurmayı düşünebilmektedir. Sömürülen ülkeler arasından kurtularak, rahata ve her bakımdan bağımsızlığa kavuşmak pek de kolay değildir. Ama elbette bu mümkündür, çünkü mümkün olmasa idi bunu diğer ülkeler de yerine getiremezdi. Yeter ki milleti bu konuda bilinçlendirecek, devlet millet kaynaşmasını gerçekleştirecek Erbakan gibi Liderler başa geçsindi.

    Yeğenimin getirdiği bu mesaj istikametinde, dış ve iç mihraklar tarafından, ağır sanayi hamlesini önlemek için ciddi bir takım teşebbüsler yapılabileceğini bana, Sabri Özpala arkadaşımız da söylemişti. “Müminin ferasetinden korkunuz“ diyen Peygamber Efendimiz bizi boşuna ikaz etmemişti. Sabri Özpala, “bu ağır sanayi hamleniz dolayısıyla emperyalist ülkeler sizi karşısına alabilir. Sıkı durun“ demekte meğer ne kadar haklı idi. Zaten çok geçmeden bu uyarıların doğru olduğunu gösteren gelişmeler herkesin bildiği şeylerdi. [1]

    Erbakan’ın İtalya Seyahati ve Bedava Fabrika Temini!

    Ağır Sanayi hamlemizin en mühim teşebbüslerinden biri olan Konya Motor Fabrikası’nın yapılması ve işler hale getirilmesi için, bu girişimin geçirdiği safhaları ve cereyan eden olayları bilmek ve ibretle değerlendirmek milletimizin her ferdine düşen milli bir vazifedir. Erbakan Hocamız bu fabrikanın makine ve tezgâhlarını temin için başbakan Yardımcısı olarak yanında otuzu aşkın devlet personeli ile İtalya’ya gitmişti. Bu personelin içerisinde Sanayi Bakanlığı’nın daire başkanları, genel müdürleri, yeni kurulmuş olan Tümosan, Tusaş, Taksan, Temsan, Testaş ve Desiyab genel müdürleri de mevcut idi. Ağır Sanayi hamlesini yürütmeye yeterli olsun diye Sanayi Bakanlığı yeniden organize edilmişti. Yeni üniteler eklenmişti ve iki misli genişletilmişti. Mesela bu bakanlığa eski 8 kuruluşa ilaveten;

    *Ağır Sanayi Koordinatörlüğü,

    *Yaygın sanayileşme Koordinatörlüğü,

    *Milli Harp Sanayi Koordinatörlüğü,

    Mâli Koordinatörlük adındaki üniteler de eklenmişti. Bütün bu ünite başkanları ile İtalyanlarla görüşme masasına oturduğu zaman, sanayileşmiş olan bu ülkenin, ağır sanayi ile ilgili her kuruluşuna mukabil, bizim de bir kuruluşumuzun iş başında olduğu daha takdim merasiminde onlara göstermişti. Bu tablo İtalyanlar üzerinde çok inandırıcı tesirler meydana getirmişti.

    Bu Anlaşmayı Kimler Baltalamak İstemişti?

    Bu anlaşmanın yapılmasını akamete uğratmak için Türkiye’den bazı özel sektör yetkililerinin ve bazı gazete temsilcilerinin İtalya’ya kadar gelerek devreye girmek istedikleri gözlenmiş ve İtalyan hükümeti nezdinde teşebbüste bulundukları tespit edilmiştir. Sevindirici olan taraf, İtalyan hükümeti üzerinde uyandırılan tereddütleri, o zamanın İtalya’nın, Türkiye nezdindeki büyükelçisinin giderme gayretiydi. Bu zat hararetle bu işe taraftar idi. Neticede emperyalist mihrakların çabaları sonuç vermemiş, senede 100.000 motor yapacak fabrikanın kurulması için anlaşma imzalanıp gerçekleşmişti.

    Anlaşmanın İçeriği ve Ülkemize Getirileri

    *Fabrikanın binalarını ve makine hollerini Türkiye yapacaktı.

    *İtalyanlar, Fiat firmasının imal ettiği, fabrika tezgâh ve makinalarının tümünü getirip kuracaklar, bunların Türkiye’de tamirine ve üretimine de yardımcı olacaklardı.

    *Bu işe mukabil bizden döviz almayacaklardı.

    *Fabrika üretime geçtikten sonra borcumuz için 12 senelik bir ödemesiz devre tanıyacaklardı.

    *12 sene sonra, kendilerine, yapılacak 100.000 motordan her sene 5.000’ini vermek suretiyle, taksit taksit borcumuzu ödenmiş sayacaklardı.

    Değerli okurlar, bu şartlar karşısında şaşırdınız değil mi? Ya hu bu nasıl iş, bu kadar elverişli şartlarla babalar en sevdiği oğullarına bile bir atölye kurmazlardı. Bu İtalyanlar bizim akrabamız da değil, niçin böyle avantajları kabul etmek bonkörlüğünü gösteriyorlardı? Bunun cevabı şuydu;

    Çünkü o süreçte İtalya’nın motor sanayii zor durumdaydı; dünya pazarlarında diğer batı ülkelerinin motor sanayii, İtalyanları köşeye kıstırmış, motorların satışını düşürüp krize sokmuşlardı. Bunları takip ve fark eden Erbakan Hoca, hemen harekete geçip İtalya’nın da Türkiye’nin de yararına olacak ortak bir proje sunmuşlardı. Evet o sahne kabadayısı değil, devlet adamıydı. İtalyanlar bu krizden motor sanayiini kurtarabilmek için bizimle bu konuda işbirliğine gitmenin kendi menfaatlerine en uygun çözüm yolu olduğunu anlamışlardı. Ayrıca Türkiye İslam ülkelerine açılan bir pencere konumundaydı. Onlarla Türkiye’nin tarihi ve manevi bağları vardı. Türkiye ile birlikte motor üretirsek bunları İslâm ülkelerine ve onların da aracılığı ile üçüncü dünya ülkelerine pazarlarız, bizim sanayimiz bir nefes borusuna kavuşur, diye isabetli yaklaşımlarla Erbakan’ın bu teklifine razı olmuşlardı. Heyetimizin bu başarısı ve İtalyanlar tarafından dikkate alınıp uygulanması karşısında, heyette bulunan Devlet Planlama Teşkilâtı Başkanı Sayın Kemal Cantürk Bey’in, sevinç gözyaşlarıyla memnuniyetini açıkladığını ve “– Bizler buralara, borç para istemek için daha önceleri çok geldik, ama kapılar suratımıza kapatıldı, şimdi ise bu gördüğümüz rağbet karşısında sevincimden kendimi tutamıyorum,“ dediğini arkadaşlarımız bize aktarmışlardı.

    Ama ne yazık ki İngiliz ve Fransız gavurlarının, Amerikalı ve Avrupalı Siyonist sermaye baronlarının yapamadıklarını, sonunda gömlek ve kimlik değiştirip Milli Görüş’ten kaytaran dindar ve kahraman (!) AKP’liler başarmış, Erbakan’ın partisini parçalayıp, İslam Birliği ve Adil düzen projelerini sekteye uğratmışlardı. “Öyleyse kazandıkları (bu gaflet ve hıyanet vebalinin) cezası olarak az gülsünler çok ağlasınlar” (Tevbe: 82) ayetinin manevi tokadı, bu makam ve menfaat uğruna zalim odaklara taşeronluk yapanların taşlaşmış kafalarına inip durmaktaydı. Çünkü “az gülsünler, çok ağlasınlar!” uyarısı; “Şimdilik biraz-ferahlanıp şımarsınlar, ileride dizlerini dövüp ağlayacakları, pişman ve perişan olacakları İslam’ın zafer günlerine ulaşacaklar!” anlamını taşımaktaydı.

    İtalyan Cumhurbaşkanının Erbakan’a Söyledikleri

    Bu ziyaret esnasında o zamanların İtalyan Cumhurbaşkanı olan Leonne Cevanni, Erbakan Hocamızı kabul etmiş ve kendisine;

    “- Biz sizin partinizin kalkınma modelinizi çok beğeniyoruz. Çünkü sadece maddi kalkınma ile yetinmiyorsunuz. Manevi kalkınmayı maddi kalkınma ile birlikte at başı götürmek istiyorsunuz. İşte bunun çok isabetli bir çözüm olduğunu anlıyoruz. Bakınız biz İtalya’da sanayileşmek için ciddi planlar ve programlar uyguladık, bu işte başarılı da olduk. Ama sizin gibi manevi ve ahlaki gelişmeyi de beraberinde yürütmediğimiz için, şimdi grevlerden, boykotlardan dolayı önemli tesislerimizin verimli çalışamaz hale geldiğini, Ekonomimizin bu yüzden krizlere girdiğini görüp hayıflanıyoruz. Sizin politikanızı takdirle karşılıyorum,“demiştir.[2]

    Washington’daki Siyonist Liderlerin Erbakan Tehditleri!

    “Siyasette 35. Yıl“ Kitabında Süleyman Arif Emre aynen şunları nakletmektedir:

    Milli Nizam’ın büyük kongresinden sonra idi. Genel Başkanımız Erbakan Hocamızla görüşmek isteyen Musa Saffet Bayramaşık isminde birisi bana geldi. Kendisi Yahudi iken Müslüman olmuş, mühim konularda söyleyecekleri varmış. Fazla ısrar edince görüştürmek zorunda kaldım. Makam odasında Hoca, ben, bir de o vardı. Söze başladı:

    *“Sayın Erbakan, beni Amerika’daki, Washington’daki dünya Yahudi Liderleri vazifeli olarak size göndermiş bulunuyorlar. Sizin partinizin gelişmesini dikkatle takip ediyorlar. Onlar Türkiye’de sizin partiniz gibi milletiyle bütünleşecek güçlü bir siyasi iktidarın kurulmasını müspet karşılıyorlar. Çünkü böyle olduğu takdirde, Türkiye’nin İsrail’i Komünist Rusya’ya karşı koruyan bir Çin Seddi vazifesini yapacağına inanıyorlar. Ancak sizden önemli bir istekte bulunuyorlar. Siz her konferansınızda, dünya Siyonizm’ine, masonluğa ve onun yan kuruluşları olan Lions ve Rotary kulüplerine çatıyorsunuz. Bundan ABD derin lobileri ve liderler son derece rahatsız oluyorlar. İşte bu aleyhteki kampanyadan vazgeçmenizi istiyorlar. Aksi halde partinizin (Milli Nizam’ın) siyasi hayatına son vermek zorunda kalacaklarını belirtiyorlar!”

    Hoca cevap olarak:

    *Mademki bizim iktidar olmamız onların da arzu ettiği bir şey, o halde hissi sebeplere ve endişelere kapılmayıp, bizim konuşmalarımızı müsamaha ile karşılamaları gerekir. Böyle bir şeye katlanmaları, sonunda temin edecekleri yarar karşısında, önemsiz bir fedakârlık değil midir?

    *Hayır, kesinlikle bu tür konuşmaları istemiyorlar, sözlerinize ve projelerinize tahammül edemiyorlar! deyince Hoca:

    *Diyelim ki bundan sonra bu konulara hiç girmeyeceğiz, bu onlara yetmez mi?

    *Hayır, yetmez, daha önceki İsrail ve Siyonizm aleyhindeki konuşmalarınızı da tekzip edecek şekilde onların istediği mahiyette açıklamalar yapmanızı bekliyorlar!

    Erbakan Hocamız bu şahsı nazikçe reddedip geri göndermişti. Ancak bir gün sonra Milli Nizam Partisinin kapatılması için dava açılması hepimizi şoke etmişti!?

    Bu konuyla ilgili özel sohbet ve seminerlerde ise Yahudi Lobileri elçisi Musa Saffet Bayramaşık’ın Erbakan Hoca’ya: “Kendisine güvenmeleri ve siyasi faaliyetlerine izin vermeleri için koştuğu bir şartın da: Kendilerinin tavsiye edeceği, görünüşte mücahit, müttaki, ama gerçekte Sabetaist Yahudi olan bazı isimleri partisinde en etkin ve yetkin konumlara getirmesi ve asla bunları değiştirmemesi“ olduğunu nakletmişlerdi. Ve acaba Milli Nizamın yerine kurulan Milli Selamet Partisine kimler yerleştirilmişti ki, 12 Eylül’e kadar, müsaade edilmiş ve kapatma yoluna gidilmemişti?

    Bir milletlerarası konferansta ecnebi bir diplomat “Dünya’da dört ülkeyi doğrudan doğruya Yahudiler idare ediyor bunlar İsrail, Amerika, Fransa, Türkiye’den oluşuyor. Erbakan bunu değiştirmeye kalkışmakla başına bela sarıyor“ şeklinde laflar etmiş, bizim orada hazır bulunan delegasyonumuz itiraz bile edememişti. Zaten zaman zaman su yüzüne çıkan bazı net görüntüler bu iddiaları ispatlar mahiyetteydi.

    Başka bir olay ise, gazeteci yazar Ufuk Güldemir’in kitabında neşredilmişti. 12 Eylül’den önceleri, hükümet buhranı söz konusu olduğu bir devrede gazeteler, gerçekleşmesi zor da olsa şöyle manşetler atıvermişlerdi:

    “Bu kez Hükümet MSP’nin öncülüğünde kurulacak, Erbakan Başbakan olacak!” Bu haberler üzerine Türkiye’den Amerika’ya, Yahudi iş adamlarından kurulu bir heyet giderek ve oradaki liderlerine: “Aman mahvolduk, Erbakan başbakan olacak. Türkiye’de bizlere at oynatma fırsatı kalmayacak. Bize Amerika’da yer hazırlayın, oradan satacağız buradan mülk alacağız“ diye yalvarmış, onlar ise: “Haydi siz gidin işinize bakın, bir seneye kalmayacak MSP problemi ortadan kalkacak!” yanıtını vermişlerdi. Gerçekten bir seneye kalmadan 12 Eylül gerçekleşmiş ve ileri sürülen netice kendiliğinden tahakkuk etmişti![3]

    Erdoğan ve ekibinin, Erbakan’ı Adil Düzen’den vazgeçirme girişimleri!

    Yıllar öncesinde yani “REFAH PARTİSİ” ile birlikte “ADİL DÜZEN”in de en çok gündemde olduğu yıllarda… Refah Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN’ı “ADİL DÜZEN, ADİL EKONOMİK DÜZEN”den vazgeçirmek için; Recep Tayyip ERDOĞAN ile Azmi ATEŞ ve Feyzullah KIYIKLIK’ın organize ettiği bir “AKADEMİSYENLER HEYETİ” toplantılar yapıp “RAPORLAR” hazırlayıvermişti. İşte şimdi şu soruları sormak gerekliydi:

    - “ADİL DÜZEN, ADİL EKONOMİK DÜZEN” olmadan geçen iki on yıl ve Erbakan’sız heba edilen yirmi kusur yıl sonrasında; TÜRKİYE, İSLÂM ÂLEMİ ve DÜNYA ne haldeydi?!.

    - Tam da raporların yazıldığı o yıllarda yıkılan “komünizm” veya “sosyalizmin” yani SSCB’nin ardından, aslında çöken “kapitalizm”in yerine geçecek bir “sistem” üretilebildi mi?!.

    - Aşağıda isimlerini sunacağım değerli akademisyenlerimiz, Erbakan Hocamızı “Adil Düzen”den, vazgeçirmek için raporlar hazırlarken, acaba “kapitalizm, komünizm, sosyalizm, liberalizm…” ve diğer “izm”lere “alternatif bir sistem” hazırlayıp halkımıza ve bütün insanlığa sunmayı düşündüler mi?!. Düşünmedilerse; nedeni neydi? Bilgi yetersizliği mi, yoksa cesaret eksikliği mi?

    - Düşündülerse; geçen bu kadar zaman sonrasında bile bunların hazırladığı herhangi bir “alternatif sistem çalışması ve taslağı” varsa, neredeydi, neleri içermekteydi?

    - Yok ise; o zaman o çabanın ve Erbakan’ı vazgeçirme sevdasının sebepleri nelerdi, teşvikçiler kimlerdi, hangi merkezlerdi? Evet, Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ı “Adil Düzen’den vazgeçirmek” için (Recep T. Erdoğan ile irtibatlı olarak) “haftalık toplantılar” yapan ve “raporlar” hazırlayan “akademisyenleri” oluşturan isimler şöyleydi:

    “Başkan: Prof. Dr. Sabahattin ZAİM

    Başkan Yardımcısı: Prof. Dr. Hayrettin KARAMAN

    Sekreterler: Doç. Dr. Abdülaziz BAYINDIR, Doç. Dr. Ömer DİNÇER, Doç. Dr. Ahmet TABAKOĞLU

    Üyeler: Prof. Dr. Fahrettin ATAR, Prof. Dr. Mehmet YAZICI, Doç. Dr. M. Akif AYDIN, Doç. Dr.İrfan GÜNDÜZ, Doç. Dr. Nazif GÜRDOĞAN, Yrd. Doç. Dr. Raşit KÜÇÜK, Dr. Mehmet ERDOĞAN, Dr. Faruk BEŞERKerim AYTEKİN. İstanbul, 1993.”[4] Acaba bu zevatı ve Sn. Erdoğan’ı, Erbakan’a karşı hangi odaklar teşvik ve tahrik etmekteydi?! Ve bu ilim erbabı Zevat ve zerzevat takımı, niye hala Kur’an’a, İslam’a, insanlığın sorunlarına ve ihtiyaçlarına uygun bir düzen-proje üretememişlerdi?

    Recep T. Erdoğan’ın Devlet Tahribi:

    Recep T. Erdoğan Samsun’da “CHP ve MHP devletin safında, biz ise milletin safındayız” şeklinde oldukça tehlikeli ve çelişkili bir laf ortaya atmıştı. Böylece devlet ile millet birbirinin karşıtı imiş gibi bir algı mı oluşturulmaktaydı? Oysa devlet denen tüzel kişilik toplumda huzur ve güvenliği sağlamak, ülkeyi dış tehlikelere karşı korumak üzere toplumun oluşturduğu mini bir yapıydı. Devlet denen tüzel kişilik aslında yasama, yargı ve yürütme organlarından oluşmaktaydı. Meseleye böyle bakınca ister istemez devlet karşıtlığı millet oyları ile oluşmuş yasama, yasama içinden çıkmış yürütmeye de karşı olmak anlamını taşımaz mıydı? Milletin yanında yer almanın, devlete karşı çıkmak, devlet düşmanlığı yapmak anlamına geldiği izlenimi verecek sözler ya cahillikten kaynaklıydı veya kasıtlı bir tahribattı. Eğer bir toplumda devlet karşıtlığı gelişirse “devlet içindeki birtakım üst düzey bürokratlara hadlerini bildirelim” diyerek toplum anarşizme kaydırılırdı. Çünkü komünizm ve anarşizm devlet karşıtlığının esas olduğu bir anlayışın sonuçlarıydı. Söz gelimi iflas etmiş olmakla birlikte komünistlerin nihai hedefi idare eden ve edilenler ayrımının olmadığı bir toplum oluşturmaktı, ama bu hedef hayal olarak kaldı. Ayrıca, komünizmin hâkim olduğu ülkelerde ortaya ceberut bir devlet çıkmış, insanların ne yiyip içeceğine, nasıl düşüneceğine kadar müdahale eden bir devlet, insanları hayatından bıktırmıştı. Özetle“devlete karşı milletin yanında yer almak” söylemi bir devlet düşmanlığına dönüşme riski taşımaktaydı. Bunun için de devlete karşı olmaktan ziyade “Ben Devletim” anlayışının yıkılması lazımdı. Yani söz değil eyleme ihtiyaç vardı. Bir ülkede devlet düşmanlığı yaygınlaşmaya başlamış ise bu durum başka bir devlet hayaline zemin hazırlardı.

    Kuduz İsrail’i sadece “güç” durdurabilirdi!

    Filistin ve İsrail arasında 29 Temmuz 2013`te başlayan barış görüşmelerinde öngörülen dokuz aylık süre içerisinde hiçbir ilerleme kaydedilmemesi ve bu aşamada İsrail Hükümeti’nin işgal altındaki Filistin topraklarında 55.000 yeni yerleşim alanı inşaatını sürdürmesi, Benjamin Netanyahu’nun barıştan ne kadar uzak durduğunun en belirgin göstergesi sayılıyordu. İsrail’in barış görüşmelerini askıya almasının en büyük nedeni ise, Filistin’de FKÖ ile Hamas’ın yakınlaşması oluyordu. ABD Başkanı Barak Obama’nın da, FKÖ ile Hamas arasındaki uzlaşıyı “barış sürecine yardımcı olmayan bir tutum” olarak tanımlaması, ABD’nin Filistin sorununun çözümü konusundaki münafıklığını ve kararsızlığını ortaya koyuyordu. Filistin sorununun çözümünde, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 242, 338, 1397 ve 1515 sayılı Kararları muvacehesinde nihai çözüme gidilmesi amacıyla öngörülen `toprak için barış’ (land for peace) için Hamas’ın da FKÖ ile yakınlaşması aslında sorunun kökten çözümü konusunda önemli bir adım oluşturuyordu. Ancak FK֒yü tek meşru muhatap görmeye çalışan İsrail’in, Gazze’ye yönelik saldırıları Hamas’ı saf dışı bırakmayı ve Filistinlilerin birlikteliğini baltalamayı amaçlıyordu.

    Hatırlanacağı üzere, Baron Edmond James de Rothschild’in öncülüğünde ve maddi desteğinde, “Hibbat Zion” (Siyon Âşıkları) hareketine mensup yüz Romanya asıllı Siyonist’i Hayfa’nın 35 km güneyinde satın aldığı arazi üzerine kurduğu `Zikhron Ya’akov’ (Hz.Yakub’un Anısı) adlı bölgeye yerleştirmiş ve daha sonra kurduğu şarap fabrikasıyla Filistin’e göçü özendirmeye çalışıyordu. Baron Edmond, 1882’de bu hamleyi gerçekleştirirken, o dönem Filistin’in demografik yapısını %85 ile Filistinli Müslümanlar, %4 ile Yahudiler, %1 ile Hıristiyanlar oluşturuyordu. Şimdi ise, “Eretz Israel” (Büyük İsrail) projesi gereği uygulanan soykırım ve göçe zorlamalar sonucunda, Filistinlilerin nüfusu azalıyor ve toprak bakımından da gün geçtikçe daha da dar bir alana hapsedilmeye çalışılıyordu. Bugün, Baron Edmond gibi hareket etmekten aciz Müslüman kapital sahipleri ve Petro dolar zengini Müslüman ülkeler,  eylemde değil söylemde varlık göstermeye çalışmaları yüzünden sadece Filistin değil, Suriye, Irak, Mısır, Libya, Tunus, Rohingya, Doğu Türkistan, Dağlık Karabağ, Kıbrıs gibi sorunlar yumağı ile cebelleşen coğrafyanın acılarına her gün yeni acılar ekleniyordu. 1914’te yeniden Zikhron Ya’kov’a gelen Rothschild, oradaki `Hibat Zion’ mensuplarına seslenirken; “bakınız Filistinliler inançları gereği bizleri dışlamıyorlar, bu nedenle hedefe varabilmek için, artık çok uzak yerleşim yerlerinde değil, biz zatî Filistinlilerin içerisine nüfus etmemiz gerekir” diyordu. Şimdi ise, durum tam aksi istikamette gelişiyordu. Yüz yıl önce onları kanatları altına alan Filistinlilere, İsrailliler yüz yıl sonra Gazze’yi bombalamakla karşılık veriyor ve ucuz kahraman Erdoğan’dan tıs çıkmıyordu!

    Meşhur hikâyedir; Tabiinin ulularından ve imamlarından Hasan Basri Hz.leri Beytullah’ta iken Iraklı hacılardan birisi kendisine “Mekke’de Harem dairesinde bit ve pire öldürmenin hükmünü” sormaktadır. Hasan Basri hala taze olan Kerbela faciasını hatırlatarak: dayanamaz ve ona şu ibretli sözlerle haykıracaktır. “Neden bana Hz. Hüseyin’in kanını akıtmanın diyetini sormuyorsun ve Onun kanının bedelini merak etmiyorsun?” İşte bugün İsrail’in Gazze’de yaptıkları karşısında AKP iktidarı ve yalaka yazar takımı, tabiri caizse Iraklı hacı gibi davranmaktadır, Jerusalem Post gazetesinde yer alan bir haber Netanyahu’nun şeytan mantığını ortaya koymaktadır. Gazze saldırıları ile alakalı olarak yaptığı açıklamasında, Hamas’ın katmerli savaş suçları işlediğini söyleyecek kadar küstahlaşmaktadır.

    İsrail Fosfor bombası kullanmaktan çekinmemişti!

    Avustralya televizyonu “Channel Nineédeki muhabiri Peter Stefanoviç Gazze’nin bazı bölgeleri ağır bombardıman altında. Birkaç saniyede bir büyük patlamalar duyuyorum. İsrail Gazze’de canlı bırakmamak için saldırıyor” diyordu. Gazze'de canlı yayın yapan Al Jazeera muhabiri yayın sırasına gözyaşlarını tutamıyor, yayını terk etmek zorunda kalıyordu. Vefa Hastanesi Müdürü Basman Elashji’nin verdiği bilgilere göre, İsrail'in fosfor bombası kullandığı anlaşılıyordu. İsrail ordusu pazar günü sivil katliamı yaptığı Tuffah, Şecaiyye ve Zeytun semtlerini fosfor bombalarıyla vuruyordu. Vefa Hastanesi Müdürü Basman Elashi, "İsrail yeni bazı kimyasal maddeler kullanıyor. Elimizdeki ilaçlarla bunlara müdahale edemiyoruz. Doktorlarımız bunları tedavi edemiyor. İsrail fosfor bombası kullanıyor, bu doğru" diye haykırıyordu Bu son saldırısında tam 586 Filistinli katlediliyor ve 4379 kişi yaralanıyordu. Gazze’de bir morg görevlisi doktor, cenazelerin başında gözyaşları içinde görüntüleniyordu.

    Al Jazeera Muhabiri Vael Duhduh’un, bölgeden şunları aktarıyordu:

    "Şecaiyye semtinin kuzeydoğusu yoğun bombardıman altında. Şaif Bölgesi fosfor bombalarıyla vuruluyor. Gazze sağlık ekipleri bölgeye girişin imkânsız olduğunu söylüyor. Hareket eden hayvanlar dahi hedef seçiliyor. Korkunç bir bombardıman var. Hiçbir hedef gözetmeksizin sivillerin yaşadığı evler hedef alınıyor. Tanklardan da ateş açılıyor"

    Fosfor Bombası nasıl öldürmekteydi?

     Fosfor dumanının teneffüs edilmesi ciğerlerde ani yaralar oluşmasına ve teneffüs eden kişinin havasızlıktan boğulmasına yol açıyordu. Beyaz Fosforlu silahlar kimyasal silah olmasına rağmen İsrail'in ve Yahudi Lobilerinin baskısıyla kimyasal Silahlar Konvansiyonu (CWC) çerçevesinde yasaklanmasıyla ilgili herhangi bir karar alınamıyordu. 1980 Cenevre Sözleşmesi beyaz fosfor bombalarının sivil alanlarda bir savaş silahı olarak kullanılmasını yasaklıyor, ancak bombaların askeri hareketleri dumanla perdelemek için kullanılmasına dair bir yasak yok. ABD bu konvansiyona taraf olmakla birlikte, yangın silahlarını içeren III. protokolü imzalamıyordu.

    İsrail Köpeğinin sahibi, bu kuduz saldırgandan çok daha adiydi!

    Mübarek Ramazan ayında, masum ve savunmasız evleri, aileleri ve camileri bombalayan, silahsız mazlumların kanını akıtan, canını acıtan anlayış canidir, teröristtir. İsrail tarihin gördüğü en adi ve en adaletsiz anarşi çetesidir. Ve işte bu kudurmuş köpeklerini masumların, mağdur Müslümanların üzerine salan sahipleri de yani ABD ve AB ise o köpekten daha rezil ve daha zalimdir. Bu katliam karşısında sessiz kalan bütün uluslararası kurum ve kuruluşlar da en az bu teröristler ve sahipleri kadar suçlu ve sefildir.

    Türkiye’deki Erdoğan iktidarının İsrail’e yönelik cılız kınamaları ise, terör devletini cesaretlendirmekten başka netice vermemektedir. Erbakan’ın D-8’lerini İslam Savunma Paktı projelerini bırakıp Amerika ve Avrupa’dan medet ummak, celladından merhamet dilenmektir. Bu konuda Batı’nın kara sicilini Bosna’dan, Çeçenistan’dan, Afganistan’dan, Keşmir, Arakan ve Somali’den bilmeyenler eğer gafil ve cahil değilse mutlaka haindir. İsrail meselesinin çözümü, Filistin Barış Gücü’nü oluşturmaktan, AB’ye kuyruk olmak yerine İslam Birliği’ni kurup lider olmaktan geçmektedir.

    Bunun için öncelikle;

    1-  Türkiye’nin öncülüğünde Filistin Barış Gücü oluşturulmalıdır.

    2-  Türkiye ve İran başta olmak üzere, bütün İslam ülkeleri bu güce asker sağlamalıdır.

    3-  Bu güç, İsrail’in her saldırısına anında cevap verecek şekilde donatılmalıdır.

    4-  Bu Barış Gücü, Gazze’de konuşlandırılmalıdır.

    diyen Sn. Kamalak yerden göğe haklıdır.

     


    [1] (Bak Siyasette 35, Yıl. 2. C. Sh: 196 - 198)

    [2] Siyasette 35. Yıl.3.C.Sh:58 – 61

    [3] Siyasette 35. Yıl.C.1.Sh:203

    [4] Milli Gazete / Reşat Nuri Erol / 12 07 2014

     




















    Bu Haber 2750 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS