• ERBAKAN HOCA’NIN GİZLENEN VASİYETİ VE AHMAKLARIN VAZİYETİ __!!!!

    ERBAKAN HOCA’NIN GİZLENEN VASİYETİ VE AHMAKLARIN VAZİYETİ __!!!!

    01 Nisan 2019

     
    | Devamı

    ERBAKAN HOCA’NIN GİZLENEN VASİYETİ VE AHMAKLARIN VAZİYETİ


     Erbakan Hoca, destansı bir hayat sürecinin ve şanlı bir mücadelenin sonunda 27 Şubat 2011 tarihinde, bir aydan fazla tedavi gördüğü hastanede, bu fani dünyadan ayrılmışlardı. 01 Mart 2011 tarihli Sabah Gazetesi: “SP Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın ölmeden önce 19 Ocak 2011’de, vefatı halinde avukatları aracılığıyla açıklanmak üzere bir vasiyet hazırlayıp bıraktığını” yazmıştı. Aynı konu, 01 Mart 2011 tarihli “Haber Pan ve yine internethaber.com” sitelerinde de yer almıştı. Ayrıca 02 Mart 2011 tarihli KOCAELİ Gazetesinde M. Tanzer Ünal “Erbakan’ın Vasiyeti” başlıklı bir makale yazmış ve sonunu “İster misiniz, Rahmetli Erbakan’ın bu hafta açıklanacak yazılı vasiyetinden de yine sürpriz şeyler çıksın!?” şeklinde bağlamıştı. Bütün bu haberler, öyle kendiliğinden ve rastgele ortaya çıkmamıştı, Sn. Recai Kutan’ın, Hocanın vefatının birkaç gün sonrasındaki “Erbakan’ın vasiyeti önümüzdeki hafta noter huzurunda kamuoyuna duyurulacaktır!” şeklindeki açıklamasına dayandırılmaktaydı. Ama maalesef, aradan haftalar, aylar ve yıllar geçmesine rağmen, her nedense Erbakan’ın vasiyeti bir türlü açıklanmamıştı!? Şimdi soralım; 1- Sn. Oğuzhan Asiltürk ve Sn. Recai Kutan Beyler ve Erbakan Hocanın vasiyetinden haberi olan diğer yetkililer, bu vasiyeti hangi bahaneler ve endişelerle saklayıp gizlemeye çalışmışlardı? 2- Başta Sn. Fatih Erbakan olmak üzere, Erbakan Hoca’nın çocukları niye, pek çok uyarıya rağmen, babalarının tarihi vasiyetine sahip çıkmamış, gizleyenler hakkında resmi ve hukuki yollara başvurmamışlardı? 3- Yoksa Erbakan Hoca’nın vasiyetinde yazdıkları, Oğuzhan Ekibinin olduğu kadar, Fatih Bey’in de mi planlarını bozacak ve işlerini zorlaştıracaktı? 4- Saadet Partisi’nde olsun, Erbakan Vakfı ve Yeni Refah Partisi içerisinde olsun, Genel Merkez kurmaylarından, İl İlçe Başkanlarına, Erbakan Hoca’nın vasiyetine, Onun kutlu hedeflerine ve öğütlerine sahip çıkacak vicdani duyarlılık erbabı birkaç kişiye bile niye rastlanmamıştı? Bu nasıl bir tezgâhtı? Oysa belki de parti içindeki ve Vakıfla çekişmelerindeki birçok sorun, bu vasiyet sayesinde aşılacak ve camiamız huzur ve itminana kavuşacaktı!? 5- Erbakan Hoca’nın Vasiyetinin saklanmasını asıl isteyen tarafın, Siyonist odaklar olduğu şuradan anlaşılmaktaydı: Bilindiği gibi “Google” malum ve mel’un takımın kontrolü altındaydı. Ve şimdi “Recai Kutan, Erbakan’ın vasiyeti açıklanacak” şeklinde bir giriş yaptığınızda karşınıza; “Bu bilgiyle bizdeki haber sonuçlarının hiçbirisi eşleşmemektedir!” şeklinde bir yanıt çıkmaktaydı! Yani “Erbakan’ı öldürmek yetmez, O’nun kabrinin üzerine beton dökmemiz gerekir!” diyen Siyonist merkezler, Erbakan Hoca’nın vasiyetiyle ilgili tüm haberleri ve bilgileri Google’dan bile tamamen sildirmiş durumdalardı… Hatta aynı haberi aktaran Milli Gazete’de bile, şimdi ilgili bilgilere ulaşılamamaktaydı. Ya hu, Milli Gazete’ye bile hükmünü uygulatan ve istemediği haberleri internetten kaldırtan bu şeytani güçlerin, içimize sızdırdıklarını ve kendi güdümlerine aldıklarını ne zaman tanıyacak ve onlara karşı metin ve mert bir mü’min tavrı takınacaktık? Rahmetli Erbakan Hocamızın vefat buyurduklarından bir gün sonraki (28 Şubat 2011) tarihli Milli Gazete vardı. Bu tarihten haftalar ve aylar önceki nüshaları da çıkmaktaydı. Ama her ne hikmetse 1 Mart 2011 ve sonrası (13 Mart 2011’e kadar), yani muhtemelen Recai Kutan’ın “Erbakan Hoca’nın vasiyetinin açıklanacağını” belirttiği beyanatının yer aldığı nüshalar internetten çıkarılmıştı. Bu nasıl bir tezgâhtı ve içerisinde kimler bulunmaktaydı? En azından şu sorunun yanıtını açıkça vermeleri lazımdı: Recai Kutan’ın “Erbakan’ın vasiyetinin noter huzurunda açıklanacağı” konusundaki beyanı hangi sayıda yer almıştı? Bu haberi yayınlayan gazete ve siteler, hangi kaynağa dayanmışlardı? Vasiyeti gizlemek, hem Dinen hem hukuken hem de vicdanen ve ahlaken büyük bir suç kapsamındadır vebali çok ağır bir günahtır. “Ey iman edenler! Aranızdan herhangi birinize ölüm belirtisi gelip çattığı zaman, (yapacağınız) vasiyetin (hazırlanışı) vaktinde; içinizden iki adaletli kişiyi şahid gösterin. Veya yolculukta olup size ölüm musibeti gelip çatarsa, sizden (yakınlarınızdan) olmayan başka iki kişiyi (şahid tutuverin). Şayet (bunların vasiyeti değiştirmesinden) kuşkulanacak olursanız (bunları) namazdan sonra alıkoyarsınız, onlara da: "Akraba dahi olsa onu (yeminimizi) hiçbir maddi değer ve teklif karşısında değiştirmeyeceğiz ve Allah'ın şahidliğini gizlemeyeceğiz. Aksi takdirde biz elbette günahkârlardan oluruz" diye Allah adına yemin etsinler (ki bu vasiyet resmi ve geçerli hale gelsin).” “Eğer (sonradan) o ikisi aleyhinde (mirasçılara haksızlık yapılsın diye) günaha (bulaştıklarına ve suizanna) müstehak olduklarına ilişkin kesin kanaate ulaşılırsa (hile ve hıyanetleri ortaya çıkarsa), bu durumda haksızlığa uğrayanlardan (ölenin yakınlarından) iki kişi -ki bunlar daha çok hak sahibidirler- öbürlerinin yerine geçerler ve: "Bizim şehadetimiz o ikisinin şehadetinden şüphesiz daha doğrudur. Biz haddi aşmadık, (haksızlık yapmadık ve gerçeği çarpıtmadık,) yoksa gerçekten zulmedenlerden oluruz" diye Allah'a yemin içsinler (ki adaletli karar verilsin).” “İşte bu, şahidliği gerektiği gibi yapmalarına veya yemin ettikten sonra bu yeminlerinin reddedilmesinden korkup (hep doğru ve dürüst beyanda bulunmalarına) daha yakın (ve uygun bir tavırdır). Allah'tan korkup sakının ve (emirlerini) dinleyip (itaatkâr davranın). Allah, fasıklar topluluğunu hidayete erdirmeyecek (doğru yola iletmeyecektir).” (Maide: 106-107-108) Ayrıca, emanet verilen vasiyeti ve bununla ilgili şahitliği gizlemek ve değiştirmek, İslam hukukunda yalancı şahitlikle aynı sayılmıştır. Halen yürürlükteki TMK 532 ve 538. maddeleri de vasiyetin vasfını, anlamını, ilgili şahitliği ve emaneti gizleyenlerin suçlarını ve cezalarını kapsamaktadır. Değil Erbakan Hocam gibi bir Zatın, hatta sade bir vatandaşın bile özel vasiyetini gizlemek veya değiştirmek bu denli ağır bir suç ve sorumluluk sayılırken, hâlâ bu hıyaneti yapanlara mazeret uyduranlar ve haklı bulanlar nasıl bir vicdan taşımaktadır? Erbakan Hocamız, -haşa- yanlış, yararsız hatta zararlı vasiyet ve tavsiyelerde mi bulunmuşlardı ki, bunlar 8 yıl geçmesine rağmen hâlâ gizli tutulmaktadır? Erbakan Hoca’ya “Devlet Töreni” kim yaptırmamıştı? Erbakan Hoca’nın 27 Şubat 2011 tarihinde Dar-ı Bekaya hicretinin ardından, aynı sabah Sn. Recai Kutan hastane önünde şu açıklamayı yapmıştı: “Erbakan Hoca’ya devlet töreni yapılmayacaktır. Bu karar Hocamızın özel vasiyeti olmayıp, daha önceki tavırları ve ailesinin arzuları doğrultusunda alınmıştır!..” Oysa Oğuzhan Asiltürk; “Erbakan’ın devlet töreni istememesinin kendi vasiyeti olduğunu” açıklamıştı. O günkü beyanatlara bakıldığında bu çelişki hemen ortaya çıkmaktaydı. Oğuzhan Asiltürk “Hocanın vasiyetiydi…” derken, Recai Kutan “Ailesinin isteği idi” buyurmaktaydı. Evet ikisinden birisi doğru konuşmamakta ve gerçeği çarpıtmaktaydı. Şimdi soralım, Erbakan’a devlet töreni yapılmasından kimler gocunmaktaydı. Neyse, çok şükür ki devlet, asker ve sivil en yüksek seviyede İstanbul’daki cenaze törenine katılmıştı!.. 15 Eylül 1996 tarihli Posta Gazetesi’nde şöyle bir haber-yorum yayınlanmıştı. FIRST LADY’lerin Sert Savaşı: (Nermin Erbakan’la, Sevinç Asiltürk’ün gizli kapışması.) “Muhalifleri sert ve inatçı olan karı-koca Erbakanlar, 30 yıl süren bekleyişten sonra iktidara kavuşmuşlardı. Ancak, Asiltürk’lerin muhalefeti onları zorlamaktaydı. Refah Partisi’nde, Erbakan’a yönelik muhalif hareketin gizli örgütleyicisi Oğuzhan Asiltürk’ün eşi de Hoca’nın eşi Nermin Hanım’a savaş açmıştı. Sevinç Asiltürk, Nermin Hanım’a karşı, RP Hanımlar Komisyonunda kendi grubunu oluşturarak, muhaliflerin eşlerine “Arkanızdayım” mesajı vermiş olmaktaydı. Hoca’nın muhaliflerinin, art arda 8 ilde kongreyi kazanmalarıyla su yüzüne çıkan “RP’deki muhalif akımlar”dan Hanımlar Komisyonu da etkilenmiş durumdaydı. Faal olan bu komisyonun “fahri başkanı” Nermin Hanım’ın, muhalifleri “tasfiye” etmeye başlaması üzerine, Sevinç Asiltürk “alternatif toplantılar” başlatmıştı.”[1] Yani görünüşte “Hocanın sadık yardımcısı, en sağlam adamı” rolü oynayan Oğuzhan Asiltürk, gerçekte Erbakan’a yönelik sinsi ve Siyonist destekli muhalefetin “gizli” elebaşıydı!.. Ancak bu hıyanetlerini sadakat kılıfı altında saklamakta ve Erbakan’ın en sağlam adamı rolüyle camiamızı avutup uyutmayı başarmaktaydı. Milli Çözüm Dergisi Genel Yayın yönetmeni Osman Eraydın’ın E. SP Kocaeli il Başkanı ve E. Köseköy Belediye Başkanı Mehmet Aras’tan bizzat dinleyip aktardığı ilginç olay: 2013 yılında Kocaeli il kongresine Saadet Partisi çift adayla katılmıştı. Genel merkez adayı Sinan Ejderoğlu’nun karşısına Mehmet Aras çıkmış ve kazanmıştı. Fakat daha sonra bu kongre Oğuzhan Asiltürk’ün talimatıyla Genel Merkez tarafından iptal edilmiş ve 20 gün kadar sonra tekrar yapılan kongrede bu sefer Mehmet Aras kaybetmiş, Sinan Ejderoğlu kazanmıştı. Bunun üzerine Mehmet Aras yanına birkaç kişi alarak YİK Başkanı Oğuzhan Asiltürk ile bu konuyu görüşmek üzere Genel Merkez’e uğramışlardı. Toplantı halinde iken ve kahveler içilirken, kapı açılmış ve Şevket Kazan içeri girip, tanıdığı konuklarına hoş geldiniz diyerek tokalaşmıştı. O sırada Oğuzhan Bey, Şevket Kazan’a bakarak; “buyur otur, bir kahve de sen iç” deyince; Şevket Kazan hiddetlenerek: “Bu insanların (Mehmet Aras’ın) kazandığı kongreyi iptal ettin ve şimdi de bana gel otur bir kahve mi iç diyorsun? Senin kahven içilmez!” diyerek kapıyı sert bir şekilde vurup odadan çıkmıştı. Bu ziyarete giden Mehmet Aras ve arkadaşları dönüşte olayı aktarırken; “Oğuzhan Bey güven vermeyen bir insandır, ama Şevket Bey ise öyle değil, adam gibi adamdır!” diye ona iltifatlar yağdırmışlardı. Yani Oğuzhan Asiltürk’le, Şevket Kazan’ın danışıklı dövüş icabı iyi polis-kötü polis rolü oynadıklarının bile hâlâ farkına varmamışlardı. Şimdi ise Sn. Mehmet Aras gidip Yeniden Refah Partisi’ne katılmıştı. Oğuzhan Asiltürk’ün duyarsız ve tutarsız tavrı! 26 Şubat 2019 tarihinde TV-5 Mustafa Yılmaz’ın sundukları Kulis Ankara programına katılan Oğuzhan Asiltürk yayının sonlarına doğru, Turan Yılmaz’ın; “Belediye seçimlerinin sonuçları hakkındaki görüşleriniz nelerdir?” sorusunu şöyle yanıtlıyordu. “Bu seçimlerde partilerin etkisinden ziyade (aday olan) kişilerin etkisi olduğunu düşünüyorum. Kamuoyu araştırmalarından da anladığımız kadarıyla; Ankara’da, CHP’nin adayında ittifak ediliyor. İstanbul’da ise, Binali Yıldırım’ı şanslı görüyorum!?” Allah aşkına güya Saadet Partisinin Yüksek İstişare Kurulu Başkanı, hem de Milli Görüş’ün televizyonunda resmen ve alenen AKP ve CHP’nin (dolaylı) reklamını yapıyor, İstanbul’u Binali Yıldırım’ın, Ankara’yı Mansur Yavaş’ın alacağını söylüyordu. Gerçi bu tahmininde de yanılıyor, İstanbul’u AKP kaybediyordu!.. Ve hele Saadet Partisi’nden tek kelime bahsetmiyordu. O programa katılan Milli Gazete yazarlarından da tek kelimelik bir hatırlatma, Saadet adaylarını gündeme taşıma ve şanslarını artırma yönünde hiçbir tepki gelmiyordu. Bu adamların, Milli Görüş’ün kökünü kurutma tavırlarını hâlâ anlamayan ve bu tahribatlara mazeret ve keramet uyduran insanlar ise, öyle saflıklarından falan değil, duyarsızlıklarından ve ayarsızlıklarından böyle davranıyordu. Bu Oğuzhan Asiltürk aynı programda, Türkiye’de ve parti bünyesinde başlattıkları “şuurlanma” seminerlerinde, sözde İslami kardeşliği pekiştirme kılıfı altında, farklı partilerden katılımcılara: “Ben size bulunduğunuz partiden ayrılın demiyorum. İçinde olduğunuz partide kalıp orada imani ve ahlaki değerlerin yerleşip gelişmesine gayret edin, tavsiyesinde bulunuyorum.” dediğini aktarıyordu. Oysa Erbakan Hoca böylelerine ne diyordu: “Sizin niyetiniz halis olabilir, amma Havrada namaz kılınmaz. Tuzluya düşüp kalan, sonunda tuzlaşır. Sizin öncelikle Hakk düşüncenin safına katılmanız lazımdır...” Doğrusu da buydu, çünkü zaten Milli Görüş Partilerinin asıl ortaya çıkış sebebi ve görevi, insanları siyasetteki yanlış tercihlerinden kurtarmak ve büyük vebale girmelerinden sakındırmaktı. Amma çaresi yok Milli Görüş camiası da dahil, her toplum kendi layıkını ve müstehakını bulacaktı ve İlahi imtihan sırrıyla herkes gerçek ayarını ortaya koyacaktı… Bu arada sormak lazımdı: Erbakan Hoca’nın bıraktığı mal varlığına ve maddi çıkarlara konmak için mahkeme kapılarını aşındıran, hatta hiçbir vefa ve vicdan duygusuna sığmayan bir tavırla Balgat’taki Genel Merkez binasına haciz koydurup boşalttıran oğul Fatih Erbakan’la damat Mehmet Altınöz beyler, neden Hocamızın manevi mirasına, aziz hatırasına ve vasiyet talimatına hiç sahip çıkmaz ve mahkemeye başvurmazlardı? TV5’te Çağlar Cilara ile gündemdekiler programına konuk olan CHP Beyoğlu Belediye Başkan Adayı Alper Taş (03.03.2019): “LGBTİ (eşcinsellik sapkınlarının) hak ve hürriyetlerini koruyacağını, onlara en uygun imkân ve ortamları sağlayacağını, onlara özel meclis açacağını” söylemiş, yetmez, “Bu sapkınlık tavırlarının, onların yaratılış icabı, yani fıtratı ve tabiatı gereği böyle davrandıkları” safsatasıyla bu ahlaksızlığı yapmalarına -haşa- Allah’ın fırsat ve ruhsat tanıdığını ileri sürecek kadar alçalmış ve küstahlaşmıştı. Gelen yoğun tepkiler üzerine bu program daha sonra yayından kaldırılmıştı. TV5’in gayretsiz sunucusu ise seviyesiz bir tavırla, bu sapkın adamın zırvalarına çanak tutmaktaydı. Acaba Oğuzhan Asiltürk ve Temel Karamollaoğlu, bu şaşkınları bulup Milli Görüş kurumlarının başına oturtmak üzere, çok aramışlar mıydı? Ve tabi şaşırmamak lazımdı, çünkü Erbakan’dan ancak böyle intikam alınırdı!.. Şimdi merak ediyoruz, bu sapkın kafalı ve küstah tavırlı adamı, Beyoğlu Belediye Başkan adayı gösteren CHP mi daha bayağıydı, yoksa onu TV5’e çıkarıp zehir kusturanlar mı daha aşağıydı? Temel Karamollaoğlu'ndan: "Selahattin Demirtaş’ın terörle alakası yok" açıklaması! Saadet Partisi’nin Kürdistan’ı tanıyacağını söyleyen Milletvekili adayı ve eski PKK’lı Altan Tan’ın ardından, Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu skandal bir açıklama yapmıştı. Karamollaoğlu, Selahattin Demirtaş’ın terörist olmadığını vurgulamıştı. Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu, 24 Haziran'daki kritik seçim sürecinde parti tabanını şoke eden açıklamalar yapmaktan sakınmamıştı. O süreçte Cumhur İttifakı'na karşı kurulan ittifakın yanında yer alan SP, terör soruşturmasında tutuklanan Selahattin Demirtaş'ın serbest bırakılması için çağrıda bulunmuşlardı. Temel Karamollaoğlu "Selahattin Demirtaş'ın terörle alakası bulunmadığını" vurgulamıştı. Katıldığı televizyon programında Selahattin Demirtaş'ın tutukluluğuyla ilgili bir açıklama daha yapan SP Genel Başkanı Karamollaoğlu, insanların sözle terörist sayılamayacağını hatırlatmıştı. Acaba Temel Bey, HDP’yi meşrulaştırmaya mı, yoksa SP’yi batırmaya mı çalışmaktaydı? Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu, 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün yeni parti kuracağı iddiaları ile ilgili; “Bu gibi yeni oluşumlar hele ki bu kadar çekingenlikten sonra zor tutarlar” yorumunu yapmıştı.[2] Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu, Abdullah Gül'ün yeni parti kuracağı iddiaları ile ilgili; “Bunlar söyleniyor. Ama yeni oluşumlar hele ki bu kadar çekingenlikten sonra zor tutarlar. Onun için biz daha önce söyledik. Bizim kapımız herkese açıktır” ifadelerini kullanmışlardı. 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve eski Başbakan Ahmet Davutoğlu ile AKP’den kopanlara Saadet Partisi’nin kapısının açık olduğunu söyleyen Karamollaoğlu, “Ben bunu farklı ortamlarda da hatırlattım. Düne kadar AKP’de politika yapıp, artık bu işin böyle gitmeyeceğine inanan ciddi bir kadro vardır. Abdullah Gül bunlardan birisi konumundadır. Kendisini hain ilan edip dışladılar. Bu arkadaşlarımızda ister istemez bir kırılganlık ve çekingenlik doğdu. Bunu bir endişe vesilesi görüp susmamaları, çekinmemeleri gerekir kanaatindeyim. Bu mevkilerde bulunanlar çekinirse başkaları daha çok çekinir. Seçimlerden sonra sayın Gül’le bir kere konuştum. Bazı arkadaşlarla da temaslarımız oldu, olmadı değil ama şu anda onlardan bir talep gelmeyince onları fazla zorlamayı da etik bulmuyorum. Yeni oluşumlar hele ki bu kadar çekingenlikten sonra zor tutarlar. Onun için biz söyledik. Bizim kapımız herkese açık” şeklinde konuşmuşlardı. T24’ten Gökçer Tahincioğlu’nun sorularını yanıtlayan Karamollaoğlu, şu anda 28 Şubat’tan daha fazla baskı ortamı olduğunu belirterek, “O gün hiç olmazsa fikrimi rahatça söyleyebiliyordum, hakim karşısına çıkınca da kendimi müdafaa edebiliyordum. Şimdi edemiyorum, bu hakkı vermiyorlar. O zaman siyasetin içinde karşı çıkanlar vatan haini sayılmıyordu hiç olmazsa. Şimdi herkes vatan haini ilan ediliyor! Olur mu böyle şey?” diye yakınmıştı. Şimdi Sn. Karamollaoğlu’na tekrar soralım: Abdullah Gül ve R. Tayyip Erdoğanların, hem de Dilipak’ın itirafıyla Dış güçlerin (Siyonist merkezlerin) bir projesi olarak, Erbakan’ı ve Milli Görüş davasını engellemek amacıyla, bizden ayrılıp ayrı parti kurmaları “Hıyanet” değilse, nasıl yorumlanacaktı? 17 yıldır, ülkemizde maddi ve manevi büyük tahribatlar yaptıktan sonra, şimdi aynı sömürü arabasını Abdullah Gül atıyla sürdürmek isteyen malum ve mel’un odaklara taşeronluk yapmak Sn. Temel Karamollaoğlu’na mı kalmıştı? Peki, babasının vasiyetine bile sahip çıkamayan ve hakkını arayamayan bir insandan, Milletin ve ümmetin sorunlarını aşma konusunda, cesaretli ve dirayetli bir lider tavrı beklemek akılcı bir yaklaşım mıdır? İsterseniz bu anahtar sorunun yanıtını da yine Aziz Erbakan Hocamızdan alalım: Hastaneye kaldırılmadan birkaç ay önce Uğur Dündar’ın programına katılan Rahmetli Erbakan Hocamız, kendisine yönelik: “Partiyi oğlunuz Fatih Bey’e bırakma niyetiniz olduğu söyleniyor, bu konuya açıklık getirir misiniz?” sorusunu şöyle yanıtlamıştı: “(Erdoğanların ülkeyi yönetme becerisi ve sorunları çözme yeteneği açısından çoluk-çocuk olduklarını belirttiğini anımsatarak) “Ne yani bir çocuktan alıp (Fatih Bey’i kastederek) diğer çocuğa mı bırakacağız!” buyurmuşlar ve yüzlerini de buruşturmuşlardı. Hatta Rahmetli Hocamız şu tarihi olayı aktarmışlardı: “2. Murat, Haçlılar kapıya dayandığında kendi oğlu olan ve tahtta oturan Sultan Fatih’e dönerek: “Oğlum, bu saldırıyı püskürtmek senin başaracağın bir iş değil… Ver bakalım anahtarları (padişahlık mührünü ve tuğrasını)… İşte şimdi ayaklarımızın altından Vatan toprakları kayarken, Suriye üzerinden ülkemiz parçalanmaya çalışılırken “neme lazım!” deyip oturamayız, şahsi ve ailevi ikbal peşinde koşamayız!..” 2 Ocak 2011 tarihli Radikal’de Ezgi Başaran’la yaptığı röportajda da Erbakan, oğlu Fatih’le ilgili aynı cümleleri kurmuşlardı: (Yine, “SP’nin başına kendi oğlunuz Fatih Erbakan’ı hazırladığınız konuşuluyor?”) Sorusu üzerine, Erbakan: “Ne yani, bir çocuktan alıp, başka bir çocuğa mı bırakalım!?” buyurmuşlardı… Hani, Fatih Erbakan: “Bizim partimiz Saadet Partisi´dir.” buyurmuşlardı. Kuruluşu tamamlanan ve resmi olarak faaliyetlerine başlayan Prof. Dr. Necmettin Erbakan Vakfı Ankara’da geniş katılımlı bir istişare toplantısı düzenlemişti. Ramada Plaza’da düzenlenen toplantının açılış konuşmasını Erbakan Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı Dr. Fatih Erbakan yapmıştı. Fatih Erbakan’dan, yeni parti kuracağı iddialarına cevap; Konuşmasının sonunda Saadet Partisi yönetimi ile yaşanan sıkıntılara da değinen Fatih Erbakan; Erbakan Vakfı ile ilgili olarak Saadet Partisi ve Milli Görüş’ü parçalama ve yeni bir parti kurma iddialarını da yanıtlamıştı. Erbakan şu ifadeleri kullandı; ‘Erbakan Vakfımız kurulduğu günden bu yana gerek yazılı ve gerekse sözlü birtakım açıklamalar üzerinden yıpratma ve karalama kampanyaları başlatılmıştır. Şu unutulmamalıdır ki Erbakan ismi kirletilemeyecek kadar temiz ve milletimizin kalbine taht kurmuş bir isimdir. Bu Allah vergisidir ve zorlamalarla olmaz. Erbakan Vakfı merhum Erbakan Hocamız’ın vasiyeti üzerine kurulmuştur. Kuruluş çalışmalarına başladığımız günden bugüne kadar sürekli olarak söylenen ve sorulan bir hususa da açıklık getirmekte fayda görüyorum. “Bu vakıf yeni bir partiye doğru gider, partileşir; zaten amaç da budur!” diyenlere cevap veriyorum: “Bizim partimiz vardır, o da Saadet Partisi’dir.’’ “Bendeniz başta olmak üzere arkadaşlarımızın büyük kısmı zaten Saadet Partimizin çeşitli kademelerinde görev yapmaktadırlar. Biz her zaman olduğu gibi bundan sonra da Saadet Partimize hizmet etmeye devam edeceğiz. Biz inanıyoruz ki Saadet Partimizin başarısı bizim başarımızdır. Partimizden kimsenin dışlanmasına, atılmasına, uzaklaştırılmasına gönlümüz razı değildir. Erbakan Vakfı olarak Saadet Partimizin de Milli Görüş çizgisi içerisinde tutulması hususunda en büyük hizmetleri bundan sonra yapacağımızdan kimsenin şüphesi olmasın.” diyen Fatih Erbakan’ın bütün bu açıklamalarına rağmen, sonunda çıkıp parti kurması nasıl bir tutarsızlıktı? Hani yeni parti kurmayacaktı, hani Milli Görüş’ün zaten partisi vardı?”[3] Peki ne değişmişti de, veya kimler ne karşılığı etkilemişlerdi de, Fatih Bey bu açık beyanatlarına rağmen kalkıp yeni bir parti kurmuşlardı? Tayyip Erdoğan’ın Erbakan Vakfıyla alâkadarlığı! 04 MAYIS 2018 tarihinde HÜDAPAR Genel Başkanı Zekeriya Yapıcıoğlu ve HÜDAPAR Genel Sekreteri Şehzade Demir’den oluşan heyet, Erbakan Vakfı'na ziyarette bulunmuşlardı. HÜDAPAR heyetini, Erbakan Vakfı Genel Başkanı Dr. Fatih Erbakan, Genel Başkan Yardımcısı Zafer Emanetoğlu ve Erbakan Vakfı Genel Sekreteri Doğan Bekin karşılamıştı. Ziyarette Türkiye ve dünya gündemine dair görüş alışverişinde bulunuldu. Yaklaşık bir saat süren görüşmenin ardından Yapıcıoğlu, Erbakan Vakfı Genel Merkezi'nden ayrılmıştı. Ancak bu ziyaret öncesinde HÜDAPAR Genel Başkanı Zekeriya Yapıcıoğlu’nun, Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’la bir görüşme yapması, “Cumhur İttifakı’na katıldı” yorumlarına yol açmıştı. Öte yandan Fatih Erbakan’ın Kılıçdaroğlu’nu eleştiren tweeti ise Cumhur İttifak’ına destek olarak algılanmış, ak troller tarafından paylaşılmıştı. Ziyaretin ardından Yapıcıoğlu’nun, Fatih Erbakan ile Cumhurbaşkanlığı arasında elçi olarak görevlendirildiği iddiaları gündeme taşınmıştı. Fatih Erbakan’ın neden parti kurduğu anlaşılamamıştı! Sayın Fatih Erbakan parti kurdu. (Bunu) Neden, niçin, nasıl (yaptığı) anlaşılamadı. Anlaşılamayan şudur: Saadet Partisi, yaklaşık üç ay önce Lütfi Yalman Bey başkanlığında üst düzey yöneticilerden olan bir heyeti görevlendirdi. Bu heyetin görevi Fatih Bey ile temas kurmak, isteklerini not etmek ve bir mutabakata vararak Saadet Partisi ile bütünleşmesini sağlamaktı… Çeşitli temaslar sağlandı. Gidildi, görüşüldü, müzakereler sürdü. Tam üç ay sürdü. Sonunda mutabakata varıldı. Mutabık kalınan hususlar şunlardı: 1- Saadet Partisi en geç Aralık 2018 ayının içinde aktedilmek üzere "Büyük Kongre"ye gitme kararı alacaktı. 2- Fatih Erbakan Bey ve uygun göreceği kişiler kongreye gidecek G.İ.K listesinde yer alacaktı. 3- Kongre sonrası Fatih Erbakan Bey Saadet Partisi'nde Genel Başkan Yardımcılığı görevine atanacaktı. 4- Yeni parti kurulmayacaktı. El sıkışıldı. Mutabakata varıldı. Kucaklaşıldı. Ama bütün bu görüşmeler yokmuş, mutabakatlar yapılmamış, el sıkışılmamış gibi Fatih Erbakan Bey yeni partisini kurdu. Neden? Niçin? Nasıl? Anlaşılamadı!!! Bu acayip durumu ilk defa biz açıklamış olduk!”[4] Veyis Ateş’in programına katılan Bülent Arınç’ın Erbakan yorumu ve yamuklaşması!? “Erbakan Hocamı Altınoluk’ta ziyaret ettim. Epey bi sohbet ettikten sonra, bütün cesaretimi toplayarak çok da kızacağını tahmin etmeme rağmen, Erbakan Hocama: “AKP’yi kurduk ama SP içinde de çok kaliteli kardeşlerimiz var. Onları AKP’ye iltihak ettirsek nasıl olur?” dedim. Rahmetli uzun uzun düşündü “siz ne yaparsanız yapın Saadet Partisi bu ülkeye lazım” dedi. Ben bana çok kızacağını ve zılgıt yiyeceğimi beklerken bu tavrı ile beni rahatlatmıştı” diyen Bülent Arınç’ın yamuklaşmasıyla, Fatih Erbakan’ın AKP’ye yarayacağı sırıtan bir parti kurup SP’den ayrılması arasında veya Numan Kurtulmuş’un kaypaklığı arasında ne fark vardı? En büyük destekçisi bile Fatih Erbakan’ı eleştirmeye başlamıştı. Parti kurması beklendiği sırada Fatih Erbakan'ın en büyük destekçilerinden sayılan ve aslında ilk hıyanet ve hakaretini daha önce Rahmetli Erbakan Hocaya yapan Adalet Eski Bakanı İsmail Müftüoğlu bile, isim vermeden Fatih Erbakan'ı eleştirmeye başlamıştı... Sosyal medya hesabından bir yazı paylaşan Müftüoğlu, “Lider imal-i fikredebilen, proje üretebilen, başkalarının rüzgârına kapılmadan rüzgâr estirebilen, yapacağı her işi bilgiyle, bilimle, bilinçle yapabilen, planlı hareket edebilen kişiye denir” ifadelerini kullanarak Fatih Erbakan’a sataşmıştı. Biz kendilerine “Bu ayarı bozuk insanlara güvenip yola çıkmayın, bu tiplerin kışkırtmalarına kapılmayın!” dediğimiz zaman bize kızan Vakıfçılar şimdi şaşkınlık yaşamaktaydı. Müftüoğlu devamında şunları yazmıştı: “Cesareti olmayan, ödlek olandan lider olmaz. Lider istikbal vaat eden kişi olmalı, dirayeti ile meselelerin üzerine üzerine gidebilmelidir. Yola çıkmadan önce çok düşünmeli, planlamasını tamamladıktan sonra milletin önüne çıkmalıdır. Şaşkın ördek misali bir o yana, bir bu yana dönüp durandan lider olmaz. İstikametini zamanında tayin edemeyenden, politikada rüzgâr estiremeyenden lider olmaz. Hele hele korkaklardan, cesareti tükenenlerden lider hiç olmaz. Topluma yön verecek sözü olmayan, sadece siyasi miras yemekle yetinen ve geçmişi ile övünenlerden lider olmaz. Çünkü lider yeni ufuklara koşmalı, statik davranışlardan da uzak durmalıdır. Ve ülkenin beklediği lider cihangir ruhlu olmalı, engeller karşısında pusmamalı, bunları aşabilecek kabiliyeti olmalıdır. Ne yapacağından endişe duyan insanlardan lider olmaz. Lider her şeyin başında verdiği sözde durmalı, zikzak çizmemeli, yola çıkma iradesini gösterdikten sonra, mıymıntı bir tavra girmemeli, Battal Gazi gibi kılıcını kuşanmalıdır. Yani bahadır olmalı, topluluklara güven vermelidir. Lider konuşurken sözünden emin olmalı, acemi oğlan görüntüsü vermekten uzak durmalı, tumturaklı sözler söylememeli, tabana da güven vermelidir. Yoksa konuşmaları esnasında sanki hocasının önündeymiş gibi diz çöküp oturanlardan, beden dilini konuşturamayanlardan elbette lider olmaz, olamaz. Politikada tecrübesi olmayan insanlardan, politikada fikri olmayanlardan, çevresini kucaklayamayanlardan, sözünde duramayanlardan, peşinde koşanların umutlarını tüketenlerden lider olmaz. Toy politikacılardan, politikada emeği olmayanlardan, her türlü yorgunluğu göze alamayanlardan, terlemeden makam sahibi olmaya çalışanlardan lider olmaz. Onların peşinden koşulmaz. Büyüklerine saygısı olmayanlardan, küçüklere sevgisi bulunmayanlardan, ketenpereden istifade ile makam kapmaya çalışanlardan lider olmaz. Zira bu nevi insanlar, sadece kendilerini düşündükleri için egoisttirler. Egoist olanlar da paylaşımcı olamaz, çünkü muhteris ve doyumsuzdurlar. Bu nevi insanlar aldatıcıdırlar. Fikir sahiplerine karşı tahammül göstermez, tipik bir fenomendirler. Ne düşündüğünü anlatmak istemez, sadece bilgiçlik taslar, onun için de ukalalık yaparlar. Toparlayıcı olamaz, dağıtıcı olurlar. Bunlar gibi insanlardan lider olmaz, onların arkasından da koşulmaz, koşulursa da zamana yazık olur. Milletimiz bu zihniyette olanlardan fayda görmedi. Bunlar sadece toplumu manipüle etmekle meşgul oldular. Ülkenin siyasetine ivme kaybettirdiler. Bunun için milleti sahil-i selamete asla ulaştıramadılar. Lider olmak için ortalıklarda dolaşanlar, önce dürüst olmaya mecburdur. Ayrıca ülkesinin beklentilerini bilebilecek bilgi ve birikime sahip olmalıdır. Yanıltıcı konuşmalardan, temeli olmayan safsatalardan uzak duramayanlardan lider olmaz. Çünkü; 1- Lider güven verici olmalı, yalpa yapmamalı, yalan konuşmamalıdır. 2- Fikrinde, zikrinde emin olmalı, rüzgâr gülü gibi dönüp durmamalı, gönül ibresi ikide bir sapmamalıdır. 3- Lider tecrübeli, bilgili olmalı, siyasette toy olmamalıdır. 4- Ülke meselelerini çözebilecek kabiliyete sahip olmalıdır. 5- Dünya politikalarını bilebilecek düzeyde olmalı, dış politik meseleler karşısında apışmamalı, radar gibi önünü görebilmelidir. 6- Gerektiğinde siyasi kanaatleri için feda-i can etme cesaretinde olmalı, uyuşuk, mızmız asla olmamalı, düşündüklerini netleştirmeli, meçhuller aleminde dolaşmamalıdır. 7- Adam gibi adam olmalı, vefalı olmalı, hatırnaz olmalı, nankör olmamalıdır.” diyen ayarı bozuk adama, oturaklı bir yanıt veren de çıkmamıştı!.. “Bunları ne diye yazıp durmaktasınız? Niye ikide bir ortalığı karıştırmaktasınız?” diyen vicdan ayarı bozulmuş vefasızlara ise şu ayeti hatırlatalım: “… Böylece helak olacak kişi apaçık bir delilden sonra (“bilmedim, ikaz edilmedim” gibi bir mazerete sığınma imkânı kalmadan) belaya ve cezaya uğrasındı; (manevi olarak ve karakter bakımından) diri kalacak (dünya ve ahirette izzet ve saadete ulaşacak) kişi de, (yine apaçık bir delil ve bilgiyle hayatta kalıp huzura ulaşsındı). Şüphesiz Allah, gerçekten İşitendir, Bilendir.” (Enfal: 42) Evet, Cenab-ı Hak imtihanı işte böylesine mükemmel yapmakta, Bâtıl yollarda olsun, Hak dava içinde bulunsun, herkesin gerçek ayarını ve amacını ortaya dökmesine fırsat tanımakta ve ona uygun şartları hazırlamaktadır. Milli Çözüm’ün farkı ve sorumluluk tavrı! Erbakan Hocamız: “Hakkı tebliğ ederken, gerçekleri konuşup yazarken, Siyonist merkezlerin ve münafık çevrelerin asla istismar edemeyecekleri, kendi şeytani hedefleri doğrultusunda sağa-sola çekemeyecekleri şekilde net ve hatta köşeli-dikenli ifadeler kullanmalısınız… Ta ki hain ve zalim kesimler bu yazıları-konuşmaları yumuşatıp yamuklaştırmak üzere ellerine aldıklarında onların avuçlarına batsın!.. Zira bu münafık ve marazlı kesimlerin kendi çıkarları doğrultusunda yorumlanıp yamultulmaya müsait yazılar-konuşmalar, paketlenip Arş-ı A’lâya değil, Tel Aviv’e ve Siyonist odaklara postalanır!..” İşte hamdolsun ki Milli Çözüm yazılarımızı ve konuşmalarımızı, ne AKP iktidarı ve yandaşları, ne sözde muhalefet ve taraftarları, ne İslamcı geçinen riyakâr takımı ve ne de SP’ye sızmış marazlı münafıklar asla eğip bükemediklerinden tek çare olarak “ilgilenmeye değer bulmuyorlarmış” gibi davranıp gündem dışı tutmaya çalışmaktadırlar. Oysa bütün bunların bir bir hesaplarının sorulacağı ve herkesin gerçek ayarının ortaya çıkacağı günler yaklaşmaktadır. Seçimlerde, Milli Görüş Davasını tebliğ ve SP’ye oy desteği için hazırlayıp, ülke genelinde ve Saadet Partisi ismi ve amblemiyle binlercesini insanlarımıza ulaştırdığımız ve oldukça etkili ve verimli sonuçlar aldığımız şu bildirinin dağıtılmasına bile engel olan bazı parti yetkilileri nasıl bir çarkın ve çabanın figüranlarıymış? Bunun yanıtını; iman, iz’an, insaf ve vicdan ehlinin değerlendirmesine arz ediyoruz. “Oy”um Saadet’e, Toplum Selâmete! "OY" EMANETTİR, OYUNA GELMEYİN! Önümüzdeki 31 Mart Yerel Seçimleri tarihi bir fırsattır. Çünkü insanlar seçimlerde; partileri değil, kendi geleceğini seçmektedir. Kişi, sevdiği ve seçtiği ile beraberdir. Herkesin geleceği ve güvencesi, oy verip desteklediği zihniyetlerle belirlenecektir. Özetle; geleceğimiz, kendi elimiz ve amelimizle şekillenecektir. Oylarımızda sadece kendimizin ve yakın çevremizin değil, 80 milyon milletimizin ve hatta milyarlarca ezilenin hakkı vardır. Çünkü oy verdiğimiz partilerin bütün iyilik ve kötülüklerine ve bunların yan etkilerine ortak olunmaktadır. Unutmayın, bu seçimler; sekiz parti arasında değil, iki zihniyet arasında yapılacaktır. Sonunda; 1- Ya Hak’kı tutan, helalı haramı ayıran Milli Görüşçüler, 2- Ya da bu Bâtıl ve bozuk sistem ve işbirlikçileri kazanacaktır. Haçlı Avrupa Birliği, faiz ve sömürü demektir... Faiz ise, haksızlık ve ahlaksızlığın temel sebebidir. AB'ciler, yani faizciler ve rantiyeci işbirlikçiler, Kur’an’a göre Hak'la ve halkla savaşan kimselerdir. (Bakara: 279) Gâvurların reçeteleri, girdiği her ülkeye mutlaka zulüm ve zillet getirmiştir. Milli Görüş dışındaki partiler, AB ve ABD reçetelerini uygulayacaklarını açıkça dile getirmekte, faizci ve rantiyeci olduklarını ilan etmektedirler. Hepsi de, aynı yanlış görüşün farklı görüntüleridir. AKP ise, uluslararası Siyonist sermaye ile "düzenli ve düzeyli ilişkilerini sürdüreceklerini" söylemekte ve kapitalizm zehirine yerli çikolata sürerek milletimize yedirmektedir. Bütün fabrikalarımız ve milli kazanımlarımız satılıp, yabancılara ve yandaşlara peşkeş çekilmiş, tarım ve hayvancılık bitirilmiştir. AKP; faizci partilerin en tehlikelisidir, kuzu postuna bürünmüş kurt yerindedir. Bunların ahlaki, ailevi ve manevi tahribatları ise çok daha vahimdir; Türkiye’miz bölünmek üzeredir. Oysa mikroptan ilaç yapıldığı, faizden fayda sağlandığı ve Haçlı AB reçeteleriyle ülke kalkındığı hiç görülmemiştir. Bu nedenle Batı'cı partilere oy vermek, Amerikan dehşetini ve İsrail vahşetini desteklemekle aynı şeydir. Ve böyle bir vebale girenlerin vicdanları nasıl rahat edecektir?! Daha da beteri, ülkemiz AB hayali ve demokratikleşme jelatiniyle kasıtlı ve planlı bir yıkılışa sürüklenmekte, PKK’ya ise Amerika’nın desteği ve AKP’nin gafletiyle bir zamanlar yüz verilmiş, şimdi artık Suriye’de devleti azarlamaya ve ayarlamaya cüret eder hale gelmiştir. Ve hele 17 yıllık yamukluk ve yanlışlıklarından sonra, hâlâ AKP'ye oy vermek, felakete davetiye göndermektir. Dershane rantları ve devlet kadrolaşmaları nedeniyle Cemaatle Hükümet arasında patlayan seviyesiz sataşmalar ve 15 Temmuz kalkışmaları da; bunların dine ve millete hizmet ortaklığı değil, şahsi menfaat ittifakı yaptıklarının göstergesidir. Çünkü Fetullahçıları, AKP iktidarı bu ülkenin başına bela etmiştir. Unutma, senin "oy"unda, çöplükten ekmek toplayanların ve çaresizlikten vücudunu satılığa çıkaranların hakkı vardır!.. Senin "oy"unda, bu ülkeyi bize vatan bırakan şehitlerimizin ve gelecek nesillerimizin hakkı vardır. Doğu Türkistanlı sahipsizlerin, Filistinli gelinlerin, Yemenli çaresizlerin, Suriyeli gariplerin, Iraklı yetimlerin senin “oy”unda hakkı vardır! Öyle ise, ne Hak’tan kopuk ve halka soğuk partilere, ne de aslını inkâr eden döneklere ve Milli Görüş’ü bölmekle böbürlenenlere sakın oy atma!.. Bu ülkeyi 40 yılda, 4 kere felaketten ve iflas etmekten kurtaran Erbakan'ı unutma!.. Yapanlarla yıkanları, sadıklarla sahtekârları bir tutma! Refah-Yol hükümetinde; ekonominin düze çıkarıldığını, işçiye, memura, köylüye ve emekliye en iyi imkânların sağlandığını, Milli Görüş Belediyelerinde ne destanlar yazıldığını, fakir fukaraya nasıl sahip çıkıldığını hatırla!.. Kendini bağrı yanıkların ve sistemin pençesinde kıvrananların bedduasına uğratma!.. Dünyanı ve ahiretini karartma!.. Allah rızası ve halkın hatırı için düşün: 1- Saadet'ten başka; ahlaki ve manevi tahribatı dert edinen ve çare gösteren var mı? 2- Saadet'ten başka; faizsiz, rantiyesiz, Milli ve yerli kalkınma projeleri üreten var mı? 3- Saadet'ten başka; ABD ve AB emperyalizmine ve İsrail Siyonizm’ine karşı D-8'ler, İslam Birliği ve ezilenlerin dirliği diyebilen var mı? Öyle ise; "oy"larınla ya saadetini seçeceksin veya sefaletini... Ya Milli Görüş’ü seçeceksin veya kirli bir zihniyeti... Ya refahını ve menfaatini seçeceksin veya felaketini... Evet; "oy"unla, ya ülkemiz üzerindeki oyunları bozacaksın veya oyuna gelip, Bâtılın ve Batılıların vebaline ortak olacaksın! Ve sakın unutma! "İnsanların hayırlısı, insanlara faydası dokunandır." En sevaplı ve en kapsamlı hizmet ise, haklı ve hayırlı bir zihniyetin iktidar olmasına katkıda bulunmaktır. Çünkü; "bir saat adaletle hükmetmek, yetmiş yıl nafile ibadetten hayırlı" sayılmıştır. Hz. Peygamber Efendimiz (SAV): “Zalime de mazluma da yardım ediniz!” diye uyarınca, Ashab-ı Kiram, “Ya Resulûllah, zalime neden ve nasıl yardım ederiz?” diye sormuşlardı. Efendimiz ise: “Onların zulmetmelerine ve felakete sürüklenmelerine engel olmakla, zalimlere de iyilik etmiş olursunuz” buyurmuşlardı. Evet AKP iktidarının ve Sn. Erdoğan’ın gerçekten iyiliğini isteyenler, Saadet adayına oy versinler ki, AKP adayları daha büyük vebale ve felaketlere sürüklenmemiş olsunlardı. Ve kesinlikle ümitvar olmalıdır; hele görelim, yarınlar neler doğuracaktır? Çünkü karanlığın en koyu olduğu an, sabaha en yakın olduğu zamandır! Saygılarımızla. SAADET PARTİSİ Şimdi tekrar soralım: a) Gerçekten Milli Görüşçü olan, Saadet Partisi’nin bir oy daha fazla almasını amaçlayan bir insana… Hatta Milli şuur ve sorumluluk taşıyan herhangi bir vatandaşımıza, bu bildiri niye ve nasıl dokunurdu? b) Bu haklı ve hayırlı davete hangi maksatla engel olunur ve yasak konurdu? c) Bu kasıtlı davranışın sahiplerine hâlâ hüsn-ü zan edenler ve hıyanetlerine mazeret üretenler, mahşer günü hangi sıfatla huzura çağrılırdı ve isimleri nasıl okunurdu?

    Bu Haber 670 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS