• ERBAKAN'I YABAN ANLADI, ŞABAN ANLAMADI

    ERBAKAN'I YABAN ANLADI, ŞABAN ANLAMADI

    18 Eylül 2013
    ERBAKAN'I YABAN ANLADI, ŞABAN ANLAMADI

     
    | Devamı




    BENİM MUHTEREM ERBAKAN
     HOCAM     (KLİP)











    ERBAKAN'I YABAN ANLADI, ŞABAN ANLAMADI



    D-8 Antiemperyalist bir girişim mi?

                Erbakan Hoca'nın, son birkaç asırdır Emperyalizmin, yani ırkçı siyonizmin ve her yönden dünyaya hakim olan şeytani güçlerin, kontrolü dışında ve onlara rağmen başlatıp başardığı D-8 oluşumu'nun güya "antiemperyalist bir yapılanma olmadığını ima etmek için" bu soruyu soran kimse:

    a)         Ya çok cahildir... Dünyada olup bitenlerden habersiz ve ilgisiz birisidir.

    b)         Ya çok gafildir...         Kimin ne yaptığını, neyi amaçladığını ve bunların karşısına kimlerin ve hangi maksatla çıktığını araştırmaktan ve anlamaktan acizdir.

    c)         Veya bu soruyu soran kimse, acınacak derecede akıl fakiridir. Çünkü sorulan sorular aynı zamanda "akıl ve anlayış seviyesinin göstergesidir"

    d)         Yahut, bir gerçeği bile bile gizlemek, hakikati ters yüz etmek ve başka türlü göstermek isteyen bir kötü niyetlidir ve haset (kıskançlık) ehlidir.

    e)         Yahut; "D-8'ler antiemperyalist bir oluşum mu?" sorusu, bu tarihi ve talihli girişimi küçümsemek, önemsiz göstermek, söz konusu etmeye değer bulmuyoruz havası vermek için sorulmuş olabilir ki, bu "ulaşamadığı üzüme "daha koruk" diyen tilki" çaresizliğidir. Ve bütün bunlar, ilim erbabına yakışmayan, sorumluluk duygusuyla bağdaşmayan, Vatan sevdasıyla ve dava adamlığıyla uyuşmayan, vicdani dürüstlük ve olgunluğa sığmayan talihsiz tepkilerdir

                Beyler "Antitez" sadece bir reaksiyondur; bize aksiyon gerek... "sentez" ise kolaycılık ve kopyacılıktır; bize "tez" lazım. İşte Milli Görüş, Adil Düzen, teorik olarak birer orijinal tez'dir. Tamamen Milli, yerli, ilmi, insani, evet ve de İslami yeni bir medeniyet projesidir. Ve bunlar D-8'ler ile bizzat pratiğe dökülmüş gerçeklerdir.

     

    Ancak Erbakan gibi dahi bir liderin, çok yüksek bir feraset ve örnek bir cesaretle başarabileceği, öyle hayali ve hamasi değil, fiili, resmi ve hakiki bir oluşum olan, bütün alt yapısı, teşkilat çatısı ve iş bölümü programları hazırlanan, üç yüz senedir, emperyalizme rağmen kurulan ilk, tek ve gerçek oluşum sayılan D-8'lerin, antiemperyalist olup olmadığını;

    1- Gidip İsrail'den sorup anlayın.. Sabataist Çevik Bir'leri, bu girişimin mimarına karşı nasıl kullandıklarını öğrenmeye bakın... Bize inanmıyorsanız Yalçın Küçük'ün "Gizli Tarih"inin 281. sayfasını karıştırın.

    2- D-8'lerin antiemperyalist olup olmadığını, siz ABD' ve Yahudi lobilerinden öğrenmeye çalışın... Çünkü "rakip düşmanların itirafı en sağlam kanıttır", unutmayın... Hiç değilse TESEV'in hazırlattığı Türkiye-İsrail ilişkileri kitabında Erbakan'la ilgili bölümleri araştırın.

    3- D-8'lerin ve Erbakan Hareketi'nin antiemperyalist olup olmadığını, Haçlı emperyalizminin kalesi ve siyonizmin kuklası olan AB yetkililerinden sorup öğrenin ve aklınızı başınıza alın...

    "D-8'ler hareketi antiemperyalist bir girişim midir?" sorusu:

                "1974 Kıbrıs çıkarması, antiemperyalist bir girişimiydi?"

    "Filistin intifadası, antiemperyalist bir hareket midir?"

                "Mazlum Irak halkının, işgal ordularına karşı mücadelesi, antiemperyalist bir direniş midir?"

    Sorularından çok daha şaşırtıcı ve yürek yaralayıcı gelmektedir.

                Tekrar ve açıkça soruyoruz, uyarıyoruz ve herkesi sorumluluğa çağırıyoruz:

                Öyle sadece ülkemizin ve insanlık aleminin mevcut sorunlarını ve sıkıntılarını ve malum ve mel'un güçlerin saldırılarını, papağan gibi tekrarlayıp durmak ve slogandan öteye geçmeyen boş teklif ve temennileri sıralamakla ne ilim erbabı ve ne de dava adamı olunmaz... Erbakan Hoca'nın ilimi ve insani program ve oluşumları dışında, kimin ne türlü projesi varsa, ortaya koysun ki, bunları karşılaştırma ve doğru karara varma imkanı bulalım...

                Siyonist güçlerin ve içimizdeki sağcı-solcu hain işbirlikçilerin asıl korkuları, başından beri Erbakan'dır. Bu masonik ve münafık çevreler, Erbakan'ın kontrolü dışında, İslamcı hatta şeriatçı bir MSP'ye  bile hazırdı ve razıydı..

                O tarihlerde Hürriyet Gazetesi, şöyle bir manşet atıyordu:

                "Ya Erbakan, Ya MSP"

                Yani bu: Erbakan'ı dışlayın, MSP'yi kurtarın" mesajıydı!

    Türkiye'nin tirajı büyük, o büyüklüğüyle orantılı olarak malum sermaye çevrelerinin sözcülüğünü ve dahi gözcülüğünü üzerine yüklenmiş olmakla tanınan gazetesi  Hürriyet şöyle bir manşet çekmişti: 

     "Ya Erbakan, ya MSP.." İşte korkut Özal gibi marazlıları bu manşetler ayaklandırmıştı.

                Bir manşet haberdi bu, ama öyle bir manşet haberiydi ki, adeta manda pisliği iriliğinde harfler kullanılarak verilmişti. Sadece sermaye çevrelerinin değil, batı dünyasının da muteber gazetesi, manşetinin altında "Cumhuriyet Başsavcılığı'nın MSP lideri Erbakan'ın yaptığı bazı konuşmalar hakkında soruşturma açtığını, dosyayı Yargıtay Ceza Dairesi'ne gönderdiğini, eğer Yargıtay dosyayı yerinde görür ve MSP ile Erbakan'ın savunmasını da reddederse, Parti'nin kapatılması için Anayasa Mahkemesi'ne gidileceğini" yazıyordu.

                "Saptanılan" neymiş?

                Cumhuriyet Başsavcısı'nın iddiasına ve gazetenin naklettiğine göre, MSP ya Erbakan'ı partiden ihraç edecek veya kapatılmayı göze alacaktı. Başsavcı Akdoğan ve iddianın muhteviyatını aynı gazeteye verdiği bir demeçte şöyle özetliyordu:

                'MSP Genel Başkanı Necmettin Erbakan hakkında 11 Aralık seçimlerinden önce Urfa'da ve TRT'de yaptığı konuşmalar açısından harekete geçilmiştır. Bu konuşmada Erbakan, bizim saptadığımıza göre laikliğe ve Siyasal Partiler Kanunu'na aykırı hareketlerde bulunmuştur."

                Erbakan cevap veriyordu:

                Buna mukabil haberlerin ertesi günü, MSP lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan TBMM'de bir basın toplantısı yaparak: "Allah demeyi suç saymak ve inançlı insanlarımıza sataşmak artık asla mümkün değildir." diyordu. Erbakan, basın toplantısında özetle şunları söylüyordu:

                "Bu olay Türkiye'de temel insan hakları ve özgürlükleri ve demokratik rejimin mevcudiyeti hususunda dünya kamuoyunu derin şüphe ve tereddüde sevk edecek mahiyettedir.

    Bu münasebetle, bütün vatan sathındaki teşkilat mensuplarımızın ve Milli Görüşe bağlı gönüldaşlarımızın hadiseyi sükunetle takip etmelerini ve tahriklere kapılmamalarını önemle rica ederim''

                Laiklik nedir?

                MSP lideri daha sonra basın mensuplarının suallerini cevaplandırırken, kanunlarda icap eden değişikliklerin yapılarak, laikliğin yanlış yorumlardan kurtarılması gerektiğini, temel hak ve hürriyetleri teminat alan kesin sınırların çizilmesinin icap ettiğini belirtiyor ve "Atatürk ilkelerini dinsizlik manasında kullanmak kimsenin hakkı değildir. Laikliği dinsizlik manasında kullanmak kimsenin hakkı değildir." uyarısını yapıyordu.

                Erbakan konuşmasını şöyle bitiriyordu:

                Laiklik; bir insanın kendi inancının gereğini rahatlıkla yapabilmesidir. İnanç ve vicdan hürriyetinin teminatıdır. Laikliğin matematik tarifi budur. İnancınızı açıklayabilirsiniz, yalnız bu inancınızı başkasına zorla kabul ettiremezsiniz, bu sebepten dolayıdır ki bir insan Allah dediği zaman, niye Allah dedin diye sorulamaz, bu konuda baskı yapmak, asıl laikliğe aykırıdır. Herkes inancını rahatlıkla söyleyebilecektir.

    'Biz, inandığımız yolda yıldırım olmasını da biliriz. Bu aziz vatanda 50 milyon şehit verdik, bu vatan üzerinde yaşayan insanlar rahat Allah desinler diye! Bunu teminat altına almak ölünceye kadar vazifemizdir, hiç kimse önümüze çıkamaz." [1]

                Emperyalistlerin karakolu mason localarının AP için hazırlattığı rapora göre:

    "MSP parçalanır, MHP'nin desteği alınırsa, AP 236 milletvekili çıkartır" denilerek, tek korkularının Erbakan olduğu vurgulanıyordu.

    AP Genel Başkan Yardımcılığınca hazırlatılan, "1977 milletvekili genel seçimi sonuçları değerlendirilmesi" başlıklı raporda, "AP'nin, MHP'nin desteğini sağlaması halinde milletvekili sayısını209'a, MSP'nin tamamen parçalanması ve MHP'nin bazı illerde desteğinin sağlanması halinde 236'ya çıkartacağı" görüşü savunulmaktaydı. Yani hedef Erbakan'dı.

    AP Sakarya milletvekili Nuri Bayar'ın başkanlığında bulunduğu propaganda ve haber alma işleriyle görevli Genel Başkan Yardımcılığınca Mehmet Sokulu adında bir uzmana hazırlatılmıştı. "Hemen hemen bütün illerde MSP'nin parçalanmasının önerildiği, raporda bazı iller için yapılan değerlendirmelerin ve getirilen önerilerin özetleri yer almaktaydı." : [2]

    Ama zamanla:

    Şeytanı bile utandıran yalanlar ve gerçeği çarpıtan kitaplar yazılacaktı: İşte bir örnek:

                "Necmettin Erbakan'ın Milli Nizam Partisi komünizme de siyonizme de karşıyız diye ortaya çıkmış ve komünizmin odağı olarak Sovyetler'i, siyonizmin odağı olarak Avrupa Topluluğu'nu göstermiştir. Sovyetler'i komünist olarak damgalamak doğaldır, çünkü onlar kendilerini komünist olarak nitelendirmektedirler zaten. Ancak Avrupa Topluluğu'na özellikle  de 1969-1970'lerde siyonist demek gerçekten büyük bir oyundur. Çünkü 1967'de patlak veren Arap-İsrail Savaşı Avrupa ülkeleri İsrail'e karşıt Araplardan yana bir tutum takınmışlardır.

                Ayrıca, çok değil MNP'yi kurmadan 1 yıl kadar önce Erbakan Odalar Birliği Başkanıydı ve hazırlayıp bastırdığı raporda, Avrupa Topluluğu'nu överek, ateşli bir söylemle Türkiye'nin Avrupa Topluluğu'na girmesini savunuyordu."[3] Evet böylesi asılsız isnat ve iftiralarla;  "çamur atılsın, tutmazsa izi kalsın" metodu uygulanıyordu.

    ESAM'ın tarihi toplantısında çağın fatihi, dönüşüm projelerini açıklamıştı.

                27 Mayıs 2006da İstanbul Ali Sami Yen stadında muhteşem bir katılım ve coşkuyla kutlanan İstanbul'un Fetih yıldönümü şöleninden bir gün sonra: Grand Cevahir Kongre Sarayında ESAM tarafından düzenlenen ve İslam dünyasından yüzlerce devlet adamı ve ilim erbabının katılımı ile gerçekleşen "Müslüman Toplulukları ve sorumlulukları" konulu ilmi konferansta Çağımızın Fatihi;

    ·        İslam dünyasının ve insanlığın temel problemlerini ve sebeplerini

    ·        Kurtuluş çarelerini ve çözüm projelerini

    ·        Bunlarla ilgili yeni fikir önerilerini, fiili tatbikat örneklerini ve başarılı pratiklerini, çok akıcı bir dille ve çarpıcı misallerle anlatmıştı.

                Ve bunlar Milli Çözüm Dergimizde yazılmıştı:

                Pilotsuz uçaklar:

                Baykar makine sanayi ve teknoloji araştırma şirketinin ürettiği pilotsuz uçaklar uzaktan kumanda ile uçurulmuş ve istenilen hedefe ulaştırılmıştır.

    Simülatör sistemiyle, bu uçakların kendisine zarar vermeden çok çeşitli denemeler rahatlıkla yapılmıştır.

    Bütün bunlarda seri imalat safhasına gelinmiş durumdadır.

                Her türlü ve silah ve teknolojik araç ve gereçler üretilip savunma ihtiyaçlarımız için hazırlanmıştır.

    Bütün bu özgün başarı ve birikimler, şanlı ordumuzun hizmetine sunulmuş bulunmaktadır.

    a- Pilotsuz uçakların ve her türlü bilgisayarlı araç gereçlerin

    b- Duvardan, kapıdan, mayınlı ortamdan, tel örgütü ve elektrikli manlalardan aşan ve hedefine ulaşıp görevini yapan yürüyen teknolojik böceklerin

    c- Ulusal ve uluslar arası her türlü stratejik konuşma ve yazışmaları dinleyecek ve değerlendirecek, ama kendisi asla çözülmeyecek son sistem iletişim aletlerinin

    d- Bilgisayar sistemlerini, teknolojik projeleri, hıyanet ve saldırı girişimlerini, çok özel ve gizli casusluk şebekelerini takip ve tahrip edici, sentetik ilaç kapsülleri benzeri, uzaktan kumandalı ve fark edilmesi imkansız; bir nevi "suni cin" modellerinin

    e- Tasarım ve proje başlangıçlarını

    f- Model ve deneme safhalarını

    g- Seri üretim ve geliştirme aşamalarını

    Gerçek ve örnek video çekimleriyle gösteren tanıtım filmi, hayret ve hayranlık uyandırmış ve:

    "Ahir zamanda ve Hz.. Mehdi'nin Deccal'a karşı kutlu savaşında "barut ateş almayacak, silahlar patlamayacak" mealinde müjdelenen haberlerin nasıl hakikat olacağı böylece ispatlanmıştır.

                Bu kutlu gerçeklerin ve mutlu gelişmelerin, İsrail farkındaydı ve telaşındaydı. Hizbullah'ın kullandığı pilotsuz uçakların nerden geldiğini ve asıl sahibini tanımaktaydı..

                Ama maalesef bizim yazarlarımız bile bunlara inanmakta zorlanmakta ve şunları yazmaktaydı:

    Bu teknolojiye sahipseler!

                Hizbullah direnişi karşısında hem şaşırıp hem de apışıp kalan sadece İsrail değil!

                İsrail'e destek veren tüm ülkeler allak bullak oldu! Bir türlü frenleyemedikleri İsrail yönetimi yüzünden dünya kamuoyunun giderek Müslümanlara hak verir hale gelmesinin önüne geçebilmek için hemen bir kuyruklu yalan daha uydurdular!

                İsrail vahşetini ancak böylesine kuyruklu bir yalan ile ört bas edebileceklerini düşünen İsrail dostları Müslümanların İngiliz uçaklarını havada infilak ettirerek binlerce kişinin ölümüne sebep olacak hazırlıklar içinde olduğu haberini yaydılar.

                Bu kuyruklu yalan yüzünden elbette Müslümanlar sıkıntı çekecek.

                Şimdiden dünyanın dört bir yanında yine Müslümanlar aleyhine kararlar alınmaya başladı bile!

    Ama bu yalanların en büyük sıkıntısını yine yalanı çıkaran kesimler çekecek.

                Çünkü yukarı mahallede bir yalan söylüyor aşağıda mahallede kendileri de buna inanıyorlar.

    Son yalanlarını gerçek olarak kabul edecek olursak yalanı çıkaranlar mücadeleyi zaten baştan kaybetmişler demektir.

                Zira ürettikleri yalanda müthiş bir teknolojiden söz ediliyor. Bu müthiş teknoloji onların düşman kabul ettikleri Müslümanların elinde ise onlar için zaten iş bitmiş demektir.

                Keşke Müslümanlar böyle bir teknolojiye gerçekten sahip olsalar!

                Müslümanların böyle bir teknolojiye sahip olmaları demek Amerika'nın ve İsrail'in hegemonyasının fiilen sona ermiş olması demektir.

                Adamlar öylesine kuyruklu yalanlar söylüyorlar ki, bilim kurgu romanlarında anlatılanlara fark atar!

    Bilgisayarlar içine gizlenen sistemlerle sıvı patlayıcıları patlattırıp uçakları havada imha ettiriyorlar ve binlerce kişiyi ölüme sürüklüyorlar!(mış?..)

    Evet, keşke Müslümanlar bu teknolojiye sahip olsalar!

    İşte o zaman dünya gerçek barış ve huzur ile tanışacak demektir.

                İşte o zaman fitne ve fesadın sonu gelmiş demektir.

                Bu nedenle diyoruz ki İsrail dostlarının uydurduğu kuyruklu yalanlar doğru ise yani gerçekleri dile getiriyorsa; o zaman, bu arkadaşların devri bitmiş demektir.

                Tükenmiş gitmişler demektir.[4]

                "Kutsal olan, halka hizmet"tir diyen Erbakan, dar kafalara sığmıyordu!

                Araştırmacı gazeteciliğin duayeni Uğur Dündar Kasım 2002 seçimlerinden bir süre Sonra Profesör Doktor  Necmettin Erbakan'ı 'İşte Hayatımız' programına konuk etmişti. Bu programdan bir bölümü şöyleydi:

                Uğur Dündar: Sayın Erbakan, ben programı hazırlarken dikkat ettim, girdiğiniz okulları hep birincilikle bitirmişsiniz. Hatta Teknik Üniversiteye sınavla ikinci sınıftan başlayan tek kişisiniz. Beden eğitimi sınavını yazılı yaptırabilecek kadar zeka pırıltılarıyla dolu, deha düzeyinde bir beynin sahibisiniz. Bunu daha sonra Almanya'da günün teknolojisine hakim olan ülkede, Aachen gibi çok önemli bir teknik üniversitede, Leopar tanklarında kullanılan motorların hem dizelle, hem de benzinle çalışabilecek hale dönüştürülmesine ilişkin bir projeye imza atmış birisiniz. Bütün bu başarılardan sonra Türkiye'ye geliyorsunuz 'Gümüş Motor' şimdiki adıyla Pancar Motor fabrikasını hayata geçiriyorsunuz. Türkiye'de bütün parçaları ülkemizde üretilen ilk motor fabrikası ki, halen o motorlar aynı patentle imal ediliyor. Şimdi insan bu geçmişe bakınca, acaba diyorum Sayın Erbakan bilim" adamı olarak kalmış olsaydı, ülkesine ve insanlığa siyasetçi Erbakan'dan  daha mı fazla hizmeti dokunurdu?

                Erbakan: Cenabı Hakka şükretmişimdir ki, Onun lütfuyla memleketime hizmet için çok daha hayırlı bir yolu seçmiş olarak çalışmaktayım. Çünkü bir üniversitede profesör olabilirsiniz, Nobel ödülleri alabilirsiniz; ama ülkenizin insanı bugün olduğu gibi açlık ve sefalet  içindeyse, müşkülat içerisinde, sıkıntı çekmekteyse, sizin bu Nobel ödülleriniz ne işe yarar? Bu sebepten dolayıdır ki, asıl lazım olan ülkesinde yaşayan milyonlarca insana fayda sağlamaktır. Allah'a şükürler olsun, biz bu yolu seçtik, Milli Görüş çığırını açtık ve ne zaman Milli Görüş işbaşına geldiyse, Türkiyemizin hep yüzü güldü. Ama ne zaman bu ikinci plana atılıp, bizim taklitçi zihniyetler dediğimiz hükümetler geldiyse,  maalesef bugünkü sıkıntılara benzer güçlüklerle karşılaştı. Dolayısıyla, çok hayırlı bir yol seçmişiz ve pek yararlı hizmetler yapmışız. Bizim partimizin kapatılması meselesinin, ayrı bir programda ele alınmasında çok yarar görürüm. Bu partiler başarılarından dolayı kapatılmıştır. İlk Milli Nizam Partimiz kısa zamanda Türkiye'nin en büyük partisi olma istidadını gösterince rakipler tarafından ve dış güçlerin kışkırtmasıyla çeşitli entrikalar ve mekanizmalar kullanılarak saf dışı bırakılmıştır. Ancak bütün bunlara rağmen arkasından yeni bir parti kurulmuş. O partiyle Türkiye'ye büyük hizmetler yapılmıştı. Milli Nizam Partisi'nden sonra kurmuş olduğumuz Milli Selamet Partisi, Türkiye'de Büyük Ağır Sanayi hamlesini başlattı. Türkiye'de Kıbrıs Barış Harekatının yapılmasında en büyük rolü oynadı. Aynı zamanda Türkiye'nin İslam Konferansı'na üye olmasını sağladı. Ve Türkiye'de bu gün hasretini çektiğimiz reel ekonomiye dönüşün en büyük adımlarını attı. Biz 1974-78 yıllarındaki hükümetteyken, Tarım Bakanlığı bizdeydi. Türkiye'de buğday üretimini 10 milyon tondan elimize almışken bunu 20 milyon tona çıkardık. Et üretimini 125 bin tondan aldık, 625 bin tona çıkardık. Üretim ki, asıl bu ülkenin zenginlik kaynağıdır, bu hususlarda hiçbir dönemle mukayese edilmeyecek başarılı hizmetler yapılmıştır. Ancak bu hizmetler artıp da bizim demokratik yoldan engellenemeyeceğimiz görüldükçe, çeşitli ve hileli yollara baş vurulmuştur. Bütün bunlar bizim başarılarımızın birer delilidir. Dış mihrakların ve hıyanet odaklarının hep bizimle uğraşması; haklılığımızın ve hayırlı işler yaptığımızın ispatıdır.

    Ve Kocaeli iş adamları toplantısında (Ağustos 2006) Erbakan şunları anlatıyordu:

    ·        Çocuklarımızı eğitelim, işlerimizi düzeltelim" demekle; sizler ağacın yaprağını silip temizliyorsunuz (dükkanınıza, tezgahınıza bakarak temizliğini bakımını yaparak vs.) Oysa ağacın kökü çürüyor ve ülkemiz elden gidiyor.

    ·        Konuşmak su üzerine yazı yazmaya benzer. Artık bunları icraata koymak gerekiyor.

    ·        Onurlu olmak, başkasına muhtaç olmamaktan geçiyor!

    ·        Cenab-ı Hakkın verdiği nimetleri insanların hayrına kullanmak ve refaha ulaşmak üzere çalışmak, cihat sevabı kazandırıyor.

    ·        Cenab-ı Hakkın bu dünya hayatını Hak-Batıl'ın mücadele meydanı şeklinde yaratmış olması ve biz insanlara, hem iyilik, hem de kötülük yapma fırsatı tanıması, bizim eşrefi mahluk olmamızı sağlıyor.

    Bizler melek gibi her şeyi iyi yaparsak robot gibi oluruz.

    Bakınız, mareşallik   rütbesi için, mutlaka meydan muharebesinde bir düşmana karşı galip geleceksin. Yani hak edeceksin. Bunun için düşman gerek... Şeytan, nefis ve şer güçler bu işe yarıyor!

    ·        Allah, kendi rızasını hak ederek kazanmamız için bu imtihanı yapıyor.

    ·        İnsanlar yaratılmışların en üstünüdür. İradeyi cüziye ile doğru-yanlış, güzel-çirkin, faydalı-zararlı, adalet-zulüm seçimi yapabiliyor!

    ·        Bir Fıransız tarihçi Müslüman olmadan evvel her şeyi tarih disiplini içinde analiz edermiş, bir gün İslamiyeti de bu şekilde analiz etmiş. Peygamberimizin çocukluğuna bakmış, Peygamber olabilir de olmayabilir de demiş, gençlik mücadelesine bakmış, olabilir de olmaya bilir de demiş...

    Peygamberlik yıllarına bakmış, yine olabilir de olmaya bilir de demiş... AMMA... Mekke'nin fethine gelince, Mekke'ye devesinin üzerinde secde eder halde girince ve her şey bitip de Medine'ye o iki odalı evine döndüğünü görünce, o zaman O Hak Peygamber dedim ve secde edip iman ettim demiş.. (Bu son secde olayından sonra anlatırken hocamız duygulandı, sesi boğuklaştı ve göz yaşlarını tutamadı...)

    Ve bu olayı meşhur kitabında (izzu seccadi-secdedeki izzet) adlı kitabında yazmış...bulunuyor.

    ·        Bizim böbürlenmemiz en büyük hata olur. "Dünyanın kurtuluşu bendedir" diyerek gururlanmak şeytana yakışıyor.

    ·        Makama gerilerek oturulunmayacak, bu görev bana emanet verildi, hata yapmamam lazım diye dikkatli olunacak. Kulluk şuuru bunu gerektiriyor.

    ·        İnsanlar konuştuğunda çevresine manyetik dalga ve inanç dalgası yayarlar. İçinde Allah rızası ve ihlas esası varsa, sözleri manevi etki yapar ve muhataplarını sarar. Bizlerden böyle bir inancın ve kutsal amacın dalgaları bekleniyor!

     

    Nurcular neden Erbakan şemsiyesinden kaçıp, Amerikan Himayesine sığınıyordu?

    Nuriye Akman'ın Ilımlı İslamcı, Fetullahçı ve Amerikan şakşakçısı Zaman Gazetesinde yayınlanan röportajında, Nurcu Mehmet Fırıncı: "Biz her zaman Erbakan'dan uzak durduk, Süleyman Demirel'e destek olduk.. Biz başından beri: "siyasal İslam'ı değil, sosyal İslam'ı savunduk" anlamındaki sözleri, hem bunların ayarını ve ahlakını, hem de Hoca'nın amacını ve haklılığını ortaya koymaktadır.

                Nurcu ağabeylerinden Mehmet Fırıncı:

                "Erbakan tarafına geçseydik biz de onun anlayışında olmuş olacaktık. Halbuki biz sosyal İslam'ız. Erbakan ile beraber olmuş olsaydık, İran ve Kaddafi damgasını yerdik. Erbakan'ın gölgesi altında kalırdık. Biz Erbakan'ın şemsiyesi altına girmek istemedik. Çünkü siyasal İslam'ı Bediüzzaman kabul etmiyor.

                Demirel'in tarafında yer alınca sosyal, Erbakan'ın tarafında olunca siyasi İslam oluyor öyle mi?"[5] Sözleriyle, hem Bediüzzaman'ı çarpıtıp Risale-i Nuru istismar ettiklerinin, hem Erbakan'a iftira niyetlerinin kanıtlarıdır.

                Bugün "Başörtülüler Arabistan'a gitsin" diyecek kadar İslami gerçeklere olan hıncını kusan Demirel'e, hala sahip çıkmaktan utanmayanların: Kur'ani hassasiyetten ve insani haysiyetten nasipleri işte bu kadardır.

    "Siyasal İslam'a değil, sosyal İslam'a talibiz" sözleri de:

    "İslamın, hayat ve huzur kaynağı olan ahkam ayetlerini değil, sadece toplumdaki gelenek ve görenekleri ve bazı adet ve ibadetleri önemsiyoruz" anlamındadır ve bu itiraflar içlerini dışa vurmaktadır.

                21-25 Ekim 1996 II. Avrasya İslam Şurasında Başbakan Prof.Dr. Necmettin Erbakan'ın Konuşması Herkesi Hayran Bırakıyordu:

                Diyanet İşleri Başkanlığı ve Türkiye Diyanet Vakfı tarafından tertiplenen 2. Avrasya İslam Şurasının hayırlı olmasını Cenab-ı Allah'tan niyaz ediyorum.

                Böyle bir toplantının İstanbulumuzda, dünyanın başşehrinde yapılmış olması ayrıca bir memnuniyet, bir bahtiyarlıktır.

                Cenab-ı Allah Rahman ve Rahimdir. Nereye baksak O'nun rahmetini görüyoruz.Bir güzel güle yaklaştığımızda üstünde bir diken var, O, Allah'ın bir rahmetidir. Bir güzel portakal ağacının çiçekleri arasına diken konmuş, o portakal ağacını çeşitli hayvanlar yemesinler diye... Denizde bir balık gördüğümüz zaman kumluk bir yerde yaşıyorsa, bakıyoruz balığın üzeri de kum renginde. Aynen yaşadığı muhite uyuyor. Düşmanları onu fark etmesinler diye... Bir çekirge bir buğday üzerinde yaşıyorsa, sarı renkli oluyor, zeytin dalı üzerinde yaşıyorsa yeşil oluyor. Bu çekirge küçük yavru iken, kendi kendisini boyayamaz. Onu Cenab-ı Allah yapıyor. Düşmanları onu görmesin diye...

                Bütün cisimler soğudukça ağırlaşırlar. Ancak hayatın temeli olan suya gelince, su soğudukça ağırlaşmıyor. Artı dört dereceye kadar ağırlaşıyor. Artı dört dereceden sonra hafiflemeye başlıyor. Eğer, diğer bütün maddelerdeki fizik kanunu suda da geçerli olsaydı, derelerde-denizlerde canlı mahluk  kalmayacaktı. Çünkü Sular hep alt kısmından donmaya başlayacaktı. Ağır su aşağıda olursa daha soğuk olacak, donma alttan başlayacak, içerde canlı bir mahluk yaşayamayacaktı. Halbuki bildiğimiz gibi dereler, denizler şayet donarsa, üstten donmaya başlıyor, bütün canlı mahluk da aşağı da hayatına devam etmek imkanı buluyor. Kainatın neresine baksak, Cenab-ı Allah'ın Rahman ve Rahim sıfatını görüyoruz. Evet, Rabbımız merhametlidir, şefkatlidir, bağışlayıcıdır. Rabbımız, kendisinin Kemal sıfatı gereğinden dolayı kainatı ve insanoğlunu yaratmıştır. Bir Hadisi Kutside mana itibariyle bize iletiyor ki; "Ben bir gizli hazineydim, bilinmeyi murad ettim. Onun için bu kainatı yarattım."

                Cenab-ı Allah tarafından insana çok büyük nimetler verilmiştir. İnsanoğlu doğru ile yanlışı ayırıyor, güzelle çirkini ayırıyor, faydalı ile zararlıyı ayırıyor, adalet ile zulmü ayırıyor. Bunlar çok büyük meziyetlerdir. Ancak, Rabbımızın bir sıfatı daha vardır ve o da Adil olmasıdır. İşte Rabbımızın Adil sıfatından dolayı bu müstesna meziyetler kendisine verilmiş olan insan , bu dünyada imtihan ediliyor. İmtihan edilmesi de gerekir zaten. Çünkü. çok kıymetli bir mücevherimiz olsa, onu başka bir şehirdeki insana göndermek istesek, rastgele birisine verip göndermeyiz. İyi, güvenilir insanı seçeriz. Tembihatta bulunuruz. Onu götürecek olan kişi alıp bu kıymetli taşı yerine götürürse, bir mükafat da veririz. Bütün bu tembihata rağmen bu güzel taşı çaldırır, kırdırırsa, o da cezalandırılmaya müstahak olur. Bu sebeplerden dolayıdır ki, o insanın imtihan edilmesi gerekmektedir. Onun için bu dünya da imtihan oluyoruz.

                Ancak, Rabbımızın bu Kemal ve Adalet sıfatının yanın da, Rahman ve Rahim olan sıfatı da var. Bundan dolayı hem imtihan ediyor, hem de bu imtihanda bize kopya  veriyor. İşte İslam Dini o örnek programın adıdır. Yani insan dünyada da, ahirette de nasıl saadete uluşacak? Bunun yolu da Rahman ve Rahim olan Rabbımız tarafından gösterilmiştir. Bu yol, ilk insan Adem Aleyhisselama gönderilmiştir. Bütün peygamberler bugün okuduğumuz "Amentü"nün esaslarını aynen ifade etmişlerdir. Bundan dolayıdır ki, bir müslümanın inancına göre Allah'ın indinde tek din, asıl din, İslam Dinidir.

    İsa Aleyhisselam İslam peygamberidir. Musa aleyhisselam da İslam peygamberidir. Bütün peygamberler aynı esası ifade etmişlerdir. Böylece çok şükür, işte insanlığa saadet yolu gösterilmiş bulunmaktadır.

                Şimdi bugün bu salonda çok muhterem insanlar bir araya geldiler, dünyanın büyük bir bölgesini kaplayan 300-500 milyon insana hitap eden, o bölgelerin en büyük din adamları bu salonun içinde toplanmış bulunmaktadır. Bu toplantıdan maksat, "İslam Dininin gerçeğini insanlara en doğru, en güzel bir şekilde nasıl yeniden tanıtacağız?" konusunu aydınlatmaktadır. Bu, insanlığa yapılacak olan en büyük hizmettir. Çünkü insanlık tarihini incelediğimiz zaman görüyoruz ki, insanların saadeti hep, "hakkı üstün tutmakla" mümkün olmuştur. İnsanların gördüğü zulümler ise, hak adı altında kaba kuvvetin üstün tutulması suretiyle olmuştur. Nitekim ilk dönemlerinden başlayacak olursak, İbrahim Aleyhisselam Mezopotamya'ya gelmiş, Hakkı üstün tutan bir medeniyetin kurucusu olmuş, insanlar saadet bulmuşlar. Ama o medeniyetin en parlak döneminde bir de bakıyoruz ki, Mısır da firavunlar yavaş yavaş kuvvetlenmişler. Kadeş Harbini kazanınca yeryüzünde kaba kuvvet hakim olmuş. zulüm dönemine girilmiş. Tam firavunların en güçlü olduğu bir dönemde Cenab-ı Hak Musa Aleyhisselam'ı göndermiş, yeniden hakkı üstün tutan bir dönem başlamış, yeniden saadet dönemine girilmiş. Musa Aleyhisselam'ın en güçlü medeniyeti döneminde ise, bu sefer eski Yunan yavaş yavaş kaba kuvveti üstün tutan bir zihniyetle gelişmiş, yeryüzünde yeni den kaba kuvvet hakim olmuş. Yunanın en güçlü olduğu bir dönemde İsa Aleyhisselam gelmiş, yeniden hakkı üstün tutan bir medeniyetin öncüsü olmuş. O medeniyetin en parlak döneminde ise bu sefer Roma tekrar kaba kuvveti üstün tutan bir şekilde gelişmiş, yeryüzü kaba kuvvetin hakimiyeti altına girmiş, bir zulüm dönemi başlamıştır. Roma'nın en parlak olduğu bir dönemde Cenab-ı Hak, Peygamberimiz (SAS)'i göndermiş, Onun vasıtasıyla yeniden hak hakim olmuş, en az bin yıl insanlık saadet içinde yaşamıştır. Yani bütün peygamberler, kendi dönemlerindeki, inkarcı, zalim ve emperyalist güçlerle  savaşmışlardır)

                Müslümanların Viyana'yı kuşattıkları en parlak bir dönemde ise Avrupa'da Rönesans başlamış, ne yazık ki yeniden kaba kuvveti üstün tutan bir zihniyet yeryüzünde maddi gücü ele geçirdiği için, o günden bu güne kadar yeryüzünde işte bu sıkıntıları çekmekteyiz. Fakat şimdi yeniden şafak söküyor. Şu salonda bulunan muhterem insanların gayretleriyle bütün insanlık yeniden hakkı üstün tutan bir medeniyet dönemine geçecektir. Bu itibarla bu salondaki muhterem insanların, bütün insanlık için çok büyük önemi olduğunu biliyoruz.

                Hak ve Batıl... Bunlar  arasındaki fark: Hak, hayrı ve adaleti üstün tutmaktadır; batıl ise yanlışı ve kaba kuvveti üstün tutmaktadır. Bu günkü batı, "Bir kökümüz Roma'dan geliyor" diyor. Onun kökü Yunan'dan, onun da kökü Mısırdan, yani Firavunlar dan geliyor. Firavunların inanışına göre, insanlara zulüm yaparken, zulüm yapıyoruz diye yapmazlar, Bu bizim hakkımız diye yaparlardı. Ancak hataları, hak dedikleri şeyin hak olmayışıydı. Çünkü Onlara göre kaba kuvvet hak sebebi sayılı yordu. Çoğunluk hak sebebi sayılıyordu. İmtiyaz hak sebebi sayılıyordu. Ve aynı zamanda da menfaat hak sebebi sayılıyordu. Halbuki peygamberlerin insanlara öğretmiş olduğu gerçek hakta ise, bunların hiç biri hak sebebi olamaz, Hak, başta dört şeyden doğar. İnsan olmanın hakkı vardır. Emek, bir hak sebebidir. Adalet gereği hak doğar ve aynı zamanda karşılıklı mukavelede vecibelere riayet suretiyle hak doğar Bundan başka şeyden de hak doğmaz. Kaba kuvvet hak sebebi olamaz. Çoğunluk, menfaat ve imtiyaz, hak sebebi olamaz, İşte bütün insanlık tarihine gerçek hak ne zaman hakim olduysa, insanların saadetine vesile olmak suretiyle gelmiştir. Bugün de aynı gerçekler yürürlüktedir. Önemli olan İslam Dinini doğru öğrenip, onu doğru öğretebilmektir. Günümüzde bunun üç ayrı sahada geliştirilmesine ihtiyaç vardır. Bakınız, kullandığımız aspirin ilacının içerisinde asıl müessir madde, asit salsiliktir. Fakat biz bir insana asit salsiliği doğrudan doğruya verecek olursak midesini deler. Bu nedenle salsilik asit ne yapılmış, aspirin haline getirilmek için çeşitli katkı maddeleri ile geliştirilip ilaç haline getirilmiştir. Bunu kullandığımız zaman ağrımızı kesmektedir. Aspirini bir çocuğa verecek olursak çocuk aspirinin acı tadını görünce kaçar. Kendisine şifa olacağını bilmez. Çocuğa aspirini çikolata içine sararak, ambalajlayarak vermemiz lazım ki, onu tatlı görsün ve onun faydasından istifade etsin.

    Bakınız, İslam Dininin temeli Kur'an'a , sünnete dayanır. Tefsir, Hadis ilimleri her şeyin temelidir. Bunu insanlara doğrudan verirseniz yararlanamıyorlar, Muhterem din bilginlerine ve yöneticilerine arz etmek istiyorum ki, sadece Tefsir, Hadis öğrenmekle bu görevler yapılmış olamaz. Yani bu gün Müslüman ülkelerde sadece kimya sanayi yetmez, yanında ilaç sanayini  kurmamız lazım. Bu gerçekler, insana gösterilen bu saadet yolları bugün nasıl tatbik edilecek?  Bugün insanlara yararlı olabilmek için aspirin örneğinde olduğu gibi kimya sanayi, hem ilaç sanayi, hem de ambalaj sanayi kurmamız lazım. Bütün Müslüman ülkelerde kurulması ve bütün insanlığa bu yoldan hizmet edilmesi için büyük gayretler gösterilmesi lazım. Ne yazık ki bazı batı ülkelerinde bu gerçekler yeterince anlatılmadığı için, adeta İslam Dini terörizmmiş gibi gösterilmeye kalkılacak kadar büyük bir çelişki yaşanmaktadır. İslam kelimesinin anlamı 'silm" demek, barış, kardeşlik demektir. İslam Dini barış, kardeşlik, hoşgörü dinidir. Bizim dinimizin kökü rahmettir, merhamettir, şefkattir, hoşgörüdür. Bizim Peygamberimiz (s.a.v.) "Rahmetellil Alemin"dir. Bütün insanlığa değil, bütün alemlere rahmet olarak gönderilmiştir. İslam Dininin temeli rahmettir.

                İskoçya'da yapılan bir toplantıda, İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher, şu cümleyi sarf etmiştir: "Düşman olmayan ideoloji yaşayamaz. Sovyetler dağıldığına göre kendimize yeni düşman bulmalıyız. O da İslam olmalıdır." diyecek kadar gaflet göstermiştir.

    Temel amaç ve esas: iyilik olmalıdır. Onun için bizim kitabımız Rahman ve Rahim adıyla başlıyor.

                Kıymetli din büyüklerinin kendi bulundukları ülkelerde, bundan sonra yeniden insanların gerçekleri öğrenmesi için her sahada gayretle çalışacaklarına inanıyorum. Bu yapacakları çalışmalar bütün insanlığın saadetine yapılan en büyük hizmet olacaktır. Önce ahlak ve maneviyat bayrağı her şeyin temelidir. Maneviyat olmadan, inanç olmadan, ahiret duygusu olmadan insanlığın saadet bulması mümkün değildir. Bütün insanlığa yapılacak büyük hizmet, insanların ahlaki ve manevi değerleri öğrenerek iyi insan olarak yetişmelerini temin etmektir. Toplantının bütün insanlık için hayırlı olmasını dileyerek sizleri şimdilik Allah'a emanet ediyorum." [6]

                Ve Muhyiddini, Arabi, 800 (sekiz yüz) sene öncesinden şunları haber evriyordu:

    Büyük İslam alimi ve Tasavvuf  Piri Şeyhül Ekber Muhyiddini Arabi Hazretleri (1164-1240), yazdığı "Dürri Meknun" kitabında, tam 250 (iki yüz elli) sene öncesinden Kostantin'in Müslümanların eline geçip İstanbul'a dönüşeceğini, hem de 800 sene sonra zuhur edecek Hz. Mehdi'nin doğum tarihini, hizmet ülkesini, adının başına "yıldız" geldiğini, annesinin ismini ve son teşkilatının işaretini vererek büyük bir keramet ve beşaret göstermiştir.

    "(Hz. Mehdi Batıdan zuhur eder.. "Rahim"in "mim"i tarihinde doğmuş olur. Lakin, Kamer Tulu' ettiği (doğduğu) zamanda talii (Yıldızı) Saadet burcunda iken...... "Beni Asferi" helak edip İstanbul'a girecek....." [7]

    Bilindiği gibi:

    1- Düz (küçük Ebced)

    2- Büyük Ebced

    3- Ebcedi Ekber (en büyük Ebced) olmak üzere üç türlü Ebced hesabı bulunmaktadır.

    "Rahim" kelimesinin harflerinin "Ebcedi Ekber" sayıları toplamı şu sonucu ortaya koymaktadır.

    Ra:    492

    Ha:    606

    Ya:    575

    Mim: 329

    Toplam: 2002

    Yani beklenen büyük lider 1900'ün ilk çeyreği sonrası doğacak... İşareti verilmektedir.

    Beni Asfer: Sarı oğulları, altın (para) tapıcıları ve toplayıcıları (bak. Ferit Develioğlu Büyük lügat) Yahudileri işaret etmektedir.

    Şeyhül Ekber'in bu kerametli işaretlerinin açılımı şöyledir:

    •1900'lü yılların ilk çeyreği sonrası dünyaya teşrif buyuran,

    •Kamer'den doğacak olan,

    •Sarı altına ve paraya tapmakla tanınan Yahudi hegemonyasını yıkacak olan

    •İstanbul'un bulunduğu ülkeyi hizmet merkezi ve hedefi yapacak olan..

    Evet bu şartları ve sıfatları taşıyana ve "Rahim"in halifesi ve tecellisi makamında bulunan Zat, siyonizmin zulüm ve sömürü saltanatını yıkacak ve Türkiye merkezli yeni bir barış ve bereket medeniyetini 2000'li yılların ilk on senesi içerisinde kurmuş olacaktır.

                 

    Şeyh Nasrallah'ın "itiraf"ını nasıl okumalıyız? 

                "İsrailli askerleri kaçırmanın bu ölçüde bir savaşa yol açabileceğine yüzde bir bile ihtimal vermemiştik. Şimdi bana 'Bugün 11 Temmuz olsaydı ve o askerleri esir almanın böyle bir savaşa yol açabileceğine yüzde 1 ihtimal verseydiniz yine o emri verir miydiniz?' diye sorsanız kesinlikle hayır derim. İnsanların güvenliğine, askeri ve siyasi nedenlere istinaden buna kesinlikle karşı çıkardım»

    Bu bir pişmanlık beyanı filan değil. İnsan, muhtemel sonuçlarını bilerek yaptığı işlerden pişmanlık duyabilir ancak. Şeyh Nasrallah ve arkadaşları 11 Temmuz'daki operasyonun planını yaparken, İsrail'in tepkisinin Hizbullah mevzilerine yönelik birkaç saldırıyla sınırlı kalacağını düşünmüşlerdi. Zira, daha önce düzenledikleri benzeri operasyonlara verilen cevaplar hep bu çerçevede kalmıştı. 'Böyle olacağını bilseydik yapmazdık' açıklaması, halkının acılarını iliklerine kadar hisseden ve paylaşan sorumluluk sahibi bir liderin samimi arz-ı hali ve halkına açık yüreklilikle verdiği hesaptır. Aynı zamanda bir itimat telkinidir bu açıklama.  Lübnan halkına şu mesajı veriyor Nasrallah: 'Biz maceraperest değiliz, aklı başında mücahitleriz. Askeri ve siyasi dengeleri gözetiriz. Düşmana vuracağımız bir darbe için Lübnan halkı olarak ödeyeceğimiz bedelin o darbeden ağır olabileceği kanaatine vardığımız yerde geri durmasını biliriz.' [8]

                O zaman, "Hizbullah'ın İsrail'e karşı zaferi ve siyonizmin hezimeti sayılan bu savaş ve savunmayı, biz planlamadık, biz hesaplamadık,... olaylar bizim karar ve kontrolümüz dışında gelişti..." demektir ki, evet işte bu samimi bir itiraftır.

                Hem İsrail'e karşı kullanılan ve Siyonistleri şaşkınlığa uğratan pilotsuz uçaklar gibi teknolojilerin, hem bunları kullanan özel ekiplerin nereden gönderildiğini (kesinlikle İran değil) ah bir İsrail'e sorabilseniz!?

                Bu arada Hasan Nasrallah'a sormak lazım: Madem İsrailli iki askerin bu kadar kıyıma ve yıkıma yol açacağını öngörebilseydik, bunu yapmazdık" itirafında bulunuyorsunuz. Öyle ise, hala elinizde bulunan bu askerleri bahane ederek İsrail'in yeniden saldırı ihtimaline karşı bunları serbest bırakmanız gerekmez mi?

    Hatta Milli Amerika'nın, Siyonist sultasından kurtulmak üzere, İsrail'i hezimete uğratmak için, Lübnan'a saldırttığı bile yazıldı.

                "Washington, İsrail'i nasıl kışkırttı?

                İsrail'in Birleşik Devletler buyruğuyla Lübnan'a yönelik yıkıcı savaşa girdiği yönündeki kanıtlar giderek artmaktadır.

                Çok sayıda İsrailli yetkili, üst düzey askerî yetkililer de dahil, Bush'un Olmert'i bir savaşa itmesi konusunda öfkeliydi; ancak İsrail hükümeti bu saldırıyı 2004 yılından bu yana planlıyordu... Son çürük ateşkes ilanı, ABD planları üzerinde çok az bir durdurucu etki yapacaktır. Hepsinden öte, Hizbullah'a saldırı Bush yönetiminin, Ortadoğu haritasını yeniden çizme niyetlerindeki ilk aşamaydı.

                30 Temmuz tarihinde, The Jerusalem Post gazetesi, Bush'un, İsrail'i savaşı İran ve Suriye'ye yayması için teşvik ettiğini yazıyordu...

                Genelkurmay Başkanı Orgeral Dan Halutz ve Lübnan savaşının mimarları, ABD'li yetkililerle İran üzerine hava saldırısının detaylı planlarını yaptı. Bush yönetiminin ana hedefi, Şii militanlığına karşı bölgede, Mısır, Suudi Arabistan ve Ürdün'le birlikte, Batı yanlısı yeni bir Sünni Arap diktatörlüğü kurmaktı." [9]

                Ve Hizbullah'ı yok edeceğini sanarak bu oltaya atılan İsrail, şaşkınlığa ve perişanlığa uğramıştı.

                Hizbullah'ı yok ediyoruz derken! 

                 İsrail fena karışıyor!

                İsrail'de başarısızlığın hesabı soruluyor ve Hizbullah karşısında ağır bir yenilgi alan asker ve sivil yöneticilerin görevlerinden ayrılması isteniyor!

                İsrail'de sadece siviller ayaklanmış durumda değil!

                Askerler de kendilerini pisipisine ölüme götüren komutanlarına karşı bayrak açmış durumdalar!

                Oysa İsrail'in mağrur politikacıları ve askerleri savaşın başladığı günlerde nasıl zafer naraları atıyorlar ve Hizbullah'ı yok ettiklerini iddia ediyorlardı.

    Meğer Hizbullah'ı yok ediyoruz derken kendi kuyularını kazıyorlarmış!

                İsrail yönetimi beş-altı günde işi bitirip geri döneceğini sanırken iş uzadıkça uzadı ve İsrail'in sivil-asker tüm yönetimi hedef tahtası haline geldi.

    Onlar Hizbullah'ı yok edeceklerdi!

                Hesapları buna yönelikti!

                Ne var ki, Cenab-ı Hakk'ın da bir hesabı vardı!

    Hizbullah'ın yerine İsrail yönetimi yok olmaya doğru gidiyor!

                Yedek askerlerin isyanı hiç şüphesiz giderek öteki askerleri de kapsayacaktır.

                Bu savaş Olmert ve ekibinin başını yiyecektir!

    Olmert elbette başarısızlığın faturasını ödeyecektir. Bu arada ufak bir hatırlatmada bulunalım. Faturayı sadece Olmert değil, O'na destek verenler de ödeyecektir.

    Mesela Lübnan'da İsrail'in istediği biçimde bir uluslararası gücün oluşmasına katkıda bulunacakları da Olmert'i bekleyen akibet bekliyor olacak! [10]

                ABD ve AB aşığı ve kıdemli İsrail uşağı Ertuğrul Öz(Yahudi)kök, Hürriyetteki köşesinde, Erbakan'ın gazetesine demeç verdiği için Prof. Erol Manisalıyı döneklikle suçlayacak kadar saçmalamıştı.

    Ona yakışan cevabı, sağ olsun, Yeniçağ'dan İsrafil Kumbasar yazmıştı:

                'Milli Gazete'deki Erol Manisalı, şarapçı Ertuğrul'a niye battı?

                Erol Manisalı'nın bu düşüncelerinin, İslami kesimin gerçek sözcülüğünü yapan Milli Gazete'de yer alması, birilerini fena ürküttü!.. Hele hele 'Babıali'nin Şarap Uzmanı'na neredeyse battı!.. Milli Gazete'nin 22 Ağustos 2006 tarihli manşetinin konuğu Erol Manisalı'ydı!.. Değerli dostum Selami Çalışkan, yine bir gazetecilik başarısına imza atmış, Lübnan'a asker gönderme konusunda, Manisalı'nın görüşlerini, uyutulmak istenen kitlelere ulaştırmayı başarmıştı!.. "Zulme ortak olmayın" başlığı ile verilen haberde, Erol Manisalı, Lübnan'a asker göndermek için fırıldak üzerine fırıldak çeviren iktidar mensuplarına şu uyarıyı yapıyordu:

                 "Filistin ve Lübnan'da yaşananlar, ırkçı emperyalistlerin planlı bir işgal hareketidir... Bugün Hizbullah'a yapılan, İran'a karşı planlanan hareketlerin ileride Türkiye'ye karşı yapılacağı görmezden gelinemez..." Erol Manisalı, eğer kendilerine 'İslamcı' süsü veren bir takım işbirlikçi ajanlar ile 'uzo' çekip 'magarina' oynamış olsa idi, bu durum Ertuğrul Özkök'ü pek fazla enterese etmeyecekti!.. Ancak, Manisalı, işbirlikçiler ile kol kola vermek yerine, Milli Gazete aracılığı ile vatanını seven 'gerçek dindarlara' ulaşmaya çalışıyor!.. Yine kendilerini 'ulusalcı' olarak takdim edenler, İlhan Selçuk'un aklına uyup 'marjinal' olarak kalmayı tercih etmiş olsalardı, vatan hainleri pek fazla korkuya kapılmayacaklardı!..

    Ancak, 'emperyalizme' karşı bir duruş olarak ortaya çıkan, 'sağ' ve 'sol' kesimi 'vatanseverlik' potasında buluşturan 'ulusalcı' akım, yavaş yavaş aslına rücu ediyor, 'milli' bir karaktere bürünerek Türk milletinin 'asli değerleri' ile kucaklaşıyor!..

                'İslam dinini' Ortadoğu'dan silmek, 'Türk milletini' Anadolu'dan atmak isteyen Amerika'ya, Avrupa Birliği'ne ve İsrail'e karşı, topyekun bir 'isyan hareketine' dönüşüyor!.. İşte bu dönüş, emperyalizmin 'muhabere subaylarını' öfkeden deli etmeye yetiyor!..

                Türkiye'de taşlar iyice yerli yerine oturmaya başladıkça Şarap Uzmanı Ertuğrul Özkök ve 'Sabatayist' silah arkadaşları daha da çıldıracaklar, kuduracaklar, hatta başlarını taşlara vuracaklar!..[11]

                        

     


    [1] 26.Ocak.1974. Şura Dergisi

    [2] (23.Şubat.1978. Şura Dergisi)

    [3] Cengiz Özakıncı. İblisin Kıblesi 4. Baskı Sh: 310

    [4] 15.08.2006 / Zeki Ceyhan / Milli Gazete

    [5] 04.09.2006 / Zaman

    [6] Diyanet Aylık Dergisi Aralık 1996

    [7] Muhyiddini Arabi Dürri Meknun (inci Dizileri) Tercüme:Şevket Gürel Esma Yayınları Sh:258-259

    [8] 29.08.2006 / Hakan Albayrak / Milli Gazete

    [9] 27.8.2006 / Stephen Zunes / Focus / Zaman 

    [10] 26.08.2006 / Zeki Ceyhan / Milli Gazete

    [11] 28.8.2006 / İsrafil Kumbasar / Yeniçağ

     













    Bu Haber 2878 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS