• En Az Görülen ve En Zor Gelen Amel; ALLAH İÇİN SEVMEK, ALLAH İÇİN BUĞZETMEKTİR!_

    En Az Görülen ve En Zor Gelen Amel; ALLAH İÇİN SEVMEK, ALLAH İÇİN BUĞZETMEKTİR!_

    03 Temmuz 2016

     
    | Devamı


    En Az Görülen ve En Zor Gelen Amel; ALLAH İÇİN SEVMEK, ALLAH İÇİN BUĞZETMEKTİR!


    İmanın gereği ve göstergesi ve amellerin en yükseği “Allah için sevmek ve Allah için buğzetmektir”. İslam’a ve insanlığa yararlı kişileri ve hayırlı işleri sevmek, sahiplenmek ve desteklemek; ama zararlı, kâfir ve zalim amaçlı kimselere ve girişimlere de buğzetmek (nefret ve adavet beslemek) ve engellemek imanın temeli ve tecellisidir. Ancak bu durum en safi ve en salih bir ibadet ve en halis bir hüsnüniyet olmasına rağmen, maalesef riyakârlıkla en çok istismar edilen ve hakikatli örneği en az görülen dini ve insani bir gayrettir. Kendi nefsi beklentilerine ve dünyevi heveslerine yarayacak zalim ve hain kimseleri “Allah için sevdiğini” söylemek ve yine nefsi çıkarlarına aykırı ve ayak bağı saydığı mü’min ve hizmet ehli kişi ve kesimlere ise, çeşitli bahanelerle hücum ve hakaret edip “Allah için buğzettiğini” belirtmek, çok yaygın bir sapkınlık ve sahtekârlık halidir. Velhasıl Hakkı ve haklıyı sahiplenip destekleme, Batılı ve barbarı da engelleyip buğzetme, hem İslam’ın hem de insanlığın emridir.

    Hz. Enes’in (RA) naklettiği bir hadisi şerifte Peygamber Efendimiz (SAV) şöyle buyurmaktadır:

    “Üç haslet vardır ki, bunlar kimde bulunursa imanın (olgunluğuna ulaşacak ve) tadını duyacaktır:

    1- Allah ve Resulünü, başka herkesten ve her şeyden daha çok sevmek.

    2- Bir kulu sadece Allah rızası için sevip (sahiplenmek).

    3- Allah kendisini küfür (ve dalaletten) kurtarıp iman hakikatine (ve hidayet istikametine) eriştirdikten sonra, tekrar küfre (ve kâfirlerin peşine) düşmeyi, ateşe atılıp, diri diri yanmaktan daha kerih ve tehlikeli görmektir.”[1]

    Nesai’nin kaydettiği rivayette ise: “İnsanları Allah için sevmek ve Allah için buğzetmek” şartı da hadisi şerife katılmıştır.

    Başka bir hadisi şerife göre de: “Kişi (ahirette) sevdiği (seçip beğendiği, sahiplendiği ve peşinden gittiği) kimselerle beraber (olacaktır)”

    (Ey Resulüm) “De ki: "Eğer siz Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki; Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah bağışlayandır, esirgeyendir." (Ali İmran: 31)

    “De ki: "Eğer babalarınız, çocuklarınız, ihvanınız (tarikat ve taraftarlarınız), hanımlarınız, aşiretiniz ve akrabalarınız, kazandığınız mallarınız, kârının azalmasından korktuğunuz ticaret (ve yatırımlarınız) ve hoşunuza giden apartmanlarınız (villalarınız ve arabalarınız) şayet sizlere Allah'tan, O'nun Resûlü'nden ve O'nun yolunda cihad etmekten daha sevimli ise, artık Allah'ın zillet emri gelinceye kadar bekleyedurun. Allah, fasıklar topluluğuna hidayet vermez” (Tevbe: 24)ayetleri; Allah’ı ve Resulüllah’ı sevmenin en kesin alametinin, Hakkı hâkim kılmak üzere cihat etmek sayıldığını, Hz. Peygamber’in (SAV) sünnetine ve şeriatına tabi ve taraftar olmadan Allah’ın sevgisinin kazanılamayacağını ortaya koymaktadır.

    Başka bir hadisi şerifte Resulüllah (SAV) şöyle buyurmaktadır:

    “Sizden birisi beni; kendi canından, malından, evladından, hanımından, ana babasından ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe (hakkıyla) iman etmiş sayılmayacaktır. Ve sizden birisi, kendisi için sevip istediğini, (mümin kardeşi için de sevip istemedikçe (gerçek) iman (şuuruna ve huzuruna) kavuşamayacaktır.”[2]

    “Allah ve Resulünü başka herkesten ve her şeyden daha çok sevmek” şu anlamları ve sorumlulukları özünde taşımaktadır:

    A- Allah’ı (CC) ve Resulüllah’ı (SAV) kendi canından, evladından, hanımından, ana babasından, malından ve makamından, Hocasından, üstadından, parti ve dernek başkanından, hısım akrabasından, kavim ve ırkından daha çok sevip sahiplenmektir. Bunun göstergesi ve gereği ise; yeri geldiğinde bütün bunları Allah ve Resulü uğrunda, yani İslam davası yolunda, hiç çekinmeden feda etmeye niyetlenmektir.

    Hz. Ömer (RA) kendi nefsini defalarca imtihan etmeden ve kesin kararlılık göstermeden “Ya Resulüllah, herkesten ve her şeyden çok seni seviyorum”dememiştir!

    Abdullah İbni Hişâm (RA) anlatıyor: "Biz Resulüllah (Aleyhissalâtu Vesselâm) ile beraberdik. O sırada, Aleyhissalâtu vesselâm, Ömer'in (RA) elinden tutmuştu. Hz. Ömer:

    "Ey Allah'ın Resulü! Sen bana, nefsim hariç her şeyden daha sevgilisin!" dedi. Resûlullah hemen şu cevabı verdi:

    "Hayır! Nefsimi elinde tutan Zât-ı Zülcelâl'e yemin ederim, ben sana nefsinden de sevgili olmadıkça (imanın eksiktir)!"

    Hz. Ömer (RA) ise:

    "Şimdi, sen bana nefsimden de sevgilisin!" dedi. Bunun üzerine Aleyhissalâtu vesselâm:

    "İşte şimdi (kâmil imana erdin) ey Ömer!" buyurdular."[3]

    1- Burada Resûlullah (Aleyhissalâtu Vesselâm), imanda ulaşılacak en yüce mertebenin (rütbetu'l-ulya) anahtarını vermektedir ki bu: "Kişinin kendi nefsine, ailesine ve yakın çevresine olan fıtrî sevgisinden daha ileri bir sevgi ile Resulüllah’ı sevmesidir." Hatta bazı hadis âlimleri, bu hadisi şerifte Aleyhissalâtu Vesselâm'ın şöyle söylediğini belirtmişlerdir: "Ey Ömer, sen benim rızamı, helâk olmaya bile götürecek olsa, kendi hevâna tercih etmedikçe beni sevme davanda doğru söylüyor değilsin!” Hattâbi der ki: "Kişinin nefsini sevmesi tabiatında olan bir şeydir, fıtrîdir. Başkasına olan sevgisi ise, sebeplerin tavassutu ile ihtiyaridir. Resûlullah (Aleyhissalâtu Vesselâm) Hz. Ömer’e (RA) buyurduğu ifadesinde, bu ihtiyarî sevgiyi kastetmiştir.”

    İbnu Hacer der ki: "Bu nokta-i nazardan, Hz. Ömer'in ilk cevabı, fıtratın ifadesidir. Sonra düşündü ve istidlâl yoluyla anladı ki, Resûlullah (Aleyhissalâtu Vesselâm), kendisine, nefsinden daha sevgilidir. Şundan ötürü ki: O (Aleyhissalâtu Vesselâm), hem dünyada hem de ahirette felaketlerden kurtulma ve saadete ulaşma sebebidir.”

    Çünkü muhabbetin:

    • Tazim ve hürmet muhabbeti: Ana ve babaya karşı muhabbet gibi;

    • Şefkat ve merhamet muhabbeti: Evlada karşı muhabbet gibi;

    • Müşâkele (benzerlik) ve ünsiyet muhabbeti: İnsanların birbirine muhabbeti gibi,

    • Fıtri iman ve ubudiyet muhabbeti: Cenabı Hakk’a ve Resulüllah’a muhabbet gibi farklı tezahürleri bilinmektedir.

    Resulüllah'ı sevmenin gereği şunlardır:

    Resulüllah (Aleyhissalâtu Vesselâm)'ı nefsimizden de fazla sevmemizin gereğini sadece bu ve benzeri hadiseler beyan etmez; Kur’an ayetleri de bunu vurgulamakta ve sıkça hatırlatmaktadır. Sevgi, kalbî bir bağlılık ve manevi bir yatkınlıktır. Herkes peygamberi sevdiğini söyleyebilir, hatta sevmekte olduğunu zan da edebilir. İmanımızın sıhhatini gösteren bu mühim iddia ne derece tutarlı olduğumuza bakılacaktır. Kur'an-ı Kerim buna pek çok ayette yer vermekte, adeta maddî ölçüler koymaktadır:

    a) Allah ve Resûlünün hükmüne kalben dahi itiraz etmemek: "Allah ve Peygamberi bir işe hükmettiği zaman, gerek mü'min olan bir erkek, gerek mü'min olan bir kadın için (ona aykırı olacak) işlerde kendilerine muhayyerlik yoktur" (Ahzab: 36)

    b) Resulüllahı’n konuştuğu (ve hadisi şeriflerin duyrulduğu) yerde (meselelerde), hürmet ve teslimiyetle dinlemek: "Ey iman edenler sesinizi peygamberin sesinden fazla yükseltmeyin..." (Hucurat: 2)

    c) Hz. Peygamberin emir buyurduklarını yerine getirmek, yasakladığını terk etmek:"Peygamber size ne verdi ise onu alın, size ne yasakladı ise ondan da sakının" (Haşr: 7)

    d) İhtilafların çözümünde Resulüllah’ı hakem bilmek ve hükmüne rıza göstermek:"Hayır öyle değil! Rabbine andolsun ki, onlar aralarında kimi oraya kimi buraya çektikleri (kavga ettikleri) şeylerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükümden yürekleri hiçbir sıkıntı duymadan, tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar." (Nisa: 65)

    e) Sünnete samimiyetle ittiba etmek: Âlimler, ayetlerde ifade edilen meseleleri daha da müşahhas hale getirerek şöyle demişlerdir. "Resulüllah’ı sevmek:

    • Sünneti yaşamak;

    • Sünnetin ihyasına, yaşanmasına çalışmak;

    • İslam şeriatından bid’atları ve Batıl karışımları kaldırmak;

    • Hayatında ve yaşadığı ortamda şeriatın mevcudiyetini arzulamak ve yürütülmesine çalışmak;

    • Rahatını ve malını din ve dava yolunda cihada harcamakla ispatlanır.

    Allah'ın rızası ve sevgisi sünnete uymakla elde edilir: Bir mü'minin en büyük ideali, kendisini Allah'a yakınlaştırmaktır. Yani O'nun rızasını kazanmak, gadabından korunmaktır. Aslında yapılan cihatlar, kılınan namazlar, tutulan oruçlar, verilen sadakalar, işlenen her çeşit hayırlar, hizmet ve ibadet yolunda tüketilen fırsatlar tek gayeye bakar: bu da Allah'ın sevgisini kazanmaktır. Şu ayete göre bunun tek yolu: Resulüllah (Aleyhissalâtu Vesselâm)'ın sünnetine uymaktır: "De ki: "Eğer Allah'ı seviyorsanız Bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın." (Âl-i İmrân 31)

    Hz. Ebu Hüreyre (RA) anlatıyor: "Resulullah (Aleyhissalâtu Vesselâm) buyurdular ki:

    "Muhammed'in nefsi kudret elinde bulunan Zât-ı Zülcelâl'e yemin olsun ki, sizden birine, Beni artık göremeyeceği bir gün gelecek ki, o gün Beni beraberlerinde görmek, ona ehlinden ve malından daha makbul olacaktır." Ashabı Kiram, Resulüllahı’n bu sözünü,“kendilerine ölümünü haber veriyor” diye yorumladılar. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (SAV): “ölümünden sonra (kendisinin yokluğunda) getirmiş olduğu (Dinin ve düzenin) bereketlerini müşahede ettikleri müddetçe duyacakları (manevi lezzet ve memnuniyeti ve) Aleyhissalatu Vesselam'a kavuşma temennisini kastettiğini” bildirdi."[4]

    B-“Allah ve Resulünü en çok sevmek”demek; herkesten ve her şeyden ziyade Allah ve Resulünün gayretini çekmek demektir. Allah ve Resulünün davasını ve rızasını; en önemli, en öncelikli, en gerekli ve hürmetli görmeyen ve malı, makamı, rahatı ve hayatı pahasına da olsa bu sevgisinin gereğini göstermeyenin bu iddiası geçersizdir.

    “İnsanlar içinde, Allah'tan başkasını (O’na) 'eş ve ortak' tutanlar vardır ki, onlar (bunları), Allah'ı sever gibi severler. İman edenlerin ise, asıl Allah'a olan sevgileri daha derin ve şiddetlidir. O (başkalarını Allah gibi severek) zulmedenler, azaba uğrayacakları zaman, muhakkak bütün kuvvetin tümüyle Allah'ın olduğunu ve Allah'ın vereceği azabın gerçekten şiddetli olduğunu bir bilselerdi.” (Bakara: 165)

    C- Allah’ın ve Resulüllahı’n mü’minlere düşman olarak tanıttığı ve onların şerrinden özellikle sakındırdığı; Yahudi Siyonistlere, Haçlı emperyalistlere, İslam ve insanlık düşmanı müşriklere, asla kalbi yakınlık ve yatkınlık hissetmemek… Onların şeytani amaçlarla kurdukları BM, NATO, AB, CFR, Bilderberg ve Masonluk gibi oluşumlara güvenmemek… ADL gibi Yahudi Lobilerinin hizmetine girmemek… Komünizm-sosyalizm, kapitalizm-liberalizm gibi batıl sistemleri İslam’ın Adil Düzenine tercih etmemek de “Allah ve Resulünü en çok sevmenin” bir gereğidir.

    “Ey iman edenler, Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları (Siyonist Yahudileri, emperyalist Hıristiyanları ve müşrik inkârcıları) veliler edinmeyin (Onların himayesine ve hâkimiyetine girmeyin). Siz onlara karşı sevgi yöneltiyorsunuz; oysa onlar Hakk’tan size geleni inkâr etmişler, Rabbiniz olan Allah'a inanmanızdan dolayı elçiyi de, sizi de (yurtlarınızdan) sürüp-çıkarmışlardır. Eğer siz, Benim yolumda cihad etmek ve Benim rızamı aramak amacıyla çıkmışsanız (nasıl) onlara karşı halâ sevgi gizliyorsunuz? (Oysa) Ben, sizin gizlediklerinizi ve açığa vurduklarınızı bilirim. Kim sizden bunu yaparsa, artık o, elbette yolun ortasından şaşırıp-sapmış olur.” (Mümtehine: 1)

    “İbrahim ve onunla birlikte olanlarda size güzel bir örnek vardır. Hani kendi kavimlerine demişlerdi ki: "Biz, sizlerden ve Allah'ın dışında taptıklarınızdan gerçekten uzağız. Sizi (artık) tanımayıp-inkâr ettik. Sizinle aramızda, siz Allah'a bir olarak iman edinceye kadar ebedi bir düşmanlık ve bir kin baş göstermiştir." (Mümtehine: 4)

    D- Kur’an ayetlerini ve Resulüllahı’n hadislerini; piri, şeyhi, ağabeyi, üstat hazretleri dâhil herkesin sözüne ve kanaatine tercih etmeyen… Yani onların sözlerini Kur’an ve sünnete göre değerlendirmeyip, ayet ve hadisleri onların sözlerine göre eğip bükmeye yeltenen… Herhangi bir konuda Allah ve Resulünün hükmünü; en haklı ve en hayırlı ve en lazımlı görmeyen kimselerin “Allah ve Resulünü en çok sevmek” iddiası da samimiyetsizdir.

    Peki, günümüzde şeyhinin sözlerini, üstadının eserlerini, partisinin bildirilerini ve cemaatinin gazetesini satır satır ezberleyen ve defalarca tekraren devreden bir mümin, eğer ömründe bir defa olsun, itimat ve itibar edilir bir zatın Kur’an-ı Kerim mealini, ihtiyaç ve iştiyak duyarak ve anlayıp uygulamaya çalışarak bir kere dahi okumamışsa, insafla söyleyin, bu nasıl bir Allah sevgisidir?

    E- Allah ve Peygamber sevgisini en açık ve kesin alameti; İslam Adalet Düzeni kurulsun ve insanlık batıl ve beşeri sistemlerin zulüm ve sömürüsünden kurtulsun diye cihat etmektir.

    “Ebu Sa'îdi'l-Hudrî (RA) anlatıyor: "Resulüllah Aleyhissalâtu Vesselâm buyurdular ki: "Allah yolunda cihad eden kimse Allah'ın şu garantisi altındadır: "Allah onu ya mağfiret ve rahmetine dahil eder (şehit olur), yahud sevap ve ganimetle sağ salim geri çevirir. Allah yolunda cihad eden kimsenin misali, hiç ara vermeden geceleri hep namaz kılan, gündüzleri de hep oruç tutan kimse gibidir. Bu hal evine dönünceye kadar böyledir."

    “Hz. Ali, Ebu'd-Derda, Ebu Hureyre, Ebu Ümâme, Abdullah İbnu Ömer, Abdullah İbni Amr, Hz. Câbir, İmran İbnu Husayn (Radıyallahu Anhüm Ecmain) anlatmışlardır: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Kim evinde oturduğu halde; Allah yolunda (cihad edenlere) bir nafaka gönderecek (maddi destekle tebliğ ve davetin devamına yardım edecek) olursa, ona her bir dirhem karşılığında yedi yüz dirhem (sevabı) vardır. Kim de Allah yolunda bizzat cihad eder ve bu yolda mal harcarsa, ona da her bir dirhem için yedi yüz bin dirhem (sevabı) vardır."

    Allah ve Peygamber sevgisi üç aşamada gelişip olgunlaşır:

    1. Teslimiyet mertebesi: Cenabı Allah’a ve Resulüllah’a iman edenlerin, Onlara hürmet ve muhabbet etmeleri ve emirlerine riayet ve teslimiyet göstermeleri tabiidir. Bu, mü’minlerin ilk merhalesidir.

    2. Temsiliyet mertebesi: Mü’minler iman ve İslamiyet’te terakki ettikçe, Allah ve Resulü’nün tabisi, talebesi ve takipçisi olmakla beraber, Onları temsil etme, halifelik mesuliyetini yüklenme derecesine erişir. Artık Yüce Dinimizin hamisi, Hz. Peygamber’in gayretlisidir. Çünkü gayretsiz muhabbet sahtedir. Bu muttaki (takva sahibi) kimselerin mertebesidir.

    3. Tecelli-i Vahdet mertebesi: iman şuuru, Allah ve Peygamber huzuru öylesine gelişir ki, sonunda mümin kişi kendi benliğini eritip, vahdet (birlik) bilincine erişir. Artık zorlayarak değil, doğal olarak Allah için sevecek ve Allah için buğz edecektir. Nefsi dürtülerle beklentilerle değil, Rabbani düşünce ve değerlerle ölçüp biçecektir. Bu mertebedeki olgun mü’minin beyni ve kalbi, şeytani vesvese ve endişelerle değil, Rahmani esintilerle hareket edecektir. Bunlar, mü’minlerin ve mazlum kimselerin merhametli hamisi, zalimlerin ve saldırgan kâfirlerin ise mert ve metin rakibidir.

    Şimdi iz’an ve vicdanla söyleyelim:

    • Zalim ve kâfir ABD ve AB’nin himayesine girip, izzet ve ikbali Yahudi ve Hıristiyanların hizmetinde görenler…

    • Dünyadaki mazlumları ve Müslümanları ezen ve sömüren Siyonist sistemle uzlaşıp, hatta resmen ve alenen Yahudi lobilerinden madalya alıp bununla siyasi ve sosyal statülere erişenler

    • Bir yandan Allah ve Resul’ünün dini ve düzeniyle harb edenlere figüranlık edip, öte tarafta muttaki ve mücahit rolüyle halkın manevi duygularını sömüren ve körletenler, acaba Allah ve Resul’ünü sevmek iddiasında ne kadar samimidirler?

    Hz. Peygamber Efendimiz, Ahir zaman (Kıyamet öncesi) alametleri sayarken:

    “… O dönemde, imkân ve iktidar sahiplerine yağcılık, yalancılık ve yaltaklık yapan alçak tıynetli kimseler, rağbet ve hürmet görür. Nice kurt kafalı ve vicdanı kararmış insanlar, kuzu postuna bürünür..” buyurarak günümüzdeki yandaşlık ve dalkavukluk rezaletine dikkat çekmektedir.

    Ve yine Ahmet İbni Hanbel’in (RA) rivayet ettiği bir hadisi şerifte:

    “Öyle kötü günler gelecek ki, yol üstünde ve herkesin gözü önünde zina edilecek.. Gören herkes tepkisiz ve ilgisiz geçip gidecek.. Sadece bir kişi: “Yahu, madem bu rezilliği işleyeceksiniz, bari şöyle kenara kuytuya çekilseniz!” diyecek.. İşte bu kadarcık bir dini himmet ve insani gayret gösteren kimse, Allah katında bugünkü Ebu Bekir ve Ömer’in sevabına erişecek…” buyrulmaktadır.

    Peki haksızlık ve ahlaksızlığın bu denli yaygınlaştığı; Hoca, takva ve dindar geçinenlerin bile zalim ve kafir güçlere ve sistemlere “Demokrasi ve hoşgörü” kılıfıyla yanaşıp yalakalık yaptığı bir dönemde, Hakk’ı hakim kılmak, zulüm düzenini yıkmak ve Kur’ani gerçekleri haykırmak için çırpınan müstakim ve mücahit mü’minler, acaba nasıl bir sevaba ve şerefe, inşallah layık bulunacaktır?!

     


    [1] Buhari İkrah: 1, Müslim İman: 67, Tirmizi Nesai, İbni Mace

    [2] Nesai- İman: 19, Ayrıca Buhari, Müslim, ve İbni Mace rivayet etmiştir.

    [3] Buhârî, Fedailu'l-Ashab 6, İsti'zân 27, Eymân 3.

    [4] Müslim, Fezail 142, (2364)














    Bu Haber 1127 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS