• DEĞERLİ DİYANET İŞLERİ BAŞKANIMIZIN VE DUYARLI HALKIMIZIN DİKKATİNE!__!!

    DEĞERLİ DİYANET İŞLERİ BAŞKANIMIZIN VE DUYARLI HALKIMIZIN DİKKATİNE!__!!

    01 Temmuz 2019

     
    | Devamı


    DEĞERLİ DİYANET İŞLERİ BAŞKANIMIZIN

    VE

    DUYARLI HALKIMIZIN DİKKATİNE!

            

    Bütün camilerimizin-cemevlerimizin ve Kur’an kurslarımızın her türlü parti siyasetinden mutlaka uzak durmaları şarttır; bu tavır hem Dinimizin hem de milletimizin hayrınadır. Elbette sorumlu ve şuurlu insanlar olarak, gönüllerinde kendi arzularına ve hayat tarzlarına uygun bir siyasi tercihleri bulunması doğal olsa da;

    • Her seviyedeki Diyanet mensuplarının ve resmi görevli din adamlarının,

    • Bütün emniyet mensuplarının,

    • Her sınıftaki yargı mensuplarının,

    • Ve tabi ordu mensuplarının siyasi parti propagandası yapmaları veya bir partiyi ima eden tavırlar takınmaları kesinlikle yanlıştır, yaralayıcıdır ve bu nedenle yasak olmalıdır.

    Ancak Diyanet mensuplarımızın ve Din adamlarımızın, partiler üstü bir yaklaşımla; Kur’an’ın ve Resulûllah’ın ölçülerine ve öğütlerine tercümanlık yapmaları, hukuka ve ahlâka aykırı icraat ve gidişata karşı halkımızı uyarmaları da mutlaka lazımdır; zaten bu hem vicdani hem de resmi görevleri icabıdır. Maalesef ülkemizde “sağcı, muhafazakâr ılımlı İslamcı” diye vasıflandırılan, ama aslında resmen din istismarcılığı yapan partileri ve hükümetleri “dindar kahramanlar!” diye övmek ve oy devşirmek normal karşılandığı halde, her ne hikmetse sadece Erbakan hareketini ve Millî Görüş partilerini haklı çıkaracak eylem ve söylemlerin sahipleri sürekli suçlanmışlardır. Çünkü faizin haramlığına, kumarın tahribatına, Yahudi ve Hristiyan odaklarla dostluğun tehlike boyutlarına, fuhşu azdıran yayın ve yaklaşımların, hatta kanuni fırsat ve ruhsatların ailevi ve ahlâki temelleri yıkıcılığına dikkat çeken, bunları önleyici ciddi ve gerçekçi projeler üreten sadece ve yalnız Millî Görüş Partileri ise, aman bunlara yaramasın diye, imani ve İslami gerçekleri saklayıp, haksızlıklar ve ahlâksızlıklar karşısında susan dilsiz şeytan mı olunmalıydı?

    Hiçbir partiye ve Saadet Partisi’ne, üyeliği, ilişkisi, özel görevi veya parti faaliyetlerine iştiraki asla söz konusu olmayan ve zaten saptanamayan… Ama birkaç AKP militanının;“iktidarı tenkit ediyor!” gibi yorumladıkları Kur’ani uyarıları hatırlattığı için; 633 sayılı Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkındaki Kanun’un 25. Maddesinde yer alan “siyasetle ilgilenme” suçlamasıyla Kocaeli-Gebze Nuri Osmaniye Kur’an Kursu öğreticisi ve eşim olan… Ayrıca aşkla şevkle çalışan ve başarılarından dolayı takdir belgesi alan Vildan Akgül’ün görevden atılması vicdanlarımızı yaralamıştı. Üstelik bu işlem 24.05.2019 tarihli 94013213.06.04 E.222810 sayılı ve “çok ivedi” damgalı bir yazı ile yani alelacele yapılmıştı. Tam Ramazan Bayramı öncesinde ve okulların tatile girme sürecinde bu kararın ivedilikle uygulanmasının sebebi ne olaydı?! Görevi gereği anlattığı ve öğretmeye çalıştığı Kur’ani gerçekler nedeniyle vazifesine son verilen Vildan Akgül’ün asıl suçu, yoksa Ahmet Akgül’ün gelini olması mıydı? Farklı seviye ve statüde binlerce Diyanet mensubunun, ev sohbetlerinden siyasi ziyaretlerine kadar, AKP’ye gizli ve özel destek faaliyetlerine göz yumanların, Vildan Akgül’ün “Erbakan’ı övmek ve örnek göstermek” gerekçesiyle görevinden atılması, bekleyin, gayretullaha dokunacaktı!

    Resmi Din Adamlarının ve Diyanet mensuplarının AKP iktidarına yarayacak her türlü izahları ve imaları mübah, ama dolaylı da olsa AKP’nin yanlış icraat ve tahribatlarını hatırlatan açıklamaları, Ayet ve Hadis yorumları günah mı sayılmaktaydı?

    Örneğin, bir müftü, vaiz, imam ve Kur’an kursu hocası, Kur’an-ı Kerim’den Bakara Suresi 278 ve 279. Ayetlerini:

    “Ey iman edenler! Allah'tan korkup (her türlü haram ve haksızlıktan) sakının ve eğer(gerçekten) inanmışsanız, faizden artakalanı bırakın (faizci düzenden uzaklaşıp kurtulmaya bakın)

    “Şayet böyle yapmazsanız, (yani faizi, faizci düzenleri ve yöneticileri bırakmazsanız)Allah'a ve Resulüne karşı savaş açtığınızı (Adil devlet ve hükümet düzeninin temellerini yıktığınızı) bilip anlayın (ve ona göre davranın). Eğer tevbe ederseniz, artık sermayeleriniz sizindir. (Böylece) Ne zulmetmiş olursunuz ne zulme uğratılmış olursunuz. (Öyle ise mü’minler faizsiz düzene geçmek için çalışmalıdır.)”[1] okuyup mealini aktarırsa, manasını ve mesajını açıklamaya uğraşırsa...

    Ve yine Maide 51 ve 52. Ayetlerini:

    “Ey iman edenler! (Fitne çıkarmamak, anarşi ve ahlâksızlığı kışkırtmamak ve karşılıklı hak ve hürriyetlere saygılı bulunmak şartıyla; onlarla birlikte yaşayın, komşuluk yapın, ülke ve bölge nimetlerini paylaşın, ilmi ve iktisadi konularda yardımlaşın, ama gerçekten iman ediyor ve gereğini yapmaya razı ve hazır bulunuyorsanız, sakın ha!) Yahudilerin (ırkçı emperyalist kesimlerini ve yine haksızlık ve ahlâksızlık hedefleyen bazı) Hristiyan (merkezlerini) veliler (yöneticiler)edinmeyin. (Onları dost ve dürüst zannedip, kendinize idareci, karar verici olarak kabullenmeyin. Zulüm ve hıyanet örgütlerine ve girişimlerine destek vermeyin.) Onlar, (sizin değil) birbirlerinin dostları ve destekleyicileridir. (Artık) Sizden her kim onları dost ve rehber edinip (peşlerine giderse), kesinlikle o da onlardandır. Şüphesiz Allah (Siyonist Yahudilere ve emperyalist Hristiyanlara değer ve destek veren ve Müslümanlara hıyanet eden) zalimler topluluğuna hidayet etmez (onların iman nurunu karartır). [Not: Bu Ayet Yahudi ve Hristiyan kimselerle iyi ve insani ilişkileri, ticari ve bilimsel iş birliğini değil; zulüm sistemlerinin ve oluşumlarının güdümüne girmeyi yasaklamaktadır.]”

    “(Bu İlahi ikazlarımıza rağmen) Kalbinde maraz bulunan (şuursuz Müslümanları)görürsün ki, hâlâ (Yahudi ve Hristiyanlarla ve onlara ait bâtıl kural ve kurumlarla dostluk hususunda) yarışırlar (kâfirlere yaranmaya çalışırlar ve bu münafıklıklarına bahane olarak da); “aleyhimize gelişen ve değişen zaman içinde, başımıza bir felaket gelmesinden (ve Müslümanların mağlup olmasından) korkuyoruz. (Bari hiç değilse, Yahudi ve Hristiyanların yardımını kaçırmayalım, diye düşünüyoruz)” derler. Fakat pek yakında Allah (Müslümanlara)umulmadık bir zaferi veya Kendi katından mutlu bir emri (ve haberi) gönderecek de, (o sahtekârlar) kendi içlerinde gizledikleri (şeytani heves ve hesaplarına) bin pişman (ve perişan)olacaklardır.”[2] okuyup anlatırsa…

    Ve yine Maide 90 ve 91. Ayetlerini:

    “Ey iman edenler! Kesinlikle şarap (her çeşit sarhoş edici içki ve uyuşturucu), kumar, dikili taşlar (putlar) ve fal-şans okları (çekiliş oyunları; bunların tamamı), ancak şeytanın işinden birer pisliktirler. Bunlardan (ve bu rezaletleri ülkenize bulaştıranlardan ve hâlâ uygulayanlardan) kaçınıp uzaklaşın ki, kurtuluşa eresiniz.”

    “Gerçekten şeytan(i sistemler) içki ve kumar vasıtasıyla aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allah’ı anmaktan ve namaz kılmaktan (yani İslam’ca düşünüp yaşamaktan)alıkoymak istemektedir. Artık (bunların kötülüğünü fark edip) vazgeçtiniz değil mi?”[3]  izaha çalışırsa…

    A. “Bu din adamları ve Diyanet mensupları AKP iktidarı aleyhine propaganda yapıyor ve siyasi mesaj veriyor” ithamına maruz kalacak mıdır, kalmayacak mıdır? Bize göre en azından AKP yandaşları böyle yorumlayıp sataşacaklardır.

    B. Din adamları ve Diyanet mensupları bu ve benzeri yüzlerce Ayet-i Kerimenin mealini ve Allah’ın emrini, kısmen veya tamamen terk ederlerse, bu durumda da Bakara 159.

    “Gerçekten, apaçık belgelerden (ibaret emirler olarak) indirdiklerimizi (Kur’ani hüküm ve hakikatleri) ve insanlar için Kitapta açıkça belirttikten sonra hidayeti (şeriat ve istikamet prensiplerini) gizlemekte olanlar (güç odaklarının vereceği zarardan korkarak veya onlardan makam ve menfaat umarak, Kur’ani gerçekleri kısmen veya tamamen örtmeye çalışanlar); işte onlara, hem Allah lanet edecektir, hem de (bütün) lanet ediciler(in bedduası onların üzerinedir).”[4] Ayetinin muhatabı olmayacaklar mıdır? Veya bu İlahi hükümleri, hükümetlerin keyfine göre yorumlayıp dini yozlaştırmaları hangi tahribatlara yol açacaktır?

    Ya da şöyle soralım: İsim vermese de AKP’yi ya da herhangi bir iktidarı övdüğü sırıtmayan, onun yanlış icraat ve tahribatlarını hatırlatan her konuşma ve uyarma “Bir siyasi partiyi yerme suçu işleme kapsamına mı sokulacaktı? İktidarların ve yandaşlarının her türlü din istismarları ve İstanbul’da yenilenen Belediye seçimlerinde olduğu gibi bazısının hâlâ Diyanet’e bağlı camilerde resmi görevli olan “Mele”lerin (Medrese mollalarının ve imamların) fiilen kiralanıp sokaklara ve evlere salınması ve propaganda papağanı olarak kullanılması caiz ve mübah sayılacak, ama yukarıdaki Ayet meallerini okuyan bir cami müezzini veya Kur’an kursu öğreticisi “siyaset yapıyor” diye işinden atılacaktı! Bu nasıl bir mantıktı, bu nasıl bir hukuk ve adalet anlayışıydı?

    Türkiye’nin yakından tanıdığı, Diyanet’in de önemli görevlerde yararlandığı Hayrettin Karaman Hoca bu konuda şu tespitleri yapmışlardı:

    “Camiler irticaya alet edilmesin, yani belli bir partinin daha fazla oy alabilmesi için propaganda merkezleri haline getirilmesin ve kontrol dışı dinî faaliyetler yürütülmesin” diye Diyanet İşleri Başkanlığının kontrolüne verildi; Başkanlığa bağlı bulunmayan camiler ve mescitlerin ya buraya bağlanması veya kapatılması öngörüldü. Bu kararın ve uygulamanın birçok problem çıkaracağı, daha şimdiden de çıkardığı bir yana, amacına hizmet etmeyeceği, düşünenler ve görenler için aşikârdır; kanıtlarına gelince:

    1. Camiler, mescitler Müslümanların ibadet, buluşma ve görüşme, önemli meselelerini müzakere etme, dinin emir veya tavsiye ettiği birtakım hizmetleri gerçekleştirmek üzere faaliyetlerde bulunma yerleridir. Bu kutsal mekânları laik devletin kontrol altına alması ve işlevlerini de yalnızca ibadetten ibaret kılması dine, Sünnete ve geleneğe olduğu gibi bugün geçerli olan hukuk devleti ilkesine, demokrasiye ve laikliğe de aykırıdır.

    2. Camilerde yapılan vaazların ve hitabelerin devlet tarafından kontrolü, yalnızca kamu yararı, düzeni ve başkalarının haklarına riayet bakımından yapılabilir. Bunun ötesinde salahiyetli imamlar, vaizler ve hatiplerin serbest bırakılmaları gerekir. Eğer camide konuşan salahiyetli ve sorumlu kişiler İslâm'a aykırı bir beyanda bulunurlarsa bunun da kontrolü cemaate ve cemaatin salahiyetli kıldığı sivil makamlara ait olur. Hatiplerin neyi söyleyip neyi söylemeyeceklerini devletin veya ona bağlı bir makamın belirlemesi laikliğe aykırıdır. Evrensel hukuk ilke ve kurallarına aykırı kararların, uygulamaların başarı şansı yoktur ve ömürleri kısadır.

    3. Devletin çelişkiden kurtulması ve laikliğe aykırı müdahalelerden uzak kalabilmesi için Diyanet İşleri Başkanlığının önce "kamu tüzel kişiliğini haiz özerk bir kurum" haline getirilmesi, bir müddet tecrübeden sonra da tamamen cemaatlere, sivil kurumlara bırakılması şarttır. (Oysa bu durum çok büyük tehlikeler doğuracak, camiler bu sefer hükümetlerin değil, din istismarcısı kesimlerin mekânı olup çıkacaktır.)

    4. Camide yapılan konuşmalarda ana kaynaklar Kur'an-ı Kerim ve Hz. Peygamber'in Hadisleridir. Hatip hiçbir yorum yapmadan yalnızca Ayetleri ve Hadisleri okusa, Türkçe karşılıklarını söylese bile inançtan ibadete, hukuktan ekonomiye, toplumdan uluslararası meselelere kadar çoğu ferdin ve cemaatin dünya hayatı ile ilgili olup nereden baksanız "devlet ve siyaset işi" diyeceğiniz konulara temas etmiş olacaktır. Laikliği; "dinin devlet ve siyaset işlerine karışmamasıdır" diye tanımlarsanız bunu, Kur'an'ı ve Hadisleri yok etmeden gerçekleştirmeniz mümkün olamaz; bu iki kaynağı yok etmeye ise dünya durdukça hiçbir kimsenin gücü yetmeyecektir. Camilerde ehliyet, salahiyet ve cemaatin rızasına dayanarak konuşanlar daima "dünya, devlet ve siyaset" konularına giren meseleleri de ele alacaklar ve İslâm'ın bu konulardaki hükmünü açıklayacaklardır.

    5. Evet, camilerde partilerin propagandasının yapılmaması farz derecesinde gereklidir; çünkü İslâm tefrikayı meneder, hâlihazırdaki durumları itibariyle partiler tefrika demektir, partiyi camiye sokmak, cemaat arasına tefrika sokma sonucunu doğurur. Bu madalyonun bir yüzüdür, öteki yüzüne bakıldığında ise bir başka gerçeği görmemek mümkün değildir: Cami cemaati Müslümanlardan oluşmaktadır, Müslümanların birinci emelleri, öncelikli talepleri dinlerinin korunması, din ve vicdan hürriyetlerine müdahaleye kalkışılmaması, İslâm'ı öğrenmeye, öğretmeye, söylemeye, yaşamaya, bunun için gerekli tedbirleri almaya kimsenin engel olmamasıdır. Camide her gün Kur'an ile Hz. Peygamber'in (S.A.V) sünneti ile yüz yüze gelen, dinin Müslümanlardan neleri istediğini ana kaynaklardan tekrar tekrar dinleyen ve öğrenen Müslümanlar, bunlara engel olmak için çırpınan partilere elbette hoş bakmayacak ve oy kullanmayacaklardır. Ama camiler kapatılmadıkça belli partilerin, bu manada, dolaylı propagandalarının yapılmasına da kimse mâni olamayacaktır. Camileri kapatan Sovyet sistemi çöktü, Çin sistemi de er geç çökecektir, bu tecrübeler kapatmanın bir işe yaramayacağını göstermektedir. Camilerin belli partilerin işine yaramasını engellemek isteyenler her şeyden önce kendilerine bakmalı, çeki düzen vermeli, din ve vicdan hürriyetine saygıyı öğrenmeli, laikliği din düşmanlığı/karşıtlığı gibi anlamak ve uygulamaktan vazgeçmelidirler. (Sn. Karaman bu mantığı ile camilerde AKP propagandasını mübah ama AKP’nin yanlışlarını imaya çalışmanın bile günah olduğunu mu anlatmaktadır?)

    6. Müslümanların dini yaşarken ve yaşamak için ferdi ihtiyaç ve taleplerinin yanında, topluma ait olan ihtiyaçları ve istekleri de vardır. Bu istek ve ihtiyaçlarını müzakere edecekleri, ortak olanlarını ve üzerinde birleştiklerini karar haline getirip yöneticilere sunacakları, gerçekleşmesi için sivil/demokratik baskı yapacakları araçlara, örgütlere ve mekânlara ihtiyaçları vardır. Camiler bunun için en uygun mekânlardır. Buralarda oluşturulacak sivil örgütler, temsil ettikleri camianın ortak ihtiyaç ve taleplerini kamuoyuna ve yöneticilere sunacak, sonuç almak için de hukuk çerçevesinde çaba göstereceklerdir. Bu faaliyet bir parti siyaseti değildir, ancak bir kısım halkın genel olarak partilerden, yasama ve yürütmeden taleplerini içerdiği için dünyaya aittir, devletle ilgilidir ve bir manada siyasi faaliyettir. Bu manada siyaseti laikliğe aykırı olarak değerlendirmek yanlıştır. Laikliğe aykırı olan, belli bir inancın veya ideolojinin hüküm, istek ve ilkelerini -ona inansın, inanmasın- bütün topluma dayatmaktır. Böyle bir dayatma söz konusu olmadan dini cemaat ve grupların, din ve vicdan hürriyeti çerçevesinde ileri sürdükleri taleplerini devletin karşılaması; daha doğrusu cemaatlerin ve grupların bu taleplerini gerçekleştirmelerine imkân tanıması, doğru anlaşılan bir laikliğin veya evrensel bir ilke olan "din ve vicdan hürriyetinin" gereğidir.

    Ülkemizde devletin -daha doğrusu bir kısım devlet görevlilerinin- engelleme çabalarına rağmen halkımız, asırlardır olduğu gibi bugün de farklılık içinde birlik, dirlik ve beraberliğin yolunu bulmuş, yöntemini keşfetmiştir. Devlete düşen vazife, bu tabii düzene uygun hukuk düzeni oluşturmaktır. Eylem haline dönüşen aşırılıkları ve hukuk ihlallerini engellemek devletin görevidir ve bu hiç de zor değildir. Ortada fol da yumurta da yok iken -deli veya hastalıklı tavuklar olabilir, tavukların var olması bu tehlikenin delilidir diyerek- tavuk neslinin kökünü kurutmak üzere kümesleri kapatmaya, yıkmaya kalkışmak ise aklın kârı ve akıllının işi değildir; çünkü tavuklar, kümesler olmadan da horozlarla buluşurlar, yumurta yaparlar ve ürerler. ‘Deli veya hastalıklı tavuklar olmasın diye bütün tavukları imha etmeye kalkışmak yerine onları serbest bırakmak, hastalık zuhur eder ve sabit olursa yalnızca onu ortadan kaldırmak için tedbire başvurmak gerekir’ kabilinden bir cümleyi kurup ifade etmek başka yerlerde ayıp sayılabilir, ama bizim ülkemizde hâlâ buna ihtiyaç vardır.”[5] buyuran ve Diyanet’in de hocalarından olan Hayrettin Karaman’a göre “mü’minler tavuk, camiler kümes, Diyanet horoz, iktidarlar ise çiftlik patronu mu” sayılmalıydı?

    Eski Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu İstanbul'da katıldığı bir programda, "Biz din ile siyaseti iç içe kıldık. Ve bundan en çok zarar gören dini değerler oldu" itirafında bulunmuşlardı.

    Prof. Dr. Ali Bardakoğlu, İstanbul'da düzenlenen 20. Avrasya Ekonomi Forumu'nda, 'İslam'la Dayanışma Ruhu Çerçevesinde Şiddet ve Terör Ortamında Dinlerin Barışa Katkısı, Mültecilik ve Terörün İlişkisi' konulu oturumdaki konuşmasında din ve siyaset ilişkisine dair kritik mesajlar aktarmıştı. "Biz din ile siyaseti iç içe kıldık. Ve bundan en çok zarar gören dini değerler oldu. En başta belki dindarlar, siyasetle dinin iç içe geçmesinden dolayı, dinin siyaset eliyle daha yaygın ve daha güçlü olacağını düşündüler. Ama din toplayıcı, siyaset ayrıştırıcıdır. Ve farkında olmadan din, ayrıştırma ve öfkeyi kışkırtma aracı olmaya başladı." dedi.

    Aynı konuşmasında Din ile ticaretin de iç içe geçtiğini söyleyen Ali Bardakoğlu,"Hâlbuki din biraz da fedakârlık içerir. Ticaretten, çıkar ilişkisinden, kişisel menfaatten uzak kalıp daha fedakâr olabilmeyi, daha diğerini düşünebilmeyi önerir. Çıkar ilişkileri dinin çok içine yerleşince, din buluşturmak ve birleştirmek yerine ayrıştırmaya başladı, kavga aracı oldu. Mezhep grupları, etnik gruplar din ile ideolojiyle, akide ile iç içe geçtiği vakit, artık bir kavga sebebi olmaya başladı. Etnik aidiyetlerimiz Allah'ın bir lütfudur. Bir çeşitliliktir. Hâlbuki hepimiz Adem'in çocuklarıyız. Ahiretin huzurunda tekrar toplanacağız. Biz büyük bir aileyiz. Ama bu etnik gruplar kavga sebebi oldu. Mezhepler din değildir. Ortadoğu'da bilhassa, mezhep aidiyetleri adeta ideoloji haline geldi. İnsanların kavga etmesine araç haline getirildi" diye uyarmak zorunda kalmıştı.

    Dini duyguları kışkırtarak sorunları bastırmak, riyakârlık ve istismarcılıktır!

    Hükümetlerin kendi sorunlarını örtmek için, dini kullanmasının büyük bir tehlike doğuracağını söyleyen Prof. Dr. Ali Bardakoğlu, “Ülkeler kendi iç sorunlarını, kendi dinamizmi içinde çözmez de din ile dini değerleri istismar ederek bastırmaya çalışırsa, bundan en çok zararı din görür. Her ülkenin çözmesi gereken, sosyal, siyasal sorunlar olabilir. Her ülkenin dostları ve düşmanları olabilir. Ama biz bunu kendi bağlamı içinde ele almak zorundayız. Biz bu sorunları çözmekte dini esas almak yerine araç olarak kullanmaya başlarsak, o zaman din kavgaya karıştırılır. Sorunları çözme kabiliyetimiz azalır. Ve din adeta insanları uyutma, avutma aracı yapılır; sorunların üstesinden gelme yerine, sorunları görmezden gelmek için dini kullanmış oluruz. Sorunların üzerini dinle örtmek, dini duyguları tahrik ederek sorunları yok farz etmek mümkün değildir” anlamındaki itirafları haklıydı ve anlamlıydı.

    O toplantıda:

    “Din anahtar teslimi bir güvenlik ve barış toplumu va'ad etmez. Bir dine sadece inanmakla ve mü’minlere katılmakla bütün sorunlarınızı çözmüş olmazsınız. Yani hastaysanız, hemen şifa bulmazsınız. Fakirseniz, zengin olmazsınız. Dönem kargaşa ortamıysa hemen barış ve huzura kavuşamazsınız. Dinin böyle bir kolaylık vaadi yok. Dinin, İslam'ın, Kur’an'ın şöyle bir açıklaması var; diyor ki: ‘Başınıza ne gelirse, kendi ellerinizle yapıp ettiklerinizin sonucudur.' Din bir İlahi inayettir. Bir rahmettir. Yol göstermedir. Size doğruyu anlatır. Kötüyü anlatır. Ama doğruyu yapacak olan, gerçekleştiren olan, kötüyü önleyecek olan sizsiniz" ifadelerini kullanan Ali Bardakoğlu’nun, şu gerçekleri de hatırlatması lazımdı:

    İslam; imani, ahlâki, ekonomik, sosyal ve siyasi bütün sorunların temel sebeplerini ve genel çözüm ve huzur çarelerini ortaya koymaktadır. Bu esaslardan yola çıkarak, bütün sorunlarımızı aşmak, sıkıntıları rahatlatmak ve devlet, millet olarak felaha ve refaha ulaşmak üzere, aklımızı kullanarak bütün imkân ve fırsatlarımızı değerlendirip çağdaş yöntem ve teknolojilerden de yararlanmak zorundayız… Çünkü İslam, herhangi bir partinin propaganda vasıtası yapılamazdı; ama siyasetteki yani ülke yönetimindeki temel kuralları, bu konudaki doğruları ve yanlışları ise elbette ortaya koymaktaydı.

    Efendimiz’e kadar geçmiş Peygamberler döneminde Diyanet-Siyaset irtibatı:

    Tarihi gerçekler ve gelişmelerle ilgili olarak bizim için yegâne geçerli bilgi kaynağı: Kur’an-ı Hakim’in dilinden Cenab-ı Hak’kın bize haber verdikleridir. Uydurma tarihlere değil de en kutlu gerçek olan bu hakikate baktığımızda şunu açıkça görmek mümkündür ki, tarih boyunca inananlarla inanmayanlar hep iki kutup halinde bulunmuş; inananlar kendilerine hakikati talim eden Peygamberlerini başlarının tacı yaparak dünyevi idareleri hususunda da onlara tabi ve teslim olmuşlardır.

    Bu münasebet içerisinde bazen ümmeti idare eden Peygamberlerin/salihlerin Davud, Süleyman, Eyyub, Yusuf ve İbrahim (Aleyhissalatü Vesselam) gibi kavimlerinin uluları olduklarını görüyoruz. Onları dini sahada hayra yönlendirdikleri, ahiret selametleri için çabaladıkları gibi dünyevi olarak da idare etmiş, dünyaya taalluk eden meselelerde de ümmetlerine rehberlik yapmışlardır. Kimi zaman da Musa, İsa, Nuh ve Muhammed (Aleyhissalatü Vesselam) gibi önceki kavimleri ve cahiliye düzeni içerisinde siyaseten söz sahibi olmasalar da kendi içlerinde yani kendilerine tabi olan ümmetinin meselelerinde son söz bu Peygamberlerin olmuş, onlara inananların lehte de aleyhte de olsa Peygamberlerinin sözlerine canı gönülden tabi olma gayretini en önemli vazifeleri saymışlardır.

    Bu zaman dilimini sonraki dönemlerden ayıran en önemli hususiyet; dini ve dünyevi bütün işleri idare makamında bulunan kimselerin Peygamber olmalarıdır. Dolayısıyla masum olan, nefsin ve şeytanın tasallutundan beri kılınan bu kutlu insanların idaresi altında bulunanlar; onların emirlerine itaat ettikleri müddetçe huzura adım adım yaklaşıyorlardı. Bu idare altında bulunanlar dünyada muzaffer oldukları gibi ahirette de hususi bir mevkiye lâyık oluyorlardı. Cilve-i Rabbani, eğer dünyada mağlup olurlarsa, buna imtihan deyip geçiyorlar; ancak yine de ahiret saadetine lâyık olacaklarına yakinen iman ediyorlardır ki; bu da zaten onlara huzur ve itminan vermeye yeterli olmaktaydı.

    Hazreti Peygamber’imizden Cumhuriyet’in İlanına Kadarki Dönemde Diyanet-Siyaset Alâkadarlığı:

    Bu dönemi de kendi içerisinde birçok alt başlıkta tasnif etmek mümkün ama biz burada bu büyük fotoğrafa kabaca bakıp asıl günümüze gelmek istiyoruz. Efendimiz’den sonra yaklaşık 30 yıl yani Hazreti Ebubekir, Ömer, Osman, Ali ve Hasan’ın hilafetleri döneminde -ufak tefek sürçmeler olsa da- idarenin başında bulunan bu insanların şahsi kemâlatlarının büyük tesiri ile genel olarak din işleri ile idare işlerinin sıkıntısız yürüdüğü söylenebilir.

    Hazreti Hasan’ın; hilafetten ümmet zarar görmesin diye feragat etmesi ile beraber idareyi ele alan Hazreti Muaviye’nin zamanında da hem kendisinin Sahabeden olup Efendimiz’den istifade etmesi, hem de henüz hayatta bulunan Ashabın yeri geldiğinde hadiseleri frenleyebilecek bir otokontrol vazifesi görmesi, bu dönemin de büyük oranla Diyanet ve siyaset açısından makul seviyede olduğunu söylememize elverişlidir.

    Bu dönemin en sıkıntılı girişimlerinden birisi olarak Hz. Muaviye’nin oğlu Yezid’i veliaht olarak tayin etmesi gösterilmiştir. Böylelikle İslam Devleti’nin, Emevi Hanedanlığı’na (661-750) dönüşmesinin yolu açılıvermiştir. Her ne kadar Ömer b. Abdulaziz gibi fazilet sahibi, adil idareciler zaman zaman yönetimde bulunsa da genel olarak dini yeterliliği, yani dini doğru bilgi ile yaşama azmi olmayan kimselerin eline idare imkânı geçince istismar ve zulüm kaçınılmaz hale gelmiştir. Abbasi Hanedanlığı’nda da (750-1258) durum bundan farklı değildir. Onun da içerisinde Harun Reşid gibi (dindar, dürüst ve adil) kimseler bulunsa da genel olarak gelenin gideni arattığı bir süreçtir.

    Selçuklu Devleti de sahip olduğu imkânların genişliği ile hem Müslümanların hamiliğini uzun yıllar üstlenmiş, hem de kendi içerisindeki siyasetini, Allah-u Teâla’nın emirlerine uygunluğu ölçüsünde yerine getirdikçe kuvvetli bir irade sergilemiştir.

    Bu hususta sağlam temellerle dinine düşkün, şer-i şerife göre yaşama azminde bulunan, davası İ’lâyı Kelimetullah olan insanların eliyle ekilen tohumların en kuvvetlisi şüphesiz Osmanlı Devleti’dir. Bazı hatalar ve aksamalar olsa da büyük çoğunluğu ile İslam’a hizmet gayesi güden ve altı yüz sene boyunca hükümranlığı süren Osmanlı Devleti, belki de bu kadar süre sorunsuz bir şekilde Diyanet ve siyaseti dengede götürebilen en büyük devlet olarak gösterilebilir.

    Efendimiz’in dönemi müstesna fakat Raşid Halifeler’den sonra Devlet-i Âli’ye (Osmanlı) gibi dine ve dindaşlara hizmet eden bir millet bu zamana kadar görülmemiştir. Zaten Sultan; I. Selim (Yavuz) Mısır’ı fethedip kutsal emanetlerle şereflendiğinde, hutbe irad eden hatip onu “Hâkimü’l-Harameyni’ş-Şerifeyn (Mekke ve Medine’nin Hâkimi)” olarak takdim edince Koca Sultan “Hayır, Hâdimü’l-Harameyni’ş-Şerifeyn (Mekke ve Medine’nin Hâdimi/Hizmetçisi)dir.” buyurarak Allah’ın dinine hizmet için orada bulunduğunu bir daha âlem-i İslam’a ilan etmiştir. Tabi biz atalarımızla bu manada ne kadar övünsek azdır, fakat övünerek sadece kendimizi avutabiliriz. Bizden asıl beklenen ecdadımızın doğrularına yapışarak bize teslim ettiği sancağı daha ilerilere taşıma gayreti içerisinde olmak, Hasebü’l-Beşeriyye yaptıkları yanlışlarından ders çıkararak aynı hatalara düşmemektir.”[6]

    Cumhuriyetin ilanından sonra ise, din ile devletin birbirinden tamamen ayrılmasının mümkün ve münasip olmayacağını çok iyi bilen Mustafa Kemal'in hem din istismarına hem de dinin yozlaştırılmasına engel olmak üzere Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kurması en hayırlı icraatlarındandır. Ancak onun hastalığın pençesinde kıvrandığı zamanlarında, önce Halk Fırkası tüzüğüne sokulan, sonra da anayasaya yazdırılan laiklik kurumu ve kavramı, maalesef uzun zaman din düşmanlığı şeklinde uygulanmıştır. Oysa doğru, doğal, adil ve dengeli bir laiklik anlayışıyla, dinle devletin değil, din hizmetleri ile devlet işlerinin birbirinden ayrılmasına ve her birinin uygun ve uygar biçimde topluma hizmet sunmasına ihtiyaç vardır. Ve bu anlamda Diyanet İşleri Başkanlığının varlığı önemli bir fırsattır.

    “Tutarsız siyaset” ve “duyarsız Diyanet” sıkıntısı aşılmalıydı!

    Hatırlayınız, 2018 Kasım’ında Diyanet İşleri Başkanlığının düzenlediği çalıştayda,“kanundaki siyaset yasağı kavramının yeniden tanımlanması” kararı alınmıştı. Hatta bu karar, Diyanet mensuplarına siyaset yasağının kaldırılması talebi olarak algılanmıştı. Atatürk’ün yaptığı reformlardan en doğru ve en önemli bulduğum ikisi Tevhid-i Tedrisat ve Diyanet İşleri Başkanlığının kurulmasıydı. AKP hükümetleri döneminde ise “eğitimde birlik” ilkesi ağır yaralar almıştı. Maalesef artık Diyanet’in yönettiği camileri parti propaganda merkezi olarak kullanma hevesleri artmıştı. Ama aynı AKP’liler, bir dönem Diyanet İşleri Başkanlığının kaldırılmasını isteyip dururlardı. Mesela E. Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan 1993’te Yeni Zemin Dergisi’ndeki ‘Dinin Özgürleşme Talebi’ başlıklı makalesinde devletin dinden elini çekmesini ve Diyanet İşleri Başkanlığının kaldırılması gerektiğini savunmaktaydı. Akdoğan makalesinde, Diyanet İşleri Başkanlığının kaldırılmasını ve dini hizmetlerin sivil topluma devredilmesini, okullardaki din dersinin kaldırılması ve TRT’nin dini yayın yapmayı bırakması yönünde teklif ve temennilerini sıralamıştı. AKP Milletvekili Mehmet Metiner de derginin aynı sayısında ‘Devlet dinden elini çekmeli’ başlıklı makalesini yazmıştı.

    AKP’nin 15 Temmuz 2016’ya kadar “FETÖ okullarına” verdiği desteğin arkasında da bu zihniyetin olduğu açıktı. Şimdi bu kesim Diyaneti tam kontrolüne aldığı için mi,“devletin dinden elini çekmesi” fikrini bırakmışlardı?

    Ama ben bambaşka gerekçelerle Diyanet olmalı diyorum. Ancak kesin bir ıslah ihtiyacını vurgulayarak bunu söylüyorum. Diyanet itibarsızlaşırsa, siyasallaşırsa veya ortadan kalkarsa Almanya’daki gurbetçilerimiz ve Türkiye’de bazı örneklerini gördüğümüz gibi Müslüman halkımızın aynı camiye gitmeyen cemaat, tarikat ve dini gruplara bölüneceğine inanıyorum. Ayrıca IŞİD gibi aşırı yorum ve yapılanmaların Türkiye’de de gelişmesine zemin hazırlanmış olacağını düşünüyorum.

    Din eğitimi veren okullarda ve camilerde İslami değerler ve gerçekler mutlaka anlatılmalıdır, ama İmam Hatiplerin ve camilerin, partilerin seçim bürosu yapılmasına asla göz yumulmamalıdır. Ama ne yazık ki, “Siyaset ve güç hırsıyla dinin ahlâki ve manevi içeriğini boşaltan fakat diğer hayati kurum ve kurallarını yok sayan bir siyasi akımın” tahribatı giderek azıtmaktadır.

    Diyanet İşleri Başkanlığı, kadrosu ve bütçesiyle devasa bir kurum konumundadır. Elimizdeki 2017 rakamlarına göre Türkiye, dünyadaki cami sayısının en yüksek olduğu ülke, 90 bin camimiz vardır.

    1 milyon 150 bin kursiyeri olan 16 bin Kur’an Kursumuz, 1,5 milyon öğrencisi olan 3500 adet İmam Hatip okulumuz, 100 İlahiyat Fakültemiz bulunmaktadır. Diyanet İşleri Başkanlığının İmam-Hatip unvanında 71 bin 362 personeli, müezzin olarak 11 bin 908, Kur'an kursu öğreticisi olarak 19 bin 721 olmak üzere, toplamda 141.233 personeli hizmet yapmaktadır.

    Diyanet İşleri Başkanlığına, 2017 bütçesinde 6 milyar 867 milyon lira ödenek ayrılmıştır. Camilerde toplanan yardım paraları bu rakamların dışındadır. Diyanet’in 2017-2021 Stratejik Planı’na göre, bu beş yıllık dönemde 40 milyar TL harcama yapacaktır. Bu harcamaların yüzde 95’i personel maaşları için ayrılmıştır. Bütün bunlara TV’lerde verilen sözde dini eğitimleri de katmak lazımdır. Onlarca TV kanalında yapılan dini yayınlar tarihimizde hiç bu boyutta olmamıştır.

    Peki, bütün bunlara rağmen ahlâki ve ailevi yozlaşma ve suç artış oranları neden korkunç boyutlara ulaşmıştır?

    2002-2015 arasında TÜİK ve Millî Eğitim Bakanlığı istatistiklerine göre, (2019 rakamlarının) daha da yüksek çıkacağından şüpheniz olmasın.

    13 yılda fuhuş yüzde 790, çocukların cinsel istismarı yüzde 434, adam öldürme yüzde 261, boşanma oranları yüzde 38, kadına yönelik şiddet yüzde 1400 artmıştı. Son yıllarda uyuşturucu madde kullanımı ile ilişkili tedavi merkezlerine ayaktan başvuruda %678, yatan hasta sayısında %381, madde bağlantılı toplam ölüm sayılarında %500 oranında artış vardı. (2017’de ölüm sayısı 2000’e yaklaşmıştı.)

    "Uyuşturucu" madde bağlantılı suçlardan ceza infaz kurumlarında bulunanların sayısındaki artış oranı %401’i bulmaktaydı. (Sağlık Bakanlığı 2016 yılı rakamları) AKP döneminde, uyuşturucu maddeyi ilk kullanım 10 yaşına kadar inmiş durumdaydı.

    Çocuk istismarı, tecavüz olayları, ensest ilişkiler ahlâksızlığı akıl almaz boyutlara ulaşmıştı, toplumun temeli olan aile yuvası çatırdamaya başlamıştı. Ayrıca çocuk hükümlü sayısı, son 5 yılda 5 kat artmıştı.

    Karşılıksız çek yaklaşık 8 kat artmış, bu yüzden 8 yılda 929 bin kişi ceza almış ve hapse atılmıştı.

    Asıl suçlu ve sorumlu olan siyaset mekanizmasıydı!

    Bu kadar cami, okul, kurs ve TV’de, İslam doğru ve doyurucu bir şekilde anlatılsaydı, din istismarı, makam ve çıkar avcılığı yapılmasaydı, bunların halkımıza bir fayda vermesi lazımdı. Demek ki, doğru ve doğal bir din anlatımı yapılamamıştı. Bunun da en önemli sorumluları ise iktidarlardı ve herhalde (DİB) Diyanet İşleri Başkanlığının da sorumluluğu vardı.

    Bu başarısızlığın altında, Anayasa’nın 136'ncı maddesine göre, “bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak görevlerini yapmak zorunda olduğu” halde, bunların yönettiği camiler ile kursların, din eğitimi veren okulların keyfine göre politize olmasını da irdelemek lazımdı.

    Kendi kutsal görevlerinde başarıya ulaşamayanların, bir de kalkıp aktif siyaset yapma hakkı istemeye başlamaları temelinden sakattı, sakıncalıydı. Şimdi mademki hocalarımız bu kadar günlük siyasete batmıştır, “fiili durumu hukukileştiriverelim” diyenler yanılmaktaydı. Çünkü bu yaklaşım tam bir felaketle sonuçlanırdı. Zira o takdirde camilerimiz; imamların partilerine göre cemaatin ayrıştığı mekânlar olup çıkardı. Bu nedenle Atatürk’ün tercihi doğruydu ve haklıydı: Subaylar, hocalar (imamlar, müezzinler ve öğretmenler), hâkim ve savcılar kesinlikle siyasi yasak kapsamında kalmalıydı.”[7] Ama, hükümetler veya partiler üstüne alınıp gocunur diye, Ayet ve Hadislerden kaynaklanan İslami gerçekler asla saklanmamalı, din adamlarımız, Diyanet mensuplarımız ve İlahiyat hocalarımız, gündelik ve basit politika palavralarından uzak, partiler üstü bir tavırla, ilmi, imani ve ahlâki gerçekleri mutlaka haykırmalı ve halkımızı aydınlatmalıydı.

    Siyaset ve samimiyet imtihanı!

    Bediüzzaman ilk olarak Birinci Dünya Savaşı’nın mağlubiyetiyle iyice bunalmış ve bulanmış olan Osmanlı siyasetinin son demlerinde ve yıkıcı çalkantılar sürecinde kısır ve yıkıcı siyasi çekişmelerden Allah’a sığındığını söylemiştir. Zira o gün İspanyol hastalığı gibi fikri hezeyanlaştıran İstanbul siyaseti kalpleri karıştırmış, zihinleri boş şeylerle uğraştırmış, Hak ile Bâtıl, doğruluk ile yalancılık birbirine karışmış vaziyetteydi. Artık Hakperestlik yerine tarafgirlik, insaf yerine inat, merhamet yerine intikam duyguları yerleşmişti. İş öyle bir noktaya gelmişti ki, ‘Salih bir âlim, kendi siyasi fikrine uyan bir münafığı öve öve bitiremezken; siyasi fikrine uymayan salih bir âlimi ise haşince tenkit etmekte ve fasıklık ile itham etmekteydi.’ Hatta Bediüzzaman kendisi bile bu hataya düşmüşlerdi. Yıllarca İttihatçı Masonlara övgüler dizmiş, Sultan Abdülhamit Han’a karşı gelmiş, böylece Siyonist dış güçlerin ve dinsiz çevrelerin ekmeğine yağ sürmüşlerdir. İşte bu durumu sezen ve bu dehşetli hatayı işleyen başka bir âlime: “Bir şeytan; senin fikrine yardım etse, ona rahmet okuyacaksın. Ama senin siyasi fikrine muhalif olan biri melek de olsa, ona lanet edeceksin” diyerek o günkü yanlış ve yıkıcı particiliği tenkit mahiyetinde “Eu’zu billahi mine’ş-şeytani ve’s-siyase” sözleriyle şeytanileşen siyaset çizgisinden Allah’a sığındığını belirtmiştir. (Bkz. Hutbe-i Şamiye, s. 52, Haşiye)

    Üstad bu sözü ilk olarak yukarıda bahsi geçen dehşetli bir hata karşısında söylediği gibi, hayatının daha sonraki dönemlerinde de tekrar etmiştir. Özellikle Eski Said’ten Yeni Said’e geçiş devresinde (1918-23) kendisini siyasete ve riyasete davet eden ehli siyasete karşı bu kanaatini hatırlatıvermiş; dinsizlik cereyanına karşı siyaset meydanının boş bırakılmaması gerektiğine inanan samimi bir kısım dostlarına da söylemiştir. Bunların gayretlerine ve davetlerine karşı Bediüzzaman; “İslamiyet güneşi yerdeki ışıklara alet ve tabi olamaz ve alet yapmak İslamiyet’in kıymetini tenzil etmektir, büyük bir cinayettir. (…) din dâhilde menfi tarzda istimal edilmez. (…) din umumun mal-ı mukaddesidir, inhisar kabul etmez” gibi veciz ifadelerle dinin siyaset üstü bir değer olduğunu beyan etmiştir.

    Ancak Üstad, hayatının son dönemlerinde Batılılaşma adına azıtan Bâtılın dizginlenmesi için “ehveni şerri tercih etme” gereğinden, Demokrat Parti’ye oy verilip, desteklenmesini öğütlemiş ve bu prensibini gevşetmiştir. Çünkü siyaseti, Hak’ka ve hayra hizmet aracı ve halkın sorunlarını giderme vasıtası olarak kullanmak da gereklidir. Velhâsıl; dünyevi ve nefsi hesapları uğruna ve zalim güçlerin doğrultusunda siyasete talip olmak ile siyasetten talebi olmak arasındaki çok ince ve derin farkı anlamak gerekir. “Salt siyaset yapmak ve haram ve hayırsız maksatlar için siyasete talip olmak başka şey; dini, devleti ve milleti için haklı ve hayırlı yönde siyasi bir tercihi yaparak bir hareketi desteklemek başka bir şeydir.”


     


    [1] Bakara: 278-279

    [2] Maide: 51-52

    [3] Maide: 90-91

    [4] Bakara: 159

    [5] Camide Siyaset, http://www.hayrettinkaraman.net/yazi/laikduzen/2/0310.htm

    [6] A. Visali, http://www.gulzarihacegandergisi.com/component/k2/geçmişten-günümüze-diyanet-siyaset-münasebeti.html

    [7] https://www.kocaeligazetesi.com.tr/makale/1743928/ruhittin-sonmez/diyanet-ve-siyaset
































    Bu Haber 334 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS