• DAHİLER, YALNIZ KALINCA DEVLEŞEN İNSANLARDI!

    DAHİLER, YALNIZ KALINCA DEVLEŞEN İNSANLARDI!

    08 Haziran 2018

     
    | Devamı



    DAHİLER, YALNIZ KALINCA DEVLEŞEN İNSANLARDI!


    Herhangi bir konuda doğru tespitler yapmak önemli bir aşamadır. Ama yeterli sanılmamalıdır. Bu sorunların nedenlerini ve çarelerini gösterecek teşhis ve tedavi de mutlaka ortaya konmalıdır. Bazıları, Türkiye’nin sorunlarıyla ilgili, bir takım doğru ve değerli tespitler yapmaktadır. Bunların bir kısmı Milli Çözüm Dergimizde de yer almaktadır. Ama bunların önemli bir kısmı teşhiste, yani bu siyasi, iktisadi ve ahlaki sorunların gerçek nedenleri hususunda genellikle yanılmakta ve hatta bazen bilerek konuyu yamultmakta ve muhataplarını yanıltmaktadır. Bunlar tedavi konusunda ise, hiçbir ciddi ve gerçekçi çözüm önerisi ortaya koyamamaktadır. Sadece hayali ve hamasi teklif ve temennilerle oyalanmaktadır.

    “Siyasetteki Alternatif Arayışlarının Altında yatan Gerçek” (03 Temmuz 2006)başlıklı raporda, Erbakan Hoca ve Milli Görüş konusundaki saptamaları, tam bir saptırmacadır: Çünkü bunlar:

    Hem daha önceki 28 Şubat değerlendirmeleri ve tespitleriyle, çelişkili bulunmaktadır. Üstelik Saadet Partisi’nde Recai Kutan’a alternatif Genel Başkan adaylarıyla ilgili tahlil ve tahminlerinde oldukça yüzeysel ve hatta hissi davranılmıştır. Bu kişileri doğru dürüst tanımadıkları, sadece marazlı basının, kasıtlı pohpohlarına kapıldıkları anlaşılmaktadır. Kaldı ki Erbakan Hoca, Recai Bey’i de diğerlerini de herkesten daha iyi tanıyıp durmaktadır. Kimin hangi koltuğa taşınacağı ve bununla hangi sonuçların amaçlandığı Onun stratejik kararıdır.

    RTE’yi iktidara taşıyanlar da, MSP ve RP’nin örgütsel yapısı değil, 28 Şubat’ın mimarları ve Erbakan’dan kurtulma amacındaki Siyonist sermaye kodamanlarıdır… Milli Görüş’ün dönekleri ve örgütleri sadece birer basit figüran ve “kara siyaseti aklama aletleri”olarak kullanılmıştır. “Erbakan’ın öngörüsüzlüğü” iddiasına gelince… Bunu “harita üzerinde harp kazanan” feraset hadımlarına değil de, dünyanın dengesini dejenere eden gücün sahibi Siyonist hasımlarına sormak lazımdır… Çünkü Erbakan’ı en iyi, düşmanları ve Siyonist şeytanları tanımaktadır. ABD’yi ve AB’yi güdümüne alan Yahudi Lobilerin patronları, Erbakan’dan kurtulmak için kırk yıldır, en adi yöntemlere başvurmakta, ama bir türlü başa çıkamamaktadır. Ve işte son çaresi: Erbakan’a hıyanet edenleri baş tacı yaparak iktidara taşımaktır! Ama bilmiyorlar ki, büyük liderler, yalnız şahsiyetlerdir. Çevreleri boşaltılınca, daha da güçlenmektedir.

    Evet, “dahiler, yalnız kalınca devleşir”

    Bunun en çarpıcı örneği Mustafa Kemal’dir. O “sırdaşı ve silah arkadaşı”diye bilinen kimselerin bile, ayrıca yükünü çekmiş ve onları idare etmiştir.Rahmetli Necip Fazıl’ın, Atatürk’ün vefatı münasebetiyle yaptığı ve kaleme aldığı tarihi tahlilleri de bu yöndedir:

    “O, en iyimser kimselerin bile kurtuluş ümitlerini tamamen yitirdiği ve karamsarlığın bütün bir milleti perişan ettiği uğursuz bir ortamda ve en olumsuz şartlarda bile; inancını, azmini ve kararlılığını bir an kaybetmeyen, Milli hedef ve hareketinden asla vazgeçmeyen, dostlarını ve düşmanlarını iyi tanıyıp idare etmesini bilen; ender ve lider bir şahsiyettir.”şeklinde özetlenecek tespitleri bir gerçeğin ifadesidir.[1]

    Kader, Mustafa Kemal’e: “Anadolu arsasındaki Osmanlı enkazını kaldırmak; ama aynı inanç ve ideal temelinde ve çağdaş ihtiyaçlar istikametinde, Türkiye merkezli yeni bir barış ve bereket medeniyetine zemin hazırlamak” yetkisini ve yeteneğini vermiş gibidir.

    Atatürk kendi iradesini ve tehlikeli tercihini, annesinin arzu etmemesine rağmen öz mesleğine-Askerliğe ilk adımını Selanik Askeri Rüştiyesine girmekle göstermiştir. Manastır Askeri İdadisini de başarıyla bitirdikten sonra, 13 Mart 1899’da Mustafa’ya Kemal de eklenmiş olarak, 1283 Apolet numarasıyla Onu Harbiye sıralarında görüyoruz. Kendine güvenen, yetişmek ve ilerlemek isteyen, düşünmeyi ve fikir üretmeyi seven bir Harbiyelidir… O zamanki yokluklar ve yetersizlikler içerisinde dahi güzel yazı yazmak, güzel konuşmak yeteneğini artırmaya çalışan bir askerdir. İnandı, çalıştı ve başarıverdi! 10 Şubat 1902’de 1472 sicil numarası ile 459 mevcut içinde 8.’likle piyade sınıfına intisap ederek Harbiye’yi bitirdi. Mektebi en parlak şekilde bitirenleri Kurmay sınıfına ayırmak usulden olduğu için, Mustafa Kemal’i de Kurmay sınıfına seçtiler. Bu safhada O’nun meşgalesi artık yalnız dersler değildir. Memleket sorunları ile de ilgilenmektedir. Milletini ve devletini dert edinmiştir. Yani asli görevini unutmayan birisidir… İşte bu hava içerisinde okulu 5.’likle 11 Ocak 1905 yılında bitirmiştir. Artık Mustafa Kemal 24 yaşında, mücadele dolu bir geleceğe namzettir. Azimli genç bir Kurmay Yüzbaşı olarak, takdirin cilvesi Milletin hizmetindedir. Şam ve Yafa’da bahtsız görevlere tayini... 31 Mart olayında Hareket Ordusu Kurmaylığına getirilişi… Siyasi olaylara itilişi… Ama bunlar Ona hiç de sevindirici gelmemiş ve Ordunun politikaya karışmaması fikrini daha da kuvvetlendirmiştir.

    Atatürk; Asla arka planda kalmayı sevmeyen bir askerdir. Kolay ve rahat görevlerden asla zevk almayan birisidir. Asker cephede olmalıydı. O’nun yeri muharebe meydanlarıydı. Bu nedenle Trablusgarp Harbi’ne katılışı… Sofya’da Ateşe Emiri iken oradaki rahatını bırakarak vazife isteyişindeki ısrarı… Sonra 19’uncu Tümen Komutanlığı’na atanması… İşte bütün bunlar yurt müdafaasına katılma aşkının en güzel tezahürleridir. Ya Çanakkale Conkbayırı! “Cephaneniz yoksa süngünüz var ya.! Ben size “taarruz edin” demiyorum, ölmeyi emrediyorum! Biz ölünceye kadar geçecek zaman içinde, yerimizi başka kuvvetler, başka komutanlar alabilirler.” diyebilen ve bir harbin gidişatını değiştiren, en zor ve ani hadiseler karşısında bile en iyi tedbirleri alabilen, kararlı ve inançlı bir dahidir.Çünkü emrindeki Mehmetçiklerin: “Bir gül bahçesine girercesine” ölüme meydan okumalarının sırrının, siperlerinde sürekli okuyuverdikleri, ellerindeki ve ezberlerindeki Kur’an’dan ve yüce İslam inancından kaynaklandığının bilincindedir.

    Conkbayırı’ndaki durum iyice sarpa sarmıştır. General Liman Von Sanders, M. Kemal’in fikrini Kurmay Bşk. vasıtasıyla sordurtmaktadır. O da durumun tehlikeliolduğunu anlatır. Ve;

    - Hiçbir çare kalmadı mı? sualine karşılık:

    - Bütün kumanda ettiğiniz kuvvetleri emrim altına verirseniz, bir çıkış yolu bulunabilir!

    - Çok gelmez mi? sorusuna cevabı yine kesindir:

    Az bile gelir!

    M. Kemal bu cevabı verdiği zaman henüz 34 yaşında ve Albay rütbesindedir. İşte bu büyük bir komutanın, büyük tehlikeler karşısında, büyük sorumluluklar yüklenmek konusundaki azmi, vatan ve milletin selameti için varlığını ortaya koymanın örneği ve özgüvenidir.

    Anafartalar Kahramanı Atatürk’ün kahramanlık damarı!

    1 Nisan 1916’da Mustafa Kemal, Tuğgeneral rütbesinde genç bir paşadır. Bu yükseliş O’na memlekete hizmet etmek fırsat ve ufuklarını daha da açmıştır. Cepheden cepheye koşmaktadır. 16. Kolordu Komutanı olarak büyük bir seziş ve ileri görüş kudreti ve sarsılmayan iradesi ile, Muş zaferini kazanmıştır. Sonra Filistin cephesinde 7. Ordu ve bilahare Yıldırım Orduları Komutanlığı’na atanmıştır. Mustafa Kemal’in Suriye’deki muharebelerde açık olarak görülen, yüksek bir vasfı da: en tehlikeli ve tüm çarelerin tükendiğinin zannedildiği zamanlarda metanetini kaybetmeyerek bir çıkar yol bulmasıdır. O bu vasfı ile felaket çanları çalınan ve mirası paylaşılmak üzere cenaze namazına hazırlanılan bir devlete de selamet yolunu açacaktır.

    Başkumandan Mustafa Kemal’in kararlılığı!

    Milletini çok iyi tanıyan o büyük asker; kendine Başkumandanlık görevi tevdi edildiğinde, Meclis’te söylediği nutukta: “Düşmanları behemehal mağlup edeceğimize dair olan iman ve itimadımın, bir dakika olsun sarsılmamış olduğunu bildirerek, “Şu anda da bu inancımı yüce heyetinize, milletimize ve bütün aleme karşı ilan ediyorum.” diyecek kadar kararlıdır. Bu sözler en güç şartlar altında dahi kendisine ve Ordusuna güvenen bir Başkumandanın; milletine, milli ve manevi değerlerine samimi inancını ortaya koymaktadır. İşte bu cihat aşkıyla ve bu inançla SAKARYA zaferi kazanılmıştır. Üstelik muharebe safları arasında, yaralı ve sarılı olarak mücadeleyi takip edip, bizzat idare ettiği de unutulmamalıdır. Bu meydan muharebesi sonunda; 19 Eylül 1921’de, Büyük Millet Meclisi’nin bir şükür ifadesi olarak, bu kutlu cihadın mutlu ve muzaffer komutanı GAZİ MUSTAFA KEMAL “Mareşal”lık madalyasına hak kazanmıştır. Artık “son” ve kesin zafere yaklaşılmıştır. Afyon’da, ordunun başına yine o geçmiş ve Yunan ordusu bozguna uğratılmıştır. Bu imha muharebesi ile Türk tarihinin akışı değişmiş, yeni bir dönüm noktası başlamıştır. Atatürk, kesin zafere ulaşmak üzere Milli Mücadelenin başı olarak ortaya atıldığı zaman, 40 yaşına yeni basmıştır. Ama bütün ömrünü bağımsızlık sevdalısı bir asker olarak yaşamıştır. Karakteri, fikirleri ve hedefleri bu devrede gelişip, olgunlaşmış; bir ferdi olmakla övündüğü Müslüman Türk Milletine layık olmaya çalışmıştır... Üniformasını terk ettiği andan, ölümüne kadar geçen zaman içerisinde olsun, millet ve devlet hizmetinde giriştiği bütün işlerde, askeri şahsiyetinden ve Milli haysiyetinden daima kuvvet ve ilham almıştır.

    Birçok düşünce adamları ve büyük komutanlar “Harp” hakkında çeşitli beyanlarda bulunmuşlar, harbi bir iyilik ve fazilet kaynağı, dolayısıyla harp halinin, beşer tabiatının zaruri kıldığı, doğal ve normal bir olay olduğu kanaatini savunmuşlardır. M. Kemal ise,“Harp, zaruri, hayati ve hukuki olmalıdır. Kanaatim şudur ki, milleti harbe götürünce vicdanımda azap duymamalıyım. Millet hayati tehlikeye maruz kalmadıkça, harp bir cinayettir.” gerçeğini haykırmıştır. ATATÜRK, -bu suretle- “harbin meşrutiyeti” prensibini de ortaya koymaktadır. Harbin meşru olması için kabul ettiği iki esastan biri vicdan, diğeri milletin hayatının tehlikeye düşmesi halidir. O halde, şan ve şeref için veya emperyalist gayelerle yapılan harpler gayri meşru sayılmıştır.

    O’na göre harp; milletlerin maddi ve manevi bütün varlıklarıyla çarpışması, bu suretle bağımsızlığını kazanması ve koruması için yapılmalıdır. Bu suretle askerlik sadece bir sanat olmaktan çıkmakta, aynı zamanda; sanatın ilim ve teknikle bir sentezi haline sokulmaktadır. Milletin bütün maddi varlıklarını sevk ve idaresi, askerliğin ilim ve teknik tarafını, milletin bütün manevi değerlerini sevk ve idaresi de, askerliğin sanat tarafını oluşturmaktadır. ATATÜRK manevi değerleri maddi vasıtalardan üstün tuttuğunu, Türk askeri hakkında “Dünyanın hiçbir ordusunda, yüreği seninkinden daha temiz ve daha sağlam, daha inançlı ve daha insancıl bir askere rastlanmamıştır” sözleriyle anlatmaktadır. Haziran 1922’de kendisini Napolyon’a benzeten General Townshend’e verdiği cevapta:“Napolyon arkasına bir sürü muhtelif milliyetteki insanı toplayarak macera aramaya kalktı ve bunun içindir ki yarı yolda kaldı. Ben bir anadan ve bir babadan gelen kardeşlerimle; kendi vatanımı kurtarmak davası yolundayım ve muhakkak ki muvaffak olacağım.” demişti.

    Evet ATATÜRK başarılı oldu, çünkü, Napolyon şahsı için milletini; Atatürk ise; milleti için şahsını feda etmeyi göze almıştı!

    Çünkü; O ordusunu sevmekte, Milletini ve yurdunu sevip sahiplenmekteydi. “Türk ordusunu onun faziletini, kıymetini ve bu ordu ile neler yapılabileceğini benim kadar anlayan azdır.” diyebilen birisiydi. Çünkü: O, milletine güvenerek; “Doğuştaki tek fevkaladelik, inançlı ve kararlı bir Türk olarak dünyaya gelmemdir.” diye övünebilmişti. Atatürk, “Askerlik yalnız talimnamelerden ve harp tarihinden öğrenilmez. Komutan o şahıstır ki, evvelce öğrenilmemiş ve tecrübe edilmemiş durumlar karşısında derhal bir çare bulabilsin ve talimnamelerin üzerine çıkabilsin.” demişti. O’na göre komutan askerliğin beynidir ve her kademede bu böyledir. Komutansız bir birlik başsız bir vücuttan farksızdır. Komutan; ani karar ve teşebbüsleriyle bilgisi arasında bir muvazene kurabilmeli, cesaretle ihtiyatkârlık arasında ifrat ve tefrite düşmemelidir.

    Bunların yanında, O büyük bir stratejistti. Sakarya’da bunun zirvesine yükselmiş; zamanı ve mekânı, en iyi seçerek, imkânları ve elemanlarını en iyi değerlendirerek elindeki kuvveti maharetle kullanabilmiştir. ATATÜRK Almanya’yı ziyareti sırasında başkomutan Mareşal HİNDENBURG’a, Alman ordularının Fransız cephesindeki taarruzunu kastederek:“Bu taarruzdan özellikle umduğunuz hedef nedir?” diye sormuştu ama HİNDENBURG bu soruya cevap verememiştir. Bu konuşmalardan anlaşılıyor ki O, daha o zaman, her türlü hareket ve zaferde insani bir gaye peşindedir. O, “Zafer, zafer benimdir diyebilenindir.” derken, neye iman etmek gerektiğini daha sonra Kasım 1933’te şu cümlelerde ifade etmiştir:

    “Hiçbir zafer gaye değildir. Zafer; ancak kendisinden daha büyük olan gayeyi elde etmek için belli başlı bir vasıta yerindedir. Gaye bir fikirdir. Zafer bu fikrin istihsaline hizmet nispetinde bir kıymet ifade edecektir. Yüksek bir fikrin istihsaline dayanmayan, Milli ve insani bir gaye taşımayan zafer boşuna bir gayrettir. Her büyük zaferin kazanılmasından sonra, yeni bir alem, yeni bir hedef doğması gerekir. Yoksa sadece zafer, boşa giden ve bunca zahmete değmeyen bir gayedir.”

    Başkomutan M. Kemal ATATÜRK’ün ölümünden 12 gün evvel ordusuna son sözleri şunlar olacaktır:

    “Zaferleri ve mazisi insanlık tarihi ile başlayan; her zaman zaferle beraber, medeniyet nurlarını taşıyan Türk ordusunun, memleketini en buhranlı ve müşkül anlarda bile zulümden, felaket ve musibetlerden ve düşman istilasından nasıl korumuş ve kurtarmış ise; Cumhuriyetin bugünkü feyizli devrimleriyle ve askerlik tekniğinin bütün modern silah ve vasıtaları ile mücehhez olduğu halde, vazifeni aynı bağlılıkla yapacağına şüphem yoktur. Türk vatanının ve Türklük camiasının şan ve şerefini, dahili ve harici her türlü tehlikelere karşı korumaktan ibaret olan vazifeni, her an ifaya hazır ve amade olduğuna benim ve bütün ulusumun tam bir iman ve itimadımız vardır.”

    Atatürk, Milletine hükmetmeyi değil, hizmeti amaçlamıştır!

    M. Kemal Atatürk: “Komünizm, Türk Dünyası’nın ve insanlığın en büyük düşmanıdır. Her görüldüğü yerde ezilmelidir.” derken dinsizliğin ve Darwinizm’in de tehlikesine dikkat çekmişlerdir.

    Atatürk’ün mirasını gereği gibi taşıyabilmek için, “Gerçek Atatürkçülük”ün nasıl olması gerektiğinin doğru anlaşılması önemlidir. Bu önemli gerçeğin kavranması bilinçli her vatan evladına büyük bir vazife ve sorumluluk yüklemektedir. Her şeyden önce şu gerçek çok iyi bilinmelidir ki, seviyeli bir Türk milliyetçisi ve samimi bir mü’min olan Atatürk, milli mücadelenin her safhasında komünizm ve materyalizm gibi safsataların hiçbirine rağbet etmemiştir.

    Atatürk, huzur ve düzeni bozan, ülkeyi felakete sürükleyebilecek olan ideolojilere karşı milletini uyarmış, bunlarla mutlaka mücadele edilmesi ve uzak durulması gerektiğini pek çok kereler belirtmiştir. “Çocuklarımız ve gençlerimiz yetiştirilirken onlara; özellikle varlığı ve bağımsızlığı, hürriyet ve hakları, milli birlik ve dirliğin korunması ile çatışan tüm yabancı öğelerle mücadele gereği telkin edilmelidir.” diyerek, yeni neslin de bu mücadele için bilinçlendirilmesi gerektiğine dikkat çekmiştir. Atatürk’e göre komünizm ve faşizm bu tarifin içinde yer alan, milletin geleceği için son derece tehlikeli ideolojilerdir. Atatürk, temeli Darwinizm’e ve diyalektik materyalizme dayalı olan komünizme kesin ve net tavır almış, bu tehlikeli ideolojinin“her görülen yerde ezilmesi gerektiğini” söylemiştir. O, her iki ideolojinin de gerçek yüzünü çok iyi kavramış ve halkımızı da bu konuda bilinçlendirmek için gayret etmiştir. Aşağıdaki ifadeler Onun engin görüşünü ortaya koyması açısından çok önemlidir:

    “Dünya milletlerinin emperyalist ülkeler tarafından zaman zaman pervasızca paylaşıldığını ve bu paylaşma esnasında gelişmemiş ülkelerin tarihten silindiğini hafızalardan silmek kadar büyük gaflet görülmemiştir. Dünyanın bugünkü durumu hiç de parlak değildir. Her ülke, gençliğini bir başka bozuk ideolojiye sahip olarak yetiştirme gayreti içindedir. İtalya faşizm ideolojisine dört elle sarılmış bulunuyor. Bu ülkenin diktatörü Mussolini, ülkesinin sekiz milyon faşist gencin süngüsü üzerinde yaşadığını haykırıp duruyor… Almanya’da Hitler’in yaratarak geliştirmekte olduğu Nazilik de faşizmin bir başka ve tehlikeli benzeri oluyor. Hitler bir ırkçıdır. Dikkat buyurunuz, milliyetçi demiyorum, ırkçıdır diyorum. Alman ırkını en üstün ırk olarak gören bir mecnundur. Alman gençliğini peşine takmış, onlara bu ideali aşılamış, felakete sürüklüyor!.. Moskova’da oynanan oyun ise bir başka türlüdür. Stalin yalnız kendi gençliğine değil, dünya gençliğine komünistlik ideolojisini aşılamaya çalışıyor. Komünistlik propagandasının, fukarası ve cahili çok ülkelerde ne kolay taraftar topladığı ise ortada bir gerçektir ki, girdiği yeri mahvediyor!”[2]

    Evet, bu ideolojiler arkalarında milyonlarca ölü, binlerce acılı insan bırakarak, girdikleri her ülkeye yıkım ve felaket getirmiştir. Bunlar içten içe milleti kemiren ve sömüren ideolojilerdir ve gerçek vatanseverlerin bu ideolojilerle fikir alanında mücadele etmeleri, Atatürk’ün önemli bir vasiyetidir.

    Atatürk, 1932 yılında yaptığı bir konuşmada, komünizmi ciddi bir tehdit ve tehlike olarak gördüğünü açık bir şekilde söyle haykırmıştır:

    “Bugün Avrupa’nın doğusunda bütün uygarlıkları ve hatta bütün insanlığı tehdit eden yeni bir güç belirmiştir. Bütün maddi ve manevi imkânlarını topyekûn bir şekilde, dünya ihtilali gayesi uğruna, seferber eden bu korkunç kuvvet, üstelik Avrupalılar ve Amerikalılarca henüz malum olmayan, yepyeni siyasal metotlar tatbik etmekte ve rakiplerinin en küçük hatalarından bile mükemmelen istifade etmesini bilmektedir. Avrupa’da çıkacak bir savaşın başlıca galibi ne İngiltere, ne Fransa, ne de Almanya’dır. Sadece Bolşevizm’dir. Rusya’nın yakın komşusu ve bu memleketle en çok savaşmış bir millet olarak biz Türkler, orada cereyan eden olayları yakından izliyor ve tehlikeyi bütün çıplaklığıyla görüyoruz. Uyanan Doğu milletlerinin düşünce yapılarını mükemmelen sömüren, onların milli ihtiraslarını okşayan ve kinleri tahrik etmesini bilen Bolşevikler, yalnız Avrupa’yı değil, Asya’yı da tehdit eden başlıca kuvvet halini almış vaziyettedir.”[3]

    Atatürk komünizm tehlikesine karşı Türk Milleti adına duyduğu endişeyi, Ali Fuat Cebesoy’a yazdığı bir mektupta şöyle hatırlatmıştır: “İçerden ve dışardan çeşitli maksatlarla bu akımın (komünizmin) memleketimiz içine girmekte olduğu ve buna karşı akla uygun tedbir alınmadığı takdirde milletin pek çok muhtaç olduğu birlik ve sükûnunu bozan durumların ortaya çıkması imkân dairesinde görülmüştür…”[4]

    Atatürk, Samimi Bir Dindar ve İnançlı Bir İnsandır!

    Bir kısım karanlık çevrelerin Atatürk’ü din karşıtı olarak tanıtmaları kendi ideolojilerini benimsetmek için söyledikleri bir yalan ve iftiradan ibarettir. Atatürk’ün pek çok sözü ve kendisini yakinen tanıyanların şahitlikleriyle şurası açık bir gerçektir ki Atatürk samimiyetle İslamiyet’e inanan bir liderdir. Sadece aşağıdaki sözleri bile Atatürk’ün gerçek bakış açısını ortaya koymaya yeterlidir:

    “Türk milleti daha dindar olmalıdır, yani bütün sadeliği ile dindar olmalıdır demek istiyorum. Dinime, bizzat hakikate nasıl inanıyorsam buna da öyle inanıyorum. Şuura aykırı, ilerlemeye mani hiçbir şey ihtiva etmiyor.”

    “Milletimiz din ve dil gibi kuvvetli iki fazilete maliktir. Bu faziletleri hiçbir kuvvet, milletimizin kalb ve vicdanından çekip alamamıştır ve alamaz.”  

    “O’nun hak peygamber olduğundan şüphe edenler, şu haritaya baksınlar ve Bedir destanını okusunlar. Hz. Muhammed (sav)’in bir avuç imanlı Müslüman’la mahşer gibi kalabalık ve alabildiğine zengin Kureyş ordusuna karşı Bedir’de kazandığı zafer, fani insanların kârı değildir; O’nun peygamber olduğunun en kuvvetli işareti işte bu savaştır. Hz. Muhammed (sav)’e karşı beslenilen sevgi, ancak O’nun ortaya koyduğu fikirleri, esasları korumakla tecelli edebilir.”

    “(Türkler) Gerçek İslam’ın çok yüce, çok kıymetli gerçeklerini olduğu gibi almak yerine, çarpıtılmış yorumlarına bağlanmak hususunda inatçı bulundular. İşte gerilememizin belli başlı sebeplerini bu nokta teşkil ediyor.” teşhis ve tespitleri, aynı zamanda tedavi çarelerini de özünde barındırmaktadır.

    “Tek kişilik bir ordu” tanımına en uygun diğer bir şahsiyet ise, Prof. Dr. Necmettin Erbakan’dır!

    Yeryüzünde Gizli Dünya Devleti’ni kuran, süper güçleri kendi güdümüne sokan, BM ve NATO gibi evrensel kuruluşları emperyalist amaçları için kullanan Siyonist odaklardan içimizdeki masonik mihraklara… İslam düşmanlarından, istismarcı münafıklara… Marazlı medyadan, menfaatçi tarikatlara kadar; tüm şer cephesiyle ayrı ayrı uğraşmak zorunda kaldığı yetmiyormuş gibi; Milli Görüş sayesinde şöhret ve etiket sahibi olan, ama sonra hıyanet edip ayrılan ve malum merkezlere satılan bir sürü dönekle karşılaşmasına rağmen; yine de bunca engeli aşması, davasını bugünlere taşıması ve zafere yaklaşması, Erbakan’ın “tek kişilik bir ordu” tanımına liyakatinin en açık kanıtıdır.

    “Kuvvetli, yalnız kalınca daha kuvvetlidir!”

    Bu sözler Hitler’e aittir ve çok önemli ve gizemli bir gerçeğin ifadesidir. Bazen, yanlış kişiler de çok doğru tespitler yapabilmektedir. Bizim kanaatimize göre; tarihi devrim ve değişim hedefli bir gaye ancak tek bir merkez hatta bir tek şahsiyet tarafından tayin ve takip edilebilir. Birbirinden kopuk düşünce ve disiplin birliği taşımayan birkaç cemiyetin ve ekiplerin, aynı gaye için çalışması ve başarıya ulaşması mümkün değildir.

    Şurası kesindir ki; olumlu ve onurlu bir hedef, önce bir tek grup tarafından seçilir. Bir lider çıkar, ortaya planlarını koyar, sorunların sebeplerini ve çözüm yolunu gösterir, Milli bir gaye empoze eder, böylece amacına ulaşmak için bir hareket meydana getirir. Kurulan bu cemiyet veya partinin hedefi, ya suistimallerin önüne geçmektir, ya da gelecek için bazı yenilikler getirmektir. Veya köklü bir devrimdir. Haliyle bu şekilde kurulmuş olan bir hareket, elbette hizmet rehberliğinde kıdem hakkına sahiptir. Onunla aynı gayeyi takip edecek olanların, daha önce kurulan bu cemiyete girmeleri, onun peşinden gidip onu takviye etmeleri, böylece müşterek maksada yardım etmeleri gerekir.

    Bilhassa parlak zekâlılar, iddia ve ideal sahibi olanlar bu partiye girmekle, müşterek davanın kazanılmasına en iyi şekilde yardım etmiş olacaklardır. Tarihi tecrübeler göstermiştir ki, bir tek gayeyi takip için; bir tek hareketin kurulması ve liderine tabi olunması hem akla uygundur, hem de dürüst bir davranıştır. Eğer böyle olmazsa bunun başlıca iki sebebi vardır. Birinci sebebi, enaniyet ve nefsaniyettir ki, bunu trajik olarak niteleyebiliriz. İkinci sebebi de hıyanet ve nifaktan kaynaklanır. Fakat işin aslını araştırırsak, gizemli bir sebep daha görürüz ki, bu da: kader seçkin kişilere, bütün güçlerini değerlendirip mücadele azmini bilemek ve iradesini kuvvetlendirmek suretiyle zafere hazırlamak üzere: Dış düşmanlar yanında, içeride de münafık ve menfaatçi rakiplerle uğraştırır.

    İnsanların aynı ortak gaye peşinde koştukları halde, Kur’an’ın ifadesiyle “Bir binanın tuğlaları gibi kenetlenmiş” tek grup olarak işe sarılmamalarının trajik sebepleri vardır!

    Dünyada, hemen her dönemde, büyük çaplı ve huzur amaçlı hareketler; aslında uzun zamandan beri insanların kalbinde ve kafasında sessizce yatan ateşli bir arzunun gerçekleştirilmesinden başka bir şey sayılmazlar. Bazen insanlar asırlar boyunca belli bir davanın gerçekleşmesine şartlanır, bu uğurda nice dayanılmaz acılara katlanır, fakat o büyük arzularına bir türlü kavuşamazlar. Böyle bir ıstırap içinde olmalarına rağmen, davayı halletme cesaretini gösterecek liderlerden mahrum milletler kötürüm kalmaktan ve köle olmaktan kurtulamazlar. Fakat, bir gün, kaderin lütfu ile bu millete önderlik edecek meziyetlere sahip bir adam çıkar, bu lider şahsiyet toplumu zillet ve esaretten kurtarmak, ıstıraplardan ve huzursuzluktan çıkarıp saadete kavuşturmak üzere herkesi kendi safına çağırırsa: Ona katılmayan, hatta karşı çıkıp cephe açan insanlar aslında kendi onur ve mutluluklarıyla savaşırlar.

    Bazen de kader bu süreçte birçok insanı bir arada sunar ve sonra kuvvetler çekişmesinde zaferi her bakımdan en kuvvetliye, en kabiliyetliye ve en karakterliye verir ve davanın kutlu neticeye ulaşmasını onunla sağlar.

    Örneğin, asırlar boyu; dini hayatından, sosyal ve ekonomik gidişatından memnun olmayan insanların bir değişim ve düzelme arzuladıkları, bu manevi tahrik sonunda da kitleler içinden bazı adamların çıktıkları ve bunların da mevcut sıkıntıyı ve sorunları giderecek bilgi ve güce sahip olduklarına inandıkları görülegelmiştir. Fıtrat dediğimiz İlahi tabiat kanunu burada da bu yüksek vazifeyi yine hak edene ve en kuvvetliye verir. Fakat ne var ki insanlar, sadece onun bu işe ehil ve seçilmiş olduğunu umumiyetle pek geç kabul etmiştir. Başlangıçta kendisini en az onun kadar ehil ve haklı görmüşlerdir. Çağın insanlarına gelince, onlar, asıl desteklemeleri gereken en ehliyetli ve en liyakatli şahsiyeti, en büyük işleri başarabilecek beyin, birikim ve beceriye sahip lideri, maalesef bilememiş ve destek vermemişlerdir.

    Ne var ki, çeşitli gruplar, farklı yollardan aynı gayeye doğru gittiklerinde; çevrelerinde kendileri gibi gayret sarf edenlerin bulunduğunu görerek; tuttukları yolun değerini araştırmaktan, onu mümkün olduğu kadar kısaltmaya çalışmaktan, azami derecede gayret sarf ederek hedefe mümkün olduğu kadar erken ulaşmanın yolunu aramaktan geri kalmayacaklardır.

    Bu rekabet hayırda yarış doğuracak; her savaşçının ve dava adamının seviyesini yükseltmeye yarayacaktır. İnsanlık bugünkü gelişmelerini ve başarılarını; genellikle, neticesiz kalmış birçok teşebbüsten alınan derslere borçlu bulunmaktadır. Bundan şu netice çıkmaktadır: Takip edilecek en iyi yol, belki de bize önceleri gereksiz ve önemsiz görülen girişimlerden doğacaktır. Böylece, yıllar süren mücadeleden sonra, tabii gelişme ve eleme, herkesi layık olduğu konuma taşıyacaktır. Bu, her zaman böyle olmuştur, bundan sonra da böyle olacaktır. Bundan dolayı çeşitli insanların aynı gaye için yola koyulmalarına ve hatta liderlik iddiasına kalkışmalarına fazla esef etmemek lazımdır: Çünkü nasıl olsa en kuvvetli ve en liyakatli olan yarışı sonuna kadar götürecek ve kazanacaktır.

    Her nerede yeni ve yerli bir hareket kurulmuş ve Milli ve yeterli bir program hazırlanmışsa, hemen bazı fırsatçı ve kıskanç adamlar, işte o zaman “kendilerinin de zaten aynı gaye için mücadele ettiklerini” söyleyip ortaya çıkmışlardır veya çıkarılmışlardır. Fakat böyle dedikleri halde gelip o harekete katılmamış, ona kıdem hakkı tanımamışlar da, onun programını çalıp, onun sloganlarını tekrarlayıp, ama kendi çıkarları için başka partiler kurmuşlardır. Hatta bazen bu adamlar, işin aslını bilmeyen halk tabanlarına, öteki parti ile aynı gayeyi güttüklerini ve ondan çok daha evvel bunu istediklerini söyleyecek ve önceki hareketi; istismarcılık ve korkaklıkla itham edecek kadar soysuz ve sorumsuz davranmışlardır!

    Özetle; sözde aynı gayeyi güden farklı partilerin birleşmek suretiyle meydana getirecekleri oluşum, hiçbir zaman zayıf kümeleri, kuvvetli ekipler haline taşımayacaktır. Tam aksine kuvvetli bir grup böyle bir birleşmeden sonra zayıf düşüp hantallaşacaktır. Zayıf grupları toplayarak kuvvetli bir birlik meydana getirilebileceği fikri yanlıştır. Çünkü, tecrübe ile sabittir ki, kuru kalabalıklar, hangi şartlar altında meydana gelirse gelsin, hantallıktan ve başı bozukluktan başka bir sonuç doğurmamıştır. Birçok grupların birleşmesinden meydana gelen, birçok kimsenin seçtiği bir idare heyeti tarafından yönetilen her birlik; mutlaka kolaycılığa ve nemelazımcılığa kayacaktır. Ayrıca böyle bir birleşme kuvvetlerin rekabetini de önleyip, en iyi liderin ortaya çıkması şansını da ortadan kaldıracaktır. Bu çeşit birleşmeler, tabii gelişmenin düşmanıdır. Çünkü çok defa mücadelesi yapılan davanın hallini çabuklaştırmaz, aksine geciktirip, zorlaştıracaktır.

    Evet, belki bazen böyle grupların taktik olarak ve gelecek için bazı tahminler yapılarak birleşmeleri; bir harekete geniş ama geçici bir manevra imkânı getirebilir, müşterek teşebbüslerinde bir fayda sağlayabilir. Fakat, ancak kısa bir zaman için belirli konuların aşılması için gereklidir. Fakat bu durum asla devam etmemelidir. Devam ettiği taktirde, hareketin “kurtarıcı ve devrim yapıcı” vazifesi ve özelliği terkedilir ve tembelleşir. Çünkü hareket böyle bir birliğe iyice karışıp sıklaşırsa, kendi kuvvetinin tabii yönde gelişmesi imkânını ve hakkını da yitirir. Bundan dolayı rakip hareketlere üstün gelemeyecek, tespit edilen hedefe zaferle erişemeyecektir. “Asla unutulmamalıdır ki, bu dünyada gerçekten büyük olan ne varsa, bunların hiçbiri koalisyon halindeki mücadeleler sonunda elde edilmiş değildir. Ancak, tek bir dâhinin eseridir, tek bir galip tarafından fethedilmiş şeylerdir. Koalisyonlarda elde edilen başarılarda, menşelerinden ötürü, gelecekteki bölünmelerin tohumları da gizlidir. Bu tohumlar ve bölünmeler, o başarıların tekrar yitirilmesine sebebiyet verir. Dünyayı alt üst edebilecek gerçekten büyük devrimler ve ihtilalci hareketler, ancak bağımsız bir liderin dev mücadelesi ile başarıya ulaşmıştır. Tarih koalisyonların, kaostan başka sonuç verdiğine şahit değildir.”

    Erbakan’ın Liderlik tavırları, ender ve önder kişilik vasıfları!

    Erbakan Neden Cumhurbaşkanı Olmalıydı?

    Ahmet Akgül Hocamızdan ve Milli Çözüm Dergisi yazılarından oldukça etkilenen ve bunu her fırsatta dile getiren Rahmetli Afet Ilgaz hanımefendi 17 Ocak 2007 tarihli Milli Gazete’nin 4. sayfasında yer alan makalesinde şunları yazmıştı:

    “…ABD’nin Siyonist kanadının bütün oyunlarını bozmak için Türkiye’de sadece güçlü ve milli bir iktidara ihtiyaç olduğu gerçeği artık inkâr ve itiraz edilmez bir raddeye gelmiştir. Diğer İslamcı kesim kardeşlerimizin de kendi iktidar emellerini şimdilik bir yana koyarak bu acil durumdan Türkiye’yi çıkaracak tek başkanın Erbakan olduğu gerçeğini kabul etmeleri Türkiye’nin hayrına olacak bir gelişmedir... “yine;” …Erbakan’ın başbakanlığı döneminde devletin tüm kuvvetleriyle ve her yelpazeden siyasetle, uzlaşmacı ve barışçı tavrını unutmayalım... Erbakan pek zorlu ve içinden çıkılmaz soruna incelikli çözümler bulma becerisini gösterir ve unutulmamalı ki Erbakan doğuda da batıda da hala hatırı sayılır karizmatik bir devlet adamıdır..”

    “Bu muhteşem tespiti niye alkışlıyorum? 1969’dan bu tarafa geçen siyasi sürece göz atanlar bilecektir ki: bilhassa 1970 Ağustos’unda TBMM’de AET hakkında tamamı dört buçuk saatlik konuşmasında, muhterem Erbakan o günden bugüne geçen 37 senelik zaman diliminde olacakları aynen söylemiştir ve bunların kısmı azamı gerçekleşmiştir ve gerçekleşmesi için daha sıra beklemekte olan ifadeleri vardır. Ülkenin devlet-millet kaynaşmasıyla, önce ahlak ve maneviyat düsturuyla, milli harp sanayinin kurulması ve fabrikalar yapan fabrikaların yaygınlaşması, ağır sanayi hamlesinin hemen başlatılması, Müslüman Birleşmiş Milletleri, İslam dinarı gibi evrensel kurumların başarılması bunlardan bazılarıdır” diyen değerli tarihçi Metin Hasırcı da önemli tespitlerde bulunmuşlardır.

    Büyük liderler, sağlığında anlaşılmamakta, vefatından sonra ise istismar aracı yapılmaktaydı!

    Sultan Vahdeddin’den aldığı yüksek selahiyetname varakası (yetkili kılan padişah fermanı) ve 19 kişilik karargâhı ile 19/Mayıs/1919’da Samsun’a çıkan ve Havza’da; İzmir işgalini protesto eden hitabesiyle “işgalcilerin geldikleri gibi gideceklerini” haykıran M. Kemal Paşa, belki Sultan’la birlikte kurdukları mizansenin şifresini (özel stratejik projenin gizliliğini) erken kırdı amma, İzmir işgalini tabii karşılayacak lakayt bir kalp sahibi olmaması ve bilhassa şehidimiz Miralay Süleyman Fethi Bey’in, “Yaşasın Venizelos” demedi diye Yunan süngülerine maruz kalarak şehitler kervanına katılması haberi, o tarihi hitabeye sebep olmuşlardı!

    Sn. Hasırcı’nın “Bitmeyen Mücadele Erbakan” kitabında yazdığı gibi son yüzyıl, Türk siyasi hayatında iki lider çok önemlidir ve öne çıkmaktadır. Bunların 1’incisi Mustafa Kemal Atatürk, diğeri ise milletin kendi görüşünün asrımızdaki temsilcisi Prof. Dr. Necmettin Erbakan’dır. Bu iki liderin siyasi takipçileri sadece “genel başkan” seviyesinde kalmışlardır. Bu Genel Başkanlar iki liderin açtığı yolda yürümekten ve etraflarını sürüklemekten başka bir marifet ve meziyet sahibi olamamışlardır. Ancak Mustafa Kemal Paşa’nın “yerli sermaye mutlaka teşekkül etsin” girişimleri müteşebbis anlayışın milli bir kalıba dökülme gayreti olarak karşımıza çıkmaktadır. M. Kemal Paşa daha 1936’da Hitler ve Mussolini’nin dünyayı kana boyayacaklarını; Almanların İspanya diktatörü Franco’ya, İspanya iç savaşında yaptıkları yardımdan sezmiş ve ona göre politikalarını tespit edip tatbike başlamıştır.

    Erbakan Savunmuyor, Hamle Yapıyordu!

    26 Mayıs 2007 günü Ankara’da görkemli fetih şenliğini izliyordum. Saat 1,5 olmuş, yayın halâ devam ediyordu. Bu toplantı da her senekiler gibi uluslararası bir nitelik taşıyordu. Çeşitli İslâm ve Avrupa ülkelerinden temsilciler bulunuyordu. Tribünler tıklım tıklım doluydu. Her şeyde bir intizamın, iyi bir düzenlemenin izleri görülüyordu. Tribünlerdeki halkın ellerinde kırmızı-beyaz Türk bayraklarıyla mavi Saadet Bayrakları dalgalanıyordu. Ve nihayet Sn. Erbakan’ın da bulunduğu kortej görünüyor, alkışlar arasında sahayı dolaşıyordu. Bir genç takdim yapıyor, arada sloganlar atılıyor, çoğunu pek anlamıyordum ama “Millî Lider” ve “Mücahid Erbakan” sedaları yükseliyordu.

    Bu arada “Savunan Adam” şiiri okunuyordu. Bu başlık, Ahmet Taşgetiren’in 28 Şubat olayları sırasında Sn. Erbakan’ın hâkimler heyeti önünde yaptığı “savunmalar” için yazılmış bir yazının başlığından esinleniyordu. Erbakan Hocamız, konuşmaya başlıyor, ben bu “savunan adam” konusu üzerinde düşünürken, O şu cümleyi aktarıyordu:

    “Müslüman savunma yapmaz, hamle yapar!”

    Gerçekten de o savunma bile bir hamle özelliği taşımaktaydı. Erbakan Hoca gerçekten bir hocaydı, öğretici üstattı. O, savunmasında da yaptığı, kesinlikle bildiğimiz savunmalardan biri sanılmasındı; “ders” niteliğinde, aydınlatıcı ve öğretici bir konuşmaydı. 40 senedir bu ülke halkına yapılan öğretmenliğin bir parçasıydı.

    Siyonizm kelimesini ve sinsi gerçeğini en geniş tarifiyle ve tarihiyle O öğretip anlatmıştı. Sonra o dersin hayata nasıl geçtiğini, o ideolojinin insanları nasıl yok ettiğini, ülkeleri nasıl harap ettiğini O aktarmıştı. 30-40 sene kadar önce bu kelimeyi duyan koca koca siyasiler, elçiler, yazarlar, gülümseyip ve dudak bükerek küçümser bir tavır takınırlardı. Şimdi kimsenin ağzından düşmüyor. Nasıl düşsün ki İsrail hâlâ yok yere Gazze’yi bombalıyor, her gün, ortalama beş Filistinli ve 100 Iraklı ölüyor. Dönüp dönüp sıra Afganistan’a geliyor, Lübnan Müslümanlarına geliyor. Sağımız solumuz, doğumuz ve güneydoğumuz bu kan dökmelerden payını alıyor. İslam coğrafyası Siyonizm’in hedefi olarak haritalarındaparçalanmış, fiilen de çeşitli “sivil” yollarla işgal edilmeye çalışılmış görünüyor. Herkes söylüyor ki artık o bölgede ikinci bir İsrail devleti kurulmak isteniyor! Erbakan Hoca’nın yol göstericiliğinde yazılan kitaplar bunu çok önceden adlandırmıştı. Bunun adı Mesihi Deccal Planıydı!

    Onun yol göstericiliğinde yazılan kitaplar hâlâ dünyanın resmi tarihine meydan okuyordu. Kur’an yayılıyor, Darwinizm sallanıyordu. Sosyal Darwinizm diye bir şey uydurmuşlardı, “Güçsüz”lerin neden milyonlarla öldürüldüklerini, açlık ve sefaletle iç içe yaşamaya mecbur edildiklerini bu bilgiler bize açıklıyordu.

    Aziz Erbakan’ın öğretmenliği Türkiye’nin içindeki dengeleri de etkiliyordu. Türkiye’de ve hatta dünyada sağın solun kalmadığı ve şimdi saflaşmanın milli ve gayri millilik üzerinden yapıldığını işaret ediyordu. Türkiye’nin çevresindeki ülkelerle önce bir D8 Birliği, sonra bütün dünyanın antiemperyalist güçleriyle yeni bir kurtuluş cephesi oluşturulduğunu bu süreç içinde yine yaşayarak öğreniyoruz.

    Milli ekonominin anlamını ve kapsamını ve ne kadar hayati bir önem taşıdığını Adil Düzen doktrini içinde yer alan ekonomi modeliyle öğreniyoruz. Komşu ülkelerden diplomatlar “adil düzen” seminerleri almak için Türkiye’ye geliyorlar. Ve en büyük bilgimiz, “bağımsızlığın değeri” üzerine oluyordu. Atatürk’ün “tam bağımsızlık” modeline Erbakan hakkıyla sahip çıkıyordu. Fatih Hz.lerinin devleti bütünleştirmek için yaptığı ve Timur faciasından sonra içine düşülen parçalanmışlıktan nasıl kurtulduğumuzu Millî ruh, Millî şuur olarak açıklıyordu. Ve en sonunda, fetih konuşmasında, bir kurtuluşu müjdeliyordu.

    Ben onu hi砓mâğdur”luğu benimsemiş olarak görmedim. Kimseyi kimseye şikâyet etmedi. Onun hedefinde “dış güçler” ve zalim Siyonist merkezler vardı. Dış güçler ve uzantıları işbirlikçileri dışında kimseyi hedef almazdı. Mahkeme önünde bile şikâyet etmiyor, ders veriyordu, bizlere ve gelecek nesillere tarihi ve talihli gerçekleri öğretiyordu.

    Bütün stadyuma ettirdiği “Yeniden Büyük Türkiye”, “Yeni Bir Dünya”, “Bütün İnsanlığın Saadeti” yeminlerinin gerçekleşeceği günlerin çok uzak olmadığını söylüyor, buna inanıyor ve hissettiriyordu. O kadar işbirlikçilik fitnelerinin havada uçuştuğu böyle günlerde, böylesi müjdelere, hem Türkiye’nin, hem Dünya’nın, hem insanlığın, gerçekten de çok ihtiyacı bulunuyordu. Evet,Erbakan savunmuyor, hamle yapıyor ve kutlu geleceği kurguluyordu!”[5]

     

     


    [1] Bak.16.Kasım.1938 Cumhuriyet Gazetesi

    [2] Atatürk’ün İzinde Bir Ömür Böyle Geçti, Sabiha Gökçen, s.155

    [3] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, c.3, s.94-95

    [4] 31 Ekim 1920, SD, IV, s. 360-361

    [5] Afet Ilgaz / Milli Gazete / 30.05.2007























    Bu Haber 681 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS