• CUMHURİ KRALLIK’IN DEMOKRASİ ANLAYIŞI VE İKTİDARIN SEÇİM HAZIMSIZLIĞI

    CUMHURİ KRALLIK’IN DEMOKRASİ ANLAYIŞI VE İKTİDARIN SEÇİM HAZIMSIZLIĞI

    16 Nisan 2019

     
    | Devamı


    CUMHURİ KRALLIK’IN DEMOKRASİ ANLAYIŞI

    VE

    İKTİDARIN SEÇİM HAZIMSIZLIĞI

          

    AKP iktidarının 31 Mart 2019 yerel seçim sonuçlarına yönelik hazımsızlığını ve Cumhurbaşkanlığının, nasıl “Cumhuri Krallık”a çevrilme hazırlıklarını, yandaş Yeni Şafak yazarı İbrahim Karagül'ün şu yaklaşımı açığa vurmaktaydı:

    “Zihinlerdeki soru işaretlerini, şüpheleri, seçime düşen gölgeyi tamamen ortadan kaldırmak için, uygulanan “İstanbul Projesi” hakkında kapsamlı bir dosya ve soruşturma açılmalıdır. Seçimlerin de ötesinde, Belediye Başkanını belirlemesinin de ötesinde gerçekler açığa çıkarılmalıdır.

    Şahsen, seçimlerin yeniden yapılmasının tek çözüm olduğuna inanmaktayım.

    Bu yapılmazsa, 31 Mart İstanbul sonuçlarının şaibeli olduğunu, hep şaibeli kalacağını söylüyorum. Dahası, İstanbul üzerinden uygulanan “müdahale”nin, Türkiye için vahim bir sürecin ilk adımı olduğunu düşünüyorum… Kimse yanlış anlamasın, kimse kızıp bağırmasın, Ekrem İmamoğlu’nun aldığı oyları sorguluyor değilim. Onun Belediye Başkanı olmasına duyduğum hazımsızlık yüzünden de bunları yazmıyorum… Demokrasiye, seçimlere yönelik şüphelerim varmış gibi de algılanmasın. Başka bir şeyden, İmamoğlu’na oy verenlerin bile her şey ortaya saçıldığında rahatsız olacakları bir endişeden söz ediyorum… (Çünkü) Seçimlere müdahale edilmiştir. Artık bu yadsınamaz bir gerçektir. CHP’lilerin, FET֒cülerin, PKK’lıların hatta AKP’li görünen bazılarının “artık hazmedin”, “gerçeği kabul edin” söylemlerinin çok ötesinde bir durumla karşı karşıyayız.”

    Yani; “AKP’nin seçimi kaybettiği her yerde oylar bir daha sayılmalı, sonuç değişmezse bu sayım yeniden tekrarlanmalı… Geçersiz oylar AKP’ye yazılmalı… Velhasıl her yola başvurulmalı ve mutlaka AKP adayı kazandırılmalıydı!..”

    Sn. Bahçeli; “Bir oy bile fazla alan kazanmış sayılır” diyerek doğru bir tavır takınırken, Sn. Erdoğan; “Hiç kimse 13-14 bin oy fazla aldım diye ben İstanbul’da kazandım havasına kapılmasın. Çünkü böyle bir hakkı bulunmamaktadır!” diyecek kadar anti demokratik, hatta despotik sayılacak laflar etmeye başlamıştı. AKP kanadındaki bu şaşkınlık ve şımarıklık, korkarız ki tüm ülkeyi karıştıracak kışkırtmaların fitilini tutuşturacaktı. Ve zaten hemen ardından Meral Akşener’in;“Halkın tercihlerinin tersine gidilirse, Türkiye demokrasi perdesini kapatır!” çıkışları da ateşe benzin serpmek cinsinden talihsiz bir yaklaşımdı.

    Ve maalesef YSK da sanki bu despotik ve antidemokratik yaklaşımı benimsemiş gibi; “Seçim sonuçlarıyla ilgili, genellikle AKP'nin itirazlarını yerinde bulmakta ama muhalefetin itirazlarını ciddiye almamaktaydı” şeklinde bir algıya sebep olacak bir tavır takınmaktaydı.

    Zaten hem Sn. Recep T. Erdoğan'ın hem Binali Yıldırım'ın defalarca:“YSK mazbatayı kime verirse Belediye Başkanı o olacaktır!” söylemleri de işte bu yaklaşımı yansıtmaktaydı. Bu mantık, demokrasinin nasıl despotizme alet edildiğini ve Başkanlık Sisteminin nasıl “Cumhuri Krallığa” çevrilmek istendiğini de ortaya koymaktaydı. AKP'nin bu hırçınlık ve hazımsızlığı maalesef kendilerinin de ülkemizin de başına büyük işler açacaktı!

    1) Oysa seçimler, Anayasa’ya göre yargı denetiminde yapılırdı ama yargı, sanki iktidarın siyasal etkisine açık hale getirilmiş durumdaydı.

    2) Üstelik, Olağanüstü Hal, OHAL koşullarında yapılan Halkoylamaları ile Anayasa değiştirilip yetkiler icranın başındaki tek kişinin eline verilince, farklı partilerin/görüşlerin bazı propaganda olanakları bile, Vali ve Kaymakamların iznine bağlanmıştı.

    3) Bırakınız iktidarın medyanın tümüne yakın kısmını doğrudan kontrol ederek kendi halkla ilişkiler bülteni gibi kullanmasını, demokratik devletin tarafsızlık ilkesine uygun davranması gereken ve halkın vergileriyle finanse edilen TRT ve Anadolu Ajansı bile doğrudan iktidar taraftarı olarak davranmaktaydı.

    4) Tarafsızlık yemini etmiş olan Cumhurbaşkanı, doğrudan propaganda etkinliklerine çok yoğun ve en sert biçimde liderlik etmiş, bununla da yetinmemiş, muhalefet adaylarını doğrudan muhatap almış ve “illet” (iltihabi hastalık) ve “zillet” (aşağılık, bayağılık) ittifakı diye sataşmıştı.

    5) Bazı partilere ve adaylara “ihanet” ve “terör” suçlamaları yapılmıştı.

    6) İktidarın İstanbul adayı, Meclis Başkanlığı’ndan ayrılmadan makamının bütün olanaklarıyla kampanyaya başlamış, “Seçim siyasal faaliyet değildir” diyerek bu tavrını meşrulaştırmaya çalışmış, bunun hukuken olanaklı olmadığını anlayınca, ancak adaylığı resmen onaylandıktan sonra görevinden ayrılmıştı.

    7) Üstelik 2019 seçimleri, iktidarın değişmeyeceği, seçilecek Belediye Başkanlarının ise bu iktidarla çalışmak zorunda olduğunun bilindiği, dolayısıyla zaten iktidarın avantajlı olarak girdiği bir ortamda yapılmıştı.

    Zaten iktidar bundan önceki seçimleri de:

    a) Açıkça eşitsiz ve adaletsiz koşullarda...

    b) YSK’nın mevcut yasalara açıkça aykırı olan bazı kararlarıyla...

    c) Çeşitli şaibe iddialarıyla...

    d) Üstelik de bazılarını OHAL baskıları altında... Yaptırmış ve sonuçlara olan itirazları da “Atı alan Üsküdar’ı geçti” diye alaya almıştı.

    Bu açıdan iktidarın tamamen kendi denetimi ve egemenliği altında yapılan bu seçimlerin sonuçlarına, kaybettiği yerlerde yaptığı itirazları ve halk iradesinin, dalkavuk medya tarafından “darbe” diye nitelenmesini nasıl yorumlamalıydı?”[1]

    Mantık şuydu; AKP kazandırılıncaya kadar sayımlar tekrarlanmalıydı!

    “Say babam say, olmadı dön bir daha say” dönemi başlatılmıştı. Zannederim, uzunca bir süre oyları yeniden sayacaklardı. Sayılmasın denilen ilçelerde de yeniden sayım kararı alınmıştı... Oysa pek çok ülkede fark az ise yeniden sayım yapılmaktaydı. Mesela ABD’de her eyaletin kendi kuralı vardı. Pek çok eyalette seçim sonucunda kazanan ve kaybeden arasındaki fark “binde birden” az ise taraflar yeniden sayım isteyebiliyorlardı… Aslında doğru olan bu kuralı yasaya koymaktı. Yani: “Sayım sonucunda kazanan ile kaybeden arasındaki fark binde birden az ise o seçim bölgesinde oylar yeniden sayılabilir” diye kanun koymak lazımdı.”[2] diyenler haklıydı.

    AKP’liler arasında bu konudaki “tutarsız tavırlar” mide bulandırmaktaydı. Yani aynı konu hakkında farklı zamanlarda farklı açıklamalar yapmayı sürdürüyorlardı. Mesela bir seçim yapılmış ve kendileri kazanmışlarsa hemen “sistem güçlü ve şeffaf” diye lafa başlayarak “hile yapmanın mümkün olmadığını” iddia ediyorlardı. Ve “Kim sandıkta hile yapılıyor diyorsa bilin ki kaybetmiştir” diyecek kadar iddialı konuşuyorlardı. Ama seçimde başarılı olamamışlarsa, bu defa söylemler hemen farklılaşırdı. Bu defa, “Milli irade şaibe kaldırmaz” diye söze giriyorlar ve “sandıktaki darbelerden” bahsediyorlardı. Oysa sistem aynı sistem! Seçime giren partiler aynı partiler! Sadece seçimi kazanan değişince bu denli söylem değişikliği çifte standarttı. Kaldı ki ülke hâlâ AKP’li kadroların yönetiminde bulunmaktaydı. Yani sistemde bir terslik, bir yanlışlık varsa bu da onların sorumluluğundaydı. Hem ülkeyi iyi yönettiklerini iddia ediyorlar hem de seçim sonuçlarından yakınıyorlardı. “İlçelerde” seçim kazanıp “Büyükşehirlerde” kaybetmelerini kendilerine karşı düzenlenen bir darbe olarak takdim etmeye çalışmaları da başarısızlığı örtbas etme çabalarıydı.

    Sanki kendisi bu seçime giriyormuş ve Türkiye’nin her ilinde, her büyükşehrinde, her beldesinde kendisi Belediye Başkanı olacakmış edasında günde iki, üç, dört miting yapan Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan’ın, korkularının esiri olduğu bu seçim döneminde açıkça ortaya çıkmıştı. Bizim takıldığımız konu ise şu: İstanbul metropolünde, adı 3 ay önce Büyükşehir Belediye Başkanlığı için açıklanan CHP’nin adayı Ekrem İmamoğlu’nun nasıl olup da seçimde bu başarıyı sağlamasıydı? Cumhuriyet Halk Partisi en son Nurettin Sözen zamanında bu şehirde işbaşındaydı ve musluklarımızdan tıs sesi, sokaklarımızda ise çöp dağlarından geçilmez bir İstanbul yönetimi ortaya koymuşlardı.

    Yandaş Akit yazarı Abdurrahman Dilipak, seçim öncesinde: "Belediyeler ile geldiniz, belediyeler ile gidebilirsiniz” diyerek AKP'yi daha ilk günden uyardığından ancak sesini duyuramadığından yakınmıştı.

    "Cumhurbaşkanlığı kurullarından danışmanlara, AKP teşkilatlarından belediyelere kadar herkesin gözden geçirilmesi" gerektiğini belirten Dilipak, erken seçim konusunda ana muhalefetin "Rahat durmayacağını" yazmıştı.

    Dilipak, "Sonuç bu" başlıklı yazısının ilgili bölümünde şunları vurgulamıştı:

    “Bu seçimden de AKP 1. çıktı. Bu seçimden HDP zayıflayarak çıktı. Bu seçimde İyi Parti buharlaştı. Bu seçimde Sarıgül bitti. MHP ve CHP daha kazançlı idi. AKP İstanbul, Ankara, İzmir, Adana ve Antalya gibi Büyükşehirleri kaybetti. Daha doğrusu İstanbul konusunda itirazlar var. Sonuç birkaç gün sonra belli olacak. Ankara ve İstanbul’da ilçe belediyelerinde durum daha farklı. Aynı şekilde Belediye Başkanlıkları ve Belediye Meclis Üyeliklerinde de farklılık söz konusu. Bu da birçok il ve ilçede gelecekte ciddi sorunlara sebep olabilir… Bu seçim sonuçları kimseyi tatmin etmeyecek. CHP seçimi ülke genelinde kaybetse de Ankara ve İstanbul’da seçimi kazanmış olması ile moral buldu. Erdoğan 4,5 yıl seçim olmayacağını söylese de Kılıçdaroğlu rahat durmayacaktır.

    Bu seçim bugün için bir yerel seçimden daha fazla bir anlam ifade ediyor. AKP bu gerçeği görecek, kabine ve parti üst yönetiminde yenilenmeye gidecektir. Dahası belediyelerde kaybedilen yerlerde, bu kişilerin listeye girmesi için aracı olanların kim oldukları da değerlendirilmelidir. Beştepe’deki danışmanlar ve politika kurullarının da gözden geçirilmesi gerek. Kazanılan il ve ilçelerde Genel Sekreter ya da Belediye Başkan Yardımcılarının atanması konusunda son derece dikkatli davranılması gerek. Ben daha ilk günden uyarımı yapmıştım. Demiştim ki, “Belediyeler ile geldiniz, belediyeler ile gidebilirsiniz”Ama o gürültü arasında sesimi duyuramadım.”

    Kemal Öztürk, AKP'nin Ankara ve İstanbul'u kaybetme nedenini şöyle açıklamıştı:

    AKP'nin bu seçimde Ankara ve İstanbul gibi Büyükşehirleri kaybetmesi, AKP'yi destekleyen yazarları da şaşkınlığa uğratmıştı. Yeni Şafak yazarı Kemal Öztürk, yerel seçim sonuçlarına dair duygusal bir yazı kaleme almıştı.

    Eski Anadolu Ajansı (AA) Genel Müdürü Kemal Öztürk, Yeni Şafak'ta "Ne demek lazım gelir bilmiyorum" başlığıyla yayımlanan yazısında, İstanbul ve Ankara için alınan sonuçlara değinmiş ve bu duruma nasıl gelindiğini anlatmıştı. "Bizim derdimiz, bizim davamız AKP’den büyüktü" diyen Öztürk, Kur’an-ı Kerim'de geçen Enfal Suresi'nden bir ayeti hatırlatarak "Sonra birbiriyle çekişen insanların bulaştırdığı hastalığa kapıldık. Sonra içimize korku düştü, şimdi de gücümüz elimizden gidiyor" ifadesini kullanmıştı. Oysa bu iddia bile bir safsataydı. Çünkü AKP, Millî Görüş davasına, yani İslami ve insani amaçlara hıyanet karşılığı kurulup iktidara taşınmıştı.

    Erdoğan, Gül ve Arınç'ın etrafındakiler birbiriyle uğraşmıştı!

    Parti içinde Erdoğan, Gül ve Arınç'ın etrafındaki danışmanların ya da kadroların birbiriyle uğraştığını belirten Öztürk, o zamanlarda bile bu ayeti hatırlattığını ve onların da kendisine ‘siyasetin ve bürokrasinin doğasında bu çekişme vardır' dediklerini aktarmıştı. Parti içindeki bu çekişmelere büyüklerin müdahalede bulunmadığından yakınan Öztürk ''Onları ikna edeceğimize, onlar hepimize bu hastalığı bulaştırdı. Partinin büyükleri de bu hastalığı iyileştireceklerine, görmezden geldi. Sonunda muhteris insanların başlattığı bir hastalık, önce gizliden tüm bünyeye yayıldı, sonra da ilk krizde ortaya çıktı'' diye yakınmıştı. Öztürk, son yıllarda Ankara'ya geldiğinde ayetin ilk kısmının gerçekleştiğini gördüğünü ‘İçinize korku düşer…’ Konuşmaya, bir söz söylemeye, gördüğü yanlışa yanlış demeye, eleştirmeye korkan arkadaşlarını gördüğünü, kimsenin kimseye güvenmediğini, kimsenin riskli bir şey yapmadığını anlatmıştı.

    Şimdi üzgünüz diyen Öztürk’ün itirafları anlamlıydı: ''Bizim derdimiz, bizim davamız AKP'den büyüktü. Ve biz Erdoğan'ı tüm İslam dünyasının acı çeken insanlarına derman olacak diye sevdik, peşinden gittik. Az kalmıştı, derman olacaktı ve başaracaktık. İşte sonra birbiriyle çekişen insanların bulaştırdığı hastalığa kapıldık. Sonra içimize korku düştü, şimdi de gücümüz elimizden gidiyor. Kendimize gelmezsek, kifayetsiz muhterisleri durdurmazsak daha da kötüye gidecek. Üzülerek görüyorum ki, hâlâ sandıktan ders çıkarmayanlar var'' ifadelerini kullanmıştı.

    AKP Beyoğlu seçim çalışmasında açılan stantta bir eşcinsel “Yaşasın AKP!” diyerek, standın önünde ve Erdoğan lehinde seçim propagandası yapıyordu. AKP’li bir yetkili ise eşcinseli uyararak “Ak Parti diye söyle, AKP deme” diyerek, onu uyarıyordu. Ve bu facebook hesaplarından ve whatsapp gruplarından paylaşılmıştı.[3]

     

    Yani bir eşcinselin AKP iktidarına ve Sn. Erdoğan’a neden sahip çıktığı? değil, “Ak Parti” yerine “AKP” diye tempo tutması zorlarına gidiyordu.

    Türkiye yerel seçimleri geride bırakırken CHP’nin üç büyükşehri kazanması, iktidar kanadında tartışmaları da başlatmıştı.

    CHP'nin İstanbul, İzmir ve Ankara'yı kazanmasının ardından özellikle iktidara yakın medyada yazarlık yapan isimlerin söylemlerinde yaşanan değişiklikler dikkat çekmeye başlamıştı. Bu isimlerin en başında da Nagehan Alçı vardı. Nagehan Alçı seçimlerin ardından Habertürk TV’de seçim değerlendirmesi yaparken, Ekrem İmamoğlu’nun CHP içerisinde yükselen yeni bir figür olduğunu vurgulamıştı. İmamoğlu’nun seçim kampanyası ve seçim gecesi duruşunu öven Nagehan Alçı, önümüzdeki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde İmamoğlu’nun aday olabileceği yorumunu yapmıştı. Bu yorum, Sabah Gazetesi'nin Özel İstihbarat Müdürü Abdurrahman Şimşek tarafından tepkiyle karşılanmıştı. Şimşek, Alçı’nın videosunu paylaşarak, “Gazeteci Nagehan Alçı Hanımefendi, maşaallah Ekrem İmamoğlu güzellemesine başlamış bile! Hayırdır bu ne hız! İmamoğlu’nu YSK’dan önce İstanbul Belediye Başkanı ilan etmiş, sonra da 2023’te Erdoğan’ın karşına CB Adayı olarak bile çıkarmış! Enteresan...” diye çıkışmıştı. Evet, yandaşlar saf değiştirme hazırlığındaydı.

    TRT sunucusu Züleyha Ortak fena patlamıştı: Kendisini ilah gören zavallılar!..

    TRT Müzik'te 'Züleyha ile Gelin Kınası' programını sunan Züleyha Ortak, CHP'nin İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyükşehirleri kazanmasını AKP içindeki bazı gruplara bağlayarak onlara sataşmıştı.

    "Ya Rabbim içimizdeki ahmaklar yüzünden helâk eyleme bizi!" diye bir tweet atan Züleyha Ortak, "Bunca yıldır onca şeye şahitlik etmiş, onca badire atlatmış, alçak insanlarla yek başına mücadele etmiş bir vatandaş olarak çok kelam eder, sayfalarca yazabilirim ama kısaca diyorum ki; yeter artık, inin Recep T. Erdoğan'ın sırtından!” TRT Müzik ekranlarında 'Züleyha ile Gelin Kınası' programını sunan Züleyha Ortak, seçim sonrası sosyal medya hesabından AKP içerisindeki bazı isimlere zehir zemberek sözlerle sataşmıştı. Emine Erdoğan'a yakınlığı ile bilinen ünlü sanatçı, resmi olmayan seçim sonuçlarına göre bazı büyükşehirlerin CHP'ye kaptırılmasını AKP içindeki bazı gruplara bağlamıştı!

    Anlaşılan bu yerel seçim sonuçları AKP’de büyük bir paniğe yol açmış ve cadı kazanı kaynamaya başlamıştı. Ve artık bu yırtık dikiş tutmazdı.

    Fatih Erbakan’ın Cumhur İttifakı’na destek açıklaması da hiçbir işe yaramamıştı!

    Seçimlerden bir hafta önce Fatih Erbakan 31 Mart yerel seçimlerinde Cumhur İttifakı’na destek vereceklerini açıklamıştı.

    “Bizim anlayışımızın temelinde kim yaparsa yapsın, doğruya doğru, yanlışa da yanlış demek vardır. Doğruyu, faydalıyı, hayırlı olanı desteklemek, yanlışı, zararlıyı ve şerri de ortadan kaldırmak temel düsturumuzdur… Parti olarak ilk günden itibaren ifade ettiğimiz gerçeklerin başında, mevcut iktidarın çok sayıda faydalı hizmetlerinin de bulunduğu gerçeğidir… Ülkemizde son 17 yıldır iktidarda bulunan irade; inanç özgürlüğünün sağlanması alanında önemli adımlar atmıştır. İmam Hatip Liseleri'nin, Kur’an Kursları'nın açılması, başörtüsü zulmünün ortadan kaldırılması ve milletin inancıyla kavgalı devlet yapısından milletin inancıyla barışık bir devlet yapısına geçilmesi gibi çok önemli hizmetler yapılmıştır. Bütün bunlar; 1000 senedir İslam'ın bayraktarlığını yapmış milletimizi ve bizleri elbette ki memnun etmiş adımlardır, önemli hizmetlerdir… Devlet kademelerinde, bürokraside bu ülkenin dindar ve inançlı evlatlarının görev almaları, yıllardır süregelen askeri vesayetin kaldırılması da son derece olumlu gelişmeler olmuştur. 20 sene öncesinin Türkiye'sinde bir tane başörtülü milletvekiline dahi tahammül edilemezken, bugün başörtülü Milletvekillerimiz, Bakanlarımız, Büyükelçilerimiz olmuştur ve bu gelişmeler milletimizi de bizleri de ziyadesiyle memnun etmektedir.

    Sonuç olarak:

    31 Mart 2019 Yerel Seçimi'nde Yeniden Refah Partimizin kıymetli mensuplarının, partimize gönül vermiş seçmenlerimizin ve tüm memleket evlatlarının sandık başına gitmesinin ve işaret ettiğimiz bu gerçekleri göz önünde bulundurarak oylarını kullanmalarının, ülkemiz ve milletimiz için daha faydalı olacağına inanıyoruz ve seçim sonuçlarının ülkemiz, milletimiz ve tüm insanlık için hayırlara vesile olmasını Cenab-ı Allah'tan niyaz ediyoruz.”

    Şimdi sormak lazımdı:

    Yeniden Refah Partisi olarak, eğer kendinize güveniyorsanız; Türkiye’nin bütün il ve ilçelerinde bağımsız adaylar gösterip belediye seçimlerine katılma imkânı ve fırsatı varken neden bu yola başvurmadınız? Madem AKP’ye destek çıkacaktınız ve Millî Görüş’e verilecek oyları onlara aktaracaktınız, öyle ise doğrudan AKP’ye katılmanız daha dürüst bir davranış olmaz mıydı?

    31 Mart 2019 yerel seçimlerinden bir hafta önce, Yeni Akit yazarı Abdurrahman Dilipak: “Erdoğan yeni parti kurabilir!” iddiasında bulunmuşlardı.

    AKP’nin seçim kampanyasını eleştiren Dilipak, AKP’nin oy kaybetmesi durumunda erken seçimin gündeme geleceğini hatırlatmıştı. Dilipak, “AKP dağılma sürecine girerse, Erdoğan’ın yeni parti kurabileceğini” vurgulamıştı. Dilipak, yerel seçimlere sayılı günler kala siyasi gündemi değerlendirirken, AKP’nin hatalarla dolu bir seçim kampanyası yürüttüğünü aktarmıştı. Dilipak, “AKP Erdoğan markasını hoyratça kullanıyor. Haddinden fazla olan her şey, gayedeki hikmeti yok eder. Seçim kampanyasında ciddi hatalar yapılıyor. Yüze yüze sonuna geldik ama bu herkes için, aynı zamanda ülke için yıpratıcı oldu. Toplum çok gerildi. Bazı söylemler geri tepecek gibi gözüküyor.” ifadelerini kullanmıştı.

    “Eğer AKP seçimden oy kaybederek çıkarsa, bunun aynı zamanda bir referandum özelliğini taşıdığını söyleyerek AKP üzerinde baskı kurmaya çalışacaklar. Eğer Ankara, İzmir, Bursa, Antalya, Urfa gibi iller kaybedilirse meşruiyet tartışması başlatıp, erken seçim yaygarası koparacaklar” diyen Dilipak, AKP’nin yerel seçimlerden oy kaybı ile çıkmasının, erken genel seçimin önünü açacağını yazmıştı.

    “AKP’de seçim sonrası dağılma süreci hızlanır!”

    Akit Yazarı Dilipak, “Bütün bunlar olurken, AKP ve CHP çevresinden birileri yeni siyasi oluşumlar için kolları sıvayacak. Süreci kızıştırmak için, birileri döviz kozunu kullanacak. Kimine göre kaset savaşlarından söz ediliyor. Mansur Yavaş yolsuzluk sebebi ile mahkûm edilecek olursa, başkalarına ait yolsuzluk dosyaları gündeme getirilecek. İşler çok karışırsa, Erdoğan, AKP dağılma sürecine girerse, kendi de yeni bir siyasi oluşuma gidebilir mi diye soranlar da var” diyerek AKP’nin dağılma sürecine girmesi olasılığını da gündeme taşımıştı.[4]

    Evet, ortalık uzun bir süredir kurulacağı iddia edilen “yeni parti” söylentileri ile çalkalanmaktaydı.

    Kimi yeni partiyi Davutoğlu’nun kuracağını, kimi Babacan’ın kuracağını, kimi de Abdullah Gül’ün kuracağını iddia ederken, bu kervana en son Dilipak da katılmış ve yeni partiyi Erdoğan’ın kurabileceğini köşesine taşımıştı. AKP’nin; Erdoğan markasını çok yıprattığını ileri sürerek, seçim kampanyasında ciddi hatalar yapıldığını ifade eden Dilipak, AKP’nin bazı söylemlerinin geri tepebileceğini hatırlatmıştı.

    Gerçekten, Erdoğan yeni bir parti kurar mıydı?

    Kurabilir tabii ama bu ne işe yarardı! Daha önce kurduğu ve ortak akıl ile idare edilecek dediği AKP’nin hali ortada iken yeni bir parti kuracak olsa ne yazardı? Habertürk yazarı Fatih Altaylı, yerel seçimin ardından kaleme aldığı yazıda, eski AKP'lilerden oluşan yeni partiyle ilgili kulis bilgisi aktarmıştı.

    "Bu seçim sonuçları bir süredir konuşulan “yeni” partilerin kurulumunu nasıl etkilerdi? Burada tahminden çok duyumlarımı paylaşmak isterim. Ahmet Davutoğlu’nun çok hızlı bir biçimde harekete geçeceği yolunda bilgiler, kulisler geliyor. Bu ay içinde o cepheden bazı hamleler gelebilir. Ali Babacan tarafında ise yine gelen duyumlara göre, “3 ay bekleyelim ve Cumhurbaşkanı’nın hamlelerini görelim” eğilimi ağır basıyormuş. Bu arada Beşir Atalay, Suat Kılıç ve Mehmet Şimşek de Babacan’ın yanında yer alacaklar diye ciddi bir bilgi geldi.”

    Daha önce Hüseyin Gülerce (09.02.2019) Star Gazetesinde “Trenden inenlerle yeni parti mi?” başlıklı bir yazı kaleme almıştı:

    “Son zamanlarda bazı gazete köşelerinde Abdullah Gül, Ahmet Davutoğlu ve Ali Babacan isimlerinin yer aldığı yeni bir parti oluşumuna dair yazılar çıkıyor. 31 Mart seçimlerinde AKP’nin başarılı olamaması durumunda yeni parti kurulmasının beklenebileceğini, Gül’e yakın isimlerden fısıldayanlar da var. Objektif siyasî analiz yapıyormuş gibi kalem oynatsalar da Gül’lü, Davutoğlu’lu bir parti için yanıp tutuştuklarını gizleyemiyorlar… 11. Cumhurbaşkanı Gül ve eski Başbakanlardan Ahmet Davutoğlu, bu iddialarla ilgili henüz bir açıklama yapmadılar. Doğrusu, ben de konuyu bu safhada ele almak istemedim. Ancak Saadet Partisi lideri Temel Karamollaoğlu’nun ifadeleri meseleyi dedikodu, şayia, söylenti olmaktan çıkardı. Karamollaoğlu şöyle diyor (Saadet Partisi Genel Merkezi’nde T24’ün sorularına verdiği cevaplardan):

    (Soru: Seçim sonrası siyasette yeni bir tablo oluşabileceği söyleniyor. Abdullah Gül, Ahmet Davutoğlu ile o temas sürüyor mu? Aktif siyaseti sizde ya da başka partide yapma düşünceleri var mı?)

    “Düne kadar AKP’de politika yapıp, artık bu işin böyle gitmeyeceğine inanan ciddi bir kadro var. Abdullah Gül bunlardan bir tanesi. Gönül rahatlığıyla gittim, (Cumhurbaşkanlığı adaylığı) teklif ettim. O zaman ittifak olsa aday olabilecekti. Sadece Gül için demiyorum. İktidar partisinin içinde görevi olmayan eski Bakanlar, Vekiller, Belediye Başkanları, yüzde 90’dan fazlası AKP’den kopmuş vaziyette.”

    Sayın Karamollaoğlu, aynı röportajda şunları da aktarmıştı:

    “Şu anda yapılan baskı, 28 Şubat’ta yapılan baskıdan daha fazla. Ben 28 Şubat’ta bu kadar endişelenmedim.”

    “Abdullah Gül ekibinin, toplumda kendileriyle ilgili bir heyecan, beklenti vehmetmeleri siyaset zemininin cilvelerinden başka bir şey değil. Bütün umutları, Erdoğan ve AKP’nin 31 Mart’ta tökezlemesine bağlı. Bir de demek onlar da Karamollaoğlu gibi, eski Bakanların, Milletvekillerinin, aday yapılmayan Belediye Başkanlarının, aday adayı gösterilmeyenlerin yüzde 90’dan fazlasının AKP’den kopmuş vaziyette olduğuna inanıyorlar. Bu küskünlerin AKP tabanında etkileri olacağını hesap ediyorlar. Yani 31 Mart’tan sonra büyük bir darı ambarı oluşacak! Gül ve ekibinin önünde yığılan çaresiz insanlar, “kurtarın bizi” diye yalvar yakar olacaklar…”

    Kurucusunun Gül ve Davutoğlu olduğu söylenen “Yeni Bir Parti”den ilk açıklama enteresandı!

    Abdullah Gül ve Ahmet Davutoğlu'nun kuracağı iddia edilen Yeni Bir Parti isimli oluşumun sosyal medya hesabından yapılan açıklamada "Korkaklar tarih yazamazlar" ifadeleri yer almıştı.

    31 Mart yerel seçim öncesi siyasette kızışma devam ediyor. Ancak mevcut partiler üzerinde değil yeni kurulacak bir parti üzerinden. 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Ahmet Davutoğlu'nun yeni bir parti kuracağı iddiaları tekrar gündeme taşınmıştı. Haber sitelerinde "Yeni Bir Parti" adında oluşumun olduğu ve arkasında ise eski Cumhurbaşkanı Gül ve eski Başbakan Ahmet Davutoğlu'nun olduğu bilgileri paylaşılmıştı. Bu süreçte Yeni Bir Parti sosyal medya hesabından açıklama yapılmıştı. İlk tweetini "Başlayalım mı? Hadi Bismillah" ifadeleri ile atan Yeni Bir Parti hakkındaki iddiaları yanıtlamıştı.

    İşte bu Yeni Partinin sosyal medya hesabından yapılan açıklamalar:

    - Korkaklar tarih yazamazlar!

    - Niçin kadromuzu açıklamıyoruz? Çünkü kişiler ve isimler yerine, milletimizin madden ve manen zenginleşmesi ve devletimizin dünya siyasetinde etkili bir güç olmasına yönelik fikir, politika ve vaatlerimizin tartışılmasını istiyoruz.

    - "Büyük kafalar fikirleri, orta kafalar olayları, küçük kafalar kişileri tartışır" diyor bir Çin atasözü. Biz de kişiler ve isimler yerine, güzel ülkemizin ve aziz milletimizin daha iyiye nasıl ulaşabileceğine dair fikir, politika ve vaatlerimizin tartışılmasını istiyoruz.

    - Eğer fikir, politika ve vaatler, milletimizin ve devletimizin menfaatine ise, liyakat sahibi ve dürüst kişiler olmak kaydıyla Ali'nin, Veli'nin, Ayşe'nin, Fatma'nın, Ahmet'in, Mehmet'in veya bir başkasının seslendirmesi onları önemsizleştirmez.

    - Niçin kadromuzu açıklamıyoruz? Korkuyor muyuz? Demirden korkan trene binmez! Bizim kim olduğumuzu elbette devletin ilgili kurumları biliyor. Vatan ve millet sevdasıyla yola çıktığımız için korkacak bir şeyimiz yok.

    - Peki, pek çok kişi gibi korksaydık haklı olur muyduk? Adalet sistemimizin geldiği nokta itibariyle muhtemelen evet! Kaybedecek şeylerimiz var mı? Olmaz mı?

    - Ama toplumun, yapılan iyi ve güzel icraatları daha iyiye götürecek ve yanlışları düzeltecek cesur devlet adamlarına ihtiyacı var. Bu amaçla harekete geçmeyi ve elimizi taşın altına sokmayı bir sorumluluk ve milletimize bir borcumuz olarak addediyoruz.

    - Güzel ülkemizin içinden geçtiği badireler nedeniyle kimsenin kimseye güveninin kalmadığını biliyoruz. Buna rağmen iletişim adreslerimize gelen yüzlerce özgeçmiş, vatandaşlarımızın değişime ve normalleşmeye ne kadar arzu duyduğunu gösteriyor.

    - Hazreti Mevlâna’nın dediği gibi; "Dün dünde kaldı cancağızım. Bugün yeni şeyler söylemek lazım"

    Öte yandan bu oluşumun resmi internet sitesindeki "Biz Kimiz" alanında da şu ifadeler yer almıştı:

    "Biz, AKP iktidarının 16 küsur yıllık iktidarı boyunca başarıları ve başarısızlıkları ile tarihe geçtiğini, bu iktidarın artık yorulduğunu ve milli menfaatlerimizin, bayrağın daha liyakatli, temiz ve genç kadrolarca devralınması gerektirdiğini düşünen sorumluluk bilinci yüksek bir kadroyuz."

    Temel Karamollaoğlu, Parti Kuracağı Konuşulan Gül ve Davutoğlu'na Çağrı Yapmıştı!

    Katıldığı televizyon programında, parti kuracakları konuşulan Abdullah Gül ve Ahmet Davutoğlu'na çağrı yapan Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu’nun, "Siyaset yapmak isteyenlere kapımız açık"sözleri nasıl okunmalıydı?

    Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu, bir televizyon kanalında gündeme ilişkin değerlendirmeler yapmış, burada bir gazetecinin; Abdullah Gül, Ali Babacan, Ahmet Davutoğlu'nun yeni bir parti kuracağı iddiasını yanıtlamıştı.

    Abdullah Gül ve Ahmet Davutoğlu ile görüştüğünü belirten Karamollaoğlu’nun: "Bu konuyla ilgili duyum dışında ve konuşulup yazılanların dışında hiçbir bilgim yok. Ne Sn. Abdullah Gül'le, ne Davutoğlu ile bu konuda hiçbir istişaremiz olmadı. Gül'le, Davutoğlu ile de görüşürüm, Sn. Babacan ile bir iki defa görüştüm. Babacan aynı zamanda ekonomist, ama bir siyasi oluşum gündeme hiç gelmedi" sözleri nasıl okunmalıydı?

    “Türk siyasetinin böyle bir girişime ihtiyacı olmadığını” vurgulayan Karamollaoğlu,"Ben Türkiye siyasetinin böyle bir girişime ihtiyaç duyduğu kanaatinde değilim. Ama toplum için kendilerinin belki bir ümit olabileceğini düşünürler. Buna diyeceğimiz yok. Ama ben şunu söyledim, biz Saadet Partisi'yiz, Millî Görüşçüyüz. Bizim fikirlerimizi paylaşan, bizimle birlikte siyaset yapmak isteyenlere kapımız açık, ama yok başka bir şey yapacağız diyorlarsa söyleyecek bir şey yok" diyerek kapıyı açık bırakmıştı.

    SP olarak mali yönden zorluklar çektiklerini belirten Karamollaoğlu’nun: "AKP dağılmaya başlarsa bu oylar nereye gider, bunları toparlamak için bir girişim olabilir. Ama AKP yüzde 20 civarında Millî Görüş'ten tabanı vardı, geriye kalan farklı görüşlerden. Belki bunların bir kısmının güvenini kazanabiliriz diye düşünebilirler. Ama parti kurmak kolay değil. Biz çok zorluk çekiyoruz, mali yönden zorluk çekiyoruz mesela. Böyle bir girişimin başarılı olacağı kanaatinde değilim." Sözleri: “Yeni bir parti kurmak ve buna toplumda taban bulmak öyle kolay sanılmamalıdır. Büyük maddi imkânlara ve teşkilatlanmış hazır elemanlara ihtiyaç vardır. Bu nedenle Yeni Bir Parti kuracak olan Abdullah Gül, Ahmet Davutoğlu ve Ali Babacan gibileri SP’ye katılıp mevcut teşkilat ve elemanlardan yararlanmalıdır!” çağrısı olmasındı!?

    31 Mart yerel seçimlerinde AKP’nin Ankara ve İstanbul'u kaybetmesi durumunda “Sn. Erdoğan'ın Yeni Bir Parti kuracağını, yani AKP'nin parçalanacağını” söyleyen Abdurrahman Dilipak’la, “Erdoğan'ın başı sıkışınca kaçacağını” iddia eden Michael Rubin acaba aynı mutfaktan mı besleniyorlardı?

    İşte Michael Rubin’in küstahlıkları ve AKP iktidarını avuçlarında tutma şantajları:

    Siyonist Yahudi borazanlarından, 15 Temmuz FETÖ darbe girişimini önceden yazanlardan, eski Pentagon yetkilisi Neo-Con strateji uzmanlarından Michael Rubin, Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan'ı hedef alan küstahça bir yazı kaleme almıştı. Michael Rubin, Erdoğan’ın iktidardan indirilmesi gerektiği şantajını savunan yazısında dikkat çeken ifadeler kullanmıştı.

    Michael Rubin, washingtonexaminer.com internet sitesinde, “Erdoğan’ın Türkiye’deki geleceği hiç de parlak görünmüyor” başlıklı yazısında, Türkiye’nin özgür bir ülke sayılmadığını ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yönetiminin meşruiyetinin kalmadığını yazmıştı. Rubin, ABD merkezli düşünce kuruluşu Freedom House'un açıkladığı 2018 Dünyada Özgürlükler Raporu'nda, Türkiye'nin "kısmen özgür" kategorisinden "özgür olmayan ülkeler" arasına alınmasını hatırlatmış, ardından Sınır Tanımayan Gazeteciler’in Türkiye’yi; “dünyanın en büyük gazeteci hapishanesi” şeklindeki iddialarını gündeme taşımıştı. Eski Pentagon yetkilisi Rubin, “Diktatörler ilk bakışta iktidarlarında güvende olduklarını sanmaktadır. Fakat demokratlar her gün meşru görev sürelerine ve meşruiyete güvenle uyanırken; diktatörler her gün, bugün son günleri olabilir diye uyanmalıdır. Hiçbiri sonunun kalp kriziyle geleceği gafletine kapılmayıp, suikast veya bir darbeye uğrayacakları unutulmamalıdır!” şeklinde tehdit içeren küstahça ifadeler sıralamıştı.

    Rubin yazısının devamında ise; “Erdoğan’ın iktidarı nasıl sonlanır? Sadece dört ihtimal vardır” deyip bu ihtimalleri şöyle aktarmıştı:

    1- “Devlet cenaze töreniyle ayrılır.”

    Rubin, Erdoğan’ın devlet cenaze töreniyle iktidardan ayrılacağını, iktidarı süresince milyarlarca dolarlık servet yığdığını ve belki de Erdoğan’ın iktidarda kalmasının en büyük sebebinin, aile mirasını garantiye almak olduğunu hatırlatmıştı. Rubin, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, AKP’yi güce erişmek için bir araç olarak kullandığını, Ahmet Davutoğlu ve Abdullah Gül’ü bu uğurda harcadığını yazmıştı. Ayrıca, Erdoğan’ın aile üyelerini milyarlarca doları yönetecek şekilde görevlendirdiğini aktarmıştı.

    2- “Sürgüne yollanır.”

    Rubin, ikinci ihtimal olarak, AKP iktidarının Erdoğan’ın sürgün edilmesiyle bitebileceğini yazmıştı. Türkiye’nin bir düdüklü tencereye benzediğini; her tutuklama, ekonomik kriz ve baskıyla halkın patlamasının yaklaştığını dile getiren Neo Con yazar Rubin, “Erdoğan, Mısır’da seçilen ilk Müslüman Kardeşler’den olan Cumhurbaşkanı Muhammet Mursi’yi seviyor, fakat gerçek hikâyeyi görmezden geliyor. O zamanlar Mısır’da kutuplaşmalar arttı. Mursi halkın desteğini kaybetti. Sisi iktidarı ele geçirmedi, Mursi ilk önce halkın desteğini kaybetti” diye zırvalamıştı. Rubin sözlerine şöyle devam etti: “Türk halkı ayaklanırsa Erdoğan ne yapacak? En iyi seçenek sürgüne gitmesi olabilir. Ugandalı diktatör İdi Amin sürgünü seçti. Eski Tunuslu diktatör Zine El Abidine Ben Ali de öyle.” şeklinde tehditler savurmaktaydı.

    3- “Hapse atılır.”

    Rubin üçüncü seçenek olarak Erdoğan’ın iktidardan hapis cezasıyla inebileceğini ortaya atmıştı. Sırbistan’ın eski Cumhurbaşkanı Slobodan Milosevic’in hapishanede öldüğünü söyleyen Rubin, Saddam Hüseyin’in Dubai’deki lüks sürgün teklifini reddettiğini ve sarayında bir gün daha kaldığını, ardından son yıllarını asılana kadar hapishanede geçirdiğini, ayrıca Hüsnü Mübarek’in de hapis hayatı yaşadığını hatırlatmıştı.

    Rubin: “Eğer halkın öfkesi patlak verirse ve rejim değişikliği Türkiye’ye gelirse, Erdoğan savcılar tarafından suçları ortaya çıkarılıp yargılanabilir. Yolsuzluk dosyaları bekliyor. Devasa servetinin yasal bir dayanağı yok. AKP’liler Erdoğan’ın yabancı bankalardaki hesaplarına tanıklık etti. Cizre, Nusaybin, Sur ve Şırnak’ta yaptıkları muhtemelen suç teşkil ediyor. Kısacası Erdoğan, kendini yıllarca hapishanede bulabilir.” sözleriyle, kendi aklı ve ayarınca uyarılar yapmaktaydı.

    4- “İnfaz” yapılır!

    Rubin son olarak, Erdoğan’ı ölümle tehdit ederek, iktidarın; Erdoğan’ın infaz edilerek son bulabileceği iddiasını ortaya atmıştı. “Erdoğan; ne hapse atılan ilk Türk devlet adamı olacak, ne de idam edilen ilk Türk lider olacak” diyen Rubin, daha da küstahlaşıp idam edilen Adnan Menderes’ten ibret almasını ve Menderes’in anayasaya aykırı davranmakla yargılanmasını hatırlatmıştı.

    Michael Rubin alçağı bu yorumlarıyla:

    a. Ya Siyonizm’in (ABD’nin) güdümünden çıkması halinde, başına neler geleceğini hatırlatıp Sn. Erdoğan’a şantaj yapma küstahlığına kalkışmıştı. İşte bakınız, Venezuela Kamu Güvenliği Bakanlığı; “Valencia havalimanının depolarında ABD tarafından, bir askeri müdahalede ve halkın kışkırtılmasında kullanılmak üzere gönderilen, yüzlerce sandık silah yakalandığını” açıklamıştı.

    b. Veya daha önce yazdığımız gibi, “Millî Görüş’ün devamı” kılıflı sömürü arabalarının atlarını değiştirmek ve AKP’den koparacakları milletvekilleriyle Abdullah Gül’e kurduracakları yeni partiye altyapı hazırlamaktaydı. Bu konuda Türkiye Gazetesi yazarı Batuhan Yaşar’ın: “Kemal Kılıçdaroğlu’nun, yeni parti kurması ve mecliste hazır grup oluşturması için, Abdullah Gül’e 20 milletvekili aktarma sözü verdiği” iddiaları da anlamlıydı.

    Siyonist Lobilerin, SP'nin “Emir Saadettin”leri eliyle tezgâhlamaya çalıştıkları; Cumhurbaşkanlığı için Abdullah Gül'ün adaylık senaryoları!

    Hatırlarsınız, 2018 Mart’ının ortalarında Saadet Partisi yöneticilerinden Avukat Ali Aktaş’ın, 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile Ayazağa Kasrı’nda sürpriz bir görüşme yaptığı ortaya çıkmıştı. Saadet Partisi Antalya Siyasi İşler Başkanı da olan Aktaş, Gül ile yaptığı görüşmeyi sosyal medya hesabından da paylaşmıştı. Gül ile bir saate yakın sohbet imkânı bulduğunu anlatan Aktaş: “FETÖ soruşturmalarından neşet etmiş tüm meseleler ile adalet sorununa ve tıkanan siyasi iklime değin pek çok intibamı kendisine aktardım. Davetlerinden dolayı çok teşekkür ederim. İntibam şudur. Sayın Abdullah Gül de hurafeci dini geleneğin ürettiği marazlı sonucu görmekte ve eleştirmektedir. Bunun yanında soruşturma sürecindeki aşırılıkları tespit ile sürecin doğru, sağlıklı, ülkemiz ve dindar sosyoloji yararına en sağlıklı usulle yürütülmesini istemektedir.” ifadelerini kullanmıştı. Bu görüşme üzerine Saadet Partisi’nin 2019'da Cumhurbaşkanı adayı olarak Abdullah Gül'ü öne çıkarmak istediği yorumları yoğunlaşmış, Genel Başkan Karamollaoğlu bu iddiayı dolaylı şekilde doğrulamıştı.

    O süreçte SP lideri Temel Karamollaoğlu'ndan Abdullah Gül açıklaması da kafa karıştırıcıydı!

    Siyasette ittifak yarışları sürerken bir anda tüm gözlerin Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu'nun üzerine çevrilmesi bir tesadüf sanılmasındı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Karamollaoğlu'nun Cumhur İttifakı'nda yer almasını istediğini vurgulasa da Karamollaoğlu bunun mümkün olmadığını açıklamış ve şartlarını sıralamıştı: "Her şey bize teslim edilirse biz 'Evet' deriz. Bize teslim edeceklerini de zannetmiyorum." diyerek ittifaka kapıları kapatmıştı. Cumhurbaşkanı Erdoğan'a karşı tavrı bilinen Necmettin Erbakan'ın"Yaşasaydı mevcut şartlarda Erdoğan'la ittifak yapar mıydı?" sorusuna da ilginç bir yanıt veren Karamollaoğlu, 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün SP'den aday olup olmayacağı sorularına da "Abdullah Bey aday olabilir, ihtimal dahilindedir. Abdullah Bey (AKP’den) her türlü (haksız) muameleyi gören birisidir, hatta “hainlik” damgası bile yemiştir.” ifadelerini kullanmıştı.

    Bu sırada Siyonist Lobilerin sesi ve Bilderbergçi Fehmi Koru:

    AKP'nin göstereceği, hatta Tayyip Erdoğan'ın dışındaki bir adayın bile daha ilk turda seçimi kazanabileceği bir ortamda; “Muhalefet partilerinin (CHP, İYİ Parti ve Saadet Partisi’nin) Cumhurbaşkanlığı seçiminde kendi partilerinin sınırlarını aşan, şahıs olarak da seçildiğinde partiler üstü kalabilecek, aralarında uzlaşabildikleri ilkeleri hayata geçirmeyi benimseyecek ve benimseyebileceğine toplumun güvenebileceği bir ismi aday olarak belirlemeleri gerektiğini” ve “sayılan bu özelliklere sahip başka biri bulunamazsa Abdullah Gül’e bu yolda baskı yapmayı düşünmelerini”tavsiye buyurmuşlardı.

    Bay Fehmi Koru “Abdullah Gül istemese de yan cebine koyun” cinsinden“Gül razı değil ama ikna ederseniz olur…” demeye çalışmıştı. Muhalefeti gaza getirmek için de Ekmeleddin İhsanoğlu örneğini hatırlatmıştı.

    “Çok değerli bir bilim tarihi profesörü olma ve literatüre emsalsiz eserler kazandırması yanında, uluslararası camiada da takdir edilen bir kişiliğe sahip Ekmeleddin İhsanoğlu, aslına bakılırsa, muhalefetin o dönemde bulabileceği en ideal adaydı. Ancak bir eksiği vardı: Kamuoyu tarafından kişiliği, o güne kadar neler yaptığı ve hangi özellikleri sayesinde Cumhurbaşkanlığına münasip görüldüğü bilinmiyordu. Buna rağmen yüzde 40’a yakın oy almayı başardı.” Yani “Abdullah Gül kesinlikle kazanır.” havası pompalamıştı.

    Oysa Erbakan Hocamız, Abdullah Gül’le alakalı şunları hatırlatmıştı.

    Hatırlanacağı üzere, Fazilet Partisi'nin normal kurucu Genel Başkanlık sürecinden sonra kongre ile Genel Başkanın belirleneceği dönemde Abdullah Gül, Erbakan Hocamıza rağmen Recai Kutan’ın karşısına aday çıkmıştı. Bundan dolayı da teşkilatların kafası karışıktı. Her yerde olduğu gibi Tokat'ta da bu durum yaşanmaktaydı. Turhal dahil Tokat'ın diğer ilçe teşkilat mensupları bu konuları arz etmek üzere Ankara'ya gitme kararı almıştı. İzmir Bergama gibi pek çok teşkilatlar da oradaydı. Malum Hocamız bu tür sohbetlerine Millî Görüş’ün amaçları ve Adil Düzen’in esaslarıyla başlar, ülke meselelerinin nasıl çözüme kavuşacağını, dünyanın geldiği noktadaki bu sıkıntıların nasıl aşılacağını anlatırdı. Özellikle Büyük Türkiye'nin, Yeniden Büyük Türkiye'nin, Yeni Bir Dünya’nın nasıl kurulacağını anlatırken, o esnada salonda eller kalkmış, ama Hocamız hiç dikkate almamıştı. Ta ki konuşmasını tamamladıktan sonra ilk el kaldırandan başlayarak katılımcılara söz hakkı tanımıştı. “Efendim işte malum üç gün sonra kongremiz vardı. Bu kongrede daha önce hiç olmayan bir şey ortaya çıkmıştı. İki tane Genel Başkan adayımız vardı. Ne yapacaktık, malum, Recai Kutan da yaşlanmıştı… Efendim Abdullah Bey genç ve dinamik bir insandı… Artık bunların önü açılmalıydı!” gibi teklif ve temenniler sıralanmıştı. Hepsini tek tek sırayla ve sabırla dinleyen Hocamız, ardından şunları buyurmuşlardı:“Vay anasını be! Demek ki biz bu arkadaşlara bugüne kadar zulüm etmişiz öyle mi? Yav bu insanlar Anadolu'da ve yurtdışında birer görevliydi, biz aldık getirdik bunları, işte Genel Başkan Yardımcısı yaptık, Grup Başkanvekili yaptık, Bakan yaptık, yani daha ne yapacaktık başka? Biz, bu arkadaşımızı Dış İlişkilerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı yaptık. Partimizin misyonunu, gayesini, dışarıda tanıtacak, anlatacak konumdaki bir insan olarak yetkili kıldık. Hükümette de Devlet Bakanı yaptık. Ama bunlar davamızın ve milli çıkarlarımızın değil, şahsi hesaplarının peşinde koşmuşlardı!”

    Daha önce Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanlığı adaylığı da dış güçlerin bir planıydı!

    CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Şirin Payzın’ın dinleyici olarak katıldığı CNN Türk’teki “Ne oluyor?” programında konuşurken, Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığına aday gösterilmesi konusunda: "Abdullah Bey esas olarak tarafsız Cumhurbaşkanlığı yaptı. Zaman zaman eleştirdik ama olabildiğince tarafsız Cumhurbaşkanlığı yaptı. Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanlığı dönemine saygı duyuyorum." diyerek açık kapı bırakmış. Zaten kendisini bir kez de ziyaret ettiğini söylemekten sakınmamıştı. Oysa Cumhurbaşkanlığı döneminde önüne gelen 836 kanundan yalnızca dört adedini veto eden, kalanını onaylayan Abdullah Gül için kendisi başta olmak üzere tüm CHP’li vekiller “Çankaya’nın Noteri” yakıştırmasını yapmışlardı. Ama şimdi birileri (artık o birilerinin kim olduğunu bana söyletmeyin) istediği için kısık ateşte Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı adaylığı fikrini pişiriyorlardı.” tespitleri haklıydı.

    “Gül’ü Kılıçdaroğlu’nun aklına sokanların, haklı oldukları önemli bir husus vardı. Abdullah Gül, Cumhurbaşkanlığı’nın ilk yıllarında olmasa bile 2011-12 yıllarından itibaren giderek kendini Tayyip Erdoğan’dan ayrıştırmaya ve ayrı bir fotoğraf sunmaya başlamıştı. Sn. Erdoğan da, eski dostluklarına ve yol arkadaşlıklarına, “aniden” ortaya çıkan bu tercih nedeniyle kırıldığını ima ediyorlardı. Fakat onu iyi tanıyanlar, yüzüne baktıklarında nasıl bir duygusal fırtına yaşadığını iyi biliyorlardı. Abdullah Gül ise gayet profesyonel edasıyla gazetecilerin soruları üzerine verdiği cevaplarla, Erdoğan ile aralarında ortaya çıkan üstü örtülü tartışma konuları etrafında rahatlıkla dolaşmakta, kelimelerin üzerinde âdeta sörf yaparak; aralarındaki dostluğa, yol arkadaşlığına, onca yıllık ortaklığa sapladığı bıçağını, kanırtırcasına çevirip durmaktaydı.” diyen ve üzülen zavallılar, nedense Gül ve Erdoğan'ın, Erbakan'a karşı bir hıyanet ortaklığı yaptıklarını da unutuyorlardı.

    Herkesin 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün 2019 seçimlerinde[5] ne yapacağını merak ettiği bir süreçte, eski CIA uzmanı Henri Barkey, Gül'ün adaylık iddiasıyla ilgili enteresan bir açıklama yapmıştı. Abdullah Gül'ü cesaretsizlikle suçlayan Barkey, “Gül’ü beklemek Godot’yu beklemek demek. Aday olacak cesareti göstereceğini düşünmüyorum.” derken acaba neyi amaçlamıştı.

    ABD’deki düşünce kuruluşu Dış İlişkiler Konseyi’nde (CFR) Türk-Amerikan ilişkilerinin masaya yatırıldığı bir panel hazırlanmıştı. Konuşmacılar, hem Türk-Amerikan ilişkileri hem de Türkiye’deki iç gelişmelerle ilgili mevcut sorunları ve geleceğe yönelik olası senaryoları tartışmışlardı. Dış İlişkiler Konseyi’nden eski CIA uzmanı Henri Barkey, Türkiye’de son günlerin en çok konuşulan konusu, Abdullah Gül'ün 2019 seçimlerinde aday olacağı iddialarıyla ilgili çok tartışılacak saptamalarda bulunmuşlardı. Barkey, Abdullah Gül'ün 2019 seçimlerinde aday olacak cesareti gösteremeyeceğini vurgulamıştı. Yoksa bu çıkışlar, Abdullah Gül'ü cesaretlendirip kışkırtma amaçlı “Korkma, biz arkandayız!”mesajı mıydı?

     

     


    Bu makaleyi sesli olarak dinleyebilirsiniz:

     

     

     

     

     

     


    [1] Emre Kongar, “Seçimler âdil ortamda yapılmadı ki...” 05.04.2019

    [2] https://www.haberturk.com/yazarlar/fatih-altayli-1001/2424394-yasaya-koyun-ki-adalet-olsun

    [3] https://m.facebook.com/story.php?story_fbid=2245304415529760&id=478484005545152

    [4] https://www.milligazete.com.tr/haber/1927106/yeni-akit-yazari-abdurrahman-dilipak-

    [5] NOT: Seçimler erkene alınarak, 24 Haziran 2018’de yapılmıştı.

























    Bu Haber 431 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS