• BM, ABD VE İSRAİL’İN “KARA SİYASETİNİ AKLAMA” TEŞKİLATIDIR!

    BM, ABD VE İSRAİL’İN “KARA SİYASETİNİ AKLAMA” TEŞKİLATIDIR!

    07 Ağustos 2019

     
    | Devamı


    BM, ABD VE İSRAİL’İN

    “KARA SİYASETİNİ AKLAMA” TEŞKİLATIDIR!

          

    ABD, işgale BM’yi de katmak istiyordu.

    ABD'nin (2007-2009) BM Daimi Temsilcisi Büyükelçi Zalmay Halilzad, “BM'nin Irak'ta daha fazla rol oynayabileceğini” söylemişti. Halilzad, BM Genel Sekreteri Ban Ki-mun'a güven mektubunu sunduktan sonra gazetecilere yaptığı açıklamada, “BM'yi daha etkili bir kurum haline getirmek için Genel Sekreter ile birlikte çalışmak istediğini” belirtmişti. Halilzad, gazetecilerin Irak ile ilgili soruları üzerine, “Irak ile ilgili önemli bir toplantının 3 Mayıs 2007'de Mısır'da yapılacağını belirterek, İran'ın da bu toplantıya katılacağını açıklamasının kendisini şaşırtmadığını” söyleyip; Irak'taki durumu etkileyen güçlerin, kendi aralarında bir anlaşmaya varmalarına gereksinim duyulduğunu belirten Halilzad, bu kapsamda “İran'ın Irak'taki hükümetin desteklenmesi açısından önemli bir rol oynayabileceğini” dile getirmişti. Irak'taki ABD büyükelçisi Halilzad, BM'nin Irak'taki rolünü artırabileceğine inandığını da belirterek, özellikle “Irak'ın yeniden yapılanmasına yönelik programın uygulanmasında Irak'ın BM'nin desteğine ihtiyaç duyduğunu” ifade etmişti.

    “İran, Irak’ta önemli rol oynayabilir” deniyordu!..

    Zalmay Halilzad; ayrıca “İran'ın, Irak'ın istikrarında önemli rol oynayabileceğini”belirtmişti. "İran'ın, Irak hükümetine yardımcı olma konusunda oynayabileceği önemli bir rolü var" diyen Amerikalı Büyükelçi, buna rağmen ABD yönetiminin; “İran'ın Irak'taki direnişçilere yardım ettiği” görüşünü tekrarlamıştı. Halilzad; İran'la, Irak hükümetine destek konusunda iş birliği yapmayı beklediklerini ifade etmişti.

    “İsrail’in güvenliği her şeyden önemli” görülüyordu!..

    Halilzad; işgalci İsrail ile ilgili soru üzerine ise “İsrail'in, ABD'nin önemli bir müttefiki olduğunu belirterek, İsrail'in güvenliğinin önemli olduğunu” kaydetmişti. Halilzad, “İsrail ile Filistin arasındaki sorunun çözümünde ‘iki devlet’ esasına uygun çözümün unutulmaması gerektiğini, Bush yönetiminin de bu çözümü savunduğunu” ifade etmişti.

    Birleşmiş Milletler cebri diplomasi uyguluyordu

    Washington yönetiminin; Birleşmiş Milletler (BM) üzerinden cebri (zorlayıcı) diplomasi uygulayarak bölgesel ve uluslararası anlaşmazlıkları kendi yararına yönlendirmeye çalıştığı artık herkesçe bilinmektedir. Yaptırım gücü olan Güvenlik Konseyi'nin çoğunlukla ABD'nin çıkarlarına hizmet eden bir birim haline geldiği görülmektedir. Tahran yönetimine boyun eğdirmek için alınan karara Fransa, Rusya Federasyonu ve Çin karşı çıkmamıştı. Bu arada Körfez'de sınır ihlali yaptıkları için gözaltına alınan İngiliz askerleri üzerinden Tahran'a karşı bir askeri operasyon hazırlığı da dikkati çekmekteydi.

    BM, “emperyal projelere meşruiyet sağlamak” için kullanılıyordu.

    Tüm bu faaliyetlerde, karşı tarafa taleplerini kabul ettirmek için sınırlı güç kullanmayı içeren cebri diplomasi uygulamaları dikkati çekmekte, BM ise burada; “emperyal projelere meşruiyet sağlamak” için istismar edilmekteydi. Cebri diplomasi uygulamasındaki başarısızlık durumunda ise karşı tarafa taleplerini silahlı güç kullanarak dayatmayı amaçlayan askeri strateji gündeme getirilmişti.

    BM'nin cebri diplomasisi; özellikle uluslararası ilişkilerde ihlalleri önlemeyi ve haksızlıkları gidermeyi amaçlarken, bugün; bazı gelişmiş merkezi emperyal ülkelerin taleplerini, diğerlerine dayatma politikasına dönüşmüş vaziyettedir.

    ABD'nin BM'deki o dönem Büyükelçisi John Negroponte'nin; yine dönemin Irak Büyükelçisi Muhammet Douri'yi tehdit edercesine, Irak'a saldırı olacağı konusunu gündeme getirmişti. BM Güvenlik Konseyi'ne de bir mektup göndererek ABD'nin savunması açısından Güvenlik Konseyi'nden daha fazla eylem beklediklerini belirtmişti. Bu kadar ileri gitmek, Güvenlik Konseyi üyesi İngiltere'yi bile rahatsız etmişti.

    "Güçlü olan haklıdır" politikası uygulanıyordu!

    BM üzerinden uluslararası kabul görmüş kurallara göre değil de emperyal merkezlerin ulusal çıkarlarına göre insani müdahale adı altında yapılan müdahaleler, gelişmekte olan çevre ülkeleri dışlayıcı ve "güçlü olan haklıdır" anlayışını egemen kılabilecek süreci de başlatmıştır.

    Birleşmiş Milletler sözleşmesinde her ne kadar "biz halklar/insanlar" ifadesine yer verilse de kuruluş, pratikte devletlerin temsil edildiği bir forum olmaktan öteye gidememiştir. Burada güçlü devletler, Güvenlik Konseyi aracılığıyla veya ekonomik güçlerini kullanarak, Genel Kurul'daki üye devlet temsilcileri üzerindeki dolaylı baskılarıyla etkinliklerini sürdürmeye çalışmışlardır. ABD'nin çıkarlarına karşı bir tutum, gelişmekte olan ülkelerin ABD kontrolündeki IMF gibi kuruluşlardan destek almalarını zorlaştırırken, tersi tutumlar ise ödüllendirilmektedir.

    Gorbaçov; Eylül 1987'de güvenli bir dünyanın oluşturulması için öne sürdüğü düşüncelerinde, "Biz insanlık aynı kayıktayız ya batacağız ya da beraber kurtulacağız"diyordu. Fakat aradan geçen yıllar batan kayıkların sadece gelişmekte olan ülkelerin kayıkları olduğunu göstermiştir.

    NATO, Uyuşturucu ve Silah Kaçakçılığı Yapıyordu!

    Çok sayıda önemli uyuşturucu davasına giren Av. Ekrem Marakoğlu, tahmin ettiğim gibi en çarpıcı açıklamalarını da bu dosyalar üzerinde konuştuğumuzda yaptı. Bana, “Mesela yurtdışında tonlarca uyuşturucu madde yakalanıyor. Hiçbir Hollandalı sanık yakalanmıyor, niye? Hiçbir İspanyol sanık yakalanmıyor, niye?” sorusunu yönelten Marakoğlu’na, “Niye?” deyip soruyu ona iade ettiğimde şu ilginç anlatımlarda bulundu:

    “Kendi kendilerini koruyorlar. Ayrı bir şey… Hollanda’ya giren uyuşturucu, bu ülkenin ihtiyacının asgari beş misli. Birini kendileri kullanıyor, dördünü ne yapıyorlar? NATO subayları vasıtasıyla Amerika’ya gönderiyorlar. Ama uyuşturucu kaçakçılığı deyince devamlı onun ayıbı da doğrudan doğruya Türkiye’nin yüzüne vurdurulmak isteniyor. Bu dosyalarda niye hiç Avrupalı sanık yok yahu? Türklerle ilgili bütün dosyalar burada. 100 kilo eroin götürmüş Hollanda’ya, tamam. Peki, bunun alıcısı kim? Hollanda’yı bilen, Avrupa’yı bilen, cezasını yatmış ve yatmakta olan müvekkillerimden duyduğum kadarıyla; Amerikalı NATO subayları, Amerika’ya götürüyor…”

    NATO subaylarının uyuşturucu ticaretinde rol alması gibi şaşırtıcı bir iddiayı ortaya atan Ekrem Marakoğlu, İstanbul DGM’ye verdiği üç sayfalık dilekçede bu iddiayı şu şekilde tekrarladı: “Mesleki çalışmalarım ve araştırmalarım sebebiyle biliyorum ki, Hollanda’ya dışarıdan giren uyuşturucu maddenin miktarı, Hollandalıların kullanım ihtiyaçlarının tam beş mislidir. Ancak uyuşturucu kaçakçılığıyla dünya çapında mücadele eden kuruluşların yetkilileri ortaya çıkıp Hollandalılara, ‘Siz Hollanda’ya giren uyuşturucunun beşte dördünü ne yapıyorsunuz?!’ diye sormuyor. Eğer bu sorunun cevabı ciddi olarak araştırılırsa, tonlarca uyuşturucunun Hollanda’daki NATO subayları aracılığıyla Amerika’ya kaçırıldığı ortaya çıkacaktır.”[1]

    İşgalci Amerika’nın Kürt’lere Peşmergeler için milyonlarca dolar gönderdiği ortaya çıkmıştı.

    ABD Türkiye’ye karşı Peşmergeye destek çıkıyordu!

    İşgalci ABD'nin Irak'ı işgaline başından beri büyük destek veren Kürtler'in, kurulan yeni Irak rejiminin tüm kilit mevkilerinde söz sahibi olduğu bilinirken, bazı çevrelere göre Kürt liderlerin, ABD’ye sadakatinin karşılığını fazlasıyla aldığı belirtiliyordu.

    İşgalci ABD'nin, Irak'ın kuzeyindeki Kürtler'e, Peşmerge güçlerinin aylardır ödenmeyen maaşları için 20 milyon dolar gönderdiği ortaya çıkmıştı. Adının açıklanmasını istemeyen bir Kürt yetkili, Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) kayıtlarına dayandırdığı bilgilere göre, Irak'ın kuzeyindeki bölgesel Kürt yönetimine; yaklaşık 3 aydır paralarını alamayan Kürt milislerin (Peşmergelerin) maaşlarının ödenmesi için 20 milyon Amerikan doları gönderdiğini, ancak ödeneğin tam olarak hangi tarihte yapıldığının bilinmediğini söylüyordu. Aynı kaynak, parayı yetersiz bulan Kürtler'in, hayal kırıklığına uğradığını da ileri sürmüştü. Kuzey Irak'taki Kürt milis gücünün sözde komutanı General Ahmed Hamid Fendi'nin, bu paranın ortalama 400 dolar olan milis maaşlarına yetmeyeceğini savunduğu, bu nedenle yeni bir para kaynağı arayışına girildiği ifade ediliyordu. Ödenen para ile ilgili herhangi bir bilgi vermeyen Beyaz Saray yönetiminin ise söz konusu parayı ABD Kongresi'nce onaylanan Savunma Bakanlığı Pentagon’un, 521 milyar dolarlık bütçesinden gönderdiği tahmin ediliyordu.

    Türkiye Barzani ile hizaya mı sokuluyordu?

    ABD’li yazar Ignatius, Barzani için; "milliyetçi çıkışlarıyla, ABD'nin üs kurma planlarını bozuyor” diyor. “O zaman Barzani'ye sövmek yerine; Türkiye'nin, belki de kendisine teşekkür etmesi gerekiyor” şeklinde alay ediyordu.

    Washington Post yazarı David Ignatius ABD başkentinin nabzını en iyi tutan gazetecilerden biri. 18 Nisan 2007 tarihli, "Irak'a dönük yeni tehdit" başlıklı yazısı da bu yüzden çok önemli…

    Ignatius, özetle; artan Kürt milliyetçiliğinin Kuzey Irak'a dış müdahale ihtimalini artırarak ABD'nin bölgede üs kurma planlarını tehlikeye soktuğunu belirtiyor. Böylece ABD'nin bölgeye üs kurma emelleri olduğunu ortaya koymuş oluyordu.

    Amerikan ordusunun Kuzey Irak'a konuşlanması ihtimalinin Genelkurmay'ın "tehdit algılamasında" önemli yer tuttuğu artık sır değildi. ABD'nin eski başkanı Bill Clinton'un, Hürriyet'ten Daphne (Defne) Barak'a, "Irak'a dönük en son ciddi tehdidin Türkiye'nin askeri müdahalesi olduğunu" belirtmesi ve buna karşı tedbir istemesi ise bu endişeyi iyice körüklemişti…

    Ankara'nın ve özellikle de TSK'nın bunu kesinlikle istemeyeceği ise ortadaydı. Zira bu durumda Kerkük'ü ele geçirme planları dahil olmak üzere, Iraklı Kürtlerin siyasi emellerini gerçekleştirmeleri ihtimali daha da artmış olacaktı… Ortadoğu'nun kaygan siyasi zemini yüzünden Ankara'da yapılan hesaplar hiçbir zaman tutmuyordu.

    Siyonizm’in güdümündeki BM YPG-PKK teröristleriyle anlaşma imzalıyordu!

    Batı destekli terör örgütü YPG/PKK, Birleşmiş Milletler (BM) ile imza attığı“çocukları savaştırmayı bırakma” eylem planıyla aslında işlediği savaş suçunu itiraf etmiş olmaktaydı. Skandal eylem planı, BM Cenevre Ofisi’nin tatil olduğu Cumartesi günü ve sadece birkaç kişinin bilgisi dâhilinde ve gizlice imzalanmıştı. Bu anlaşma BM’nin teröristleri bir “taraf” olarak gördüğünü de kanıtlamıştı.

    “SDG” ismini kullanan terör örgütü YPG/PKK'nın, BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’in silahlı çatışmalarda çocuklar konusundaki özel temsilcisi Virginia Gambaile BM Cenevre Ofisi’nde; bünyesindeki çocuk savaşçıları bırakması için hazırlanan eylem planına imza attığı ortaya çıkmıştı. Uzun süredir 11-16 yaş arası çocukları savaştırdığı bilinen YPG/PKK, skandal anlaşmayla, bu konudaki suskunluğunu bozmuş ve durumu ilk kez kabul etmiş olmaktaydı. Uluslararası İnsan Hakları Örgütlerinin defalarca gündeme getirdiği konu, Anadolu Ajansı (AA) tarafından da belgelenmiş durumdaydı. BM Cenevre Ofisi Genel Direktörünün Basın Sözcüsü Alessandra Vellucci, bu skandal planın güya "Güvenlik sebeplerinden dolayı kamuoyuna duyurulmadığını" savunmuş ve “Gizli tutulmasının tek sebebi budur"yalanına sığınmıştı. BM Cenevre Ofisi’nin üst düzey yetkililerinden biri ise toplantıdan kendisinin dahi haberdar olmadığını açıklamıştı. Böylece Siyonist Yahudi Lobilerinin güdümündeki BM Teşkilatının, aslında barışın değil, savaş ve saldırıların, hatta terör olaylarının bir kılıfı olduğu ispatlanmıştı.

    ABD'li Dev şirketten Siyonist İşgale Yardım Tezgâhı Mide Bulandırıyordu!

    ABD ve bazı ülkelerdeki havaalanlarında, gümrük vergisinden muaf ürünlerin satıldığı mağaza (duty free) zincirlerinden birinde elde edilen gelirlerin, İsrail'in Filistin'deki yasa dışı işgal birimlerini finanse etmek için kullanıldığı ortaya çıkmıştı. ABD basınında, "ABD'nin Gümrük patronları İsrail'in tartışmalı yerleşimlerini finanse ediyor" başlıklı bir haber yayımlanmıştı. ABD ve dünya genelindeki bazı havaalanlarında hediyelik eşya dükkânlarının sahibi olan Florida merkezli Falic ailesinin İsrail'e verdiği destek vurgulanırken, Simon ve Jana Falic çiftinin, bu dükkânlardan elde ettiği gelirler üzerinden Filistin'deki yasa dışı işgal birimlerinin finanse ettiği anlaşılmıştı. İsrail'deki ırkçı İsrailli siyasetçi ve gruplara da maddi destek sağladığı belirtilen Falic çiftinin, bu zamana kadar söz konusu gruplara ve Batı Şeria ile Kudüs'teki yasa dışı işgal faaliyetlerine 5.6 milyon dolar para bağışladığı kanıtlanmıştı. 

    D-8’lerle Yeni Bir Dünyanın Kurulması Amaçlanıyordu

    D-8’ler; son birkaç asırdır, Siyonist merkezlere ve emperyalist güçlere rağmen, onların kontrolü dışında ve insani amaçlarla gerçekleştirilen ilk ve tek evrensel girişimdir.

    D-8’ler; Türkiye önderliğinde 8 önemli Müslüman ülkenin oluşturduğu çekirdek etrafında, 60 Müslüman ülkeyi de kucaklayacak, ardından ezilmekte olan 160 ülkeyi de kapsayacak olan adil ve örnek bir dünya projesidir. D-8’ler; Bugünkü barbar dünya düzenine karşı: Savaş yerine Barış ve Bereketi; Çatışma yerine Diyalog ve Şefkati; Çifte Standart yerine Eşitlik ve Adaleti; Tekebbür yerine Merhamet ve Fazileti; Sömürme ve Ezme yerine İşbirliği ve Bölüşmeyi; Baskı ve Tahakküm yerine Demokrasi ve Hürriyeti esas alan, insanlığın gerçek bir kurtuluş reçetesidir.

    D-8’ler; öyle hamasi duygular ve hayali kurgularla hazırlanmış bir program olmayıp, dünya şartlarına ve çağımız ihtiyaçlarına cevap verecek uygun ve uygulanabilir nitelikteki bilimsel ve yüksek bir harekettir.

    Erbakan Hoca’nın başardığı bu tarihi ve talihli hadisenin, insanlığın gidişatını değiştirecek asıl önemi ve özelliği önümüzdeki süreçte kendini gösterecektir.

    1997 yılının 15 Haziran’ında; gelişmekte ve nüfusları 60 milyondan fazla olan 8 Müslüman ülkenin üst düzey yöneticileri, Türkiye’nin başkanlığı ve ev sahipliğinde İstanbul Çırağan Otel’de toplanarak, “D-8” adında bir ittifak kurmuşlardı. O gün ülkemizde hükümet olarak Refah-Yol hükümeti ve Başbakan olarak da Prof. Dr. Necmettin Erbakan bulunmaktaydı.

    Kuruluşundan 10 yıl sonra; buluşma ve kuruluşun 10. yılının kutlanması, 16 Haziran 2007 Cumartesi İstanbul Çırağan Sarayı’nda yapılmıştı. D-8 ülkeleri; yani Türkiye, İran, Pakistan, Bangladeş, Malezya, Endonezya, Mısır ve Nijerya, 10. kuruluş yıl dönümünde tekrar İstanbul Çırağan Sarayı’nda bir araya gelerek bir durum değerlendirmesi ve bundan sonra nelerin yapılması gerektiği kararlarını almışlardı.

    İslâm, düşman ilan ediliyordu

    21. asra girerken, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği dağılmış ve bu birliğin enkazından Rusya başta olmak üzere küçüklü büyüklü birçok devlet ortaya çıkmıştı. Batılı ülkeler kendi çıkarlarını korumak maksadıyla NATO’yu kurmuşlardı. Yayılmacılık eğilimi ve şiddet gösteren Komünizm’in dağılması üzerine NATO’nun devam edip etmeyeceği konularını görüşmek üzere 1990 yılında İskoçya’da bir toplantı yapıldı. Toplantıda bir konuşma yapan İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher; NATO’nun devam etmesi gerektiğini söyleyerek,“İdeolojiler düşmansız yaşayamazlar. Bizim Komünizm gibi bir düşmanımız ortadan kalktığına göre, yeni bir düşman tanımlamamız gerekmektedir ve bu düşman vardır. Bu düşman İslâm’dır. Dolayısıyla NATO’nun lağvedilmesi değil yaşatılması ve düşman olarak İslâm’ı kendine hedef alması kaçınılmazdır.” diyerek, NATO’nun ve Avrupa’nın 21. asra girerken yeni düşmanını tanımlamış ve açıklamıştır. Böylece Batı 20. Haçlı seferlerine başlamış olmaktaydı. Nitekim NATO’nun düşman rengi daha önce kırmızı iken artık düşman rengi yeşil olarak algılanmaya başlanmıştı.

    Ayrıca ABD Başkanı George W. Bush, Irak işgaline başlarken basına ve halka açık bir konuşmasında “hareketlerinin bir Haçlı seferi olduğunu…” söyleyerek 21. yüzyıl gibi güya medeni bir dönemde Batılı taassuplarını bir kere daha ilan etmiş olmaktaydı.

    Globalleşme, Küresellik ve BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) gibi kelimelerle tarif edilen Batılı Haçlı Orduları harekâtının ne olup olmadığı, Irak ve Afganistan işgallerinden açıkça anlaşılmıştır. 2003 yılında Irak’ı işgal eden ABD ve müttefikleri 4 yıl içerisinde 1.000.000 (bir milyon) dan fazla Müslüman’ı katletmiş, binlerce kadın ve kızın ırzına geçmiş, binaları tahrip etmiş ve malları yağmalamıştır. Bu vahşi hareketten camiler ve minareler de nasibi almış, ibadethaneler de yerle bir edilmiş ve yakılıp yıkılmıştır.

    D-8'ler 300 yıldır Siyonizm'e rağmen kurulan ilk ve tek evrensel proje oluyordu

    Dünya’ya hâkim olmak isteyen ve kendini süper güç olarak tanımlayan ABD, bunların müttefikleri İngiltere, Fransa, İtalya ve hatta Almanya gibi ülkelerin planlarını önceden sezen Refah-Yol hükümeti ve hükümetin Başbakanı Necmettin Erbakan Hoca, hükümete gelir gelmez yoğun bir yurt dışı ziyaret trafiği gerçekleştirmiş ve 15 Haziran 1997’de 8 kadar Müslüman ülkenin Devlet ve Hükümet Başkanlarını İstanbul’da toplayarak “D-8”in kurulduğunu bütün dünyaya ilan etmiştir.

    Böylece Vahşi Batı’nın 21. yüzyıldaki sömürü ve cinayetlerine karşı çıkabilecek bir siyasi blok’un kurulması çalışmaları başlatılmış ve başarılmıştır. Ancak 2002 yılında iktidara gelen AKP bu dönemde “D-8”le olan bütün irtibatını keserek, AB’ye (Avrupa Birliğine) girebilmek için boşuna çırpınmıştır. Tabii AB, bizimkileri ve Türkiye’yi olabildiğince oyalamış ve bu arada “AB uyum yasaları” gibi yasalarımızın değiştirilmesi, Kıbrıs’ın Yunan’a devri hususları gibi birçok tavizleri koparmıştır. Gelinen noktada artık AKP yöneticileri de AB’den ümitlerini kesmiş olmalılar ki artık ağızlarından tek bir AB lafı çıkmamaktadır.

    D-8’in prensipleri ve projeleri Batı’yı ürkütüyordu!

    İlk kuruluşta 8 ülkenin bir araya gelmesiyle oluşan D-8’ler, ileride üye ülke sayısını 60’a çıkartmayı planlamış bulunmaktadır. Yeryüzünde bağlantısız, sömürülen ve ezilen ülkelerden olan Rusya, Çin, Hindistan gibi ülkelerin de katılımlarıyla bu sayının 160’a ulaşacağı planlanmıştır.

    D-8 kurulurken, bayrağına koyduğu “kuruluş prensiplerini” 6 yıldız ile belirlemiş ve dünya kamuoyuna ilan etmiştir. Bunlar: 1) Savaş değil Barış, 2) Çatışma değil Diyalog, 3) Çifte Standart değil Adalet, 4) Üstünlük değil Eşitlik, 5) Sömürü değil İş Birliği ve 6) Baskı ve Tahakküm değil İnsan Hakları ve Demokrasi prensipleridir.

    D-8’in toplanıp dağılan ve bol bol konuşularak, “havanda su döven” bir kuruluş olmaması için çalışma organları da belirlenmiştir. Bunlar; 1) Zirve: Devlet ve Hükümet başkanlarının iki yılda bir toplandığı, D-8’in en üst düzey karar alma organıdır. 2) Konsey: Üye ülkelerin Dışişleri Bakanlarının katılımlarıyla sağlanan toplantılardır. 3) Komisyon: Üye ülkelerin kıdemli uzmanlarından oluşan ve eş güdüm çalışmalarını yürüten kurulun toplantılarıdır. 4)İcra Direktörlüğü: D-8 grubunun çalışmalarına sekretarya hizmetleri sunan ve üye ülkeler arasında iletişimi sağlayan ve İcra direktörlüğü Türkiye tarafından atanan bir makamdır ve merkezi İstanbul’dur.

    D-8 ülkeleri cezalandırılıyordu

    Türkiye öncülüğünde ve 8 ülkenin Devlet ve Hükümet Başkanları tarafından kurulan D-8’in kuruluşuna vesile olan bütün ülkelerde, çıkarılan isyanlar veya darbeler neticesinde o gün yönetimde bulunarak, D-8’e imza atan Devlet ve Hükümet yetkililerinin tamamının, darbeler ve hilelerle düşürülmüş olduğunu biliyor muydunuz? Ancak aradan geçen 22 yıl içerisinde, içinde ABD’nin, İsrail’in veya İngiltere’nin bulunmadığı bu tek bağımsız ve adil kuruluşun, sömürülen ve ezilen ülkelerin kurtuluşunu sağlayacak son “can simidi” olduğu anlaşıldığından, ülkelerin yeni yöneticileri de ister istemez D-8 projesine sarılmaya mecbur kalmaktadırlar.

    Kuruluşta yaşanan diğer bir incelik de şudur. Ülkemizde örtülü bir darbe niteliğinde olan 28 Şubat 1997 baskı süreci fiilen başladığı halde ve aradan 4 ay gibi bir zaman geçmiş olmasına rağmen, D-8; 15 Haziran 1997’de kuruluşunu ilan edebilmiştir. Bu da göstermektedir ki Refah-Yol hükümeti, 28. Şubatçıların bütün baskılarına rağmen iktidarı bırakıp kaçmamışlar veya “masaya yumruklarını vurarak, hazırladıkları D-8’i dağıtmamışlar”, üzerlerindeki büyük mesuliyeti hissederek, onun edası için sabretmişlerdir. Ve “sabırla koruk helva olmuş” ve bu proje 28 Şubat’tan dört ay sonra “D-8‘in kuruluşunu” bütün dünyaya ilan edilebilmiştir.

    Ulusal Jeopolitik Vizyon İhtiyacı Artıyordu

    E. Tümgeneral Nejat Eslen, D-8’ler gibi tarihi ve talihli girişimleri engellenen Türkiye’nin nasıl bir çaresizlik ve teslimiyetçilik batağına çekildiğini şöyle aktarıyordu:

    “Gerekli jeopolitik nosyonu ve vizyonu geliştiremediği için, Soğuk Savaş döneminin alışkanlıklarından kendisini hâlâ sıyıramayan ve yeni dönemin şartlarına kendisini adapte edemeyen Türkiye, reaktif politikalarında sürekli çelişkiye düşüyor ve çelişkilerin egemen olduğu bir ortamda geleceğe doğru yürüyor.

    11 Eylül olayından sonra Başkan George W. Bush 'yeni yüzyılın tarihini yazacaklarını'söylemişti. Condoleezza Rice ise, önce Büyük Ortadoğu Projesi içerisinde 22 ülkenin haritasının değiştirileceğini, daha sonra da 'yeni bir Ortadoğu gerektiğini' ilan etti. Büyük Ortadoğu Projesi'nin haritası çizilirken, Türkiye'ye de yeniden şekillendirilecek ülkeler içinde yer verildi. Daha sonra Türkiye'yi de bölen 'yeni Ortadoğu' haritası yayınlandı. Bu süreçte Türkiye'yi yönetenler ise Türkiye'nin de şekillendirileceği ve 'Ilımlı İslam' bir modele dönüştürüleceği hususlarında kaygılar oluşturan Büyük Ortadoğu Projesi'ne gönüllü destek vererek ve projenin yönetimine gönüllü eş başkan olarak ciddi bir çelişkiye neden oldular.

    11 Eylül sonrasının yeni dünya düzeni, Komünizm ideolojisinin yerine İslam'ı ikame etmeyi, enerji zengini İslam'ı düşmanlaştırmayı ve kurgulanmış 'Medeniyetler Çatışması' içinde, küresel terörle savaş adı altında İslam'la çatışarak enerji kaynaklarını kontrol etmeyi amaçlamıştı.

    İslami değerlerin temsilcisi ve savunucusu olarak öne çıkan (Milli Görüş’ten koparak ve kendilerini inkâra kalkışarak iktidara taşınan A.A.) Türkiye'yi yönetenler ise bu süreçte Medeniyetler Çatışması içinde ABD'ye gönüllü olarak destek çıkarak ve Batı'nın yanında, İslam'ın karşısında yer alarak da ciddi bir çelişkiye neden oldu.

    Soğuk Savaş sonrası dönemde, Türkiye'nin Batı ile ilişkilerinde AB süreci önemli bir yer aldı. Vizyonsuz, lidersiz, kendi içinde rekabetçi, geleceği belirsiz AB; sürekli olarak Türkiye'nin hazmedilebilir duruma getirilmesini talep ederken, sürecin ucunun açık olduğunu ve üyelik garantisinin olmadığını da ısrarla ifade etti. Bütün bunlara rağmen AB Türkiye'nin kendi yapısına sıkı bağlarla bağlanmasını da istedi. Olasılık hesabı yapıldığında; AB üyeliği şansının sıfıra çok yakın olduğu görülebilse bile, Türkiye'nin enerjisinin büyük bir kısmını bu istikamette harcaması da ciddi bir çelişki idi.

    Küresel jeopolitik içinde ABD ve AB düşüşe geçmişken ve Doğu; yükselen güçler Rusya, Hindistan ve Çin ile enerji kaynakları ve pazarları ile öne çıkarken, Türkiye geleceğini sürekli Batı'da ve Batı ile ilişkilerinde arayarak, Batı’ya dayanarak ve Doğu'daki gelişmelere kendisini adapte edemeyerek de bir çelişki oluşturdu. Soğuk Savaş döneminde Atlantik bölgesini Sovyetlerin ve Komünizmin yayılmasına karşı savunmak amacıyla kurulan NATO, Sovyetlerin dağılmasından sonra gelişen jeopolitik ortamda bir evrim dönemine girdi. Bundan böyle NATO'nun, ABD'nin liderliğinde, öncelikle enerji kaynaklarını ve güzergâhlarını kontrol, Baltık denizinden   Karadeniz’e, Karadeniz’den Orta Asya'ya kadar uzanan, hatta; Orta Asya'da hem Rusya'yı hem de Çin'i çevreleme ve küresel terörle savaş misyonunu geliştirmesini ve Avrasya'da küresel amaçlar gütmesini beklemek gerekiyordu. Türkiye’nin, evrim geçiren yeni NATO içinde üyeliğini sürdürürken ve NATO içinde Batı çıkarlarına ciddi katkılar sağlarken, AB sürecinde dışlanması da bir çelişkiydi.

    Yeniden şekillenen Ortadoğu içinde, Irak'ın kuzeyinde bir Kürt devleti kuruluyor, Türkiye ise Habur kapısını açık tutarak ve Türk iş adamlarının Irak'ta yatırım yapmasını kolaylaştırarak kurulmakta olan Kürt devletini güçlendiriyordu. Türkiye aynı zamanda güney sınırlarında bir Kürt devletinin kurulmasını, güvenliği karşısında potansiyel bir tehdit olarak görüyor ve bu oluşumun kabul edilemez olduğunu söyleyerek çelişkiye düşüyordu. Irak'ın kuzeyinde; ABD Barzani'yi, Barzani ise PKK'yı himaye ediyordu. Türkiye'nin, PKK tehdidinin bertaraf edilmesi için ABD'den yardım istemesi ise trajikomik bir çelişkiye dönüşüyordu.

    Uzmanlar küresel ısınmanın vahim potansiyel etkilerini raporlarında anlatıyorlar. Küresel ısınmanın susuzluğa, hastalıklara, yoksulluğa, sosyal olaylara, göçlere ve çatışmalara neden olacağını da uzmanlar yazıyorlar. Küresel ısınmanın en çok etkileyeceği bölgelerden birisi de Ortadoğu; Ortadoğu'nun su kaynakları ise Anadolu'nun doğusundaydı. Türkiye'yi yönetenler, küresel ısınmanın potansiyel etkilerini ciddiye almayarak ve küresel ısınmanın potansiyel, bölgesel ve jeopolitik etkilerini kavramayarak da çelişkiye neden oluyorlardı.

    Türkiye'nin geleceği, öncelikle jeopolitik çelişkilerini aşmaktan geçiyordu. Jeopolitik çelişkilerin aşılabilmesi için ise önce; Soğuk Savaş döneminin alışkanlıklarından sıyrılmak, Avrasya'daki gelişmelere uyum sağlamak ve bölgesel dengeleri de dikkate alarak dayatmalara değil, Türkiye'nin çıkarlarına hizmet eden bir jeopolitik vizyon geliştirmek gerekiyordu.

    Türkiye'nin jeopolitik vizyonu, yeni yüzyılı şekillendiren etkenleri, eğilimleri ve belirsizlikleri belirlemeli; Avrasya'da cereyan eden güç mücadelelerini, bu kapsamda ABD'nin 11 Eylül sonrasında başlattığı küresel üstünlüğü sürdürme gayretlerini, Avrasya'nın yükselen güçleri Rusya'nın, Çin'in ve Hindistan'ın Avrasya'daki ve küresel jeopolitik içindeki yerini; güncel ve potansiyel gelişmelerin Türkiye için oluşturduğu riskleri ve fırsatları tanımlamalıdır.

    Türkiye'nin ulusal jeopolitik vizyonu yeniden tanımlanmalı. Jeopolitik vizyon içinde Türk ABD ilişkileri, ABD'nin dayatmalarının egemen olduğu alandan çıkarılmalı, Türkiye'nin Büyük Orta Doğu Projesi içindeki yeri ve konumu da yeniden ele alınmalıdır.

    Türkiye'nin jeopolitik vizyonu; Türkiye için Avrasya'da sadece Batı jeopolitik eksenindeki değil, Kuzey ve Doğu eksenlerindeki çıkarları ve fırsatları da tanımlamalı; çıkarları geliştirmek, fırsatları gerçekleştirmek için Rusya, Çin, Türk dünyası, Şangay İşbirliği Örgütü ile hangi alanlarda işbirliklerinin geliştirilebileceğini açıklamalı ve yeni açılımları yönlendirmelidir.

    Özetle, Türkiye'nin şartlarına ve ihtiyaçlarına göre ulusal bir jeopolitik model geliştirmelidir.”[2] Ve işte D-8’ler bunun ilk ve tek örneğidir.

     

     


     

     [1] Faruk Mercan / Onlar Başroldeydi, Doğan Kitap, sh.293

     [2] Haziran – 2007 / Jeopolitik

























    Bu Haber 131 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS