• BİR DELİNİN SON DİLEKÇESİ VE GÖNÜL FERYADI

    BİR DELİNİN SON DİLEKÇESİ VE GÖNÜL FERYADI

    04 Temmuz 2018

     
    | Devamı



    BİR DELİNİN SON DİLEKÇESİ VE GÖNÜL FERYADI


    Hz. YUŞA Nebi’nin İstanbul’a Getirilişi!

    Ahmet Cömert kardeşimiz sordu: “Hocam, bizim Beykoz’daki çok uzun ve heybetli makamın Hz. YUŞA’ya ait olduğu söylenmektedir. Bu denli büyük olması ve İstanbul’da bulunması mümkün ve münasip midir?”

    Ahmet Akgül Hocamız:

    Doğal ortamların ve coğrafi durumların giderek bozulması, sosyal ve ekonomik sıkıntıların artması ve yaşam şartlarının zorlaşması sonucu insan neslinde, zamanla fiziki yönden kısmi bir küçülme görülmesi mümkün ve muhtemel ise de, bunun çok aşırı ve ihtimal dışı boyutlarda olması pek makul ve münasip düşmemektedir. Çünkü öyle 17-18 metre uzunluğunda 4-5 metre genişliğinde bir insan yaşadığına, ne fosiller de ne tarihi eserlerde rastlanmış değildir. Peki Hz. Musa Döneminde ve Mısır Filistin bölgesinde yaşayan Hz. Yuşa İstanbul’a nasıl gelmiştir? Doğu Roma (Bizans-Konstantin) Kralları, Batı Roma’ya (Vatikan’a) üstünlük sağlamak ve Hristiyan dünyasının fiili merkezi ve hamisi olduklarını ispatlamak için, Ortadoğu’daki Nebi ve Aziz kemiklerini ve Hz. Musa’nın emanetlerinin saklandığı sandık gibi kutsal objeleri yerlerinden alıp Konstantin’e getirmişlerdir. İşte bunlardan birisi de Yuşa Nebi'nin kemikleridir. Onun Kabri Filistin’de Efrahim Dağı eteklerindeki Eriha karyesinde iken çıkarılıp İstanbul’a nakledilmiştir.

    Yuşa Peygamberin, Hz. Yusuf (a.s) neslinden olup, Hz. Musa döneminde “fetası (genç yol arkadaşı) ile birlikte iki denizin birleştiği yere" kadar yaptıkları tarihi ve gizemli yolculukları ve burada Hızır (a.s) ile buluşmaları Kur’an-ı Kerim'de Kehf Suresi'nin 60-65. ayetlerinde anlatılan mübarek kişi olduğu bildirilir. Burada, Hz. Musa'nın yanındaki genç adamın Hz. Yuşa olduğu bazı rivayetlerde haber verilmektedir. Hz. Yuşa'nın kemiklerinin Beykoz Yuşa Tepesi'nde gömülüp çevrildiği, Beşiktaş'ta türbesi bulunan Kanuni Sultan Süleyman'ın sütkardeşi evliyaullahtanYahya Efendi'nin (1494-1570) manevi keşfi ile tespit edildiği söylenir. Bazı tefsirlerde Yuşa (a.s)'nın Musa (a.s)'nın vefatından sonra peygamber olarak görevlendirildiği, Hz. Musa'nın yeğeni ve yardımcısı olduğu, Hristiyanların ve Yahudilerin ona Yeşu dedikleri nakledilir. Buna göre Yeşu (Yuşa) Beni İsrail'e gönderilen dört büyük peygamberden biridir. 

    Hz Yuşa’nın birçok mucizesi nakledilir: Şeri'a ırmağını ayakları ıslanmadan geçmiştir, Geboan savaşında günü uzatıp Güneş'in batışını ertelemiştir, Eriha surlarını bakışıyla yıkıp devirmiştir. AMALİKA kâfirleriyle ve yerli kavimlerle uzun süre harp ederek, Filistin, Ürdün ve Şam topraklarını ele geçirmiştir. Yuşa Peygamber, Hz. Musa’nın, HIZIR Aleyhisselam’la tuzlu balığın METAFİZİK İSTİHBARAT ÂLEMİNDE remz/işaret olarak kullanıldığı İKİ DENİZİN buluştuğu yerdeki görüşmesinde yanlarında idi.

    Evet Bizans (Kostantin) Kralları Ortadoğu’daki, Hz. Musa’nın tabutu (Kutsal emanet sandığı) dâhil tüm manevi objeleri İstanbul’a getirip Ayasofya mahzenlerinde muhafaza etmektelerdi. Ancak 1203 senesinde İstanbul Latin (Batı Roma) işgaline girince -ki bu saldırgan ve yağmacı askerlerin elebaşları, Yahudi güdümlü Tapınak Şövalyelerinintemelini teşkil etmektedir- bu talanı önceden haber alan Bizans Kralı ve adamları, Hz. Yuşa’nın mezarını ve kutsal sandığı kaçırıp şimdi Beykoz’daki tepeye gömlemiş ve asıl yerleri belli olmasın diye de öyle çok uzun ve geniş bir alanı çevirmiş olabilir. Bu işgali gerçekleştiren Latin Kralının mezarının halâ Ayasofya’nın altında olduğu bilinmektedir. Bu işgal ve talan sırasında Bizans Kralı ve yakınları İznik’e göç etmişler ve orada küçük Ayasofya’yı inşa etmişlerdir. Hatta ta o dönemlerde, bu tür saldırı ve tahribatlardan kutsal emanetleri korumak-kaçırmak üzere Haliç ve Boğazın altından şehrin iki yakasını birleştiren deniz dibi tüneller kazıldığı rivayet edilmektedir.

    Hem Topkapı’daki kutsal emanetlerin, hem de Hz. Musa’ya ait Tabut (sandık emanetinin) Hz. Mehdi Aleyhisselam’a teslim edileceği konusu da pek çok kaynakta haber verilmektedir!

    Bakara: 248: “Peygamberleri, onlara (şöyle) dedi: “Onun hükümdarlığının belgesi, size Tabut’un gelmesi (olacaktır ki) onda Rabbinizden ‘bir güven duygusu ve huzur’ ile Musa ailesinden ve Harun ailesinden artakalanlar var; onu melekler taşır. Eğer inanmışlarsanız bunda şüphesiz sizin için bir delil vardır.” ayetinde geçen “tahmilihül Melaiketü” “Onu Melekler yüklenip (kucağında ve göbek hizasında) taşır” ibaresine uygun olarak Ayasofya’nın kubbesinde kanatlı meleklerin tam altında ve Ayasofya’nın ortasında bulunan ve göbek taşını andıran mermerin, bu bahsedilen kutsal tabutun gizlendiği yere bir işaret olduğu söylenmektedir. Bu Kutsal sandığın (Tabut’un) Babil Kralı Buhtunnasr’ın Kudüs’ü işgal edip Beni İsrail’i dağıttığı “Nitekim (ikiden) ilk vaid geldiği zaman, güç ve şiddet sahibi kullarımızı üzerinize gönderdik de (sizi) evlerin aralarına kadar girip araştırdılar. Bu yerine getirilmesi gereken bir sözdü.” (İsra: 5) ayetinde haber verilen) tarihlerde kaybolduğu veya Yahudi hahamlarca kaçırılıp saklandığı bilinmektedir. Kur’an-ı Kerim’de ve Kehf Suresi'nde anlatılan Zülkarneyn hadisesinin de:

    “Sana (Ey Muhammed,) Zu'l-Karneyn hakkında sorarlar. De ki: 'Size, ondan 'öğüt ve hatırlatma olarak' (bazı bilgiler) vereceğim.” (Kehf:83) “Ki onlar, Beni zikretme (konusun)da gözleri bir perde içindeydi. (Kur'an'ı) dinlemeye katlanamazlardı.” (Kehf:101) ayetlerinde olduğu gibi, gelecekte, yani önümüzdeki süreçte ve Hz. Mehdi Döneminde yaşanacağı kanaati de akla uygun düşmektedir. Çünkü Kur’an’da ve diğer Kutsal Kitaplarda “gelecekte vuku bulacak bazı olayların geçmişte yaşanmış gibi hikâye edilmesi,” belki de bir şifreleme tekniğidir.

    Hz. Nuh’un kavmine: “(Baktığınız ve şahit olduğunuz halde) halâ görüp (inanmıyor musunuz) ki, Allah yedi (kat) göğü birbiriyle (nasıl) bir uyum (irtibat ve mutabakat) içinde yaratmıştır! (Nuh suresi 15.ayet) ayetindeki “Bakıp görmüyor musunuz?” sorusu, o çağlarda bile gökleri seyredecek özel teleskop gibi yüksek teknolojilerin varlığına bir işarettir. Çünkü Kur’an’ın başka birçok ayetinde “Görmüyor musunuz?” sorusunu “Fark edip anlamıyor musunuz?” anlamında sadece Cenab-ı Hak buyurduğu halde, bu ayette bizzat Hz. Nuh (A.S) kendi kavmine bu soruyu yöneltmektedir. Ve zaten azgın dalgalara ve tufan şartlarına dayanacak sağlam bir gemi yapması da, üstün bir teknolojiye sahip olduklarının ayrı bir göstergesidir.

    Burada bir hatırlatma yapmamız gerekmektedir: Kur’an’da Hz. Musa’nın Tabut-Kutsal emanetine ve Zülkarneyn hadisesine yer verilmesi elbette önemlidir, bazı konulara dikkatimiz çekilmektedir. Ancak bunlar “Muteşabihat” cinsinden ayetlerdir. Biz mü’minler birinci derece “Muhakemat=anlamı açık ve kesin” hükümlerle mükellefizdir. Asli görev ve mesuliyetlerimizi bırakıp bu müteşabih haberlerle fazlaca meşguliyet gereksizdir. Çünkü Al-i İmran: 7. ayetinde “Kalplerinde kayma olanların, fitne çıkarmak ve uydurma yorumlar yapıp (halka bilgiçlik taslamak) üzere, muhakemat emirleri bırakıp, müteşabihat ayetleriyle uğraşacakları” bildirilip mü’minler ikaz edilmektedir.

    Bir Deli’nin son dilekçesi!

    Nevzat Gündüz Ağabeyimiz sordu: “Hocam, hemen her yerde, aklını yitirmiş deliler ve divaneler içinde Veli- ermiş kimseler olduğu söylenmektedir. Bunlara ne derece itibar edilir?”

    Ahmet Hocamız: Cenabı Hak bazen, bir kısım hikmetli hakikatleri “akil-mükellef” kimseler söylese, itikadi ve itibari sorunlara ve sorumluluklara yol açacağından, böyle birtakım mecnun-deli kullarının diliyle bazı ibretli öğütleri bizlere haber verdirebilir ve bunun tarih boyunca pek çok örnekleri görülmektedir.

        

    Şiir:

          

    Bu hasretmiş muhabbetin, peşin haşin bedeli

    Hangi kalpte zerre şirk var; Dostu görmez, perdeli

    Kimi mecnun kimi meczup, deyip güler geçerler

    Bin kâfirden münafıktan, bence yeğdir bir deli!

          

    Herkes hayal dünyasında, boş hedefe yol yapar

    Senaryoyu kendi yazar, filim çeker rol yapar

    Hep cinlerle perilerle, maç oynarız tek kale

    Her takımın kaptanı; bir delidir, gol yapar!

          

    Hz. Peygamber Efendimiz (SAV): “Şam ehline sövmeyin, zira içinde “Ebdal”lar vardır.”[1] buyurmaktadır. Ebdal: Kalbinden dünyayı bırakıp Mevla’ya bağlanmış ve adı divaneye çıkmış Allah dostlarıdır. Türkçemizde yanlışlıkla “aptal” olarak kullanılır. (Bunların Kutup-yediler ve kırklardan sonraki “70”ler arasında oldukları kanaati vardır.) Not: Fırat-Murat Irmağı'nın güneyinden Ürdün vadisine kadar olan bölge “ŞAM” toprağı sayılmıştır.

                        

       NAZ VE NİYAZ!

          

    Gariplik büktü boynumdan

    Rabbim kimsesiz kalmışım…!

    Sevdiğim söktü koynumdan

    Mevlam sahipsiz kalmışım…!

        

    Selam verip soranım yok

    Şefkat ile saranım yok

    Dertsiz geçen bir anım yok

    Ey dost, çaresiz kalmışım…!

        

    Aklım döndü pervaneye

    Gönül yurdum meyhaneye

    Adım çıktı divaneye

    Mevlam sahipsiz kalmışım…!

        

    ……………….

        

    Ahmet Akgül Hocamız devamla şunları aktarmıştı:

    Geçenlerde üstadının vefatı nedeniyle taziye ziyaretine gittiğim “Hakka teslim ve tevekküllü ama halka küsülü” olduğunu fark ettiğim, doksanına dayanmış Hacı Kaya Efendi, 1965 yılında vefat eden bir “deli”nin son dilekçe gibi, birtakım temennilerini ve ruh halini içeren kayıtları bana gösterdi. Oldukça etkilenmiştim. Aklımda kaldığı ve hissiyatıma yansıdığı şekliyle kardeşlerime arz etmek isterim:

    “Ben dünya kürresi, Türkiye karyesi ve Urfa köyünden, El-Aziz Tımarhanesi (Akıl ve Ruh Sağlığı Hastanesi) sakinlerinden; ismi önemsiz, cismi değersiz, çaresiz ve kimsesiz bir abdi acizin, ahir deminde misafiri Azrail’i beklerken, Başhekimlik üzerinden Hâkimler Hâkimi'nin dergahı Uluhiyetine son arzuhalimdir:

    Ben ğam (dertlilik) deryasında, fakirlik ve gariplik vatanında, horluk ve rezillik kaftanında PADİŞAH yapılmışım... Meyvalardan dağdağana, çalgılardan ney-kemana kapılmışım… Benim yatağım akasya dikeninden, yorganım kirpi derisinden farksızdır. Kalbim Ayizman’ın (Hitlerin işkenceci Nazi Komutanı) fırını, ve sahranın çöl fırtınasıdır.

    Ruhum aşık-ı Hüda Mahbubperesttir, lakin aklım kaderin cilvesi ve talihin sillesiyle gurestir (gelgittir). Bana gelen derdü gamın kilosu beleştir. Nerde bir güzel varsa bana karşı keleştir (yüz vermez, cesaretlidir), bütün yiğitler de bana hep ters ve terestir. Aylar geçti, tek temizliğim, gözyaşıyla ve kara toprakla aldığım teyemmüm abdesttir. Yani, içtiğimiz kezzap suyu, mezemiz ise ateştir.

    Ol Resul-i Zişan ve Sultanı dücihan: “Cenab-ı Allah’ın insanları dünya, dünyayı ise insanlar için yarattığını; Ruhları vücut için, vücutları ise ruhlar için yarattığını; erkekleri kadınlar; kadınları erkekler için yarattığını; cenneti mü’min kullar, mü’min kulları da cennet için yarattığını; cehennemi inkârcılar ve münafıklar, inkârcıları ve münafıkları da cehennem için yarattığını” hadisleriyle haber vermiştir. Peki acaba benim gibi meczup divaneleri ne maksatla halk etmiştir? Bilen babayiğit, meydana çıkıp söylesin… Allah sana iman verdi, sen tuğyan edersin; O in’am etti, sen küfran (nankörlük) edersin; O ikram etti, sen inkar edersin; O ihsan etti, sen isyan edersin; bir de kalkıp bana deli divane diye bühtan edersin!..

    Bu söylediklerimin hepsi ruhumun içinde cenk etmektedir. Eğer dilekçemin cevabı gelirse bu manevralar sona erecektir. Şimdi adresimi arz ediyorum: Kur’an’ı geldiği yere, yine Kur’an’ı getiren geri taşısın. Madem ki ahkâmı ve ahlakı kalmadı, Kur’an’ın kağıdı ve yazısı neye yarasın?! Ta ki Hz. Muhammed Mehdi (A.S) gelince yeniden okunup yaşansın.!

    Ey zerrelerden kürrelere, yerlerden göklere bütün alemlerin Rabbi!.. Ey cemadi, nebati, hayvani, insani, ruhani ve nurani her şeyin ve herkesin yegane sahibi!... Ey iman ve şuur ehli kalplerin en yüce habibi!.. Ey dertli bedenlerin kederli gönüllerin ve yaralı yüreklerin tabibi!. Ben biçare kulun ki; garipler garibi, hüzünlerin esiri, zulümlerin muzdaribi, öksüz, yetim ve sahipsiz bir tımarhane delisi… Ama kutsi muhabbet ve hasretinin divanesi!... Herkesi ve her şeyimi elimden aldın, ama sana sığındım, aşkına sarıldım, yegane Sen kaldın!. Yurdumdan yuvamdan, evimden barkımdan ayırdın, gurbete ve hasrete saldın, ama onları ararken Sana ulaştım, sevdana daldım! Böylece fani ve hayali görüntülerden kurtarıp hakiki tecelline mazhar kıldın.

    Yüceler Yücesi Rabbim, Efendim!

    Hak'tan saparak ve haddimi aşarak, hâşâ Senden, Burak bineği, Cebrail seyisi, Sidretül Münteha menzili, cümle mahlûkatın en şereflisi, Rahman'ın en mükemmel tecelli ve temsilcisi… Kâinatın fahri ebedisi, Ahir zaman Nebisi ve Mehdisi, Levhi Mahfuz'un (Kader projesinin) tercümanı ve tebliğcisi, Efendiler Efendisi Hz. Muhammed sallallahu aleyhi vesellem’in Mahbubiyet'ini mi istedim?.. Hanif Dinin üstadı ve nice Nebi'lerin atası Hz. İbrahim’in Haliliyet'ini, Hz. Süleyman’ın saltanat ve servetini Hz. Musa’nınCeladet ve cesaretini, Hz. İsa’nın ruhaniyetini mi istedim?.. Hz. Ebu Bekir Sıddık’ın yüksek fazilet ve kurbiyyetini, Hz. Ömer-ül Faruk’un dirayet ve teslimiyetini, Hz. Osman-ı Zinnureyn'in asalet ve sehavetini, Hz. Aliyyül Murtaza’nın ilim ve velayetini mi istedim? Senden mülkü hâkimiyet, şanü şöhret, malü servet mi talep ettim? Senden vücuduma sıhhat ve afiyet, aklıma ziya ve selamet, hayatıma huzur ve istikamet dilendimse, bunlar için de bin kere tevbe ettim! Çünkü Şeriatın iptal, tarikatın ihmal, hakikatın ihlal ve mü’minlerin iğfal edildiği bir zillet ve rezalet döneminde, bana akıl ve mükellefiyet verseydin, bu sadece benim mesuliyet ve mahzuniyetimi ziyadeleştirecekti!

    Sultanım Efendim:

    Ben Senden sadece Seni istedim; pahası elbet böyle yüksektir ve tüm sevdiklerimi ve sahiplendiklerimi uğruna feda etmektir. Rabbim, elbet vardır hikmeti ki, bu kuluna böyle zillet ve zahmet çektirirsin. Ben hâşâ itiraz değil, naz ederim ama, umarım Sen niyaz kabul edersin. Aile efradımı, akl-ı iz'anımı alıp beni hicrana saldın. Ama yine de şükür; ya akıllı kalıp ama hain ve hilekâr olaydım… Ya varlıklı kalıp ama zalim ve sahtekâr olaydım… Ya âlim ve saygın kalıp ama gafil ve riyakâr olaydım… Ya arkalı etraflı kalıp ama azgın ve zulümkâr olaydım… Ya sağlıklı sefalı kalıp ama, sapıtmış, ahlaksız ve vicdansız olaydım!..

    Derdü bela ki, sabredenlerin vesile-i miracıdır. Müminler kalbimin tacı, mücrimler rahmetin muhtacı, münkirler hikmetin icabı, sadık ve aşık ehli cehd adaletin ilacıdır. Velâkin bu münafık hain ve zalimler ise çıbanbaşıdır, akrep gibi sancıdır; şerefli insana, helali dışında bütün kadınlar kızlar ana-bacıdır.

    Ey Rabbim, Efendim!

    Malum-u âliniz ve zaten yüce takdirinizdir ki; ne özenli-bezekli elbiselerle gezdiğim bayramlarım oldu… Ne onurlu ve huzurlu seyahatlerim ve seyranlarım oldu… Ne etrafımda hizmet ve rağbet gösteren dostlarım ve hayranlarım oldu!.. Lezzet ne imiş, izzet ne imiş ve fazilet ne imiş tatmadım; ama şikâyet şekavettir; bütün bu fani ve fena nimetlerin asıl sahibi olan Padişahlar Padişahını buldum… Beni yoktan var ettin, iman ve hidayet buyurup varlığından haberdar ettin, ama aklımı alıp kulunu bi-karar ettin, Sana sonsuz şükürler olsun!.. Şimdi son dileğim beni yanına al ve bir daha huzurundan ve sonsuz nurundan ayırma, ne olursun! Umarım bu dilekçeyi yazdım diye bana darılmazsın; çünkü zaten Zatından gayrıya yalvarıp yakarmanın ŞİRK olduğunu buyurdun!”

    Çifte Standart Örnekleri!

    Ali Çağıl Ağabeyimiz sordu: “Hocam, münafıklığın en yaygın şeklinin “çifte standart” uygulamak olduğunu bir kaç kere hatırlattınız. Bunu biraz açar mısınız?

    Ahmet Akgül Hocamız:

    “Aynı ortamda ve aynı işe (çalışmaya) aynı ücretin ödenmesi; aynı şartlarda işlenen benzer suçlara aynı cezanın verilmesi” hukuk ve adaletin temel kurallarından olduğu gibi “Aynı kategoride değerlendirilen insanların davranışlarını ve sonuçlarını da aynı terazide tartmak ve aynı kriterlerle yaklaşmak lazımdır ve bu insaftır.” Ancak birilerini masum ve makbul göstermek için farklı tavır almak, işine gelmediklerini kötülemek ve gözden düşürmek içinde kendince kusurlu yanlarını öne çıkarmak, “çifte standart”tır ve tabi münafıklık ve vicdansızlıktır. Örneğin şanlı Çanakkale şehitlerini ve gazilerini hürmetle anarken, kasıtlı olarak Anafartalar Mücadelesini görmezden gelmek, elbette bir garazdır ve ruhi bir marazdır:

        

    Hakiki ve samimi İslam rehberleri yerine, Bel’am tipli vaizler geçince:

    “Yuvadan kaçırdılar, ol Zümrüd-ü Anka’yı

    Yerine geçirdiler, şol kuzgun-u kargayı

    Bunlara bakan insan, İslam’dan ürker oldu

    Muhsinler makamında, görünce maskarayı”

        

    Çanakkale istismarcılarının, nedense hiç hatırlamadığı hakikate gelince:

    “Çanakkale deyince, Yarbay Mustafa Kemal

    Hatırlanır Conkbayır, sonra Anafartalar…

    Mehmetçik; dilde Kur’an, meleklerle hasbihal

    Şehit beden toprakta, ruhlar Arafat’talar!...”

        

    Ve yine, devlet bursuyla ve özel iltimasla üniversite okusun ve ülkeye faydası dokunsun diye Fransa-Paris’e gönderildiği halde, orada kumar gibi kötü alışkanlıklara ve “nerde akşam orda sabah” başıboş bir bohem hayatına bulaşan ve okulu bitirmeden eliboş yurda dönmek zorunda kalan, ama buna rağmen sonradan gençliğin şuurlanmasında önemli bir öncülük rolü oynayan şahsiyetlerin zaafiyetlerine bile bin türlü mazeret ve keramet uyduran İslamcı ve edebiyatçı takımı, buna karşılık; Masonik tabakanın kasıtlı ve planlı engelleme çabalarını aşıp, beyninin ve bileğinin hakkıyla Almanya’ya giden, Aachen Üniversitesi profesörlerine yeni projeler öğretip orjinal makina ve motor keşifleri üreten, Türkiye’ye dönünce, dünyayı avucuna alan süper şeytanilerle mücadeleye girişen Zatın en makul ve masum davranışlarına bile haset ve hakaret damarıyla yaklaşıyorsa, bu onların seviye ve samimiyetini yansıtmaktadır. Elbette her insan farklı bir fıtrattadır, ayrı bir maksatla yaratılmıştır, mü’min ise sevapları hatırlanıp hataları Allah’a ısmarlanmalıdır; ancak bizim itirazımız, bazılarının çifte standardına ve marazlı nankörlük damarlarınadır.

    Siyonizm güdümlü Haçlı Batı'nın, sözde insan hakları ve özgürlük-demokrasi tamtamları ile Güney Doğumuzu bizden ayırıp özerk Kürdistan’ı kurma çabalarına karşın, Rahmetli Erbakan Hocamızın Milli cesaret ve metanetiyle ve kahraman ordumuzun üstün yetenekleriyle başarılan 1974 Barış Harekâtı sayesinde huzura kavuşan KKTC’yi tekrar Rumlarla birleştirme ve Kıbrıs’ı İsrail’in arka bahçesine çevirme girişimleri de tam bir çifte standarttır; AKP iktidarının bu tezgâha taşeronluk yapması ise açık bir işbirlikçilik ayıbıdır. Bunun gibi, geçen yıllar yaşadığımız ve vahşi kapitalizmin bir nevi köleleştirdiği insanları, nasıl toplu imhasına ve iflasına şahitlik yaptığımız Soma faciası nedeniyle, 750 liracık asgari ücrete mahkûm ve masum işçileri suçlayıp-karalayıp; Ama 750 Bin Dolarlık rüşvet saat takan bakanları ve iktidarı aklamaya çalışanlar da böyle çirkef kafalı ve çifte standartçıdır.

    Bunun gibi tarihleri toplu katliam ve soykırımlarla kirlenen Batının (Avrupa ve Amerika’nın) ikide bir Ermeni Meselesi yüzünden Türkiye’yi suçlaması da tam bir çifte standarttır. Oysa Ermeniler, kendilerinin ve İttihat ve Terakki içindeki Yahudilerin kışkırtmasıyla 1914-1918 arası ayaklanıp tam 854 bin Müslüman vatandaşımızı hıyanetle katletmiş, mecburi tedbirler sonucu Ermenilerden ise sadece 270 bin insan etkisiz kılınmıştır. BM 1920’lerde: “Türkiye’den farklı ülkelere göç eden Ermenilerin 870 bin, İstanbul ve Anadolu’da asli kimlikleri ile kalanların 260 bin, İslam dinine girenlerin ise yaklaşık 100 bin kadar (toplam: bir milyon ikiyüz bin) olduğu yönünde resmi raporlar hazırladığı halde bunların hala “1,5 milyon Ermeni’nin katledildiği” iddiaları yalandır, şeytani amaçlıdır ve çifte standartlıdır.

        

    DOSTA YALVARIŞ

        

    Ya Rab her şeyin güzel, elbet her kulun özel

    Ama zikrinden başka, lezzet alamıyorum!

    Her takdirin mükemmel, tayin taksimin Ezel

    Sensiz per perişanım, huzur bulamıyorum!

        

    Bırakma beni bana, bir an bile baş başa

    Çün nefsim azgınlaşıp, kalbim dönüşür taşa

    Hiç Senden gayrı Ma’bud, maksut olur mu haşa

    Kur’an’sız kararsızım, nura dalamıyorum!

          

    Ey dost, halim nicolur, mağfiretin olmazsa

    Hayatım zahmet olur, bol rahmetin olmazsa

    “Fedakârlık ahmaklık, menfaatin olmazsa!”

    Diyen vicdansız gibi, boşa salamıyorum!

        

    Beden dedikleri ki, fani bir can kafesi

    Dünyada baki kalmak, ahmakların hevesi

    Hepsi gölge hayalmiş, Hak'tan gayrı kâffesi

    Can mal gidecek diye, saç baş yolamıyorum!

        

    Her yerde benimlesin, her halimde hazırsın

    Her şeyi halk edensin, her zerreye nazırsın

    Zalime fırsat verip, sonra kökün kazırsın

    Bunlar “süper gü甠diye, korku dolamıyorum!

        

    Hak'tan batıla kayan, hakikaten kaçıktı

    Küffara mert ve şedit, dosta kalbim açıktı

    Rabbim veli edindim, adım deliye çıktı

    Zulüm haksızlık görsem, sessiz kalamıyorum!

        

    Gurur kibir sanırlar, oysa İslami onur

    Minnet etmem kimseye, o şirk yerine konur

    Yalan ve riya ile, kalpte kalır mı o nur

    Makam menfaat için, ayak yalamıyorum!

        

    Çamurdan demir olmaz, hamdır mayasız adam

    Gavura kiralanan, kancık kimyasız adam

    Hak sevdadan ne anlar, dertsiz davasız adam

    Kınamayın dostlar her, telden çalamıyorum!

        

     

    Ezel: Öncesi olmayan Allah’ın değişmez sünneti

    Ma’bud: İbadet edilen Allah c.c

    Maksut: Rızası aranan Allah c.c

    Kâffesi: Hepsi, tamamı

    Nazır: Her şeyi her an görüp gözeten Allah

    Mayasız: Aslı ve ahlakı bozuk

    Kaçık: Akılsız, anlayışsız

    Kancık: Hain ve dönek

     

     


    [1] Celaleddin Suyuti Camius-Sağir C.6.Fazilet Kitabı 9790 nolu hadis






























    Bu Haber 761 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS