• Aziz ERBAKAN Hocamızın Mekke'nin Fethi Konulu O Muazzam Konuşmaları

    Aziz ERBAKAN Hocamızın Mekke'nin Fethi Konulu O Muazzam Konuşmaları

    31 Aralık 2017

     
    | Devamı



    Aziz ERBAKAN Hocamızın Mekke'nin Fethi Konulu O Muazzam Konuşmaları
    (20 DK'lık):




    Erbakan Hocamız Mekke'nin Fethini Kısaca Anlatıyorlar!..





    Gençlerimizin Açısı Düzgün Olmalı


    İnanç tecezzi (ayırma, bölünme, parçalama) kabul etmez! İnancınızın dosdoğru inanç olması lazım. Yanlış açı kabul etmez. Çelişki kabul etmez. Bu sebepten dolayı yalan yanlış inançlarla hareket edecek olursak milletimizin istediği, özlediği evlatlar olmak, ecdadımıza layık olmak imkânını bulamayız.

    AGD’nin yaptığı hayırlı hizmetlerden birisi de gençlerimizi doğru inanca sahip olacak gençler olarak yetiştirmesidir. Bunları biz biliyorsunuz füzeler ve açılar ile tarif ediyoruz. İki tane füze alınız, bu iki tane füzeyi ateşleyiniz. Bir bakıyorsunuz biri Ay’a gidiyor, biri Merih’e gidiyor. Baktığınız zaman bunlar birbirleriyle aynı. Ne oluyor da biri Ay’a, diğeri Merih’e gidiyor. İncelediğimiz zaman bakıyoruz ki, meğer bunlar yerleştirilirken birisi tam doksan derece dik dururken öbürü yarım derece fark ediyor. Bu yarım derecelik dururkenki fark, hava şartlarında uzaya çıktığı zaman yavaş yavaş birini Ay’a, birisini Merih’e götürüyor.

    Ne demek istiyorum biliyor musunuz?

    İnanç tecezzi (ayırma, bölünme, parçalama) kabul etmez! 
    İnancınızın dosdoğru inanç olması lazım. Yanlış açı kabul etmez. Çelişki kabul etmez. Bu sebepten dolayı yalan yanlış inançlarla hareket edecek olursak milletimizin istediği, özlediği evlatlar olmak, ecdadımıza layık olmak imkânını bulamayız.

    Ya ne olacak?..

    İnancımız tam ve sapasağlam olacak. Açılarımız düzgün olacak. Ufak bir açı farkı, önemsemezsiniz, fakat uzaya açıldığı zaman Ay’a gideceğine füzenin Merih’e gitmesine sebep olur. Bu sebepten dolayıdır ki, evlatlarımızın inançlarında açı hatası olmaması lazım. Hepsinin gerçek manada Millî Görüş’e sahip olmasını temin etmek için yapılan çalışmalar elbette çalışmaların en kıymetlisidir.

    İşte bütün bu faaliyetlerinden dolayı AGD, Türkiye’mizin en kıymetli varlığıdır. Faaliyetleriyle sevinmeliyiz, iftihar etmeliyiz. Ülkemize yaptığı hizmetlerden dolayı kendilerini tebrik ediyoruz. Bütün Türkiye sathında yapılan Mekke’nin fethinin kutlanması da işte bu saydığımız çerçevenin içinde atılmış adımlardan bir tanesidir.

    SECDEDEKİ İZZET

    Bakınız sonradan Müslüman olan John Davenport, Müslüman oluşunu nasıl anlatıyor:

    “Ben bir tarihçiydim. Her şeyi incelediğim gibi İslam’ı da inceledim ve bu arada Hz. Muhammed’i de (s.a.v) inceledim ve bu incelemeye ilmî bir şekilde başladım. Daha çocukluk döneminden baktım, hakikaten tertemiz ne güzel bir çocuk…

    Gençlik döneminde herkesin El-Emîn dediği, itimat ettiği, dürüst, en güzel ahlâka sahip bir insan…

    Daha sonra vahiy geldikten sonraki faaliyetlerine baktım, çeşitli muharebelerdeki davranışlarına baktım… baktım… baktım… 
    Bunların hepsi en büyük insanın yapacağı şeylerdir dedim ama bir türlü Hak Peygamber’dir diyemedim. …

    Ama ne zamanki Mekke’nin fethini incelemeye başladım… O zaman iş değişti.

    Çünkü Efendimiz (s.a.v.) Mekke’nin fethinden sonra; Mekke’ye girerken, devesinin üzerinde secde ederek girdi. Cenab-ı Allah’a şükrederek, hamd ederek girdi.

    Herkes tir tir titrerken; hayatı boyunca kendilerinden en büyük zulümleri gördüğü insanların hepsi teslim olmuş, en büyük zafer kazanılmış, o insanlara en büyük intikam, hatta adalet ile cezalarını verebilecek her türlü imkâna sahip…

    Onların hepsini; hatta amcasının ciğerini çiğneyen insanı bile affedecek kadar muazzam bir olayı gördüğüm zaman titremeye başladım.” diyor.

    Ve bütün bu olaylardan sonra “Şimdi ne yapacak acaba, bu en büyük zaferden sonra” dediğim zaman; yine Medine-i Münevvere’deki iki odalı evine döndü… Yine arpa ekmeği… Yine hasır üzerinde yaşamaya başladı…

    Diğer özelliklerinin hepsi onu kıymetli bir insan yapabilir ama; bu en büyük zaferden sonra yine aynı sade hayatına devam edebilmek, ancak Allah’ın (c.c.) Hak Peygamberi’nin yapabileceği bir iştir dedim ve koştum secdeye kapandım ve Müslüman oldum.” diyor…

    DUA EDİYORUZ

    Ya Rabbi sen bizi Mekke’nin fethinden alınacak dersleri alan kullarından eyle.

    Gelecek sene Mekke’nin fethini kutlarken İslam âleminin sıkıntılardan kurtulduğunu, Millî Görüş’ün Türkiye’de iktidara geldiğini, yaşanabilir Türkiye’nin kurulduğunu, yeniden büyük Türkiye’nin kurulduğunu ve zulüm dünyası yerine yeni bir saadet dünyası kurulduğunu göster.

    Zafer inananlarındır ve zafer yakındır.

    El akibetü lil müttekın.

    MEKKE’NİN FETHİNDEN ALACAĞIMIZ DERSLER

    Mekke’nin fethi, tarihin en mühim olaylarından birisi. Alınacak sonsuz dersler var. Bunu kutlamak, bunu öğrenmek başlı başına bir ders, başlı başına bir olay.

    Önce Mekke’nin fethinin özelliği nedir?

    Kumandanı Allah’ın sevgilisi. 
    Askerleri eshab-ı kiram.
    Benim eshabım gökteki yıldızlara benzer, hangisinin yolunu takip ederseniz saadet bulursunuz buyuruyor Efendimiz aleyhisselatü vesselam.

    Benim eshabım Ben-i İsrail’in peygamberleri gibidir buyuruyor, Efendimiz aleyhisselatü vesselam.

    İşte askerleri, o eshabdan müteşekkil olan bir ordu.

    Gelmiş, silah kullanmadan, Mekke’yi fethetmiş.

    Bu ne büyük bir olaydır ya Rabbim. Çünkü Müslümanların Mekke’de çektikleri zulmü, acıları, müşrikler tarafından yıllarca yapılan her türlü insanlık dışı muameleyi bir düşününüz. Hicret mecburiyeti hasıl olmuş, ve fakat arkasından Cenab-ı Allah Mekke’nin fethini nasip etmiş; aman ya Rabbim. Bu ne müthiş bir olaydır. Tarihin ne eşsiz, parlak bir sayfasıdır.

    Fethi incelediğimiz zaman alınacak sonsuz dersler vardır.
    Önce bir defa alınacak ilk ders, Efendimiz’in (s.a.v.) muhteşem tevazuudur.

    Allah’ın sevgilisi, peygamberlerin sultanına yakışan bir davranış.
    Mekke’ye girerken, Mekke teslim olmuş, devesinin üzerinde secdeye kapanmış olarak giriyor. Aman ya Rabbi. Bu ne tevazu…
    Tarihi inceleyiniz. Buna benzer fetihlerde bir sürü basit insanlar kahramanlar gibi görülmemiş merasimler düzenlemişlerdir.
    Bunların hiçbirisine itibar etmemiş, Çünkü büyüklük kendisinde.
    Kendisi büyüklüğü tarif için yetiyor zaten. Devesinin üzerinde secdeyle Mekke’ye girmiştir.

    Yıllarca kendisine zulmeden insanların hepsini affetmiş ve hepsine insan hakları tanımış. Böylece insanlığa yol göstermiş, çığır açmış, en büyük devrimi yapmış.

    Nedir herkese tanıdığı insan hakkı? Beş temel insan hakkı.

    1-Yaşam hakkı, 
    2-Irz namus ve nesebin korunması hakkı, 
    3-Mülkiyetin korunması hakkı, 
    4-Aklın korunması hakkı
    5-İnanç ve ibadet hürriyetinin korunması hakkı.

    Bu beşinci insan hakkının ayrılmaz dört unsuru vardır. Bir yerde inanç hakkı vardır demek için o yerde insanların ben böyle inanıyorum demeleri lazım. Buna inanç hakkının ifade hürriyeti diyoruz. İkincisi; inancını isteyen insanlara öğretme hakkının olması lazım, buna öğrenim hürriyeti diyoruz. Üçüncüsü; aynı şekilde inanan insanlar bir araya gelerek örgüt halinde inançlarının yolunda elbirliğiyle çalışabilme hakkına sahiptirler, buna da örgütlenme hakkıdır diyoruz. Dördüncüsü ise inandığı gibi yaşamak, yani ibadet etmek hakkıdır, bu da insanların en doğal hakkıdır.

    Bir ülkede bu haklardan herhangi bir tanesi noksan olduğunda o ülkede inanç hürriyetinin varlığından bahsedilemez.

    Bu hakların hepsi Mekke’nin fethinde örnek olarak verilmiş ve ondan sonraki bütün fetihlere ve insanlığa en canlı, mühim ders verilmiştir.

     

       ___________ &&& ____________
       ___________ &&& ____________


     FETİH SURESİNİN HİKMET VE İŞARETLERİ

    Fetih suresi Hicretin 6. Yılında müşriklerle yapılan meşhur Hudeybiye Barışı arkasından Medine’de inmiştir.

    Bu mübarek sure:

    A) Cenabı Allah’ın (c.c), Hz. Peygamberin (sav) şahsında; mümin ve mücahit kullarına mutlak fetih (galibiyet ve hâkimiyet) vaadini ve bu müjdelere kesin inanmamız gerektiğini ifade ve ikaz buyurmaktadır.

    B) Bu sure, sahabenin (r.a) ve her asırdaki müminlerin cihat, teşkilat ve itaatle ilgili uymaları ve uygulamaları gereken esasları ortaya koymaktadır.

    C) Fetih suresi, hem asrısaadette, hem de ondan sonraki her dönemde; uydurma bahaneler ve yalan mazeretlerle hizmete katılmayanların ve de dışarıdan müslüman ve müttaki görünüp, aslında İslam’ın zafer bulmasını ve inandığımız değerlerin iktidar olmasını hazmedemeyen haset ve hıyanet ehlinin, acı ve alçaltıcı akıbetlerini anlatmaktadır.

    D) Bu sure-i celile Resûlullah’ın gördüğü ve ashabına haber verdiği halde, bir müddet geciktiği için, bazılarının vesvese ve şüphelerle itiraza yeltendiği, Fetihle ilgili mübarek ve müjdeli rüyalarının gerçekleşeceğini ve bunun gibi her asırdaki sadakat ve istikamet ehli müminlerin, zafer ve galibiyetle ilgili manevi işaret ve beşaretler içeren sadık rüyalarının ve cihat davalarının da boşa gitmeyeceğini hatırlatmaktadır.

    E) Fetih suresi, cahili Mekke medeniyetinin ve tüm müşrik düzenlerin sonunda mutlaka yıkılacağını ve islam dininin ve adalet düzeninin bütün batıl sistemlere galip ve hâkim olacağını haber vermekte ve bu ilahi müjde ve mesaja bizzat Cenabı Allah’ı (c.c) şahit tutmaktadır.

    F) Bu mübarek ve müjdeli sure, Asrı Saadette Efendimize hizmet ve sadakat gösteren Ashabı Kiramın üstün meziyet ve mükâfatlarını beyan buyurduğu gibi, kıyamete kadar her asırdaki mürşit, müçtehit ve mücahit önderlerin yanında ve cihat yolunda sabır ve sadakat gösteren ehli imanın, yüksek değer ve derecelerine de ima ve işarette bulunmaktadır.

    Şimdi aleyhisselatü Vesselam Efendimizin: “Yemin olsun, bu gece bana öyle bir sure indirildi ki, o benim için bütün dünyadan ve içinde bulunanlardan daha sevimli (ve değerli) dir.”[1] Buyurmakla yüksek kıymet ve ehemmiyetine dikkatlerimizi çektiği bu mübarek ve müjdeli suredeki ayetlerin, deryalar misali hikmet ve işaretlerinden, aklımızın erdiği ve kalbimize geldiği kadarını arzetmeğe çalışalım.

    Bu konuya hazırlanırken itimat ve itibar edilen beş büyük tefsirle, beş ayrı meali kerimi, sahih hadisleri içeren Kütübü Sitteyi ve önemli siyer ve tarihi eserleri ve pek çok lügat ve ansiklopedileri araştırdım ve yararlandım.[2]

    Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin de tesbit ettikleri gibi; Kur’an ayetlerinin her bir asra bakan ve önemli olaylara işaret buyuran ve açık hükümleri ve hikmeti ile de çatışmayan ayrı ayrı anlamları ve farklı yorumları mutlaka olacaktır ve bu durum “De ki: Rabbimin sözleri için derya (dolusu) mürekkep olsa bir o kadar daha ilave etsek, (yinede) Rabbimin sözleri (ve ayetlerin hikmet ve işaretleri) bitmeden önce denizler tükenecektir.”[3] ayetine de uygun bulunmaktadır.

    Bismillahirrahmanirrahim

    1. Ayet: “Doğrusu Biz sana apaçık bir fetih ihsan ettik.”

    Bu ayetle, Mekke fethine zemin hazırlayan ve Efendimizin siyasi ve diplomatik bir başarısı sayılan ve ilk başta hikmeti anlaşılamadığından birçok tartışmalara ve itirazlara yol açan ve pek çok tavizler verilerek sağlanan Hudeybiye Anlaşmasına işaret buyrulduğu gibi[4] Mutlak gerçekleşeceğini kesinlikle belirtmek üzere geçmiş zaman kipi kullanılarak, Mekke Fethinin yakında geleceği ve müşrik hâkimiyetinin biteceği de ifade olunmaktadır.[5]

    Bu ayet, Resulullah’ın şahsına hitaben “Biz sana fethi mübini verdik” buyurmakla;

    a)   “Allah’ın yardımı ve zaferi gelip de...”[6] Ayetinin de bildirdiği gibi zafer ve galibiyetin Allah’ın elinde ve takdirinde olduğuna,

    b)   “Cihat eden ancak kendisi için cihat etmiş olur. Şüphesiz Allah (cc) âlemlerden müstağnidir”[7] ayetinin ifade ettiği gibi insanların Hak yolundaki cehdü gayretlerinin sadece kendi nefsi kazançları sayılacağına ve Allah’ın rahmet ve inayetine müstehak kılınacağına,

    c)   Ayette “siz” yerine “sen” zamiri kullanılarak, zaferin Efendimizin şahsına has kılınması, Cenab-ı Hakkın her asırda özel olarak seçip, feragat ve fedakârlık ehli bir cemaatin şahsi manevisi haline getirdiği zatların eliyle zafere ulaştırdığına (Bak. Talut-Calut olayında zaferin Hz. Davut eliyle verilmesi)[8] işaret buyurulmaktadır.

    Bediüzzaman Hz.leri de: “zulüm ve delalet ehlinin birleşip Siyonizm’in güdümünde bir “şahsi manevi” çıkararak İslam’a hücumları hengâmesinde, Hakikat ve cihat ehlinin de kendi içlerinden bir “şahsı manevi” etrafında kenetlenmeleri ve İslamı ona muhafaza ve müdafaa ettirmeleri gerektiğini” ikaz ve ifade eden tavsiyeleri oldukça önemlidir ve dikkate alınmalıdır.[9]

    2. Ayet: “(Bu zaferi verdik ki ) Allah (cc) senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlasın ve sana olan nimetini tamamlasın ve seni sıratı müstakime hidayet buyursun.”

    Bu ayet Hz. Peygamberimizin (sav) bir takım sıkıntı ve tasalarını gidermek ve onu teselli etmek için gönderildiği söylense de, aslında her türlü günahtan masum kılınan ve korunan, zaten Peygamber olarak bizzat hidayet rehberi yapılan Efendimizden ziyade, İbnül Arabî gibi zatlar bu müjdenin ashabı kirama ve her asırdaki ümmetinden biat, itaat ve sadakat erbabı olan ehli imana işaret ettiği kanaatini taşımaktadır.[10]

    Bu takdirde ayetin manası “Ey sağlam itikat ve samimi cihat ehli müminler! Siz Allah yolunda ve Peygamberin veya cihat emrinin yanında sabır ve sadakatle hizmet ve gayretlerinizi, Allah’ın vaadettiği galibiyet ve hâkimiyet gününe kadar sürdürürseniz, Allah da (cc) sizin günahlarınızı bağışlayacak, sizi iç ve dış düşmanlarınıza galip ve üstün kılacak, sizi her türlü nimet ve faziletlerle donatacak. Haklı ve hayırlı bir dine ve döneme, sağlam ve sapmaz bir sisteme ve Adil bir Düzene ulaştıracak ve sizi dünya ve ahirette saadet ve selamete kavuşturacaktır. Zira İslam Hâkim olmadan ve Adil Düzen kurulmadan Allah’ın nimetleri tamamlanmış olmayacaktır.

    3. Ayet: “(Ve ey Resuli Zişanım ve onun davasını güden seçkin kullarım. Bununla beraber Rabbin) sana şanlı bir zaferle yardım edecektir.”

    Bu ayet, 1. ayette ifade edilen, Hudeybiye Anlaşmasıyla Efendimize verilen stratejik ve diplomatik başarıdan sonra, bunların arkasından Mekke fethinin ve kesin zaferlerin geleceğini müjdelemektedir.

    Ve zaten “FETİH” 3 basamakta tamamlanmaktadır.

    I. Fethi Karib: (İslami hareketin başlangıcındaki peşin başarılar ve yakın zaferler)[11]

    II. Fethi Mübin: Dost düşman herkesin, İslâm’ın gücünü ve haklılığını kabule mecbur kalacağı açık ve kesin neticeler.[12]

    III. Mutlak Fetih: İslâm’ın iktidar olduğu ve kendi hâkimiyetini kurduğu, zalim ve müşrik düzenlerin kovulduğu ve son bulduğu dönemler.[13]

    Bu ayetlerin işaret ve beşaretinden (müjdesinden) ve sünnetullahtan (Canbı Hakkın takdir program ve prensiplerinden) anlaşılıyor ki; bugün de, önce çeşitli kademelerden ve çetin dönemlerden sonra İslami hareketin şahsı manevisi iktidar olacak ve yeni bir dünyanın kurulmasına zemin hazırlayacak. Bunu hazmedemeyen dış güçler ve Siyonist merkezler silaha davranacak ve saldırıya başlayacak. Ama İslam cephesi daha önce her türlü tedbirini gizlilik ve titizlikle hazırlamış olduğundan, yapılan bu saldırı ve savaşlardan İslam kârlı çıkacak ve asrın lideri çok şanslı ve şerefli bir zafer kazanarak, deccalizmin (Siyonizmin) saltanatı yıkılmış olacaktır!..

    4. Ayet: “(Böylece) O (Allah (cc) imanlarını bir kat daha arttırsınlar diye müminlerin kalplerine sükûnet (huzur, itminan ve emniyet) indirdi. (Elbette) göklerin ve yerin orduları Allah’ındır. Allah (cc) her şeyi (nasıl yapacağını en iyi) bilendir; Hüküm ve Hikmet sahibidir.”

    Cenabı Hak, uzun bir sabır, sadakat ve cihat döneminden sonra Peygamber müjdesinin ve Kur’ani vaadlerin doğruluğunu göstermek, mümin ve mücahitlerin imanlarını takviye etmek ve gönüllerini teskin ve teselli buyurup sevindirmek ve “şayet (davanızda ve inancınızda samimi ve) sadık iseniz (yıllardır beklediğiniz ve iddia ettiğiniz bu fetih ve) zafer ne zaman?”[14] diye müminlerle alay eden münkir ve münafıkların burnunu yere sürmek ve kendi kudret, rahmet ve adaletini bizzat göstermek üzere, fetih kapılarını açacak ve inananları iktidara taşıyacaktır...

    Allah (cc) bütün bunları yaparken de, zahirde bir cihat emrinin çevresinde, teşkilat düzeni ve disiplini içerisinde hareket ve hizmet eden mümin ve mücahit kullarını kullanıp onları şereflendirdiği gibi, aynı zamanda melekler, cinler ve ruhaniler gibi görünmeyen ordularını da devreye sokmaktadır.

    Zannediyorum ki; bu gün yeryüzünde ve ülkemizde Şeytanın temsilcisi Siyonist beyinlere, İslam ve insanlık düşmanı çok gizli merkezlere karşı yapılan ve failleri meçhul kalan hareketler de, bu görünmeyen “Allah orduları” tarafından yapılmakta ve yardımcı olunmaktadır.

    5. Ayet: “(Her şeye gücü yeten ve göklerdeki ve yerdeki ordularıyla işlerini yürüten Cenabı Hak ayrıca cihadı emrediyordu ki bu hizmet ve gayretleri sebebiyle) Mümin erkek ve kadınları, altından ırmaklar akan ve içinden ebedi kalacakları Cennetlere bıraksın ve onların günahlarını bağışlayıp kapatsın. İşte Allah katında gerçek ve büyük kurtuluş budur.”

    6. Ayet: “(Cenabı Hakkın İslami hareket ve onun şahsı manevisi olan şahsiyete zafer ve iktidar vermesi aynı zamanda) Allah hakkında kötü zanda bulunan (Allah’ın ve müslümanların süper güçlerle başa çıkamayacakları kanaatini taşıyan ama zahirde mümin ve müttaki rolü oynayan) münafık erkek ve kadınlara (ve yine İslâm’ın bir kısmına inanıp bir kısmını gereksiz sayıp inkâra ve itiraza kalkışan) müşrik erkek ve kadınlara azap vermesi (ve İslami hareketin aleyhinde çalışanları rezil ve rüsva etmesi) içindir. Ta ki müslümanlar için bekledikleri kötülük çemberini onların başına geçirsin diyedir. (Hem mümin ve müttaki geçinip de İslâm’ın iktidarına mani olan münafıkların, hem de laiklik ve çağdaşlık adına İslam’a saldıran müşrik manyakların hepsine) Allah gazap etmiş, lanetlenmiş ve onları Cehenneme terk etmiştir. Orası ne kötü (ve kahredici) bir yerdir.”

    Batıl ve zalim bir düzen içinde din sömürüsü ve ucuz hikmet kahramanlığı sürdüre bilmek için İslâm’ın adaletinden hiç hoşlanmayan ve bu amaçla başlatılan fikri ve siyası girişim ve gelişimlere devamlı karşı çıkan ve aleyhinde çalışan bu münafık tiplerin durumunu şu ayetler de çok güzel izah etmektedir.

    “Ey iman edenler. Yahudi ve Hıristiyanları (ve onların bozuk düşüncelerini ve barbar düzenlerini savunanları, kominist ve kapitalist kafaları; sakın, dost ve idareci edinmeyin! Zira onlar (sadece) birbirlerine sahip çıkarlar... İçinizde onları dost edinen (ve idarece seçen) lerde onlardandır. Şüphesiz Allah (cc) (Siyonist ve sömürücü zihniyetleri seçip ülkenin başına bela eden) zalimler topluluğunu asla hiyanet (ve merhamet) etmez.

    (Bu ilahi ikazlarımıza rağmen yine de) kalplerinde maraz olan (münafıkların): “devranın ve dünya şartlarının aleyhimize dönmesinden ve başımıza (süper saldırganlardan) bir felaket gelmesinden korkuyoruz” diyerek (ve böylesi uydurma mazeretler ileri sürerek müslümanları bırakıp) onların (masonların, Yahudi ve Hıristiyanların) arasına koşuştuklarını görürsün. (Oysa) umulur ki yakında Allah (cc) bir fetih verecek veya katından bir emir ve zafer lütfedecek te o münafıklar içlerinde ( mücahit müslümanlar aleyhine) gizledikleri (kötü niyetlerinden) dolayı pişman ve perişan olacaklardır. O zaman (şuurlu ve onurlu) müminler (bu münafıkları da bizden sayan gafillere dönüp:) Sizinle (her konuda birlik ve) beraber olduklarına bütün güçleriyle yemin eden (sahtekâr)lar bunlar mıdır?!” diyeceklerdir. Ve (neticede o münafıkların) bütün yaptıkları boşa gitmiştir ve kendileri hüsrana düşmüşlerdir”[15]

    7, 8, 9. Ayetler: “Cenab-ı Hak bütün bu vaadettiklerini yerine getirmeğe kadirdir. (Çünkü) Göklerin ve yerin orduları Allah’ın emrindedir. Ve Allah izzet, hikmet ve hâkimiyet sahibidir.

    (Ey Resulüm) Biz seni (sadece) şahit, müjdeleyici ve inzar (ikaz ve irşat) edici olarak göndermişizdir...

    Ki (Ey Kullarım bu vesile ile siz) Allah’a ve Resulüne iman edesiniz. Ona saygı gösterip (dinine ve davasına) yardım edesiniz. Ve sabah akşam (her yerde ve her halde onu (hatırlayıp) tesbih edesiniz (ve onun emir ve hükümlerine göre hayat sürüp huzura eresiniz.)”

    Demek ki imtihanımızın özü hak ile batıl mücadelesinde safımızı tercih ve tesbit etmemiz; Allah’ın dinine gayret ve hizmet göstermemiz ve sağlam bir imanla beraber ibadet ve istikamet çizgisinde yürümemizdir... Peygamberler ve onların varisi olan önderler ise bu imtihanda mümeyyiz, mürşit ve şahit yerindedir.

    10. Ayet: “Sana biat edenler, gerçekte Allah’a biat etmektedirler. Allah’ın eli olanların elleri üzerindedir. (Artık kim ahdini bozar (biat ve itaatten ayrılır) sa ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah (adın) a verdiği (biat ve itaat) sözünü tutarsa Allah (cc) ona da büyük bir mükâfat verecektir.”

    Bu ayet her ne kadar Hudeybiye Anlaşması öncesi Mekke’ye elçi olarak gönderilen ve orada bir müddet müşrikler tarafından tutuklanıp gecikince, öldürüldüğü endişesi düşünülen Hz. Osman’ı kurtarmak ve ölünceye kadar Hz. Peygamberin yanında kalmak ve savaşmak üzere Resulüllaha biat eden[16] Ashabı kiram (r.a.) hakkında gelmiş ise de “Nüzul sebebinin özel ve geçici bir nedene dayanması, manâ ve hükmün genel ve daimi olmasına mâni değildir” kaidesince, her asırdaki Müslümanları kapsamakta ve sorumlu tutmaktadır.

    Çünkü hak ve adaleti hâkim kılmak, inançlı kadroları iktidara taşımak ve yeryüzünde bir adalet ve saadet medeniyeti kurmak üzere bir cemaat düzenine ve teşkilat disiplinine girmek ve bu maksatla İslami hareketin liderine bağlılık göstermek üzerimize farzdır.

    Peygambere biat ve itaat nasıl Allah’a itaat ise,[17] “ulul emre ve cihat liderine” biat ve itaat ise Peygambere itaat makamındadır.

    Zira “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygambere ve sizden olan ulul emrede itaat edin”[18] hükmü Kur’anın kuralıdır.

    Ayetin ifadesinden de açıkça anlaşılıyor ve ilahi bir ikaz olarak seziliyor ki:

    a)   Adaleti hâkim kılmak, zulüm ve sömürü düzenlerini yıkmak üzere Peygambere veya bu amaçla bir hizmet birimine biat edenler aslında Allah’a söz vermiş ve onun hizmet ve himayesine girmiş olmaktadır. Burada biat, haklı ve hayırlı bir hedefe varmak üzere bilinçli bir beraberlik ve bağlılık anlamındadır.

    b)   Böyle bir biat bağı olmayanlar ve Hakkı hâkim kılma amacı taşımayanlar gerçekte Allah’la irtibat ve intisab kurmamış sayılmaktadır. Yani Allah’ın razı olduğu bir huzur ve hürriyet ortamını hazırlamak üzere görev ve sorumluluk yüklenmeyenler, orijinal ifadesiyle biat ve itaati terk edenler Allah’la sözleşmelerini bozmaktadır.

    c)   Bu biat ve itaat bağına sadık kalanlar, Allah’ın rahmet ve faziletine mazhar kılınmakta ve imtihanı kazanmaktadır.

    d)   Peygamberine veya cihat emirine verdiği sözü bozup biat ve itaatten cayanlar ise, Allah’ın kahrına uğrayıp rezil ve perişan olmaktadır.

    Bu günümüzde de İslam ve insanlık davasına ve milli hareketin şahs-ı manevisi olan zat’a nefsanî hesaplarla itibar etmeyenlerin... Veya daha önce verdikleri bağlılık sözünde sebat ve sadakat göstermeyenlerin ibret verici akıbetlerini herkes görüp durmaktadır.

    Bu ZAT: Zalim çevrelerin ve işbirlikçi hainlerin topyekûn korkup sakındığı; İslami zihniyetine ve insani hedefine saldırıp savaş açtığı; Onu yaralamak ve yarı yolda bırakmak için münafıkları ve din istismarcılarını kışkırttığı; hatta makam ve menfaat düşkünü kendi adamlarını ayartıp kullandığı hikmet ve hizmet erbâbı, siyaset ve devlet adamı olarak ortaya çıkmaktadır.

    11. Ayet: “Bedevilerden (Medine civarındaki köylü Arap kabilelerinden) basit bahanelerle cihat görevinden ve Hudeybiye seferinden) geri kalmış olanlar gelip sana diyecekler ki: Mallarımızın (hayvanlarımız ve tarlalarımızın bakımı) ve evladü iyalimizin (korunması ve ihtiyaçlarının karşılanması gibi mâzeretler) bizi alıkoydu. (Yoksa gönlümüz ve duamız sizinle beraberdir. Bu nedenle) Allah’tan bizim için mağfiret dile... “Onlara de ki: (Rabbim, kalbinizde gizlediklerinizi ve gerçek niyetlerinizi bilip durduğu için) Allah size bir zarar gelmesini murat etse veya bir menfaate erişmenizi dilese, O’nun bu kararına karşı kimin bir şeye gücü yetebilir? Kaldı ki Allah bütün yaptıklarınızdan (ve kafanızda tasarladıklarınızdan) hakkıyla haberdardır.”

    Bu ayeti kerime; korkaklık, rahatına ve menfaatine düşkünlük, malına ve canına zarar gelmesinden sakınmak ve daha beteri İslâm’ın zafer kazanmasına gönlü razı olmamak gibi sebeplerle cihada katılmayan, ama uydurma özürlerin arkasına sığınarak asıl niyetini saklamaya çalışan fasık ve münafıkların genel özelliklerini ve kötü akıbetlerini beyan edip uyarmaktadır.

    12. Ayet: “Aslında siz, (ey bedeviler ve bedavacılar) Hz. Peygamberin ve müminlerin ailelerine bir daha geri dönmeyeceklerini sanmıştınız. Bu (acı duruma düşmeleri) sizin gönüllerinize de güzel göründü de kötü zanda bulundunuz ve (böylece) belâyı hak eden bir topluluk oldunuz.”

    Her asırda, müminlerin değerini münâfıkların da ayarını ortaya çıkaran mihenk taşı, cihat ibadeti olmuştur. Namaz, oruç, hac gibi ibadetleri hatta fazlasıyla yerine getiren, ama İslâm’ın adaletini ve inancımızın hükümetini kurmak üzere yapılan, şartlara göre askeri veya siyasi cihat hareketine katılmaktan yan çizen münâfıklar; aslında Müslümanların hezimete uğramalarını gözlemekte ve İslami hareketin başarısız olmasını arzulamaktadır. Bunlar bizim yanımızda ise devamlı bizden görünerek, riyakârlık ve dalkavukluk yapmaktadır.

    13. Ayet: “Kim Allah ve Resulüne (gerçekten ve tamamen) imana yanaşmazsa, (rahatına ve menfaatına uygun gördüğü ibadetleri yapar, cihada katılmak ve Hakkı savunmak gibi nefislerine zor gelen emir ve hükümlere inkâr ve itirazla karşı çıkarsa) o kâfirler için çılgın bir ateş hazırlamışızdır.”

    14. Ayet: “(Herkesin imanı da inkârı da kendisinedir. İyiliği de kötülüğü de nefsi içindir. Kimse Allah’a ne kâr ne de zarar ulaştıramaz.) Zira Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. O (layık olanlardan) dilediğini bağışlar, (müstehak olanlardan) dilediğine azap eder. Allah (cc) çok bağışlayan ve çok merhamet buyurandır.”

    15. Ayet: “(Ey müminler) siz (Hayber’deki) ganimetleri almak için gittiğiniz de (uydurma bahanelerle Hudeybiye seferinden geri bırakılanlar: “Müsaade edin biz de size tabi olup katılalım. (Sizi yalnız ve yardımsız bırakmayalım!) diyeceklerdir. (Böylece) onlar Allah’ın sözünü (yani ganimetlerin ancak mücahitlere ait olduğu hükmünü) değiştirmek isterler.

    De ki: Siz katiyen bizimle gelemez (ve ganimete ortak olamaz) sınız. Bu sizin için, Allah’ın buyruğudur. Onlar (bunun üzerine size dönüp) hayır, siz bizi kıskanıyor (ve ganimetten pay almamızı çekemiyor) sunuz diyeceklerdir. Hayır, onlar pek az anlayan (ve Allah’ın adaletine ve imtihan hikmetine akılları yatmayan) lardır.”

    İşte her asırda örnekleri görülen kolaycı ve bedavacı tiplerin hali budur. Zahmete ve külfete gelmez ama menfaate koşuverirler... Hizmet ve gayrete yanaşmaz, ama ganimete üşüşürler... Fedakârlık etmez ama vefakârlık beklerler. Seferde, tebliğde, mitingde, eğitimde, aidat ödemekte görünmez, ama adaylık, müdürlük, ihale gibi ganimet devşirmeğe gelince hepimizden daha çok dava adamı kesilirler.

    Ancak şurası kesindir ki; sadece sadıkların söz sahibi olacağı, cevrü cefasını ve davanın sıkıntısını çeken mücahitlerin zafer sefasına kavuşacağı, korkakların, kaçakların ve kolaycıların ise elbette altta kalacağı günler de mutlaka gelecektir ve zaten ilahi adalet de bunu gerekli kılmaktadır.

    16. Ayet: “O Arabîlerden (Hudeybiye) seferinden geri kalıp (ama ganimetten pay almak için ucuz kahramanlık rolü yaparak Hayber gazasına katılmak isteyenlere) de ki: Siz yakında çok kuvvetli bir kavme karşı çarpışmaya çağırılacaksınız. Onlarla, “Hakka teslim oluncaya kadar savaşacaksınız... (İşte samimiyet ve cesaretinizi ispat için bu bir fırsat ve imtihandır.) Eğer emre itaat eder (verilen görevleri yerine getirir) seniz Allah ta size güzel bir mükâfat verir. Yok, eğer önceden döndüğünüz gibi yine yan çizecek olursanız, sizi çok acıklı, alçaltıcı bir eziyet ve zillete uğratır.”

    Demek ki belli bir zaman teşkilat düzeninden ve cihat disiplininden kaçan, hayırlı hizmetlerden kaytaran; ama zafer ve gânimet kokusu alınca ucuz kahramanlığa ve dava adamlığına kalkışan tiplerin marifet ve sadakatini ölçmek için, böyle ciddiyet ve cesaret isteyen görevlerle sınanması ve bunların sorumluluk ve sıkıntı altına sokulması lâzımdır.

    17. Ayet: “(Haksızlığın ve ahlâksızlığın hâkim olduğu bir dönemde ve ülkede, yeniden adaleti hakim kılmak, ilmi ve insani bir düzene kavuşmak üzere gayret etmek herkese farzı ayındır. Ancak hizmet yapamayacak ve işe yaramayacak kadar) Kör, topal ve hasta olanlara vebal yoktur. (Böyle ciddi mazeret ve mecburiyetleri olanların dışında) her kim Allah’a ve Resulüne itaat eder de (gayret gösterirse) Allah onu altından ırmaklar akan cennetlere sokacaktır. Kim de (cihatla ilgili hizmetlerden) geri kalırsa onu da çok acı bir azaba uğratacaktır.”

    18. Ayet: “Hakikâten Allah (c.c) O müminlerden razı oldu ki, ağacın altında sana biat ederlerken kalplerindeki (sadakât ve samimiyetleri)ni bilmiş, (bundan dolayı) üzerlerine sekinet (huzur ve emniyet) indirmiştir. (Ayrıca) kendilerini pek yakın bir fetihle ödüllendirmiştir.”

    19. Ayet: “Ve elde edecekleri daha birçok gânimetleri (nasip edecektir), çünkü Allah (cc) galip ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.”

    20. Ayet: “(Bunların da ötesinde) Allah (cc) size ele geçireceğiniz daha pek çok ganimet ve faziletler vaat etmiştir. İşte (şimdilik) şunları hemen vermiş ve insanların elini (ve eziyetini) sizden çektirmiştir (size düşmanlarınıza karşı güç ve gâlibiyet ihsan etmiş) ki bu (her asırdaki mücahit) müminlere bir delil ve alamet olsun ve sizi sırat-ı müstakime (Kur’anın yoluna ve İslâm’ın huzuruna) ulaştırsın...”

    21. Ayet: “Bunlardan başka henüz elde edemediğiniz (ve şimdilik güç yetiremeyeceğiniz) ama Allah’ın kudret ve rahmet hazinesinde bulunan daha birçok nimet ve ganimetler de bulunmaktadır... Allah (cc) her şeye kadirdir.”

    22. Ayet: “Şayet kâfirler (Hudeybiye Anlaşmasına yanaşmaz da) sizinle savaşsalardı, yine arkalarına dönüp kaçarlardı. Sonra bir dost ve yardımcı da bulamazlardı.”

    Yani Hz. Peygamber (s.a.v.) müşriklerden korktuğundan değil, hikmet ve maslahat böyle bir anlaşmayı gerekli kıldığı için Hudeybiye Barışını imzalamıştı.

    Yeri gelmişken yukarıdaki ayetlerin daha iyi anlaşılması bakımından Hudeybiye Barışı ile ilgili olayları da ana hatlarıyla hatırlatalım:

    Hicretin 6. Yılında Aleyhisselatü Vesselam Efendimiz gördüğü bir rüya üzerine, umre yapmak için Mekke’ye gidileceği müjdesini duyurmuşlardı. Yurtlarının ve yakınlarının hasreti ve Kâbe’nin muhabbetiyle yanıp tutuşan Ashap (r.a) bu habere çok sevinmiş ve hazırlığa başlamışlardı.

    Civardaki müslüman kabileler de davet edilmiş, ancak: “Muhammed, can düşmanlarının içine gitmekle kendisini tehlikeye atıyor” bahanesiyle bu sefere katılmamışlardı.

    Nihayet Ensar ve Muhacirinden oluşan bin beş yüz kişilik bir iman kafilesi, 1 Mart 628’de Zilkade’nin ilk Pazartesi günü yola çıkmıştı. Bu arada yetmiş kurbanlık deve ile Abbad bin Bişr komutasındaki yirmi kişilik bir keşif kolu önden gönderilmiş, yani tedbir olarak yol emniyeti sağlanmıştı.

    Resululllah (s.a.v) ve ashabı (r.a) Zulhuleyfe’de öğlen namazını kılıp ihram kuşanmışlardı. Beşir bin Süfyan, müşrik olduğu halde, dikkatleri çekmesin diye, Kureyş’in durumunu öğrenmek üzere Mekke’ye yollanmış ve bu gözcü Hudeybiye yakınlarında Kureyş’in Peygamberin gelişinden haberdar olduklarını ve silahlı hazırlık yaptıklarını öğrenip Resulullah’a ulaştırmıştı. Mekkelilerin, Müslümanları şehre sokmama kararı aldıklarını ve Halit bin Velid komutasında ikiyüz kişilik bir süvari birliğinin yola çıktığını gelip Hz. Peygamberimize anlatmıştı.

    Nihayet Gamim vadisi denilen yerde düşman süvarileri görülünce, Kureyş’in kötü niyeti iyice anlaşılmış oldu. Efendimiz, Ashabıyla kısa bir müzakereden sonra, kesin kararını veriyor, anayoldan saparak Mekke’ye on yedi kilometre uzaklıktaki Hudeybiye mevkiine geliyordu. Efendimizin mübarek develeri Kusva burada çöktü. Ashabın yürümek için zorlamasına rağmen ileri gitmek istemiyordu. Efendimiz (s.a.v) “O’nu bırakın. Vaktiyle filleri köstekleyen şimdi O’nu engelliyor” buyurarak bu işin Allah’tan bir ikaz olduğunu işaret buyurmuştu.

    Müslümanlar Hudeybiye mevkiinde bütün su kuyularının daha önce Halit bin Velit tarafından tutulduğu görülünce telaşlanıp susuzluktan şikâyete başladıklarında, Efendimiz, suyu çekilmiş bir kuyuya okunu fırlatınca mucize olarak sular kaynıyor ve kuyuyu dolduruyordu.

    Bu sırada Müslümanlara iyice yaklaşan müşrikler sapan taşı ve oklarla tecavüze kalkışıyordu. Bu saldırganların birçoğu yakalanıp esir ediliyor. Efendimiz, niyetlerinin savaş olmadığını göstermek üzere bunların birçoğunu serbest bırakıyordu. Ancak Mekke’ye elçi olarak gönderilecek Müslümanlara karşı rehin olmak üzere otuz kadarını alıkoymuştu.

    Bu arada Peygamberimizin elçi olarak gönderdiği Varaka’ya Mekkeliler rağbet etmiyor ve dinlemiyordu. Bu sefer kendileri Taifteki Sakif oğulları kabilesi reisi Ülve bin Mes’ud’u Hz. Peygambere elçi olarak gönderiyordu. Ürve, ashabının Peygambere nasıl bir sadakat ve itaatle bağlı olduklarını görünce şaşırıp Peygamberimize “Ya Muhammed! Farz edelim ki sen galip geldin. Kendi kavmini imha etmek yakışık olur mu?” diyerek endişelerini ifade edince, Efendimiz: “hayır, benim maksadım savaş değil, barıştır. Düşmanlık değil, dostluktur. İsterlerse bir anlaşma yapabiliriz” karşılığını veriyordu.

    Urve Mekke’ye dönüp durumu Kureyş’e aktarıyordu. Ashabının Muhammed’e (s.a.v) olan bağlılığını, Müslümanların cesaret ve fedakârlığına ne İran Kisralarının ne de Bizans Kayserlerinin ordusunda rastlamadığını, onlarla savaşmanın divanelik olacağını bildiren bir konuşma yapınca, müşrikler, “Sus bizi korkutma!” diye tersliyor, Urve de bunlara kızarak askerlerini alıp Taif’e geri dönüyordu.

    Urve ayrılınca, Kureyş’e yardım için gelen Ehabiş arapları reisi Huleys de “Böyle makul ve masum bir ziyaretten insanlar men edilemez” diyerek çekip gidince müşrikler daha zor durumda kalıyordu.

    Bu arada Efendimiz Hz. Ömer’i elçi olarak Mekke’ye göndermek istediyse de Hz. Ömer’in “Müşrikler benden hoşlanmazlar, beni onlardan koruyacak kabilem de yok. Osman’ın akrabaları kalabalıktır. O’nun gitmesi daha münasiptir” teklifi üzerine Hz. Osman (r.a) elçi olarak Mekke’ye gönderiliyordu.

    Hz. Osman, Eban bin Sa’d’ın emanı (garanti ve himayesi) altında Mekke’ye giriyor ve Hz. Peygamberimizin (s.a.v) maksadını Kureyş büyüklerine anlatıyordu. Kureyş ise, Müslümanların Kâbe’yi ziyaretine asla izin vermeyeceklerini, eğer isterse yalnız kendisinin ziyaret edebileceğini söyleyince, Hz. Osman ise Resûlullah olmadan Kâbe’yi ziyaret etmeyeceğini bildiriyor, bunun üzerine müşrikler Hz. Osman’ın tutuklayarak göz hapsine alıyordu.

    Hz. Osman gecikince, Müslümanlar arasında O’nun öldürüldüğü şayiası yayılmaya başlıyor; bu gelişmeler üzerine Peygamber Efendimiz bütün ashabını Semüre denen ağacın altına toplayarak “canlarını Allah’a feda edeceklerine, ölseler de geri dönmeyeceklerine” dair onlardan söz alıyordu. Gönüllü ölüm fedaileri gibi iman ordusunun bu kararlılığına “Biatı Rıdvan” adı veriliyordu.

    “(Ey Resûlüm) Hakikaten, müminler ağaç altında sana biat ettikleri zaman Allah onlardan razı oldu. Allah onların kalbindeki (sadakat ve samimiyeti) bildiğinden üzerlerine manevi sükûnet ve emniyet indirdi ve kendilerine yakın bir zafer verdi” (Fetih 19) ayeti bu olay hakkındadır.

    Mekke müşrikleri tarafından duyulan Biatı Rıdvan olayı onları sarsıyor ve şaşırtıyordu. Derhal Hz. Osman’ı salıveriyor, hemen arkasından da işi bir anlaşmayla tatlıya bağlamak üzere Süheyl bin Amr’ı elçi olarak göndermeye mecbur kalınıyordu. Zaten Peygamberimizin başından beri istediği de buydu.

    Süheyl çok ağır şartlar koşuyordu. Uzun tartışmalardan sonra nihayet anlaşma masasına oturuldu. Anlaşma metnini yazması için Hz. Ali görevlendirildi. Tarih: 13 Mart 628 idi.

    Efendimiz, “Allah’ın Resûlü Muhammed’in yaptığı anlaşmadır” başlığını yazdırınca Süheyl yine itiraz etti. “Biz senin Allah’ın Resûlü olduğunu kabullense idik, bu kavga ve barışa zaten gerek yoktu” dedi ancak (Abdullah oğlu Muhammed) ibaresine razı olabileceğini söyledi. Ve bu konudaki inadı ve ısrarı üzerine Hz. Ali’nin ve diğer müslümanların razı olmamalarına rağmen Efendimiz “Resûllah ibaresini sildirdi ve “Vallahi siz müşrikler kabul etmeseniz de ben yine gerçek Peygamberim” buyurdu. Ve anlaşmanın diğer şartları aşağıdaki şekilde belirlendi, yazıldı ve taraflarca imzalandı:

    1- Müslümanlar bu sene Mekke’ye girmeden ve Kâbe’yi ziyaret etmeden geri döneceklerdi.

    2- Eğer isterlerse gelecek yıl ziyaret için gelebilecekler, ama yanlarında kınlarında saklı kılıçtan başka silah getirmeyecek, Mekke’de ancak üç gün kalabilecekler ve bu müddet zarfında müşrikler şehri terk edeceklerdi.

    3- Müslümanlar, Mekke’deki Müslümanların hiçbirini beraberinde alıp Mekke’ye götüremeyeceklerdi. Ama Medine’den gelen bir Müslüman Mekke’de kalabilecekti.

    4- Müşriklerden birisi Müslüman olarak kaçıp Medine’ye sığınsa, Kureyş’e geri teslim edilecekti. Ama Medine’den birisi gelip Mekke’ye sığınsa geri verilmeyecekti.

    5- Diğer Arap kabileleri istedikleri tarafı tutmakta serbestti.

    6- Bu anlaşma müddeti on yıl geçerliydi.

    Bu anlaşmanın hikmet ve hedefini ve doğuracağı mesut neticeleri ilk anda kavrayamayan Ashabı Kiram, derin bir hayret ve huzursuzluk içinde bulunuyor ve zillet kabul ettikleri bu ağır şartları bir türlü hazmedemiyorlardı.

    Derken Süheyl’in oğlu Ebu Cendel, müslüman olduğu için hapis ve işkence edildiği yerden kaçarak perişan bir durumda gelip Peygamberimize sığındı. Babası Süheyl, eğer oğlunu geri vermezlerse anlaşmayı iptal edeceklerini söyledi. Efendimiz de anlaşma gereği Ebu Cendel’i müşriklere geri teslim etmek zorunda kalınca sahabedeki sabır taşı çatlamıştı.

    Buhari ve Müslim’de müttefakün aleyh olarak zikredildiğine göre Hz. Ömer artık dayanamayarak hayret ve hiddetle Resûlullah’a gelerek:

    - Sen gerçekten Allah’ın Peygamberi değil misin?

    - Evet!

    - Biz hak yolda, düşmanlarımız batıl üzere değil mi?

    - Evet!

    - Bizim ölülerimiz şehit ve cennetlik, onlarınki murdar ve cehennemlik değil mi?

    - Evet!

    - O halde niçin böylesi ağır şartları kabul ederek dinimizi ve şerefimizi alçaltıyorsun?

    deyince Efendimiz:

    - “Ben Allah’ın Resûlüyüm, ona isyan etmem. O benim yardımcımdır”, buyurdu.

    Bu seferde Hz. Ömer:

    - Peki rüya görüp Kâbe’yi ziyaretle müjdelendiğimizi ve Allah’ın bize yardım edeceğini söyleyen sen değil miydin?

    Efendimiz:

    - “Evet ama, ille de bu sene olacak diye şart koşmamıştım” karşılığını verdi.

    Hz. Ebubekir ise, Hz. Ömer’e dönerek “Sakin ol ey Hattaboğlu! Unutma o Allah’ın Resûlüdür. O yanlışlık yapmaz ve Allah O’nu yalnız bırakmaz” diye ikaz ettiler. Tam bu sırada Fetih suresinin ilk ayeti nazil olmuştu.

    “Ey Habibim biz sana açık ve gerçek bir zaferin kapısını açtık.” (Fetih: 1)

    Herkesin zaafiyet ve zillet kabul ettiği Hudeybiye Anlaşmasını Cenabı Hak “zafere açılan bir kapı” ve fetih olarak niteliyordu.

    Bu ayetler Hz. Ömer’e gönderilip okutuldu. Hz. Ömer hayretle: “Bu fetih midir Ya Resûlullah” diye soruyor ve artık yatışmaya başlıyordu.

    Hz. Ömer’in hayatı boyunca bu hadiseyi hatırladıkça pişmanlık gösterdiği ve affedilmek ümidiyle nafile namazı kılıp, oruç tuttuğu rivayet ediliyordu.

    Daha sonra Efendimiz ashabına hitaben:

    “Haydi kalkınız! Kurbanlarınızı kesip tıraş olunuz! Diye emir verdiği halde kimse yerinden kalkmıyordu. Ramazan el Buti “Fıkhussiyre “sinde” Ashab o derece üzgün ve şaşkın bulunuyorlardı ki, ufak bir bahane ile nerede ise birbirini öldüreceklerdi” şeklinde durumu özetliyordu.

    Nihayet, zevcesi Ümmü Seleme “Ya Resûlullah! Sen kalk, kimseye bir şey söylemeden kurbanı kes ve tıraş ol” diyor. Efendimiz de aynısını yapıyor, bunun üzerine Ashabı Kiram da (r.a) kalkıp kurbanlarını keserek tıraş oluyordu.

    Hudeybiye Anlaşması şu hikmetlere dayanıyordu:

    1- Hudeybiye Anlaşması ile Efendimiz (s.a.v) “Müslümanların artık siyasi bir güç olduğunu” resmen ve fiilen müşriklere kabul ve tasdik ettirmiş oluyordu. Nasıl ki hicretten sonra yapılan vatandaşlık anlaşması ile İslam devletinin varlığını Yahudilere tescil ettirdiği gibi, bu da siyasi bir zafer sayılıyordu.

    Böylece müşriklerle Müslümanlar aynı haklara sahip iki toplum haline getiriliyor, Müslümanlar “Kaçak, sığıntı, esir ve köle” gibi ikinci ve üçüncü sınıf insan muamelesi görmekten kurtarılmış oluyordu.

    2- Mekkelilerle Müslümanların devamlı savaşmaları ve düşmanlık içinde bulunmaları, müşriklerin Müslümanlarla ilişki kurmalarına ve İslamı yakından tanımalarına engel oluyordu. Bu kin ve düşmanlık duvarını yıkmak için bir barış ortamına şiddetle ihtiyaç duyuluyordu. Nitekim Hudeybiye Anlaşması sonucu Müslümanlarla Mekkeliler ve diğer kabileler arasında, ticaret ve ziyaret maksadıyla yapılan seyahatler sonucu İslam hızla yayılmaya başlıyordu.

    3- Hudeybiye Anlaşması Mekke fethine kapı açıyor ve o büyük zafere zemin hazırlıyordu. Hem Mekke fethinin zorla ve savaşla değil, siyaset ve ferasetle yürütülen bir barış ortamı sayesinde gerçekleşeceği hususunu öğretiyordu.

    Bununla ilgili Fetih suresi 27. Ayeti kerimesi mealen şöyledir: “Yemin olsun ki Allah, Resûlünün rüyasını hak ve gerçek olarak doğruladı. Allah’ın izniyle yakında, emniyet içinde ve korkmadan mutlaka Mescidi Haram’a gireceksiniz. Fakat Allah sizin bilmediğiniz şeyleri bildiğinden (Mekke) fethinden önce (Hudeybiye Anlaşmasını) size yakın bir fetih ve (gizli bir zafer) yaptı”

    4- Resûlullah, kıyamete kadar savaş-barış, biat ve itaat konularında nasıl davranılması gerektiğini ümmetine fiilen gösteriyor ve Hudeybiye Anlaşması birçok İslami hüküm ve prensiplere delil ve senet teşkil ediyordu.

    5- Kalıcı ve kapsayıcı yararlar elde etmek için, gerekirse geçici ve basit tavizler verilmesinin caiz ve lazım olduğu bu anlaşma ile ortaya koyulmuştu.

    “Şerr-i Kalil için hayr-ı kesir terk edilmez” (Mecelle) İslâm’da bir kaide-i külliyedir. “Yani küçük bir zarara uğramak korkusuyla büyük faydalar terk edilemez” ölçüsü konuyordu.

    6- İnsanları Müslümanların kendilerine hayat hakkı tanımayacakları yolunda endişelere sevk eden ve İslam’ın iktidarından ürküten bir takım yanlış kanaatleri yıkmak zorunda olduğumuzu da Resûlullah’ın Urve bin Mes’ud’a verdiği cevaptan öğrenmiş oluyoruz. Zira İslam bağış ve barış dinidir. Merhamet ve muhabbet erleri olan Müslümanların zulüm ve intikama tenezzül etmeyeceklerine herkesi inandırmamız gereğini anlıyoruz.

    7- Zahirde taviz gibi görünen anlaşma maddelerinin, ilerde tek tek Müslümanların lehine döndüğünü ve hatta bunların çoğunun iptalini istemeye müşriklerin mecbur kaldıklarını hayret ve ibretle görüyoruz.

    Nitekim “Müşriklerden birisinin müslüman olarak Medine’ye sığınması halinde, Mekke’ye iade edilmesi gerektiği” şeklindeki maddenin kabulüne şiddetle itiraz eden sahabeyi Resûl-i Ekrem Efendimiz: “Bizden (dinden dönerek) onlara gidecek kimseleri Allah bizden bir an evvel uzaklaştırsın. Onlardan bize gelecek kimseleri ise Allah nice kurtuluş yolları açacaktır” buyurarak teselli ediyordu ve aynen öyle gelişiyordu.

    Hudeybiye günü müşriklere teslim edilen Ebu Cendel, Mekke’ye kaçtıktan sonra anlaşma gereği geri verilen Ebu Basir ve onlar gibi 300 Müslüman bu sefer kaçıp Mekke-Şam ticaret yolu üzerinde mevzilenerek Kureyş kervanlarını vurmaya başlıyordu.

    Müşrikler bu durumu Peygamberimize şikâyet ettiklerinde “Ne yapalım, anlaşmamız gereği biz onları Medine’ye kabul edemediğimiz gibi müdahale de edemiyoruz” cevabını alıyor, sonunda çaresiz kalarak bu maddenin iptalini istiyordu.

     

    Ülkemizde de milli siyasetin ve yerli gelişmenin öncüsü olan zatın, düzenin anaç partileri sayılan ve sistemin eli ayağı gibi davranan sağ ve sol siyasetçiler ile yaptığı koalisyon protokolleri de özünde Hudeybiye Anlaşmasının hikmet ve siyasetini saklıyordu.

    Zahirde “Batıl” görüşlü partilere bazı tavizler veriliyor, onların hükümet olmalarına yardım ediliyordu. Ama neticede değeri çok geç ve zor anlaşılacak şu siyasi zaferler kazanılıyordu:

    a- O güne kadar inananları “Gerici, yobaz ve çağ dışı” diye suçlayan ve daima horlayan batıl cephesi bu koalisyonlarla inançlı kesimi ve onları temsil eden zihniyeti artık siyasi bir güç olarak resmen ve fiilen kabul ve tescil etmek durumunda kalıyordu.

    Altı asır, “Hak ve adalet var, batıla ve zulme geçit yok” esasıyla yönetilen Osmanlı Devleti, 1839 Tanzimat Fermanıyla “Hak varsa batıl da var” zihniyetine boyun eğmek zorunda bırakılıyordu.

    Osmanlı’nın çöküşünden sonra ise “Sadece batıl var, Hakka yer yok” düşüncesi hâkim olmuştu.

    Nihayet Milli Selametle beraber “Batıl varsa, Hak da var” görüşü yeniden zuhur etmiş ve resmen kabul ettiriliyor; ileride “Yalnız Hak ve adalet vardır, batıl ve zulüm kaldırılmıştır” hedefine doğru yola çıkılıyordu.

    b- İnançlı kadrolar devlet ve hükümet yönetiminde hem bilgi ve beceri sahibi oluyor, hem de Müslümanların “çağın çok gerisinde kalmış, yabani, pısırık ve beceriksiz kimseler oldukları” hususunda oluşturulan yanlış kanaatler temelinden yıkılmaya başlanıyordu.

    c- Bu arada kimin hangi işte ve ne kadar başarılı ne kadar sadık ve sağlam olup olamadığı da deneniyor, hizmet kadrosunun samimiyet, teslimiyet ve kabiliyet derecesini hem lider görüyor, hem de bizzat herkesin ayarını kendilerine gösteriyor ve siyaset inananlar için bir mektup oluyordu.

     

     

     

     

     

     



    [1] Ahmet b. Hanbel Müsned 1/31; Buhari Tefsirül Kuran 48-1

    [2] 1- Hak Dini Kur’an Dili – Elmalılı Hamdi Yazır  2- Hulasatül Beyan – Mehmet Vehbi  3- Fizilalil Kur’an, Seyyid Kutub  4- Tefsirül Kur’ani’l Azim – İbni Kesir  5- Safvetüt – Tefasir – Muhammed Ali es – Sabuni.  6- Kütübu Sitte (İlgili bölümleri)

    [3] Kehf: 109.

    [4] Keşşaf: 4/262 ve İbni Kesir.

    [5] Zemahşeri ve Safvetü’t – Tefasir-c.6, sh. 113.

    [6] Nasr: 1.

    [7] Ankebut: 6.

    [8] Bakara: 246-252.

    [9] Lem’alar. İhlas Risalesi. 2. Sebeb. 9. Emir

    [10] Hak Dini Kur’an Dili – Hamdi Yazır. c.6, sh. 484. Şura – Çelik Yayınları.

    [11] Fetih: 18

    [12] Fetih: 1

    [13] Nasr: 1-2-3.

    [14] Secde: 28

    [15] Maide: 51-53

    [16] Buhari Kitabü’l-Meğazi 35, Müslim-İmare: 80.

    [17] Nisa: 80

    [18] Nisa: 59

     

    KAYNAK:
     
    http://www.millicozum.com/mc/mart-2011/fetih-suresinin-hikmet-ve-isaretleri




















    Kaynak :
    Bu Haber 431 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS