• Atatürk ve Erdoğan Kıyaslaması

    Atatürk ve Erdoğan Kıyaslaması

    01 Aralık 2019

     
    | Devamı


    Atatürk ve Erdoğan Kıyaslaması






    Bay Dilipak, Sen Söyle!

    ERBAKAN'IN ATATÜRK'Ü MÜ, ERDOĞAN'IN ATATÜRK'Ü MÜ?

     

    Abdurrahman Dilipak 10 Kasım 2019 tarihli Yeni Akit Gazetesi’nde, Atatürk'ü kastederek: “Sevgi ve saygı, zorla mı?” başlıklı bir yazı yayınlamıştı. Kendi aklınca; 10 Kasım münasebetiyle Anıtkabir'e çıkıp saygı duruşunda bulunan ve Atatürk'e övgüler sıralayan, O’nun izinde ve hedeflerini gerçekleştirme üzerinde olduklarını vurgulayan Erdoğan'ın ve diğer AKP kurmaylarının bu “Müslüman’ı dinden çıkarıcı(!)” tavırları karşısında, kafaları karışan ve itiraza başlayan tabanlarını yatıştırmaya ve uyuşturmaya çalışmıştı... Ama bu tür cıvık ve gıcık tavırlar artık ters tepki yapmaya başlamıştı ve inandırıcı bulunmayacaktı.

    Şimdi Bay Dilipak ve onun gibi yandaş kaypaklara soralım:

    • Sizlerin açığa vurmadığınız, ama gizli buluşmalarınızda sürekli tekrarladığınız temelsiz iddialara göre, Atatürk kâfir ise, aynı ölçütlere göre Sn. Erdoğan da MÜNAFIK olmaz mıydı? Ve bizzat Kur'an'ın açık beyanına göre “münafıklar kâfirlerden daha aşağı ve bayağı” sayılmaz mıydı? Yoksa Dilipak, bilerek ve kasıt gözeterek, Sn. Erdoğan'ın başını belaya sokmaya ve ayağını kaydırmaya mı çalışmaktaydı?

    • Sağa-sola kıvırmadan söyleyin bakalım; Atatürk şu anda Cumhurbaşkanı olsaydı; Türkiye dâhil 25 İslam ülkesinin parçalanmasını amaçlayan BOP'un eşbaşkanlığına yanaşır mıydı?

    • Atatürk, kendisiyle dalga geçen hatta hakaretler içeren… Daha beteri, PKK/PYD teröristi Mazlum Kobani ile oturup anlaşmayı teklif eden Trump'ın bu küstah mektubuna rağmen, hâlâ kalkıp ayağına koşar mıydı? Sn. Cumhurbaşkanı, hem de vereceği vaatler; azil süreci nedeniyle ne askeri ne de sivil bürokraside asla hesaba katılmayacak olan Trump’tan boş ve kof iltifatlar dışında hiçbir şey alamayacaktı… Daha da yüz kızartıcı olan; Sn. Erdoğan, Siyonist kuklası ve deli dana akıl hastası Trump’la görüşürken, ABD askerleriyle PKK/PYD teröristleri, sınırımızdan 40 km. uzaklıktaki Haseke’de ve daha aşağıdaki Deyrizor ve Rakka yöresinde (Özel Kürdistan Bölgesi’nde) ortak devriye geziyorlardı! Bu Amerika’dan ülkemiz hakkında hayırlı ve yararlı sonuçlar alınacağını düşünmek, hangi akıl ve vicdanla bağdaşırdı?

    • Atatürk olsa, NATO ve Haçlı ordularına İzmir'i saldırı üssü yapıp kardeş Libya'ya saldırır ve on binlerce masum Müslüman’ın katledilmesine ve Libya'nın baştan başa yıkılıp yakılmasına göz yumar mıydı?

    • Atatürk bugün Cumhurbaşkanı olsaydı, zinayı suç olmaktan çıkarır mıydı?

    • Atatürk, AB’ye gireceğiz hayaliyle Avrupa'nın bunca aşağılamasına ve ağırdan almasına katlanır mıydı?

    • Atatürk olsaydı; “Kadına Şiddeti Önleme” kılıfı altında, her türlü cinsel rezaletin ve eşcinselliğin meşrulaştırıldığı ve aile yuvamızın temelinden yıkılmaya çalışıldığı İstanbul Sözleşmesi’ni imzalar mıydı?

    • Atatürk şu anda Cumhurbaşkanı olsaydı, bunca işgal ve saldırganlığına rağmen terör şebekesi İsrail'le oturup “Normalleşme Anlaşması” yapar mıydı? Üstelik bu İsrail, güya sınırımızdan 30 km. içeriye kaçırılan(!) PKK/YPG militanlarının bekçiliğine bırakılan, bize 40 km. uzaklıktaki Haseke, Deyrizor ve Rakka’daki Suriye petrollerini dünyaya pazarlama anlaşmasını yapmıştı.

    • Atatürk olsaydı; Arap Baharı safsatasıyla Suriye'nin tahribatına, Amerika ve İsrail projelerine taşeronluk yapılarak orada bir iç savaş çıkarılmasına ortaklığa yanaşır mıydı?

    • Atatürk, kendi partisinden milletvekili adayı yaptığı, sonra İzmir Demokrasi Üniversitesi'ne rektör atadığı AP’li Senatör Mehmet Kılıç'ın kızı ve koyu Atatürkçü takılan Prof. Bedriye Tunçsiper’in, 7-8-9 Kasım 2019 tarihlerinde “Uluslararası Yahudi Konferansına” ve İsrail'in meşrulaştırılmasına Erdoğan gibi tepkisiz kalır mıydı?

    Evet; askerlerimizi şehit eden PKK/YPG'ye açıktan destek veren katil İsrail, İzmir'de düzenlenen 3’üncü Uluslararası İsrail ve Yahudi çalışmaları Konferansı’yla adeta meşrulaştırılmaya çalışılmıştı.

    Tam da 10 Kasım öncesi, 7-8-9 Kasım tarihlerinde İzmir’de sessiz sedasız ‘Yahudi Konferansı’ yapılmıştı. Yerli ve yabancı yüze yakın üniversiteden akademisyenlerin katıldığı “3’üncü Uluslararası İsrail ve Yahudi Çalışmaları Konferansı”, İzmir Demokrasi Üniversitesi’nde tamamlanmıştı. Bu konferansla İslam coğrafyası ve Ortadoğu’da kirli emelleri uğruna Müslümanları katleden ve terör örgütlerini açıkça destekleyen Siyonist İsrail için adeta meşrulaştırma çalışmalarının yürütüldüğü anlaşılmıştı. Konferansın son gününde ise ‘İzmir’deki Yahudi Mirasının Keşfi’ adlı bir kültür turunun planlanması ise küstahlığın son aşamasıydı.

    Bu sinsi ve Siyonist konferans İzmir’de ve Erdoğan iktidarının bilgisi dâhilinde yapılmıştı. İlki Belde-i Muhayyere Konya’da, ikincisi ise Balıkesir Bandırma’da ve Erdoğan iktidarı ortamında gerçekleştirilen Uluslararası İsrail ve Yahudi Çalışmaları Konferansı’nın 3’üncüsü İzmir’de yapılmıştı. 8 Kasım Cuma günü İzmir Demokrasi Üniversitesi’nde başlayan konferans, 10 Kasım’da tamamlanmıştı. Yerli ve yabancı üniversitelerden 100’e yakın akademisyenin katıldığı konferansa, 10’a yakın devlet üniversitesinden onlarca akademisyen katılmıştı.

    Bu Siyonist konferansın oturum konuları her şeyi anlatmaktaydı:

    İzmir’de düzenlenen Uluslararası İsrail ve Yahudi Çalışmaları Konferansı’nın oturum konuları da İsrail’i ve Siyonistleri sempatik gösterme çabasıydı. ‘Yahudiler ve Yahudilik’, ‘Siyonizm, Öncüler ve İsrail’, ‘Dünya Tarihinde Yahudi İzleri’, ‘Yahudi Kültüründe Sanat ve Edebiyat’, ‘İslam ve Yahudilik: Karşılaşmalar, Geçişler, Karşılaştırmalar’, ‘İsrail’in Uluslararası Sistemdeki Yeri ve Küresel İlişkileri’ ile ‘Bir Dönüşüm Yolculuğu Olarak Yahudilik’ konu başlıkları, masaya yatırılan sadece birkaç başlıktı. Yüzlerce akademisyenin katıldığı konferansta, her bir katılımcı İsrail’in ve Yahudilerin farklı taraflarını ön plana çıkaran konuları aktarmışlardı.

    Uluslararasıydı, ama nedense 3 konferans da Türkiye’de yapılmıştı.

    Uluslararası İsrail ve Yahudi Çalışmaları Konferansı olmasına rağmen, düzenlenen 3 konferansın da Türkiye’de olması akıllardaki şüpheleri kuvvetlendirirken, programın gizli saklı yapılması ise soru işaretlerini artırmıştı. ‘Yahudi Konferansı’na ilişkin hiçbir kurum, kuruluş ve gazeteye bilgi verilmemesi dikkat çekerken, birçok ülkeden akademisyenin katıldığı konferansta, İsrail’in imajının düzeltilmesinin amaçlandığı sırıtmaktaydı. Onlarca oturumun gerçekleştirildiği konferansın açılış konuşmalarını ise Recep T. Erdoğan’ın bizzat atadığı ve AKP milletvekili adayı yaptığı İzmir Demokrasi Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Bedriye Tunçsiper ile İsrail Ankara Büyükelçiliği’nden Roey Gilad yapmıştı. Öte yandan konferansın son gününde ise İzmir’de kültür turu düzenleyecek olan katılımcıların, kültür turunun ismini ise ‘İzmir’deki Yahudi Mirasının Keşfi’ olarak belirlemesi tam bir küstahlıktı.

    Bay Dilipak O yazısında:

    “Hz. Muhammed devrinde Mekke’de yaşıyorsam, putlara saygı duymam mı gerekecekti! Ya da Hz. İbrahim, Nemrud’a, put yapan babasının yaptığı putlara saygı mı duyması gerekiyordu?” sözleriyle dolaylı biçimde Atatürk'ü puta, Anıtkabir'i ise puthaneye benzetiyordu. Oysa bu soruyu Sn. Erdoğan’a sorması gerekiyordu. 17 yıldır en az 47 kere o puthaneye gönüllü mü çıkıp saygı duruşunda bulunuyordu, yoksa “O etkili ve yetkili bir Başkan sanılsa da mecbur ve mahkûm bir kukla konumundadır” demeye mi getiriyordu?

    “Mustafa Kemal’in soy kütüğünü de araştırmayın! Şimdi yeni bir iddia var: Mustafa Kemal’in çocukluk yıllarında Selanik’e gittiği, hatta bu konuda Zübeyde Hanım da tartışmalı, bu iddiaya göre o Mustafa Kemal’in teyzesi oluyor. Bu konuda da o öldü, onun kimliğini Zübeyde hanıma verdiler de derler. Çünkü bir de İbrahim İhsan muamması var.” diyen Bay Dilipak’a soralım: Bir insanın hangi ana babadan, hangi sınıf ve sıfatlarla dünyaya geleceği kendi elinde olmadığından bu nedenle suçlanması zulümdür. Kaldı ki birileri çıkıp “Sn. Erdoğan’ın da diğer Cumhurbaşkanlarının da soy kütüğünü ve anne babasının nasıl görüştüğünü de araştıralım” demesi uygun ve lüzumlu muydu?

    Rıza Nur gibi, 3 ciltlik Hayat ve Hatıratım kitabında; karısının kahpeliklerini ve kendisinin rezaletlerini teşhir edecek kadar basit ve fasit bir insanın; Bakan yapılınca Atatürk'e övgüler dizen, görevden alınınca sövgüler yönelten bayağı ve aşağı bir şahsın, Atatürk'ün anası babasıyla ilgili tamamı kulaktan dolma ve uydurma ithamlarını “tarihi bilgi ve belge” diye okurlarına yutturmaya çalışanlar, Rıza Nur onursuzundan daha rezil ve kepaze konumuna düşüyordu.

    “Gerçek Atatürk hangisi, Vahdeddin’e ‘Halife ve Hakan efendimiz’ diye Heyet-i Temsiliye adına mektup yazan Mustafa Kemal mi, Evren’in anlattığı mı, Erbakan’ın anlattığı mı? Doğu Perinçek’in anlattığı mı, Nejla Çarpan’ın anlattığı mı? Frunze’nin dostu olan TKP’yi kurduran Mustafa Kemal mi gerçek, antikomünist olan mı? Mustafa Kemal Mason mu, Mason locasını kapatan mı? Sahi Meşriki Azam M. Kemal Öke’yi niye kendine müşavir yapmıştı!? ‘Aynı davaya hizmet eden iki cemiyet olmasın’ diye mi? Mustafa Kemal’in doğum gününü tam olarak bilmediğimiz gibi, ölümü de tartışmalı. Son dakika yanı başındaki kişi M. Kemal Öke idi. Öke’nin derin sırrı, Locanın ‘emanet sandığı’nda. Öke yanı başındaydı da İnönü neredeydi? Küçük Hüseyin Efendi’nin müridi, TKP’nin kurucusu Mareşal Fevzi Çakmak neredeydi?” diyen Bay Dilipak'ın bütün bunları Sn. Erdoğan'a ve iktidarına sorması gerekmiyor muydu?

    Yahu, bütün arşivler, belgeler, üniversiteler, resmi ve yetkili araştırma ve öğretim görevlileri, AKP iktidarının ve Sn. Erdoğan'ın emrinde olduğuna göre, tam 18 senedir bu konuda ciddi ve cesaretli bir adım niye atılmıyordu? Gerçek Atatürk ortaya çıkarılıp niye toplum bu tartışmalardan kurtarılmıyordu? Bizim aklımıza bu konuda üç sebep geliyordu:

    1- Ya Atatürk'le ilgili gerçekleri araştırıp yazacak cesaret ve dirayetiniz bulunmuyordu. Korkaklık ve kaypaklığınıza mazeret uyduruluyordu!

    2- Ya her tarafı idare ve istismar eden marazlı bir münafıklık ve riyakârlık sergileniyordu!

    3- Ya da; tarihi gerçeklerin ortaya çıkmasından en fazla iktidar ve yandaşları gocunuyor, “bulanık suda daha rahat balık avlayacakları” ve oy toplayacakları için böyle davranılıyordu!

    Ve hele Bay Dilipak'ın, Doğu Perinçek’le, Kenan Evren'le, Mim Kemal Öke’yle aynı safta ve sınıfta gösterme kastı ve küstahlığıyla “Erbakan'ın Atatürk'ü!..” diyerek konuyu çarpıtmaya ve saptırmaya çalışması tek kelime ile mide bulandırıyordu! Bu nedenle soruyoruz: Peki Erdoğan'ın Atatürk'ünden niye hiç bahsedilmiyordu? Erbakan Anıtkabir’i ziyaret ederse “siyaset = şahsını ve makamını koruma”, Erdoğan ziyaret eder ve övgüler dizerse “mazeret” ve “siyanet = korunma” mı oluyordu?

    Bu ucuz ve uyuz kahramanlar acaba, “Necip Fazıl'ın Atatürk’ünü” niye hiç gündeme taşımıyordu?

    Çünkü Necip Fazıl, Atatürk'ün vefatından 15 gün sonra 26 Kasım 1938 tarihli Cumhuriyet Gazetesi'nde Mustafa Kemal’le ilgili çok çarpıcı tespitler ve ufuk açıcı tahliller içeren bir yazı yayınlıyordu. Üstelik Mürşidi Abdülhakim Arvasi ile tanışıp İslami istikamet bulmasından dört sene sonra bunları yazıyordu ve ölünceye kadar bu düşüncelerini değiştirdiğini gösteren hiçbir yazısına rastlanmıyordu.

    Bay Dilipak’ın:

    “Kemalizm Türkiye’nin en oportünist gündem konusu. Şimdi bir de “Yeşil Kemalistler”imiz çıktı. Kemalizme en büyük zararı anti Kemalistler değil bu “Yeşil Kemalistler” veriyor aslında. İşi daha da sulandırıyorlar. Ama tabi bu oportünizmin kimseye bir faydası yok! Müslümanlara da zarar veriyorlar. Keşke herkes kendisi olsa.” tespit ve temennilerinde de sahtekârlık sırıtıyordu. Çünkü Kemalizm’in dine düşmanlık için uydurulan ve Atatürk'le ilgisi bulunmayan bir Masonik ve Sabataist kılıf olduğunu her mü’min biliyordu. Ama böylesi ithamlarla kendi kaypaklık ve kolaycılığına “Dilipak’lık” kılıfı sarıyordu.

    Akit Gazetesi yazarı olan, AKP’ye yakınlığıyla ve akıl hocalığıyla tanınan Abdurrahman Dilipak, daha önce köşesinde “AKP’den 40 kadar milletvekilinin seks kaseti olduğunu” yazan insandı. İşte Dilipak o yazısında şunları aktarmıştı:

    “(AKP) Kendi içindeki birtakım yiyici (vurgunculara) ve ahlâksızlara karşı da bir arınma hamlesi yapması gerekir… Bana kalırsa bir musibet, bin nasihatten daha iyidir… (AKP) Belirledikleri adayları bile, bu olaydan sonra bir daha gözden geçirip, uçkuruna, kesesine düşkün, makam hırsı ile çevresini kırıp geçiren birtakım adamları aday listesinden ayıklasa ne iyi edecektir... Koca bir dava, üç beş geri zekâlının para, makam ve kadın ihtirasına kurban edilmemelidir!.. Unutmamak gerekir ki, koca çınar ağacının işini bitiren birtakım yumuşakça kurtçuklar ekibidir… Bu köşenin okurları, bu senaryoları 6 ay önce, 2 ay önce de bizden okuyuvermişlerdi...” diyen, daha önce de AKP’nin bir dış proje olduğunu deşifre eden Bay Dilipak, bu dış projeli partinin, içerisinde en az 40 tane seks kasetli milletvekili barındıran partinin reklâmını ve temize çıkarma yazılarını herhalde bedava yapmıyordu? “Allah rızası için Siyonist projelere ve seks kasetli rezil pespayelere sahip çıkıyorum” diyemeyeceğine göre, yoksa kendisi de mi bu Siyonist oyunun bir piyonu oluyordu?

    Oysa Atatürk'ün söylemlerinden... Veya O’nun hakkında söylenenlerden yola çıkarak; yaşadığı olayları, sorunları ve çözüm arama metotlarını anlamaya çalışmak yanlıştır ve yanıltıcı sonuçlara ulaştırır. Doğrusu; O’nun yaşadığı dönemin şartlarını, ihtiyaçlarını, iç ve dış dayatmaları ve Atatürk'ün mevcut imkân ve fırsatlarını hesaba katarak, hangi çaba ve çırpınışların hangi kararlara ve sonuçlara yol açtığını doğru anlamak daha da kolaylaşır. Atatürk'ün Milli Mücadele sırasında ve sonrasında; gerekli desteği sağlamak, en az zayiatla ve en az masrafla zafere ulaşmak için; Lenin Rusya’sından Hindistan Müslümanlarına… İslam Birliği kurma çabalarından İngiltere ve Fransa ile ittifak arayışlarına… 1927'de okuduğu NUTUK'ta hain ilan ettiği Kâzım Karabekir gibi paşaları ve Mason Localarının arkasındaki Sabataist cuntayı ayrı ayrı idare etmek ve dengeleri gözetmek zorunluluklarına ve içinde bulunduğu diğer koşulların ve kuşkuların baskısına bakmadan ve bütün bunları hesaba katmadan... Ve yine Atatürk'ün Millî Mücadele ve Cumhuriyet döneminin, hangi senelerinde ve hangi sebeplerle hangi adımları attığı ve hangi konuşmaları yaptığı dikkate alınmadan, doğru ve uygun bir yorum yapma imkânı da oluşmayacaktır.

    “Atatürk bu duygusal ortamda rasyonel kişiliğinden sıyrılıp masal kahramanına dönüşüyor!.. Atatürk’ün bir deha olduğu kesin: Büyük riskler aldığı ve büyük çabalar harcadığı da… Rasyonel bir çizgi üstünde yürüyüp ülkeyi aklın, mantığın ve bilimin ışığında yeni bir yapılanmaya götürmeye çalıştığı ise inkâr edilemez gerçek… Yine de kafalar oldukça karışık ve çelişkiler yumağı! Çünkü bu konuda ‘tarafsızlık’ söz konusu değil. ‘Tarafsızlık’ olmayınca, analitik çalışmalar yapılamıyor. Dolayısıyla her şey, ‘Cumhuriyet / Hürriyet’ nutuklarıyla, ‘En büyük Türk Atatürk’ övgüsünde kalakalıyor… Çocukluğumdan bu yana, o çok önemsediğimiz Atatürk’le ilgili olarak aynı kalıpsal yaklaşımların sergilenmesi, aradan onlarca yıl geçmesine rağmen, O’nun evrensel boyuta taşınması konusunda bir çaba gösterilememesi, kendilerini ‘Atatürkçü’ sayan kesimlerin ya kabiliyet yahut samimiyet derecesini gösteriyor… Öte yandan, Atatürk’e ‘muarız’ unsurların (yani O’na karşı olanların), yeni deliller ortaya çıkarma konusunda, ‘Atatürkçüler’den daha çalışkan (daha duyarlı ve tutarlı) olduklarını söylemeye de imkân yok: Ya ‘şartlar’ elvermiyor buna ya da alışkanlıklar!”[1] diyen, Yavuz Bahadıroğlu ise insaflı ve yapıcı bir tavır takınıyordu.

    “Nasıl ki her bitki her iklimde yetişemezse, demokrasinin oluşabilmesi ve yaşayabilmesinin de belirli koşulları vardır. Sanayileşme, kentleşme, yoksulluktan kurtulma, belirli bir eğitim düzeyine ulaşma şarttır. Çoğulcu, tek bir gücün egemen olmasına izin vermeyecek ölçüde güçlerin paylaşıldığı, gücün gücü dengelemeyi başardığı, örgütlü bir toplum lazımdır. Ve tabi yaygın ve etkili bir kitle iletişim ağı da kurulmuş olmalıdır… Bunlar bir anlamda demokrasinin nesnel koşullarıdır. Ama bu koşulların büyük ölçüde var olması, demokrasinin de kendiliğinden var olacağı anlamını taşımamaktadır. Çünkü demokrasinin bir de öznel koşulu vardır: Demokratik kültür bunların başındadır. Hoşgörü ve uzlaşmaya dayalı olan demokratik kültür ise, ancak demokrasinin bir yaşam biçimine dönüşmesiyle ve uzun zamanda oluşacaktır. Hoşgörüsüz tavırların, uzlaşmazlıkların yarattığı sıkıntılar aşılarak, demokrasinin bilincine varılarak, ağır ağır bu sonuca varılacaktır… 1920'lerin Türkiye’sinde, bu koşulların hemen hiçbirisinin bulunmadığını bilerek yorum yapılmalıdır. Batılı güçlerin yüzyıllar boyu saldırıları ve savaşları sonucu yoksul ve eğitimsiz bir tarım toplumu konumundayız. Batı'da demokrasiyi destekleyen iki temel sınıftan da yoksun durumdayız. Ne gerçek anlamıyla bir burjuvazi ne de gerçek anlamıyla bir işçi sınıfı var... Radyo yok. En büyük gazeteler, ancak 3-4 bin basabiliyorlar... Toplum asırların ihmaliyle ve mecburi sıkıntılar nedeniyle hem fakir hem cahil bırakılıyorlar…

    Atatürk'e saldıranların ve O’nu despotlukla suçlayanların “o dönemde demokrasi yoktur” itirazını doğru tartmak için, sadece 1920'lerin 1930'ların Anadolu’sunun koşullarını hatırlatmak yeterli olmayacaktır. O dönemin Batı'sına, bugünkü demokratik ülkelerin o dönemdeki durumlarına da bakmak lazımdır. 1930'larda, bugünkü anlamda katılımcı bir demokrasi, Avrupa'nın hiçbir yerinde bulunmamaktaydı. İtalya 1922, Portekiz 1927, Japonya 1930, Almanya 1933, İspanya 1938 yılında faşist yönetimlere taşınmıştı. Merkezi bir yönetim biçimi olan Fransa da giderek faşizme teslim olacaktır.

    Üstelik ünlü sosyolog Max Weber bile, demokrasiyi şöyle tanımlamaktadır: “Demokraside, halk güvendiği bir önder seçer. Seçilen önder, 'Şimdi sesinizi kesin ve bana itaat edin' der. Artık halk ve parti onun emrine girmişlerdir.” Yani artık demokrasi ve seçim, dolaylı despotizmin kılıfıdır. Almanya, İtalya ve Japonya gibi sanayileşmiş ülkelerin bile, demokrasiye kendi iç dinamikleri ile değil, savaş yenilgisiyle birlikte dayatılan koşullar nedeniyle geçtiklerini unutmayalım. Ki Atatürk dönemini ve İsmet İnönü’nün demokrasi deneyimini daha doğru anlama imkânı bulalım.” saptamaları haklıydı.

    Asıl ve doğru soru şudur:

    Demokrasinin ne "nesnel" ne de "öznel" koşullarının bulunduğu bir toplumda; demokrasinin gerileyip faşizmin yükseldiği bir dünyada; acaba Mustafa Kemal ne düşünüyordu? Toplumunu nasıl bir yönetim biçimine hazırlamak istiyordu?

    Atatürk için, cumhuriyetçilik ilkesi ile demokrasi aynı anlamı taşımaktaydı:

    "Cumhuriyet rejimi demek, demokrasi sistemi ile devlet şekli demektir. Biz cumhuriyeti kurduk, on yaşını doldururken demokrasinin bütün gereklerini sırası geldikçe uygulamaya koymalıdır. Milli egemenlik esasına dayalı memleketlerde siyasi partilerin var olması tabiidir. Türkiye Cumhuriyeti'nde de birbirini denetleyen partilerin doğacağına şüphe yoktur." diyen Atatürk’ü anlamaya çalışmalıdır.

    Atatürk için, demokrasi her şeyden önce bir özgürlük amacıydı:

    "İrade ve egemenlik milletin tümüne aittir ve ait olmalıdır. Demokrasi, sosyal yardım veya iktisadi teşkilat sistemi değildir. Demokrasi, maddi refah meselesi de değildir. Böyle bir görüş, vatandaşların siyasi hürriyet ihtiyaçlarını uyutmayı amaçlar. Bir ulusu oluşturan bireylerin o ulus içinde, her çeşit özgürlüğü, yaşamak özgürlüğü, çalışmak özgürlüğü, düşünce ve vicdan özgürlüğü güven altında bulunmalıdır." diyen ve bunun için gayret gösteren bir Atatürk esas alınmalıdır.

    Kendi el yazısı ile kaleme aldığı Medeni Bilgiler Kitabı, halka özgürlük ve demokrasiyi öğretmek için hazırlanmış bir el kitabı gibiydi. Daha sonra okullarda ders kitabı olarak okutuluverdi. Kitaptaki basın özgürlüğü ile ilgili düşünceleri, Atatürk'ün ne ölçüde içten bir özgürlükçü olduğunun da kanıtıydı:

    "Basın yayın özgürlüğünden doğacak olumsuzlukları ortadan kaldıracak etkin yol, kesinlikle geçmişte olduğu gibi basın yayın özgürlüğünü kısıtlama yolu değildir. Basın yayın özgürlüğünden doğacak sakıncaların ortadan kaldırılması yolu, yine doğrudan basın yayın özgürlüğüdür." sözleriyle O’nu yorumlamak lazımdı.

    Zamanın Fransa Büyükelçisi'ne söyledikleri ise, hiçbir yanlış anlamaya meydan bırakmayacak kadar açıktır:

    "Kişisel iktidar (diktatörlük) gibi zararlı bir örnek bırakarak ölmeyeceğim. Bu sebeple parlamenter bir cumhuriyet kuracağım." hedeflerine yoğunlaşmalıydı.

    Mustafa Kemal, Samsun'a ayak bastığı andan gözlerini yaşama kapadığı ana kadar, kişisel bir yönetim (despotizm) yerine, halkın irade ve tercihine dayanan demokratik bir rejimin altyapısını oluşturmaya çalışmıştı. Baskı ve tehditle değil, insanları inandırarak adımlarını atmaya başlamıştı.

    Ulusal Kurtuluş Savaşı'nın bile, oldukça demokratik bir mecliste tartışılarak, zaman zaman sert bir biçimde eleştirilere uğrayarak, sürekli denetlenmiş olarak yürütülmüş olması, son derece önemli ve anlamlıdır. Kurtuluş Savaşı sırasında görev yapan ilk TBMM'de bile, sayıları 120'yi bulan milletvekilinden oluşmuş bir muhalefet grubu vardı. Mustafa Kemal sadece özgürlüklerden ve demokratik muhalefetten yana değildi; aynı zamanda yargı bağımsızlığını da savunmaktaydı. "Yargısı bağımsız olmayan bir devletin, kendi bağımsızlığı tartışılır" diyordu. Böyle bir düşüncenin, bir diktatör tarafından savunulmasına olanak var mıdır?

    Ünlü Fransız siyaset bilimci Maurice Duverger’in, Atatürk’ün Tek Parti yönetimini özenle incelediği anlaşılmaktadır. Duverger, “bu yönetim biçiminin, mutlak baskı rejiminin geçerli olduğu toplumlarda demokrasinin gerektirdiği ortam ve koşulları hazırlamak ve sonunda tam bir demokrasiyi gerçekleştirmek amacına yönelik olduğunu” vurgulamaktadır. Evet, Atatürk’ün tek partisinin görevi, toplumu çoğulcu bir demokrasiye hazırlamaktı.

    Maurice Duverger, kendi sosyalist ve Darwinist düşüncelerine “Kemalizm’i” kılıf yapma çabası dışında, bu tespit ve tahlillerinin doğruluk payı vardı.




    Makalenin tamamını sesli olarak dinlemek için :































    Bu Haber 733 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS