• AMİRAL CİHAT YAYCI’NIN İSTİFASI VE PERDE ARKASI

    AMİRAL CİHAT YAYCI’NIN İSTİFASI VE PERDE ARKASI

    23 Mayıs 2020

     
    | Devamı

    AMİRAL CİHAT YAYCI’NIN İSTİFASI

    VE

    PERDE ARKASI

            

    Görevden alınmasının ardından istifa eden Tümamiral Cihat Yaycı'nın istifa dilekçesi ortaya çıkmıştı. Yaycı, dilekçesinde “Bugün geldiğim noktada görev verilmeyen, adeta kumpas kurularak yalan ve iftiralar neticesinde görevden uzaklaştırılmış bir Amiral olarak mesleğimi icra edemeyeceğim açıktır” ifadelerini kullanmıştı.

    İşte Cihat Yaycı istifa dilekçesinde şunları yazmıştı:

    "15 Mayıs 2020 tarihinde Sayın Cumhurbaşkanımızın yüksek tasdiki ile gururla icra ettiğim Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanlığı görevinden, Genelkurmay Başkanlığı emrine Kuvvet Komutanımın haberi olmaksızın atandığımı 16 Mayıs 2020 gece saat 03.00'da öğrendim. MSB'nin atama tebliğ mesajı ile de ‘ilk mesai günü olan (esasen idari tatil ve sokağa çıkma yasağının olduğu) 18 Mayıs 2020'de Deniz Kuvvetlerinden derhal ayrılışımın ve Genelkurmay Başkanlığına katılışımın yapılması’ emredilmiştir. Bilasebep ve mesnetten yoksun olduğunu düşündüğüm (FETÖvari kumpasları çağrıştırırcasına) gerekçelerle emre alınmanın yanı sıra, apar topar ayrılışımın yapılmasının emredilmesi onurumu ziyadesi ile örselemiştir.

    Elbette bir asker olarak atama bir emirdir ve emre uymakla mükellefim. Ancak emre alınma ataması ile 32 yıldır büyük bir aşk ve heyecan ile icra ettiğim meslek hayatımda ilk defa asli görevi olmayan bir subay, bir amiral konumu ile karşı karşıya bırakılmış oldum. Esasen herhangi bir göreve atanmış olsaydım görevi bir an dahi tartışmaz ve ifa ederdim. Ama durum öyle değildir. Alenen boşa çıkarılmış, onuru örselenen bir amiral durumuna düşürülmek istenmekteyim. Bunu kabul etmem mümkün değildir. Benim karakterim ve Türklük gururum buna imkân vermez. 13 yaşımda tertemiz olarak mensubu olmakla her zaman gurur duyduğum asil Türk Milletinin vermiş olduğu üniformamı, 40 yıl boyunca gururla lekesiz ve şaibesiz olarak taşıdım. Bugün geldiğim noktada görev verilmeyen, adeta kumpas kurularak yalan ve iftiralar neticesinde görevden uzaklaştırılmış bir Amiral olarak mesleğimi icra edemeyeceğim açıktır. Bu son derece onur kırıcıdır. Bırakın bir Türk Amiralini hiçbir Türk neferinin bunu sindirebileceğini düşünemiyorum.

    Üstelik görevdeki bir Amiral olarak şahsıma itham edilen iftira dolu suçlamalara ve bu hususu dile getiren müfterilere cevap verememek şahsımı, ailemi ve silah arkadaşlarımı da derinden üzmektedir. Bir deniz subayı olarak yıllarca Mavi Vatan'da en sert fırtınalara karşı mücadele ettim. Bugüne kadar Türk Milletinde Mavi Vatan bilinci ile deniz hak ve menfaatlerimizin farkındalığının oluşturulması, deniz yetki alanlarımızın belirlenmesi konularında gayret gösterdim. Türk Milletinin Türk Deniz Kuvvetlerini tanıması ve onunla gurur duymasını sağlamaya çalıştım. Görev yaptığım tüm kademelerde gerektiğinde Türk Milletinin hak ve menfaatlerini korumak üzere en üst seviyede verilecek görevlere en üst seviyede ve her an hazır olmaya özen gösterdim. Yetkim dahilinde Türk Milletinin her bir kuruşunun tasarrufunu prensip edindim.

    FETÖ'nün 15 Temmuz 2016'da gerçekleştirmeye çalıştığı hain darbe girişiminden çok önce, Sayın Cumhurbaşkanımızın iradesi çerçevesinde başlayan Fetullahçı Terör Örgütü mensuplarına karşı mücadelemi de bugüne dek sürdürdüm. Bu konuda başarılı olduğumu da Allah’a çok şükür ki bugün hainlerin yaşadıkları sevinçten daha iyi anlıyorum. Aynı şekilde yazdığım kitaplar ve ortaya koyduğum hukuki mesnetlere dayalı fikirlerimle Türkiye'nin deniz hak ve menfaatlerini korumaya çalıştım. Bunda da başarılı olduğumu bugün Türkiye düşmanlarının yaşadıkları sevinçten daha iyi anlıyorum.

    Necip Türk Milletinin yetiştirdiği Türklük ve bayrak sevdalısı bir Amiral olarak bilgi birikimimin ve ihtisasımın bir mahsulü olarak Türkiye ile Libya arasında 27 Kasım 2019'da imzalanan "Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırasının" teorik alt yapısını hazırlamış olmak naçiz şahsım için bir "İstiklal Madalyası" olarak kalacaktır.

    Beni yetiştiren komutanlarıma, silah arkadaşlarıma, bahriyelilere ve Yüce Türk Milletine yazmış olduğum kitaplarımı mesleki fikir mirasım olarak bırakıyor ve şahsıma asil Türk Milleti tarafından taşıma onuru verilerek gurur ile giydiğim üniformamı çıkarıyorum. 19 Mayıs 2020 "Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı"nın kutlandığı o mutlu gün ile sivil hayatıma adım atarak Yüce Türk Milletine ve Türkiye Cumhuriyeti’ne sadakatle bağlı bir sivil olarak ihtiyaç duyulabilecek ve fırsat bulduğum her alanda hizmete devam edeceğimi belirterek istifamın kabulünü arz ederim."

    Tam bu süreçte Soner Yalçın “Cumhurbaşkanına Mektup” yazısını şöyle bağlamıştı:

    “Sayın Erdoğan,

    Bu davada sır var. Bu gizin ortaya çıkarılmasını sağlayınız. Aksi takdirde sizler gibi, bizler de bu yıkıntının altında kalacağız. Sizi yıllarca hep uyardık; hiç değilse bir kez olsun bizi dinleyin: Tümamiral Cihat Yaycı'nın tasfiyesi ile Odatv'ye yapılan operasyon benzerdir; aynı merkezden yönetiliyor! Artık kandırılma lüksünüz yok; asıl hedef sizsiniz…”[1]

    Bay Soner Yalçın; “Hedef Bahçeli” yazısında da:

    “Erdoğan'ın baş destekçisi Sabah gazetesinin 19 Mayıs Milli Bayram günü Vahdettin ve Damat Ferit'i yücelten haberini nasıl değerlendirmek gerekiyor? Erdoğan ile Bahçeli arasına şüphe mi sokmak istiyorlar? Bahçeli'nin Vahdettin ve Damat Ferit'e nasıl baktığı belli değil mi; ‘Haysiyetsiz, tavizkâr, aciz, korkak, pısırık ve sadece kendini düşünen!’… Sabah gazetesinde bilmediğimiz görünmez el mi var? Düşünsel temellerini FETÖ'nün oluşturduğu, gazetenin yayın çizgisini belirleyen ‘Pelikan’ adı verilen grubun asıl hedefi ne? Ulusal bayram gününde kamuoyunun tepkisini çekecek bu siyasal tavrın gizli bir amacı olmalı mutlaka! İktidar ortağı Bahçeli'yi kızdıracaklarını bile bile bu zorlama gayretlerini nasıl yorumlamak gerekiyor?... Yoksa asıl hedef Bahçeli mi? Asıl hedef Cumhur İttifakı mı? FETÖ bu işin neresinde? Öyle ya… Hem Türkiye'nin kuşatma altında olduğunu söyleyeceksiniz, hem de birliği parçalayacak kasıtlı yayıncılık yapacaksınız! Kim bu görünmez el…” diyerek acaba hangi milli ve hassasiyetli oluşumlara dikkat çekiyor ve Sn. Erdoğan'a sahip çıkıyordu?

    Sözcü yazarı Yılmaz Özdil ise:

    “Varlığıyla onur duyduğumuz Atatürkçü generaller, amiraller, sınıflarının birincisi madalyalı subaylar, kahraman astsubaylar hapislere tıkıldı, dünyanın en güçlü ordularından biri olan Türk Silahlı Kuvvetleri, mermi bile sıkmadan, kendi devleti tarafından, kendi hükümeti tarafından ‘esir’ alındı, kahrından canına kıyanlar oldu, kahrından ölenler oldu, kahrından kanser olanlar oldu, kahrından annesini babasını eşini kaybedenler oldu… Pırıl pırıl kariyerler, pırıl pırıl aileler mahvedildi. İhanet, üstümüzden silindir gibi geçti. Tüm bunlar herkesin gözünün önünde yaşanırken, sayın ahalimiz cesaret gösterip neler oluyor demedi… Şimdi, vay efendim Amiral Cihat Yaycı istifa etmiş de, acaba perde arkasında neler oluyormuş filan… Sen merak edene kadar, ahır çöktü, ahır!”[2] diyerek “devletin çöktüğünü” söylüyordu!?

    Emekli Tümamiral Cem Gürdeniz ise; Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanı Amiral Cihat Yaycı’nın görevinden alınarak Genelkurmay Başkanlığı emrine bağlanması kararını şöyle yorumlamıştı:

    “16 Mayıs sabahı Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanı Tümamiral Cihat Yaycı’nın Genelkurmay Başkanlığı emrine atandırıldığı haberi ile uyandık. 2009-2010 yılları arasında Deniz Kurmay Albay olarak emrimde çalışan Amiral Yaycı, Türk deniz tarihinin kaydettiği en önemli akademisyen amirallerden birisi olarak 27 Kasım 2019 Türkiye-Libya deniz sınırlandırması anlaşmasının mimarıdır. Muharip subaylığının yanı sıra hem mühendislik hem de sosyal bilimler disiplinlerinde doçentlik seviyesine varan akademik unvanlara sahip çok seçkin ve yetişkin bir paşamızdır. Yaycı, aynı zamanda Türkiye’de kamu kurum ve kuruluşları içinde FETÖ ile mücadelede önemli yere sahip FETÖMETRE’yi geliştirmiş bir komutandır. Kısacası Deniz Hukuku cephesindeki fikirleri, eylemleri ve kitapları ile başta Yunanistan ve GKRY olmak üzere Atlantik cepheyi kuşkulandırmış; FETÖMETRE’nin geliştirilmesi ve Deniz Kuvvetlerindeki ciddi çalışmaları sayesinde FETÖ ve kripto FETÖ unsurlarını son derece tedirgin edip paniğe kaptırmış ve devletin çıkarlarını korumayı hep öne almıştır.

    Yunan medyası ve FET֒cü sosyal medya hesaplarında bu tedirginlik, Amiral Yaycı’yı ölümle tehdit edecek boyutlara kadar ulaşmıştır. 2020 Yaz Şurasına 2 ay kalan bir dönemde, Libya’da ve Doğu Akdeniz’de son derece önemli gelişmelerin yaşandığı bir konjonktürde Doğu Akdeniz’deki öncü ve en önemli dış politika unsuru olan Deniz Kuvvetleri Komutanlığının en üst seviye icra makamı Kurmay Başkanının bir hafta sonu oldubittisi ile görevden alınması son derece yanlıştır ve kafa karıştırıcıdır. Kaldı ki bu gelişmenin kısa bir süre önce firari FETÖ elemanlarının sosyal medya hesaplarından “Önemli bir Amiral Görevden Alınacak’’ mesajı ile duyurulması daha da vahimdir ve üzerinde dikkatle durulması lazımdır!

    Bu karar, ayrıca onaylanmadan önce Deniz Kuvvetleri Komutanına bile danışılmadan alındı ise daha da ciddi bir yanlıştır. Yaycı’nın görevden alınması sonrası FETÖ kaçaklarının attığı zafer çığlıkları göz önüne alındığında, bu atama kararının yarattığı tesir ile Deniz Kuvvetlerinin Doğu Akdeniz’deki etkinliğine, personelinin moraline veya FETÖ ile devlet içindeki mücadeleye zarar vermemesini beklemek ve takip etmek her vatandaşın görevi ve hakkıdır. Umarım devlet Amiral Yaycı’nın gelişmiş bilgi ve tecrübe birikimini en iyi şekilde değerlendirmeye devam edip, kendisinden yararlanacaktır. Unutmayalım, Türkiye’nin 21. Yüzyılda en büyük jeopolitik cephesi olan Mavi Vatan Cephesinde değil bir gerilemeye, hatta duraksamaya dahi tahammülü olamaz, olmamalıdır.”

    Vay be! Demek ki bir Amiralin istifasıyla koca Deniz Kuvvetlerimiz aciz ve çaresiz bırakılıyordu!

    Şimdi şunları sormanın tam zamanıydı:

    1- Cihat Yaycı, Cumhurbaşkanına rağmen mi görevden alındığı mesajını vermeye çalışmıştı?

    2- O halde, Sn. Erdoğan'ı bile devre dışı bırakıp, böylesi stratejik kararlar alabilen hangi oluşumlar ve odaklardı?

    3- Sn. Yaycı istifasının son cümlesiyle, milletten sivil ve siyasi bir yetki ve görev mi istemiş olmaktaydı?

    4- Yoksa, daha başka, hatta siyaset üstü hazırlıklar mı vardı?

    5- Cihat Yaycı kendi iddiasına göre, bizzat hazırladığı ve mimarı sayıldığı Libya Mutabakatındaki aynı işbirliğinin, Türkiye'nin İsrail'le de yapması gerektiğini vurgulamıştı!.. Yoksa şimdi onu istifaya zorlayan aktif görev değişimini ve kızağa çekme girişimini, İsrail karşıtları mı tezgâhlamıştı?

    6- “Devleti”; Atatürk'ün şüpheli ölümünden sonra yapılandırılan, Sabataist ve Kemalist azınlığın saltanat teşkilatı sayan ve şimdi bunun yıkıldığını savunup sızlanan Yılmaz Özdil gibileri, elbette AKP ve Erdoğan iktidarı dışındaki, milli ve haysiyetli gerçek devletin, böylece ağırlığını ve saygınlığını hissettirmeye başlamasından niye bu denli rahatsızlardı?

    7- Ve hele Sosyalist, Darwinist ve Kemalist Soner Yalçın'ın, Sn. Erdoğan'ı uyarıp; “Bütün bu girişim ve gelişmelerin arkasındaki asıl hedef siz olmaktasınız!..” Yani; “Aman ha, çok tehlikeli bir aşamadasınız, oldukça dikkatli ve tedbirli davranmanız... Bu nedenle sizin de bizim de, görünüşte karşıt, gerçekte barışık olan iktidarımız saldırı altındadır, saltanatınız sarsılıp sallanmaktadır!” feryadı, sadece Erdoğan'ın şahsi ikbal ve ihtirasları hatırına olmayacağına göre, bu derin kuşkuların ve kurguların altında yatan gerçek sebepler, hangi ciddi şüphelerden kaynaklanmaktaydı? Ve tabi Bay Soner Yalçın'ın bu denli incelikli ve derinlikli konulara aklı basmayacağına göre, onun kulağına bu endişeleri fısıldayıp bunları yazdıran hangi malûm ve mel’un odaklardı?

    Ama bekleyip görelim “Korkunun ecele faydası olacak mıydı?” Yeri gelmişken bir kez daha hatırlatalım, “Tarihi her zaman kötüler değil, bazen de iyiler yazacaktı!..”

    Libya Mutabakatı İsrail hizmetkârlığına kılıf yapılmaya mı çalışılmıştı?

    Daha önce Milli Çözüm Dergimizde yazdık:

    Türkiye’nin Akdeniz’deki çıkarlarımızı korumak üzere Libya ile Mutabakat Muhtırası imzalaması doğru ve olumlu bir adımdı. Ancak sonuçta bu girişimin İsrail’e yarayacağı ve Türkiye’nin başına yeni gaileler açacağı konusunda çok ciddi kuşkularımız vardı. Zaten daha önce Haçlı Batı ve NATO’yla bir olup Libya’yı harabeye çeviren ve on binlerce masum Müslümanın katledilmesine suç ortaklığı eden Erdoğan iktidarının her girişiminde bir bit yeniği aramak aklın ve vicdanın icabıydı. Türkiye’nin şimdi Libya’da birlik ve bütünlüğü sağlayıcı… Libya’yı yeniden huzur ve refah ortamına hazırlayıcı girişimlerde bulunması gerekirken, oradaki iç savaşa dahil olması elbette yanlıştı ve çok vahim sonuçlara yol açardı. Haksız ve dayanaksız bahanelerle Libya’yı vuran, ardından emperyalist sömürü çarklarını kurarak petrol ve doğalgaz yataklarını paylaşan güçler, bu zulümlerinin devamı için, Libya’daki iç savaşın devamından yanaydı.

    Libya Mutabakat Muhtırası İsrail’e gizli hizmet planı olmasındı?

    İsrail resmi radyosu; “Türkiye’nin kendi toprakları üzerinden Avrupa’ya doğalgaz transferi için müzakerelere hazır olduğu yönünde Tel Aviv yönetimine mesaj ilettiğini” yayınlamıştı. Radyonun İbranice ve Arapça internet sitelerinde yer alan haberde, söz konusu mesajın, Türkiye’nin Enerji Bakanlığından üst düzey bir yetkili tarafından İsrail’e iletildiği ve “Türkiye’nin İsrail’de istikrarlı bir hükümet kurularak yeni Enerji Bakanının atanmasını beklediğinin ifade edildiği” vurgulanmıştı. Haberde söz konusu mesajın, İsrail’in Ankara Büyükelçiliğinde görevli Maslahatgüzar Roey Gilad üzerinden Tel Aviv’e iletildiği aktarılmıştı. İsrail’in en büyük doğalgaz sahası Leviathan ve Tamar’da toplamda yaklaşık 800 milyar metreküp doğalgaz rezervi bulunduğu konuşulmaktaydı. İsrail Enerji Bakanı Yuval Steinitz, bu kaynaklara ek olarak bölgede yaklaşık 2.2 trilyon metreküp doğalgaz rezervinin daha keşfedilmeyi beklediğini açıklamıştı.

    Yoksa Sn. Tayyip Erdoğan İsrail ile gizlice anlaşmış mıydı?

    Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanlığı görevini yürüten Tümamiral Cihat Yaycı, Türkiye’nin Libya ile yaptığı deniz anlaşmasının mimarı sayılmaktaydı. Sn. Yaycı, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın kameralar önünde adını vererek taltif ettiği bir insandı. Amiral Cihat Yaycı da Libya ile varılan mutabakatı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın gerçekçiliği ve cesareti olarak açıklamıştı. İşte bu Cihat Yaycı, artık gayrı resmi iktidar yayın organı olan Hürriyet gazetesinin önemli yazarlarından Ertuğrul Özkök’e şunları açıklamıştı:

    “Libya ile yapılan deniz anlaşmasının aynısı, İsrail ile de yapılmalıdır!”

    Dikkat edin, bu açıklamayı sıradan bir siyasetçi değil; iktidarın arka çıktığı, ama koruyamadığı kurmay bir Amiral, yani geleceğin Deniz Kuvvetleri Komutanı sanılan ama bu umutları boşa çıkarılan yapmıştı. Bu beyanda gaza gelip konuşmak ve yanlış anlaşılmak söz konusu olamazdı. Bu sözler bilerek ve isteyerek kullanılmıştı ve içeriğinde çok önemli bir mesaj taşımaktaydı. Açıkça “İsrail’le tarihi bir anlaşma yapılması ve Akdeniz kaynaklarının birlikte paylaşılması” gerektiği vurgulanmıştı.

    İyi ama böyle bir mesaj; mevcut tablo ya da görüntü ile asla uyuşmamaktaydı. Hatırlayalım, kısa bir süre önce Netanyahu, Rum ve Yunanlılarla fink atıp Türkiye’ye karşı kurulan malûm cephenin önderliğini yapmıştı. Yani Türkiye ve İsrail, özellikle Doğu Akdeniz politikaları bağlamında iki ayrı safta, yani hasım konumundaydı.

    Peki, görünen reel tablo ya da fotoğraf böyle iken, Cihat Yaycı’nın kamuoyu önündeki bu teklifini nasıl okumak lazımdı?

    Bu mesajı; İsrail nezdinde zemin yoklama ve hazırlama falan sayılamazdı, zira öyle bir şey olsa bunu sorumlu mevkide olan askerler yapmazdı. Lafı uzatmayalım, Amiral Yaycı’nın yaptığı bu sürpriz çıkışın okuması, Türkiye ile İsrail’in gizli anlaşmaya varmasıdır. Öyle olmasa sorumlu bir asker spekülasyonlara kendini niye malzeme yapsındı? Belli ki Amiral Cihat Yaycı, sorumlu mevkide olan bir asker olarak kendine verilen görevi aktarmıştı ve kamuoyuna İsrail ile yapılacak anlaşmayı haber vermiş olmaktaydı.

    Oysa Libya Mutabakatının asıl mimarı Sn. Hulusi Akar’dı!

    Kaddafi, 27 Mayıs 2009’da Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) ilan edip deniz sınırlarını kesinleştirmek üzere anlaşmaya hazır olduğunu açıklamıştı. Bunun üzerine dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı emekli Oramiral Eşref Uğur Yiğit, olayın akademik yönden incelenmesi ve değerlendirilmesi talimatını verip konuyu araştırmıştı. Yapılan araştırmalar iki ülke arasında bir sınırlandırma anlaşması yapılabileceğini ortaya koymaktaydı. 29 Kasım 2010’da Libya’ya resmi ziyarette bulunan dönemin Başbakanı Recep T. Erdoğan, bu konuyu da gündeme taşımış ve Kaddafi’ye bu haritaları ve çalışmaları sunmuşlardı. İki lider, deniz sınırlarının çizilmesi için görüşmelerin ilerletilmesi üzerinde anlaşmış ve heyetler oluşturmuşlardı. Şimdi ister istemez aklımıza şu soru takılmaktaydı: Yoksa bu ziyaret ve anlaşma hazırlığı Kaddafi’ye kurulmuş bir tuzak mıydı ve Sn. Erdoğan hangi rolü oynamaktaydı?

    Anlaşma hazırlıklarının başlaması üzerinden henüz bir ay geçmişti ki Libya’da iç savaş için düğmeye basıldı. 2011 yılının hemen başlarında patlak veren iç savaş nedeniyle bu çalışmalar rafa kalkmıştı. Bu durumu fırsat bilen Yunanistan, iç savaş daha ilk yılını geride bırakmamışken, 2011 yılında İyon Denizi ve Girit Adası’nın güneyinde bulunan sahayı, sismik araştırma sahası olduğunu açıklamıştı. Bu yolla Libya’nın 39 bin kilometrekare büyüklüğündeki bir deniz alanı işgal edilmiş olmaktaydı. Libya’dan itiraz gelmeyince 2014 yılından itibaren aynı sahalarda bu kez uluslararası hidrokarbon araştırma ve işletme ihaleleri açtı. Yunanistan, bu yolla, fiili durum yaratarak bu bölgedeki deniz alanlarını kendi adına tescil ettirmek üzere çalışmalar başlattı. Yunanistan o günden bugüne de bu alanları kendi karasuları gibi sahiplenmeye kalkıştı.

    Ardından Türkiye, BM nezdindeki meşru yönetim Ulusal Mutabakat Hükümeti ile temasa başladı. Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, 5 Kasım 2018’de Libya’ya bir ziyaret yaptı. Akar, 2010’da yarım kalan görüşmelerin tamamlanması çağrısını aktardı. Bakan Akar, Yunanistan’ın Libya’dan gasp etmeye çalıştığı alan ve Türkiye-Libya deniz yetki alanlarını gösteren haritaları da muhataplarına iletmiş durumdaydı. Bakan Akar’ın Libyalı muhatapları üzerinde yarattığı farkındalığın yansıması 13 Aralık 2018’de Libya Devlet Konseyi Başkanı 2’nci Yardımcısı Fawzi Abdullah başkanlığındaki heyetin Türkiye ziyaretiyle karşılık bulacaktı.

    Yani Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, Doğu Akdeniz’deki “gaz çetesi”nin oyununu bozan Türkiye ve Libya arasındaki anlaşmayı ilmek ilmek dokuyan insandı. Doğu Akdeniz’de Türkiye'yi devre dışı bırakmaya çalışan Yunanistan, Rum Yönetimi, Mısır ve İsrail, Türkiye ve Libya arasında imzalanan deniz yetki sınırlandırma mutabakatı ile şoka uğramıştı. Ankara'nın bölgedeki tüm oyunları sıfırlayan hamlesinin perde arkasında Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar'ın olağanüstü çabalarının olduğu anlaşılmıştı. Bakan Akar, ilmek ilmek dokuduğu ve Türkiye'yi Doğu Akdeniz'de güçlendiren Libya Mutabakatı’nın asıl mimarıydı.

    Cihat Yaycı’yı istifaya kimler zorlamıştı?

    Bazılarına göre: “FETÖ'yle mücadelenin” tümüyle Tümamiral Cihat Yaycı'ya maledilmesi rahatsızlık yaratmıştı. En sonunda Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar TBMM Komisyonu'nda, “Burada mücadeleyi bazı basın organlarımız bilerek veya bilmeyerek bazı kişilerle, bazı kuvvetlerle anıyorlar. Bu doğru değil, bu gerçeği yansıtmıyor” diye çıkışmıştı. İktidar medyası, Yaycı'yı ön plana çıkarmaya devam ederken, Devletin Anadolu Ajansı'nın bu isimle ilgili haberleri MSB'ye sorduğu ve onu görmemeye başladığı ortaya çıkmıştı. Hürriyet’te Nedim Şener, “Ya emeklilik ya istifa” başlıklı yazısında, Yaycı'nın emeklilik veya istifa noktasına geldiğini yazmıştı. Sebebinin de hakkında övgü dolu yazılar yazılması, yaptıkları ve yazdıklarının başta ABD olmak üzere birçok ülkeyi rahatsız etmeye başlaması olduğunu vurgulayıp, hakkında inceleme başlatıldığını ve savunmasının istendiğini aktarmıştı. Şener'in yazısında, Yaycı'nın savunmasını isteyenin kim olduğu konusunda ise “Orası karışık” ifadesi yer almıştı.

    “Bugüne kadar Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Güler veya herhangi bir kuvvet komutanının bile neredeyse sesini duymamışken, bir Tümamiralin konferanslarda konuşup, Ertuğrul Özkök'le Facetime'da görüşmesi normal sayılmazdı? Sebep Libya anlaşması ise Yaycı'nın savunmasını isteyen makam yani MSB, “Emperyalistlere hizmet etmek” gibi ağır bir suçlamaya maruz kalmış olmaktaydı? Sanıyorum son gelinen noktanın bambaşka bir sebebi vardı” diyen yazar hem nalına hem mıhına vurmaktaydı.

    Başta iktidar medyası, çeşitli yayın organlarında, Libya anlaşmasının Yaycı'nın eseri olduğuna ilişkin haber ve yazılar yayınlandı. Son olarak Ertuğrul Özkök 22 Aralık'ta Hürriyet'te, “Bana göre 2019 yılının yirmi insanı” başlıklı yazısında, “Libya diplomatik zaferinin arkasındaki gizli kahraman” diyerek, şunları aktardı:

    “Tümamiral Cihat Yaycı: 2019’un son günlerinde Türkiye bütün dünyayı şaşırtan bir diplomatik atak yaptı. Libya ile yaptığı ve herkesi şaşırtan dâhiyane deniz anlaşmasının perde arkasında gizli bir kahramanı vardı. Bu planın fikri mimarı işte o insandı. 2009 yılından beri ısrarla ‘Libya’yla deniz anlaşması yapmamız gerekir’ fikrini savunan, kitaplar yazan, konferanslar veren Yaycı’nın akademik çabası bu yıl sonuç verdi ve Türkiye bu adımı atarak, Akdeniz’de büyük diplomatik koz ve avantaj sağladı.” dedikten sonra Cihat Yaycı kendisini arayıp, tanışmışlardı. Ertuğrul Özkök, Cihat Yaycı’nın kendisine:

    “Cumhurbaşkanı olmasaydı bu rafa kaldırılmış, akademideki bir çalışma olarak kalacaktı. Onun gerçekçiliği ve cesareti sayesinde uygulandı. Şimdi bundan sonra atmamız gereken çok önemli bir adım daha vardı. Nedir tahmin edin?.. Bundan sonra mutlaka atmamız gereken adım şudur. Libya ile yaptığımız bu deniz anlaşmasının aynısını en kısa sürede İsrail ile de yapmalıyız. Kesinlikle bu adım atılmalıdır.” dediğini yazmıştı.

    Ve tabi sormak lazımdı: Bu demeç için Deniz Kuvvetleri Komutanı veya MSB’den izin alınmış mıydı? Alınmadıysa; Yaycı hakkında inceleme başlatılıp, savunma istenmesinin öncelikli sebebi bu mu olmaktaydı?

    Peki, Cihat Yaycı 15 Temmuz’un neresinde bulunmaktaydı?

    “15 Temmuz akşamı yaşananlara ve Cihat Yaycı’nın bu olaylardaki rolüne dikkatle bakmak lazımdı. Çünkü o akşam yaşananlar bugün yaşadıklarımız hakkında ipuçları barındırmaktaydı. Cihat Yaycı ile ilgili elimizdeki temel veri kendi itiraflarıydı. Savcılığa verdiği ifadede 15 Temmuz akşamı neler yaşadığını ana hatlarıyla şöyle anlatmıştı:

    İfadesinden özetle şöyle; 15 Temmuz öncesi İstanbul Harp Akademileri Komutanlığı’nda Tuğamiral rütbesindeymiş. 8 Temmuz 2016 ile 27 Temmuz 2016 tarihleri arasında yıllık iznini planlamış. Önce eşinin Antalya’daki yazlığına gitmişler. İki gün sonra tekrar yola çıkıp Marmaris’te bulunan Marmaris Palas oteline (12-15 Temmuz – 4 gün) yerleşmişler. Marmaris Palas oteli Erdoğan’ın 15 Temmuz’da kaldığı yer. Nasıl bir tesadüfse Cihat Yaycı ile aynı tarihlerde aynı otele geliyorlar. Anlatımlarına göre darbe girişimini eşi ve oğluyla çay içerken Ankara’dan gelen bir telefonla öğreniyor. 15 Temmuz akşamı bütün üst düzey bürokrasi gibi o da darbeden ‘telefonla haberdar oluyor’. Arayan kişi ise Emniyet İstihbarat Daireden Koray Öner. Koray Öner 21.30 ile 22.00 arasında kendisini aramış, beraberinde Ankara Başsavcısı ve Başsavcı Vekili varmış. Öner kendisine ‘Paşam galiba darbe oluyor’ demiş. İfadenin can alıcı tarafı bu aşamada geliyor; Yaycı ‘daha önce darbe tehlikesi hakkında görüş alışverişinde bulunduğu’ kişi olarak tanımlıyor Koray Öner’i. Yaycı önce darbe oluyor lafını ciddiye almadığını ancak kız kardeşinin Ankara üzerinde uçaklar uçuyor sözü üzerine önemsediğini anlatıyor. Mesleki tecrübesinden hareketle bunun bir darbe girişimi olduğunu, emir komuta içinde olmadığını, ‘FETÖcülerin’ darbeye kalkıştığını anlamış. Emniyet Müdürü Koray Öner’e ‘yapılması gerekenleri’ söylemiş. Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Fahri Kasırga’yı aramış, Kasırga kendisine ‘Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanlarına ulaşamıyoruz’ deyince ‘Kuvvet Komutanlarının derdest edilmiş olabileceğini’ aktarmıştı.

    Oysaki bu konuşmanın olduğu saatlerde Hava Kuvvetleri Komutanı İstanbul’da düğünde, Deniz Kuvvetleri Komutanı Fenerbahçe Orduevinde, Hulusi Akar ise makamında gelişmeleri takip ediyordu. Özel Kuvvetler Komutanı Zekai Aksakallı ise bilinmeyen bir yerde eşini teskin etmekle meşguldü.

    Cihat Yaycı bu ifadesine göre: Halkın sokağa dökülmesi gerektiğini anlatmıştı ama Cumhurbaşkanı Erdoğan ile olan birlikteliği ve diğer detaylarla ilgili hiçbir şey açıklamamıştı. İşin daha da ilginç yanı: Marmaris’te iki telefonla her şeyi çözmüş, failleri tespit etmiş, komutanların derdest edildiğini -daha olmadan- tahmin etmiş, halkı sokağa çıkarmak gerektiğini bile anlatmıştı.

    Ve 15 Temmuz sonrasında da Yaycı’nın önü açılmış, Deniz Kuvvetleri’nde tarihi bir tasfiye başlatmıştı. Bunu yaparken de 15 Temmuz öncesi beraber çalıştığı istihbaratçılardan destek almıştı. Emniyet istihbaratının arşiv imkânları Yaycı’nın kullanımına açılmış ve yüzbinlerce insanı kapsayan fişlemelere zemin hazırlanmıştı. ‘FETÖmetre’ dedikleri şey aslında fişlemelerin kılıfıydı. Yıllar boyu yapılan fişlemeler ‘FETÖmetre’den böyle çıktı’ denilerek kamufle edilmiş olmaktaydı. İşte bütün bu trafiğin merkezinde oturan isim; Cihat Yaycı, Erdoğan tarafından birden ‘sakıncalı amiral’ olarak damgalanıp atılmıştı. Cihat Bey’in Marmaris tatilini çözersek 15 Temmuz’un hikayesi de netleşmiş olacaktı”[3] diyen yazar, acaba neleri vurgulamaya çalışmıştı?

    Cihat Yaycı’nın Arkadaşlarının itirafları!

    “Ben emekli denizci bir albayım ve Cihat Yaycı’nın sınıf arkadaşıyım. Onunla 8 yıl askeri okulda, 2 yıl da Amerika’da birlikte okudum. 29 yıl Deniz Kuvvetlerinde görev yaptıktan sonra da malûm tarihte ayrılmak zorunda kaldım. Malûmunuzdur Marmaris’e 10 km mesafede Aksaz Deniz Üssü var, Cihat Y. de bu Üste Tuğamiral iken görev yapmıştı. Bu Üste aynı zamanda Yaz kampı var, oldukça da popüler. Orada kalmak, yer bulmak da çok zordur. Denizcilerin popüler tatil yerlerinden biri. Bir amiral hiçbir zaman asla ve asla, Marmaris’e bu kadar yakın bir yerde, denize sıfır mesafede, oldukça konforlu ve lüks, emri altında sayısız personelin olduğu ve kral gibi muamele göreceği Aksaz kampı varken, Marmaris’te bir otelde kalmaz. Böyle bir şeyin normal şartlarda olması mümkün değildir. Elbette daha önceden olacakları biliyor ve orada olmanız da planın bir parçası ise iş değişir!? İkincisi, Deniz Kuvvetlerinde hiçbir amiral emniyet görevlileriyle irtibat kurup planlar hazırlamaz. Böyle bir görev yok. Deniz Kuvvetlerindeki İstihbarat Başkanlığı’nın bile böyle bir görevi yok. Bu illegal bir araya geliştir. Üstelik Tuğamiral rütbesinde ve pasif görevde bir amiralin böyle bir plan içinde emniyet ile iş birliği yapması darbe girişimini kendilerinin planladığının açık bir itirafıdır. Yüzlerce delilden hiçbiri olmasa bile sadece bu iki husus Cihat Y.’nin bu işin içinde ve bizzat planlayıcılarından biri olduğunu ispata yeter” şeklinde yorum yazan emekli Albay, acaba daha başka nelerin farkındaydı?

    Asıl hayret edilen, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bir dönem övgüyle söz ettiği Yaycı’nın görev değişikliğini onaylamasıydı!

    Anlaşılan Cihat Yaycı ile Cumhurbaşkanı Erdoğan arasında bir sıkıntı yaşanmamıştı. Zaten Yaycı da Mehmet Metiner’e: “İstifam asla Cumhurbaşkanımıza tepki değildir. Ona olan sadakatim ömrüm boyunca devam edecektir” şeklinde açıklama yapmıştı.

    Ve yine sormak lazımdı: Cumhurbaşkanı Erdoğan neden Hulusi Akar’ın atama kararını onaylamış bu mesele yüzünden Milli Savunma Bakanı’nı niçin karşısına almamıştı. Yoksa 15 Temmuz gecesi beraber olduğu kişiyi R. T. Erdoğan’ın gözden kaçırmayacağı açıktı.

    “Cihat Yaycı’yı nereye koyacağını bilemeyenler için yol haritası” başlıklı yazısında[4] Fatma Sibel Yüksek şunları aktarmıştı:

    “Egemen bir devletin başına gelebilecek en büyük felaketlerden birisi, Milli Ordusunun; gruplar, siyasi görüşler, ideolojiler, cemaatler, tarikatlar vesaireye bölünmesidir ki sanırım bunu başarmış bulunmaktayız. Devletin ve Ordunun binlerce yıllık teamülleri yerle bir olmasa, bir Cumhurbaşkanı ile (üstelik parti Genel Başkanı) belki de ömründe bir kez bile karşılaşmayacak olan bir Tümamiral, istifasının ardından "Kendisine ölene kadar sadık kalacağım" şeklinde bağlılık yemini yapar mıydı? Aynı şekilde, bu yerle bir oluşu içselleştirmemiş bir muhalefet, "Milli bir askeri harcadılar", "Yunanlılar sevindi, Mavi Vatan öksüz kaldı", "FETÖ ile mücadele bitti" gibi akla ziyan açıklamalar yapabilir miydi? Devletin dış politikası bir subayın patentinde miydi ki Mavi Vatan öksüz kalacaktı? Veya FETÖ ile mücadelede asli görev; yargı, polis ve istihbaratta değil de bir deniz subayında mıydı ki FETÖ ile mücadele sekteye uğrayacaktı? Epeydir medyada ve orduda kendisine hayli karizma yapmış olan Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanı Tümamiral Cihat Yaycı'nın önce tenzil-i rütbe olarak değerlendirilecek bir biçimde görevden alınıp sonrasında istifa etmesiyle, bütün kavramların hepimizin kafasında ne kadar çorbaya döndüğü bir kez daha ortaya çıkmıştı.

    Cihat Yaycı'nın ismine ilk kez Ergenekon ve Balyoz operasyonları sırasında, operasyonun medya ayağında görev yapan Taraf gazetesinde rastladım. Gazetenin 5 Ekim 2010 tarihli haberine göre, 2005 yılında Kıdemli Astsubay Suat Çakır, seyir halindeki Turgut Reis Fırkateyninde aniden kaybolmuş, ölüsü veya dirisi bir daha bulunamamıştı. Ailesinin başvurusu üzerine askeri savcılık soruşturma başlatmış, Fırkateynin Komutanı Yarbay Cihat Yaycı ise mürettebata Astsubayın intihar ettiği yönünde ifade vermeleri için baskı yapmıştı. Gazetenin iddiasına göre ellerinde Cihat Yaycı’nın mürettebatı tehdit ettiğine dair ses kayıtları da vardı. Olayın akabinde, askeri savcılık soruşturmayı ‘astsubayın intihar ettiğine’ karar vererek kapatmış, oğullarının öldürülüp denize atıldığını iddia eden aile de susturulmuştu. Bu haberi yazan, Zekeriya Öz'ün siparişleri üzerine, hedefe konulan kişilerin tutuklanmasına yönelik zemin hazırlayan Taraf paçavrası olduğu için olayın doğru olup olmadığını bilmiyoruz, Taraf'ın arşivinde böyle bir ses kaydı var mı, onu da bilmiyoruz çünkü gazete kapatıldı ve arşivi ortadan kaldırıldı. Bilmediğimiz bir başka şey de o dönem Yarbay rütbesinde olan Cihat Yaycı'nın kendisini ‘cinayet’ gibi ağır bir suçla itham eden gazete hakkında dava açıp açmadığıydı.

    Ama şunu biliyoruz: Taraf gazetesinin bu yayını etkili olmamış ve Yarbay Yaycı, geçen on yıllık süre içerisinde hiçbir engele takılmadan Tümamiralliğe kadar yükselip, 15 Temmuz darbe girişiminden sonra da Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın gözdeleri arasına katılmıştı. Cihat Yaycı'nın Ergenekon-Balyoz sürecinde nasıl bir tutum takındığını, tutuklamalara karşı çıkıp çıkmadığını, kendilerini cezaevinde ziyaret edip etmediğini sordum ve cevap alamadım; ama Yaycı'nın kariyer basamaklarına geriye dönüp baktığımızda, Ergenekon-Balyoz sürecinde basbayağı araziye uyduğunu ve tutuklanan arkadaşlarından boşalan rütbeleri birer birer omuzuna taktığını görüyoruz. Karizmatik Tümamiral Yaycı'nın ismi bu kez, menfur 15 Temmuz darbe girişimi ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın darbe gecesi Marmaris'te kaldığı otelin çalışanlarının verdiği ifadelerde yer almıştı. Bir otel çalışanı ifadesinde, Yaycı'nın darbeden bir gün önce eşi ve oğlu ile birlikte otele yerleştiğini, ama Erdoğan'ın otelden ayrılmasından yaklaşık 24 saat önce ‘apar topar’ oteli terk ettiğini açıklamıştı. Dava dosyasına giren bu ifadenin akıbetini de bilmiyoruz. Bu ifade üzerinden Cihat Yaycı'ya yönelik bir soruşturma yapılıp yapılmadığını araştırmaya kalkışan bazı gazeteciler de "apar topar" tutuklanmıştı.

    Cihat Paşa'nın tutuklama listeleri konusundaki durumu da pek karışıktı. Hem ‘FET֒cüler’ listelerinde, hem de ‘FETÖ'nün hedefindeki askerler’ listelerinde bolca yer almıştı. Örneğin, hayatı fişleme listeleri ile geçen Aydınlık gazetesinin 17 Mart 2014 tarihli sayısında Yaycı'nın adı ‘Donanmadaki 60 kişilik Cemaat Kadrosu’ listesinde de yazılmıştı. Ama aynı Aydınlık, 2017'den itibaren nedense, birdenbire Yaycı'yı ‘FETÖ ile mücadele eden amiral’ payesi ile el üstünde tutmaya başlamıştı. İstifasıyla birlikte de aynı Aydınlıkçılar ‘Olur böyle şeyler, donanmamız dimdik ayakta’ mealindeki bir manşetle de Paşa'yı kendi başına bırakmışlardı! Dahası Doğu Perinçek, televizyona çıkıp kendisini ‘Savaş sırasında cepheyi terk etmekle’ suçlamıştı!” Evet, anlayana sivrisinek saz, ahmaklara ise davul zurna bile azdı!?

     

     


    [1] 19 Mayıs 2020, Odatv

    [2] 20 Mayıs 2020

    [3] Bak: (20.05.2020, www.youtube.com/watch A. Yavuz Arslan)

    [4] 19.05.2020, Açık İstihbarat
































    Bu Haber 2508 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS