• Allah (cc), Haksız ve Hayırsız Ampul Balonları Şişirip Parlatır, Ama; EN ŞA’ŞAALI DURUMDA PATLATIRDI!

    Allah (cc), Haksız ve Hayırsız Ampul Balonları Şişirip Parlatır, Ama; EN ŞA’ŞAALI DURUMDA PATLATIRDI!

    26 Ağustos 2018

     
    | Devamı



    Allah (cc), Haksız ve Hayırsız Ampul Balonları Şişirip Parlatır, Ama; EN ŞA’ŞAALI DURUMDA PATLATIRDI!


    Allah (cc), Haksız ve Hayırsız Ampul Balonları Şişirip Parlatır,

    Ama;

    EN ŞA’ŞAALI[1] DURUMDA PATLATIRDI!

        

    KALEM SURESİ:

    44- Artık bu (Hakk) sözü (ve Kur’an’ın hükmünü) yalan sayanı (ve kendi heva ve kuruntularına uyanı) Sen Bana bırak! Ki, Biz onları hiç bilmeyecekleri bir yönden (ve fark etmeyecekleri yöntemlerle) derece derece (adım adım helake ve dalalete) yaklaştıracağız. [Not:Yani, açık din düşmanlarına ve Müslüman dava adamı görüntülü münafıklara kulak asmayın, onların işi Bize kalmıştır. Bilmeden bir kimseyi helake sürüklemenin bir şekli de şudur: Zalim ve doğruluk düşmanı birine bu dünyada sıhhat, mal, evlat, başarı gibi bazı nimetler verilir. Böylece kendisinde hiçbir günah ve yanılgı olmadığını zannederek Hak’ka karşı gizli düşmanlığa, zulüm ve isyana battıkça batıp tükenmektedir. Bu nimetlerin kendisi için bir bağış değil, bilakis felaketine vesile olduğunu fark etmemektedir.]

    45- Ben onlara şimdilik mühlet verip süre tanıyorum. Ama elbette Benim Düzenim(Mekrim, tedbirim ve cezalandırmam) sapasağlamdır. [Not: Ayette; "Keyd" kelimesi geçmektedir. Bunun anlamı gizli plan yapmak demektir. Keyd ve Mekr: Arapça bir kelime olarak “ansızın uygulamaya konuluncaya kadar hain ve zalim rakiplerin; her şeyin kendi arzuları ve planları doğrultusunda ve yolunda gittiği şeklinde aldatılıp duran bir kimse aleyhinde hazırlanmış gizli bir planı” ifade etmektedir. Keyd ve Mekr: Sinsi ve gizli projelerle, hissedilmeyecek hile ve düzenlerle; düşmanlarına ve dost görünümlü münafık istismarcılarına zarar vermeye yönelmektir.]

    A’RAF SURESİ:

    182- (Ancak her türlü imkân ve iktidara kavuşturulduğu halde) Ayetlerimizi yalanlayanları(Kur’ani hükümleri gereksiz ve geçersiz sayanları, imkân ve fırsatı olduğu halde dini emirleri uygulamaya çalışmayanları) ise, onları bilmeyecekleri bir yönden derece derece (yükseltip, riyakârlık ve istismarcılıkla yüreklendirip, sonunda çok acı ve alçaltıcı akıbetlerine)yaklaştıracağız.

    Her iki ayeti kerimede de geçen “istidrac” kelimesi; kötü niyetli ve hıyanet ehli kişilerin ve ekiplerin; sonunda aleyhlerine olacak şekilde, bir mekr-i İlahi olarak derece derece yükseltilip yetkin ve etkin konuma getirilmelerini, ama kendilerini zirvede gördükleri ve garantide zannettikleri bir süreçte, aniden tepe taklak edilip felakete ve rezil akıbete sürüklenmelerini anlatmak içindir. Bu geçici ve helake sürükleyici başarıları, yani istidraçları ise, gafil ve safdil takipçileri birer büyük marifet ve keramet zannetmektedir.

    İşte FET֒cü fesat takımının, Adnan Oktar şarlatanının ve en son hakkında,“şantaj, gasb, tecavüz ve tehdit” suçlamalarıyla dava açılan, mahkemece mal varlıklarına tedbir konulan ve yurt dışına çıkma yasağı alınan Haydar Baş münafığının tedrici yükselişleri ve ani çöküşleri bu ayetlerin bir tecellisi ve mucizesidir. Ülkemize ve milli diriliş hamlemize hıyanet karşılığı, dış güçlerle işbirliğine yanaşan, şahsi ikbal ve siyasi iktidar sahiplerinin bu yükseliş serüvenleri de, haksızlık ve yanlışlıklarına devam etmeleri halinde asla bilemeyecekleri ve hiçbir tedbir geliştiremeyecekleri vesile ve yöntemlerle sona erecektir.

    Bakınız; temelsiz ve üretimsiz ekonomi SOS vermeye başlamıştı!

    Casus Rahip Brunson’un serbest bırakılmaması üzerine, ABD’nin iki bakanımızla ilgili yaptırım kararı nedeniyle, dolar bir anda 6,5 TL’yi aşmıştı. Bazıları iktidara olan hıncını, ülke çıkarlarının önüne alarak; sıkı kontrol müdahaleleri gevşetildiği an, doların 7 liraya ve birkaç ay sonra 10 liraya fırlayacağı uyarısında bulunmaktaydı ve maalesef aynı gemide yol aldığımız unutulmaktaydı.

    Bu arada eski Milli Gazete yazarı, yeni Tayyip hayranı İlahiyatçı Ebubekir Sifil, kendi twitter hesabından: “Yaşadığımız, adı konulmamış bir istiklal savaşıdır. Bu savaşta tarafsız kalmak, sessiz kalmak düşmanla işbirliği anlamı taşır. Elinde dövizi, altını olanların bozdurup TL’ye çevirmesi farz-ı ayn’dır!”fetvasını yayınlamıştı. Evet, ülkemizin dışarıdan uğradığı ekonomik bir saldırıya karşı halkımızın bilinçli ve özverili bir dirençle tedbirli davranmasını istemek doğaldı. Ancak, 16 yıldır, Allah’ın kesinlikle haram kıldığı, Hz. Peygamber Aleyhisselam’ın ve İslam Uleması’nın onlarca ekonomik, ahlaki ve siyasi maraz ve tahribatın temel sebebi saydığı FAİZ sistemini kaldırmak ve faizsiz üretime dayalı Adil bir Düzen kurmak için ciddi, gerçekçi ve cesaretli hiçbir adım atmayan bu iktidarın, Bakara Suresi 275 ve 279. ayetlerinin kesin ve keskin hükümlerine göre “Allah ve Rasulüne karşı savaş açıp açmadıkları, kumarın ve fuhşun her çeşidini yaygınlaştırmanın dinen insanı hangi konuma sokacağı?” sorularının fetvalarını niye yazmazlardı?

    ABD’ye yollanan heyet de bir işe yaramamıştı!

    ABD Hazine Bakanlığı tarafından açıklanan yaptırım kararı sonrası iki ülke arasındaki diplomatik görüşmeler devam ederken önemli bir gelişme yaşanmıştı. Türkiye’nin iyi niyetli girişimleriyle belli konularda ön mutabakat sağlanmıştı. Diplomatik diyalog ve yapıcı tutumun devam ettirilmesi hususunda karşılıklı görüşmelerin yüz yüze devam ettirilmesi kararı alınmıştı. Bu çerçevede ön mutabakata varılan belli konularla ilgili detaylı görüşmelerde bulunmak, sorunu ve süreci daha ileri tarihlere taşımak için Ankara’dan bir heyet Washington DC’ye yollanmıştı.

    Wall Street Journal’den şok iddia! Mutabakata varılamamıştır, yeni yaptırımlar yoldadır! (09.08.2018)

    Türkiye’yle ABD’nin arasında Papaz Andrew Brunson ve yaptırım krizine ilişkin görüşme trafiği sürerken ABD’li gazete Wall Street Journal, yapılan temaslardan sonuç alınamadığını ve yeni yaptırımların çıkacağını yazmıştı. Gazeteye konuşan Amerikalı yetkililer, ABD’nin Türkiye’den garanti alamadığını ve bu nedenle yeni yaptırımların uygulanacağını hatırlatmışlardı. ABD’li yetkililere dayandırılarak“Washington’daki üst düzey görüşmelerde ABD’li ve Türk yetkililer, Türkiye’nin ekonomisini karmaşaya sürükleyen çıkmazdan dönüm noktası olabilecek bir çözüme varamadı” ifadesi kullanılmıştı.

    Artık; “Dönülmez akşamın ufkunda mıyız?” soruları sorulmaya başlanmıştı![2]

    “Artık ne ‘orta vade’ ne ‘uzun vade’ konuşabiliyoruz. Günlük, hatta ‘an’lık krizlerle boğuşuyoruz. Bırakın pozisyon almayı, çoğu kez ne, neden, nasıl oldu sorusunu dahi sormaya vakit bulamıyoruz. Doları da, enflasyonu da dizginleyemiyoruz. Kredi riskimizin önemli göstergesi olan CDS oranı da 345 puana yükselmiş, çaresiz izliyoruz. Şirketler son 6 ayda 300 milyar TL kur zararı yazmış, bunalıyoruz.

    Magnitsky Yasası’na bağlı yaptırımların Türkiye’ye uygulanmaya başlanmasıyla, Dolar kuru 6 TL’yi aşmış, (bir ara 7 TL’ye yaklaşmış) daha da aşağı gelmem inadıyla tırmanışını sürdürüyordu. Enflasyon da, Temmuz ayı itibariyle 12 aylık ÜFE %25, TÜFE %15,85 olmuş. Arada 10 puanlık farkı en son ne zaman görmüştük? Hatırlamıyorum. Üstelik bu ayın enflasyonunda elektrik ve doğalgaza gelen zamlar da yok, son kur artışları da... Ehh, üretici bu maliyeti üzerinde taşımayacağına göre gelecek ay, canımız biraz daha acıyacağa benziyordu. Oysa Merkez Bankası hedefini daha yeni revize etmişti. Bir ay önce yüzde 8.4 olabilir diye tahminde bulunduğu enflasyonu 5 puan artırmak zorunda kalıyordu. Görünen o ki, yeni revizyonlar yolda, geliyordu. Üretimde de, ihracatta da daralma sürüyordu. Ekonominin seyrini hepimizden iyi okumasını beklediğimiz Merkez Bankası, bir ay önce makine-teçhizat yatırımında artış öngörürken, sadece bir ay sonra makine-teçhizat yatırımındaki gerileme derinleşti diyordu. Bu koşullarda Merkez Bankası’nın raporunu okumanın da, Merkez’den bir şey beklemenin de pek bir anlamı kalmıyordu. Bir ay sonrasını öngöremeyen, öngörse de seçim nedeniyle gerçek rakamları açıklama cesareti gösteremeyen bir Merkez’in, politika araçlarını kullanım bağımsızlığına sahip olacağı beklenmiyordu.

    Bütçe deseniz delik deşik olmuş. Yıllık maaş giderleri 200 milyar lirayı bulmuş. Sosyal Güvenlik Kurumu açıkları devasa boyutlara dayanmış. SGK’nın aylık harcaması 30 milyarı aşmış. Bu durumda en azından tasarrufa gitmeniz gerekirken, ne itibar harcamalarında tasarruf var, ne de diğer harcamalarda... Cumhurbaşkanı’nın açıkladığı 100 günlük eylem planında Kanal İstanbul başta olmak üzere, çoğu inşaata ayrılan yaklaşık 46 milyar liralık bütçeyle hayata geçirilecek 400 proje vardı. Oysa krizden çıkış için gözler Cumhurbaşkanı’nın açıklayacağı 100 günlük eylem planındaydı. Ancak Cumhurbaşkanı "Milletime sesleniyorum yastık altından dövizlerinizi çıkartın, altınlarınızı çıkartın. Gelin bunları TL'ye çevirin. Milli direnişinizi ortaya koyun" diyerek bu mücadeleyi vatandaştan beklediğini belirtince, krize karşı hiçbir korunağımız kalmamıştı.

    Bu arada Cumhurbaşkanlığı genelgeleri de hız kesmeden birbiri ardına yayınlanıyor. En son Resmi Gazete'de yayımlanan Cumhurbaşkanlığı Genelgesi'yle Özelleştirme Yüksek Kurulu ve Yüksek Planlama Kurulu'na verilen yetkilerin hepsi, artık Cumhurbaşkanı Erdoğan'da toplanmıştı. Kamu kuruluşlarının özelleştirme programına alınması, satılması; ülkenin yurtiçi ve yurtdışı ekonomik hayatıyla ilgili konularda yüksek düzeyde kararlar alınması; yatırım ve ihracatın teşvikine ilişkin esasların tespit edilmesi ve toplu konut idaresi bütçesini onaylama görevleri artık Cumhurbaşkanı’na aktarılmıştı. Yap-işlet-devret ve sağlıkta kamu-özel ortaklığı mevzuatı kapsamında Yüksek Planlama Kurulu’nun yetkileri de bundan sonra Cumhurbaşkanı tarafından kullanılacaktı. Zaten Sn. Cumhurbaşkanı, katıldığı bir canlı yayında Türkiye’nin bir anonim şirket gibi yönetilmesi gerektiğini ve kendisinin de bu şirketin CEO’su olarak çok daha verimli çalışacağını açıklamıştı. Şimdi bu genelgeyle bir anonim şirketin CEO’sunun, tabii patron CEO değilse, yetkilerini de aşan, üstüne üstlük hiçbir denetime tabi olmayan ve hesap verme zorunluluğu bulunmayan yetkilerle donatılmış durumdaydı.

    Tüm kurumsal yapıyı hallaç pamuğu gibi dağıtıp, bütün yetkileri tek elde toplayarak devleti patron CEO gibi yönetmeye başladığınızda, dışarıdan bakanlar, karşılarında artık tüm kurumlarıyla bir devlet değil bir kişi görürler ve sadece o kişiyi muhatap alırlar. Bu nedenle her sözünüz ve eyleminizin kriz ve karmaşa yaratma potansiyeli büyür. Üstelik tam bu sırada; 20 trilyon doları aşan ekonomisiyle ve dünyaya yön veren askeri ve teknolojik gücüyle bilinen ABD ile ciddi sorunlarımız vardı. Ama unutmayalım o devin başındaki Trump’ın bile yetkileri sınırlı ve o hala Kongre’ye ve yargıya hesap vermek zorundaydı.

    Bu kez elimizde Avrupa’ya karşı hep işe yaramış olan “mülteci kartı” da yok. Elimizde yalnızca NATO ortaklığı kartı vardı, ama onda da limitleri çoktan doldurduk ve limit aşımına göz yumacak tek ülke de, kavga ettiğimiz ABD olmaktaydı. Bu kriz daha da derinleşmeden aşılır mı, yoksa mevcut yaptırımlara yeni yaptırımlar katılır mı? sorularının yanıtı hala netlik kazanmamıştı. Nitekim Erdoğan,“Bir ekonomik savaşla karşı karşıyayız. Hiç endişe etmeyin, biz bu savaştan da galip çıkacağız” diyerek, ekonomideki kötü gidişin faturasını dış güçlere kesip halkı avutma telaşındaydı.”[3]

    Enflasyon son 14 yılın zirvesine ulaşmıştı

    Enflasyon Temmuz ayında tüketici fiyatlarında yüzde 0,55, üretici fiyatlarında ise yüzde 1,77 artmıştı. Yıllık enflasyon tüketici fiyatlarında yüzde 15,85, yurt içi fiyatlarında da yüzde 25’e çıkmıştı. Enflasyon, böylelikle Ocak 2004’ten bu yana en yüksek seviyesine çıkmıştı. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), Temmuz ayı verilerini açıklamıştı. Buna göre, Tüketici Fiyat Endeksi (TÜFE) Temmuz ayında yüzde 0,55, Üretici Fiyat Endeksi ise (Yİ-ÜFE) yüzde 1,77 artmıştı. Yıllık enflasyon TÜFE’de yüzde 15,85’e, Yİ-ÜFE’de de yüzde 25’eçıkmıştı. 12 aylık ortalamalar dikkate alındığında, tüketici fiyatları yüzde 12, yurt içi üretici fiyatları yüzde 17,41 artmış durumdaydı. Yukarı yönlü trendini sürdüren enflasyon, Ocak 2004’ten bu yana en yüksek seviyesine ulaşmıştı.

    Daha önce uyarmıştık; Varlık Fonu da fos çıkmıştı!  

    2016’da büyük imtiyazlarla ve imkânlarla kurmuşlardı. Ziraat Bankası, Botaş, Borsa İstanbul, THY, Halkbank’ın da aralarında bulunduğu dev kamu kuruluşları bu fona aktarılmıştı. “Denetimsiz ikinci hazine” olarak hafızalara kazınan Varlık Fonu’nun artık adı bile anılmamaktaydı. İktidarın “Ekonomiyi güçlü kılmak ve Türkiye’yi kalkındırmak için kuruldu” dediği Varlık Fonu, iki yıldır hiçbir varlık gösterememiş durumdaydı. Kurulduğu günlerde kamuoyunda ciddi tepkilere neden olan bu fon, bazı çevrelerce Erbakan Hoca’nın “Havuz Sistemi”ne benzetilmeye çalışılmış, Milli Çözüm bu asılsız iftirayı ve istismarı yazmış, Varlık Fonu’nun, Erbakan Hoca’nın “Havuz Sistemi”yle alâkasının olmadığı da sonunda anlaşılmıştı. 2 yıldır yöneticilerine yüklü miktarda maaş vermekten başka hiçbir işe yaramayan Varlık Fonu’na uzun süredir yönetim kurulu başkanı dahi bulunamamıştı.

    Amerika'nın İran yaptırımları bu ülkenin iliğini kurutmayı amaçlamıştı!

    ABD tarafından İran'a yönelik yaptırımlar 7 Ağustos 2018'de Türkiye saatiyle 07.00'de ilk etabıyla başlamıştı. Amerika'nın İran'a yönelik yaptırımlar listesinde gıdadan petrole, dolardan el halısına kadar hemen her şey vardı. Bu yaptırım kararıyla; İran hükümetinin, ABD doları satın alması, altın ve değerli madenlerle ticaret yapması yasaklanmıştı. İran'ın çelik, kömür, alüminyum ticareti ile otomotiv sektörüne yaptırım uygulanacaktı. 7 Ağustos 2018 tarihi itibariyle Tahran'a sivil havacılık yaptırımları da başlatılacaktı. Yaptırımlar kapsamında İran'ın yolcu uçakları ve uçak parçası ithalatı yapılmayacaktı. İran'ın para birimi üzerinden ülke dışında gerçekleşecek önemli işlemlere de kısıtlamalar uygulanacak. ABD'ye İran tarafından yapılan el yapımı halı ve gıda ürünlerinin ihracatı yasaklanmıştı. İran'ın dış borcuna bağış yapılması ve satın alınmasına yaptırımlar kapsamında yasak getiriliyor.

    İran yaptırımları ikinci etabıABD'nin İran'a yönelik ikinci yaptırım paketi 4 Kasım'da 180 günlük sürenin dolmasının ardından 5 Kasım'da devreye sokacaktı. Bu tarihten itibaren İran Ulusal Petrol Şirketi, İran Petrol Ticaret Şirketi ve Ulusal Tanker Şirketi'ne uluslararası kısıtlamalar getirilerek, ekonomisi büyük ölçüde petrole dayalı İran'dan petrol ve ürünlerinin satışına yaptırımlar uygulanacaktı.

    Petrol yasağı konulacaktı: İran Ulusal Petrol Şirketi'ne göre, ülkenin yaklaşık 150 milyar varil ham petrol rezervi ve 33,5 trilyon metreküp doğalgaz rezervi bulunmaktaydı. Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC) içinde Venezuela ve Suudi Arabistan'ın ardından en büyük üçüncü petrol rezervine sahip olan İran, dünyada da Kanada'nın ardından en büyük dördüncü petrol rezervine sahip ülke konumundaydı. Haliyle petrol yaptırımı ülkenin iliğini kurutacaktı. Türkiye de ham petrolün yarısını bu ülkeden almaktaydı. Yani İran’a uygulanan ambargo Türkiye’yi de derinden vuracaktı. Kaldı ki, BM kararı olmadan ABD’nin böyle bir yaptırım uygulaması tamamen haksızdı ve dayanaksızdı. Trump’ın tavrı, tam bir vahşi kovboy mantığıydı!..

    Amerika'nın İran yaptırımları paniğe yol açmıştı.

    İran'a yönelik Amerika'nın yaptırımları ile Tahran'dan kaçış başlamıştı. İlk kaçanlar da petrol şirketleri ile otomobil firmalarıydı. Bunlar arasında bir Rus şirketi de vardı. ABD Başkanı Donald Trump'ın, İran ile nükleer anlaşmadan tek taraflı olarak çekilmesinin ardından işaretini verdiği yaptırımların ilk aşaması başlamıştı. Yaptırımlarla birlikte uluslararası dev şirketler İran'dan kaçarken, 1 milyon kişinin işsiz kalacağı konuşulmaktaydı. İran para birimi tümen, dolar karşısında tarihinin en düşük seviyelerine inmiş durumdaydı.

    İran'dan kaçan şirketler şunlardı:

    Yaptırımlarda ilk etap olan 90 günlük sürenin başlaması ile İran'ı terkeden şirketlerin başında petrol firmaları, otomobil ve uçak şirketleri vardı. ABD, Almanya, Fransa ve İngiltere firmalarının kaçışı beklendik bir gelişme olarak görülürken, Rus şirketlerinin de furyaya katılması şaşırtıcıydı. Bunlardan en dikkati çekeni ise Rusya’nın demir çelik üreticileri MMK ile Severstal şirketlerinin İran'a çelik ihracatını durduklarını açıklamasıydı. Oysa Rusya ile İran arasında yakın ilişkiler bulunmaktaydı. Süreçte İran'ın nükleer programına Rusya da destek çıkmıştı. Haliyle Rus firmaların batılı ülkelerle birlikte herkesten önce İran'dan kaçması herkesi şaşırtmıştı. İran'da büyük yatırımlar yapan küresel şirketlerin birçoğu ABD'nin yaptırım tehditlerinin ardından birer birer İran'dan çekilmeye başlamıştı. İran'da Güney Pars doğalgaz sahasında İran hükümetiyle 4 milyar 200 milyon avroluk yatırım anlaşmasına imza atan Total, İran’a yönelik yaptırım kararı üzerine hemen ayrılmıştı.

    Peugeot, Renault ve Citroen İran’la ticareti durdurmuşlardı!

    Yaptırımlar İran'da petrolden sonra gelen ikinci büyük sektör olan otomotiv sektörünü de sarsacaktı. Sektörde çalışanların sayısı 1 milyondan fazlaydı. Buna işaret eden İran Çalışma Bakanı Ali Rebii, "Yaptırımlar nedeniyle yaklaşık 1 milyon kişi işsiz kalabilir ancak bunun olmaması için önlem alacağız." açıklamasını yapmıştı. İran’la nükleer anlaşmanın ardından gözünü İran pazarına diken Avrupalı otomobil üreticileri Peugeot, Renault ve Citroen gibi şirketler ABD yaptırımları nedeniyle Tahran'la ticareti durdurduklarını açıklamışlardı. Almanya'nın Siemens şirketi de AB'nin nükleer anlaşmayı yürürlükte tutabilmek için Tahran'la sürdürdüğü "olağanüstü" çabalara rağmen İran'la ilişkilerini sonlandıran büyük firmalar arasında yerini almıştı. Dünyanın en büyük üçüncü konteyner işletmecisi CMA CGM şirketi de ABD yaptırımlarından korunmak amacıyla İran piyasasından çekildiğini açıklamıştı. CMA CGM ile İran Denizcilik Kurumu arasında, 2016'da, ortak hatların işletimi, faaliyet alanları değişimi veya kiralanması ile terminallerin kullanımı konularını içeren bir iş birliği anlaşması imzalanmıştı.

    Boeing ve Airbus da İran anlaşmalarını askıya almıştı!

    Nükleer anlaşmanın ardından Obama yönetimi, İran'a 1979'daki devrimden bu yana uygulanan sivil havacılık ambargosunu kaldırmıştı. İran, ABD'li uçak üreticisi Boeing şirketiyle 2016'da ülkenin ulusal havayolu şirketi İran Air için 80 uçak, 2017'de de Aseman Havayolları için 30 uçak almak için toplamda yaklaşık 20 milyar dolarlık anlaşma imzalamıştı. Tahran yönetimi ayrıca Fransız Airbus ile de 2016'da 100 uçak için 19 milyar dolarlık anlaşma yapmıştı ancak, Trump'ın çekilme açıklamasının ardından ABD Hazine Bakanı Steven Mnuchin, Boeing ile Airbus'ın, İranlı şirketlere yolcu uçağı satma lisanslarının iptal edildiğini duyurmuşlardı.

    Tek çıkış yolu, ADİL DÜZEN programlarıydı. Ama hidayeti kararanların ve iradesini kiralayanların bu cesareti bulunmamaktaydı!

    İçerideki ekonomik ve sosyal tıkanışı aşmanın tek yolu Erbakan Hoca’nın Adil Düzen programlarını uygulamaktı. Dışarıdan ülkemize yönelik kuşatılmışlığı kırmanın tek ve gerçek çaresi de yine Erbakan Hoca’nın; İslam Birleşmiş Milletleri Teşkilatı, İslam Ortak Pazarı, İslam Dinarı, İslam Savunma Paktı ve İslam Kültür-Eğitim programları gibi tarihi planlarına sahip çıkmak ve yürütmeye başlamaktı. Ama maalesef bu dirayet ve cesaret bunlarda bulunmamaktaydı. Bu Adil Düzene ve Erbakan’ın tarihi projelerine dönme çağrımız, sadece iktidara değil, Milli vicdan ve sorumluluk taşıyan asker-sivil bütün yüksek stratejik bürokratlara, ülkemizin bağımsızlık ve bekasını savunan sağcı-solcu bütün odaklaraydı.

    ABD Türkiye’yi teslim olmaya zorlamaktadır!

    “Trump’ın iki bakanımıza yaptırım uygulama kararı ile iki ülke arasındaki ilişkiler kopma noktasına dayanmış, ABD’nin ayağına gönderilen heyetin alttan almaları da pek işe yaramamıştır. Eğer bugüne kadar kopmamış ise bunda Türkiye’nin serinkanlı davranmasının, hatta geri adım atmasının önemli payı vardır. Ancak, iki ülke arasındaki ilişkilerin kopma noktasına gelmesine sebebin Rahip Brunson’un serbest bırakılmamasının gösterilmesi gerçekleri yansıtmamaktadır. Çünkü zaten yıllardan beri ilişkiler kopma noktasına dayanıp tıkanmıştır. Sadece, tek taraflı olarak Türkiye işi idare etmeye çalışmaktadır. İki ülke arasındaki ilişkilere geniş bir açıdan bakıldığında bu ilişkilerin Türkiye tarafından çoktan sonlandırılması gerektiği gerçeği hemen anlaşılacaktır. Öncelikle geçmişteki tüm darbelerin arkasında ABD’nin olduğu gerçeğini bu ülkede bilmeyen kalmamıştır. 1980’li yılların başından beri PKK’nın ülkemizde eylemlere başlaması ve bu terör örgütüne o günden bugüne hep ABD’nin destek verdiğini düşünmek bile iki ülke arasındaki ilişkilerin dostluk temeline oturmadığının kanıtıdır. Ve yine yıllardan beri Gülen ve yandaşlarının ABD’de koruma altına alındığını, ülkemizde darbe girişiminde bulunmaları, 240 vatandaşımızın bu girişim sırasında hayatını kaybetmiş olmasına rağmen terör örgütü elebaşının iade edilmemiş olması da gösteriyor ki, ABD öncelikli olarak terör örgütlerine verdiği destek ile Türkiye’yi teslim almanın hesabındadır…

    İhtiyacımız olduğunda füze savunma sistemi talep etmemize rağmen bu talebimiz karşılanmamış, ülkemizin dış tehditlere karşı kendisini korumak için füze savunma sistemi kurmak isteği engellenmeye kalkışılmış, bu engelin Rusya ile yapılan anlaşma sonucu S-400 alımı ile aşılma noktasına gelince bu anlaşmanın bozulması için tehdit etmeye başlamışlardır. Arkasından ortak üretimin sonucu F-35 satışının durdurulması yönünde bir yasa tasarısı çıkarmışlardır. Bu arada Suriye’de yıllardan beri Türkiye’nin tüm karşı çıkmalarına rağmen PKK/YPG terör örgütü ABD tarafından silahlandırılmıştır. Öylesine silahlandırılıyor ki, fazla gönderilen silahları terör örgütü karaborsada satmaktadır. Söz konusu terör örgütünün esas hedefinin Esad yönetimi değil, Türkiye olduğu son zamanlarda medyaya yansıyan haberlerle net bir şekilde ortaya çıkmıştır. Tüm bu gelişmeler yaşanırken Türkiye hem terör örgütleri yoluyla hem de ekonomik olarak köşeye sıkıştırılmaya çalışılmaktadır.”[4]

    Çember giderek daralmaktaydı!

    Suriye ve İran’daki gelişmeler Türkiye’yi doğrudan ilgilendirmekte ve ülkemiz kuşatılmaktadır. Siyonizm’in kontrolündeki ABD ve Rusya gibi iki sömürgeci gücün Türkiye’nin komşusu olması kaygılarımızı artırmaktaydı. Erbakan Hoca daha 1993’te uyarmıştı: “Eğer Suriye’ye bir saldırı olursa; bilin ki, asıl hedef Türkiye olacaktır.” Bu planlar önceden sinsi ve gizli yapılırdı. Şimdi pek çoğunu açıktan yürütmeye başlamışlardı. ABD, 2001’de, işgal etmek istediği 22 İslam ülkesinin haritasını yayınlamıştı. Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) adı verilen plan adım adım Siyonist hedefine yaklaşmaktaydı. ABD ve Batılıların her fırsatta “İsrail’in güvenliği”nden söz etmesi, planın Büyük İsrail Projesi (BİP) olarak işlediğinin kanıtıydı.

    Batı, Türkiye’yi 1952’de NATO’ya almıştır. NATO standartları gerekçesiyle, elimizdeki bütün silahlar oraya kayıtlıdır. ABD, Türkiye’nin himayecisi hatta yöneticisiymiş havasına başlamıştı. Türkiye silahı ABD’den de alsa, Rusya’dan da alsa sonuçta Siyonizm kazanmaktadır. ABD, Ortadoğu’yu ele geçirmek için Türkiye’yi taşeron olarak kullanmak amacındaydı. Türkiye’ye şirin görünüp sırtımızı sıvazlamaya çalışması bundandı. Türkiye’de onlarca ABD veya NATO üssü bulunmaktadır. Uluslararası bir karar alındığında Türkiye bu kuralın dışına çıkamamaktadır. Bunun örnekleri geçmişte çok yaşanmıştı. Afganistan, Irak, Libya gibi ülkelere yaptırım uygulanırken Türkiye ister istemez bu zulümlere ortak olmak zorunda kalmıştı. Şimdi Türkiye’ye dönük doğrudan ya da dolaylı bir müdahale vardır. Türkiye bir NATO ülkesi ama NATO Türkiye’ye karşıydı.

    “İşgal Papazı” bahane yapılmaktaydı!

    “ABD’nin derdi papaz mapaz değil. Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) uygulamasının uygulanmadığı iki ülke kaldı; biri Türkiye diğeri ise İran’dır. ABD İran’a çullanmak için hazırlık yapmaktadır. Irak işgalinde olduğu gibi İran’ı da NATO ülkelerinin askerleriyle işgal etmeye çalışmaktadır. Türkiye NATO üyesi bir ülke ama aynı zamanda İran’la iyi bir komşudur. Doğalgaz başta olmak üzere hacimli ticari ilişkisi vardır. ABD, İran’a uygulayacağı ambargoya Türkiye’yi de katılmaya zorlamaktadır. Türkiye, ABD’nin İran’a uygulayacağı yaptırımlara destek verse İran’la kötü olacak, vermese ABD ile kriz çıkacak ki çıktı! Zaten ABD kriz çıkmasını istiyor. ABD’nin işgal etmek istediği iki ülke var; biri İran diğeri Türkiye. Görünen o ki hangisini önce işgal edelim çalışması yapılıyor. İran’ı ve Türkiye’yi aynı anda tehdit ederek, yani yaptırım uygulayarak, bakalım hangisi daha dirençli denemesi yapılmaktadır. Ülkemize dönecek olursak… Maalesef Türkiye ABD’ye göbekten değil beyinden bağlıdır. Göbek kesilir atılır ama beyin kesilip atılamaz. Keşke beyinden değil de göbekten bağlı olsaydık! Ne demek bu? Şu; Türkiye’de eğitim sistemini ABD belirliyor. Türkiye’de faaliyet gösteren büyük şirketlerin hepsi ABD menşelidir. Yediğimiz içtiğimiz ABD’den geliyor. Devleti yönetenler önce ABD’den icazet alıyor. ABD’nin belirlediği eğitim içeriğiyle yetişen ve yine oradan gelen yiyecek içeceği (kola mesela) olmazsa olmaz gören Türkiye, ABD ile nasıl savaşacaktı!”[5]

    İzmir’deki NATO Kara Komutanlığı’nı ABD’li komutan devralmıştı!

    Ajan Rahip Brunson’u serbest bırakması için Ankara’ya yaptırımlarla şantaj yapan ABD, bizim topraklarımızda bulunan işgalci NATO Müttefik Kara Komutanlığı Karargâhı’nda görev değişimi yapmıştır. Kara Komutanlığı İtalya’dan ABD’ye devredilmiş bulunmaktadır. Eski komutan Scaparrotti ise Rahip Brunson’u ziyaret ederek ayrılmıştı. İZMİR’de, ABD Avrupa Kuvvetleri Komutanı ve NATO Müttefik Kuvvetler Harekât Komutanı Curtis Scaparrotti'nin katılımıyla düzenlenen törenle, NATO Müttefik Kara Komutanlığı görevini Korgeneral John Thomson devralmıştı. İzmir'in Buca ilçesi, Şirinyer semtinde bulunan NATO Müttefik Kara Komutanlığı Karargâhı Orgeneral Vecihi Akın Kışlası'nda, komuta devir teslim töreni yapılmıştı. Törene, ABD Avrupa Kuvvetleri ve NATO Müttefik Kuvvetler Harekât Komutanı Curtis Scaparrotti, ABD Ankara Büyükelçiliği Maslahatgüzârı Philip Cosnett, Ege Ordusu Komutanı Orgeneral Abdullah Recep, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanvekili Sırrı Aydoğan ve askeri erkân katılmıştı. 'NATO'nun bölgede yaşanan savaşlar nedeniyle Türkiye'nin güvenliği konusunda üzerine düşen görevi yapmadığı' yönündeki görüşler konusundaki düşüncesi sorulan Korgeneral John C. Thompson, "NATO, sorumluluğunda bulunan 360 derecelik alanda, doğu, batı, kuzey, güney olmak üzere, bütün tehditlere cevap vermekteyiz, vermeye de devam edeceğiz" diyerek geçiştirmeye çalışmıştı. Törene katılan NATO Müttefik Kuvvetler Harekât Komutanı Curtis Scaparrotti de Türkiye'de bulunmaktan dolayı mutlu olduğunu vurgulamıştı. Öte yandan Curtis Scaparrotti'nin, FETÖ ajanı ABD’li rahip Andrew Craig Brunson’ı ziyaret ederek ayrılmıştı.

    Siyonist düşünce kuruluşundan Kıbrıs ile ilgili skandal ifadeler bir tesadüf sanılmamalıydı. İsrail Lefkoşa’yı Rum Yönetimi’ne bağlama çabasındaydı. Lefkoşa’ya Kudüs planı hazırlanmaktaydı!

    Kıbrıs Barış Harekatı’nın 44’üncü yılında NATO destekli, İsrail merkezli bir Siyonist düşünce kuruluşu, yayınladığı analizle Türkiye ve KKTC ile ilgili skandal ifadelere imza atmıştı. Siyonist kuruluş, ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in başkenti ilan etmesinden güç alarak KKTC’nin başkenti Lefkoşa’yı Rum Yönetimi’nin başkenti olarak açıklamıştı. Skandal ifadelerin dikkat çektiği analizde, Doğu Akdeniz İttifakı ile İsrail, Yunanistan ve Rum Yönetimi’nin Türkiye’yi Ortadoğu ve Akdeniz’de by-pass edeceklerini vurgulamıştı. Böylece Siyonist düşünce kuruluşu, İsrail ve Yunanların planını açığa vurmuşlardı. Doğu Akdeniz’de gaz aramaları ile bölgede tansiyon üst seviyelere çıkarken, tatbikatlar da artmıştı. İsrail merkezli Siyonist Begin-Sadat Stratejik Araştırmalar Merkezi’nin hazırladığı yeni analizde, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) başta olmak üzere birçok skandal ifadeye imza atmıştı. Analizde, sözüm ona Lefkoşa’nın Rum Yönetimi’nin başkenti olarak gösterilmesi tam bir skandaldı. Çarpıcı ifadelerin yer aldığı analizde, İsrail, Yunanistan ve Rum Yönetimi’nin 3’lü bir ittifak oluşturduğuna dikkat çekerek, ittifakın ismini de ilk kez duyurmuşlardı.

    Bu Sosyal ve Ekonomik Tıkanıştan Çıkış Yolları

    “İslam’ın ne olduğunu kaynaklarından öğrenip, hayatlarında yaşamak yerine; yaşanan hayatta istedikleri şeyleri İslam kılıfına uydurmak” en yaygın istismarcılık ve münafıklıktır. Böylece Kur’an’a istedikleri cevapları sunan sorular yöneltmeye başlayanlar sapkındır ve çoğalmıştır. Müslümanlar, İslam’ın sunduğu emir tavsiyelere uymaya gayret etmeyi bırakıp; İslam’ı gösteriş, hırs, güç, son dinle övünme gibi bir basamak görmeye başladıklarından dinin özünden uzaklaşmışlardır. İnsan öldükten sonra hesaba çekildiğinde, İslam’ı nasıl yaşadın diye sorulduğunda, onlara uyanların vereceği cevaplar şöyle olacaktır: “Şu hocanın, bu zatın dediğine uydum!” Allah o kişilere, “senin aklın yok muydu da o kişilere uydun?” diye sorduğunda, bu kişiler, “Ben anlayamadığım için onlara tabi oldum”, diyecektir. Ancak Allah ayetlerinde açıkça ifade ediyor: “Siz hiç aklınızı kullanmaz mısınız, siz hiç düşünmez ve kafa yormaz mısınız?” Müslümanlar, kendilerini aldattıkları gibi, Mutlak Yaratıcı Rabb’i de kandırmaya çalışmaktadır.

    İşte ekonomide ve sosyal dengede Kur’an ve Sünnet kaynaklı Adil Düzen tek ilmi ve insani programdır. “Faizli işçilik yerine faizsiz ortaklık sistemi”ne mutlaka geçmemiz lazımdır.

    Kapitalist ve Komünist faizli İşçilik sisteminde bütün işleri; görevli, yetkili ve sorumlu kişiler ücretlilerin (memur ve işçi kesiminin) gayretleri ile yapmaya uğraşırlar. Kişiler başkalarının verdikleri kararları uygularlar ve emir-komuta zincirinin içinde çalışırlar. Adil Ortaklık sisteminde ise; bütün çalışanlar ehliyetlerine göre doğal olarak görevli ve yetkili konumda sorumludurlar ve pay sahibi olurlar. Herkes ortak alan ve proje kapsamında en yararlı ve başarılı üretim için, belirlenen işini nasıl yapacağına kendisi karar verir, yapmayı kararlaştırdığı işini işletmeye bildirir, işi yapar ve işletmeye onu sunar.

    İşte Siyonist sistemle Adil Düzen arasındaki farklar:

    A- “TAKSİTLE ÖDEME” yerine “TAKSİTLİ SATIŞ” imkânı

    İşçilik sisteminde taksitli ödeme vardır. Mal satılır. Kişi bütün mal varlığı ile sorumlu sayılır. Ödeyemezse büyük bir zararla borcunu kapatmak zorundadır. Oysa ortaklık sisteminde taksitle satma vardır. Her ödediği miktar yüzdesi kadar mala ortak yapılır, ödeyemediği zaman ödediği kadarıyla mala ortak sayılır, zararla satılsa bile ikisi birden zarar etmiş olacaklardır. Taksitle satışta riziko alıcı ile satıcı arasında paylaşılmış olacaklardır. Bu sebeple şimdiki kartlı alışveriş ortaklık sisteminde geçerli sayılmayacaktır.

    B- “KİRA” yerine “LOJMAN” fırsatı

    İşçilik sisteminde işveren işçiye ücret verir, nerede kalırsa kalsın karışmaz. O da İstanbul gibi bir yerde, diyelim Kartal’da oturur ama Avcılar’da çalışır. Ortaklık sisteminde ise tesislerin lojmanları vardır. Lojmanı olmayan tesislere işletme izni sunulmayacaktır. İş bulan mesken de bulmuş olur. Bunun faydaları açıktır. Gidiş-dönüşten günde 2’şer saat kazanılır, trafik sorunu ortadan kaldırılır. Kent kirliliği önlenmiş olacaktır. Kent stresleri ortadan kalkacaktır. Herkese aş, iş, eş/ev sağlandığı gibi çalışması da sağlanır.

    C- Emekli oluncaya kadar “DEVAM” yerine belirli aralıklarla ehliyet ve verimlilik için “İMTİHAN” esası

    İşçilik sisteminde öğrenci okula devam eder, o sıralarda çalışamaz. Diploma alır, askerliğini bitirir, işe başlar ve sadece işçilik yapar. Ortaklık sisteminde ise çalışarak okuma esastır. Çocuk öğrenmeye de çalışmaya da okumaya da 7 yaşında başlayacaktır. Kamu ona öğretmenleri temin eder ama devam mecburiyeti olmayacaktır. İmtihanını da öğretmeni yapmaz, kamu yapar. Bir konuyu bilen herkese diploma sağlanır. Okullar yerine dershaneler vardır, giderlerini kamu karşılar. Üniversiteyi herkes okuyacaktır. Ama kazananlar fakültelerin olduğu yerdeki işyerlerinde ve lojmanlarda yerleştirilip, kendileri ve yakınları orada çalışıp orada okuyacaklardır. Ayrıca bir işe yerleşip emekli oluncaya kadar orada garantili kalmak yerine belirli aralıklarla yenilik ve verimlilik tespiti için imtihan esası uygulanacak; böylece herkes işinde sürekli kendini yetiştirip yenilemeye mecbur kalacaktır.

    D- “TEDAVİ”den önce, “SAĞLIĞI KORUMAK” amacı

    İşçilik sisteminde işçinin ve halk kesiminin koruyucu sağlık tedbirlerine riayet edilmez, ama çeşitli hastalıklara yakalananlar işveren tarafından tedavi edilir. Böylece ancak büyük firmalar iş yapabilirler.

    Ortaklık sisteminde ise işletmeler vergi verirken sağlık paylarını da verirler. Kamu herkesi sigortalı yapar ve mecburen önce herkesin sağlığını korumaya çalışır. Hasta olursa çalışmadığı günleri devlet karşılar, tedavi masrafları da kamuya aittir. Toplum sağlığı, sermayenin kazanç vasıtası yapılmaz. Yaşları ne olursa olsun çalışmayanlara pay verilir, çalışma kredisi verilmez. Ancak çalışana çalışma kredisi verilir, çalışma payı verilmez. Bu pay yaşa ve geçmişteki çalışma günlerine göre artar.

    E- “Mutlak Mülkiyet” yerine “Çift Mülkiyet” şansı

    İşçilik sisteminde eğer bir yere malik iseniz onu çalıştırmayabilirsiniz, hatta yakabilirsiniz, parçalayabilirsiniz; mutlak maliksiniz. Ortaklık düzeninde ise bir gayrimenkule iki şekilde malik olursunuz.

    1- Yararlanma mülkiyeti,

    2- Çalışma/işletme mülkiyeti.

    Bir yere sahipseniz onun gelirlerinden her zaman yararlanabilirsiniz, ama onun işletmesi ise ancak ehline ait olacaktır. Siz ona karışamazsınız. Yeterli üretim olmazsa işletme mülkiyetini kaybetmiş sayılacaktır. Böylece daima iş açığı vardır. İşi bilen ve işçi ile anlaşan herkes her zaman işletme kurabilir ve üretim elde edebilir konumdadır.

    Kölelerin imkânı

    “İnsanlık tarihinin karamsar yüzü, insanların birbirlerine karşı yaptığı zulümlerde saklıdır. (Bunların en vahşi ve en sistemli devamı, bugün Siyonizm olarak karşımızdadır.) Herkese yetebilecek nimetlerin olduğu dünyayı hiçbir şekilde başkaları ile paylaşmak istemeyen bir kesim her zaman var olmuştur, olacaktır. Bunlar gücü ellerine geçirdiklerinde ilk yaptıkları, doğayı ve insanları sömürmeye dönük bir sistemi kurmalarıdır. Böylece dünya nimetlerinden kendilerinin fazlasıyla faydalanması sağlanmış ve imtiyazları korunmuş olacaktır. İşte kölelik, kendi imkân ve iktidarını, sadece şahsi çıkarlarının ve keyfi saltanatlarının hizmetine vermiş bu açgözlü tayfanın insanlığa bir dayatmasıdır. Günümüzde her ne kadar içerisinden çıkılmaz bir kölelik sistemi tesis etmiş de olsalar; kurtuluş imkânını bu sistemin içerisinde bulma şansımız her zaman vardır. Bu imkân; kullandıkları araçlar, kavramlar ve kendilerini konumlandırdıkları imtiyazlı alan sayesinde gayri ihtiyari bir şekilde kendiliğinden doğmaktadır. Baktığımız zaman gücü elinde bulunduranların insanları köleleştirdikleri en güçlü enstrüman kitle iletişim araçlarıdır. Ama aynı araçlar kendi içerisinde bir imkânı da barındırmaktadır. Dünyanın neresinde olursa olsun insanların bütün olaylardan, diğer insanların yaşam koşullarından ve onların sahip oldukları fırsatlardan haberleri olmaktadır. Bu durum insanların kendi durumlarını sorgulama fırsatını da ortaya çıkarmaktadır. Medyanın kitleselleşmesi ve sosyal medyanın hâkimiyeti kitlelerin bilinçlenme ve mazlumların organize olma şansını da doğurmaktadır.

    Ekonomik ve askeri gücü elinde bulunduran devletlerin mazlum coğrafyalar üzerinde uyguladığı kaos projesi neticesinde ortaya çıkan kargaşa, iç çatışma, terör ve işgaller, aynı zamanda bu ülke insanlarının emperyalizme karşı duyarlılığını da artırmaktadır. Mazlum coğrafyalardaki direniş ve diriliş ruhunu zinde tutan en büyük etken, Batılılar tarafından sürdürülen baskı ve gerçekleştirilen işgaller olmaktadır. Bunlar gibi sayabileceğimiz daha birçok nedenin aslında bugün mazlum ve mağdur olan insanların bu düzene karşı durabilme imkânını da içinde barındırmaktadır. Geriye bu imkânın gerçekleşebilme ümidinin kalplerde ve zihinlerde canlı tutulması kalmaktadır. Sömürü düzeninin sahipleri kazdıkları kuyuya elbette bir gün kendileri düşmekten kurtulamayacaklardır.”[6]

     

     


    [1] Şa’şaa: Göz dolduran kof parlaklık

    [2] Bak: Nesrin Nas 04.08.2018

    [3] https://ahvalnews.com/tr/ekonomi/donulmez-aksamin-ufkunda-miyiz

    [4] abdulkadirozkan@milligazete.com.tr

    [5] caferkeklikci@milligazete.com.tr

    [6] muhammedesiroğ lu@milligazete.com





























    Bu Haber 237 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS