• AKP SAYESİNDE TÜRKİYE’NİN “BATI MERKEZLİ EKSENİ” KAYMAMIŞ, AMA ÇİVİSİ ÇIKMIŞTI!

    AKP SAYESİNDE TÜRKİYE’NİN “BATI MERKEZLİ EKSENİ” KAYMAMIŞ, AMA ÇİVİSİ ÇIKMIŞTI!

    10 Eylül 2020

     
    | Devamı


    AKP SAYESİNDE

    TÜRKİYE’NİN “BATI MERKEZLİ EKSENİ” KAYMAMIŞ,

    AMA ÇİVİSİ ÇIKMIŞTI!

            

    Türkiye’nin AKP sayesinde ekseni değil, sadece aksanı (söylem tarzı) kaymıştı. Yani “Recep T. Erdoğan Hükümeti Batı’ya ve İsrail’e kafa tutuyor, İslam dünyasına yaklaşıyor” şeklindeki iddialar, AKP’yi kahramanlaştırmaya ve ayıplarını kapatmaya yönelik senaryoların bir parçasıydı. AKP’nin ekseni, zaten Milli Görüş gömleğini ve kimliğini çıkarıp Yahudi Lobilerine kiralandığında kaymıştı. Artık kaypaklardan kahramanlık beklemek saflıktı.

    Eski Zaman yazarı, ve o sırada Fetullahcı ve AKP yanlısı Ali Bulaç; “Dış politikada sorular” başlıklı yazısında ayarını ortaya koyuyordu:

    “Şu soru önemli: Türkiye, sahiden ABD ve AB'nin stratejik öngörüleri dışında mı hareket ediyor? Cevap tek kelime ile ‘hayır’. Nitekim Flautre, ‘Türkiye, özünde AB'nin sessiz düşündüğü İran ve Filistin politikasını sesli ve aktif bir şekilde hayata geçiriyor. Bu tespit sadece AB kamuoyu için değil, AB'nin başkentleri ve Brüksel'de Türkiye politikasını yürüten kadroların da görüşüdür’ diyordu. İran'a yaptırımların onaylandığı Güvenlik Konseyi'nde Türkiye'nin ‘hayır’ oyu vermesi Obama'nın bilgisi dahilinde atılmış radikal bir adımdı. Bunu Erdoğan defalarca dile getirdi. Davutoğlu da ‘Türkiye attığı her adımda Obama'nın politikalarının önünü açıyor.’ diyor (Taraf, 11.06.2010) Zbigniew Brzezinski de ‘Genel anlamda bölgede Türkiye'nin daha aktif rol oynamasının son derece yapıcı olabileceği’ kanaatini izhar ediyor.” sözleriyle Türkiye’nin ABD ve AB eksenine sadık kaldığını, ama Recep Erdoğan’ın “izinli rol oynadığını” vurguluyordu. Ardından da;

    “Ama bazı kaygılar söz konusu. Bunları şöyle sıralayabiliriz:

    1) Bugünkü gayri safi milli hasılamızı ikiye, hatta üçe katlamadan bu 'görece gelişmiş ekonomi'yle bu yükün altından kalkabilir miyiz?

    2) Askeri ve savunma sistemimiz neredeyse yüzde 95 ABD ve dolaylı olarak İsrail'e bağımlı iken Ortadoğu liderliğine soyunmak ne kadar doğru?

    3) 30 senedir süren ve 50 bin insanın hayatına mal olan bir Kürt sorunu hâlâ can yakmaya devam ederken iç barış ve istikrarı sağlayamadan bölgenin liderliğine kalkışmak ne kadar rasyonel?

    4) Aktif nazım rol oynamaya kalkıştığımız dünyanın (İslam ve Ortadoğu'nun) dilini iyi bildiğimizden emin miyiz?

    5) Batı'nın sosyo-kültürel değerlerinin taşıyıcılığını üstlenmek -mesela ‘yumuşak gücümüz(!?)’, ‘Türk dizileri’, ‘türbanlı feminizm’ veya ‘emredici laiklik’le Ortadoğu'yu dönüştürmek- bu bölgenin ve bizim ne kadar hayrımıza olacak?” sorularıyla “bize bu halimizle patronluk değil piyonluk yakışır” demeye getiriyordu.

    Umman Gazetesi El-Vatan’da yazan, Durham Üniversitesi’nden Mısırlı akademisyen, Halil El Enani:

    “Arapların çıkarı Batılı bir Türkiye'dir” diyerek “eksen kayması” tartışmalarının sahtekârlığını açığa vurmaktaydı. “Türkiye'nin, Arapların karakaşı karagözü için Batı'yla ilişkilerini kurban edeceğini düşünenler yanılmaktadır. Yine Batı ve İsrail'in Türkiye'yi taciz etmeksizin özgürce kendi başına hareket eder vaziyette bırakacağını düşünenler de hata yapmaktadır. Türkiye'nin şu anki sorunu bölgedeki yeni rolü ve çıkarları ile Batı'yla ilişkileri arasındaki uyumu nasıl yapacağı etrafındadır.” sözleriyle gizlenen gerçeğe projektör tutmaktaydı.

    “İsrail’in Mavi Marmara’ya saldırması sonucu AKP’nin kof açıklamalarının arkasından İran'a uygulanacak yaptırım kararına Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde Türkiye'nin hayır oyu kullanmasını, malum medya mensupları, bir “politik eksen kayması olarak” nitelendirip karşı çıkmışlardı. Bu kesimler “diplomatik alanda Türkiye'nin durması gereken yerin, Avrupa Birliği'nin yanı olması gerektiğini, Avrupa Birliği ideallerinden hızla uzaklaşıp ve Doğu'ya doğru yöneldiğimizi” ifade etmeye başlamışlardı. Doğrudur! Türkiye'nin ekseni kaymıştır... Ama, bizleri kapıkulu zihniyetiyle ev ödevleri vererek duvarın dibinde bekleten Avrupa Birliği'ne yamanmak istemesi dolayısıyla ekseni kaymıştır. Dış politikasındaki tüm manevra alanlarını Amerika'nın direktiflerine teslim ederek, Amerika'dan gelecek emir ve buyruklarla hareket etmeyi içine sindirdiği için ekseni kaymıştır. Türkiye'nin en başarılı hükümeti Refah-Yol döneminde kurulan ve İslam ülkelerinin, İslam ümmetinin birliği, dirliği, selameti, refahı, huzuru ve dünyanın en büyük gücü olması için atılan en büyük adım olan D-8 Projesini ihya etmediği için ekseni kaymıştır.”[1]

    AKP’li Hüseyin Çelik kahramanlık taslarken kuklalıklarını deşifre ediyordu!

    Milliyet'ten Devrim Sevimay'a konuşan ve her hatırlandığında "Nasrettin Hoca'nın Fil Hikayesi"ni akıllara getirmekten başka bir özelliği bulunmayan o dönemin AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik, "eksen kayması" sonucu Batı’nın batağına nasıl saplandıklarını şöyle itiraf ediyordu.

    Soru: Sizin nihai olarak istediğiniz fotoğraf nedir?

    Fotoğraf şu: Yeni Osmanlı İmparatorluğu kurmak gibi bir hayalciliğimiz yok, aklımızdan bile geçmedi. Heraklitos'un bir sözü var, “aynı suda iki kez yıkanılmaz” diye. Aynı suda iki kez yıkanılmaz, o Osmanlı bitti. O bir geçmiş, eski, onu unut. Eski hâl, muhâl. Ama sonuçta tarihi ve kültürel bağlarımızın olduğu insanlarla, sıcak bir zeminde, ekonomik bağlar ve siyasi bağlar da geliştiriyoruz. Bundan daha güzel bir şey olabilir mi? Küreselleşme dediğimiz bir olgu var ve Türkiye bunun farkındadır. (Yani Türkiye Küresel Siyonizm’in bir parçasıdır.)

    Soru: Erbakan'ın D-8'i de bir tür küreselleşme miydi?

    D-8 bir hayal ürünüydü. D-8'in pratikte hiçbir anlamı yoktu, bir ütopyaydı, biz realiteden söz ediyoruz. Ben şimdi size somut sonuçlara geliyorum, diyorum ki, Suriye'yle kanlı bıçaklı mıydık? Şu anda Şam'a, Halep'e gitmek, Gaziantep'e Hatay'a gitmek kadar kolaydır. (Yani Batı batağına komşularımızı da çekiyoruz.)

    Soru: Bir araştırmaya katılanların yüzde 66'sı "İsrail'e daha sert yanıt verilmeli" demektedir. Hele de arkadan bir Saadet Partisi tazyiki varken...

    Hiç öyle bir tazyik falan hissetmiyoruz. Elbette Saadet Partisi bizim rakibimiz. Ama İşçi Partisi de bizim rakibimiz. Demokrasilerde bütün siyasi partiler birbirinin rakibidir, ister yüzde 1 oy alsın ister yüzde 30 oy alsın. Sonuçta biz AKP'yiz. Saadet Partisi'nin söyledikleri veya yapılmasını istedikleri bizim politikamıza yön vermeyecek. Nitekim bugüne kadar yapmadık, bundan sonra da yapmayacağız.

    Soru: İsrail’le askeri ve ekonomik anlaşmaları iptal etme noktasına gelmez misiniz?

    Siyaset rasyonel zeminde yapılır. Eğer rasyonel zemin bunu gerektiriyorsa bunu yaparız, ama Saadet Partisi bunu istediği için değil. (Yani Batı rotasından ve ABD-İsrail komutasından asla çıkmayız.) Kaldı ki bu arada kamuoyu da MHP’nin bir tavrının olmadığını izliyor.

    Peki yok mu?

    Siz görüyor musunuz? Yaptıkları açıklamaların birçoğunun ekseninde "Araplar bir şey yapmıyor!", "Biz niye bu kadar çok öne çıkıyoruz?" gibi birçok yaklaşım var.

    Soru: One Minute'dan 29 Mart yerel seçimlerine kadar oylarınız yüzde 5-6 oranında arttı; bir de böyle bir örnek var önümüzde...

    Bunu bilmenizde fayda var, ben AKP'de Genel Başkan Yardımcısıyım, parti sözcüsüyüm, bunun zerresi konuşulsa biraz da benimle konuşulurdu değil mi?..[2]

    Oysa AB Yetkilileri “Türkiye’de eksen kayması görmüyordu”

    Avrupa Birliği'nin bütün kritik konumlarını kontrol eden Hristiyan Demokratların Avrupa Parlamentosu Grup Başkanı Wilfried Martens, İstanbul'da Zaman gazetesine (Haziran 2010’da) çarpıcı açıklamalarda bulunarak, “Türkiye'nin son dönemde izlediği dış politikada bir eksen kayması görmediğinin” altını çizmişti. Aynı zamanda eski Belçika başbakanı olan Martens, ABD eski Başkanı Obama'nın "Türkiye, Doğu ile Batı'nın bir araya geldiği yerdir ve birçok şeyin merkezindedir." sözlerine katıldığını belirtmişti. Türkiye'nin komşularıyla kurduğu ilişkilerin AB üyeliği perspektifiyle çelişmediğini kaydeden Martens, o dönem Başbakan olan Tayyip Erdoğan'ın AB perspektifini sürdüreceğine olan inancını dile getirmişti. Anayasa paketinin Türkiye'de demokrasiyi güçlendireceğini belirten Martens, Ergenekon davasını ise önemli bir gelişme olarak değerlendirmişti.

    Davutoğlu'na ABD'den “mason ödülü” niye geliyordu?

    Meşhur masonik kuruluş “Woodrow International Center” tarafından (Dışişleri Bakanı iken) Davutoğlu'na "Kamu Hizmeti Ödülü'', Doğuş Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ferit Şahenk'e ise "Woodrow Wilson Kurumsal Yurttaşlık Ödülü'' verilmişti. Davutoğlu ödül töreninde, "Eğer dünyanın zemini değişiyorsa, biz de o zeminin üzerinde sabit duramayız. Ama sabit durduğumuz noktalar ilkelerimizdir'' demişti. Oysa bu vakfa adını veren Eski ABD Başkanı Siyonist Wilson Osmanlı sonrası Türkiye’nin de parçalanma haritalarını ilk çizdiren kişiydi… Four Seasons Otel'de düzenlenen törende, Davutoğlu ve Şahenk'e ödüllerini, Woodrow Wilson International Center Başkan Yardımcısı Michael H. Van Dusen takdim etmişti. Ödül töreninde konuşma yapan Dışişleri Bakanı Davutoğlu Türkiye'nin ideallerinin net olduğunu belirterek şunları söylemişti: “Bu yeni dünya düzeni içinde Türkiye ve Amerika'nın yeni bir paradigmaya ihtiyacı vardır. Çünkü mevcut sistem bugünkü ihtiyaçlara cevap vermiyor. Çünkü dünyanın ekonomik düzeni bu yükü kaldıramıyor. Küresel ekonomik krizlere cevap vermiyor. Onun için G-8 yetmiyor, G-20 lazım. Artık Avrupa merkezli bir kültür yok sadece. Türkiye'nin küresel politikalarıyla Amerika'nın politikaları arasında tam bir uyum vardır.”[3]

    Türkiye’de sözde Eksen Kaymasının mimarlarından gösterilen Ahmet Davutoğlu bu sözleriyle “ABD ile birlikte Siyonizm merkezli eksene daha sıkı bağlanacaklarını, Moon ve mason ilkelerine bağlı kalacakları; ancak halkımızı avutmak ve komşularımızı da bu tuzağa çekip eksene yaklaştırmak için bazı kof manevralar yapacakları” mesajını vermekteydi. Ve zaten ABD’nin meşhur mason kuruluşu “Woodrow International Center” Vakfı Başkan Yardımcısı işte bu hizmetleri karşılığı mason ödülünü Sn. Davutoğlu’na vermişti. Yani bu AKP’liler Milli Görüş çizgisinden ve asli ekseninden kaydıkları ve davalarından caydıkları için, gâvurlardan böylesine rağbet görmektelerdi. Kısaca; Türkiye’nin Batı’ya endeksli ekseni falan kaymıyor, sadece AKP sayesinde aksanı (söylem tarzı) münafıklaşıyordu!

    Abdullah Gül eksen kaymasını yalanlıyordu.

    Sn. Abdullah Gül, İsrail’in “Kendisine kapımız her zaman açık” dediği bir isimdi. Haziran 2010 tarihinde Kore’ye giderken yine ilginç mesajlar vermişti… “Türkiye’nin ekseninin kaydığı” tartışmalarıyla ilgili söylediklerinden başlayalım. Demiş ki;

    “Bu eksen işi, yanlış ortamlarda konuşuluyor. Bakın İngiltere’ye, Fransa’ya, İspanya’ya... Bunların ekseninden bahsediliyor mu? AB’nin ekseni nereye gitti diyen var mı? İspanya’nın Latin Amerika’nın en devrimci ABD’ye en meydan okuyan ülkelerle çok özel anlaşmaları var. Kimse İspanya’nın ekseni nereye kaydı diyor mu? Fransa yine Afrika’da ilişki içinde olduğu eski sömürgelerini hâlâ bırakmak istemiyor. Kimse Fransa’nın ekseni kaydı diyor mu?.. Türkiye’nin komşuları, Türk Cumhuriyetleri ve tüm Müslüman ülkelerle ilişkilerini kalkıp da Türkiye’nin ekseni kayıyor diye değerlendirmek, bilgisizliktir veya kötü niyetli bir yaklaşımdır. Kaldı ki, Türkiye AB’nin dış politikada aldığı kararların yüzde 98’ine katılan bir ülkedir. Türkiye’nin bölgesindeki ya da yakınındaki bir ülke ile ilişkisine bakıp eksenini tartışmak kadar abes bir şey olmaz.”

    Yani neymiş? “Türkiye, AB’nin dış politikada aldığı kararların yüzde 98’ine katılan bir ülke” imiş!..

    Vallahi bu oran, AB ülkelerinde bile yoktu. Doğru, güya AB’nin bir ortak dış politika ve savunma rüyası var, ama her bir ülke öncelikle kendi menfaatini gözetiyor, AB’nin aldığı/alacağı ortak kararlarda da çatır çatır pazarlık yapıyordu… Örnek Irak’ı işgal!.. Çoğu AB ülkesi “koalisyon” güçlerine katılmıyordu. Ya biz ne yapıyorduk? Altında dönemin Başbakanı Gül’ün imzasıyla 1 Mart Tezkeresi’ni Meclis’e sevk ediyorduk. Yahu, bu AKP’ye ne oluyordu? AB üyesi olamadığımız halde o yüzde 98’ine katıldığımız kararlarda söz ve oy hakkımız bulunuyor muydu? Hayır, onlar karar alıyor, bize de uygulamak düşüyordu. Zaten Gümrük Birliği’nden sonra tüm alanlarda, bu tek yanlı mekanizmayı Haçlı AB uygulayıp duruyordu.

    Bu AB’nin “dış politika”da Türkiye ile ilgili kararlarına kabaca bakmak gerekiyordu: “Komşularla sorunların çözülmesi” adı altında, “Rum kesiminin tanınması, Yunanistan’la Ege sorununda tavize yanaşılması, casus belli kararının kaldırılması, Ermenistan’la sınırların açılması, Dicle-Fırat sularının uluslararası yönetime bırakılması” gibi öneriler dayatılıyordu. Acaba AB’nin bu konularda izlediği “ortak” politika ve aldığı kararların hangisi Türkiye lehine oluyordu? Suriye, Irak, İran, Orta Doğu, Kafkaslar ve enerji hatları için Türkiye üzerinden istenenleri ise hiç saymayalım!.. Abdullah Gül’ün Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı iken, “Türkiye 80 yıldır kendi dinamikleri ile gerçekleştiremediği dönüşümü AB sayesinde yapıyor” dediğini de hatırlamamız gerekiyordu.

    Başbakan boşluğa bağırıyordu!

    Bazı muhalif yazarlar, haklı olarak; "Peki Irak işgalini isteyen kimdi?" diye sorarak başlıyordu. Daha sonra AKP hükümetinin "gen haritası"nı ortaya çıkaracak soruları sıralıyordu. Ve tarihin karanlık sayfalarına düşülecek şu ifadeyi tekrar hatırlatıyordu: "Irak'ta savaşan kahraman Amerikan askerlerinin, en az zayiatla, mümkün olan en kısa zamanda ülkelerine dönmeleri için dua ediyoruz." Oysa Recep Erdoğan daha önce yaptığı konuşmada: "Ortadoğu'daki katliamlara sessiz kalamayız." diyor ve soruyordu: "Amerika'nın Irak'ta ne işi var? Şu anda Irak'ta yüz binlerce dul kadın, yetim, öksüz var. Bunların sorumlusu kim? Bunlara karşı susacak mıyız? Susarsak Fatih Sultan Mehmet'in, Yavuz Sultan Selim'in kemikleri sızlar..." serzenişinden sonra Başbakan: "Bu coğrafyayı bu hale getirenler, tarihe bunun hesabını vermek durumunda..." diye çıkışıyordu. Peh peh peh! "Ortadoğu'da Türkiye ile ABD'nin çıkarlarının örtüştüğünü" söyleyen, Büyük Ortadoğu Projesi'nin eşbaşkanı olmakla övünen Recep Bey o günlerde nasıl da esip gürlüyordu!... Daha eksenimiz kaymamıştı o zamanlar... Pentagon yetkililerinin "Biz Irak'a müdahale için tereddütteydik, Türkiye bize cesaret verdi" dediklerinde başımızda kimler bulunuyordu. Amerikalılar Irak işgali için kapıya dayandığında; "Amerika'nın Irak'ta ne işi var? Bu suça ortak olmayalım. Atalarımızın kemikleri sızlar" diyen milletvekillerini azarlayan "Buna 'Hayır' demek bana 'Hayır' demektir" diye rest çekip sert çıkan, işgale karşı çıkanları da bir daha aday yapmayan kahraman kim oluyordu?

    Dönemin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, işgalci ABD’yi haklı çıkarmak için: "Biz komşumuz olan bir ülkenin diktatoryal rejimle yönetilmesini arzu etmeyiz. Bunu Türkiye'ye yönelik bir tehdit olarak algılıyoruz" diyordu. Şimdi soracaksınız: "Peki ne oldu da komşu İran'ın diktatoryal rejimi Ankara için sorun olmaktan çıkmıştı?" Dedim ya; bunlar eksenimiz değişmeden önceydi. Şimdi horozlanan o lider, Irak'ın işgaline "taşeronluk" karşılığı koparılacak hibe için yaptığı yüz kızartıcı pazarlıklar nedeniyle Amerika'da karikatürlere konu olmuştu. Bir Amerikan gazetesine yazdığı makalede şöyle buyuruyordu: "Irak'ta savaşan kahraman Amerikan askerlerinin, en az zayiatla, mümkün olan en kısa zamanda ülkelerine dönmeleri için dua ediyoruz." Ve tabi sadece duayla kalmamıştık; Meclis, "kahraman Amerikan askerlerine" geçiş izni vermese de o liderin talimatıyla İncirlik kullanıma açılmış, işgal silahlarının nakli Türk hava sahası üzerinden yapılmış ve işkence uçakları Türk havalimanlarına inip kalkmıştı. İşte fedakârlıkları(!) nedeniyle kimin boynuna Amerikan Yahudi Kongresi "Cesaret Ödülü" takmıştı. Musevi olmadan bu ödülü alan ilk politikacı olarak kayıtlara geçen işte Recep Başbakandı. Ve bunların üzerinden yıllar geçti. O arada bizim diplomatik eksen değişti. Dün Irak'ın işgali için nasıl çabaladıklarını unuttuğumuzu sananlar, gün geldi, "Bunların sorumlusu kim" diye sormaktan hayâ etmediler.

    Bazı İranlıların Cibilli Türkiye Düşmanlığı nereden kaynaklanıyordu?

    Türkiye’nin, BM’nin İran’a karşı yaptırım kararına “hayır” oyu kullanması İran’da coşkuyla karşılanmış, İranlı ve Türk liderler yaptıkları açıklamalarda iki ülke arasındaki tarihsel dostluğa vurgu yapmıştı. Ancak İran siyasetinin “elit” tabakasının iki ülke arasındaki dostluğa şüphe ile baktıkları bir köşe yazısıyla açığa vurulmaktaydı. İran Dini lideri Ayetullah Ali Hamaney’in torunu ve eski parlamento başkanı Gülam Ali Haddad Adil’in oğlu olan gazeteci Ferid el Din Hadad, istihbarat haberleri yayınlayan Jahan sitesinde yazdığı yorumda “bugün dost olan Türkiye’nin yarın İran’ın en büyük rakibi olacağı” uyarısında bulunmaktaydı. Satır başları şöyleydi:

    • Bölgede bir savaş çıksa, Avrupa ülkeleri ve Amerika kimin yanında yer alırdı? NATO kime destek çıkardı? Cevabı çok açık. Ortadoğu’daki bir savaştan tek faydayı Türkiye sağlardı.

    • Türkiye şu anda dostumuz, ancak yarın İran İslam Cumhuriyeti’nin en büyük rakibi olacaktı. Tahran yönetimi Hamas için yüz milyonlarca dolar harcadı. Ama şu anda Gazze’de en popüler bayrak İran’ın değil, Türkiye’nin bayrağıydı. Filistinliler oğullarına Ahmedinejad değil Erdoğan adını veriyorlardı.

    • Suriye ile yıllarca ekonomik ilişkilerimizi geliştirdik. Hariri suikastından sonra Türkler geldi, serbest ticaret anlaşmasıyla bize rakip çıktı. Bizi Suriye pazarından silmeye çalıştı.

    • İran 32 yıldır Müslüman âleminin lideri olmaya uğraşmıştı. Erdoğan şimdi buna göz koymuş durumdaydı.

    • Türkiye İran’a göre daha büyük ve dinamik bir ekonomiye sahipti. AB ve ABD ile ilişkileri vardı. Arap ülkeleriyle ilişkisi yoğunlaşmıştı. Türkiye’nin bölgedeki etkisinin bedeli Tahran’a pahalıya mal olacaktı.

    • İranlı liderler yakında Türkiye ile rekabette avantaj sağlamak için başka yollar aramamalıydı. Tek yol iyice izole olmadan nükleer silaha sahip olmamızdı.”[4]

    NYT: “Yeni lider Türkiye” manşetiyle kışkırtıyordu!

    ABD'nin saygın gazetelerinden Yahudi lobilerinin yarı resmi sözcüsü New York Times (NYT), Türkiye'nin İslam dünyasının yeni lideri olarak ortaya çıktığı yorumunu yapmıştı. Princeton Üniversitesi öğretim üyesi Bernard Haykel ve doktora öğrencisi Elliot Hen-Tov tarafından kaleme alınan "Türkiye'nin Kazancı, İran'ın Kaybı" başlıklı yazıda, "Mavi Marmara" olayının ardından İran'ın küresel düzeyde ortaya çıkan İsrail karşıtı havadan büyük yarar göreceğini sandığını, ancak sonucun böyle olmadığını yazmıştı. Böylece İran’daki bazı odakları, Türkiye’ye karşı Amerikan Yahudilerinin kışkırttığı da ortaya çıkmıştı.

    Sn. Recep Bey’in gücü yetiyorsa, Kur’an’ı yasaklasındı!

    Sn. Başbakan Recep T. Erdoğan’ın büyük bir suçluluk psikolojisi ve haklı tepkileri törpüleme terapisiyle; 50 dakika boyunca mazeret ve mecburiyetlerini sıralayıp, sonra 10 dakikada demokratik hedeflerini anlattığı “Demokratikleşme paketinin” özenle gizlenen iki temel unsuru olduğu seziliyordu:

    1- Seçim propagandalarında ve seçmeli ders olarak okullarda, sözde ana dillerin kullanılmasına izin verilerek, dolaylı biçimde Kürtçeye resmiyet kazandırmak suretiyle; Kürdistan’ın temel taşları mı döşeniyordu?

    2- “Nefret suçlarını önleme” bahanesiyle, Siyonist Yahudilerin ve İsrail mezaliminin aleyhine yapılacak konuşma ve yazılar artık ağır suç kapsamına alınıyor, hükümet ve cemaate yönelik tenkit ve tespitlerin sahipleri susturulmaya mı çalışılıyordu? soruları kafaları kurcalıyordu.

    Dindar Başbakan olarak tanınan Sn. Recep T. Erdoğan’ın bu talihsiz tavrı, daha önce CHP zihniyetiyle ve açık zulümlerle İslam’ı yasaklamaya ve halkımızı dinden uzaklaştırmaya yönelik baskılardan çok daha tehlikeli bulunuyordu. Çünkü Fetullah Gülen Cemaati, ılımlaştırma kılıfıyla İslami duyarlılıkları ve Kur’ani kuralları yozlaştırmaya çalışırken; AKP Hükümeti ise “nefret suçlarını önleme” bahanesiyle Siyonist Yahudilerle ilgili tespit ve tenkitleri dolaylı yasak kapsamına alarak korkunç bir din tahribatı mı yapıyordu?

    Kürdistan’ı kurma ve Siyonizm’i koruma taslağı mıydı?!

    AKP’nin demokratikleşme paketinin içinde yer alan ‘Nefret Suçu’ yasası sonunda Meclis’e taşınmış ve yasalaşmıştı. AB’ye üye olan birçok ülkede dahi bu yasa geçerli değilken, Türkiye’de Sn. Erdoğan açıklamıştı. Bu ısrarın gerekçesi açıktı. Avrupa ve İsrail’de Müslümanlara yönelik her türlü hakareti, insan hakları kılıfıyla geçiştirenler, Türkiye’de Siyonist İsrail’i eleştirmeyi suç sayacaktı. İsrail’in ve Haçlıların işledikleri insanlık suçlarına sansür uygulamayı hedefleyen bu yasada, para cezasından hapis cezasına kadar çeşitli hükümlerle gerçekleri konuşanlar susturulmaya çalışılacaktı. Acaba Sn. Erdoğan ve iktidarı dindarlık görüntüsüyle Siyonist patronlara hizmet mi sunmaktaydı?

    Birilerinin bozuk inançları, şeytani amaçları ve ırkçı yaklaşımları hakkında eleştiri yapmadan önce artık kırk defa düşünmeniz lazımdı. Meclis’e getirilen ‘Nefret Söylemi’ düzenlemesine göre bundan böyle Yahudi’ye Yahudi demek suç sayılacaktı. Türkiye’nin böyle bir hazırlık içerisinde olduğunu ilk olarak Şalom gazetesi haber yapmıştı. Musevi cemaatinin yayın organında “Bundan sonra ‘Pis Yahudi’ demek nefret suçu, cezası ise 1.000 TL ile 500.000 TL arasında değişiyor” diyerek herkesten gizli yürütülen yasa hakkında ne kadar geniş bilgi sahibi olduğunu kanıtlamıştı. Gazete, “Paketten büyük beklenti” manşetiyle çıkarak “Hükümet tarafından hazırlanan demokratikleşme paketinde nefret suçları ile ilgili düzenlemeler olması da bekleniyor” diye yazmıştı. Evet, Yahudi lobisi pakette nefret suçlarıyla ilgili yeni bir düzenleme olacağından emin bulunmakta ve AKP’ye destek çıkmaktaydı. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) ‘Ayrımcılık’ başlıklı 122. maddesinde, ‘Kişiler arasında dil, ırk, renk, cinsiyet, özgürlük, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım yapmak’ yasaklanmıştır” ifadesi zaten yer almaktaydı. Hazır böyle bir yasa varken, neden daha farklı bir uygulamaya ihtiyaç duyulduğu sorusu yanıtsız bırakılmıştı ve kafaları karıştırmıştı.

    Amaç Siyonizm Karşıtı Medyayı Susturmaktı!

    Yeni düzenlemeyle Siyonist İsrail’in Filistin topraklarında, Haçlıların ve küresel kovboy ABD’nin İslam coğrafyasında yaptığı katliamlar değil, Yahudi veya Siyonist demek suç sayılacaktı. Ortadoğu’yu cehenneme çevirmek için elinden geleni ardına koymayan bir devlete Siyonist demek bile artık yasak kapsamına alınacaktı. Mavi Marmara katliamında 9 şehit vermemizin ardından Türkiye İsrail’e hiçbir yaptırım uygulamamış, aksine ticaret hacmini artırmıştı. Bütün bunlar yetmezmiş gibi şimdi de bu yasayla İsrail adeta kutsallaştırılıp, Siyonizm dokunulmaz kılınacaktı.

    Türkiye’ye En Büyük Kötülüklerden Biri Yapılmış Olacaktı!

    Kültür Genetik Araştırmaları Düşünce ve Teşhis Platformu Onursal Başkanı Dr. Deniz Şar da Türkiye’de ‘Nefret Suçu’ projesinin Siyonizm’in bir oyunu olduğunu vurgulamıştı. Şar, “Böyle bir yasa çıkarsa Türkiye’ye tarihinin en büyük kötülüklerden biri yapılacak ve Siyonizm’in ekmeğine yağ sürülmüş olacaktır. Nefret söylemi deyimi bile Türkiye’ye sokulmak istenen bir Truva atıdır. Bütün bunlar İsrail’in suçlarının üstünü örtme çabasıdır. İsrail her zaman bir taşın altında gizlenme gereği duymaktadır. Bunlar hiçbir zaman biz şuyuz, buyuz diye ortaya çıkmamıştır. Tevrat kökenli öğretilerinin gereği yapılmaktadır. Gizlenmeyi, örtülü olarak aktivitelerini yürütmeyi marifet ve meziyet sanan Siyonistlerin sinsi ve kirli amaçlarını konuşup yazanlar, bu yeni yasayla kolaylıkla cezalandırılacaktır.

    ‘Nefret söylemi’ İsrail’e özel destek yasası mıydı?

    Mescid-i Aksa’nın altını delik deşik eden ve zaman zaman çöküntülere sebebiyet veren Siyonist İsrail, bu yasakla hedeflerine daha da kolay ulaşacaktır. Yapılanlar karşısında kimse tepkisini istediği gibi gösteremeyecek, laf söylerken kırk defa düşünmek zorunda kalacaktır. AKP’nin bu yasası, Filistin topraklarında Müslümanlara zulüm eden ‘Siyonist İsrail’e hizmeti mi amaçlamıştı? Yıllardır İslamiyet’e hakaret eden, Peygamber Efendimize küfreden, Müslümanları katleden bir ülkeye ‘Nefret Söylemi’nin suç sayılması nasıl bir şeytanlıktır? ‘Nefret Suçu’ ile ilgili açılmış kuruluşların destekçileri de projenin arkasında kimlerin olduğunu görmek için yeterli olmaktadır. www.nefretsoylemi.org sitesinde yer alan bilgilerde “Bu proje Avrupa Komisyonu, Demokrasi ve İnsan Hakları Avrupa Aracı, Friedrich Naumann Vakfı ve Global Dialogue tarafından desteklenmektedir” notları her şeyi ortaya koymaktadır. İngiltere’nin Ankara Büyükelçiliğinin projeyi destekleyenler arasında bulunması da oldukça uyarıcıdır.

    Yahudilerle ilgili şu Kur’an Ayetlerini yazmak ve konuşmak artık suç mu sayılacaktı?

    1- Yahudiler küfürleri ve Hak dine olan kinleri yüzünden Allah tarafından lanetlenmiştir:

    “Onların kendi sözlerini bozmaları, Allah'ın ayetlerine karşı inkâra sapmaları, peygamberleri haksız yere öldürmeleri ve: "Kalplerimiz örtülüdür" (Allah’ın kelâmını ve Peygamberin uyarılarını anlamıyoruz) demeleri nedeniyle (Yahudileri lanetledik.) Hayır; Allah, inkârları dolayısıyla ona (kalplerine) damga basmıştır. Onların azı dışında, inanmayacaklardır.” (Nisa: 155)

    2- Yahudilerin çoğu yeryüzünde anarşi ve savaş ateşini körüklemekte; küresel fitne ve fesada öncülük etmektedir ve bu nedenle lanetlenmişlerdir:

    “Yahudiler: "Allah'ın eli sıkıdır" dediler. (Tam aksine) Onların elleri (hayra harcamakta) bağlandı ve söylediklerinden dolayı lanetlendiler. Hayır; O'nun iki eli (Allah’ın rahmet hazinesi) açıktır, nasıl dilerse infak eder. Andolsun, Rabbinden Sana indirilen (Kur’an, Yahudi ve Hristiyanların) onlardan çoğunun taşkınlıklarını ve inkârlarını arttıracaktır. Biz de onların (Yahudi ve Hristiyanların) arasına kıyamet gününe kadar sürecek düşmanlık ve kin bıraktık. Onlar ne zaman savaş amacıyla bir ateş alevlendirdilerse Allah onu söndürüp (şeytani planlarını boşa çıkaracaktır). Onlar yeryüzünde bozgunculuğa çalışırlar. Allah ise bozguncuları sevmez.” (Maide: 64)

    3- İsrailoğullarının inkârcı ve isyancı kesimi, Hz. Davut ve Hz. İsa (AS) diliyle lanetlenmiştir:

    “İsrailoğullarından inkâr edenler, Davud ve Meryem oğlu İsa diliyle lanete uğramıştır. Bu, isyan etmeleri ve haddi aşmaları dolayısıyladır. Yapmakta oldukları münker (çirkin iş)lerden birbirlerini sakındırmıyorlardı. Yapmakta oldukları şey, ne kötü bir davranıştı!” (Maide: 78 - 79)

    4- Yahudiler, sürekli zulüm planlamaları ve insanları sapkınlığa kaydırmaları sebebiyle, ayrıca faiz yoluyla haksız ve haram kazançla insanları sömürmeye kalkıştıkları için, Allah’ın kahrını ve azabını hak etmişlerdir:

    “Yahudilerin yaptıkları zulüm ve birçok kişiyi Allah'ın yolundan alıkoymaları nedeniyle (önceleri) kendilerine helâl kılınmış güzel şeyleri onlara haram kıldık. Ondan nehyedildikleri halde faiz almaları ve insanların mallarını haksız yere yemeleri nedeniyle (öyle yaptık.) Onlardan kâfir olanlara pek acıklı bir azap hazırlamışızdır.” (Nisa: 160 - 161)

    5- Mü’minlere en şiddetli ve tehlikeli düşman olan; öncelikle Yahudiler, ikincisi müşriklerdir:

    “Andolsun, insanlar içinde, mü'minlere en şiddetli düşman olarak Yahudileri ve müşrikleri bulursun.” (Maide: 82)

    6- Yahudilerin çoğunluğu kâfirler ve zalimlerle dostluk ve ittifak yaparken görülecektir:

    “Onlardan çoğunun inkâra sapanlarla dostluklar kurduklarını görürsün. Kendileri için nefislerinin takdim (ve tercih) ettiği şey ne kötüdür. Allah onlara gazaplanmıştır ve onlar azapta ebedi kalacaklardır. Eğer Allah'a, peygambere ve ona indirilene iman etselerdi, onları (inkârcıları ve münafıkları) dostlar edinmezlerdi. Fakat onlardan çoğu fasık olanlardır.” (Maide: 80 - 81)

    7- Kur’an’da Yahudilerin, küfür ve kötülük ehline ve Siyonist kesimine özellikle dikkat çekilmiştir:

    “Ey Peygamber, kalpleri inanmadığı halde ağızlarıyla "İnandık" diyenlerle, Yahudilerden küfür içinde çaba harcayanlar seni üzmesin. Onlar, yalana kulak asanlar, sana gelmeyen diğer topluluk adına kulak tutanlar (haber toplayanlar)dır. Onlar, kelimeleri (dini kavram ve kuralları) yerlerine konulduktan sonra saptırırlar, "Size (rahatınıza ve menfaatinize uygun düşen) bu verilirse onu alın, o verilmezse ondan kaçının" derler. Allah, kimin fitne(ye düşme)sini isterse, artık onun için sen Allah’tan hiçbir şeye malik olamazsın. İşte onlar, Allah'ın kalplerini arıtmak istemedikleridir. Dünyada onlar için bir aşağılanma, ahirette onlar için büyük bir azab vardır.” (Maide: 41)

    8- Yahudilerin çoğu mü’min değil müşriktir:

    “Dediler ki: "Yahudi veya Hristiyan olun ki hidayete eresiniz." De ki: "Hayır, (doğru yol) hanif (muvahhid) olan İbrahim'in dini(dir); O (bugünkü Yahudi ve Hristiyanlar gibi) müşriklerden değildi." (Bakara: 135)

    “Yoksa siz, gerçekten İbrahim'in, İsmail'in, İshak'ın, Yakub'un ve torunlarının (sizin gibi) Yahudi veya Hristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz? De ki: "Siz mi daha iyi biliyorsunuz, yoksa Allah mı? Allah'tan kendisinde olan bir şehadeti gizleyenden daha zalim olan kimdir? Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir." (Bakara: 140)

    “İbrahim, ne Yahudi idi, ne de Hristiyan’dı: Ancak, O hanif (muvahhid) bir Müslümandı, (sizin gibi) müşriklerden de değildi.” (Al-i İmran: 67)

    9- Yahudi ve Hristiyanların (Siyonist ve emperyalist takımının) EVLİYA edinilmesi, onların ve zalim kuruluşlarının yönetim ve denetimine girilmesi yasaklanmış, onlara güvenilmemesi emredilmiştir:

    “Ey iman edenler, Yahudi ve Hristiyanları dostlar (veliler) edinmeyin (onların himayesine ve hizmetine sakın girmeyin); onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden onları kim dost edinirse, kuşkusuz (o artık) onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna hidayet vermez. İşte kalplerinde hastalık olanları: "Zamanın, felaketleriyle aleyhimize dönüp bize çarpmasından (ve güçlü olan Yahudi ve Hristiyanların bize kızıp kuşatmasından) korkuyoruz" diyerek (Yahudi ve Hristiyanlarla) aralarında (gizli ve şaibeli) çabalar yürüttüklerini görürsün. Umulur ki Allah, bir fetih veya katından bir emir getirecek de, onlar, nefislerinde gizli tuttuklarından dolayı pişman olacaklardır.” (Maide: 51 - 52)

    “Ey iman edenler, Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları (inkârcıları, Yahudi ve Hristiyanları) veliler edinmeyin. Siz onlara karşı sevgi yöneltiyorsunuz; oysa onlar Hak’tan size geleni (Kur’an-ı Kerim’i ve Hz. Muhammed’i) inkâr etmişler, Rabbiniz olan Allah'a inanmanızdan dolayı elçiyi de, sizi de (yurtlarınızdan ve İslam’ca yaşama şartlarınızdan) sürüp-çıkarmışlardır. Eğer siz, Benim yolumda cihad etmek ve Benim rızamı aramak amacıyla çıkmışsanız (nasıl) onlara karşı hâlâ sevgi gizliyorsunuz? Ben, sizin gizlediklerinizi ve açığa vurduklarınızı bilirim. Kim sizden bunu yaparsa, artık o, elbette yolun ortasından şaşırıp-sapmış olur.” (Mümtehine: 1)

    10- Yahudi ve Hristiyanların MİLLET’lerine (bozuk ve barbar sistemlerine) tâbi ve alet olmadıkça, asla Müslümanlardan razı olmayacakları ve iyiliğimize çalışmayacakları bildirilmiştir:

    “Sen onların milletlerine (ırkçı emperyalist emellerine) uymadıkça, Yahudi ve Hristiyanlar senden kesinlikle hoşnut olacak değillerdir. De ki: "Şüphesiz doğru yol, Allah'ın (gösterdiği) yoludur." Eğer sana gelen bunca ilimden sonra onların heva (arzu ve tutku)larına uyacak olursan, senin için Allah'tan (artık) ne bir dost vardır, ne de bir yardımcı.” (Bakara: 120)

    11- Yahudi ve Hristiyanlar kendilerini seçkin ve imtiyazlı görmekte, diğer halkları köle ve hizmetçi olarak değerlendirmekte, demokrasiyi bir dolaylı sömürme ve hükmetme aracı olarak benimsemektedir:

    “Yahudi ve Hristiyanlar: "Biz Allah'ın çocuklarıyız ve sevdikleriyiz" derler. De ki: "Peki, ne diye sizi günahlarınızdan dolayı azaplandırıyor? Hayır, siz O'nun yarattığından birer beşersiniz. O, dilediğini (iman ve istikamet ehlini) bağışlar, dilediğini (küfür ve kötülük işleyenleri) azaplandırır. Göklerin, yerin ve bunların arasındakilerin tümünün mülkü Allah'ındır. Son varış O'nadır." (Maide: 18)

    Şimdi Soralım:

    S-1: Sn. Recep T. Erdoğan’a ve AKP iktidarına göre; (Hâşâ) Kur’an ırk, din ve felsefi ayrımcılık yapıp nefret suçlarını mı körüklemekteydi?

    S-2: Bu gerçekleri yazanlar ve konuşanlar, bütün Ben-i İsrail’in değil, ama Siyonist kesiminin zulüm ve mel’anetlerini anlatan bu ayetleri hatırlatanlar “nefret suçu işlemiş” muamelesi mi görecekti?

    S-3: Öyle ise, önce bu ayetleri içeren Kur’an’ın yasaklanması, mana ve mealinin kısıtlanması ve çıkarılması gerekli değil miydi?

    S-4: Bilimsel veriler, tarihi belgeler ve günümüzde yaşanan örnekleriyle, Siyonist Yahudi Lobilerinin ve İsrail’in şeytani hedef ve mahiyetlerini anlatan ciltler dolusu eserlere de yasaklama getirilecek midir ve bu eserlerdeki bilgileri aktaranlar “nefret suçu işleme” kapsamına girecek miydi?

    S-5: “Ey Yahudiler, siz leş ve murdar yemeyeceksiniz. Ama bunları Yahudiler dışındaki yabancılara satabilirsiniz. Çünkü siz mukaddes ve seçkin bir kavimsiniz, başkalarını hor ve hakir görebilirsiniz”[5] gibi Tevrat hükümleri de nefret suçlarına dâhil edilecek miydi?

    S-6: Öz kız kardeşinin çıplak vücudunun ayrıntılarını şehvetle anlatan ve onunla sapık sevişme duygularını aktaran Kitabı Mukaddes Neşideler Neşidesi Bab: 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7 ve 8 (Sh: 659 - 665)[6] Tevrat bölümlerini, yani ensest (aile içi sapık) pornoculuğun Yahudi kökenini eleştirip Müslüman halkımızı uyarmak da, nefreti körükleme suçları kabul edilecek miydi?

    S-7: AKP Hükümetinin ve Fetullah Gülen Cemaatinin, din tahrifatını ve devlet tahribatını gündeme taşıyanlara da “nefreti körükleme” kapsamında ceza verilecek miydi?

     


    [1] Nedim Odabaşı, 16 Haziran 2010, Milli Gazete

    [2] Devrim Sevimay, Milliyet / 15.06.2010

    [3] Sabah / 18 Haziran 2010

    [4] Aktif Haber

    [5] Kitab-ı Mukaddes – Tensiye Bab: 14 – ayet:21

    [6] Kitab-ı Mukaddes Şirketi İstanbul -1997































    Bu Haber 3410 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS