• AKP’NİN İFLASI, ADİL DÜZEN’İN İHYASI

    AKP’NİN İFLASI, ADİL DÜZEN’İN İHYASI

    09 Nisan 2014

     
    | Devamı


     AKP’NİN İFLASI, ADİL DÜZEN’İN İHYASI


    Türkiye petrol ve doğalgaz zengini bir ülke değildir. Su zengini bir ülke de değildir. Bu nedenle mutlaka sanayi ve teknolojisini güçlendirmek, tarım ve hayvancılığını geliştirmek, bor ve kömür gibi madenlerini kendisi işleyip ihraç etmek ve yetişmiş insan potansiyelini verimli değerlendirmek ve kesinlikle üretken bir ülke haline gelmek mecburiyetindedir. Enflasyonist büyüme modeli 2001 kriziyle tamamen çöken Türkiye, cari açığının finansmanına dayalı bir büyüme modeline geçmeye mahkûm edilmiş ve böylece uluslararası konjonktürün de yardımıyla nispeten düzelme göstermiştir. Cari açığını uluslararası mali piyasalardan veya direkt dış yatırımla finanse edebilmesi için AKP rejimi, aldığı dış desteğin devamı için, güya “hukukun üstünlüğüne dayalı, insan haklarına ve temel hak ve özgürlüklere saygılı, demokratik, kurumsal ve öngörülebilir olmak”kılıfıyla Siyonist sermayenin hizmetinde olmaya mahkûm edilmektedir. Aksi halde Türkiye’ye cari açığını kapatmaya yetecek kadar para girişi kesilecek, bu kez hükümet batmamak için o yabancı parayı piyasadan toplamaya yönelecek, devalüasyon kaçınılmaz hale gelecek, büyüme daha da düşecek ve bunlar çok kısa sürede ağırlığını hissettirecektir. Cemaat Hükümet çekişmesiyle psikolojik dengesini, ahlaki ve hukuki disiplinini iyice yitiren Erdoğan, ülkeyi karanlık bir mecraya doğru sürüklemektedir. Faizci bir sistemde enflasyon %2,5 ile %5 arasında tutabilmek büyük bir maharettir ve ekonomik dengeye zararsız hale getirilebilir. %5 ile %10 arası enflasyon kötü gidişe işarettir. Ama %10’dan fazlası bütün sistem için tehlike sinyalidir. Ve hele %20’leri aştığında o ekonomi iflasa sürükleniyor demektir. AKP yönetimindeki Türkiye’de enflasyon fiilen %13’e erişmiştir ve bu çok kötü bir süreçtir. (Resmi ağızların %9-10 demesi bu gerçeği gizlemeye yöneliktir) Aslında küresel sömürü sisteminin kalesi olan ABD bile, sadece silah gücüyle ve karşılıksız doları “dünya parası” yapıp zorla satmak sayesinde varlığını sürdürmektedir, ama bunu daha fazla devam ettirmesi mümkün değildir.

    AKP’nin yürüttüğü Türkiye ekonomisi, yapısal hiçbir sorununu çözemediği için; sıcak para, borçlanma ve tüketim destekli büyüme çabasıyla şimdiye kadar sadece günü kurtarabilmiştir. Dünya üzerinde bolca bulunan sıcak parayı yüksek faizle ülkeye çekip, adeta “el parasıyla” sağlanan hormonlu bir büyümeyle pembe tablolar çizilmektedir. Ne zaman ki, FED’in tahvil alımlarını azaltacağını açıklaması ve neticesinde de dışarıdan rahatça borçlanma imkânlarının daralacağının anlaşılması, diğer gelişmekte olan ülkeler gibi Türkiye’yi de sarsıvermiştir. AKP-Cemaat savaşı ve dövizdeki hızlı yükselişle birlikte faizlerin artması da hükümet tarafından “kendilerine operasyon yapıldığı, komplo kurulduğu” şeklinde gerekçelendirilmiştir. Hâlbuki Merkez Bankası’nın faiz arttırdığı günlerde diğer gelişmekte olan ülkelerde de benzer durumlar gözlenmekteydi. Bir anda gelişen ülkeler safından, kırılganlar saflarına savrulan sadece Türkiye değildi. “Kırılgan 5’li” olarak nitelenen ülkelere bakınca, FED’in kararıyla birlikte gelişen ülkelerin benzer bir savruluş yaşadıkları daha da iyi belirginleşmişti. Yani, iç siyasetteki kargaşa sadece durumun üzerine tuz biber ekmişti. Bu arada, Brezilya, Hindistan, Endonezya, Güney Afrika ve Türkiye’den oluşan “Kırılgan 5’li” içinde en yüksek ikinci faiz yüzde 13 ile Türkiye’dedir. Dolar hızla yükselişe geçmiş, Başbakan’ın çizdiği pembe tablolar bir anda grileşmiş, büyük sosyal patlamalara ve siyasal çatışmalara doğru gidişi fark eden fareler, gemiyi terk etmeye yönelmiştir.

    Ya Adil Düzen’e ve sağlam para dönemine geçilecek veya çözülme ve çöküş sürecine girilecektir!

    A-Adil Ekonomide DEVLET:

    1- Makro planda ve ülke çapında genel kalkınma planları ve altyapı hazırlayacak,

    2- Ülke ihtiyaçlarına ve dünya standartlarına uygun ve verimli yatırım projeleri ortaya koyacak,

    3- Destek, yönlendirme ve teşvik hizmetleri yaparak organize ve koordine göreviyle özel sektör girişimlerini canlandıracaktır.

    B – Adil Düzen’de sağlam PARA:

    1- Faizin her türlüsünün kaldırıldığı,

    2- “Para”nın, sadece üretilen mal karşılığı piyasaya çıkarıldığı,

    3- Karşılıksız paranın asla basılmadığı,   

    4- Gerçek Paranın:

    1. Ya arsa ve tarlanın
    2. Ya tesis ve fabrikanın
    3. Ya üretilen standart (Sanayi ve zirai) malların gerçek bedeli olarak basıldığı;
    4. Ya da altın ve döviz karşılığı olacağı Adil Düzen mutlaka kurulmalıdır ve kaçınılmazdır.

    5- Adil Düzen’de istenildiği anda mal paraya, para mala çevrilebilir durumdadır.

    6- Ekonomik ve ticari hizmet ve girişimlerde herkese adil muamele yapılacak ve tam bir fırsat eşitliği sağlanacaktır.

    7- Fiyatlar arz ve talebe dayalı kriterlere göre, serbest piyasa ekonomisi içinde tabii olarak ayarlanacaktır.

    Görüldüğü gibi Adil Düzen'de para; sadece üretilen bir malın "değeri"dir ve değişim (alışveriş) için gereklidir. Kapitalist ve sömürücü Batılı kafaların iddiaları aksine, kalkınma için önce para lazım değildir. Örneğin bir ekmek üretmek için "buğday, un, su, tuz, maya, odun (pişirici) ve insan emeği" yeterlidir. Para ise; ancak ekmek üretildikten sonra, onu üretenlere "ürettiği kadar tüketme hakkı tanıyan" bir devlet belgesidir.

    Bazı insanların "iyi güzel amma, bu Adil Düzen projelerini uygulayacak parayı nereden bulacaksınız?" sorusu, tabii ekonomiyi bilmemelerindendir. Bakınız 2. dünya harbi sonunda Almanya'da bir çorap, binlerce Mark’a alınacak şekilde paranın değeri düştü. Almanya, elindeki bu kâğıt parçalarıyla kalkınmadı. Yeraltı ve yerüstü kaynaklarını kullanarak, kalifiye ve kaliteli insan gücünü devreye sokarak, çalışma ve üretme şartlarını hazırlayarak ancak kalkınabilmiştir. Siyonist ve kapitalist sömürü sistemlerinde ise: "Kalkınma için önce sermaye (para) lazımdır" şartı koşulmaktadır. Çünkü "Para"yı Siyonist sermayedarlar basıyor ve bu kâğıtları bankada bloke ederek bunları "faizli kredi" olarak girişimcilere dağıtıyor ve böylece insanlığın alın terini ve emeğini sömürüyor. Bugün"Dolar" diye Siyonist merkezlerin bastırdığı trilyonlarca liralık karşılıksız paranın (daha doğrusu yeşil boyalı kâğıtların) insanlığın kanını nasıl emdiğini herkes biliyor.

    Adil Düzende Sağlam Para

    Önce "SAĞLAM PARA" kavramını açıklayalım; bilindiği gibi canlı varlıklar çalışarak yaşamını sürdürürler. Bu çalışma bir "üretim", yaşamak için harcanan şeyler ise bir "tüketim" olayıdır. Bir anlamda, canlılar kendi varlıklarını kendi gayretleri ile sürdürmek zorundadır. Arılar ve karıncalar örneği, pek çok canlı türleri gibi insanlar da tek başına değil, "Topluluk" halinde yaşamak durumundadır. Topluluk halinde, devamlı ve düzenli olarak yaşayabilmek için de, O toplulukta üretilen"Toplam malın", birlikte tüketilen toplam maldan fazla olması lazımdır. Yok, eğer "tüketilen mal"toplamı, "üretilen mal" toplamından daha fazla olursa, O zaman "üretilmeyen bir malın tüketilmesi" gibi bir durum ortaya çıkar ki, bu dengesizlik, sosyal ve ekonomik tıkanışın ve tükenişin sebebi olacaktır. Aslında, bir ülkede, herkes ürettiği kadar tüketirse, "topluca üretilen, topluca tüketilene eşit" olacağından, “tabii bir denge” sağlanacaktır. Ancak bu dengenin sürekli olabilmesi için, O toplumda "biriktirilmiş fazla malın" bulunması da şarttır. Çünkü kıtlık, savaş, deprem ve yangın gibi felaketlerde, bu “depolanmış fazla malın tüketilmesi” ile ancak denge korunmuş olacaktır. Ayrıca çocuk, hasta, ihtiyar, sakat, memuriyet ve hizmet sektöründe çalışanlar gibi, devamlı tüketici durumunda olan kimselerin açtığı boşluğu doldurmak için de yine fazla üretime ihtiyaç vardır. Demek ki toplumda ekonomik dengenin kurulması ve korunması için "üretim toplamının, tüketim toplamından mutlaka fazla olması" lazımdır. Karıncalar ve arılar gibi toplu yaşayan hayvanlar âleminde durum genellikle bu minvaldir. Yapılan gözlem ve incelemeler sonucu, mesela arıların kendi ihtiyaçlarından çok daha fazla bal ürettikleri saptanmış, hatta kovanda bal azalınca, arıların iştahı ve yemek arzularının kesildiği, açlıktan ölseler bile geride birikmiş bal bıraktıkları saptanmıştır.

    İlahi fıtrat ve tabiat düzeni gereği canlı varlıklar, hem çalışıp üretmekten, hem de yaşamaktan (harcayıp tüketmekten) hoşlanırlar. Ancak dengenin korunması için, "çalışma arzusunun, yaşama arzusundan daha fazla olması" gerektiği açıktır. İşte hayvanlarda durum böyledir. Yani karınca ve arılar gibi hayvan cemiyetlerinde çalışma ve üretme gayesi ve gayreti, yaşama ve tüketme isteğinden fazladır. Ama insanlarda durum bunun aksine farklıdır. İnsanoğlu, yaşama ve tüketme zevki, çalışma ve üretme isteğinden fazla olan bir varlıktır. Yani insanlar, emek vermeden ve zahmet çekmeden, rahat yoldan geçinmeyi, üretmek için sıkıntı çekmeye ve sorumluluk yüklenmeğe tercih eden bir yapıdadır. İnsandaki bu aşırı tüketim ve rahat yaşama eğilimi, biraz da insanın sadece bir topluluk üyesi olarak değil, aynı zamanda “tek başına yaşayabilecek özellik ve yeteneklerle yaratılmış olmasından” da kaynaklıdır. Yani insan; bir taraftan toplu düzenin bir parçasıdır ve toplumun bütün nimetlerinden yararlanır. Ama diğer taraftan da, her fert ayrı bir varlıktır ve topluluk dışında kendi başına yaşayabilme imkânlarıyla yaratılmıştır. Belki bu özellik, bir bakıma insanın kendi onurunu ve özgürlüğünü koruyabilmesi ve topluluk içinde erime ve kişiliğini yitirme durumundan kurtulabilmesi bakımından önemli ve gerekli bir fıtrat (yaratılış)tır.

    Bu nedenle insanlar sadece "tam bir toplu düzen"de yaşayabilecek özelliklerle yaratılmamış, bunun yanında; tek tek yaşayan canlıların da yararlı yönlerini almış olduğu için, toplu yaşayan hayvanlarınkine benzer, "birlikte üretim; birlikte tüketim, her şey ortak" hayaline dayanan ve kişilerin ferdi hürriyet ve haysiyetini öldüren "Komünizm düzeni" insanlar arasında kurulamaz, kurulsa da uygulanamaz. Zaten insan fıtratına uygun olmadığı için daha bir insan ömrünü bile doldurmadan Komünizm iflas etmiş ve çöküp yıkılmıştır. Eğer insanlardaki "çalışma ve üretme arzusu, yaşama ve tüketme arzusundan fazla" olsaydı, Marks'ın kominizim hayali belki gerçekleşme imkanı bulacaktı. Ancak İlahi kudret ve hikmetin insanı böylesine "yaşamaya ve tüketmeye istekli, çalışıp üretmeye karşı ise tembel" yaratmış olması; hem imtihan sırrına uygunluğu, hem de insanlar arasındaki "yarışma Düzeni"ni gerçekleştirmesi bakımından gereklidir ve doğaldır. Bu yarışma isteği ve özelliği, maddi ve manevî yönden devamlı ilerlemeyi ve yenileşmeyi sağlayacak, yeni karakter ve kabiliyetler ortaya çıkacak ve herkes çalıştığının ve hak ettiğinin karşılığını alacaktır.

    İnsanlardaki bu, "çalışmadan kazanma, üretmeden tüketme ve yorulmadan yaşama" arzu ve isteğini, zararlı halden yararlı hale çevirmek için; ADİL BİR DÜZEN ve DİSİPLİN’e ihtiyaç vardır. İşte İslam’daki "mülkiyet sistemi" bunu gerçekleştirmiştir. Bu sistem "Herkesin ancak ürettiği kadar tüketmesi" esasına dayanır. Buna göre her fert helal ve meşru yoldan, gücü ve aklı yettiği kadar çalışıp kazanmak, yani “üretmek ve çalışıp ürettiği kadar da tüketmek” hakkına sahip olacaktır. Öyle ise kim daha iyi yaşamak ve daha çok tüketmek istiyorsa, o halde daha çok yorulmak ve daha fazla üretmek zorundadır. Hiç kimseye "üretmeden tüketme" veya "ürettiğinden daha fazla tüketme" hakkı ve fırsatı verilmeyecektir.

    İşte her kişinin ne kadar ürettiğini belgeleyen ve çalışıp kazanarak topluma teslim ettiği malın miktarını gösteren "resmi ve geçerli bir devlet senedine" ihtiyaç vardır ki, bunun adı PARA’dır. Yani para; insanlara, ürettiği kadar tüketme hakkı ve imkânı sağlayan değerli ve gerekli bir belge konumundadır.

    Toplumda bu ekonomik dengenin ve Adil düzenin korunması için "herkesin ürettiği kadar tüketmesi" esası yanında bir kurala daha ihtiyaç vardır. O da; "Önce üretme, sonra tüketme"esasıdır. Çünkü; bunun tersine, önce tüketip sonra üretme durumunda "borçlu yaşama" düzeni ortaya çıkar ki, bu durum toplumun dengesini bozacaktır. Özellikle FAİZ, borçlu yaşama düzenini doğurmakta, faizle kredi alan kişi, henüz üretmediği bir malı tüketmeye başlamaktadır. Bu durum ekonomide doğal dengeyi yıkarak sömürü sistemini oluşturmaktadır. Faiz ve borçlu yaşama düzeniyle bir ülke; önce kendi milli servetini tüketip bitirmeye, sonra da dış ülkelere borçlanıp esir düşmeye ve çözülüp çökmeye başlayacaktır.

    Adil ekonomideki sağlam para:“Kişilere ürettiği kadar tüketme hakkı veren bir senet” olmaktadır. Faiz ise, insanlara "üretmeden tüketme hakkı" tanımaktadır. Daha doğrusu çalışıp üretenlerin hakkını, çeşitli hilelerle alıp başkalarına peşkeş çekme tuzağıdır. Örneğin; Bankaya yüz bin Lira koyup yılsonunda 120 bin Lira alan kişi, fazladan aldığı bu yirmi bin Lirayı hak edecek hiçbir üretimde bulunmamıştır. Faiz olarak alınan bu 20 bin Liraya çalışarak üretenlerin hakkından kesilerek kendisine ödenecektir ki, bu açıkça bir zulüm ve haksızlıktır. Veya karşılıksız para basılarak kendisine verilecektir ki, bu da paranın değerini ve alım gücünü düşüreceği, enflasyon ve pahalılığı körükleyeceğinden yine haram ve hırsızlıktır.

    Adil ekonomideki herkesin ne kadar mal ve hizmet ürettiğini ve bunun karşılığında ne kadar tüketmeyi hak ettiğini gösteren devlet senedi durumundaki sağlam paranın:

    1- Üretmeden tüketme hakkı verilmesi demek olan FAİZ düzeni,

    2- Servetten ve üretimden değil, gelirden ve ücretten alınan HAKSIZ VERGİ sistemi,

    3- Milli para değerini yabancı paralar karşısında devamlı düşüren, KAMBİYO yöntemi,

    4- Karşılıksız para basan DARPHANE hilesi,

    5- Halktan ucuza topladığı mevduatları zenginlere pompalayan YANLIŞ BANKA ve haksız KREDİ tatbiki gibi beş ekonomik mikrobu özünde taşıyan Kapitalist köle düzenlerindekikâğıt banknottan bir diğer tabirle, durduğu yerde eriyen "buz paradan" ve diğer Senet çeşitlerinden üstün farkları şunlardır:

    1. Sağlam para, asla değerini kaybetmeyen bir paradır. Çünkü para hak ölçüsüdür, emek ve üretim karşılığıdır. Paranın değerini düşürmek, helalinden kazanılmış haklara tecavüzdür, emeğe ve alın terine saygısızlıktır. Bir nevi devlet eliyle yürütülen yaygın bir hırsızlık ve kalpazanlıktır.
    2. Bu senedin (sağlam paranın) üzerinde, karşılığında hangi tür malın alınacağı yazılmamıştır. Sadece alım gücü miktarı yazılan bu senetle, kişi istediği malı alabilecek durumdadır. Yani para aynı zamanda ortak bir değer ölçüsü ve değişim aracıdır. Aslında para, hem kişilerin “ürettiğine karşılık tüketme hakkını belgeleyen bir senet” olmakla beraber, hem de malları biri biriyle karşılaştırıp ölçebilen ortak bir araç durumundadır.
    3. Paranın diğer senetlerden bir farkı da, karşılığının her çeşit mağazadan ve istenilen cins maldan tahsil edilebilme imkanı sağlanmasıdır.
    4. Paranın diğer bir özeliği de; üzerinde ödeme tarihinin bulunmaması, her zaman ve her yerde devamlı geçerli olmasıdır.
    5. Paranın diğer senetlerden bir farkı da, bu senedin bir kere ödenmekle bitmemesi, karşılığı ödendikten sonra da yine "senet ve kıymet" olarak kalması ve fonksiyonunu yürütmüş olmasıdır.
    6. Bu paranın mevcut senetlerden farklı bir üstünlüğü ve önemli bir özelliği de, şahsa yazılı olmaması, yani borçlu ve alacaklının üzerine yazılmamış olmasıdır.Bu senet bir nevi hamiline yazılıdır ve kim taşırsa ona ait sayılır. Yalnız şu durum var ki, paranın üzerinde özel borçlu ve alacaklı belirsizdir, ama genelde "bütün borçlularla bütün alacaklılar" bellidir, o da toplumun ve milli servetin kendisidir. Bu para karşılığında ödenecek mallar ise, ülke piyasasında ve mağazalarda zaten mevcut bulunmaktadır. Çünkü o toplumda, ancak üretilen toplam mal kadar para basılmaktadır. O halde, bir bakıma herkesin her parada hissesi vardır.

    PARA, "çalışıp üretilerek topluma teslim edilen mallara karşılık alınmış bir senet"olduğuna göre Ülkedeki Para MiktarıÜlkedeki Mal Miktarına Eşit Olacaktır. O ülkede üretilen mal çoğalmadan, para da çoğalmayacaktır. Yeni mal üretmeden, darphanede basılarak piyasaya sürülecek yeni para, karşılıksız olacağından, tabiatıyla mevcut paranın değerini ve alım gücünü düşürecek, dolayısıyla ENFLASYON, zam, pahalılık ve geçim darlığı kaçınılmaz olacaktır.

    Para gibi "ortak ve denkleşmiş değer ölçü birimleriyle" bir ülkedeki mevcut bütün mallar, fiyat olarak toplanabilir durumdadır. İşte bir ülkedeki bütün malların para cinsinden toplam değerine MİLLİ SERVET denir. Milli servetin, milli paraya eşit olacağı açıktır.

    Adil ekonomide fiyatlara müdahale edilemeyecek, serbest fiyat esas alınacaktır. Şöyle ki; toplumda tüketilen ve ihtiyaç duyulan mallar azalınca, haliyle bunların fiyatı artacaktır. Bunun üzerine o malı üretenler çoğalacak veya o cins malların üretimi artacak, bunun sonucu giderek talep azalacağından fiyatlar da normale düşmeye başlayacaktır. Fiyat ucuzlayınca, yeniden talep ve tüketim artacak, böylece arz ve talep, (üretim ve tüketim) durumuna göre kendiliğinden oluşan bir fiyat dengesi kurulmuş ve korunmuş olacaktır. Adil düzende fiyatları düşürmek için, "üretilen ihtiyaç fazlası malların imhasına" veya piyasadaki malı toplayıp depolamak suretiyle sun'i bir yokluk ve pahalılık meydana getirmek şeklindeki ihtikâra, asla fırsat tanınmayacağı için ve de para, değeri düşmeyen sağlam para olduğu için, hazır malı olan bunu bekletmektense paraya çevirmeyi tercih edeceğinden, tabii bir denge ve deveran oluşacak, toplum huzura kavuşacaktır. Ancak bugünkü gibi paranın devamlı değer kaybettiği bir ülkede ise, hiç kimse, özellikle dayanıklı tüketim mallarını satıp paraya çevirmeye istekli olmayacaktır. Çünkü bekledikçe mal kıymet kazanmakta, paranın ise her gün değeri düşüp azalmaktadır. Böyle bir ortamda kimse kimseye borç para vermediği gibi, bugünkü fiyatla borç (veresiye) mal vermeye de yanaşmayacaktır. Dolayısıyla faiz ve vade farkı gündeme gelecek, bunlar da daha beter felaketlerin sebebi olacaktır.

    FAİZ nedir, niçin yasaklanmalıdır?

    1- Faiz, “zamanla artan borç”tur; yani bir nevi vadeli zamanın satılmasıdır.

    Örneğin 1 milyon borç verilir. Her ay %'de şu kadar artarak katlanır.

    2- Faiz; zarara katılmayan ve riski göze almayan kârdır:

    Para bir taraftan, emek diğer taraftan, hem kâra hem de zarara katılmak üzere kurulan bir ortaklık caizdir ve yararlıdır; ama sadece “ben parama karşılık şu kadar kâr isterim, zarara karışmam” demek ise faizdir ve bedavacılıktır.

    3- Faiz; misliyattan alınan fazlalık ve kiradır:

    Buğday, arpa, toz şeker gibi aynı cins üretim mallarının borç alınıp, sonradan geri ödenirken verilen fazlalık faiz sayılmıştır.

    4- Faiz; başkasının zararına doğan kazançtır:

    İslam’da asıl olan "para parayı doğurur" değil, "para, emek ve üretmek karşılığıdır"kuralıdır. Faiz, çalışmadan veya üretmeden, başkalarının kazancını ve hakkını sömürmek, başka bir ifadeyle "üretmeden tüketme hakkı elde etmek" demektir ki bu açık bir haksızlık ve bir nevi hırsızlıktır.

    Çağımızın en büyük dava ve devlet adamı Erbakan yol haritamızı hazırlamıştır!

    Sermaye birikimi olmasaydı Avrupa uygarlığı doğmazdı. O gün altın ve gümüşe ihtiyaç vardı. Halk altın ve gümüşü bankalara mevduat olarak koyar, bankalar da onu girişimcilere faizli kredi olarak dağıtır, böylece büyük işler yapılırdı. İşte, Siyonist sermayenin dünyaya hâkimiyeti bu şekilde başlamıştır. O halde onlar kendi paylarına düşen görevleri yaptılar ve o sebeplere istinaden yaşadılar.

    Tarihi seyirde Batı’nın geçmişi Mısırlılara dayanmaktadır. Bugünkü Avrupa’nın “Min Kabli” (öncesi ve temeli) Roma uygarlığıdır. Onların temeli Grek uygarlığıdır. Onların öncesi Mısır’daki Firavun uygarlığıdır. Bunların her birerleri gelmiş ve teknikte uygarlıklarını kurmuşlardır. Takdirin cilvesi uygarlıklar arası görev taksimi vardır. Örneğin Mısır uygarlığı ilk merkezi ulusal devlet ve uygarlıktır. Grek uygarlığı ilk deniz uygarlığıdır. Roma uygarlığı ilk uluslararası imparatorluk uygarlığıdır. Bugünkü Siyonizm güdümlü Batı uygarlığı bütün dünyayı tek ülke hâline getiren uygarlıktır. Tarihte bunların her biri kendi görevlerini yapmışlardır.

    Bugünkü Batı uygarlık aşaması faizci banka tekelinin oluştuğu bir yapıdır. Ondan önce işyerleri tekeli vardı. Ondan önce sermaye tekeli vardı. Ondan önce toprak tekeli vardı. Görülüyor ki tarih hep aşamalarla olgunlaşmaktadır. Herkes kendi aşamasını yapmakta ve kendi fıtrat ve fırsatlarına uygun medeniyetler oluşturmaktadır. Ancak Adil ve asıl uygarlıklar İslam uygarlıklarıdır. İslam uygarlıkları hukukta hamleler yapmıştır. Hz. Nuh uygarlığı ilk uygarlıktır, “site devletleri” uygarlığıdır. Hz. Musa uygarlığı ilk “yazılı hukuk” uygarlığıdır. Hz. İsa ilk “beşeri” ve ahlaki uygarlıktır. Birinci Kur’an uygarlığı ise ilk “içtihat ve icmaya dayanan” uygarlıktır. Erbakan Hocamız konferanslarında ve kitaplarında hep bunları anlatmış, bu aşamaları yorumlamış ve yapmamız gerekenlerle ilgili yol haritasını hazırlamıştır.

    Burada önemli olan şudur. Batı uygarlıkları “zulüm”, “sömürü”, “sınıflaşma” üzerine kurulmuşlardır. İslam uygarlıkları ise “adalet” ve “hukuk” üzerine oturmaktadır. Batı köleleştirmeye çalışır, İslam hürleştirmeye çalışır. Fıkıh kitaplarında Kitabu’r-Rıkka yoktur, Kitabu’l-tak vardır. Yaşlanmış ve tamamen yozlaşmış Batı uygarlığının tamamen terk edilmesi, yeni uygarlığın gelmesi lazımdır. Bu görevin fikri alt yapısını bizden önceki nesil yani yirminci yüzyılın nesilleri yapmıştır. Ateizm ilk 33 sene zirveye çıkmış, ikinci 33 senede duraklamaya başlamış, ama şimdi son üçte birde yani son 33 senede ise fikren ve ilmen yıkılmıştır. Yirmi birinci yüzyılda sömürü sermayesi artık ateizmi kullanarak yaptığı mücadeleden vazgeçmek zorunda kalmış, “ılımlı İslam ve dinlerarası diyalog” safsatasıyla şimdi “karşılıksız parayı” (Dolar saltanatını) yaşatmaya çalışmaktadır. Bundan sonra “Adil (Ekonomik) Düzen”in “altın, demir, buğday ve toprak paraları” yani karşılığı olan paralar yerleşmiş olacaktır. Bu değişmenin olması için karşılıksız kâğıt paranın tüm pislikleri ortaya çıkmalıydı, Erbakan bunu başarmıştır.

    Topluluklar kalabalık ve rahatlık dürtüsüyle başlangıçta büyük çabalara girişir, yükselir ve belli büyüklüğe ulaşırlar. Sonra halk zevk-u sefaya dalar, çalışmadan yaşamaya koyulur, mevcut olan varlıklarını tüketip bitirmeye başlarlar. Türkiye bugün böyle bir yaşlılık ve bedavacılık sürecine dalmıştır. Batılıların da teşvikiyle çalışmadan yaşamak herkesin hedefi halini almıştır. Adil Düzenciler böyle hak etmeden kazanma yolunu tıkayacaktır. AKP dönemindeki kamu mallarının değişik şekillerde yağmalanması, milli haysiyet ve hürriyetimizin rüşvet verilerek borçla yaşanılması süreci son bulacaktır.

    Başta “OPERASYON” olmak üzere hala yaşadığımız “olaylar” vesilesiyle, “YENİ BİR DÜZEN” ne kadar kaçınılmazdır, umarız artık anlaşılmıştır; bir değil yaşanan birkaç “musibet” inşallah “nasihat” olacaktır. Hep hatırlatıyoruz: İnsanda FİKİR, HİS, İRADE VE ÜNSİYET olmak üzere dört meleke vardır. Bu melekelerin içtimaileşmiş yani sosyalleşmiş şekilleri İLİM, DİN, İKTİSAT VE SİYASET oluşumlarıdır. Bunlar kurumsallaşmış şekilleriyle aynı zamanda insanların bu içtimai müesseseler içindeki HAKLARINI koruyan “Dayanışma Kurumları”dır.

    Dayanışma Kurumları’nın görevleri şunlardır:

    A) Mensuplarının devlet nezdinde temsilcileri konumundadır:

    -Mensupların ne istediğini? devlete “ahlâkî” dayanışma kurumları iletecektir.

    -İsteklerin nasıl yerine getirileceğini? “ilmî” dayanışma kurumları bildirecektir.

    -İstenenlerin kimler tarafından takip edileceğini? “meslekî” dayanışma kurumları gösterecektir.

    -Elde edilen ürünlerin nasıl bölüşüleceğine, bütçenin nasıl yürütülüp yönetileceğine? “siyasî” dayanışma kurumları karar verir.

    B) Halkın nezdinde devletin temsilcileri olunacaktır:

    -Yapılacaklarla ilgili bütçeleri “ahlâkî” dayanışma kurumları yapacaktır.

    -Plan ve projeleri “ilmî” dayanışma kurumları hazırlayacaktır.

    -Kredileri “meslekî” dayanışma kurumları dağıtacaktır.

    -Vergileri “siyasî” dayanışma kurumları toparlayacaktır.

    C) Dayanışma kurumları sigorta gibidirler, ortaklarının beklenmedik zararlarını dayanışma içinde karşılayacaktır:

    -İhmalden doğan zararları AHLÂKÎ dayanışma kurumları tazmin edecektir.

    -Bilgisizlikten doğan zararları İLMÎ dayanışma kurumları tazmin edecektir.

    -Beceriksizlikten doğan zararları MESLEKÎ dayanışma kurumları tazmin edecektir.

    -Kasten verilen zararları ise SİYASÎ dayanışma kurumları tazmin edecektir.

    D) Dayanışma kurumları yönetim erklerini oluşturacaktır:

    -YARGILAMA erkini AHLÂKÎ dayanışma denetlemiş olacak.

    -YASAMA erkini İLMÎ dayanışma takibe alacak.

    -YÜRÜTME erkini MESLEKÎ dayanışma kurumları kullanacak.

    -YÖNETME erkini SİYASÎ dayanışma kurumları sağlayacaktır.

    Devlet başkanı uzlaştırıcı hakemlikler yapacak, dayanışmalar arasında dengeyi koruyacaktır.

    Tüm çıkan uyuşmazlıklar “HAKEMLERDEN de yararlanılan hakimlerden kurulu “YARGI” tarafından çözüme kavuşacaktır. Bugün Türkiye’de bütün güçler “siyasi partileri kullanan gizli localarda” veya “bazı cuntalarda” toplanmıştır! İşte, “ana sorun” buradadır, temel problem işte tam da bu noktadadır.[1]

    Evet, Türkiye, ya bir Milli Çözüm ve onarım hükümetiyle Adil Düzene kavuşacak veya sürekli bu tertip ve sefaletlerle uğraşacaktır.

    Dış güçlerin ve işbirlikçilerin derin tahribatı!

    İshak Beyazay’ın güzel tespitleriyle, tarihin en büyük tele kulak skandalı yaşanmış, dosya numarası 2011/762 olan belge ile paralel yapının ‘Selam Terör Örgütü’ adı altında alınan dinlenme izniyle yedi bini aşkın kişiyi dinlediği ortaya çıkmıştır. Bu bilgiler MOSSAD’a mı yoksa CIA’ya mı aktarılmıştır? Paralel yapıyı bir dış bağlantı olmadan ele almak yanıltıcı sonuçlar doğuracaktır. Stratejik ortağımız ABD ve girmeye kalktığımız AB bu olayın neresinde bulunmaktadır? Bu stratejik ortaklarımız bizi Cemaat ve AKP Hükümetiyle kontrol altına mı almıştır? Bu bir milli güvenlik sorunudur. Bu kanunsuz dinlemeleri yapan ve servis edenler vatana ihanetten yargılanmalıdır. Bunca dinlemeler yapılırken bundan hükümetin haberinin olmaması da vahim bir tablodur. Bu durum mutlaka ele alınmalı ve sorgulanmalıdır. Hükümet idare ettiği kurumlara sahip olamamıştır.

    Bu yaşanan dinleme skandalı bize gösteriyor ki, vesayet kabuk değiştirmiştir. Laik dayatmacı, askeri vesayet sistemi yerini, ılımlı ve Protestan Müslüman vesayetine bırakmıştır. Madalyonun bir de diğer yüzüne baktığımızda; dünyayı yönetenler hiçbir şeyi şansa bırakmamaktadırlar. Erdoğan-Cemaat işbirliği ABD’nin bir projesidir, Siyonizm’in bir planıdır. Bunun kodlarını, ABD’nin önde gelen strateji kuruluşu RAND’da siyaset bilimci olarak çalışan, Dışişleri Bakanlığı’nda 20 yıl görev yapmış ve CIA’da Ortadoğu Masası uzmanlarından Graham Fuller ile Washington’da 21-23 Mayıs 1998 tarihlerinde Zaman gazetesinde yayımlanan Ali Aslan’ın söyleşisinde bulmak mümkündür.

    “İnancım o ki, eğer İslamcıların katılımına fırsat tanınırsa (burada Graham Fuller Batı güdümlü demokratik sisteme katılımdan bahsediyor), hatta iki ya da üç İslami parti olursa, çok daha arzulanan bir tablo oluşacaktır. Çünkü o zaman İslamcılar kendi aralarında tartışacak, değişik kanatlar ortaya çıkacaktır. Daha ilerlemeci ya da muhafazakâr hareketler doğacaktır. Herhangi bir İslamcı hareketin siyasal İslam’ı ele geçirmesi önlenmiş olacaktır.” Kendisine “İslamcıları çok mu seviyorsunuz, niçin birden fazla İslamcı parti olsun istiyorsunuz?” sorusunu yönelttiğimde, aldığım ilk tepki uzun bir tebessümdü. Ardından gelen cevapsa gerçekten bugün için her zamankinden daha fazla anlamlıydı.“Ben İslami partileri sevdiğim için bunları önermiyorum. Görüşlerine bazen katılıyorum, bazen katılmıyorum. Ama zannederim İslam nedir, şeriat nedir, bunlar nasıl tatbik edilir? Bu konuda söz söyleyen birden fazla partinin olmasının daha doğru olacağını düşünüyorum. Bunların tek merkezden söylenmesini tehlikeli buluyorum. Birden fazla ve Batı ile uzlaşan İslami partiyle daha zengin tartışmalar olacağına ve farklı görüşler ortaya çıkacağına inanıyorum.” Graham Fuller’in dediğini daha iyi anlamak için bir espri aktarayım. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Fransız bir diplomat dedi ki: “Biz Almanya’yı seviyoruz. O kadar çok seviyoruz ki, iki tane Almanya olsun istiyoruz.” Bundan dolayı Fazilet Partisi bölünmüştür ve AKP kurulmuş ve yanına cemaat montaj yapılmıştır. Neden mi? Sevdiklerinden tabi(!)

    HSYK ve MİT yasası tartışılırken, bu paralel yapının, hangi merkezlerin desteğiyle, on yıldır bu ülkenin kılcal kan damarlarına nasıl sızdığını araştırıp soruşturmamak akıl tutulmasıdır. Ve işte bu güç ağı, yani Gülen ve CIA ortak hareketi, Erdoğan’ı parlatarak hükümete taşımıştır. Bugün olanlar bu ağın çatırdaması mıdır, yoksa demokratik dalaverelerin yeni bir aşaması mıdır?[2]

    Erbakan Hocamız: “Akıl, bir işin sonunu düşünmektir, yani vereceği maddi ve manevi yarara ve zarara göre hareket etmektir” derdi. Buhârî ve Müslim’de ittifakla nakledilen ve diğer muteber hadis kaynaklarında da yer verilen bir hadiste Hz. Peygamber, “Mümin aynı delikten iki defa ısırılmaz”(Buhârî, “Edeb”, 83; Müslim, “Zühd”, 63). diyerek, akıl ve insaflı davranmamızı öğütlemektedir. Mümin kişi, Allah’ın kendisine büyük bir nimet olarak verdiği aklını ve vicdanını kullanır, bütün eylemlerinde öncelikle kendisine, ailesine, çevresine ve milletine zarar verecek şeylerden sakınır, bu konularda ihtiyatlı ve uyanık bir şekilde davranır. Bir defa aldansa bile gaflete düşüp ikinci defa aynı hataya düşmekten sakınır. Zaten aklı başında olan bir mümin gaflette olmamalı ve aldanmamalıdır. Resûlullah, Bedir Gazvesi’nde esir alınan Ebû İzze adlı şaire iyilikte bulunarak, kendisini hicvetmeyeceğine ve Müslümanlara düşmanlık etmeyeceğine dair söz aldıktan sonra serbest bırakır. Fakat Ebû İzze, kavminin yanına varınca sözünde durmaz, kışkırtma ve hicivlerine tekrar başlar. Bilâhare Uhud Harbi’nde esir düşer; yine serbest bırakılmak ümidiyle huzuruna çıktığında, Resûlullah,“Mümin, bir delikten iki defa ısırılmaz” buyurduğu rivayet edilir.

    Yüce Allah, insanı akıl, irade ve feraset gibi nimetlerle donatmış, Ku’an’la yolunu aydınlatmış, Hz. Resulüllahı rehber kılmıştır. Ancak cehalet ve gaflet gibi haller, insanın maruz kaldığı maddî-manevi, bireysel ve toplumsal musibetleri anlayıp zamanında önlem almasına engel olmaktadır, bu yüzden de Müslümanlar aynı musibetlere defalarca maruz kalarak sıkıntı içinde kıvranıp durmaktadır. AKP’nin İslami şuuru köreltmek, mevcut batıl sistem içinde dini gayret ve hassasiyet sahiplerini eritmek ve İslamiyet’i batıl Batılı değerlerin ve dengelerin aksesuarı ve hizmetçisi haline getirmek üzere iktidara taşındığını ve bunu başardığını Ruşen Çakır şöyle ifade ve itiraf ediyordu:

    “AKP iktidarıyla birlikte Türkiye'de İslami yapılanmaların durumunda, özellikle devletle ilişkilerinde büyük değişiklikler yaşandı, yaşanıyor. Bir “devlet projesi” olarak Türkiye’de İslamcılık ve AKP’den bağımsız İslamcılık kaldı mı? AKP iktidarının, esas olarak da Başbakan Erdoğan'ın, İslami hareketi sistemin dışından merkezine taşıdığına, onun sahip olduğu son "sistem karşıtı" reflekslerinden de arınmasını kolaylaştırdığına, bütün bunlara bağlı olarak İslamcılığın Türkiye'de günden güne cazibesini yitirdiğine inanıyorum.”[3]

    Zaten AKP İslam’a bağlı, ilmi ve insani değerlerden kaynaklı Milli Görüş ve Adil Düzen iktidarına engel olmak ve umut olmaktan çıkarmak üzere planlanıp parlatılmıştı.

    Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, dershaneler üzerinden hükümetin tehdit edildiğini "İlk kez söylüyorum" diyerek şunları aktarmıştır:

    “Dershaneler üzerinden beni ve hükümetimi tehdit ettiler. "Bu dershane işinden vazgeçin" dediler. Başbakan’ın bizzat kendisine, “Elimizde bunlar var. Biz bunları piyasaya süreriz, hükümetiniz bunlarla karşı karşıya kalır, bu işten vazgeçin” diye haber gönderdiler. Cemaat üzerinden yürütülen bütün bu sıkıştırma ve soruşturmaların Fetullah Gülen'i de aşan bir "üst akıl" tarafından planlandığını söyleyen Bülent Arınç, "Bir üst akıl bunları planlamış. Ama bu üst akılın kim olduğunu söylemem. Günü gelince yazar, söyleriz" demişti. İyi de o zaman bu ülkeyi kim yönetmekteydi? Kavrayış kısırlığı mı, feraset fukaralığı mı, bakar kör olmanın mı, argo tabirle “ahmaklığın” mı itirafıydı?

    Erdoğan’ın “Cemaati’n halini 10 yıl önce tespit etseydik, davranışım böyle olmazdı” itirafı!

    Başbakan Erdoğan Balıkesir mitingi dönüşü gazetecilerin sorularını yanıtlamıştı. Sabah gazetesi yazarı Sevilay Yükselir'in aktardığına göre Erdoğan montaj olduğu söylenen dinleme kaydıyla ilgili suç duyurusunda bulunacaklarını açıklamıştı. Erdoğan “paralel yapının 1980'den bu yana örgütlenip devlete sızdıklarını, ancak kendilerinin onlara o dönem inandıklarını (kanıp aldandıklarını) söyleyerek bir itirafta bulunmuşlardı. “Biz bunların halini 10 sene önce tespit etseydik tabii davranışım böyle olmazdı!”diyebilen yani şahısları ve oluşumları ancak 34 sene sonra tanıyabilen ve 12 yıl fiili ortaklarını daha yeni fark edebilecek kadar ferasetli ve basiretli bir Başbakan’la Türkiye yönetiliyordu.

    Selam İslam Örgütü'ne ait olduğu konuşulan ve 7 bin kişilik dinleme listesinde adı bulunan AKABE Vakfı Başkanı Mustafa İslamoğlu'ndan Fetullah Gülen ve cemaatine yönelik çarpıcı açıklamalar yapılmıştı. Yeni Akit gazetesine konuşan Mustafa İslamoğlu, 10 yıl önce Fetullah Gülen'i ziyaret ettiğini ve cemaate yönelik eleştirilerin yer aldığı bir de mektup gönderdiğini açıklamıştı.

    Toplumtaparlığa “Demokrasi” kılıfı!

    “Senden para topladılar. Bu parayla okullar, yurtlar, gazeteler, vakıflar TV’ler, siyasi partiler, yardım kuruluşları kurdular. Görünürde tek amaçları vardı: “Seni daha dindar, gerçek Müslüman yapmak” (için güya yola çıktılar). Yazdıkları kitaplarla, çektikleri sinema ve dizi filmleriyle senin paranla sana din pazarladılar. Ticaretlerinde dindarlıklarını kullanarak senin nezdinde avantaj peşinde koştular. Siyasette farkındalıklarını gösteremedikleri için dindarlıklarını oy toplama malzemesi yaptılar. Dindarlıklarını profesyonel bir meslek gibi kurguladılar. Sürdürdükleri dindarlığı kendi aralarında bir ‘parola’ya dönüştürüp o parola sayesinde ele geçirdikleri imkânlarla senin çocuklarının hakkını gasp edip bu imkânları senin aleyhine kullandılar.

    “Sana ve dine hizmet etmek için varız” diyerek sınav sorularını çaldılar. O parolaya uyanları polis yaptılar. Savcı yaptılar. Öğretmen yaptılar. Hâkim yaptılar. Senden topladıkları parayla lüks ve şatafat içerisinde dindarlık sürerken sana, gerçek dindarlığın bir lokma bir hırka olduğunu anlattılar. Ey halkım sen gerçek Müslümanlığı kendi mütevazı hayatında yaşarken onlar senin paranla tesis ettikleri kurumlarla Müslümanlığın içini boşalttılar.

    Sen ki (şahsi) kabahat ve kusurunla işlediğin günahlarla sadece kendine zarar verdin. Onlar ise yaşadıkları (sahte) dindarlıkla, işledikleri (gösteriş) sevaplarla bütün bir toplumu, bir ülkeyi mahvedip yozlaştırdılar. Sen ellerini parçalayarak kazandığın üç kuruşunu gizliden gizliye etrafındaki fakir komşunla paylaşırken, onlar bağış yapmayı değil, bağış toplamayı gerçek dindarlık sandılar. Sen, kabahati açıktan işleyip yardımı, paylaşmayı gizlice yaparken onlar kabahatlerini gizleyip senden topladıkları paralarla yaptıkları yardımı, bir şova dönüştürmekten utanmadılar. Senin dürüstlüğüne, ahlakına, efendiliğine, içtenliğine bakmadan iki kadeh içkine burun kıvırdılar. Ama kendileri kapalı kapılar ardından olmadık günahlara bulaştılar. Güya seni kötülüklerden korumaya çalışırken boğazlarına kadar günaha, çamura battılar. Ben bir tek seni tanırım ey halkım!”[4]

    Bu tespitler, içinde önemli tenkitleri ve gerçekçi tahlilleri barındırmaktaydı. Ancak, birkaç kere tekrarlanan “Ben bir tek seni tanırım ey halkım!” ifadesi, kendisini “İslamcı” diye tanıtan bir mümin yazar için oldukça sakıncalıydı ve bu tavır “toplumtaparllık temeline dayanan yozlaşmış Batılı ve batıl demokrasi anlayışının” bir yansımasıydı.

    “Yeryüzünde olanların (halkların) çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah’ın yolundan şaşırtıp-saptırırlar. Onlar (kalabalıklar) sadece zanna (ve şahsi kuruntularına) uyarlar ve tahmini kuşku ve umutlarla yalan konuşurlar” (Enam: 116) “Sen şiddetle arzu etsen bile insanların çoğunluğu imana yanaşmazlar” (Yusuf: 103) “İman edenlerin de çoğu da şirk koşup dururlar” (Yusuf: 106) gibi onlarca ayeti kerime bizi bu konuda uyarmaktadır. Kaldı ki“Kema tekunu, yüvelliy aleyküm: Nasıl olursanız, öyle idare edilirsiniz!” hadisi şerifi de, yöneticilerin, yönetilenlerin aynası ve müstahakkı olduğunu vurgulamaktadır. Toplum, imani, İslami ahlaki, vicdani, ilmi ve insani şuur olgunluğuna ulaşırsa, iyileşen bir yaranın üzerini kaplayan kabukların dökülmesi gibi, hain ve zalim iktidarlar da elbette o makamda duramayacaktır.

     


    Reşat Nuri Erol, Milli Gazete yazılarından

    02 Mart 2014, Milli Gazete

    01.03.2014, Vatan,

    2 Mart 2014, acikcenk@gmail.com




















    Bu Haber 2594 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS