• AKP’NİN EKONOMİK VE AHLÂKİ TAHRİBATLARI VE İSTİSMAR SALTANATI

    AKP’NİN EKONOMİK VE AHLÂKİ TAHRİBATLARI VE İSTİSMAR SALTANATI

    12 Ağustos 2019

     
    | Devamı


    AKP’NİN EKONOMİK VE AHLÂKİ TAHRİBATLARI

    VE

    İSTİSMAR SALTANATI

            

    AKP’nin ekonomik iflası!

    Mevcut ekonomi ve toplumsal politikaların yanlışlığı, resmi rakamlar ve sonuçlarla teyit ediliyordu. Üretime değil de borca dayalı ekonomi politikaları faizcileri memnun ederken, kâğıt üstünde kalan ekonomik büyüme rakamları da işsiz sayısını azaltacağı yerde daha da artırıyordu. Toplumsal politikalardaki sıkıntılar; kendisini ahlâksızlığın ve suç oranlarının artması, dolayısıyla da cezaevlerinin dolup taşması olarak gösteriyordu. 2019 yılında tüm bunların Türkiye’ye faturası; 117,3 milyar TL faize akan para, resmi rakamlara göre 4 milyon 544 bin işsiz ve dolup taşan cezaevleri olarak dönüyordu.

    AKP düzeni sadece faizciye yaramaktaydı!

    Faize bütçeden 2019 yılında 117,3 milyar TL aktarılacaktı.

    AKP’nin yanlış ekonomi politikaları vatandaşın belini bükerken, rantiyeyi ihya ediyordu. 17 yılda rantiye, yani bankalar ihya olurken; AKP’nin işbaşına geldiği 2002 yılındaki bankacılık sektörünün net kârı 2,9 milyar TL, 2015’te 26 milyar TL, 2016’da 37.5 milyar TL, 2017 yılında 48,7 milyar TL ve 2018 yılında ise bankacılık sektörü “tüm zamanların en yüksek” net kâr rakamı olan 54,1 milyar liraya yükseliyordu. 2018 yılında bankaların elde ettiği net faiz geliri ise 146,2 milyar liraya oluyordu. Türkiye bütçesinden 2019’da faiz ödemelerine ayrılan 117,3 milyar TL rakamı da dikkat çekiyordu.

    Borç gelirin yarısını aşmıştı.

    2003 yılında milli gelire oranı %37 seviyesinde olan Türkiye’nin dış borcu, 2017’de 14 yıllık tırmanışın ardından ilk kez %53’e, 2019 Mart sonu itibariyle de milli gelirin %60’ına yükselmişti.

    Üreterek değil de borçlanarak büyüme politikalarının Türkiye’yi getirdiği nokta, borcun her geçen yıl kabarması oluyordu. 2003 senesinde dış borcun milli gelire oranı %37.6 iken, geçen sürede borç mütemadiyen artıyor ve sonunda milli gelirin yarısını da aşıyordu. Türkiye’nin 2017 Haziran sonu itibarıyla brüt dış borç stoku, yılın ikinci çeyreğinde 20 milyar dolardan fazla artarak 432.4 milyar dolara çıkıyordu. “Kamunun borcu yok” iddiaları yalandı! 2019 yılı itibariyle Türkiye’nin net dış borç stoku da Haziran itibarıyla 453,4 milyar dolar olarak gerçekleşirken, Hazine garantili dış borç stoku da 14,8 milyar dolar oluyordu. Kamunun net borç stoku ise bu dönemde 567,2 milyar lira olarak gerçekleşmişti ve milli gelire oranı da %14.8 olarak belirlenmişti.

    Bütçe açığı rekor kırmıştı.

    Türkiye'nin cari açığı 2017 Ağustos ayında 37 milyar dolara çıkıyordu. Geçen yıl 2018 bütçesini Meclis’e sunan Maliye Bakanı Naci Ağbal, bunun gerekçesini ithalat-ihracat dengesizliğindeki kalemlerden sadece enerji fiyatlarının yüksekliğine bağlıyordu. Meclis’te iki aya yakın süren bütçe maratonu, Maliye Bakanı Naci Ağbal’ın 2018 bütçesini TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu'ndaki sunumuyla start alıyordu. Bakan Naci Ağbal, önümüzdeki yıla ilişkin beklentilerini başlıklar halinde sıralıyor, bütçede ilk göze çarpan ise cari açıktaki rekor büyüme oluyordu.

    Gıda fiyatlarına çözüm bulunamamış, enflasyon yeniden azıtmıştı.

    2016 yılında %8,5 olan enflasyon, 2017 yılında da genel artış eylemini sürdürüyordu. Bu seyirde gıda fiyatları, TL’nin değer kaybının birikimi, ithalat fiyatlarının yükselişi etkili oluyordu. Bu kapsamda yıl sonu enflasyonu %9,5 olarak bekleniyor ama %10’u geçiyordu. Ve 2018 yıllık enflasyon ise %20,30 oluyordu.

    Rantın son durağı yaylalardı. Türkiye’yi betona boğanlar, gözlerini şimdi de Karadeniz yaylalarına dikmiş durumdaydı.

    Sonunda “imar rantı”, gözünü Doğu Karadeniz yaylalarına dikiyordu. Yaylalar ile ilgili hükümetin yaptığı düzenleme, bölgede dev otellerin ve lüks villaların yapılmasının önünü açıyordu. Maalesef yaylalar gerçek sahiplerinin elinden alınıp, rantçılara teslim edilmeye başlanıyordu. Doğu Karadeniz’in doğal güzellikleri ve turizmin kalbi olan yaylalar, sözde düzenleme adı altında imar kıskacına alınıyordu. Hükümetin tarım alanlarını korumak için kanun çıkarmasına rağmen, Trabzon’da bulunan yaylaları ranta açması tepkilere neden oluyordu. Düzenlemeyle birlikte betonlaşma ve çarpık yapılaşma oranının artacağına dikkat çekilirken, yıkımına başlanan yayla evlerini Arap milyarderlerin satın aldığı ifade ediliyordu.

    Yaylalar derhal kayıt altına alınmalıydı!

    Tapusuz yaylalarda önemli bir sorun olduğuna değinen uzmanlar, “Kayıt altına alınmayan bölgelerde satışlar yaylacılarımızı olumsuz etkiliyor. Bu durum daha büyük problemlere yol açacak. Bir yetkilinin popülist birkaç cümlesi ile yaylalarda düzenleme yapılmaz. Planlama çalışmalarının yapılması, bu çalışmaların bölge halkına iyi anlatılması ve bölge insanını üzmeyecek düzenlemelerin başlaması gerekmektedir” diye konuşuyordu.

    Cumhurbaşkanı; “başkanlık ettiği” Hükümetin ekonomi politikalarını ve 'onun sonucu' olan “yüksek faizi” eleştirirken, faiz mikrobunu meşrulaştırmaya çalışmaktaydı.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan, AKP grup toplantısında yaptığı konuşmada, “15 yıllık” AKP iktidarının ekonomi politikalarını eleştiriyordu. AKP iktidarlarının uyguladığı ekonomi politikaları neticesinde “tarihlerinin en kârlı” dönemlerini yaşayan bankalara veryansın eden Erdoğan, “yüksek faiz oranlarını” eleştirirken, başkanlık ettiği hükümetin açıkladığı Orta Vadeli Program’dan çıkan MTV artışından da dert yanıyordu. “Küçük sarsıntılar” dışında ekonomiyi kontrolde tuttuklarını söyleyen Erdoğan, “Faizlerdeki düşüş, istediğimiz noktada hâlâ değil. Faizlerdeki düşüşü başaramazsak, birçok musibet bizi beklemektedir. Piyasa faizinin yüzde 20 olduğu ülkede, yatırımcı yatırım yapabilir mi? Ondan sonra lanetle de karşı karşıya kalırız. Birçok sefil ailelerle de karşı karşıya kalırız. Biz faizci akıllarla, faiz lobilerinin yaklaşımlarıyla adım atarsak, sadece onları ihya ederiz” diyerek halkımızı oyalıyor ama faizsiz sisteme geçmek hususunda ciddi ve gerçekçi hiçbir adım atmıyordu.

    “Çıkar bir KHK 'Ben faizleri sıfırladım' de” bakalım.

    Kemal Kılıçdaroğlu bile: “İkide bir; ‘Faizler yüksek!.. Faize karşıyız!..’ diyorlar. Faize karşıysan indir. Sanki memleketi başkası yönetiyor. Bu da doğru değil. Tamamen faiz lobisine çalışan bir hükümet. 142 milyar dolar faiz ödeyeceksin, sonra vatandaşa faiz yüksek diyeceksin. Kardeşim faize karşıysan, çıkar bir KHK faizi sıfır yap. Gücün yetiyorsa çıkar bir KHK ‘ben faizleri sıfırladım’ de. Yapabilir mi, yapamaz. Sen faizi ve faizcileri destekliyorsun. Faize kim karşı?” diye çıkışıyor ama iktidardan hiçbir yanıt gelmiyordu.

    Diyanet “katılım bankalarını” uyarmıştı: “Faizli yöntemden farkınız kalmamıştır!”

    Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi Dr. Muhlis Akar, Katılım bankalarının temsilcilerine; malı satan, müşteriye karşı nasıl sorumluysa; katılım bankalarının da satıcı gibi sorumlu tutulmasını ve ancak bu şekildeki yöntemlerin caiz olacağını hatırlatmıştı. Çünkü eğer; katılım bankası doğrudan vatandaşa para verirse, faizli yöntemden farkı kalmayacaktı. Sn. Muhlis Akar, "Güncel Dini Meseleler İstişare Toplantısı"nda katılım bankalarının temsilcileriyle görüştüklerinde bu konuyu gündeme taşımıştı. Akar, Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanlığı tarafından bu yıl yedincisi düzenlenen "Güncel Dini Meseleler İstişare Toplantısı"nda konunun uzmanları ve temsilcileri ile TOKİ, tasarrufa dayalı faizsiz finansman sistemleri (elbirliği sistemi) gibi uygulamaları ele aldıklarını açıklamıştı.

    "Bizim üzerinde durduğumuz konu; katılım bankalarının, satıcı gibi sorumlu olmasıdır. Siz, müteahhitten ev alabilirsiniz ama burada paraya ihtiyacınız vardır. Para ihtiyacınızı katılım bankası karşılamaktadır. Eğer; katılım bankası doğrudan para verirse, faizli yöntemden farkı kalmayacaktır. Biz diyoruz ki; katılım bankası bu evi almalı ve size mal sahibi gibi satmalıdır. Malı satan, müşteriye karşı nasıl sorumluysa; katılım bankalarının da satıcı gibi sorumlu olmasının, müşteri mağdur olduğu zaman onun hakkını aramasının ve ancak bu şekildeki yöntemlerin caiz olacağını vurguladık."

    Cumhurbaşkanı olarak, bankalara neden söz geçiremiyorlardı?

    Her üç ayda bir bankaların kâr oranları açıklanır ve medyada yer alırdı. Bu yüksek gelirlerin büyük oranda verilen kredilerden sağlandığı da bilinip durmaktaydı. Bankalar özellikle dar ve sabit gelirli vatandaşlara verdikleri çeşitli ve yüksek faizli kredilerden büyük kazançlar sağlamaktaydı. Faiz oranlarının yüksekliğine başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere, yöneticiler her fırsatta dikkat çekip faiz oranlarının düşürülmesi gerektiğini hatırlatmaktaydı. Çünkü yüksek faiz oranları ile verilen kredilerle yapılan yatırımların pahalıya mal olduğu, bunun da rekabeti engellediği vurgulanmaktaydı. Aslında bankalar faizle para veren (satan) kuruluşlardı ve gelirleri bu para satışından sağlanırdı. Bankaların verdiği kredilerin kaynağı ise yerli ya da yabancı sermaye odaklarıydı ve bankalar sadece birer aracı kuruluşlardı. Milli bir iktidarın yapacağı, faizlerin düşürülmesi için bankalara yalvarmak değil, faizsiz sistemi kurmaktı.

    Ayrıca, bankacılık sektörü ve borsada yabancı sermayenin payı ne kadardı? Ülkemizde faaliyet gösteren bankaların kaç tanesi tamamen ya da büyük oranda yabancı sermayenin elinde bulunmaktadır? soruları bir türlü yanıtlanmamaktadır. Oysa küresel sermaye; serbest piyasa ekonomisinden de yararlanarak, çeşitli ülkelerde bankaların ya tamamını ya da çoğunluk hisselerini satın alarak, gelişmekte olan ülkelerde para satarak para kazanmaktadır. “Düşük kur-yüksek faiz” politikasını yıllarca uygulayan ve neticesinde de yüksek faiz vererek sıcak para çekmiş (yani el parasıyla büyüme sergilemiş) siyasi iktidar, utanmadan çıkıp “faiz karşıtı” nutuklar atmaktadır. “İyi de bu politikayı bilerek ve isteyerek sen uyguladın, neticesinde de bankaları “tüm zamanların en büyük kârlarına ulaştırdın” diyecek olsanız, sizi vatan hainliğiyle suçlamaktaydılar.

    Tarımdaki manzara daha da fecaatti. Son birkaç senede sürekli Tarım Bakanı değişiyor, ancak çiftçinin ve tüketicinin sıkıntılarına hiçbir deva bulunamıyordu. Siyasi iktidarın bakanları çıkıp da “yüksek gıda fiyatları aracılar yüzünden” şeklinde teşhislerle uğraşıyordu. Hâlbuki oturdukları koltuk teşhis değil tedavi makamıydı. Bir zamanların “kendi kendine yeten” tarım ülkesi Türkiye, AKP iktidarının mütemadiyen çeşitli ürünlerde gümrük vergilerini düşürmek suretiyle ithalatı kolaylaştırmaktaydı. Artık Türkiye gibi bir ülkenin buğday, arpa ve saman ithal etmesi bile hayretle karşılanmaz olmuş durumdaydı. Yem ithalatı yapan Türkiye manzarası ise işin ilginci kimselere garip gelmiyordu artık. Hiçbir plana ve hedefe sahip olmayan ve günlük yürütülen politikaların neticesi olarak bunların hepsi normal sayılmaktaydı.

    AKP iktidarı, hayvancılığı da batırmıştı!

    Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Genel Cerrah Ahmet Eşref Fakıbaba, kansere çare bulmuş gibi sevinç nutukları atmaktaydı. Kırmızı et fiyatını düşürecek formül bulduğunu sanmaktaydı. Kendisinden önce görev yapan 4 AKP’li bakanın 15 yılda bulamadığı formülü 75 günde bulmuş ve reçetesini yazmıştı. Buna göre devlet, Et ve Süt Kurumu eliyle karkas et ithaline başlayacak, bu ithal eti parçalayarak, kemiğinden ayıracaktı. Elde edeceği kıyma ve kuşbaşı eti özel sektör paketleme tesislerinde ambalajlayacaktı. Ülke genelinde yaygın marketler zincirinde yaklaşık 17 bin noktada reyon kiralayacaktı. Bu reyonlarda kilosu 24 liradan kıyma, 27 liradan kuşbaşı et satacak, böylece güya vatandaş ucuz ete kavuşacaktı. Dikkat buyurun AKP’li Bakan Fakıbaba’nın formülünde, reçetesinde yerli üretici ve üretim yoktu, aksine yerli üreticiyle sıkı rekabet vardı.

    Peki, Bakan Fakıbaba’nın formülünde kimler ne kazanacaktı?

    Et ve Süt Kurumu’nun marketlerde satacağı et ithal edileceği için, yurt dışındaki besici, başka ülkelerin çiftçileri para kazanacaktı. Onlara destek olunacaktı. Eti yurt dışından Türkiye’ye ve yurt içinde satış noktalarına taşıyan lojistik firmalarına para kazandırılacaktı. İthal eti işleyerek kıyma ve kuşbaşı elde eden ve paketleyen firmalara vurgun imkânı sunulacaktı. Eti reyonuna koyarak satacak marketlere kira geliri sağlanacaktı. Bu sömürü zincirinin halkasında yer alan kimselerin, ne kadar kazanacağı bile hesaplanmıştı. Görüleceği üzere bu zincirde, bu formülde yerli üretici ve besici bulunmamaktaydı.

    Yerli üretici ne yapacaktı?

    Üretici süt hayvancılığı yapıyorsa, çiftliğindeki erkek danaları beslemekle uğraşacaktı. Sadece besicilik yapıyorsa, iç piyasadan veya ithalatla erkek besi danası alıp bakacaktı. İthal dana alacaksa, devletin ithalatla görevlendirdiği Et ve Süt Kurumu’na başvuracaktı. Hayvanın ithal edileceği ülkeye göre, hayvan başına 50 dolar veya 50 Avro’yu Et ve Süt Kurumu’na yatıracaktı. Sonra beklemeye başlayacak, Et ve Süt Kurumu’nun keyfi yerine gelirse, besilik dana ithal etmeye başlayacaktı. Üretici istediği kadar değil, Et ve Süt Kurumu’nun temin edebildiği kadar hayvanı alacaktı. Yerli veya ithal besi hayvanını alan üretici, yem firmalarının ithal ettiği ve dövizdeki artışa bağlı olarak her ay fiyatı artan yemle beslemek zorundaydı. Bulabilirse yerli, bulamazsa Suriyeli veya başka ülkeden gelen çobanın bakacağı hayvanı, belli bir kiloya ulaştıktan sonra kesime yollayacaktı. Hayvanı 8-10 ay besledikten sonra, Et ve Süt Kurumu’na veya özel sektör kesimhanelerinde hayvanı kestirerek karkas eti kasaplara veya marketlere satacaktı. Bu sistemle et ithal eden devletle rekabet şansı sıfırdı. Yerli besici devletten destek değil, köstek görmüş olacaktı. Devlet; Et ve Süt Kurumu eliyle ithal ettiği besilik dananın kilosunu üreticiye 24 liradan satacak, sonra et ithal ederek markete 21-22 liradan et satacaktı. Bu öyle gizliden gizliye değil, açıkça üreticiyi kazıklamaktı.

    AKP’li Fakıbaba’nın, “Benden önce yolsuzluk varmış, erkekseniz bundan sonra yapın” şeklinde çektiği “rest”, kendisinden önceki AKP’li bakanlara yönelik bir “yolsuzluk ithamı” hatta bir “yolsuzluk itirafı” olarak da algılanmıştı. İster “yolsuzluk ithamı” olarak kabul edin, ister “yolsuzluk itirafı” olarak kabul edin, hepsi “aynı kapıya” çıkmaz mıydı? Bundan önce Tarım Bakanlığı hakkında yapılan “yolsuzluk” dedikodularının pek çoğu, Fakıbaba’nın bu açıklamasının ardından adeta perçinlenmiş gibi olmadı mı? “Bu nasıl particilik, aynı partinin mensupları birbirlerini böyle uluorta suçlar mı” diye kafa yorabileceğiniz gibi,“Helal olsun adamlara, yolsuzluk yapan babalarının oğlu olsa gözünün yaşına bakmıyorlar”diye de düşünebilirsiniz. Ama böyle düşündüğünüz zaman ileri sürülen görüşe uygun olan adımların atılmasını beklemek de en doğal hakkınız olur. Madem bir yolsuzluk olduğu kabul edilmektedir, o zaman gereği yapılmalı ve yolsuzluğa adı karışanlar kulaklarından tutulup hesaba çekilmelidir. Nitekim suçlamaların bir numaralı muhatabı durumundaki Faruk Çelik de siyasetçinin “ne konuştuğunun farkında olmasının” gerektiğini hatırlatarak, “Bir bildiğin varsa gereğini yerine getir” diye yeni bakan Fakıbaba’ya adeta meydan okumuştu.

    Ekonomi Bakanı, tarımı umursamamıştı!

    TZOB Genel Başkanı Şemsi Bayraktar, tarım sektörünün Türkiye’de kıymet görmediğini söyleyerek, “Ekonomi Bakanı'nın tarım umurunda değil. Buğday üreticisi ne üretiyormuş, hangi koşullarda üretim yapıyormuş. Hiç umurunda değil adamın. Bu ülkeyi doyuranlar, bu ülkede kıymet görmüyor.” çıkışını yapmıştı. Şemsi Bayraktar, Et ve Süt Kurumu’na (ESK'ye); -bazı canlı hayvanlar ile ette- gümrük vergisiz ithalat yetkisi verilmesine ilişkin ithalat yapılmamasını arzu ettiklerini, hasat devam ederken kararname çıkarılmasının yanlış olduğunu söylemişti. Böyle bir kararname çıktığında ucuz ithal mal geleceği için tüccarın üreticiden alım yapmadığını, sanayicinin de tüccardan mal almadığını dile getiren Bayraktar, bu durumda buğdayda olduğu gibi piyasanın kilitlendiğini belirtmişti. Bayraktar, "Şimdi de mısır hasadı başlıyor, ithalat kararnamesi açıklanıyor. İnşaallah bu mısır hasadını olumsuz etkilemez. TMO'nun bir an evvel mısır fiyatlarını açıklamasını ve piyasaya hızlı bir şekilde girmesini arzu ediyoruz." diye uyarmıştı.

    "Herkes aklını başına almalıydı!"

    Tarımın da sanayi gibi bir reel sektör olduğunu dile getiren Bayraktar: "Bu ülkede ne sanayiye ve ne de tarım sektörüne kıymet verilmiyor. Bu ülkeyi doyuranlar, bu ülkede kıymet görmüyor. Herkesi uyarıyorum, tekrar meydanlara çıkarız. Herkes bu ülkeyi doyuran insanların kıymetini bilmek zorunda. Bu anlaşılıncaya kadar mücadelemiz devam edecek. Yoksa ülkenin gıda güvencesi tehdit altında, ithalatla falan da ülkeyi doyurmak mümkün değil. Bu ülke topraklarının yüzde 70'inde buğday ekiliyor, bu kadar önemli bir ürün. Söz konusu ürünleri üretenleri mağdur etmeye kimsenin hakkı yok. Böyle yanlış kararnameleri çıkarıyorlar, insanları mağdur ediyorlar, tepki koyunca da 'niye tepki koydun?' diyorlar, koyacağız. Benim görevim bu. Meydanlara çıkarız, herkesi uyarıyorum, meydanlara bir çıkmaya başlarsak arkası gelir. Kimse bizi durduramaz, herkes aklını başına alsın bu ülkede." diyerek endişelerini aktarmıştı.

    Çiftçi, bankalara borçlanmadan çarkını çeviremez durumdaydı!

    Her geçen gün kötüye giden ve üreticinin çekilmek için fırsat kolladığı tarım sektörü, giderek bankalara bağımlı hale sokulmaktaydı. Bankacılık sektörünün tarım alanında kullandırdığı kredi miktarı; 2017 Ağustos sonu itibarıyla, 2016 yılının aynı dönemine göre yüzde 21,7 artarak 82 milyar lirayı aşmıştı. Son 10 yılda bankacılık sektörü, “tarım bankacılığı” ile 3 milyon çiftçiyi barındıran tarım sektörüne kredi musluklarını açmış ve yeni bir sömürü çarkı başlatmıştı. Gıda maddesi ihtiyacının karşılanmasından, sanayi sektörüne ham madde sağlamasına kadar birçok alanda; kritik öneme sahip tarım sektörü, sulama sistemi ekipmanları, ekip-biçme araçları, tohum, fide, gübre, arsa/tarla alımı ile sera kurulumu gibi faaliyetler için nakde ihtiyaç duymaktaydı. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) verilerine göre bankalar; 2010 yılında tarım sektörüne 22.5 milyar lira kredi desteği verirken, 2016’da bu tutar 72 milyar liraya yaklaşmıştı. 2016 yılının Ağustos sonu itibarıyla 68 milyar lira olan kredi bakiyesi, 2017’nin aynı döneminde yüzde 21.7’lik artışla 82 milyar 858 milyon liraya ulaşmıştı.

    “Küresel ekonomiye entegre olduk” itirafı.

    Dönemin Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek, Türkiye’nin dışa açık kalmaya devam edeceğini kaydederek, “Biz küresel ekonomiye son dönemde önemli ölçüde entegre olduk. Bundan da çok faydalandık. Aslında küresel ticarette korumacılığın ne kadar zararlı olduğunu biliyoruz” diyerek baklayı ağzından kaçırmıştı.

    AKP’nin ahlâki ve manevi tahribatları

    Bonzai’den sonra, Skunk belası başlamıştı.

    Bonzai yüzünden onlarca gencimizi kaybettiğimiz, binlercesini ise kaybetmek üzere olduğumuz şu günlerde, Skunk adı verilen yeni bir zehir türü daha piyasaya çıkmıştı. Hint kenevirinin laboratuvar ortamında, başka uyuşturucularla hibritlenmesi sonucu geliştirilen ‘Skunk’, esrardan 20 kat daha tehlikeli bulunmaktaydı. Bonzai’den sonra hızla yaygınlaşan farklı bir uyuşturucu türü olan ve hint kenevirinin, laboratuvar ortamında başka uyuşturucularla hibritlenmesi sonucu elde edilen ‘Skunk’a yönelik, son aylarda Trabzon’da çok sayıda operasyon yapılmıştı. Son olarak İstanbul’dan Trabzon’a getirilerek piyasaya sürüleceği ihbarı alınan 670 gram Skunk, Çarşıbaşı ilçesinde yakalanmıştı. ‘Kokarca’ anlamına gelen ve ağır bir kokusu olan “skunk”, son dönemde uyuşturucu satıcıları tarafından Doğu Karadeniz bölgesinde de pazarlanmaktaydı. Diğer uyuşturucu maddelerine göre (Bonzai ve Jamaika) daha pahalı olan, “kimyevi değil; organik” denilerek pazarlanan uyuşturucu maddenin, özellikle beyin üzerindeki etkisi çok hızlı olduğu gibi; öldürücü etkisi de vardı ve birçok hastalığa da yol açmaktaydı.

    Cezaevleri dolup taşmıştı.

    Türkiye’de son yıllarda hızlı bir şekilde büyüyen diğer bir alan ise cezaevleri yapımıydı. Adalet Bakanlığının Ocak 2019 verilerine göre, kapasitesi 212 bin 322 olan cezaevlerinde, toplam 264 bin 31 kişi bulunmaktaydı. 2012 yılında 136 bin 20 olan cezaevindeki tutuklu sayısı, 2017’de 229 bin 799’a ve 2019’a gelindiğinde ise 264 bin 31 kişiye ulaşmıştı. Kapasitenin 207 bin 339 olduğu göz önünde bulundurulduğunda, cezaevlerinde 42 bin dolayında kapasite fazlası mahkûm bulunduğu saptanmıştı. Uygulanan yanlış politikalar, suç ve doluluk oranlarında rekor kırılmasına neden olmaktaydı.

    Artık evlerde, 15 dakikada ve çok daha ucuza "rakı üretimi"ne başlanmıştı. Maalesef hiçbir yasal engel de kalmamıştı.

    Ne yazık ki İslam’ın haram kıldığı içki tüketimini azaltmak amacıyla manevi unsurların değil de maddi unsurların ön plâna çıkarılması, yıllardır tüketiminin yapıldığı evlere, şimdi üretimi de sokulmuş durumdaydı. En çok tüketilen alkol ürünlerinden rakı, vatandaşlar tarafından evde üretilmeye başlanmıştı. Sigaradan alınan vergilerin ardından sarma tütüne yönelen vatandaşlar, alkolden alınan vergilerin artmasıyla evde rakı üretimine başlamıştı. Rakı üzerindeki 60 liralık vergiyle 70’lik büyük rakının fiyatının 119 lirayı bulmasının ardından, ‘evsel kullanım amaçlı etil alkol’ üreten şirketin satışları patlamıştı. Alkol ve sigarada kaçak üretime artan talep, yanlış devlet politikalarının sonuçlarını da gözler önüne koymaktaydı.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan, Ağustos 2017’de Coca-Cola fabrikası açmıştı!

    Isparta Süleyman Demirel Havalimanı’na iniş yapan Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan, Havalimanı’nın hemen yanındaki OSB’ye uğramıştı. Açılışa Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Ahmet Eşref Fakıbaba, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya, Gençlik ve Spor Bakanı Osman Aşkın Bak, Anadolu Grubu Yönetim Kurulu Başkanı Tuncay Özilhan, The Coca-Cola Company Yönetim Kurulu Başkanı Muhtar Kent katılmıştı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Anadolu Grubu’na ait 220 bin metrekare tahsisli alandaki yaklaşık 110 milyon dolarlık kola fabrikalarının açılışını yapmıştı.

    Evrim teorisi hâlâ kitaplarda durmaktaydı.

    Talim ve Terbiye Kurulu Başkanı Alpaslan Durmuş tarafından evrim teorisi ile ilgili şok eden bir açıklama yapılmıştı. Durmuş, “Evrim kitaplardan kalktı diyenler zır cahil” diyerek teorinin müfredattan çıkarılmayacağını vurgulamıştı. Senelerdir yerinde sayan ve kalıplaşmış sorunlar ile boğuşan Milli Eğitim, sapkın ve saplantılı ideolojilerin tesirinden kahraman AKP iktidarının 17 yıllık döneminde de kurtulamamıştı. Durmuş, evrim teorisinin müfredattan çıkarılmasıyla ilgili sorulan soruyu şöyle yanıtlamıştı: “Tornavidaya inanıyor musun, penseye inanıyor musun? Penseyi kullanıyorum. Ben evrime inanıyor muyum? Hayır, ama onu kullanıyorum. Nerede kullanıyorum Biyolojik birtakım konuları açıklamakta kullanıyorum. Siz evrimi kaldırdınız mı cümlesi, siz Fransız ihtilalini kaldırdınız mı, cümlesi kadar saçma bir şeydir. Var olan bir şeyi kaldırmazsınız, var olan bir şeye dair yeni bir model sunarsınız ya da bunu es geçersiniz” İşte klasik ve münafık bir AKP kafası! Oysa İslam’da insan soyunun Hz. Âdem ile başladığı ayetler ortadadır. Bakara Suresi 30. Ayette geçen, “Hani, Rabbin meleklere, ‘Ben yeryüzünde bir halife (Ademi) yaratacağım’ demişti” ifadesi ile Allah’ın ilk insan ve halife olarak Hz. Adem’i gönderdiği açıktır. Evrim teorisinde ise insan ile maymunların da içinde olduğu birçok mahlûkun aynı kökten geldiği safsatası okutulmaktaydı. Bu inanış, İslam inancına tamamen aykırıdır. Bilimsel olarak da uydurmadır ve asılsızdır.

    YÖK’ün açıkladığı YKS sınavında, İHL’lere ikinci sınıf muamelesi yapıldığı ortaya çıkmıştı. Acil bir önlem alınmazsa, ağır bir mağduriyetle karşı karşıya kalınacaktı!

    YÖK Başkanı Yekta Saraç tarafından Ekim 2017’de kamuoyuna açıklanan yeni üniversite giriş sınavının ortaya çıkan detayları, adeta İmam-Hatip liselerinin üniversite girişini daraltma amaçlıydı. Açıklanan sınavın ilk oturumunda, başta din kültürü olmak üzere; tarih, coğrafya, felsefe testlerinin olmayışı, sözel bölümdeki öğrencileri sınavda geriye düşürürken, İHL öğrencileri de bundan en çok etkilenenler olacaktı.Yükseköğretim Kurumları Sınavı (YKS) sistemine göre okullarda tarih, felsefe, din kültürü ve ahlâk bilgisi derslerinin önemi kalmayacak, coğrafya dersinin de önemi azalacaktı. Çünkü bütün öğrencilerin ortak aldığı bu derslerden, yeni sınav sisteminde baraj niteliğinde olan birinci oturumunda soru sorulmayacaktı. Yani bu oturum sadece Türkçe ve matematiği kapsayan sorulardan oluşacaktı. Yerleştirmeye yüzde 40 etkisi olacak ilk sınavda, söz konusu testlerin olmayışı sözel bölümdeki öğrencileri ve özellikle İmam-Hatip Lisesi öğrencilerini dezavantajlı duruma sokacaktı.

    Ülkemizde, Yunanistan ve destekçilerinin baskısıyla Ayasofya Camii’ne müze kilidi vurulurken, Atina’daki Osmanlı mirası son cami de restore edilip, sanat galerisine çevrilmesine AKP iktidarı sessiz ve tepkisiz kalmıştı.

    Yıllardır ülkemizde onlarca kilisenin ihya edilmesine rağmen, Ayasofya Camii’nin ibadete açılmasına yönelik tek bir adım atmayan AKP iktidarına karşılık, son Osmanlı camisine de kilit vuran Yunanistan, bununla da yetinmeyip, Müslümanların ibadethanesi olan camiyi sanat galerisine çevirmekten sakınmamıştı. Osmanlı döneminden kalan Türk-İslam mimarisine ait çok sayıda cami yapılış amaçlarından uzak bir şekilde, çoğunlukla müze ve sergi salonu olarak kullanılmaktaydı. Yunanistan’ın, ibadete açık resmi camisi bulunmayan başkenti Atina’da, en eski cami olan Fethiye Camii’nin restorasyonunun ardından, sanat galerisi olarak kullanılacağı açıklanmıştı. Soydaş nüfusun yaşadığı Batı Trakya ve 12 adalar dışında ibadete açık resmi cami bulunmayan Yunanistan’ın diğer bölgelerinde yaşayan Müslümanlar, ibadetlerini apartmanların bodrum katları ve dernek merkezi gibi kendi imkânlarıyla kurdukları mekânlarda yapmak zorunda kalmışlardı.

    Suudi Arabistan da Ilımlı İslam kıskacındaydı!

    Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, göreve getirildikten sonraki sürpriz hamlelere başlamıştı. Salman, Suudi Arabistan'ın 'Ilımlı İslam'a geri döneceğini açıklayarak ülkesinde 'devrim niteliğinde' kabul edilecek bir karar almıştı. "Önceden olduğumuz hale dönüyoruz, tüm dinlere açık Ilımlı İslam'a geçiyoruz!" Veliaht Prens Selman sözlerini şöyle tamamlamıştı: "Hayatımızın gelecekteki 30 yılını, yıkıcı fikirlerle uğraşarak geçirmeyeceğiz. Onları bugün yok edeceğiz. Aşırıcılığa çok yakında son vereceğiz." Prens Salman’ın, "Vizyon 2030" kapsamında Kızıldeniz'de 50 ada ve koyda lüks turizm merkezleri kurmayı planladığı ve lüks turizm bölgelerinde, ülkede kadınlara yönelik örtünme zorunluluğunun kaldırılacağı da” konuşulmaktaydı. Suudi Arabistan, başta ABD, çok sayıda ülke tarafından aşırıcı terörist örgütlerinin finansal destek aldığı ve örgütlendiği bir ülke olmakla suçlanmaktaydı.

    Aslında “Ilımlı İslam”, ABD güdümüne ve İsrail hizmetçiliğine razı olmak, İslam’ın Kur’an ve Sünnet temelli evrensel amaçlarını askıya almak anlamını taşırdı. Suud Prensi Selman’ın bu açıklamaları fikren ve fiilen zaten Batı uşaklığına, sadece resmiyet ve aleniyet kazandırma itirafıydı. ABD’nin adeta “siyasi üs” kurduğu Suudi Arabistan’da, şimdi bu proje hayata geçirilmeye çalışılmaktaydı.

    “Ilımlı İslam”, ABD düşünce kuruluşlarında geliştirilen “İslam’ın taşlarını yerinden oynatarak yok etme” planıydı.

    ABD, kimi yeri “demokrasi götürme” palavrasıyla, kimi yeri de “radikalizmle mücadele” yalanıyla işgal altına almıştı. Ülkemizde de FETÖ eliyle uzun süre gündemde tutulan ve hâlâ tam anlamıyla rafa kaldırılmayan “Ilımlı İslam Projesi”ni; en son olarak Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın sarf ettiği “Ilımlı İslam’a” döneceğiz” sözleriyle gündeme taşınmıştı. Trump’ın koltuğa oturduktan sonra her ne hikmetse ilk ziyaretini yaptığı ve “350 milyar dolar” alarak döndüğü Suudi Arabistan, son zamanlarda üst düzey ABD’lilerin uğrak mekânıydı. En son, Ortadoğu turuna çıkan ABD Dışişleri Bakanı Tillerson’ın ilk durağı yine Suudi Arabistan’dı. ABD’nin, bugüne kadar “huzur” ve “zenginlik” götürdüğü “tek ülke” göstermek imkânsızdı. Ama “radikalizm ile mücadele” yalanıyla ölüm kustuğu “ülkeler” vardı.

    “Bu proje tamamen İsrail’in güvenliği için hazırlandı. Çünkü mesele sadece “Ilımlı İslam” açıklamasıyla sınırlı kalmayacaktı. S. Arabistan’ın “Ilımlı” olmasıyla, radikal Selefiliği yumuşatmasıyla, bütün dünyada benzer örgütlere ve çevrelere verdiği desteği çekmesiyle, geçmişini inkâr etmesiyle, özgürleşmesiyle, dünyaya açılmasıyla sınırlı bir durum da sanılmasındı. Ortada ABD, İsrail ve BAE eliyle yürütülen bir proje vardı ve bu tamamen güvenlik eksenli bir programdı. İsrail’in bölgesel güvenlik çıkarlarına göre ayarlanmıştı, ABD ekseninden uzaklaşan her ülkeyi tehdit etme önceliği üzerine kurgulanmıştı. Türkiye’den Çin sınırına kadar bölgenin ABD’nin elinden kayıp gitmesine karşı daha Güneyde ve daha Batı’da yeni bir cephe hattı kurulmasıyla alakalıydı.” diyen İbrahim Karagül’e hatırlatmak lazımdı:

    Ilımlı İslam ya da Dinlerarası Diyalog yandaşı olarak sadece Suudi Prensini göstermek kendi okurlarını aldatmaktır. Oturdukları koltukları ya da ileride oturmayı düşündükleri makamlara gelmenin yolunun ABD ile ortak hareket etmekten geçtiğini düşünen ve gereğini yerine getiren AKP iktidarı hangi kategoriye konulacaktı? Ilımlı İslam’ı ülkelerinde hâkim kılmak, bir başka ifadeyle kısırlaştırılmış bir toplum oluşturmak için yıllardan beri çaba sarf edenlerin de ABD’nin koruyucu kanatları altında varlıklarını sürdürdükleri unutulmamalıdır.

    Eski Çevre ve Şehircilik Bakanı Mehmet Özhaseki, "Bilinçsizlikle şehirlerimizin canına okumuşuz” dedikten sonra ilginç bir açıklama yapmış:“Arabesk medeniyeti kurduk” itirafını ağzından kaçırmıştı.

    Çevre ve Şehircilik Bakanı Mehmet Özhaseki, Manisa’nın Yunusemre ilçesinde Yunusemre Belediyesi, Şehzadeler Belediyesi ve Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği (MÜSİAD) Manisa Şubesi tarafından Ekim 2017’de ortaklaşa düzenlenen ‘Kentsel Dönüşüm Çalıştayı’na katılmış "kurduğumuz şehirlere arabesk medeniyet desek doğrudur"ifadesini kullanmıştı.

    AKP kurmayları ve ilahiyatçıları zaten Ilımlı İslamcıydı!

    Prof. Dr. Hayrettin Karaman'ın rektör oğlu, Prof. Dr. M. İhsan Karaman’ın kaleme aldığı 'Mutlu Aile İçin Pozitif Cinsellik' kitabında bir hayli ilginç bilgiler yer almıştı. Motto Yayınları’ndan çıkan kitabın tanıtım yazısını İhsan Karaman’ın babası Hayrettin Karaman hazırlamıştı. “Gecikmiş de olsa -inşaallah- hayırlı olmuştur” diyen Karaman, kitabın önemli bir boşluğu dolduracağını aktarmıştı. Muhafazakâr bir televizyon kanalında, dört yıl cinsel konularla ilgili program yapan üroloji uzmanı Prof. Dr. M. İhsan Karaman, Motto Yayınları’ndan çıkan kitabında, İslami kesimde yıllardır sorulan sorulara ilginç yanıtları vardı. Prof. Dr. M. İhsan Karaman, “Yeni evli bir kadınım. Eşim oral seksten hoşlanıyor. Ben ise bu konuda tereddütlüyüm. Konunun sağlık ve dinî açıdan durumunu merak ediyorum” şeklindeki bir soruyu şöyle yanıtlamıştı:

    “…. dille, dudakla cinsel organların uyarılmasının bir sakıncası yoktur.”

    Ülkedeki kurum ve kuralların çoğu İslam’a aykırı iken… Ümmet perişanlık içinde kıvranırken… İslam Birliği’ni ve Adil bir Düzen’i hazırlayıp yürütmek yerine, AKP’nin akıl Hocaları Hayrettin Karaman ve evladı, işte böyle konularla uğraşmaktaydı ve zaten aslında Ilımlı İslam’ın gönüllü elemanlarıydı.






















    Bu Haber 128 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS