• AKLA, VİCDANA VE İMANA GÖRE: ÖLÇÜ ERDOĞAN VE FETULLAH MIYDI; YOKSA KUR’AN VE RESULÜLLAH MIYDI?

    AKLA, VİCDANA VE İMANA GÖRE: ÖLÇÜ ERDOĞAN VE FETULLAH MIYDI; YOKSA KUR’AN VE RESULÜLLAH MIYDI?

    15 Temmuz 2019
    Haçlı uşağı ve CIA ajanı Fetullah Gülen Wall Street Journal'dan sonra New York Times'da da: “Siyonist otoriteye itaat” fetvasını tekrarlıyordu (12 Haziran 2010); Milli Çözümün cesur uyarıları karşısında ise Sn. Erdoğan’la birlikte FETO’cular bizi hedef alıyordu.

     
    | Devamı


    AKLA, VİCDANA VE İMANA GÖRE:

    ÖLÇÜ ERDOĞAN VE FETULLAH MIYDI;

    YOKSA KUR’AN VE RESULÜLLAH MIYDI?

            

    Haçlı uşağı ve CIA ajanı Fetullah Gülen Wall Street Journal'dan sonra New York Times'da da: “Siyonist otoriteye itaat” fetvasını tekrarlıyordu (12 Haziran 2010); Milli Çözümün cesur uyarıları karşısında ise Sn. Erdoğan’la birlikte FETO’cular bizi hedef alıyordu.

    Wall Street Journal'da (WSJ) çıkan Fetullah Gülen’in “İHH’nın İsrailli otoritelerden izinsiz Gazze’ye yardım girişimi yanlıştır” fetvasından hemen bir hafta sonrasında, hem ABD'nin hem dünyanın saygın gazetelerinden biri olan New York Times (NYT), bu konu hakkında bir röportaj-haber daha yayınlamıştı. Bu da Fetullah Gülen’in iddiasında hala ısrarlı olduğunun kanıtıydı. Türkiye’deki Fetullahçılar ve AKP taraftarları ilk fetvasını yontup kılıfına uydurmaya çalışırken, bu ikincisi onun ayarını iyice ortaya koymaktaydı. Georgetown Üniversitesinden Prof. Dr. John L. Esposito'nun; Fetullah Gülen'i, Tibet Lideri Dalai Lama'ya benzettiği yazıda, “Gülen'in barış ve küreselleşmeye, hoşgörüye, ABD-Türkiye ilişkilerinin güçlendirilmesine ve serbest pazar ekonomisine önem verdiğini”vurgulanmıştı. Bilindiği gibi Dalay Lama, ABD’nin kontrolünde Çin’i karıştırmak üzere safsata ve saptırmalarla dolu bir din uydurmuş insandı. Fetullah Gülen de, yine Ilımlı İslam safsatasıyla Türkiye’yi avucunda tutmak isteyen Siyonist Yahudi lobilerinin adamıydı.

    New York Times gazetesi, “ABD eski Dışişleri Bakanı Madeleine K. Albright ve onun seleflerinden olan James A. Baker gibi Siyonist Yahudilerin de Gülen ile ilişkili olan grupların faaliyetlerinde konuşma yaptıklarını ve Gülen'e övgüde bulunduklarını”hatırlatmıştı. NYT muhabiri Knowlton, yazısında Gülen'i eleştirenlerin kendisini laiklik karşıtı olarak gördüğünü belirterek, ''Gülen bir anlamda, gelenekselle modern olanı harmanlamaya çalışıyor'' ifadelerini kullanarak, böylece Onun “İslami motiflerle Siyonist menfaatleri karıştırıp uzlaştırdığını” açığa vurmaktaydı.

    Fetullah Gülen’in: “Benim bu hareketteki rolüm oldukça kısıtlı bir liderlik. Bir merkeze bağlılık ya da bir hiyerarşi yok" sözleri ise tevazu perdesi altında: “Bu hareketin kendi kontrolü dışında, Siyonist odaklarca organize edildiğinin” itirafıydı.

    Fetullah Gülen için Houston Üniversitesi'nden sosyolog Helen Rose Ebaugh da NYT gazetesine verdiği demeçte: “Fatih Üniversitesi yönetiminin kendisine, Suudi Arabistan'ın önerdiği paranın kabul edilmesi fikrine Gülen'in, "Suudi hükümeti destek veriyor" şeklinde algılanacağı gerekçesiyle sert bir şekilde karşı çıktığını söylediğini anlatmıştı. Siyonist Yahudilerin ve emperyalist ABD yönetiminin her türlü destek ve yardımını hürmetle alıp, Suudilerin yardımını reddeden bu yaklaşımın sahtekarlığı ise sırıtmaktaydı.

    Haberde, Gazze'ye yardım götüren gemiler konusunda Gülen'in, daha önce Wall Street Journal'a ifade ettiği görüşleri yinelediği belirtilerek: “Türk hükümetinin, İsrail'in yardım gemilerine müdahalesini şiddetle eleştirdiği bir dönemde, Gülen'in hatayı organizatörlerde bularak, “otoriteye karşı çıkmaktansa önceden İsrail yönetiminden izin alınması gerektiği” görüşünü aktarmıştı.

    Siyonist Yahudi Lobilerinin yarı resmi yayın organı olan New York Times’in bu röportaj ve yorumlarına ve Fetullah Gülen’in Dalay Lama’ya benzetilmesi ve dünya barışı diye ABD çıkarlarına hizmet ettirilmesi olayına, Zaman Gazetesinin ve Samanyolu TV.nin sahip çıkıp övgüyle aktarması da, Fetullahçıların Siyonist Yahudilerin ve emperyalist ABD’nin işbirlikçileri olduğu gerçeğini açığa vurmaktaydı.

    Kur’an’a göre OTORİTE ne anlama geliyordu?

    Otorite: Zorla veya gönül rızasıyla kendisine tabi ve taraf olunması istenen, güç ve yetkiyi ele geçiren devlet hâkimiyeti veya herhangi bir örgüt ve teşkilat disiplinidir. Bu “otorite”, ya meşru ve makbul bir adalet sistemine dayanır ki, buna Kur’an “Ulül Emr” (Emir ve yetki sahibi devlet yöneticileri) tabir etmektedir.

    Veya bu otorite, zalim ve hain bir güç odağıdır ki, Kur’an'a göre bunların tamamı “TAĞUT” hükmündedir. “Tağut” Ali Bulaç’ın Kur’an-ı Kerim Meali sözlüğünde de: Şeytani olan ve putlaştırılan, Allah’ın hükmünü tanımayan, zulüm ve zorbalık yolunu tutan her türlü güç merkezi veya zalim-kâfir kişi, şeklinde izah edilir.

    Nurcuların özellikle kullandığı “Yeni Lügat”a göre ise:

    Taği: Azgınlaşmış, sapıtmış, saldırganlaşmış, mütekebbir (gücüyle kibirlenip zorbalığa başlamış), Allah’a ve insan haklarına karşı isyana kalkışmış yönetimlerdir. Kur’an-ı Kerim, “Tağut”ların, yani zalim ve kâfir güruhların “otorite”sine uyanların ve onların batıl ve barbar hükümlerine kendi tercihiyle tabi olanların en tehlikeli MÜNAFIK’lar olduğunu şöyle haber vermektedir.

    “(Ey Resulüm) Sana indirilen (Kur’an’a) ve Senden önce indirilen (Kitaplara) hakikaten inandıklarını ileri sürenleri (ve toplumda gerçek ve örnek mümin zannedilenleri) görmez misin? Ki bunlar TAĞUT’un önünde muhakeme olmayı (zalim ve kâfir otoritelere tabi olmayı) istemektedir; Oysa onlar onu (bütün şeytani odakları ve zalim kurallarını) red ve inkar etmekle emrolunmuş kimselerdi. (Ancak) Şeytanları (Siyonist ve emperyalist akıl hocaları) onları derin bir sapıklıkla saptırmak istemektedir. Onlara: (nefsi ve geçersiz yorumları bırakıp) “Allah’ın indirdiği (Kur’an’ın açık ve kesin hükümlerine) ve Resulünün (bildirdiklerine) gelin” denildiğinde, O MÜNAFIKLARIN senden süratle uzaklaşıp kaçtıklarını (ve Kur’an’ın hükümlerinden kaytardıklarını) görürsün.”[1]

    Allah’ın Lanetlediği Bilgiçler Kimler oluyordu?

    “Kendilerine kitaptan bir pay verilenleri (ama bu bilgi ve becerilerini nefsi hevesler ve dünyevi hedefler için istismar edenleri) görmez misin? Onlar TAĞUT’a (Şeytani rejimlere ve zalim güçlere) ve CİPT’e (Siyonist ve Haçlı liderlere) inanıp (peşlerine takılıyorlar) ve (Saldırgan) kafirler için: Bunlar (hak hakim olsun diye fitne çıkaran(!)) müminlerden daha doğru bir yoldadır” diyorlar. İşte bunlar (gibi zalimlerle işbirlikçi bilgiç takımına) Allah’ın lanetlediği kimselere ise, hiçbir yardımcı bulamazsın.”[2]

    Herkesin safı ve tarafı, onun gerçek sıfatını gösteriyordu!

    “İman edenler (yeryüzünde hak ve adalet hakim kılınsın ve zulüm-sömürü düzenleri yıkılsın diye) ALLAH yolunda çarpışır (ve çalışır)lar. Kafirler (ve münafıklık edenler) ise TAĞUT yolunda (Batıl ve barbar nizamlar devamlı kalsın diye) çarpışır (ve çırpınır)lar. Öyle ise ŞEYTANIN DOSTLARI (olan bu zulüm taraftarları ve Tağuti otoritelerin savunucuları) ile mücadeleden geri durmayın. Hiç şüphesiz Şeytanın hilesi zayıftır. (Zafer inananların olacaktır.)”[3]

    Tağut’u (zalim ve kâfir otoriteyi) red ve inkâr etmeden, iman iddiası boşta kalıyordu!

    “Dinde zorlama yoktur. Şüphesiz (olgun ve uygun olan İslam yolu) sapıklıktan (bütün batıl yollardan) apaçık ayrılmıştır. Artık kim TAĞUT’u inkâr (red ve terk) edip ALLAH’a inanır (ve Kur’an’a dayanır)sa, o sapasağlam bu kulpa yapışmıştır; bunun kopması imkansızdır. Allah, iman edenlerin velisi (sahibi, hamisi ve yöneticisi)dir, ki onları karanlıklardan nura çıkarır. Kâfir takımının (ve münafıkların) velisi ise TAĞUT’ (zalim ve şeytani güç odaklarıdır) ki, onları (İslam ve iman) nurundan (ayırıp küfür ve zulüm) karanlıklarına çıkarır… İşte bunlar cehennem ateşinin halkıdır ve orada süresiz kalacaklardır.”[4]

    TAĞUT’lara hizmet ve ibadet edenlerin, imanla alakaları kesiliyordu!

    “Deki, ben dinimi (her konuda esas alıp uyacağım hayat prensiplerimi) sadece Allah’a has kılarak (Kur’an ve sünneti ölçü tutarak) Allah’a ibadet ederim.”[5]

    “TAĞUT’a (zalim yönetimlere ve şeytani düzenlere) ibadet ve hizmet etmekten kaçınan ve içtenlikle Allah’a yönelip bağlananlar ise, onlar için bir müjde vardır; bu nedenle (Tağuti otoritelere tabi olanlara değil) benim (sadık ve samimi) kullarıma müjde ver.”[6]

    “Andolsun biz her ümmete: “Allah’a kulluk yapın ve TAĞUT’tan kaçının!” diye bir elçi gönderdik. Böylelikle onlardan kimine (gerçekleri kabullenip Hakka ve hayra yönelene) Allah hidayet verdi, onlardan kiminin üzerine (Dünya rahatı ve menfaati için Tağut’a tapınan ve şeytani odaklara kapılan kesime) ise dalalet (sapıklık) hak oldu…”[7]

    Allah münafıkları ve Din istismarcılarını “TAĞUT’A TAPINMAK” zillet ve rezaletine düşürüyordu!

    “Deki: “Ey Kitap Ehli, sizler bizim sadece (ve şeriksiz biçimde) Allah’a, bize indirilene (Kur’an’a) ve önceden indirilen (Kitapların aslına) inanmamızdan ve sizin çoğunuzun fasıklar (günaha ve haksızlığa düşkün insanlar) olmanızdan dolayı bizden gıcık alıyor (ve intikam için fırsat kolluyorsunuz).

    “Onlara deki: Allah katında, sizin için kesinleşmiş bir ceza olarak (bu huysuzluk ve huzursuzluğunuzdan) daha şerlisini ve şerefsizini haber vereyim mi?

    • (Böyleleri) Allah’ın lanet ettiği kimselerdir.

    • Allah’ın onlara gazaplandığı ve kahrına uğrattığı kişilerdir.

    • Onları MAYMUN’lara ve DOMUZ’lara çevirmiştir. (Maymunlar gibi batıyı ve batılı taklit etme, onların hizmet ve himayesine girme aşağılına düşmüşlerdir. Domuzlar gibi milli namus ve onurlarını kıskanmayan ve zalim güçlere kâhyalık yapan bir bayağılığa dönmüşlerdir.)

    • Ve TAĞUT’a tapanlar (haline getirilmiş, zalim ve kâfir düzenlerin işbirlikçisi konumuna itilmişlerdir).

    İşte bunların mevkii (konumu) çok daha şerli ve şerefsizdir ve hak yoldan sapıtıp gitmişlerdir.”[8]

    “(Onlar) sizinle (karşı karşıya) geldiklerinde: “Biz inandık (Haktan tarafız. Ama zalimleri ise zahiren aldatıp oyalamakta ve dini hizmetlerimize fırsat kollamaktayız)” demektedir. Oysa onlar (gizli) inkârla (yanınıza) girmişlerdir ve yine onunla çıkıp gitmişlerdir. Allah (o münafıkların) gizli tutukları (hıyanet ve işbirliğini) daha iyi bilmektedir.”[9]

    Sadakallahül-Azim. Allahu Azimüşşan ve Kitabı olan yüce Kur’an kesinlikle doğru söylemekte, Hakkı ve hayrı bildirmektedir. Biz de Onu tasdik ederiz ve her konuda şaşmaz bir ölçü ediniriz.

    Eski Zaman yazarlarından ve Fetullah yalakalarından Abdülhamit Bilici; “Dış politikada Erbakan-Erdoğan farkı!” yazısında geç de olsa şu gerçekleri dile getiriyordu:

    “Belçika'nın Anvers kentinde Türk sivil toplum örgütlerinin temsilcileriyle buluşan Devlet Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış, AKP hükümetinin Mavi Marmara trajedisi sonrası yaşadığı bir hayal kırıklığına dikkat çekiyordu. Dünyanın dört bir tarafında vicdanı olan herkesin İsrail'in işlediği bu devlet terörü karşısında çok ciddi bir duyarlılık sergilediğini vurgulayan Bağış, bu kanlı saldırı karşısında bazı Müslüman ülke liderlerinin, Papa 16. Benediktus'un gösterdiği hassasiyeti dahi gösteremediğinden yakınıyordu. Bağış'ın bu eleştirisinde haksız olduğunu kim söyleyebilir? Dünyanın en stratejik bölgesinde yer alan, en stratejik maddeleri kontrol eden ve 1 buçuk milyar gibi devasa bir nüfusa sahip olan İslam dünyasındaki yönetimlerde biraz duyarlılık olsa Gazze'deki dram yıllardır sürer miydi?” diye soruyor, böylece çok ucuz bir hamaset yapıyor ama nedense:

    İsrail’in Gazze’ye yardım gemilerine yönelik bu vahşi saldırıları karşısında, bırakın vicdanlı ve duyarlı bir Müslüman din adamını, hatta insaflı bir papaz ve haham kadar bile tepki koyamayan, hatta “meşru otorite” kabul ettiği İsrail’i dolaylı haklı çıkaran şu Fetullah Hocalarının talihsiz tavrına hiç değinmiyordu. Ardından, AKP hükümetine ve devlet yetkililerine: “Aman ha İsrail’le ters düşmeyin, ABD ile sakın didişmeyin. Haddinizi bilin ve başınıza belayı davet etmeyin” anlamında münafıkça uyarılarda bulunuyordu.

    “Ancak Bağış'ın Müslüman yönetimleri hedef alan bu eleştirisi, Türkiye ve AK Parti iktidarı için de dersler içeriyor. Demek ki, kendi içinde hâlâ ciddi sorunlarla boğuşan ve henüz dünya dengelerinde layık olduğu konumun uzağında bulunan Türkiye'nin, dış politikada daha dikkatli olması ve asla Müslüman yönetimlere güvenerek hareket etmemesi gerekiyor”diyordu.

    Abdülhamit Bilici, bizim yıllardır haykırdığımız, ama bazılarına bir türlü inandıramadığımız: “Necmettin Erbakan İslam’ın ve mazlumların, Recep Erdoğan ise Haçlı Batının ve malûm odakaların adamıydı!” gerçeğini şöyle itiraf ediyordu.

    “İslam dünyasının farklı köşelerinden insanlarla Washington'da katıldığımız bir panelde İhvan hareketine bağlı bir genç olan İbrahim Hudeybi, AKP tecrübesini incelerken Başbakan Erbakan ve Başbakan Erdoğan'ı, dış politika açısından karşılaştırmış ve tercihinin ikincisinden yana olduğunu söylemişti. Panele katılan isimler, iki liderin dünyaya bakışları arasındaki farkı şöyle özetliyordu: Erbakan, ilk gezisini Tahran'a yaparken, Erdoğan Brüksel'i tercih etti. İslam birliği idealini öne çıkaran Erbakan, D-8 adındaki oluşum için çaba harcarken, Erdoğan AB'ye önem verdi. Çünkü Erdoğan, Erbakan'ın soğuk baktığı AB sürecinin, demokrasi için önemini kavramıştı. Erdoğan'ın Batı siyaseti, İslam dünyasını unutmak değildi. İlk kez, Erdoğan döneminde İslam Konferansı Teşkilatı Genel Sekreterliği'ne bir Türk seçilmişti.

    Erbakan, bir dinî lider gibi ortaya çıkarken, Erdoğan siyasî bir liderdi. Erdoğan, manevî bir lider değil, ortalama bir Türk vatandaşıydı. Bir yanda Avrupalı liderlerle futbol oynuyor, şakalaşıyor; diğer yanda Peres'e 'one minute' diyor; Obama ile Putin'le ilişki kurduğu gibi taksici ile esnafla da konuşabiliyordu” diyen yazar pazarlıklı bir BOP eşbaşkanını, yüzyılın kahramanı gibi yutturmaya çalışıyordu.

    Oysa, AKP’nin “Eksen”i, Milli Görüş’e hıyanet ederken kayıyordu ve artık Şeytani Güçlerin davulunu mu çalıyordu?

    Bir zamanlar AKP’yi “ABD ve AB güdümünde olmakla” suçlayıp sataşan sözde muhalifler, şimdi de “Eksen kayması, Batıyı bırakıp Doğuya yanaşması” bahanesiyle hükümete yüklenip saçmalamaktaydı. Çünkü Cumhurbaşkanından Başbakanına, Meclis Başkanından Bakanlarına tüm AKP kadroları “Böyle bir eksen kaymasının asla mümkün ve söz konusu olmadığını, Türkiye’nin Batıdan kesinlikle kopmayacağını açıklayıp durmuşlardı. Hatta AKP’liler bu iddiaları bir küfür ve hakaret gibi algılamış ve hırçınlaşmışlardı. Evet AKP’lilerin “Kesinlikle bir eksen kayması olmayacaktır, Türkiye Batıdan kopmayacaktır” açıklamaları samimi bir gerçeği yansıtmaktaydı. Bazı merkezleri oyalamaya ve avutma taktiği olarak konuşulduğu sanılmamalıydı. Çünkü asla yanlış konuşmayan Kur’an şöyle buyurmaktaydı:

    “Kim kendisine hıyanet ve istikamet yolu apaçık belli olduktan sonra, (Dünyalık makam ve menfaatler karşılığı kutsal davasını satar da) Elçiye muhalefet ederek kopup ayrılırsa, ve Müminlerin yolundan başka (ve batıl) bir yola tabi olursa, Onu (dünyada artık) döndüğü (bu batıl ve bozuk) yolda bırakırız (hidayetini karartırız, ahirette ise)cehenneme sokarız. Ne kötü (ve dayanılmaz, aşağılayıcı ve azaplandırıcı) bir yataktır o.”[10]

     İlim, ibadet ve hizmetleriyle dünyalık şöhret peşine düşen BEL’AM’lar ve günümüzdeki örneklerini iyi tanımak gerekiyordu!

    “(Ey Resulüm) Onlara, kendisine ayetlerimizi (Dini bilgi ve hikmetleri öğrettiğimiz şu) kişinin haberini anlat (ki, bugünkü Bel’am benzeri bilgiçleri tanısın ve sakınsınlar). O bundan (ilim ve ibadet huzurundan ve zulümle cihat şuurundan) sıyrılıp uzaklaşmış, Şeytan (ve tağutlar) onu peşine takmıştı. O da sonunda “Ğaviy” (Tuğyana kapılıp azgınlaşan ve tağuta tapanlardan) olup çıkmıştı. Eğer biz dileseydik (o Bel’am kafalı kişiler Hakta ve hayırda sebat etseydi) onu bununla (ilim ve takvayla) yükseltip (şerefli kılardık). Ama o arza (dünyaya) meyledip (burada sonsuz kalacakmış gibi davrandı.) Nefsü hevasının (arzularına ve gururuna) kapıldı.

    Onun durumu, üstüne varsan (her şeyi aleyhine zannettiği için korkusundan) dilini sarkıtıp soluyan; kendi haline bıraksan da (vicdani kuşkuları ve fıtrat bozuklukları nedeniyle, yine) dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumunu andırır. İşte ayetlerimizi yalanlayıp (Tağuti güçlere yalakalık için Kur’anı yanlış yorumlayan) topluluğun durumu (böyle bir şaşkınlıktır).”[11]

    Ayetlerimizi yalanlayanları (ve zalim güçlerin keyfine göre yorumlayanları) Onları bilmeyecekleri (ve fark edemeyecekleri) bir yönden (ve Rabbani yöntemlerimle) derece derece (helake ve hezimete) yaklaştıracağız. Onlara bir süre tanımam (kimseyi aldatmamalıdır). Hiç şüphesiz benim tuzak düzenim sapasağlamdır.”[12]

    “Artık, Allah’ın sapıttırdığı kimseye hidayet verecek yoktur ve Onları tuğyanları (tağutlara kullukları ve marazlı münafıklıkları) içinde şaşkınca dolaşır biçimde bırakır.”[13]

    Hanefi Avcı, Fetullah Gülen’in dolaylı Reklâmcısı mıydı? 28 Şubatçıları da, Fetullahçıları da, PKK’yı ve Uydurma Ergenekoncuları da Aynı Merkez Kullanmaktaydı!

    Hanefi Avcı’nın “Haliçte Yaşayan Simonlar” kitabının AKP’ye yandaş ve yoldaş medyadaki iştahlı reklâmını, Fetullahçı medyanın ise bu iddialara karşı “vuruyor rolüyle tozunu silkme” yaklaşımını görünce, acaba “danışıklı bir dövüş mü?” diye içime kurt düşmüştü. Kitabı okuyunca bu kanaatim pekişmişti. Bu kitap, Fetullah Gülen’in dış bağlantılarını ve Siyonist odaklara figüranlığını saklamak, onu dünya çapında bir organizasyonu, şahsi bilgelik ve becerisiyle başaran “dahi adam” gibi sunmak; emniyet ve yargı bürokratından işadamına, medya mensubundan üniversite hocasına herkese: “Eh, bu denli güçlü ve etkili bir cemaate sığınmak, maddi ve manevi menfaatimiz icabıdır” kanaatini aşılamak için yazılmış-yazdırılmış olma ihtimali güçlenmişti.

    Bir hareket ve şahsiyeti doğrudan övmenin münasip düşmediği durumlarda; güya onu tenkit ediyor ve gerçeklere dikkat çekip ilgilileri uyarıyor perdesi altında, onların ne kadar güçlü ve organizeli bir yapılanmayı başardıklarını, stratejik kurumlara nasıl sızıp hâkimiyet kurduklarını, elebaşlarının nasıl dâhice plan ve programlar yaptığını yazıp, “Aman bunlardan korkulur, Fetullah’a sığınan kurtulur!” cinsinden bağırmak daha etkili bir reklâm çeşididir. Oysa baştan sona ABD’nin ve Yahudi Lobilerinin organize edip kullandığı bu cemaat hakkında ciddi bir mahkemenin açılıp Fetullah Gülen’in Amerika’dan istenmesiyle, yani bu kocaman balona basit bir iğne dürtülmesiyle bütün havaları bir anda inecek kadar dayanıksız, zavallı, ama Amerika’nın himayesinde şımarmış bir harekettir.

    Açıkça söyleyeyim, ben Hanefi Avcı’nın bu kitabı yazması veya hazırlanan bir kitaba imzasını koyması ve ceza(!) olarak merkeze alınması karşılığı kendisine ileride hangi makam ve imkânların vaat edildiğini merak etmekteyim ve kuşku içindeydim.

    Acaba bu kitapla, Fetullah Gülen’in ve cemaatin beyin ekibinin; ABD’de ki Yahudi Lobileriyle irtibatları ve CIA yetkilileriyle bağlantıları özellikle bilmezden-görmezden gelinip tehlikenin can alıcı noktasının özenle es geçilerek, aslında beşinci sınıf figüran ve sadece vitrin mankeni olan bir kişinin, bütün bu oluşumların başındaki “Bilge Kahraman!” diye gösterilmesi mi hedeflenmişti? Ve zaten sinsi hesabı ve maksadı belli Haber Türk yazarı, ABD ve AB’nin gönüllü ve tabii temsilcisi Soli Özel’in Fetullah Gülen’in dış bağlantılarına değinmediği için Hanefi Avcı’yı takdirle övmesi de bu tezgâhı deşifre etmekteydi. Kitapta, bir zamanlar, cemaatin (daha doğrusu arkasındaki güçlerin) kendi çıkarları hesabına kullandığı, ama artık gözden çıkarıp çöpe atmaya karar kıldığı birtakım kişilere ve ilişkilerine değinilmesi ise, Fetullahçıların ve patronlarının işine gelmekteydi.

    İstihbaratçı Emniyet Müdürü Hanefi Avcı, iddia ettiği gibi çok sağlam ve inandırıcı deliller ve şahitler ortaya koymuşsa niye acaba hiçbir Cumhuriyet savcısı hala soruşturma için harekete geçmemişti? Yoksa bütün savcılar gerçekten cemaatin kontrolüne mi girmişti!? Veya bu kitapta Fetullahçıları “yargısız infaz” görüntülü “dolaylı aklama” gayesi mi güdülmekteydi? Çünkü bu kitapla, hem cemaatin gücü ve etkinliği, teşhir numarasıyla şöhreti pekiştirilmiş, hem de bir nevi meşruiyet verilmişti.

    Oysa Fetullah Gülen’in, mağdur ve mecbur edilmiş rolüyle ve tabi Hicret sevabı ve hikmetiyle ABD’ye gönderilmesine; onun adına cemaatin CIA kontrolünde teşkilatlandırılıp organize edilmesi, ABD’den, ama Hoca üzerinden gelecek talimatlarla daha kolay yönlendirilmesi için, 28 Şubat sürecinin dış ve iç aktörlerince karar verildiğini eski MİT’çi Mahir Kaynak daha yeni fark ve itiraf etmekteydi. “Amerikan tanrısının asla yenilmeyeceğini baş edilmeyeceğini, onun sonsuz gücüne sığınanların felaha ve refaha ereceğini, karşı gelenlerin ise helak edileceğini”vaaz etmekle görevli Mahir Kaynak, Fetullah Gülen’le ilgili gerçeği ağzından şöyle kaçırıvermişti: (Bak: 28 Ağustos 2010- Star)

    “28 Şubat sürecinde Fetullah Gülen’i yurt dışına çıkmaya mecbur eden tavır üzerine “Av Partisi” adlı bir yazı yazdım ve Hocayı yurt dışına çıkmaya zorlayanların gerçekte onu başkalarının kontrolüne vermeyi amaçladığını ve bu kişilerin avcıların hizmetkârı olduğunu yazdım. Yani Hocaya baskı yapanların “irtica ile mücadele ettikleri” iddiası gerçek değildi. Ya bilerek ya da bilinçsizlikle bir güce hizmet ediyorlardı. Cemaatin ülke için yararlı faaliyetlerine, ülkenin geleceği için öngördüklerinin ülkenin aleyhine olmamasına rağmen içine adeta monte edilen ve en küçük bir sorgulamaya bile gerek görmeden ortaya atılan iddialar, hedefi açısından savunulsa bile, metodu açısından eleştirilmesi gerekir. Yani, doğru bir hedefe varmak için de olsa, adaletsizlik savunulamaz.”

    “Yoksa Hanefi Avcı’nın bu kitabıyla, APO’dan sonra devletin uzlaşmak üzere Fetullah’la da görüşme masasına oturmasına zemin mi hazırlanıyor?” sorusu pek çok sırlı kapıyı açacak anahtar gibiydi!

    Hanefi Avcı’nın Fetullah cemaatini; korkunç bir tedhiş (dehşet salma, yıldırma) şebekesi olan, resmi bir terör çetesi gibi çalışan, Mason ve Sabataistlerin güdümünde bulunan İttihat ve Terakki Cemiyetine benzetip:

    “Güncel İttihat ve Terakki

    Türk sağ aydını Osmanlı’nın yıkılışını İttihat ve Terakki ile Jön Türk Hareketinin, zaten kendisi bir hiyerarşik örgüt olan devlet kurumları ve ordu içinde örgüt kurması, bu suretle ordunun ve devletin sistemini bozmasına bağlarlar. Bugün için cemaatin yaptığının bundan farkı yoktur; polis, ordu, MİT, jandarma, yargı ve diğer kurumların içerisinde ayrı bir hiyerarşik örgütlenme kurarak ve bu teşkilatların personeli arasında ayrım, güvensizlik ve düşmanlık yaratarak kurumları içerden ve tamir olunmaz biçimde yaralıyorlar” demesi (sh: 569) ve ardından: “Bu meseleyle ilgili olarak en fazla üzüldüğüm konu çok temiz, düzgün, çalışkan ve saygılı insanların (cemaat gayretiyle birden bire değişip) üstlerine iftira atan, bilerek vicdansızlık yapan, vefasız insanlara dönüştürülmesidir. Aslında herkes biliyor ama kimse dillendirmiyor. Ben bu kitapla birlikte açıkça ifade ediyorum ki tüm bu işleri cemaat yapıyor, bunu herkes bilsin. Son zamanda gündemi meşgul eden tüm iddiaları yayan cemaattir, onlardan bilgi alan da, onlar adına konuşan da cemaatin adamlarıdır. Tarafsız basın mensubu, devletin polisi, savcısı numarasını artık kimse yutmasın, bu işler emniyet ya da hukuk adına yapılmıyor, cemaatin planı ve programı doğrultusunda cemaatin talimatı ile gerçekleştiriliyor. Bu işe karşı koyması gerekenler, sızdırılan bilgileri kullananlar da bilsinler ki bu yöntemle cemaate hizmet ediyorlar. Bazı internet siteleri, basın ve medya hizmeti değil, cemaatin propagandasını yapıyorlar. Cemaatin plan ve programına uymayıp görevini yapan hâkim, savcı ve diğer görevlilere yönelik saldırılar cemaatin talimatı ve planı gereği yürütülüyor. Büyük illerin Emniyet Müdürleri ve Valileri bilsinler ki, emirlerindeki polislerin bir kısmı kendilerinin değil, cemaat imamını amir olarak kabul ediyor, hatta etrafları cemaat mensubu müdür ve amirlerce sarılmış durumdadır. Gerçeği göremiyorlar, bu durumun farkındalar ve kısmen biliyorlar ama bilmiyor gibi davranıyorlar. Bazı operasyonları kendileri değil, cemaat yanlısı polislerle cemaat yanlısı savcılar cemaat imamlarının talimatı ile yürütüyorlar, bunu artık biliyoruz.” (sh: 571)

    “Ben ve benim gibi olan pek çok kişi, eskiden yetişen nesiller ve yapılan faaliyetlere bakarak ülkenin, hatta bölgenin, Müslüman ülkelerin geleceği için çok önemli bir hareket başlattığınıza inanıyordu. Fakat bugün aynı kişiler eğer bu polislik anlayışına, gizli dinleme, iftira, delil uydurma faaliyetlerine devam ederseniz ülkenin felaketi olacağınıza samimi olarak inanıyorlar” (sh:574) tespitleri de hem doğruydu; hem de iddialarına inandırıcılık havası katmayı amaçlarken, asıl cemaate duyulan hayranlığı ve onlarla başa çıkılmazlığı aşılıyordu.

    Hanefi Avcı gerçek niyetini ve mahiyetini şu sözleriyle açığa vuruyordu.

    “Ben cemaatin kendi mecrasında faaliyet yürütmesine karşı değilim. Hatta bir yandan akla ve bilime, diğer yandan da inanç ve manevi değerlere bağlı yeni bir nesil yetiştirmek adına yurt içi ve yurt dışında yapılan eğitim faaliyetlerini çok değerli buluyorum. Bugünkü toplumsal yapımız içersinde yalnızlaşan insanlar arasında yapılmaya çalışılan yardımlaşma, dayanışma faaliyetlerinin çok önemli olduğunu düşünüyor ve kültürel faaliyetler, kültürler ve dinler arası diyalog için yaptıklarınızı destekliyorum. Hatta bu faaliyetlerinizin artarak devamının çok önemli olduğuna inanıyorum.” (sh:574)

    Şimdi özellikli ve etkili bir Emniyet Müdüründen:

    “Bütün kurumlar ve kişiler kof mu? Bu kitabın birinci bölümünde devlet kurumlarının kof olduğunu, basit sorunları bile çözme yeteneğine sahip olmadığını anlatmaya çalıştım. Bu bölümde ise cemaatin birkaç adamının çalışması sonucu her şeyin yerle bir olduğunu, koca devletin içten içe eridiğini, adalet ve güvenlik kurumlarının adaletsiz ve güvensiz hale dönüştüğünü, bu durumun farkında olan devlet görevlilerinin buna karşı durmadığını anlattım. Bir grup koca bir devleti teslim aldı. Devlet içten çatırdıyor, birileri yönetimi ele aldı ve kimse devlet gücünü kullanan bu kişilere dur diyemiyor. Birkaç cemaat imamı devlet yetkilerini gasp etti.” (sh:578) itirafını duyan bürokratlar bu cemaate teslim olmaz da ne yapardı?

    28 Şubat hıyaneti ve figüran aktörleri sırıtıyordu!

    Malum ve me’lun 28 Şubat dolaylı darbesinin; Havuz Sistemiyle IMF’yi dışlayan ve D-8’lerle Yeni Bir Dünyanın temellerini atan Erbakan’ı devirmek üzere; dışarıdan Rockefeller ve Alan Makovski gibi Amerikalı Yahudi liderlerin, içeride ise, marazlı ve mason medya kalemşörlerinden bazı Çevik Paşalara, Fetullah Hoca’dan, ulusalcı Ergenekonculara bir sürü işbirlikçinin ortak gayretiyle yapıldığı artık herkesçe bilinmektedir. Yani Ergenekoncuları da, PKK’yı da, Fetullahçıları da 28 Şubat Paşalarını da aynı dış güçler yönetmektedir. AKP ise 28 Şubat müdahalesinin gayrimeşru bebeğidir.

    Ancak şu ters talihe ve teresliğe bakın ki, Siyonist merkezlerin AT DEĞİŞTİRME operasyonu çerçevesinde, "uyduruk Ergenekoncular PKK ile görüşmüşler" diye zindanlara atılıyor, ama AKP Erbakan’la ters düştüğü ve aynı PKK’yla görüştüğü için iktidara taşınıyordu. Yani AKP Ergenekon’un başka bir versiyonu gibi davranıyordu ve yarın şartlar öyle gerektirirse Ergenekoncularla AKP’nin yer değiştirebileceği konuşuluyordu… Bu cılkı çıkmış ve çivisi kaymış bozuk düzende, bir kişiyi öldüren KATİL, iki kişiyi öldüren CANİ, beş kişiyi öldüren veya azmettirip öldürten MAFYA BABASI oluyordu. Ama binlerce asker ve sivil masum insanımızın canına kıymış, ülkemizi on milyarlarca Dolar zarara uğratmış birisi ise, MUHATAP oluyordu! MİT başkanları, komutanlar, yüksek bürokratlar ve devlet kurumlarıyla pazarlık için masaya oturuyordu. Ülkeyi parçalamak ve Özerk Kürdistan’ı kurmak için dış güçler adına talimatlar buyruluyordu. Şu düşürüldüğümüz hale bakın; Başbakan olan bir adam APO’yla görüşüldüğünü önce inkâr ediyor, sonra “Hükümet değil devlet görüşür” diye milletle dalga geçiyordu! Cumhurbaşkanı da kalkıp: “devlet değil, kurumlar görüşür” cinsinden felsefe yapıp bilgiçlik taslıyordu!

    Evet, şimdi daha net anlaşılıyor ki; Kandil dağından daha kolay şekilde PKK’yı İmralı adasından yönetmesi ve güvenliğinin de garanti edilmesi için,Abdullah Öcalan ABD tarafından Türkiye’ye teslim ediliyordu! Tekrar hatırlatalım, şimdi de Fetullah Gülen’in muhatap alınıp masaya oturulması için hazırlık yapılıyor ve sonunda işte 15 Temmuz ihanet kalkışması yaşanıyordu!

    Herhalde bu yüzden olsa gerek, bütün Fetullahçılar ve Türkiye’yi parçalamak için fırsat kollayan gâvurcuklar ağız birliği içinde, İspanya’da ki ETA örneğini, İngiltere-İrlanda arasındaki İRA deneyimini kutsal metinmiş gibi, televizyonlarda ve köşe yazılarında halkın beynini bulandırmak için, teyp gibi tekrarlayıp duruyordu.

    Evet;

    “Sahipsiz vatanın, batması haktır

    Hep neme lazımcı, zavallı halktır

    Hıyanet kılıfı, demokrasidir

    Gâvur yalanına, kanan ahmaktır”

    BOP Eşbaşkanlığı, Amerikan planlarına hizmetkârlık mıydı? soruları niye hâlâ yanıtsızdı?

    Türkiye’miz dahil 22 İslam ülkesinin parçalanmasının, tüm yeraltı ve yerüstü kaynaklarımızın yok pahasına Batıya pazarlanmasının amaçlandığını, ABD yöneticilerinin resmen açıkladığı BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) aslında Büyük İsrail planının bir parçasıydı. İşte bu BOP’a eş başkanlık yapmak (eğer doğruysa) büyük bir hıyanete ortaklık ve açıkça Amerikan planlarına hizmetkârlık sayılmaz mıydı? Bu konumdaki bir insana nasıl güven duyulacaktı? Hele başbakan olması bir ülke için en büyük sakınca oluşturmaz mıydı? Şimdi bu gerçeklikleri yazanları ve konuşanları susturmaya çalışmak ve soruları karanlıkta bırakmak, adım adım açılımlarla ülkenin yıkılışına ve devletin yok oluşuna göz yummak anlamını taşımaz mıydı? Yoksa başbakan yapılmak hatırına BOP eşbaşkanlığına, yani 22 İslam ülkesini parçalama planına kâhyalığına gizli bir diyet ödeme mahkûmiyeti yüzünden mi, mecbur kalınmıştı? Sümela Manastırını açtığı, Heybeliada Ruhban Okulunun eğitime tekrar hazırlandığı halde Ayasofya’yı ağzına bile almamasının altında bu mahkumiyet mi yatmaktaydı?

    Sahi, soralım; Siyonist Yahudi örgütü ADL tarafından Sn. Erdoğan’a verilen“Üstün Cesaret Ödülü”, acaba BOP eşbaşkanlığı gibi, resmen dış güçlerin ve yabancı ülkelerin projelerine hizmet karşılığı mı, boynuna takılmıştı?

    Erdoğan BOP görevine, 28 Ocak 2004 ilk ABD gezisinde mi atanmıştı?

    Recep T. Erdoğan başbakan olduktan sonra ABD'ye ilk resmi gezisini 25-30 Ocak 2004 tarihlerinde yapmıştı. Başkan Bush'la 28 Ocak günü buluşmuşlardı. Oval Ofis'te yapılan 2,5 saatlik görüşme '2+2 olarak planlanmıştı. Bush, Powell'le; Erdoğan da Gül’le olacaktı. Görüşme sürerken içeriye Rumsfeld ve Rice da alınmıştı. Denge bozulmuştu ama görüşmeye devam edilmişti. Sınırlı katılımlı görüşmede "stratejik vizyon" yani BOP konusu ele alınmıştı. İleride çok tartışılacak olan 'BOP' -yani, Büyük Ortadoğu Projesi- Eşbaşkanlığı görevi Erdoğan'a işte burada aktarılmıştı." iddiaları niye yanıtlanmamış ve toplum vicdanı rahatlatılmamıştı?

    Recep T. Erdoğan’ın 32 ayrı yerde itiraf ettiği Büyük Ortadoğu Projesi eşbaşkanlığının hukuki anlamda "Bu Türk devletinin statüsünü değiştirme projesidir", "Başka bir güç kudret eğer Başbakan'a bu görevi verdiyse o başbakan artık milli değil, gayrı millidir” iddiaları oldukça anlamlıydı ve ciddiye alınmalıydı. Tayyip Erdoğan, kendisine “BOP eşbaşkanı” dediği için Doğu Perinçek’e tazminat davası açmıştı. Erdoğan’ın avukatı, dava dilekçesinde “BOP eşbaşkanlığının vatan hainliği olduğunu” saptamıştı. Erdoğan’ın tazminat talebini reddeden mahkeme, dava konusu açıklamanın yapıldığı yayında “kamu yararı” olduğunu vurgulamıştı.

    Recep Tayyip Bey’in, Apo’yla gizli af anlaşması mıydı?

    AKP ile PKK arasında aylardır süren referandum pazarlığı anlaşmayla sonuçlanmıştı. PKK lideri Murat Karayılan, "devletle anlaştıklarını" açıklamıştı. Cumhurbaşkanı Gül, Bakü'ye giderken, "terörü bitirmek için devlet her yöntemi dener" diyerek pazarlık yapıldığını dolaylı da olsa onaylamıştı. Referandumda "evet" çıkma olasılığının gün geçtikçe azalması, AKP ile PKK arasındaki pazarlığın daha da kızışmasına yol açmıştı. Öcalan'dan sonra, BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş da, pazarlık şartlarını sıralamıştı. Demirtaş, hükümetin taleplerini karşılamaya başlaması halinde müzakere sürecini başlatacaklarını ve AKP Anayasasını destekleyeceklerini açıklamıştı. Bütün bu gelişmeler, hükümet'in referandumda "evet" çıkması durumunda uygulayacağı Apo'ya af için bir anlaşma niteliği taşımaktaydı. Böylece AKP'nin PKK ile yaptığı referandumda "evet" ittifakı bütün çıplaklığıyla açığa çıkmıştı. Aylar süren görüşmelerin sonunda referandumda zora giren AKP, "evet" deme karşılığında PKK'nın taleplerini karşılama kararı almıştı. Bülent Arınç’ın başlattığı, Hüseyin Çelik ve Mehmet Ali Şahin'in devam ettirdiği Mustafa Balbay ve Tuncay Özkan hakkında "feryatlara kulak verelim" açıklamaları, AKP'nin gizli bir planının ilk çıkışlarıydı. Arınç, bir süre önce görüştüğü Abdullah Gül'ün yönlendirmesiyle bu açıklamaları yapmıştı. Bazı kaynaklara göre af için yasa hazırlığına başlanmıştı. Referandumdan "Evet" çıkacağı varsayımına dayalı plana göre, bir kısım Ergenekon tutuklusu, Apo affına kılıf yapılacaktı.”

    Tam 32 yerde “Bize BOP Eşbaşkanlığı görevi verildi” diyen Recep T. Erdoğan bunları niçin inkâra kalkışmıştı?

    1- Kanal D / Teke Tek Programı: (16 Şubat 2004)

    "Şu anda Amerika'nın da 'Büyük Ortadoğu Projesi' var ya 'Genişletilmiş Ortadoğu', yani bu proje içerisinde Diyarbakır bir yıldız olabilir. Bunu başarmamız lazım."

    2- Çırağan Sarayı / ABD-TESEV-Alman Marshall Fonu Toplantısı: (25 Haziran 2004)

    "Üstlendiğimiz misyon gereği Ortadoğu ve Avrasya ülkelerine yöneleceği... Eşbaşkanı olduğumuz Genişletilmiş Ortadoğu Projesi için...”

    3- Yeni Şafak / İstanbul NATO Zirvesi Öncesi Konuşması: (25 Haziran 2004)

    "Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinin buraya katılması... Eşbaşkanlar Olarak Türkiye, İtalya, Yemen üzerimize düşen görevleri yerine getirmeye çalışacağız."

    4- İran’da Basın Açıklaması: (28 Temmuz 2004)

    "Demokratik ortak olarak Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi içinde, bu projenin eşbaşkanları arasındayım."

    5- Davos / Klaus Schwab’la Söyleşi Esnası: (28 Ocak 2005)

    "Türkiye işlevini Büyük Ortadoğu Projesi içinde, bu bölgede etkin bir şekilde yerine getirecektir. Her görüşmede, attığımız her adımda bunun uygulamasını yapıyoruz."

    6- Zaman / ABD Yolculuğundaki Röportajı: (7 Haziran 2005)

    "Biliyorsunuz GOP, bir alt biriminin eşbaşkanlığını üstlendiğimiz bu proje. Olay sadece Ortadoğu'yu kapsamıyor... Bu konuda yapacağımız çalışmalara komşu ülkelerden başladık. Suriye, Lübnan, Fas, Tunus gibi ülkelere geziler düzenliyoruz. Yakında Cezayir'e gideceğiz, Ürdün'e gideceğiz."

    7- ABD / Wıllard Otel, Basın Toplantısı: (8 Haziran 2005)

    “Sea Island sürecinde Türkiye, İtalya ve Yemen Geniş Büyük Ortadoğu Projesi’nde bir görev üstlendik ve eşbakanlık bu üç ülkeye verildi”

    8- ABD / Amerikan Dış Politika Derneği (FPA) Toplantısı: (10 Haziran 2005)

    "Biz Türkiye olarak, bildiğiniz gibi, Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika İnisiyatifi çalışmalarında rol aldık. Eşbaşkan olarak bu süreci işletmeye devam ediyoruz."

    9- Esenboğa Havalimanı / ABD Dönüşü Sırası : (12 Haziran 2005)

    "Biz Büyük Ortadoğu Projesi'ne bu seyahatte başlamadık. Biliyorsunuz adı değişti,Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika İnisiyatifi olarak belirlendi. Bunun içerisinde Türkiye, İtalya ve Yemen, eşbaşkan olarak çalışmaya başladık."

    10- Esenboğa Havalimanı / Lübnan’a Hareketinden Önceki Konuşması: (15 Haziran 2005)

    "Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika İnisiyatifi çerçevesi içerisinde Türkiyeeşbaşkanlık olarak paylaştığı bir görevi yürütecek."

    11- ABD / Dünya İş Konseyi (World Affaırs Councıl) Toplantısı: (7 Temmuz 2005)

    “Türkiye’nin Amerika Birleşik Devletleri’yle yapabileceği çok şey var.Türkiye’nin Sea Island Süreci’nde, Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika İnisiyatifi’nde Eşbaşkan olarak yer almış olması bundan kaynaklanmaktadır.”

    12- ABD / Dış İlişkiler Konseyi (CFR) Toplantısı: (13 Eylül 2005)

    "Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Girişimi içinde önemli bir rol oynuyoruz. Amerika'nın Ortadoğu'da oynayacağı önemli bir rol var. Onun bir parçasıyız ve şu anda onun dahilinde çalışıyoruz."

    13- Ankara / AKP MYK Toplantısından Sonra Basına Açıklaması: (16 Kasım 2005)

    "Dışişleri Bakanı Gül, Bahreyn'de ABD Dışişleri Bakanı Condellize Rice ile Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi ile ilgili görüşecek. Söz konusu projedeeşbaşkanlık görevi yapıyoruz ve yapmaya devam edeceğiz."

    14- Denizli Polisevi / İşadamlarıyla Toplantısı: (19 Kasım 2005)

    "Eğer bugün Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi'nde Türkiye eşbaşkan olarak görev yapıyorsa… Şu anda bu görevi yapmaya çalışıyoruz."

    15- TBMM / AKP Grubu Konuşması: (29 Kasım 2005)

    "...Onun için biz şu anda Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi içerisinde eşbaşkanlık görevini üstlenmişiz."

    16- ATV / Siyaset Meydanı: (28 Aralık 2005)

    "Biliyorsunuz, Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi içinde eşbaşkanız,bunun gereği olarak da inisiyatif alma gayreti içindeyiz."

    17- TBMM / AKP Grubu Konuşması: (21 Şubat 2006)

    "...Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika İnisiyatifi'ndeki rolümüz,eşbaşkanlık görevimiz bize özellikle Ortadoğu'da önemli görevler yüklemektedir. Bugüne kadar başlattığımız bütün dış politika hamleleri, bu parametre üzerine kurulmuştur. Az önce birkaçını hatırlattığım bu girişimler, aynı dış politikanın, aynı vizyonun tutarlı ve tamamlayıcı parçalarıdır."

    18- İstanbul Üsküdar / AKP İlçe Kongresi Konuşması: (26 Şubat 2006)

    "Biz Ortadoğu'da GODKA denilen Geniş Ortadoğu Ve Kuzey Afrika Projesi'nin içinde eşbaşkanız. Biz orada görev ifa ediyoruz. Böyle bir görev Türkiye'ye seçilerek verilmiştir."

    19- İstanbul Tuzla / AKP İlçe Kongresi Konuşması: (4 Mart 2006)

    "Büyük Ortadoğu Projesi’nin eşbaşkanlarından biriyiz."

    20- İstanbul Bayrampaşa /AKP İlçe Kongresi Konuşması: (4 Mart 2006)

    "BOP'un eşbaşkanlarından biriyiz. Bu görevi yapıyoruz."

    21- Sait Halim Paşa Yalısı / UBS Bank’ın Yemek Sofrası: (28 Nisan 2006)

    "Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi'ne bundan dolayı girdik."

    22- Avusturya Seyahati: (11 Mayıs 2006)

    "Büyük Ortadoğu Projesi'ne, Genişletilmiş Ortadoğu Projesi'ne niye katıldınız, niye bunların içinde yer aldınız diye eleştiriler geliyor. Biz de 'olacağız' diyoruz."

    23- Zaman / G-8 Zirvesi’ne Giderken Röportajı: (13 Mayıs 2006)

    "Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika projesi eşbaşkanı olarak Türkiye'ye büyük görev düşüyor."

    24- Yeni Şafak / G-8 Zirvesi’ne Giderken Röportajı: (13 Mayıs 2006)

    "Bölgemizdeki gelişmeler karşısında Türkiye olarak üzerimize büyük görev düşüyor. Bunun için de ABD'ye bir ziyaret planlıyorum... Türkiye, Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi eşbaşkanı olduğu için bunu ABD'yle konuşmamız gerekiyor."

    25- Esenboğa Havalimanı / Mısır’a Giderken Anlatmıştı: (20 Mayıs 2006)                                    

    "Ziyaretim sırasında Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi çerçevesinde yapmayı planladıklarımızı da anlatma fırsatını bulacağız."

    26- TBMM / AKP Grubu Konuşması: (30 Mayıs 2006)

    "Türkiye, Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi içerisinde ortak üyeliğe kabul edilmiştir. Bizler bunun için burada bir ortak üyeliği ve ardından da eşbaşkanlık görevini İtalya ve Yemen ile birlikte kabul ettik."

    27- Artvin Çıkışı: (15 Temmuz 2006)

    "Biz Türkiye olarak GOKAP içerisinde yer aldıysak, bunun için bizlere davet yapıldı, bunlar olacak diye biz eşbaşkan olarak kabul ettik."

    28- CNN / Larry Kıng Show: (27 Temmuz 2006)

    "Daha önce Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Girişimi içerisinde zaten yer almıştık. Burada eşbaşkanlık görevi üstlenmiştik."

    29- CNN Türk / “Editör” Programı: (6 Kasım 2006)

    "BOP içerisinde davet edilen ülkeler kimlerdir? Türkiye var, Yemen vardı, üç tane eşbaşkan var."

    30- Beyrut Dönüşü Açıklaması: (4 Ocak 2007)

    "Biz Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi'ni bunun için kabul ettik... Türkiye, İtalya ve Yemen'le eşbaşkanlık görevi üstlendik."

    31- Alman “Süddeutsche Zeıtung” Gazetesi / Makalesi: (7 Şubat 2008)

    "Bu sebeple TÜRKİYE, G-8 ülkelerinin de desteklediği Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi içinde inisiyatif almaktadır."

    32- TBMM Grup Toplantısı: (13 Ocak 2009)

    "Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Büyük Ortadoğu Projesi'nin eşbaşkanı'dır... Bu görevinden vazgeçsin diyorlar. Bunu anlatmak istiyorum. Büyük Ortadoğu Projesi'nin amaçları bellidir."

    İşte yıllardır, bunca ısrarlı sorulara rağmen hâlâ yanıtlanmayan bütün bu sözleri, Sn. Recep T. Erdoğan kullandıysa, bu durum Amerika’ya hizmetkârlığın ve Büyük İsrail Planına kâhyalığın çok açık bir itiraf ve ispatı sayılmazmıydı? Bu konuda bizleri rahatlandıracak, kendisini de töhmetten kurtaracak açıklamalar neden yapılmazdı?

    Abdullah Gül’ün Powell ile imzaladığı hizmet sözleşmesi mide bulandırıyordu!

    Abdullah Gül, 2 Nisan 2003 tarihinde dönemin ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell ile Ankara'da imzaladığı hizmet sözleşmesini 24 Mayıs 2003 tarihli Vatan gazetesinde Sedat Sertoğlu'na verdiği röportajda açıklamıştı. ABD, bu yazılı sözleşmeyi Gül’le yaptı, ancak bir yıl sonra da Tayyip Erdoğan'ı BOP Eşbaşkanlığına atayarak bir bakıma anlaşmayı sağlama aldı. Aradan geçen 7 yıl içinde bu içerik, olgularla bir bir doğrulandı.

    Madde 1- Türk askeri Irak'ın kuzeyinden çekilecek, sınır harekâtlarına son verilecek ve PKK'ya askeri harekât için ABD'den izin alınacaktır.

    İcraat: Türk askeri 2003’den sonra bölgeden çekiliyor, sınır ötesi harekâtlara son veriliyordu. Ardından ise ABD’den izin alınıyordu.

    Madde 2- Türk Silahlı Kuvvetleri, PKK/KADEK'e karşı ABD askeri makamlarına bilgi vermeden ve izin almadan harekât yapacak olursa ABD hükümeti, “Kürt halkına karşı şiddet kullanıldığı ve soykırım uygulandığı” çerçevesi içinde uyarıda bulunma hakkını kullanabilecektir. Bu durumda ABD, gerekli gördüğü ambargo ve silahlı müdahale gibi siyasal ve askerî yaptırımları saklı tutacaktır.

    İcraat: ABD ile istihbarat alışverişi yapılıyordu. TSK komutanları şiddet ve soykırım suçlamasıyla hapislere atılıyordu.

    Madde 3- Türkiye, ABD'nin İran'a ve diğer Ortadoğu ülkelerine karşı uygulayacağı sınırlı askerî harekâtlara, ABD'nin talep etmesi halinde şartsız olarak üs ve taşıma kolaylıkları sağlayacak, askeri birlik verecektir.

    İcraat: Abdullah Gül İran’a karşı ABD ile birlikte hareket ettiklerini defalarca belirtmiş bulunuyordu.

    Madde 4- Türk Ordu'sunun asker sayısı ve silah kuvveti, ABD'nin uygun bulduğu sayı ve kabiliyete indirilecektir.

    İcraat: Bu konu AKP iktidarı tarafından sürekli gündeme getiriliyordu.“Özel ordu, paralı askerlik” TBMM’ye tasarı olarak sunulmaya hazırlanıyordu.

    Madde 5- Irak'ın kuzeyinde kurulmuş olan "Kürdistan", resmen ilan edildikten sonra, Türkiye tarafından da resmen tanınacaktır. Türk devletinin bu oluşumu "savaş nedeni" sayan. Millî Güvenlik Siyaset Belgesi ve bu yöndeki politika ve kararları kaldırılacaktır,

    İcraat: AKP, Barzani devletini önce fiilen sonra resmen tanımış gibi davranıyor. Son olarak Ahmet Davutoğlu, resmi yazıda “Kürdistan” ifadesi kullanıyordu.

    Madde 6- PKK/KADEK elemanlarına geniş kapsamlı af çıkarılacaktır.

    İcraat: Habur’da özel çadır mahkemeleri kuruldu. Af girişimi gündemde, PKK Meclis’e sokuldu ve yasallaştırma süreci devam ediyordu.

    Madde 7: Güneydoğu belediyelerine özerklik verilecek ve federasyona geçilecektir.

    İcraat: Güneydoğu belediyeleri fiilen özerkleştirildi. Federasyon planı uygulanıyor, AKP’nin anayasa girişimi buna hazırlık amacı güdüyordu.

    Madde 8: Kıbrıs'ta Denktaş devre dışı bırakılacak, Annan Planı küçük değişikliklerle uygulanacak ve Ege'de Yunanistan'ın taleplerine esnek tavır alınacaktır.

    İcraat: Denktaş KKTC Cumhurbaşkanlığından uzaklaştırılıyordu. Annan Planına destek çıkılıyor ve KKTC “devlet mevlet” sıfatlarıyla yok sayılıyordu. Tayip Erdoğan, “Ege’deki sorunları çözelim” diyerek Yunanistan başbakanına mektup yazıyordu.

    Madde 9: Ermenistan'a yönelik, kısıtlamalar kaldırılacak, Türkiye'nin Ermenistan ile ilişkileri normalleştirilecektir.

    İcraat: Ermenistan ile sınır kapısının açılması ve ortak tarih komisyonu gibi maddeler içeren protokoller imzalanması bunun altyapısını oluşturuyordu…”

    Beş yıl önce Hz. Peygamber Efendimize ve İslamiyet’e hakaret eden karikatürlerin sahibi küstah Yahudiye Almanya hem de başbakanı eliyle resmen ödül veriyor… Amerika’da 11 Eylül bahanesiyle ve İslam’ı şeytan gösteren kiliselerin öncülüğünde Kur’an-ı Kerim’ler yakılıyor… Müslümanların kutsalları ve onurları ayaklar altına alınıp horlanıyor ve belki de yeni işgal ve saldırılara gerekçe hazırlansın diye mü’minler kışkırtılıyordu… Ve bazıları hâlâ bu Haçlı Avrupa’nın ve hınçlı Amerika’nın şeytani projesinde eşbaşkanlık ve kâhyalık yapıyorsa… Ve şuurlu ve sorumlu davranmaları gereken mü’minler hâlâ gaflet döşeğinde meskenet içinde yatıyorsa, geleceğimiz ve güvenliğimizle ilgili kuşku duymamız ve tedirgin olmamız, niye hayretle karşılanıyordu?

    FETO’cularla ilgili olarak: “Biz bunlara yıllarca her türlü desteği sağladık, yapılan uyarılara kulak tıkadık ama sonunda kandırıldığımızı ve kullanıldığımızı anladık!” şeklinde itirafta bulunan Sn. Erdoğan’ın bunun gibi;“BOP Eşbaşkanlığının da dış güçlerin, ülkemizi ve bölgemizi parçalamaya yönelik bir projesi olduğunun sonunda farkına vardık ve ayrıldık!” şeklindeki bir itirafla toplum vicdanını rahatlatması gerekmiyor muydu? Yoksa her bir gaflet ve cehaletimiz için yeni bir 15 Temmuz faciası yaşamamız mı icap ediyordu?

     

     


    [1] Nisa Suresi: Ayet:60 ve 61

    [2] Nisa Suresi: Ayet:51 ve 52

    [3] Nisa Suresi: Ayet: 76

    [4] Bakara Suresi: Ayet: 256 ve 257

    [5] Zümer Suresi: Ayet:14

    [6] Zümer Suresi: Ayet:17

    [7] Nahl Suresi: Ayet:36

    [8] Maide Suresi: Ayet: 59-60

    [9] Maide Suresi: Ayet:61

    [10] Nisa Suresi: Ayet:115

    [11] Araf Suresi: Ayet: 175 ve 176

    [12] Araf Suresi: Ayet: 182-183)

    [13] Araf Suresi: Ayet:186































    Bu Haber 495 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS