• AKDENİZ’DEKİ HAÇLI KUŞATMASI VE “MELHEME-İ KÜBRA” KAPIŞMASI

    AKDENİZ’DEKİ HAÇLI KUŞATMASI VE “MELHEME-İ KÜBRA” KAPIŞMASI

    10 Temmuz 2019

     
    | Devamı


    AKDENİZ’DEKİ HAÇLI KUŞATMASI

    VE

    “MELHEME-İ KÜBRA” KAPIŞMASI

            

    Türkiye, ABD ve Rusya’nın ortak kuşatma kıskacında mıydı?

    ABD başkanı, daha doğrusu Siyonist Yahudi Lobilerinin kâhyası Trump; bazı parçalarının ortak üretimini yaptığımız ve paralarını (1,5 milyar Dolar) peşin yatırdığımız F-35 savaş uçaklarını Türkiye’ye vermeyeceklerini bildirmişti. Bu bize yönelik resmen savaş ilanının diplomatik diliydi. Bu arada Rusya lideri Putin de “Dünyada artık popülist politikaların öne çıkması gerektiğini” belirterek, “Halkına dokunan, yani toplumun duygularına tercüman olan lider!” diyerek Trump’a övgüler dizmişti. Ve işte tam da bu süreçte Suriye’de Rusya’nın himayesindeki rejim güçleri İdlib’de bizim askerlerimize saldırıp bir Mehmetçiğimizi şehit etmişlerdi. Hatta Rusya ataşesi Genelkurmay’a çağrılıp dikkatleri çekilmişti. Zaten Akdeniz’de ve Kıbrıs çevresinde petrol ve doğalgaz aramak ve İsrail’i korumak gibi bahanelerle yüzlerce savaş gemisi konuşlanmış vaziyetteydi. İşte bütün bunlar Türkiye’nin fiilen kuşatılıp kıskaca alındığının açık göstergesiydi. Bu tehlikeli ve endişe verici haksızlık ve hazırlıklara karşı en gerçekçi ve cesaretli tavır ise Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’dan gelmişti. Sn. Akar: “Türkiye’ye verilmesi gereken F-35’lerin ertelenmesinin NATO’nun da caydırıcılığını ve savunma saygınlığını zayıflatacağını” söyleyerek, dolaylı biçimde, “NATO’nun bize dost ve müttefik gözüyle bakmadığını ve Türkiye’nin mecburen yeni tedbirler almak durumunda kalacağını” dile getirmişti.

    Daha önce de; Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, “Suriye'de rejim unsurlarının İdlib'in güneyine yönelik saldırılarına son verilerek, Astana Süreci kapsamında -belirlenen İdlib sınırına derhal geri çekilmesinin sağlanması için- Rusya Federasyonu'ndan etkin ve kararlı tedbirler almasını beklediklerini” bildirmişti.

    Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, sınır birliklerinde yaptığı inceleme ve denetlemeler kapsamında gittiği Hatay Serinyol’da önemli bir toplantıya başkanlık etmişti. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Güler, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Ümit Dündar, 2. Ordu Komutan Vekili Korgeneral Sinan Yayla, sınır birliklerinin komutanları ve ilgili kurumlardan yetkililerin de bulunduğu toplantıda, İdlib’deki son gelişmeler gözden geçirilmişti. Toplantının ardından konuşan Bakan Akar, Suriye'deki rejim unsurlarının İdlib’in güneyine yönelik artan saldırı ve tacizlerinin 6 Mayıs’tan itibaren kara harekâtına dönüştüğünün görüldüğünü belirterek:

    "Rejim, Astana Mutabakatı’na aykırı bir şekilde İdlib’in güneyinde kontrol alanını genişletmeye çalışıyor. Bu durum bölgede sivil can kayıplarına ve bölge halkının yaşam alanlarını terk etmesine neden oluyor. Böylece insani sorunlar her geçen gün büyüyor ve giderek bir felakete dönüşme eğilimi gösteriyor. Ayrıca bu saldırılar gözlem noktalarımızın güvenliği için de risk oluşturuyor. Silahlı Kuvvetlerimizin devriye ve intikallerinin aksamasına yol açıyor. Bu ise Astana ve ikili mutabakatlar çerçevesinde sorumluluklarını yerine getirmek için her türlü gayreti gösteren Türkiye’nin, bizlerin faaliyetlerinin aksamasına sebep oluyor." şeklinde dolaylı biçimde Rusya’nın da sorumluluklarını belirtmişti.

    Bu arada, 13 Yahudi ailesinin güdümündeki ve Amerika Merkez Bankası hükmündeki FED’in, dünyadaki tüm merkez bankalarını ve büyük kredi kurumlarını testten (doğrusu teftişten) geçirmesi, yeryüzündeki ekonomik ve politik dengelerin Siyonist sermayenin kontrolünde olduğunun ispatı gibiydi. Özellikle FED’in faiz indirimine gitmemesi ve Türkiye’yi hedef göstermesi durumunda Doların bir anda 7-8 Liraya fırlayacağı öngörülmekteydi.

    Böylesine kritik ve tedirgin edici bir süreçte AKP iktidarının ve Sn. Erdoğan’ın, rüzgârın istikametine göre yön değiştiren, ciddi bir vizyon ve milli bir misyon içermeyen günübirlik siyasetleri ise ülkemiz için en büyük talihsizlikti. Örneğin; yıllarca HDP’ye: “İmralı’yla alakanızı kesin!” diye yüklenen ve Milletin yarısına “zillet ve illet = aşağılık ve hastalık” diye hakaretler eden Erdoğan-Bahçeli ve yandaşları, İstanbul’un haksız yere yenilenen 23 Haziran (2019) seçimleri öncesinde HDP’ye: “Abdullah Öcalan’ı dinlemelisiniz!” noktasına, yani sürekli tezat ve tutarsızlık politikasına kayıvermişlerdi. Yetmez; Erdoğan döneminde, Cumhuri Krallık sistemiyle maalesef devlet artık aşiret gibi yönetilmekteydi. Günde bin (1000), ayda 30 bin kanun ve kararnameye imza atmak durumda olan Erdoğan yönetiminde, devreye hangi gizli ve kirli ellerin girdiğini tahmin etmek zor değildi.

    Milletvekilleri bile, değil Cumhurbaşkanına, hatta Bakanlara bile ulaşamamaktan şikâyetçiydi. Erdoğan’ın Başkanlık sisteminin yürümediği, Meclis’in sembolik ve göstermelik konuma getirildiği, sadece hukuk ve ahlâk düzenimizin dibini dinamitleyen Haçlı AB dayatması uyum yasalarını (hem de AKP-CHP ve MHP’nin ittifakıyla) kabul etme noterliğine çevrildiği gözlemlenmekteydi.

    Şu hale bakın!

    Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tartışma yaratan üniversite diplomasının “aslını görmeden aslı gibidir” şeklinde onaylayan noter kâtibine soruşturma açmayan notere, uyarı cezası verilmişti. 24 Haziran Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, Erdoğan’ın üniversite diploması tartışma konusu edilmişti. Türkiye Noterler Birliği, Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı adaylığı sürecinde kamuoyuyla paylaşılan üniversite diplomasının,“aslını görmeden aslı gibidir” şeklinde onaylayan noter kâtibi hakkında; soruşturma açmayan notere uyarı cezası kesilmişti. Türkiye Noterler Birliği, dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan’ın üniversite diplomasının fotokopisini, “Dairemizce onaylanması istenilen iş bu fotokopinin, ilgilisi tarafından gösterilen ve iade edilen aslına uygun olduğu ve örnek verildiğini onaylarım!” şeklinde tasdik eden noter kâtibi hakkında soruşturma açmayan İstanbul 15. Noteri Nejla Akgün’e uyarma cezası vermişti. Ahmet Davran adlı yurttaş, İstanbul 15. Noterliği’ne başvurarak Emine Seven hakkında disiplin soruşturması başlatılmasını istemişti. Aradan geçen zamana karşın İstanbul 15. Noteri Nejla Akgün, soruşturma talebine yanıt vermemişti. Bunun üzerine noteri, Türkiye Noterler Birliği’ne şikâyet eden Ahmet Davran, kâtibin yaptığı işleme yönelik şu suçlamayı dile getirmişti:

    “Kâtip Seven; A4 fotokopi bir kâğıda diploma aslı olmadığı halde, kanuna aykırı bir şekilde şerh vurarak imzalamış, noter mührünü ve kaşesini basarak sahte bir resmi belge oluşturmuştur. Hatta 2014 tarihinde yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, Erdoğan’ın diplomasının sahteliğine ilişkin yapılan itirazlarda da Seven tarafından tanzim edilen bu sahte resmi evrak, iğfal yani kandırma gücüne sahip olduğundan, YSK’nın kararlarında bahsi geçmiş ve bu şerhe dayalı olarak itirazlar ret edilmiştir.”

    Savunmayı çürüten uyarı

    Seven’in bu işlemi, aynı noterlikte daha önce 12 Nisan 1994 tarih ve 10424 yevmiye numaralı noterlik işleminin cilt bendinden bakarak örnek verdiğini, yani yönetmeliğin 95/A maddesine göre işlem yaptığını savunduğunu aktaran Davran, bu savunmayı şöyle çürüttü: “Seven’in bu beyanı kabul edilmiş olsaydı, fotokopi üzerine vurulacak şerh 95/B yani ‘İş bu suretin dairede 12 Nisan 1994 tarih ve 10424 yevmiye nolu aslının aynıdır’ şeklinde olmalıydı.” Seven, 20 yıl önceki 12 Nisan 1994 tarih ve 10424 yevmiye numaralı noter işleminden örnek verdim diyorsa, nasıl oluyor da “arka tarafına ilgili olarak ibraz ettiğim aslına uygundur” şeklinde bir şerhi yönetmeliğin 95/A maddesine göre vurabiliyor? Burada ilgili olarak gösterilen Hasan Tükenmez hangi diploma örneğini ibraz ediyor? Kaldı ki edemez de… Çünkü 3 Haziran 2016’da Marmara Üniversitesi Rektörü, Erdoğan’ın diplomasını kaybettiğinden bahisle 31 Mart 2011 tarihinde bir duplikat diploma talebinin olduğunu ve 1 Nisan 2011 tarihinde de kendisine duplikat verdiğini ifade etmiştir.”

    Savcı kâtibi aklamaya çalışmıştı!

    Disiplin soruşturması kapsamında savunma yapan Noter Akgün, “Noter kâtibi Emine Seven, artık başka yerde çalışıyor, soruşturmayı o noter açmalı. Bu yüzden ben soruşturma açmadım” dedi. Gökçe Fırat Çulhaoğlu’nun şikâyeti üzerine, savcılığın Seven hakkında “sahte evrak düzenlemek” suçundan kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildiğini anımsatan Noter Akgün, noter kâtibinin şikâyeti üzerine de Çulhaoğlu hakkında suç uydurma ve iftiradan dava açıldığını anımsattı.

    Cezanın gerekçesi şunlardı:

    Şikâyeti değerlendiren Türkiye Noterler Birliği Disiplin Kurulu, 23 Mayıs 2019’da Noter Nejla Akgün’e uyarma cezası verilmesine karar verdi. Kararın gerekçesinde şöyle denilmişti: “Disiplin işlemlerinin mahiyeti, hesap verilebilirlik ilkesi ve işlemlerin yapılmamasından doğabilecek zararlar göz önüne alındığında, adı geçen noterin soruşturma yapması gerektiği yönündeki Türkiye Noterler Birliği’nin birçok yazışmasına rağmen soruşturma yapmaktan imtina etmesi ve bu yönde ısrarcı davranmasının disiplin suçu oluşturduğu kanaatine varıldığından, İstanbul 15. Noteri Nejla Akgün hakkında 1512 sayılı Noterlik Kanunu’nun 125. maddesi delaletiyle 126. maddesinin (A) bendi uyarınca disiplin yönünden uyarma cezası verilmesine oybirliğiyle karar verildi.”

    Bize göre aslolan diplomadan ziyade ehliyet idi. Zira geçmişte Türkiye’yi Celal Bayar gibi ortaokul mezunları da yönetmişti. Burada üzerinde durulması gereken husus; sahte bir diploma ile toplumun ve devlet kurumlarının aldatılıvermesi ve aslı bulunmayan-ibraz olunmayan bir uyduruk diploma örneğinin noterce tasdik edilmesiydi.

    İsrail’de Türkiye kumpası ve medyanın kör ve sağır davranması!

    Haziran 2019 başında, Amerika ve Rusya'nın da katılımıyla İsrail'de gerçekleşen hem dünya hem de bölge güvenliğimizi çok yakından ilgilendiren bir toplantı yapılmıştı... Bizim ne yandaş medyamız ne de güya karşıt medyamız bu önemli ve tehlikeli toplantıyı hiç gündeme taşımamışlardı. Ne siyasi kahramanlarımız ve ne de özellikle dış politika ve güvenlik alanlarında güya uzman yazar ve yorumcularımızdan da tıs çıkmamıştı.

    25.06.2019’da, ABD-Rusya-İsrail üçlüsü ani ve gizemli güvenlik zirvesi yapmışlardı. Rusya Güvenlik Konseyi Sekreteri Nikolay Patruşev, ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton ve İsrailli mevkidaşları Meir Ben-Şabbat'ın katıldığı zirveye İsrail Başbakanı Netanyahu da katılmıştı. Üçlü zirvenin gündemi, "ABD ve İran arasındaki gerginlik" olarak açıklanmıştı. Ancak söz konusu İsrail'in güvenliği ve çıkarları olacağından, özellikle Türkiye’nin geleceğini tartışmışlardı. Bu zirvenin sonrasında çok önemli sonuçlar paylaşılmıştı:

    Bolton ve Netanyahu, İran'ı oldukça sert ifadelerle suçlamışlardı. Bolton, "Ortadoğu'nun her yerinde, İran'ı bir savaşçılık ve saldırganlık kaynağı olarak görüyoruz" diye çıkışmıştı. İran’ın Lübnan'daki Hizbullah'a verdiği desteği ve Suriye'deki milis örgütlerinin Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad'a yardımını anımsatmıştı. İran'ı "tehdit" olarak niteleyen Bolton, Rusya'nın da içinde bulunduğu bu üçlü zirveye dikkat çekerek, toplantının "özellikle kritik bir anda" gerçekleştiğini vurgulamıştı. ABD elçisi, Netanyahu'nun liderliğine ve İsrail'in güvenliğini sağlamadaki rolüne övgüler yağdırmıştı. "Hem Putin hem de Trump ile olan güçlü ilişkileriniz sayesinde, bölgede güvenli ve kalıcı bir barışı sağlamak için perspektif politikalarımızın koordinasyonu için büyük bir olasılık var" demekten de sakınmamıştı.

    İşte bu Zirvede, Suriye'deki "askeri varlıklar" da tartışılmıştı. İsrail Başbakanı şunları ağzından kaçırmıştı: "Üçümüz de (İsrail, Rusya ve ABD) barışçıl, istikrarlı ve güvenli bir Suriye görmek istiyoruz. Bu hedefe ulaşmak için ortak bir hedefimiz var. 2011'den sonra Suriye'ye gelen hiçbir yabancı kuvvetin Suriye'de kalmaması... Bu ortak hedefe ulaşmak için yollar olduğunu düşünüyoruz. Az önce tanımladığım sonucun -2011'den sonra giren tüm yabancı güçlerin Suriye'den ayrılması- Rusya için, ABD için, İsrail için ve Suriye için iyi olacak."

    Şimdi sorarım size, "2011'den sonra Suriye topraklarında bulunan yabancı güçler"arasında hangi ülkeler vardı? Elbette Türkiye, bunların başındaydı!.. Bunun, sadece kendi güvenliğini sağlamak için Suriye topraklarında silahlı kuvvetlerini bulunduran Türkiye'ye de açık bir tehdit olduğu açıktı… Evet, yine tekrarlayalım ki: ABD-Rusya ve İsrail bölgede ve Suriye özelinde ortak hareket ediyorlardı. 28-29 Haziran 2019'da Japonya'da düzenlenen G-20 zirvesi öncesi İsrail'de gerçekleştirilen bu toplantı tesadüf olamazdı. Üstelik, Netanyahu da bir ortak anlayış ve görüş birliği olmadan "2011'den sonra giren tüm yabancı güçlerin Suriye'den ayrılması..." ifadelerini kullanamazdı. R. T. Erdoğan'ın Japonya'da Trump ile yaptıkları ikili görüşmede, S-400'ler yanında acaba bu konu da gündeme taşınmış ve dayatılmış mıydı? Başta Suriye'den askerlerimizin çekilmesi olmak üzere, yeni dayatma ve tehditlerle karşı karşıya kalacağımızı söylemek bir kehanet sayılmamalıydı.

    Peki dış politikaya ayar veren İbrahim Kalın Efendi ile SETA'cıların İsrail'de yapılan bu zirveden nasıl da haberleri olmamıştı?.. Bu; TSK'ya: “Suriye'den çık!"tehdidine neden en ufak bir tepki koymamışlardı?.. Nerede kaldı o meşhur "eyt"ler?.. Ya "beka"!.. Bebek katili Öcalan'ın son mektuplarının sadece İstanbul seçimleri ile alâkalı olmadığını haykırdım durdum... Dur bakalım daha neler duyacağız!..”[1]

    Türkiye’ye yönelik Haçlı saldırısına altyapı hazırlığı mıydı?

    Türkiye'de 23 yıl görev yaptıktan sonra 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin ardından 'terör' suçlamalarından 2 yıl hapiste tutulan ABD'li Evanjelik din adamı Andrew Brunson, 47 bin kiliseyi bünyesinde toplayan Güneyli Baptist Kongresi'nde bir konuşma yapmıştı. Geçtiğimiz yıl (2018) ABD ile büyük krize neden olan Brunson'ın Türkiye ile ilgili açıklamaları tartışmalara yol açmıştı.

    Bak: Diego Cupolo (@DiegoCupolo) 13 Haziran 2019 Acc to Fox News, American Pastor Andrew Brunson, who was imprisoned in #Turkey, "Believes the next generation is going to experience more intense Christian persecution." (https://t.co/XSE8aDjcaO)

    2009 yılında tanrının kendisiyle konuştuğunu ve Türkiye'yi zor zamanların beklediğine dair uyardığını ileri süren Brunson: "Olacaklar için hazırlıklı olduğumuzu sanmıyorum!" diyerek şunları aktarmıştı:

    "Özellikle de sonraki kuşakları düşünmemiz gerekiyor. Çoğumuz ilgilenmiyoruz ve bilincinde değiliz ama bu da kiliselerimizdeki insanların bundan sonra olacaklar karşısında gafil avlanacakları anlamına geliyor. Kilise liderleri ve pastörleri olarak gelecek kuşakları hazırlamak bizim görevimiz olduğu unutuluyor. Türkiye'de hapis yatma nedenlerim olarak; 'terörizm', 'casusluk', 'düşmanca eylem oluşturma, insanları Hristiyanlaştırma, misyonerlik faaliyetleri yapma' diye sıralanıyor. Yani bizim doğal faaliyetlerimiz, Türkiye’de düşmanlık ve fesatçılık sayılıyor. Evet, meslektaşlarımıza yönelik baskı ve zulmün yeni bir şey olmadığı biliniyor ama Türkiye gibi ülkelere karşı daha ciddi tedbirler alınması kaçınılmaz görülüyor!”

    “Türkiye tarihi boyunca dış tehditlere açık olmuş bir ülke konumundaydı ve ‘tehdit değerlendirmesi’ de bu gerçek akılda tutularak yapılmaktaydı. Bir imparatorluğu göz göre göre kaybetmiş bir milletin ‘tehdit algısı’ elbette farklı olacaktı. İlkinin başımıza açtığı dertlerin farkında olan yönetici kadronun akılcı kararıyla, Avrupa ülkelerinin neredeyse hepsinin iki kampa bölünerek karıştığı İkinci Dünya Savaşı’ndan bizim uzak durmamızın altında da bu sebep yatmaktaydı. Rusya gibi bizden toprak talep eden bir ‘tehdit’ ile karşılaşmasaydı, Türkiye’nin, ikinci savaş sonrası oluşan ‘Yeni Dünya Düzeni’ içerisinde de İsviçre gibi, Avusturya gibi tarafsızlığını sürdürmesi daha yararlıydı. Savaşın galiplerinden komşumuz Rusya’nın Boğazların statüsünü gündeme taşıması, Kars ve Ardahan’ı talep etmesi; Türkiye’yi Batı blokuna, oradan da NATO ittifakı içerisinde yer almaya mecbur bırakmıştı. Bu nedenle NATO ülkesi Türkiye’nin, tehditlerle karşılaştığında müttefiklerinden destek beklemesi doğaldı. Zaten NATO’nun kuruluş belgesinin ünlü 5. maddesi de ittifak içerisinde yer alan ülkelere, bu konuda yükümlülük şartını koşmaktaydı. Bu nedenle füze koruma sistemi, tehditlere karşı etkili bir tedbir sayılmaktaydı. Türkiye tehditle karşılaştığını beyan ettiği birkaç olayda, NATO’da müttefikimiz olan ülkeler, kendilerinde bulunan füze koruma sistemlerini ülkemize yollamışlardı.

    Ancak bugün NATO üyesi bir ülke, yani Türkiye kendisini koruma amacıyla alacağı füze sistemi için neden Rusya’nın kapısını çalmaktaydı? Yoksa bütün silah ve gereçleri, askeri uçakları ve helikopterleri NATO standartlarında olan Türkiye, bizzat NATO tarafından tehdit altında mıydı? Rusya tarafından üretilmiş füze koruma sisteminin ‘düşman’ bildiği uçaklar ve silahlara sahip olduğumuz halde, bu S-400 ısrarımızın altında ne yatmaktaydı? Milyar dolarlar ödeyerek üretimine de ortak olduğumuz F-35 uçaklarını da S-400 sistemi ‘düşman’ olarak algıladığına göre ne yapılmaya çalışılmaktaydı? Hem S-400 almak, hem de onları düşürmeye ayarlı F-35′lere talip olmak; tutarsız gibi görünen duyarlı bir davranış mıydı? Rusya ile ABD ‘Soğuk Savaş’ dönemindeki kadar olmasa bile şimdi de farklı kampların lideri olan iki ülke konumunda olmalarına rağmen, Türkiye’ye ve İslam âlemine karşı neden ortak tavır almaktaydı? Biz ABD ile NATO’da ittifak halindeyiz ve o üyeliğimiz gereği F-35 uçaklarının üretiminde ortağız. “Rusya’dan S-400 sistemi alacağız” dediğimizde ABD’nin “Öyleyse F-35 almaktan vazgeçin” tepkisini vermesi zaten beklenirken; hatta, bunu bir ikinci adım olarak, “Öyleyse NATO’dan da çıkın” talebinin izlemesi de ihtimal dahilinde iken, yöneticilerimiz nasıl bir strateji uygulamaktaydı? 1960 sonrasında ABD ile yine sürtüşmeli bir dönemde, İsmet İnönü, “Yeni bir dünya kurulur” palavrası sıkmıştı. Güya kurulacak yeni dünyada Türkiye de farklı bir yerde kendisini konuşlandıracaktı. Acaba bugünlerde de benzer bir çıkışa mı hazırlanmaktaydı?” diyen Bay Yazara hatırlatmak lazımdı: Bu çıkışların ve tavır almaların palavra ve şantaj olmaktan çıkıp, caydırıcı ve ciddiye alınıcı bir etki sağlaması için Türkiye’nin; Erbakan Hoca’nın İslam Birleşmiş Milletleri Teşkilatı ve İslam Savunma Paktı gibi gerçekçi ve yürekli projelere sahip çıkan adımlar atması lazımdı ama bunu Erdoğan’ın asla yapamayacağı da ortadaydı.

    ABD’nin Ankara Büyükelçilerinin tamamının Yahudi asıllı olması, bir tesadüfle izah olunamazdı!

    Bu sırada, 28 Haziran 2019’da; iki yıldır boş olan ABD Ankara Büyükelçiliğine yine Yahudi asıllı David Michael Satterfield atanmıştı. Cumhuriyet tarihi boyunca ABD Ankara Büyükelçiliğine, hatta İstanbul ve Adana gibi önemli konsolosluk görevlerine, ille de ve kesinlikle Yahudi asıllı Siyonist fikirli diplomatların getirilmesi; İsrail’in güvenliği ile yakından ilgiliydi ve asla bir tesadüf zannedilmesindi.

    Siyonist diplomat David Michael Satterfield, Orta Doğu’daki İslam ülkelerinin çoğunda Büyükelçilik yapmıştı, ayrıca Türkiye-Rusya ve İran arasındaki ASTANA görüşmelerine ABD gözlemcisi olarak katılmıştı. “Ankara’ya atanması durumunda, Türkiye’yi Rusya’dan alacağı S-400 kararından vazgeçirivereceğini başaracağını!?” söyleme küstahlığında bulunmuşlardı. Gözleyip bakalım, Sn. Cumhurbaşkanı’nı S-400 ısrarından(!) vazgeçirirse, Sn. Erdoğan’ın “üst aklı”da ortaya çıkmış olacaktı.

    Japonya’daki G-20 zirvesinde, Trump’la Erdoğan arasındaki özel-gizli görüşmelerde S-400 hakkında bir orta yol bulunması konusunda yoğunlaşılmıştı. Bu yol; “ABD’nin dediği olacak, Türkiye S-400’leri ülkesinde konuşlandıracak ama kullanmayacaktı… Yani bunları hangarlarda tutacaktı… Veya Azerbaycan, Hindistan gibi üçüncü bir ülkeye satacaktı…” Ancak bunun “bir geri adım olduğu ve Erdoğan’ın tükürdüğünü yuttuğu” şeklindeki yorumlara kılıf hazırlanacaktı. ABD Başkanı (ve Siyonist Lobilerin kâhyası) Trump, Erdoğan’ı haklı göstermek ve geri adımını maskelemek için; “Türkiye ne yapsın, Obama Patriotları vermeyince, Erdoğan da Rusya’dan S-400’leri istemek zorunda kalmıştı!” diyerek onun işini kolaylaştırmıştı. Zaten S-400’ler veya Patriotlar gibi son sistem teknoloji ile savunma füzelerini ABD’den de Rusya’dan da Çin’den de alsanız onlara bağımlı olmanız kaçınılmazdı. Gerçek ve onurlu bağımsızlık, aynen Erbakan gibi milli ve yerli sanayimizi ve kendi savunma sistemlerimizi kurmaktı. Yani asıl kahramanlık; Başkan olmak değil, Erbakan olmaktı.

    ABD ile yaşanacak bir türbülans adım adım yaklaşmaktaydı!

    Önce tırmanmakta olan krizin en son aşamalarını sıralayalım…

    • ABD Savunma Bakan Vekili Patrick Shanahan’ın, Türk mevkidaşı Hulusi Akar’a gönderdiği bir mektupla; “Rus yapımı S-400 hava savunma sistemini aldığı takdirde Türkiye’nin F-35 savaş uçağı programından çıkarılacağını, karar değişmezse 31 Temmuz tarihinde buna ilişkin bir eylem planını uygulamaya başlayacaklarını” hatırlatması...

    • Ardından ABD Temsilciler Meclisi’nin, Türkiye’nin S-400 alım kararını kınayan ve bu nedenle yaptırım uygulanmasını öngören bir karar tasarısını oybirliğiyle onaylaması...

    • ABD’de Arizona’daki Luke Hava Üssü’nde, F-35 eğitimi gören Türk pilotlarının programlarının -Shanahan’ın mektubunda telaffuz edilen 31 Temmuz tarihi bile beklenmeden- durdurulduğu yolunda haberlerin çıkması...

    İşte bunların hepsini yan yana sıraladığımızda, Türk-ABD ilişkilerinde, yaklaşmakta olan büyük bir krizin uğultusunu duymamak ya sağırlıktır ya da ahmaklıktır. Herhangi bir krizin önlenebilmesinin yollarından biri, taraflardan birinin geri adım atmasıdır. Gelgelelim iki taraf da kendisini aldığı pozisyonlara kuvvetli bir şekilde bağladığına göre, krizin bu yoldan aşılabilmesi artık imkânsızdır. Krizden bir diğer çıkış şekli; tarafların her ikisinin de esneklik göstererek bir orta yol formülü bulmalarıdır. Ancak Ankara ve Washington’ın tutumlarına bakıldığında, üzerinde bir uzlaşı formülünün geliştirilebileceği bir esneklik payının da kalmadığı açıktır. O zaman S-400’lerin envantere girdiği ve karşılığında Türkiye’nin F-35 programından çıkartıldığı muhtemel bir senaryoda, Türk-ABD ilişkilerinin sert bir türbülansa girmesi kaçınılmazdır. Bu durumda izlenecek gerçekçi hareket tarzı; tarafların, ortaya çıkacak hasarın mümkün olduğu kadar aşağı çekileceği bir çerçeve içinde davranmaları, yani hasar kontrolü yapmalarıdır. Ancak bunun da hiç kolay olmadığı ortadadır.

    Kaldı ki, Türkiye’nin yeni nesil savaş uçağı F-35 programından çıkartılması haksızlığın ötesinde düşmanca bir yaklaşımdır. Bunun nedeni; ortak üretim süreci için çok önceden yapılan iş bölümünde, Türkiye’nin F-35’in birçok parçasını üretme sorumluluğunu üstlenmiş olmasıdır. ABD Savunma Bakanlığı’nda düzenlenen brifingde yapılan açıklamaya bakılırsa, F-35’in toplam 937 parçası Türkiye tarafından üretilir durumdadır. Dolayısıyla, ABD Türkiye’yi programdan çıkartırken, F-35’in üretim planlarını da gözden geçirip yeniden düzenlemek zorunda kalacaktır. F-35’in üretim ve bu çerçevede alıcı ülkelere teslim planlarında bir aksamanın ve gecikmenin yaşanması da kaçınılmazdır. Bir başka deyişle, ABD’nin Türkiye ile ilgili F-35 kararının uygulamasına gelindiğinde, bunun süratli ve sıkıntısız bir ‘boşanma’ olmayacağı açıktır. Taraflar, uygulamanın teknik detayları üzerinde de çetrefil bir müzakere süreci yürütmek zorunda kalacaklardır. İşin bu boyutu kuşkusuz, Ankara’ya da ABD karşısında kullanabileceği bazı kartlar sunmaktadır.”[2] diyen bazı yazarlar, bu tür sızlanmalar ve kuru sıkı horozlanmalar ile ABD’nin geri adım atacağını sanmaktaydı. Oysa Rahmetli Erbakan’ın tarihi tespitiyle “Bu Batılı gâvurlar laftan değil, sadece güçten ve tokattan anlamaktaydı!..”

    Bu arada Kremlin, S-400 hava savunma füze sisteminin Türkiye'ye Temmuz'da teslim edilmesinin planlandığını açıklamıştı.

    Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in Yardımcısı Yuri Ushakov, Kremlin'in S-400'leri Temmuz'da Türkiye'ye teslim etmeyi planladığını ve sözleşmedeki zamana uyacaklarını vurgulamıştı. Rusya, S-400'ler için teslim ve uygulama takvimlendirmesini tamamlamıştı. S-400 füze savunma sistemlerinin ikisi, Türk yetkililerin nezaretinde Türkiye'ye özel bir yazılımın yüklenmesi sonrası üretim bandından çıkmıştı. 27-28 Haziran 2019'da 9 kişilik özel bir Rus ekip, ilk uygulamaları yerinde gerçekleştirmek üzere Türkiye'de olacaktı. Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan ise hatırlayacaksınız Ramazan Bayramı namazının ardından yaptığı açıklamada ise S-400 ile ilgili bir soruya:"Burada bizim yaptığımız bir anlaşma var, kararlılığımız var. Buradan geri adım atmak gibi bir şey söz konusu değil!" çıkışını yapmıştı. Öte yandan ABD Savunma Bakanlığı, Türkiye’nin 31 Temmuz’a kadar Rusya’dan S-400 füze savunma sistemini alma anlaşmasını iptal etmemesi durumunda, F-35 savaş uçakları programından çıkarılacağı tehdidinde bulunmuşlardı. 31 Temmuz’a kadar S-400 füze alımından vazgeçilmemesi halinde, ABD’de F-35 savaş uçaklarının kullanımı konusunda eğitim alan pilotların, Türkiye’ye geri gönderileceğini açıklamıştı. Yoksa Amerika ve Rusya Türkiye’yi sıkıştırmak ve bir saldırıya gerekçe hazırlamak için ortak mı çalışmaktaydı?

    Zaten tam da bu sırada Kuzey Irak'ın Hakurk bölgesine düzenlenen Pençe Harekâtı'nın Amerika’yı endişelendirdiği belirtilerek; ABD'nin, PKK'ya İHA eğitimi verdiği ortaya çıkmıştı.

    Yeni Şafak'ta Yılmaz Bilgen'in imzasıyla yayımlanan haberde, "ABD’nin terör örgütü PKK’ya silah ve cephane desteği sürmektedir. Bölgeye 2015 ve 2019 yılları arasında 23 binden fazla TIR ve yüzlerce uçakla 110 bin kişilik savaş araç-gereci nakleden ABD, Ramazan Bayramı’nda da Haseke-Şeddadi hattından teröristlere iki ayrı teslimat daha gerçekleştirmiştir" bilgileri yer almıştı. “PKK’ya son sevkiyat ise 9 Haziran 2019 gecesi yapılmıştı. Irak’tan yüklenen 27 TIR’lık konvoyda silah ve cephanenin yanı sıra portatif köprü, uydu takip ve haberleşme sistemleri ile insansız hava araçları (İHA) da yer almıştı. Haseke-Ayn İsa bölgesinde özel alan tahsis edilen PKK’lı teröristlere, ABD’li uzmanlar tarafından İHA eğitimi sağlanmaktaydı. Suriye ve Irak genelinde teröristlerin elinde 100’den fazla farklı nitelikte İHA olduğunu, son birkaç haftada terör örgütü envanterine 40’tan fazla İHA kaydı daha yapıldığı saptanmıştı. Kaynaklar, 12 kişilik uzman kadronun da eğitim amacıyla bölgeye geldiğini aktarmıştı. PKK’ya gönderilen İHA’ların çoğunun; Aynel Arab, Ayn İsa, Tel Abyat ve Resulayn sınır beldelerine gönderildiği, bir kısmının da Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) harekât başlattığı Hakurk bölgesine nakledildiği anlaşılmıştı. Kandil’in Kuzey Irak’ta yaşadığı bozgunu hafifletmek ve TSK hareketliliğini izlemek için ABD’den İHA talebinde bulunduğu" konuşulup yazılmıştı. Maalesef bu süreçte Rusya’nın himayesindeki Suriyeli rejim militanları, Silahlı Kuvvetleri’mize saldırı ve zayiatlarını artırmışlardı.

    Akdeniz’deki tehlikeli kuşatma, tarihi hesaplaşmaya yol açacaktı!

    Dünya sermaye devlerinin Akdeniz’de başlattığı enerji avı, Türkiye’yi de içine alan büyük bir kuşatmaya dönüşmüş durumdaydı. Deyim yerindeyse, “kırmızı alarm”vermeye başlamıştı. Ve Türkiye haklı olarak Akdeniz’de sondaj çalışmalarına katılmıştı... Rum tarafı, sondaj gemisi Fatih’in personeli için tutuklama kararı bile çıkarmıştı... Daha öncesinde İtalyan, Fransız ve Amerikan enerji devi şirketlerin Güney Kıbrıs’la enerji anlaşmaları yapmaları... Ardından Mısır ve İsrail’in bu çalışmalara dahil olması... Ve Doğu Akdeniz’deki Afrodit yatağında doğalgaz aramak ve çıkarmak için Güney Kıbrıs’la yine bu enerji devlerinin bölgeye yığılması... Özetle... Dünya enerji devlerinin yani Siyonist sermayenin, Güney Kıbrıs’la anlaşarak Doğu Akdeniz’deki trilyonlarca metreküplük doğalgaz rezervlerini parselleme çabaları yoğunlaşmıştı. Türkiye haklı olarak bu oyunun dışında kalmazdı. Ve haklarına sahip çıkmak adına her türlü girişimden sakınmayacaktı.

    Ve Rusya da bu kuşatmaya katılmıştı!

    Rus Lukoil firması Doğu Akdeniz’de Mısır’a ait ZOHR sahasının yüzde 30’unu satın alması diktatör Sisi’nin umurunda bile olmamıştı. Ardından, Novatek, Lübnan’da İtalyan ve Fransız enerji şirketleriyle birlikte rezerv arama çalışmaları için konsorsiyum kurmuşlardı. Zaten daha önceden, Rusya Esad rejimine destek karşılığında, Banyas’tan Tartus’a kadar Suriye’nin kıyı kesiminde 25 yıllık sondaj hakkının, Rus enerji firmalarına verilmesini sağlamıştı. İşte bu Rusya, aynı anda İsrail ile iş birliğini geliştirmeye başlamıştı. Tamar ve Leviathan sahalarındaki gazın bir kısmını LNG olarak Avrupa yerine, Doğu Asya pazarına satmayı planlamışlardı.

    ABD de boş durmamıştı!

    Rusya ve Avrupa enerji devleri böyle çalışırken aynı anda; ABD Kara Kuvvetleri Komutanı ani bir ziyaretle Güney Kıbrıs’a uğramıştı. O günlere kadar Güney Kıbrıs, İngiltere’den sonra Fransa ve İtalya’ya da askeri üs sağlamıştı. Karşılığında İtalyan ve Fransız enerji şirketleri arama hakkı kazanmıştı. Ve ABD Kara Kuvvetleri Komutanı’nın ziyaretinin ardından, Güney Kıbrıs’ta ABD’ye de bir askeri üs sahası ayarlanmıştı. Çok geçmeden ABD’li ExxonMobil gibi Siyonist sermayeli bir enerji devi; Güney Kıbrıs’la anlaşma yaparak, Doğu Akdeniz’deki bu enerji savaşına dahil olmuşlardı...

    Özetle... Güney Kıbrıs, Mısır, İsrail ve Suriye’de büyük devletlere “koruma amaçlı” askeri üsler sağlanmıştı. Ardından o büyük devletlerin enerji şirketleriyle anlaşmalar yapılmıştı. Yani tam bir emperyalizm irtibatı kurmuşlardı. Bu durum neredeyse Birinci Dünya Savaşı sonrası bir manzaraydı.[3]

    Siyonist Yahudi azgınlar belasını bulacaktı da; işbirlikçi din istismarcıları başıboş mu bırakılacaktı?

    “Gördüğüm kadarı ile gidişat giderek kötüleşiyor. Kimse de ders almaya pek de niyetli gözükmüyor. Bugün değilse bile yarın elbet bunlar bir şekilde yaşanacak. Din; toplumların umutları, korkuları ve şuuraltlarını oluşturuyor. İnançlı olsunlar ya da olmasınlar, onlar hakkında ötekilerin hükmünü ve o kişilerin şuuraltlarındaki hükmü oluşturuyor. Aşağıya Tevrat’taki İsrail yönetimi ve halkını uyaran ayetleri aldım. Hatta onları kışkırtan, intikam ve öfke yüklü metinler de bulunuyor. Aslında Nuh kıssasında, Yafes’in Sam’ı, Ham’ın elinden kurtarması karşısında; Hz. Nuh Sam’a, Yafes’e karşı nasıl davranması gerektiğini öğütlüyor. Bazı yorumculara göre Sam, Sami ırkın atası olurken, Yafes Türkilerin atası sayılıyor. Burada alıntıladığım bölümler, Tevrat’ta Yahudileri tehdit eden ve akıbetleri hakkında uyaran bölümlerden oluşuyor. İsrail halkı artık Musevi de değil; çoğu din dışı bir hayat yaşıyor. Etkili bir kısmının Siyonist olduğu biliniyor. Dinleri ise kültürel bir aidiyetten başka bir şey ifade etmiyor. Tarihte de birçok kez aynı sapkınlıkları sebebi ile cezalandırılan Yahudilerden Peygamberleri şikâyet ediyor:

    “Adaletten nefret eden, doğruları çarpıtan ey Yakupoğulları’nın (Yahudilerin) önderleri ve İsrail halkının yöneticileri, iyi dinleyin: Ah ey suçlu millet! Haksızlığı yüklenmiş olan kavim, kötülük işleyenlerin zürriyeti, baştan çıkmış çocuklar! Rabbi bıraktılar da İsrail’in Kuddus’unu hor gördüler. Yabancılaştılar ve gerilediler. Niçin sapıklığı artırarak yine vurulmak istiyorsunuz? Rabbinizin şeriatına kulak verin. Temizlenin. Kötülük etmekten vazgeçin. İyilik etmeyi öğrenin, adaleti arayın. Ezilmiş olana doğruluk edin, öksüzün hakkını koruyun. Dul kadının davasına bakın... Fakat asi olursanız sizi kılıç yiyip bitirir... Sadık şehir nasıl fahişe oldu. O şehir ki; hakla dolu idi. Şimdi ise adam öldürenlerle dolu. Gümüşün curuf oldu. Reislerin asi, ortakları hırsız! Her biri rüşvet yiyor… Öksüzün hakkını vermiyorlar. Ve dul kadının davasına sahip çıkmıyorlar...”

     “Ve eğer bununla da beni dinlemezseniz ve bana karşı yürürseniz, o zaman ben size karşı öfke ile yürüyeceğim. Ben de suçlarınız için sizi yedi kat tedip edeceğim. (...) Ve yüksek yerlerinizi yıkacağım. Ve güneş putlarınızı devireceğim. Ve leşlerinizi, putlarınızın leşleri üzerine koyacağım. Ve canım sizden nefret edecek. Ve şehirlerinizi çöl edeceğim. Ve makdislerinizi ıssız bırakacağım. (...) Ve ben diyarı ıssız bırakacağım. Ve onda oturan düşmanlarınız, bundan dolayı şaşacaklar. Ve sizi milletler arasında dağıtacağım. Ve ardınızdan kılıç çekeceğim. Ve diyarınız ıssız olacak. Ve şehirleriniz çöl olacaklar.” “Çünkü memlekette hakikat ve iyilik ve Allah bilgisi yok. Lanet ve yalan ve adam öldürme ve hırsızlık ve zinadan başka bir şey yok. Zorbalık ediyorlar ve kan üstüne kan döküyorlar. Bundan ötürü memleket yas tutacak (...) Onda oturan herkes zebun düşecek”, “Allah’ın Şeriatını unuttun, ben de senin oğullarını unutacağım. Onların izzetini utanca döndüreceğim. (...) Yiyecekler doymayacaklar, zina edecekler ve çoğalmayacaklar. Çünkü Rabbi dinlemeyi bıraktılar!” (Hoşea Bab 4)

    “İsrail kirlendi (...) Çünkü sahtekârlık ediyorlar. Ve evlere hırsız giriyor, dışarıda ise haydut çeteleri soyuyor”, “Çünkü İsrail kendini yaratanı unuttu ve saraylar yaptı ve Yahuda duvarlı şehirlerini çoğalttı. Fakat onun şehirleri üzerine ateşi göndereceğim. Ve onun saraylarını yiyip bitirecek (...) kötülük ektiniz, fesat biçtiniz.” “Komşusunun sınırının yerini değiştiren lanetli olsun. Bütün kavim (buna) amin diyecek (...) Garibin, öksüzün ve dul kadının hakkını yiyen lanetli olsun ve bütün kavim amin diyecek (...) Gizlice komşusunu vuran lanetli olsun, bütün kavim amin diyecek. Suçsuz adamı öldürmek için rüşvet alan lanetli olsun. Bütün kavim amin diyecek. Bu şeriatın sözlerini yapmak için onları tasdik etmeyen lanetli olsun ve bütün kavim amin diyecek”, “Rabb seni düşmanlarının önünde kırdıracak. Onlara karşı bir yoldan çıkacaksın ve onların önünde yedi koldan kaçacaksın. Ve dünyanın bütün ülkelerinde serseri olacaksın. Ve göklerin bütün kuşlarına ve yerin vahşi hayvanlarına leşin yem olacak. (...) Rabb seni çılgınlıkla ve körlükle ve yürek şaşkınlığı ile vuracak. (...) Yollarında muvaffak olamayacaksın. Ve ancak daima sıkıştırılmış ve soyulmuş olacaksın. Ve seni kurtaran olmayacak. Bir kadınla nişanlanacaksın, onunla bir başka adam yatacak. Ev yapacaksın ve onda oturmayacaksın. Bağ dikeceksin ve fakat faydasını görmeyeceksin. (...) Aranızda olan garip sana üstün oldukça üstün olacak. Ve sen aşağı indikçe aşağı ineceksin. O baş olacak, sen ona kuyruk olacaksın. Ve bütün bu lanetler senin üzerine gelecek. Ve sen helâk oluncaya kadar seni kovalayıp sana yetişecekler. Çünkü sana emretti, emirlerini tutmak için Allah’ın Rabbin sözünü dinlemedin.”, “...Yahuda hâlâ Allah’a ve sadık olan Kuddus’a karşı dizginsizdir”, “İsrail kralı tan vaktinde mutlaka helâk olacak!”… “Egemen RAB diyor ki, ‘İşte, Yahuda ve Yeruşalim’de yaşayan herkesin başına sözünü ettiğim her felaketi getirmek üzereyim. “Dinleyin! Buraya, her duyanı şaşkına çevirecek bir felaket göndermek üzereyim”. Çünkü onları uyardım, ama dinlemediler”. “Bütün İsrail halkı dik başlı ve inatçıdır”. “Üzerinize kılıç göndereceğim, tapınma yerlerinizi yıkacağım.” “Yok olmuş sevgi, sadakat, Tanrı bilgisi”. “Adil olmanız gerekmez mi?” 

    “Yıllar önce kaleme aldığım o yazıda şöyle demiştim: “Onların okudukları kitap, onları böyle uyarıyor. Ama İsrailoğulları yanlış yapıyorlar. Küçük ve geçici bir çıkar karşılığında ebedi hayatlarını feda ediyorlar. Bugünün küçük çıkarları uğruna gelecek nesillerin güvenliğini tehlikeye sokuyorlar. Çocuklarına korku, umutsuzluk, utanç ve acıyı miras bırakıyorlar. Yoksa onlar bu kitabı hiç mi okumuyorlar? Biz Musa aleyhisselamın çocuklarıyız, onlar Firavunların yolunda gidiyorlar. Ve onlar şimdi Hitler’in askerliğine soyunuyorlar. Biz, Hz. Davud ve Hz. Süleyman’ı peygamber biliyoruz. Onlar ise “Kral” diyorlar. Onlar Zebur’u bir dua ve zikir kitabı olarak görüyorlar, biz onu mukaddes tanıyoruz. İsrail gençliği büyük ölçüde din dışı bir hayat yaşıyor. Gay’leri, lezbiyenleri, ateistleri ile İsrail artık çok farklı ve kendi özüne yabancı bir çizgi tutturmuş gidiyor. Fahişelerin peşinde koşuyorlar ve putlara tapıyorlar! Bir kan deryasında yüzüyorlar... Onları ise bir arada tutan tek şey, belki de ortak ve derin korkularıdır. Çünkü başka ortak şeyleri kalmadı. Ve yürekleri paramparça...”[4] buyuran Abdurrahman Dilipak “Biz Musa’nın çocuklarıyız!”diyerek AKP iktidarını ve Erdoğan’ı kastediyor ve Siyonist baronlara şirinlik mesajı mı gönderiyordu? Bu Bay Dilipak; Haçlı ve ahlâksız AB’ye girme sevdasıyla yanıp tutuşan, 17 yıldır faiz uygulamalarıyla Allah ve Peygamberle savaşan… Kumarın her türlüsünü yaygınlaştıran, fuhşu ve cinsi sapıklıkları azdıran… Velhâsıl kendi hidayetleri karardığı gibi ülkemizin ve geleceğimizin ufkunu da karartan ve şu azgın ve sapkın İsrail’le “normalleşme”, yani Siyonist çeteyle arayı düzeltme ve her konuda gizlice İsrail çıkarlarını gözetme anlaşması imzalayan ve bütün küstahlık ve barbarlıklarına rağmen, bu hıyanet anlaşmasını bozmaya yanaşmayan şu AKP’li “Musa’nın çocuklarının(!)” nasıl bir akıbete uğrayacaklarını niye hiç yazmazlardı? Sarih Ayetlerin ve Sahih Hadislerin bu konudaki işaret ve beşaretlerini niye hiç gündeme taşımazlardı?

     

     


    [1] Bak: 26.06.2019 – Ahmet Takan – Yeniçağ (Kısaltıp uyarlama)

    [2] Bak: ABD ile yaşanacak türbülans adım adım yaklaşırken – Sedat Ergin – 12 06 2019

    [3] Bak: (http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/fatih-cekirge/akdenizdeki-tehlikeli-kusatma-41210246)

    [4] (https://www.yeniakit.com.tr/yazarlar/abdurrahman-dilipak/incil-ve-tevratta-bundan-sonra-olacaklar-hakkinda)





























    Bu Haber 535 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS