• 28 ŞUBAT, DIŞ GÜÇLER VE DERİN TÜRKİYE

    28 ŞUBAT, DIŞ GÜÇLER VE DERİN TÜRKİYE

    30 Ekim 2013
    28 ŞUBAT, DIŞ GÜÇLER VE DERİN TÜRKİYE

     
    | Devamı


    28 ŞUBAT, DIŞ GÜÇLER VE DERİN TÜRKİYE



    28 Şubat tezgâhını, Erbakan’ı ve Adil Düzen programlarını devre dışı bırakmayı JİNSA (Musevi Ulusal Güvenlik Enstitüsü) gibi dış odaklar planlamış; dönemin Cumhurbaşkanını, iş adamlarını, medya patronlarını, masonik bürokratlarını, bazı din adamlarını ve TSK içindeki maşalarını da tetikçi ve tatbikçi olarak kullanmıştı. Erbakan Hoca Mısır örneği çatışma ve kardeş katliamına fırsat vermemek ve ordumuzu gözden düşürüp hedef haline getirmemek için, 28 Şubat sürecini yumuşatacak ve an az tahribatla atlatılacak stratejik tedbirler almış, hatta dış güçlerin ve işbirlikçilerin aleyhine sonuçlar ortaya çıkmıştı. Bunun üzerine “Milli Görüş’ün mağduriyetini istismar ederek” AKP iktidara taşınmıştı. Yani AKP, 28 Şubatçıların ve derin Amerika’nın bir programıydı. 28 Şubat paşaları İsmail Hakkı Karadayı ve Çevik Bir’e üstün hizmet madalyası takan JİNSA (ABD Yahudileri Güvenlik Konseyi) mason Mesut Yılmaz’a ve dahi yan kuruluşları eliyle Recep Tayyip Erdoğan’ın ve Abdullah Gül’ün de boyunlarına “Bağlılık ödülleri” asmışlardı. Şimdi 28 Şubat’ın asker ve sivil figüranlarını mahkeme önüne çıkaran ise AKP iktidarı değil, Derin (Milli) Türkiye olmaktaydı. Ve Erbakan Milli Derin Türkiye’yi yeniden yapılandıran ve etkinlik kazandıran büyük devlet adamıydı.

    Bugün, AKP iktidarının marifet ve cesareti sanılan pek çok girişim ve gelişme de, yine “Milli Derin yapının” kontrolü altındadır ve AKP’ye yönelik saldırıların çoğu, aslında bu yapıyı hedef almaktadır.

    Fetullah Hoca’sından Sabataist Ulusalcılara, AKP yalakalarından Sağcı-Liberal yazar ve yorumculara, tüm 28 Şubat şakşakçılarının: “Erbakan Hoca’nın darbecilerin kararlarına boyun eğdiği” şeklindeki iftiraları açıklanan mahkeme tutanaklarıyla boşa çıkarılmıştı. Devlet sırrı olan dönemin MGK tutanakları yayınlanınca, bir gerçek daha iftiracıların yüzünde tokat gibi patlamıştı!

    Çünkü Hoca tarihi MGK ve sonrasında cunta tarafından sürekli ‘imzala’ tacizlerini erteleyip savuşturmuşlardı. Erbakan, olayı uzun bir sürece yaymak için de Bakanlar Kurulu toplantılarını detaylandırmış ve sonuç olarak o maddelere imza koymamıştı” Kafaları ve vicdanları karanlık olanların Aydınlık Gazetesi[1] hala Erbakan’ı suçlama ve 28 Şubat cuntasını aklama telaşıyla: “Suç” denenler Erbakan’ın imzalı talimatlarıymış, yapılacaklar madde madde imzalanmış” başlıklarıyla, cuntacıların kendilerinin hazırladıkları 18 maddelik dayatma ve saçmalıkların, sanki Erbakan tarafından imzalanıp Bakanlar kurulu kararı olarak yayımlandığını ima eden bir yaklaşımla, hala konuyu çarpıtmaya çalışmaktaydı. Oysa defalarca ve kanıtlarıyla yazdığımız ve şimdi Mahkeme tutanaklarıyla açığa çıktığı gibi, Rahmetli Erbakan bu dayatmaları kabule asla yanaşmamış, gerekli uyarıları yapmış, sadece konunun Bakanlar kurulunda görüşülmesi için, prosedür gereği “sevk yazısını” imzalamıştı.

    28 Şubat davasına bakan Ankara 13. Ağır Ceza Mahkemesi'nin MGK'dan talep ettiği 28 Şubat'a ait tutanaklar davaya bakan mahkemeye ulaşmıştı. Mahkemece görevlendirilen iki naip hâkimin incelediği tutanaklardaki davayla ilgili bölümler hâkimlerce tutanak altına alınmıştı. Mahkemede okunan tutanaklarda 28 Şubat davasında iddianamede suç olarak gösterilen konuların MGK'da alınmış ve Hükümete tavsiye edilmiş, Hükümet tarafından da uygulanması için ilgililere talimat verilmiş konular olduğu ortaya çıkmıştı.

    Tutanakta dikkat çeken konuşmalar şunlardı:

    Cumhurbaşkanı Demirel: Bütün tedbirler alınmalı!

    "... Şimdi bu takdimde Genelkurmay'ın iddiası çok önemli bir beyandır. İrticanın, Cumhuriyet'in kurulduğundan beri en büyük tehlike halini aldığını belirtiyor. Bu çok önemli bir husustur. Devlet, kendisine yönelen tehlikelere karşı gerekli tedbirleri alır. Genelkurmay Başkanlığı takdiminde tedbirler de sıralanıyor. Nedir bunlar? Savcılar ve hâkimler kanunları eksiksiz ve istismarsız uygulamalıdır. İnkılâp Kanunları, Anayasa'nın 174. maddesindeki kanunlar uygulanmalıdır. 8 yıllık temel eğitim uygulanmalıdır. Tarikatlar kapatılmalı, kıyafet kanunu uygulanmalıdır. Şimdi bu tedbirler arasında hassas bir konu var. O da kamuoyunda Kuran Kursları, İmam Hatip Okulları kapatılıyor imajı yaratılmamalı."

    Başbakan Erbakan: Demokrasi ve laikliği korumak için gerekli tedbirleri almalıyız, ama milletin inanç değerleriyle ve tercihleriyle uğraşmamalıyız!

    "Önce Sayın komutanların samimi ifadeleri ve bu takdimleri hazırlayan MİT Müsteşarlığı, Genelkurmay temsilcilerine çok teşekkür ediyorum. Burada her şeyi açık kalplilikle yüz yüze konuşma fırsatını bulduk, çok faydalı oldu. ...Laiklik Müslümanlığa en uygun bir kuraldır. Bizim yapmamız gereken şey insanlara aydın, çağdaş Müslümanlığı öğretmektir. ...Bazı insanlar dini istismar ederek devlete karşı geliyorlar. Bu konuda tedbirler alırken işin aslına inmek lazım, halk bir şeye karar vermişse ona güvenmeliyiz, onun kararına saygı duymalıyız".

    Başbakan Yardımcısı Çiller: Din üzerinden değil, hizmet üzerinden siyaset yapalım

    "...Yobaz zihniyetten ülke zarar görür. Demokrasi ve laikliği korumak için tedbirleri almalıyız. Bunun için insanlara dinini öğretirken vatanı milleti demokrasiyi, devleti sevecek insan yetiştirmeliyiz. ...Şimdi bugün burada bunları görüştük. Dışarıda buradan çıkacak kararları bekleyen basın mensupları var. Bunlar bu konuyu iyice abarttılar. Bunun için basına verilecek bildiriyi dikkatle hazırlayalım. Millete, Avrupa'da, dışarıda endişe uyandıracak bir hava vermeyelim. Kadın haklarından vazgeçmemek önemli çağdaşlık laik demokrasiyle olur. Şeriat, laiklik konusunda kavram kargaşası mevcut, buna mani olmak lazım. Bu arada laikliği de siyasallaştırmamak, bazı gruplara mal etmemek lazım. Netice olarak din üzerinden değil, hizmet üzerinden siyaset yapılmalıdır."

    Sağcı Nazlı Ilıcak’la Solcu Aydınlıkçılar aynı saftaydı!

    Nazlı Ilıcak:

    “28 Şubat davası kapsamında bazı müştekilerin avukatı Mustafa Polat, Süleyman Demirel hakkında suç duyurusunda bulundu. Polat, daha önce de Aydın Doğan ve Koç Holding aleyhinde işlem yapılması için savcılığa başvurmuştu. Bu teşebbüslerinin sonuç getirmeyeceğini hem tahmin ediyor, hem de umuyorum. Savcılar Polat'ın aklına uyarsa, zaten kutuplaşmanın azami hadde ulaştığı ülkemiz, tam bir yangın yerine döner. Fakat Demirel'i "28 Şubat darbesini planlayan kişi" olarak takdim etmek, insafsızlık! Çaresiz kalan Erbakan kararları imzaladı fakat savsakladı; alınan kararlar istikametinde adım atmadı.

    Hem askerler Demirel’e, hem MİT, 1997 başından beri, irtica tehdidini gösteren bir dizi brifing verdi. Milli Görüş hedefteydi: "Milli Görüş'ün kaynağı Kur'an ve İslâm hukukudur. Ana fikri: Devlet dine hükmedemez; din, devleti yönlendirir. Devlet yapısı mutlaka dini esaslara oturtulmalıdır." Demirel, askerin kendisine verdiği brifing sonrasında, Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı'yı yasal zeminde kalınması için uyarmıştır: "Şeriatçılık sayılacak hiçbir kanun Meclis'ten geçmedi, geçemez de. Geçerse gereğini yaparım. Hep konuştuk, demokratik kurallara dayanabilirsek bu sorunu aşarız. Dayanamazsak o zaman Cezayir'e döneriz." Demirel, Cezayir örneğiyle, Karadayı'ya seçilmiş bir partiye iktidarı vermemenin kanlı sonuçlarını hatırlatıyordu. Tarihi bir daha yaşayamayacağımız için, şu soruya da cevap veremeyiz: Demirel ya da Erbakan direnseydi sıcak bir darbe gerçekleşir miydi?[2]diyerek hem yalan söyleyip Erbakan’ın MGK kararlarını imzaladığı iftirasını tekrarlıyor, hem de Süleyman Demirel, Rahmi Koç ve Aydın Doğan’ın mahkeme edilmesini felaket olarak niteliyordu. Yani solcu Aydınlıkçı Sabataistlerle, sağcı AKP yalakası sabataistler İslam düşmanlığı ve Erbakan karşıtlığında derin Yahudilik damarıyla aynı safta buluşuyordu. Refah-Yol’un yıkılmasından birkaç ay sonra 31 Ekim 1997 tarihli MGK’da değiştirilen Milli Güvenlik Siyaset Belgesi, AKP’nin gizli anayasası ve Yahudi Lobilerinin dayatmasıdır ve şu kararlar alınmıştır.

    “Türkiye’nin Batı’ya dönük yüzünde hiçbir değişikliğe gidilmemelidir. Türkiye’nin AB’ye tam üyelik konusundaki hedefi korunmalıdır. Türkiye’nin dünya ile bütünleşmesine yönelik, özelleştirme de dahil ekonomik çabalar arttırılmalıdır... Türkiye’nin ABD ile ilişkileri stratejiktir ancak başka bir ilişkinin alternatifi değildir. ABD, AB sürecimizin bir alternatifi değildir. NATO’daki rolümüzü korumalıyız. NATO’nun farklılaşan siyasetinde yerimiz olmalı.”

    Bu acı ve açık gerçeklere rağmen Kemalizm istismarı ve Kominizm safsatasısıyla İslam düşmanlığı yapan ve aziz halkımızdan asla yüz bulmayan İşçi Partisi Genel Başkan Yardımcısı Ferit İlsever Erbakan İktidarını “İşçi Partisinin göreve çağırdığı işçilerin ayaklandırdığı bir halk hareketiyle yıkıldığını” söyleyecek kadar kuyruklu yalanlar ve kuru-sıkı palavralar sıkarak, asıl NATO patronlarını ve gönülden bağlı oldukları Yahudi baronlarını gizlemeye çalışıyordu.[3]

    Sahte bir tavırla sık sık Hak ve halk edebiyatı yapan bu masonik ve sabataist ulusalcılar, sözde şiddetle karşı oldukları ABD ve AB ülkeleri gibi emperyalist güçlerin Mısır’da tertip ve teşvik ettiği kanlı askeri darbeyi hararetle alkışlıyor, sadece İslam’a bağlı oldukları için altı bin masum İhvan taraftarının katliamını meşru görüyor ve böylece hem din düşmanlıklarını hem de Siyonizm uşaklıklarını ortaya koyuyordu.

    Tansu çiller in itirafları.

    28 Şubat davası kapsamında mahkemeye yazılı ifade veren eski başbakanlardanTansu Çiller, çarpıcı açıklamalar yapmıştı. İfadesinde Milli Güvenlik Kurulu kararlarına değinen Çiller, dönemin başbakanı Necmettin Erbakan ile arasındaki diyalogları da aktarmıştı.

    “Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarının emekliye sevk edilmesini istediğini ancak Başbakan’ın bunu kabul etmediğini” açıklayan Çiller, Erbakan’ın kendisine “emeklilik kararnamesini Demirel’in imzalamayacağını” hatırlattığını vurgulamıştı. Çiller, Ben de kendilerine “O zaman biz de erken seçime gideriz” dedim. Sayın Erbakan, bu teklife “Bizi seçime sokmazlar, partilerimiz hakkında kapatma davası açarlar ve toplumdaki gerilimi artırırlar diye yanaşmamıştı”[4] İtirafları, Erbakan Hoca’nın Dış güçlerin ülkemiz ve milletimiz aleyhine hangi tertipleri tezgâhladıklarını ve bunları boşa çıkaracak adımları nasıl attıklarını; şahsi ikbal ve siyasi ihtiraslar uğruna kuru kahramanlıklara asla tenezzül buyurmadıklarını ortaya koymaktaydı.

    13 Eylül 2013 tarihli Aydınlık Gazetesi 12. sayfasında, Lübnan Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı Şeyh Abul Nasır El Cabri’nin Erbakan’ın kendisine: “Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül’ün ırkçı emperyalizmin hizmetine girdiklerini, İslam aleminde oluşturmaya çalıştığı birliği bozmaya yöneldiklerini” söylediğini yazdığı halde hala 28 Şubat şakşakçılığı ve Erbakan karşıtlığı yapmaları, acaba iyi niyetle bağdaşır mıydı? Ve yine 30 Eylül 2013 tarihli Aydınlık 2. sayfasında. “Mehmet Akif’i de görevden almışlardı” yazısında, İstanbul’un 16 Mart 1920 günü resmen işgal edilmesinden sonra Mustafa Kemal Paşa’nın: “İman cephemizi güçlendirmek üzere, (İslamcı yayın yapan Sebilür Reşad) derginizle Ankara’ya geliniz!” diye Mehmet Akif’e haber gönderdiğini aktardığı halde kendilerinin bu iman ve İslam karşıtlığını hala Kemalizm kılıfı altında sürdürmeleri nereden kaynaklanırdı?

    Vicdanları kararanların yüzleri utanmazdı!

    Yaptığı efsane hizmetlerle rantiyecilerin ve küresel emperyalistlerin oyunlarını bozan 54. Erbakan Hükümeti’ne tuzak kuranların yalanları bir kez daha ortaya çıkmıştı. Tarihi 28 Şubat MGK’sının tutanaklarının açıklanması, defalarca gündeme getirdiğimiz, “MGK’daki 18 maddenin Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan tarafından imzalanmadığı” gerçeğini resmen kanıtlanmıştı. Böylelikle, türlü iftiralarla Erbakan’ı karalamaya çalışanların yalanları bir kez daha ayaklarına dolanmıştı. Bu karanlık tezgâhların sorumlusu sinsi odakların ve bugün o kurumların başında bulunanların, yüzlerinin kızarmasını beklemek bile boşunaydı. Çünkü bu iftiraları bilinçli olarak ortaya atmışlardı!

    Yıllardır bazı kesimler tarafından Erbakan’ın tarihi MGK’daki 18 maddeyi imzaladığına ilişkin yapılan maksatlı yalan propagandalar, yayımlanan tutanaklarla birlikte boşa çıkarılmıştı. Yazdıkları kitaplarla, gazete ve televizyonlara verdikleri demeçlerle, devamlı surette ve bilinçli olarak bu yalanı pompalamayı sürdürenlere, “çamur at izi kalsın” mantığıyla Erbakan Hoca’ya kara çalmaya yeltenenlere, art niyetli kişi ve kesimlere en güzel cevap mahkeme tutanaklarıydı. MGK’nın resmi tutanakları, Erbakan’ın, milleti baskı altına almayı amaçlayan ve cuntanın imzalanması için bastırdığı 18 maddeyi imzalamadığını açıkça ortaya koymaktaydı. Tarih bir kez daha yüzleri gibi yürekleri de kararmış olanları hüsrana uğratmış, Erbakan, kendisine inanan ve güvenen milyonların yüzünü bir kez daha ağartmıştı.

     O Rezil Manşetler Unutulmayacaktı!

    CUNTA, Erbakan’ın belgeleri imzalamamasının ardından emrindeki gazetelere attırdığı manşetlerle iktidara mesaj göndermeye çalışmıştı. Hürriyet gazetesi vasıtasıyla, 1 Mart’ta “Tarihi karar”, 2 Mart’ta “Askerin 20 şartı”, 3 Mart’ta “Bunları yapın”, 4 Mart’ta “Ya uy ya çekil”, 6 Mart’ta ise “AYNEN İMZALADI” ve daha sonra da “Zorluk Çıkarmadı” manşetleriyle olmayan olmuş gibi gösterilirken, Erbakan da toplumun gözünde küçük düşürülmeye çalışılmıştı. Bazı gazeteler bu yalana yaymaktan oldukça mutlu ve memnunlardı. Hatta o kadar ileri gidildi ki, bugün ABD’nin kucağına sığınan Fetullah Gülen’in ağzından ‘Beceremediniz Artık Bırakın’ manşeti ile Müslümanların da Erbakan’ı istemediği imajını oluşturmaya uğraşmışlardı. O dönemin bir başka gazetesi olan Sabah ise en çirkin manşetleri atan medya organlarının başında yer almıştı. Gazete o günlerde, “Hoca bu imza senin değil mi?”, “Muhtıra gibi brifing”, “Erbakan’ın imzaladığı işte 18 madde”, “Paşa paşa imzaladı” manşetleriyle iktidara karşı tetikçilik yapmıştı. Çevik Bir ifadesinde Batı çalışma Grubunu kendisinin kurduğunu açıkladıktan sonra “Batı adı da tarafımdan verilmiştir. Yüzümüz irticaya karşı batıya dönük olduğu içindir” buyurmuşlardı. Büyük Millet Meclisi’nden batı değerlerine uyum sağlamakla görevli AKP’li Milletvekillerinin onayıyla çıkarılan kanunlarla, Batı Çalışma Grubunun cezalandırılması aslında garip bir çelişkiyi özünde barındırmaktaydı.

    Yıllar önce YÖK Başkanı Yahudi dönmesi bir Maruni Hristiyan olan meşhur mason İhsan Doğramacı’nın önsözünü yazdığı bir kitapçık yayınlanmıştı. Kitabın adı: “TÜRKİYE’DE ANARŞİ VE TERÖRÜN SEBEPLERİ VE HEDEFLERİ” Yazarın adı konulmamıştı. Ancak kitabın adı yazıldıktan sonra o sayfanın altında, “12 Nisan 1985 günü Yükseköğretim Kurulu merkez binasında verilen konferans” notu vardı. Konferansı kimin verdiği yazılı değil ama Prof. Dr. İhsan Doğramacı, Yükseköğretim Kurulu Başkanı olarak yazdığı ÖNSÖZ de konferansı “İlgili makamlar”ın aktardığını Başbakanlığında bunu uygun bulduklarını yazmaktaydı. Kitap 186 sayfadan oluşmaktaydı. Avrupa’da ve Türkiye’de faaliyet gösteren bütün İslami cemaatlerin isimleri bu kitapta yer almaktaydı. Sol adına kurulan bütün kuruluşların adları da vardı. Tarikatçısından Şeriatçısına, Komünistinden sosyalistine, sağcısından solcusuna kadar hepsinin kurduğu örgütlerin adı “zararlı örgütler” arasına katılmıştı. O günün Başbakanının uygun buldukları, İlgili makamların aktardığı konferans, Yüksek Öğretim Kurulu merkez binasında yapılmış ve Türkiye’de sağdan sola her vatandaş düşman sınıfına katılmıştı. Aradan on iki yıl geçmiş 28 Şubat döneminde “düşman kurumlar” içinden özellikle İrticacıların (yani İslamcıların) peşine düşülmüş ve özel bilgi bankası kurmuşlardı. 27 Mayıs’tan, 28 Şubat’a,  generalleri, rektörleri, hâkimleri, valileri, iş adamları, bürokratları her dönemde aynı şeyleri söyleyip aynı şeyleri yapıyorlarsa, yanlışlığı bunları yapanlardan ziyade, bu darbeleri yaptıran dış odaklarda ve mason localarında aramak lazımdı.

    “Erbakan, paşa paşa imzaladı, dik duramadı, sözünü tutamadı. Masaya yumruğunu vurmadı” diyenlere MGK tutanakları tokat gibi tarihi bir yanıttı. Devlet sırrı tutanaklar açıklanınca, bir gerçek daha gün yüzüne çıkmıştı!

    Türkiye’nin karanlık yıllarını sorgulamaya başladığı ve davaların ardı arkasına açıldığı şu günlerde 28 Şubat döneminde gerçekleştirilen post modern darbenin tarihi davası başlamıştı. ABD Yahudi Lobilerinin talimatıyla milleti baskı altına almak için TSK’nın içindeki askeri cuntanın, Erbakan’a karşı başlattığı yıpratma kampanyasına o dönemde sadece tek başına Erbakan’ın direndiği MGK’nın tutanakları ile de resmen ispatlanmıştı.  28 Şubat 1997 günü öğleden sonra başlayan ve 9.5 saat süren tarihi MGK toplantısında Erbakan’ın cuntanın dayattığı 18 maddeyi imzalamadığı gerçeği gün yüzüne çıkmıştı.  28 Şubat Davasını yürüten Ankara 13’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararıyla  iki hakimin açıklanmayan Milli Güvenlik Kurulu (MGK) tutanaklarının inceleyip mahkemeye sunmasıyla bir gerçek daha gün yüzüne çıkmıştı. Türkiye’de yıllardır milleti baskı altına almayı amaçlayan, kesintisiz 8 yıllık eğitimi dayatan, başörtüsüne ilişkin yasakları gündeme taşıyan 18 maddelik MGK kararlarını Erbakan’ın imzaladığına ilişkin bazı grupların ve o dönemdeki medyanın aracılığıyla yapılan bombardıman haberlerinin hepsinin yalan olduğu anlaşılmıştı. O gün başta cunta olmak üzere daha önceden hazırlanarak MGK’ya getirilen 18 maddeye karşı sadece Erbakan’ın direndiği ve belgeyi imzalamayarak, milleti büyük bir beladan kurtardığı ispatlanmıştı.  Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın o günkü tavrı ise takdire şayan olduğu tutanaklara yansımıştı. Tarihi tutanaklar, iç ve dış güçlerin meşru hükümete karşı ortaya koyduğu baskıyı tek başına göğüsleyen Erbakan’ın cunta yapısına karşı sarf ettiği sözler; o günlerde darbecilerin yanında yer alan, sesi soluğunu çıkmayan kesimlere karşı tarihi bir belge niteliği taşımaktaydı.  Gece yarısına kadar süren toplantı sonrası Başbakan’ın önüne daha önceden hazırlanıp konulan 18 maddeyi imzalamayan Erbakan’ın “Bu işler öyle ayaküstü olmaz. Önümüze koydular imzaladık diyemeyiz. Onun için bunu inceleyelim” sözleri de tarihi belgede yer almaktaydı.

    O süreçte Erbakan’ın onurlu ve olumlu tavrı:

    9,5 saat süren tarihi toplantının sonlarına doğru 18 maddenin imzalanmasına ilişkin diyaloglar ise tutanaklarda en dikkat çeken husus. Toplantının sonunda Erbakan’ın sözleri cuntanın bütün planlarını bozarken, tarihi gecede şu diyaloglar yaşanmıştı:

    Süleyman Demirel: “Burada tartışılan konu siyasi değil, güvenlik siyasetidir, güvenliğe ilişkin tehditlerdir. Siyasi yer Bakanlar Kurulu’dur. Şimdi bu konu yeterlice tartışılmıştır. Önce basın bildirisini mi kararlaştıralım yoksa kararı mı?” (Cumhurbaşkanı Demirel cuntanın bahanelerini haklı görüyor ve onların tarafını çekiyor)

    Başbakan Erbakan: “Basın bildirisini önce okuyalım, kararlaştıralım. Şimdi 9 saatlik yoğun bir çalışmadan sonra bu kadar maddeyi sağlıklı olarak değerlendirerek sonuca ulaşmak doğru olmaz, onun için bunu daha sonra inceleyip kararlaştıralım” gibi ciddi ve gerçekçi bir tavır takınıyor. 

    GKB İsmail Hakkı Karadayı: “Bunu 10 dakikada tamamlarız, yarına kalmasına gerek yok” deyince. 

    Başbakan Erbakan ise: “Bu gibi şeyler ayaküstü olacak işler değil, bunu bizim önümüze koydular, imzalamak zorunda kaldık diyemeyiz. Onun için bunu incelememiz lazım!” sözleriyle diretip savuşturuyor.

    Süleyman Demirel: “Biz bunu yarına bırakalım, metin üzerinde bazı rötuşlar da yapmak mümkün. İmam hatip okulları ve Kur’an kursları kapatılıyor imajını yaratmayalım. Bu gibi yerleri Genel Sekreter (MGK genel sekreteri) yeniden düzenleyip yarın Genelkurmay Başkanı ve Başbakan ile görüşür ve neticelendirirsiniz” demek zorunda kalıyor.

     İmzaladı diyenlerin yüzü kızaracak mıydı?

    Erbakan’a 18 maddeyi imzalatamayan cunta daha sonra ise başka yollara başvurarak, iktidarı yıpratma yoluna sapmıştı. Sonraki süreçte cunta elinde baskı aracı olan medya aracılığıyla Erbakan’ı ve hükümetini yıpratmak için ‘imzaladı’ diyerek manşetler atmıştı. Toplumu kendi istekleri doğrultusunda yönlendirmek için ise, Fetullahcılar gibi bir çok sivil toplum kuruluşu ve bazı oluşumları da etkisini alan o dönemdeki cunta, bu mütedeyyin kesimler aracılığıyla da halkın içine, ‘Erbakan tıpış tıpış imzaladı, o milletin karşısında biri, dik duramadı, koltuğa yapıştı’ gibi dezenformasyon bilgileri ile de yıpratma faaliyetlerine katkı sunmuşlardı. Bu yıpratma faaliyetleri çerçevesinde mütedeyyin kesimin önde gelen Fetullah Hocaları ve o dönemdeki köşe yazarları da cuntanın maşası olarak Erbakan’ı suçlayarak, kendi kitlelerini bu minvalde yönlendirmeye çalışmıştı. Tarihi gecenin sonrasında yaşananlar ise tam bir tiyatro sahtekârlığıydı. Erbakan’ın imzalamamasından sonra gazete manşetleri ile sürekli iktidara mesaj gönderen cunta, Hürriyet Gazetesi üzerinden,  1 Martta ‘Tarihi karar’, 2 Marta ‘Askerin 20 şartı’, 3 Martta ‘Bunları yapın’, 4 Martta ‘Ya uy ya çekil’, 6 Martta ise‘AYNEN İMZALADI’ ve daha sonra ‘Zorluk Çıkarmadı’ manşetleri ile iktidarı zora sokmayı amaçladılar. O süreçte gazete topluma da Erbakan’ın imzaladığını söyleyerek, toplumun gözünde Erbakan’ı küçük düşürmeye çalıştılar. Hatta o kadar ileri gitti ki sözü edilen gazete, Fetullah Gülen’in ağzından da ‘Beceremediniz Artık Bırakın’ manşeti ile Müslümanların da Erbakan’ı istemediği imajını oluşturmaya uğraşmıştı. O dönemin bir başka gazetesi olan Sabah ise en çirkin manşetleri atan medya organlarının başında yer almıştı. Gazete o günlerde, ‘Hoca bu imza senin değil mi?’, ‘Muhtıra gibi brifing’, Erbakan’ın imzaladığı ‘İşte 18 Madde’, ‘Paşa paşa imzaladı’ manşetleri atarak yalanla iktidarı yıpratma görevi yapmıştı. Ve son olarak müteddeyin gazetelerden sayılan ZAMAN gazetesi de Refah-Yol Hükümeti yerine kurulan ANASOL-M için ‘HAYIRLI OLSUN’ manşeti atarak, milleti baskı altına alan, 8 yıllık eğitimi zorunlu yapan, başörtüsü yasağını uygulayan hükümeti övüp alkışlamıştı.

    28 Şubatın konuşulmayan aktörü: Siyonist Yahudi kuruluşu JINSA’ydı.

    28 Şubat postmodern darbesiyle Türkiye’nin siyasi literatürüne giren ve darbe sürecindeki etkinliği hep tartışma konusu edilen bir dış oluşum göze çarpmaktaydı. Bu oluşumun adı “Ulusal Güvenlik Konularında Çalışan Musevi Enstitüsü” yani kısa ismiyle JINSA’ydı! Peki bu JINSA ne gibi faaliyetleri yapardı ve kimin için çalışırdı? 28 Şubat sürecindeki rolü niye dikkatlerden saklanırdı? Darbecilerin yargılandığı şu günlerde o döneme dair kaldırılan her taşın altından çıkan JINSA’nın kirli yüzünün ortaya konması lazımdı. ABD merkezli bir Yahudi örgütü olan JINSA, (Jewish Institute for National Security Affairs) 28 Şubat’ı tezgâhlayan Siyonist odaktı. Darbeci generaller ile darbe öncesi ve sonrasında görüşen bu örgütün asıl amacı, Türkiye’yi ve İslam alemini Erbakan’dan kurtarmaktı. 28 Şubat davası tutanaklarında da yer alan JINSA son 15 yıllık süreçte ülkemizde ön plâna çıkmıştı. Darbeci generaller İsmail Hakkı Karadayı ve Çevik Bir’e “Üstün Hizmet Madalyası” veren bu örgüt aynı zamanda Başbakan Recep Tayip Erdoğan’a ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e de kendisine göbek bağı bulunan örgütler aracılığı ile “Cesaret Ödülü” vermesi üzerinde nedense hiç durulmamıştı. Amerikan güvenliğini sağlama adına kurulmuş gözükmesine rağmen asıl amacı İsrail Devleti’nin varlığını ABD nezninde korumak olan JINSA’nın 28 Şubat sürecinde üstlendiği rol, Refah Partisi Hükümeti’nin 1 yıllık iktidarı boyunca Siyonizmin ayağına nasıl bastığının ve kimlerin Erbakan’dan kurtulmaya çalıştığının bir kanıtıydı.

    JİNSA Yahudi Çıkarlarını Korumak Adına Çalışmaktaydı!

    JINSA ABD merkezli bir Siyonist Yahudi yapılanmasıydı. ABD nezdinde Yahudilerin çıkarlarını korumaya yönelik kurulmuş ve tüm dünyada oldukça aktif işlere imza atan bir odaktı. Türkiye’de 28 Şubat Darbesiyle beraber tanınmaya başladı. Daha önce Milli Gazete’nin ulaştığı gizli ibareli belgelerde de adı geçen JINSA’ya o dönem TSK Hareket Başkanlığı tarafından verilen brifingleri de yine bu örgüt ayarlamıştı. JINSA siyonizmin dünya çıkarları adına kurulmuş ve bu doğrultuda faaliyetlerini sinsi bir şekilde yürüten kirli bağlantıları olan bir teşkilattı. 28 Şubat Darbesinde oynadığı aktif rol de bunun bir parçasıydı. JINSA, Pentagon ile Tel Aviv arasında çok önemli bir köprü görevi üstlenmiş durumdaydı. Örgüt İsrail’in ABD’deki dışişleri ve savunma mekanizması gibi çalışmaktaydı. Siyonist amaçları müdafaayı kendisine şiar edinen JINSA, Türkiye’deki Postmodern darbe sürecinde TSK’a içerisindeki darbeci generallerin de danışma mercii olarak göze çarpmaktaydı. Dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral İ. Hakkı Karadayı ve Genelkurmay 2. Başkanı Çevik Bir’in Gölcük’te hem ABD’li üst düzey generaller ile görüştüğü hem de JINSA yetkililerine brifing verdiği bilgisi yer almıştı. Darbe öncesinde yaşanan bu ihanet trafiği, JINSA’nın darbe sürecinde ne kadar etkin bir rol oynadığının kanıtıydı.

    JINSA kimlere Ödül takmıştı?

    JINSA ve ona göbek bağı olan Yahudi örgütleri 28 Şubat öncesi ve sonrasında Türk siyasetçiler, İş adamları ve generallere verdiği ödüller ile tanınmıştı. Darbe öncesinde İ. Hakkı Karadayı ve Çevik Bir’e “Üstün hizmet madalyası” veren örgüt bu ödülü daha önce sadece Siyonizm’e büyük hizmetleri dokunan kimselere takmıştı. 28 Şubat darbecilerine verilen bu ödüllerde onların hangi şer odaklarına hizmet etmekte olduklarının ispatıydı. Aynı örgütün ödül verdiği isimler arasında ANAP Lideri Mesut Yılmaz ve İş adamı Mehmet Emin Karamehmet’te vardı. JINSA ile bağlantısı olan ve 19. yüzyılda Yahudi lideri Theodore Herzl tarafından kurulmuş olan bir diğer Yahudi örgütü Amerikan Yahudi Komitesi (AJC) ise 2004 yılında Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın boynuna“Yahudi cesaret ödülü” ve “Davud Boynuzu” asmıştı. Başka bir Yahudi örgütü olan ve merkezi İngiltere’de bulunan, kökü ise “Yuvarlak Masacılar”a dayanan Kraliyet Uluslararası İlişkiler Enstitüsü ise Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü “Chatham House”un “Yılın Devlet Adamı” ödülüne layık bulmuşlardı. Yani 28 Şubat darbesi de, AKP’de, cemaat de aynı Siyonist mahfillerin hizmetkârıydı!

    “Atatürk Osmanlı derin devletinin adamıydı” diyen tarihçi yazar Fatih Beyhan, Milli Çözüm’ün yıllardır savunduğu gerçekleri gündeme taşımaktaydı. "Atatürk, Osmanlı derin devletinin adamıydı" diyen yazar "Atatürk'ün Büyük Sırrı" kitabında bu kanaatlerini açıkça yazmıştı.

    Sultan Vahdettin ile Mustafa Kemal, Samsun'a hareketten önce, son gece, diz dize ahitleşmişti. Görüşmede anlaşmaları şöyleydi: Vatanın sağlam bir şekilde selamete çıkartılması hususunda kendisi İstanbul'da düşman devletlerin ilgisini ve dikkatini çekecek, sulh ve anlaşma havası içinde zaman kazanacak, bir yandan da işgalleri bitirmeye, Anadolu'da yeniden güveni tesis etmeye girişecekti. Mustafa Kemal Paşa da Samsun'dan başlayarak Anadolu'yu örgütleyecek, dağınık askerî ve idarî yapıyı düzene sokacak ve bu sayede işgallere karşı bir sivil ve askerî harekâta önderlik edecekti. Anadolu'nun kurtuluşunun temini hangi yolda görülürse Vahdettin ve Mustafa Kemal’den bir diğeri kendini feda edecek ve ülkenin kurtuluşuna gayret edilecekti.

    Bu ahitleşmenin kaydı, kızı Sabiha Sultan'da ve Vahdettin'in özel yaverindedir. Nitekim bu ahitleşme gecesinde neler yaşandığına kısmen Nutuk'ta değinilmektedir. Çünkü burada İngiliz siyasetine karşı bir siyaset geliştirilmiştir. Sultan Vahdettin ile Mustafa Kemal arasındaki o ihtilaf noktalarının tamamı danışıklı dövüş gibidir. Paşa hakkında çıkarılan idam fermanı da böyledir. Çünkü Mustafa Kemal Ankara’da Meclisteki Gizli celseler de bunları itiraf etmektedir. Diyor ki "Padişah Vahdettin bana özel yaverini gönderdi. Biz Düzce'de görüştük." Ve Vahdettin'in ona gönderdiği özel mektubu gösteriyor. Orada: "İngiliz süngüsü altında böyle bir karar almak durumundayım. Bu kararı almam senin çalışmaların ile alakalı yürüyeceğin yolda moralini bozmasın"denmektedir. Yani İngiltere'ye karşı, müthiş bir siyaset izlenmektedir. Bu benim şahsi kurgum değil, tarihi veriler üzerinden yaptığım okumalar sonucu kareleri birleştirince böyle bir fotoğraf belirginleşir. Onun için Mustafa Kemal Paşa ile ilgili, yani Vahdettin hain mi, değil mi? tartışmalarının yapılıyor olması abesle iştigaldir.

    Sultan Vahdettin'in İngiliz gemisi ile gitmesi, Türkiye’nin selameti için kendini feda etmesidir.

    İngilizlere tam anlamıyla güven verebilmek için onların gemisine bindi ve ülkeyi terk etti. İngilizler nitekim daha sonra onu kullanmak da istemişler ama Vahdettin buna fırsat vermemiştir. Neden 'Mustafa Kemal?' sorusunun arkasındaki en önemli cevaplardan biri şudur: Mustafa Kemal, şehzadeliği sırasında Vahdettin'e seryaverlik yapmış, birlikte Almanya seyahatinde bulunmuş ve bu seyahat sırasında Anadolu'daki ahvali ayrıntılarıyla konuşma fırsatı bulmuşlar. Paşa, Anadolu'nun her cephesinde bilinçli olarak görevlendirilmiştir. Oranın fotoğrafını iyi çeksin diye. Bu önemli bir husus. Vahdettin'in ikinci nedeni de, asla güvenmediği damadı Enver'in Mustafa Kemal Paşa'ya tasallutuna mâni olmak için onu İstanbul'da fazla tutmak istememiştir.

    Mustafa Kemal'in Vahdettin'le kurduğu o sıcak temas ve Almanya seyahati, onun sonraki hamlelerinde hep avantaj sağlamıştır. Ve padişaha bağlı bu derin yapı Mustafa Kemal'e tam anlamıyla güvenmiştir. Samsun'a gönderilmeden önce Dahiliye Nezareti'nden Mehmet Ali Bey, Mustafa Kemal Paşa'yı Şişli'de kaldığı evinde ziyaret etmişti. Bu zat kritik görevde bir kişidir. Ardından Bahriye Nazırı Avni Paşa, Şişli'deki evine sık gidip geldiği bilinmektedir. Bu görüşmeler Mustafa Kemal'in devlete, sadakat hislerinin öğrenilmesi ve teyidi içindir. Sonra Avni Paşa özel otomobilini Şişli'deki evine gönderip Mustafa Kemal Paşa'yı evinden aldırıp bakanlığa getirtmiştir. Mustafa Kemal Paşa o günlerde Harbiye Nazırı Şakir Paşa tarafından makamına davet edilmiştir. Odasında tek kelime edilmeden Samsun'la ilgili görevi verilmiştir. Onu Samsun'a görevlendiren Vahdettin'in kendisidir. Yani Samsun görevi onun Anadolu'yu toparlayabilmesi için ortaya çıkartılmış bir görevdir. Bandırma Vapuru'nu ayarlayan da Vahdettin'dir. Ailesine yetecek kadar parayı veren de, ailesini himaye eden de Sultan'ın kendisidir.

    Mustafa Kemal, Samsun öncesi veda ziyaretlerinde bulunmuş, önce, günün sabahında, Babıali'de Sadrazam ve nazırlarla görüşmüş, cuma selamlığından sonra da Hamidiye Camii mahfilinde Padişah Vahdettin'le bir araya gelmiştir. Çünkü gece hareket edeceği kesinleşmiştir. Ve 16 Mayıs Cuma gecesi gün batımında vapur hareket etmiştir. Dahiliye Nazırı Mehmet Ali Bey, nezaretin örtülü ödeneğinden 1100 altından 1000 altını makbuz karşılığında Mustafa Kemal'e vermiştir.

    Tarih, belgeler ve hadiseler üzerinden okunabilir. Tarihi sağ-sol diye ayırmamak ve ideoloji malzemesi yapmamak gerekir. Vahdettin-Mustafa Kemal ilişkisi çok önemlidir. Çünkü Turgut Özakman gibi tarihçi olmayan bir ismin yazdığı çalışmada bir sürü iftira ve tahrifat görülmektedir ve Sultan Vahdettin'in aleyhine kasıtlı tertiplenmiştir. Tarihte durduğunuz yer çok önemlidir. Samsun öncesi Mustafa Kemal'e 9. Ordu Müfettişliği ve kurmay heyetini kurma yetkisi verilmiştir. Anadolu'daki ordu komutanlıklarına yapılan atamalar Samsun öncesine rastlar ve Mustafa Kemal'in isteğine göre gerçekleşmiştir. Paşa, müfettiş sıfatı ile görünürde Samsun'daki azınlıklarla ilgili ayaklanma olabilir vesaire bahanesiyle gönderilmiştir, ama görev tanımı Amasya, Sivas ve Erzurum ordularını da kapsayan bir mahiyettedir. Evet, Mustafa Kemal Paşa'nın Anadolu görevi, yetkilendirilmesi, şark vilayetleri valilerine, askerî ve idarî makamlara da bildirilmiştir. Onun için kolordu müfettişi olarak Samsun'a gittikten sonra Sivas'a, Amasya'ya, Erzurum'a gittiğinde valiler tarafından karşılanıp, hürmet ve rağbet edilmiştir. Paşa'nın vali tarafından karşılanması Vahdettin'in gönderdiği gizli talimatname üzerinedir. Mustafa Kemal Paşa'ya bu görev evrakı esnasında sadrazamla doğrudan temas yetkisi de verilmiştir. Bir müfettiş için oldukça geniş yetkiler verildiği açıkça görülmektedir. Böylesi geniş yetkilerin verildiğine dair atama kararı 5 Mayıs 1919 tarihli Takvim-i Vekayi'de de yayımlanıp resmiyete girmiştir.

    Mustafa Kemal’in o süreçte yazışmaları gösteriyor ki; Sivas'ta, bütün toplantı tutanaklarını Sultan Vahdettin'e rapor etmiştir. "Sivas'ta yaptığımız kongrede şunlar oldu. Filanı filan yere aldım, filanı filan yerde görevlendirdim. Buradaki Ermenilerin durumu bu, azınlıkların durumu bu."diye mektuplar göndermiştir. Hatta Sultan Vahdettin yurtdışına gittikten sonra elbette mali sıkıntı çekmiştir. Ama Mustafa Kemal’in talimatı ile kendisine Meclis’in örtülü ödenekten para gönderilmiştir.

    Kısacası Mustafa Kemal Milli Türkiye’nin, Osmanlı’yı idare eden derin devletin seçkin ve önder bir elemanıdır. Mesela Ankara’yı başkent seçen Osmanlı’nın derin yapısıdır. Hatta Ankara’daki 1. Meclis’in yapımı ta 1915’e rastlamaktadır. Bu derin yapıyı Devletin kendi varlığını sürdürme iradesi olarak yorumlamak lazımdır. Nitekim bugün Türkiye Cumhuriyeti ayakta ise bu iradeye borçlu olduğu unutulmamalıdır. Derin yapısı olmayan devletler özde sahipsiz ve sigortasız konumdadır. Her milli devletin bir kırmızı kitabı bulunmaktadır ve o kitabı icra eden bir heyeti vardır. Türkiye Cumhuriyeti; Selçuklunu, Osmanlının, milli geleneğini sürdüren sağlam bir yapılanmadır. Ve cumhuriyet olma kararı Mustafa Kemal Paşa'dan çok önce, 2. Meşrutiyet'ten sonra Sultan Abdülhamid'in tartıştığı ve gündeme aldığı bir devrim ve değişim planıdır.



    [1] 24 09 2013 / Sh: Gündem

    [2] Sabah / 27 09 2013

    [3] Aydınlık / 27 09 2013

    [4] Zaman / 28 09 2013

















    Bu Haber 2533 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS