• 15 TEMMUZ KALKIŞMASI VE BAŞKANLIK KARMAŞASI

    15 TEMMUZ KALKIŞMASI VE BAŞKANLIK KARMAŞASI

    03 Temmuz 2017

     
    | Devamı



    15 TEMMUZ KALKIŞMASI VE BAŞKANLIK KARMAŞASI


    Karargâh mı rahatsızdı, Hürriyet mi ayarsızdı?

    Halâ, TSK'yı kışkırtma ve yıpratma çabaları ve Amerika'nın hatırına Ordumuzu Suriye savaşına bulaştırma hesapları giderek yoğunlaşmaktaydı. Hürriyet Gazetesi'nin “Karargâh Rahatsız” başlıklı haberi elbette kasıtlıydı ve kışkırtıcıydı. Hem de kahraman Ordumuzun PKK’ya karşı eksi 30 derecede kahramanca savaştığı, Kuzey Suriye’de yeni destanlar yazdığı bir sırada bu haberi yayımlamak, kurum olarak bugünkü Genel Kurmay Karargâhına itibar suikastı sayılmalıdır. "Bu sinsi ve tahripçi yayınlar belki de Aydın Doğan'a rağmen yapılmaktadır. Hürriyet'in yayın kurulunda ve yazarları arasında Onun kuyusunu kazan, kendisini aslanların önüne fırlatan adam varsa bunları ayıklamalıdır. Değilse, Aydın Doğan’ın bizzat bu işlerin içinde olduğu iddiaları doğrulanmış olacaktır"uyarıları haklıydı.

    TSK bu iddiaları yalanlamıştı!

    TSK, Hürriyet'in hakkında soruşturma açılan 'Karargâh rahatsız' haberiyle ilgili bir açıklama yapmıştı. Açıklamada "Bir basın mensubuna bilgilendirmede bulunulmuş ve bu hususlar 25 Şubat 2017 tarihinde yayımlanmıştır. Bu açıklamayı Türk Silahlı Kuvvetleri ile devlet ve hükümet arasında bir sorun varmış gibi yansıtmak, olayı saptırmaktır" ifadeleri yer almıştı. TSK, Hürriyet'te Hande Fırat imzasıyla yayınlanan haberde şu açıklamayı yapmıştı:

    1. Son zamanlarda, sürekli olarak Genelkurmay Başkanı'nın şahsı üzerinden yapılan mesnetsiz ve maksatlı eleştirilerle, Türk Silahlı Kuvvetleri yıpratılmaya, ülkemizin ve milletimizin güvenliği için yapılan mücadelenin gölgelenmeye çalışıldığını üzüntüyle müşahede etmekteyiz.

    2. Türk Silahlı Kuvvetleri'ne ve Genelkurmay Başkanı'nın şahsına yönelik eleştiri kisvesi altında iftiraya varan iddialar ile ilgili bir basın mensubuna bilgilendirmede bulunulmuş ve bu hususlar 25 Şubat 2017 tarihinde yayımlanmıştır.

    3. Yapılan değerlendirmenin içeriği, dikkat ve hassasiyetle düzenlenmiş, 'Karargâh Rahatsız, Karargâh'ta Rahatsızlık, Türk Silahlı Kuvvetleri'nde Rahatsızlık vb.' gibi ibareler söz konusu dahi olmamıştır. Sorulan sorulara özetle, 'Türk Silahlı Kuvvetleri'nin iç politika malzemesi haline getirilmemesi, şahsi işlerden uzak tutulması gerektiği' ifade edilmiştir. Kararlılık ve azimle terörle mücadele edildiği, Fırat Kalkanı Harekâtı'nın başarıyla tamamlandığı bir dönemde bu tür iddia ve iftiralarla gündemi bulandırma çabalarını esefle karşılıyoruz. Bu açıklamayı Türk Silahlı Kuvvetleri ile devlet ve hükümet arasında bir sorun varmış gibi yansıtmak, olayı saptırmaktır. Cevap verilen eleştirilerin muhatapları bellidir.

    4. Türk Silahlı Kuvvetleri, devletinin ve milletinin emrinde olarak, her zaman olduğu gibi sarsılmaz bir inanç, kahramanlık ve fedakârlıkla şehit kanlarıyla sulanmış bayraklaşan vatan topraklarının güvenliğini sağlamak amacıyla, faaliyetlerine azim ve kararlılıkla devam etmektedir.

    TSK'dan Orgeneral Akar'la ilgili 7 eleştiriye 7 yanıt

    Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar'a yönelik eleştirilerin TSK'yı yıprattığı ve "Ayarı kaçmış eleştiriler ile gerçekdışı bilgilere dayalı bazı haberlerde" Ordu'nun başarısının gölgelenmeye çalışıldığı vurgulanmıştı. Hürriyet'ten Hande Fırat'ın haberine göre, "Neden bazı kesimlerin hedefinde sürekli Türk Silahlı Kuvvetleri ve Genelkurmay Başkanı var?"sorusunu Karargâh kaynakları şöyle yanıtlamıştı: "Derinden üzülüyoruz. TSK’yı, siyaset içine çekmeye çalışıyorlar. Tek bir Ordumuz var. Zor bir dönemde gerçek olmayan söylem ve iddialarla bu güzide kurumumuzun yıpratılması kimseye fayda getirmez."

    İşte Hande Fırat'ın aktardığına göre, TSK’yı yıprattığı düşünülen 7 konu ve buna Karargâh’ın bakışı özetle şunlardı:

    1- Silahlı Kuvvetler'de başörtüsü kararı

    Milli Savunma Bakanlığı, yaptığı düzenlemeyle kadın subay ve astsubayların başörtüsü takmalarına ilişkin yasağı kaldırmıştı. Bu düzenlemenin Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) bilgisi dahilinde yapılıp yapılmadığı tartışılmıştı. Edinilen bilgiye göre, bu karar alınırken Karargâh’ın görüşü alınmadı. Askeri kaynaklar da "Yapılan düzenlemede Genelkurmay Başkanlığı’nın dahil olmadığını" vurgulamıştı.

    2- Akit’e başsağlığı telefonu açılması

    Orgeneral Hulusi Akar’ın, Akit Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni ve yazarı Hasan Karakaya’nın vefatının ardından Genelkurmay Başkanlığı adına taziye telefonu açtırması, Karakaya için "Haksızlığa karşı en zor zamanda konuşmasını bilmiş ve dik duruşundan asla taviz vermemiştir" ifadesinin kullanıldığı iddiası tepkiyle karşılanmıştı. Akit gazetesi ise söz konusu ifadeyi ‘sehven’ tırnak içinde yazdığını açıklamıştı. Karargâh, bu konunun da haksız yere gündeme getirildiği kanısındaydı. Bu eleştiriler “Genelkurmay en son Tarık Akan ve Mehmet Türker dahil toplumda kabul görmüş birçok ünlü simanın vefatında başsağlığı mesajlarını aile yakınlarına iletmiş ve üzüntülerini paylaşmıştır” şeklinde yanıtlamıştı.

    3- Cumhurbaşkanı ile yapılan ziyaretlere katılması

    Orgeneral Akar’ın, Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan’la katıldığı yurtdışı ziyaretlere ve buna ilişkin basına yansıyan görüntülere yönelik eleştiriler de rahatsızlığa yol açmıştı. Genelkurmay, bu eleştirileri de ‘maksatlı’ bulmaktaydı. Orgeneral Akar son 6 ay içinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’la sadece iki yurtdışı gezisine katıldı: 16-17 Kasım 2016 tarihlerinde Pakistan’a, 13-15 Şubat 2017 tarihlerinde ise Bahreyn, Suudi Arabistan ve Katar’a uçmuşlardı. Askeri kaynaklar, “Bu konu gerçek mecrasından uzaklaştırılıp, sadece Yenikapı mitingiyle yan yana getirilip eleştirilmekte. Genelkurmay Başkanı’nın devletin çıkarları için gerektiğinde Cumhurbaşkanı’yla resmi temaslarda bulunmaları son derece doğal ve gerekli” yorumunu yapmışlardı.

    4- ‘ABD’li Generalin ayağına gitti’ iddiası

    Orgeneral Akar’a, ABD Genelkurmay Başkanı Joseph Dunford’la İncirlik’te yaptığı görüşme sonrası, “Amerikalı generalin ayağına gitti” eleştirisi yapılmıştı. Bu eleştiriler de iki komutanın son dönemde yaptığı görüşmelerin yerleri anımsatılarak yanıtlanmıştı. Buna göre iki Genelkurmay Başkanı son 6 ay içinde Türkiye’de 5 defa buluşmuşlardı. Bunlardan 3’ü Ankara’da, 2’si İncirlik’te yapılmıştı. Üstelik görüşmelerin yerlerini Orgeneral Akar'ın belirlediği vurgulanmıştı. 16 Ekim 2016 tarihinde Washington’daki görüşme ise Türkiye’nin ABD Büyükelçiliği’nde yapılmıştı.

    5- ‘Çuvalcı Komutan’ın Sn. Akar’a madalya takması

    Orgeneral Akar’ın 2015 yılında ABD’den Pentagon’un Liyakat Lejyonu Madalyası’nı, ABD Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Raymond Odierno’nun vermesi yoğun eleştiri almıştı. Çünkü 4 Temmuz 2003 tarihinde Süleymaniye’de Türk askerinin başına çuval geçiren birliğin komutanı General Odierno’ydu. Karargâh’ın bu konudaki yanıtı ise aynı madalyanın başka komutanlar tarafından da alınmış olmasıydı.

    6- Kardak'a gezi ve kararlılık mesajı

    Orgeneral Akar ve kuvvet komutanlarının 29 Ocak’ta Ege Denizi’ndeki Kardak kayalıklarına gitmeleri de tartışılmıştı. CHP yönetimi bunu, “Turistik ziyaret” olarak niteledi. Askeri kaynaklar, “Bu ziyaret bazı art niyetli çevrelerce olumsuz şekilde yorumlandı, Orgeneral Akar üzerinden TSK yıpratılmaya çalışıldı. Önemli bir kararlılık mesajı veren olayın Yunanistan’ın ekmeğine yağ sürecek şekilde iç politika malzemesi yapılması düşündürücü” yorumu yapılmıştı.

    7- Darbeci Dişli ile ortak villa iddiası

    Genelkurmay Karargâhı’nı rahatsız eden “Orgeneral Akar’ın 15 Temmuz darbe girişiminin kilit ismi Mehmet Dişli ile ortak villa arsası satın aldıkları” iddiasını, CHP İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal gündeme taşımıştı. Genelkurmay Başkanlığı bu iddiayı kesin bir dille yalanlamıştı. Buna rağmen tartışmanın sürmesinden Karargâh rahatsızlık duymaktaydı.

    Hürriyet'ten "Karargâh Rahatsız" haberi için açıklama yapılmıştı

    Hürriyet Gazetesi Hande Fırat'ın TSK'ya yönelik Karargâh Rahatsız başlıklı haberiyle ilgili yazılı bir açıklama yayınlamıştı. Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan ile Genelkurmay Başkanlığı'nın 'Karargâh Rahatsız' başlıklı haberle ilgili yaptığı sert açıklamalara Hürriyet yanıt vermek zorunda kalmıştı. Hürriyet Erdoğan ve TSK'nın açıklamaları ardından haber için özür diledi. Hürriyet'ten yapılan açıklamada, 'Karargâh Rahatsız' başlığı için "Maksadı aşan editoryal bir hata" ifadeleri yer almıştı.

    Hürriyet'in açıklamasının detayları şunlardı:

    "Gazetemizin 25 Şubat 2017 tarihli nüshasının birinci sayfasında “Yedi Eleştiriye Yedi Yanıt” manşetiyle yayımlanan haberin tümü Genelkurmay Başkanlığı tarafından Ankara Temsilcimiz Hande Fırat'a, soruları üzerine yapılan kurumsal ‘bilgilendirme’ye dayandırılarak kaleme alınmıştır. Bu haberin iç sayfada aktarılışında yazı işleri tarafından “İddia ve eleştiriler 7 konuda yıpratıyor” başlığının üstünde kullanılan “Karargâh Rahatsız" ifadesi Genelkurmay Başkanlığı'nın ilgili açıklamasında da belirtildiği gibi, bilgilendirmede yer almamıştır. Hürriyet'in haberindeki “rahatsızlık” ifadesi, Genelkurmay Başkanı’nı hedef alan söz konusu iddia ve eleştirilerin yarattığı durumu açıklamak amacıyla kullanılmıştır. Ancak maalesef haberimiz yayımlandıktan sonra gördük ki bu ifade, Genelkurmay'da hükümete karşı bir rahatsızlık varmış şeklinde de anlaşılmaktadır. Oysa bu başlığa böyle bir anlam yüklenmesi aklımızın ucundan dahi geçmemiştir. Böyle bir kasıt kesinlikle söz konusu değildir. Kasıt bu olmamakla birlikte ‘karargâhta rahatsızlık’ başlığı maksadı aşan bir editoryal hata olarak görülebilir. Bunun için üzgünüz. Ordumuzun yıpratılması, iç siyasete çekilmeye çalışılması her Türk vatandaşının reddetmesi gereken bir durumdur. Ordumuzun seçimle işbaşına gelmiş sivil iradenin emrinde olması demokrasimiz için vazgeçilmez bir şarttır.

    Yeri gelmişken hatırlayalım: Gazeteciler.com'un yaklaşık 1.5 ay önce duyurduğu Hürriyet'teki değişim A Haber'de yayınlanan 'Canan Barlas ile Gündem' programında ele alınmıştı. Programda asıl dikkat çeken ise Hande Fırat'ın durumu olmaktaydı. 15 Temmuz darbe girişiminde Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı CNN Türk ekranlarına canlı bağlayarak darbenin başarısız olmasında etkili olan Hande Fırat, imzasını attığı 'Karargâh Rahatsız' haberi sebebiyle şimdi hedef tahtasıydı!? 15 Temmuz'da kahraman ilan edilen Hande Fırat'ı şimdi iktidara yakın bazı kalemlerin 'hain' ilan etmesi nasıl bir mantıktı? O isimlerden biri de Cemil Barlas'dı ve Hande Fırat'ın yaptığı işi bir kalemde silip Onun için şunları aktarmıştı: 'Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan 15 Temmuz akşamı 4 tane Televizyona bağlandı. İlk önce A Haber'e bağlandı fakat hat düşmeyince. O yüzden İlk CNN Türk'e bağlanmıştı. O akşam CNN Türk'te Hande Fırat vardı ve sanki kurtarıcı gibi hak etmedikleri bir kahraman gibi algılandı.. Asıl işin gerçeği şu; o gece Cumhurbaşkanı Hande Fırat'ı aradığı halde Hande Fırat'ın kabul etmeme lüksü var mıydı?'

    Hürriyet gazetesinin “Karargâh rahatsız” başlığına yönelik tepkiler haklıydı, ama oldukça abartılıydı, hatta sanki bir suçluluk psikolojini bastırma telaşıydı. Doğru mesele bir gazetecilik işi, başlık ya da haberin nasıl görüleceği meselesi sayılamazdı. Teknik bir hata, bir çalışanın kişisel kusuru ile sınırlı da olamazdı.

    "Mesele bir hafıza meselesidir. Bir kötü sicil meselesi, Türkiye'nin siyasi tarihine işlenen kötü anılar meselesidir. Aydın Doğan'ın ve kurmay ekibinin, ısrarla diri tutmaya çalıştığı bir anlayışı her fırsatta öne çıkarması, boşluk araması, fırsat kollaması, operasyonel güç olarak bekleyişte olması meselesidir" tespitlerinde de haklılık payı vardı. İyi de, 28 Şubat'ta Milli iradeye karşı Cuntacı Generalllerin ve dış güçlerin safında yer alan Süleyman Demirel'e, şimdilerde "demokrasi kahramanı" gibi sahip çıkan şu yandaş yazarlar, yoksa AKP'nin kuruluşuna ve iktidara taşınmasına zemin hazırladığı için mi bazı darbeleri dolaylı biçimde hayırlı ve yararlı saymaktaydı? Oysa 15 Temmuz'ların temeli 28 Şubat'ta atılmıştı.

    Ahmet Hakan'ın çarkları ve durumu kurtarma çabaları!

    "Hulusi Paşa! Neden susuyorsunuz? Konuşsanıza! Desenize: Hürriyet’teki haberin arkasında biz varız. O haberle biz, Genelkurmay’a yönelik haksız eleştirilere cevap verdik. Konuşsanıza Hulusi Paşa neden susuyorsunuz ki… Söylediklerimiz içinde tek bir harfle bile olsa Cumhurbaşkanı’na ya da hükümete yönelik bir sözümüz yok. Seçilmiş Cumhurbaşkanı’na ve hükümete laf etmek ne haddimize! Biz demokrasiye bağlıyız ve bunu kimseye sorgulatmayız! Biz ki FET֒cülerin darbe girişimini püskürtmüş, onların vaatlerini elimizin tersiyle itmiş askerleriz. Bizim rahatsızlığımız Cumhurbaşkanı’ndan, hükümetten değil, bizim rahatsızlığımız bize yönelik haksız eleştirilerden.

    Biz sadece Genelkurmay’a yönelik haksız eleştirilere cevap verdik. Bizim yaptığımız açıklamayı çarpıtmak kimseye bir şey kazandırmaz. Bizim üzerimizden Hürriyet’e yüklenmek, Hürriyet’e büyük haksızlıktır. Rahatsızlığımızın tek bir adresi var: Bize yönelik haksız eleştiriler yapanlar! Bize yapılacak en büyük hakaret bize potansiyel darbeci muamelesi yapmaktır.

    Hulusi Paşa! İşin doğrusunun bu olduğunu bildiğiniz halde... Neden susuyorsunuz? Konuşsanıza. Nedir sizi hakkı söylemekten alıkoyan? Nedir?"[1] diyerek önceleri horozlanan Ahmet Hakan ardından "Rahatsız kelimesi yanlış oldu" yazısıyla çark etmeye başlamıştı.

    "Doğrudur. Karargâh rahatsızdır. Cumhurbaşkanı’ndan mı rahatsızdır? Ne haddine! Başbakan’dan mı rahatsızdır? Tabii ki hayır! Hükümetten mi rahatsızdır? Yok böyle bir şey. Rahatsızlığın tek bir nedeni vardır: Genelkurmay’a yönelik haksız, mesnetsiz olarak yapılan ağır eleştiriler. Kim yapıyor bu haksız, mesnetsiz ağır eleştirileri? Hükümet karşıtı çevrelerdir. İşte Genelkurmay Başkanlığı, Hürriyet’e yaptığı açıklamada bu çevrelere cevap vermiştir. Hürriyet’in, bu açıklamayı haberleştirirken “Karargâh rahatsız” ifadesi kullanmasının maksadı bellidir. “Karargâh haksız eleştirilerden rahatsız” demek istemektedir. Ama keşke “Karargâh” ve “rahatsız” kelimelerinden oluşan bir cümleden kaçınılsaydı."

    Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan ise "karargâh rahatsız" haberini yapan Hürriyet'e çok sert çıkmıştı. Atılan başlık için "terbiyesizlik" ve "çirkinlik" ifadelerini kullanan Erdoğan'ın: "Herkes yerini ve konumunu bilecektir. Kendi içimizde birbirimize düşürmeye çalışıyorsa, bunun bedelini de ağır ödeyecektir." sözleri "acaba birtakım kuşkularını ve korkularını bastırmaya mı çalışıyor?" yorumlarına yol açmıştı.

    Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ile yaptığı görüşmenin içeriğini soran basın mensubunun sorusunu Erdoğan, şöyle yanıtlamıştı:

    "Öncelikle Genelkurmay Başkanımızla Beylerbeyi Sarayı'nda görüşmemiz oldu. Tabi birinci derecede malum El Bab operasyonunun tamamlanması sürecine yönelik yapılan bazı görüşmeler, çalışmalar var... Malum El Bab operasyonu tamamlandı. Ama bu tabi oradaki sürecin bitmesi anlamına değil, bizim buradaki hedefimiz Cerablus, Dabık, El Bab ondan sonra da tabi koalisyon güçleriyle, mutabık kalmamız halinde gerek Münbiç gerekse Rakka’ya yönelik atılacak olan adımlar var... Biz daha önce bunları uzaktan çok seyrettik, bedelleri ağır oldu. Artık hem masada hem arazide olacağız..."

    Oysa defalarca yazdık ve uyardık: Rakka macerası Silahlı Kuvvetlerimizi derin bir batağa çekmiş olacaktır. Daha önce Sn. Erdoğan da, “El Bab'da durulacağını, daha içerilere dalınmayacağını” açıklamıştı. Çünkü CENTCOM'un YPG tweetleri! ABD'nin niyetini ve hıyanetini ortaya koymaktaydı. ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı, bir kez daha YPG'li teröristlerin yer aldığı fotoğrafları paylaşmıştı. Türkiye'nin tepkilerine neden olan bu paylaşımlar, terör propagandası yapılıyor iddialarıyla eleştirilirken, fotoğraflardaki teröristlerin yaşlarının küçük olması dikkatlerden kaçmamıştı. Ortadoğu başta olmak üzere çok sayıda bölge ülkesinde ABD ordusunun birliklerine komuta eden CENTCOM'un attığı ilk tweet'te, "Kamuoyunun talebi üzerine Suriyeli DEAŞ karşıtı kadın savaşçıların daha fazla fotoğrafını yayınlıyoruz" yazılmıştı. Şimdi PKK ve YPG'ye açıkça destek çıkan bir ABD'ye güvenip Rakka'ya girmek, bir intihardan farksızdı!

    ABD'nin teröristlere ağır silahlar verdiği ortaya çıkmıştı

    ABD Merkez Kuvvetler Komutanı Joseph Vottel’in, Ayn el Arap ziyaretinde büyük bölümünü terör örgütü YPG’nin oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri’ne ağır silah sözü verdiği ortaya çıkmıştı. Suriye Demokratik Güçleri Sözcüsü, Vottel’in kendileri ile koordinasyon ve destek artışını ele aldığını açıklamış ve “Gelecek dönemde ağır silah sözü verildi” itirafında bulunmuşlardı.

    Tam bu sırada: Terör örgütü DEAŞ'a karşı yürütülen Doğal Kararlılık Operasyonu Birleşik Ortak Görev Gücü Komutanı Amerikalı Korgeneral Stephen Townsend, "terör örgütü PKK'nın Suriye uzantısı YPG’nin Türkiye’ye karşı bir tehdit oluşturmadığını, bunun tersine YPG’nin Türkiye ile iyi ilişkiler kurmaya çalıştığını" söyleyecek kadar küstahlaşmıştı. Evet, Amerika Türkiye'yi PYD özerkliğini tanımaya zorlamaktaydı.

    ABD Savunma Bakanlığı’nda (Pentagon) düzenlenen günlük basın toplantısına, Bağdat’tan telekonferans aracılığıyla katılan Townsend, konuya ilişkin soruya verdiği yanıtta "Suriye Demokratik Güçlerini gözlüyoruz ve birlikte operasyonlar yapıyoruz. Bunların yüzde 40’ını YPG’li Kürtler, yüzde 60’ını da Suriyeli Arap Koalisyonu oluşturuyor. YPG’li savaşçılara gelince ki, ben liderleri ile de konuştum, operasyonlarını izledim, bize sürekli olarak Türkiye’ye saldırmaya niyetleri olmadığının, Türkiye için tehdit oluşturmadıklarının güvencesini verdiler. Aslında, Türkiye ile iyi bir ilişki kurmayı istiyorlar. Ben onların Türkiye’ye karşı bir tehdit oluşturduklarına, ya da Kuzey Suriye’den Türkiye’ye karşı herhangi bir saldırıyı desteklediklerine ilişkin hiçbir kanıt görmedim" diyerek Türkiye'yi haksızlık yapmakla suçlamıştı.

    Türkiye Rakka batağına saplanırsa başımıza ne işler açılacaktı!?

    Başka bir soru üzerine, Rakka’yı DEAŞ'ın elinden geri almaya yönelik operasyonlara YPG’li savaşçıların da katılacağını belirten Townsend, "Gerçek şu ki, Rakka değişik etnik kökenler içeren bir bölge ve bunun içinde Kürtler de var. Kentin nüfus yapısının Kürtler, Türkmenler ya da operasyona katılan herhangi bir grup tarafından değiştirileceğini düşünmüyorum.. Ayrıca Türkler'in Rakka'nın kurtarılmasında nasıl rol oynayabilecekleri konusunda görüşmeler yapıyoruz; bu operasyona katılım sayılarının ne olabileceğini tartışıyoruz."diyerek sinsi ve Siyonist niyetlerini ve AKP iktidarının teslimiyetini açığa vurmuşlardı.

    Barzani bayrağını doğal karşılayanların PKK-PYD özerkliğine karşı çıkmaları şarlatanlıktı!

    Bir zamanlar: “Yaşasın Kürdistan, keşke Sayın Öcalan da aramızda olsaydı”diyen Barzani'nin, AKP kongresinde onur konuğu olarak çağrılmasından daha büyük bir skandal yaşanmış. Kürdistan bayrağının tarihte ilk kez Türkiye'nin başkentinde Ankara Esenboğa Havalimanı'nda göndere çekildiği ortaya çıkmıştı. IKBY Başkanı Mesut Barzani Türkiye ziyareti öncesinde basına “Bağımsızlığın” Kürtlerin doğal hakkı olduğunu söyleyip bu konunun Türkiye'yi ilgilendirmediğini hatırlatmıştı. Mesut Barzani 26-27 Şubat tarihlerinde Türkiye’ye yapacağı ziyaret öncesinde iyice küstahlaşmıştı. Barzani, bağımsızlık konusunda referanduma gitmenin Kürtlerin doğal hakkı olduğunu vurgulamıştı. Barzani, “Bağdat dışında Tahran ve Ankara’nın da bağımsız bir Kürdistan’a karşı olduğunun’ hatırlatılması üzerine ise “Bu bizimle Bağdat arasında bir konu. İran ve Türkiye ile bir ilgisi yok. Biz ve Irak aramızda uzlaşabilirsek, bunun Türkiye ile hiçbir ilgisi olamaz” ifadesini kullanmıştı. Bölgedeki resmi sınırların artık bir anlamı kalmadığını savunan Barzani, Suriyeli Kürtlerle ilgili soruyu ise, ‘nerede yaşarlarsa yaşasınlar Kürtlerin haklarını savundukları, ancak her bölgenin kendi gerçekleri ve dolayısıyla farklı çözümleri bulunduğu’ şeklinde yanıtlamıştı. Barzani, şu anda tutuklu bulunan HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ve diğer partili milletvekillerinin de serbest bırakılmasını söyleyerek uyarmıştı.

    Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, "Türk Ordusu, Fırat Kalkanı Harekâtı ile ABD'nin koridoruna, Kürt koridoru denilen ABD koridoruna girdi ve orada Türk Silahlı Kuvvetleri, bu hükümetin de (haklı ve başarılı) politikalarıyla PKK'yı, IŞİD'i ezen çok başarılı uygulamalara devam ediyor." diyerek AKP'ye arka çıkmıştı. PKK ve PYD ile mücadele konusunda Türk Ordusuna ve Hükümetine sonuna kadar güvendiğini dile getirenPerinçek'in, "Türk Silahlı Kuvvetleri'nin PKK'yı Türkiye'de etkisiz hale getirdiğini ve PKK'yı hendeklere gömdüğünü" söyleyip, ama Türk askerinin Rakka tuzağına çekilme girişimine hiç değinmemesi kafaları karıştırmıştı. Anlaşılan Siyonist odaklar sadece AKP'yi değil, tüm muhalefeti de hizaya sokmuşlardı.

    Ve hele Doğu Perinçek'in Mesut Barzani ile Başbakan Binali Yıldırım'ın görüşmeleri sırasında arka fonda Türk bayrağının yanı sıra Kürdistan bayrağının asılması konusunu:"Resmi görüşmelerde masaya ya da arkaya konulan bayraklar Türkiye'nin tanıdığı ve temsilcilik bulundurduğu devletlere ait oluyor. Dışişleri Bakanlığı sitesinde IKBY'nin bulunmuyor!" şeklinde yorumlayıp normal karşılaması ise, ulusalcı takımının gerçek ve gizli ayarını ortaya koymaktaydı.

    Bütün bu gelişmeler üzerine Hürriyet Gazetesinde Sedat Ergin'in genel yayın yönetmenliği görevinden alındığı yazılmıştı. İlk olarak Gazeteciler.com'dan Nuran Yıldız'ın duyurduğu haberde, Sedat Ergin'in görevden alınarak yerine Fikret Bila'nın atanacağı vurgulanmıştı. İddialar doğruysa Ergin, demokrasi tarihimize postmodern darbe olarak giren 28 Şubat'ın 20. yıl dönümünde koltuğundan olacaktı!? Yani Hürriyet'te beklenen değişim için düğmeye basılmıştı. İddialara göre Doğan Holding, savcılığın soruşturma başlatarak ifadeye çağırdığı isimlerden olan Genel Yayın Yönetmeni Sedat Ergin'i, görevinden almıştı..

    Fehmi Koru'nın tavrı enteresandı!

    Hürriyet'in "Karargâh Rahtsız" manşeti birçok kesimden tepki toplarken, gazeteci Fehmi Koru ise darbe imalı habere bir nevi arka çıkması bazılarını şaşırtmıştı. Fehmi Koru'nu bu tavrı sosyal medya kullanıcıları tarafından da büyük tepki almıştı. Fehmi Koru bu yazının ardından sosyal paylaşım sitesi twitter'dan yaptığı açıklama ile herkesi hayretler içinde bırakmıştı. Hürriyet Gazetesi'nin 'darbe imalı' manşetinden hayli memnun olan Koru, 'bu manşetin kendisini maziye götürdüğünü basının güçlü ve sesli olduğu günleri özlediğini' yazmıştı.Fehmi Koru'nun kulağına bir şeyler çalındığı açıktı. Acaba haber kaynağı Amerikalılar mıydı, yoksa yerli odaklar mıydı?

    Ankara Belediye Başkanı Melih Gökçek ikinci darbe iddiasında ısrarlıydı. Bu kez "FETÖ'nün senaryosu" diyerek daha ayrıntılı bilgiler aktarmıştı. Hatta darbenin saatini bile açıklamıştı!

    Melih Gökçek'ten arka arkaya gelen darbe iddiaları ürkütücü boyutlara ulaşmıştı. İddiasına göre FETÖ ikinci darbeyi planlamıştı. Önce liderlere suikastlerle işi halletmeye kalkışmışlar yoğun güvenlik önlemleri sebebiyle bunda başarılı olamayınca ikinci askeri darbeyi planlamışlardı. Melih Gökçek'in iddiasına göre FETÖ'cüler bu kez darbe için sabaha karşı 04-05 saatlerini uygun bulmuşlardı. Herkes en derin uykusundayken İstanbul ve Ankara'da 20 noktayı, diğer illerde 2-3 yeri ani baskınlarla ele geçirmeye çalışacaklardı. 100-200 kişilik askeri gruplarla yapılacak bu baskınlarda hedef kişiler de olay yerinde infaz edilip etkisiz bırakılacaktı!?

    İyi de, Melih Gökçek bu bilgilere nasıl ulaşmaktaydı? Kendisine MİT veya ülkenin diğer istihbarat birimleri haber taşıyorsa, devlet çarkı karışmıştı.. CIA ve MOSSAD gibi yabancı ajanlar bilgi veriyorsa, Gökçek kimin adamıydı? Ve asıl önemlisi, bu bilgileri devletin de bildiği ortadaysa, gerekli tedbirler niye alınmamaktaydı, bunca telaşın altında ne yatmaktaydı?

    İlhan İşbilen gibi AKP'de halâ FETÖ elemanı kaç milletvekili vardı?!

    FETÖ'nün İstanbul'da yakalanan firari savcıları Sadrettin Sarıkaya ve Adnan Çimen ile hâkim Dursun Ali Gündoğdu'nun örgütle tüm irtibatları açığa çıkmıştı. FETÖ'nün, bu 3 kişiye talimatları, köprü elemanlar üzerinden ilettiği anlaşılmıştı. İşte o irtibatlar: Sadrettin Sarıkaya ile telefon görüşmeleri olan Turan Uslu'nun Suat Yıldırım'la 21 görüşmesi saptanmıştı. Fetullah Gülen'in Edirne'de tanıştığı Suat Yıldırım, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi hocasıydı. Gülen Edirne'de imamken, o müftülük yapmaktaydı. Aynı evde kalmışlardı. Suat Yıldırım Örgütün en üst yapısı olan "Başyüceler Kurulu"ndaydı. Savcı Sarıkaya'nın da Engin Tuzcuoğlu'yla 78 arama ve mesaj kaydı saptanmıştı. Tuzcuoğlu'nun, EGM Hukuk Müşavirliği'nde çalışan, FETÖ'nün üst yargı yapılanmasındaki birinci adamı Osman Karakuş'la 95 telefon irtibatı vardı. Karakuş, Çimen ile Salih Gölcü üzerinden irtibat kuruyorlardı. Ayrıca Sarıkaya'nın 53 kez telefon irtibatı tespit edilen Halid Serdar Uçar'ın İstanbul'da yargı imamı olan avukat Ahmet Can'la 20 ayrı irtibatı saptanmıştı. Sarıkaya'nın Cafer Kaya'yla 85 ayrı telefon trafiği ortaya çıkmıştı. Kaya'nın irtibatlı olduğu Bahattin Karataş ise Serhat Koleji müdürü ve örgütün Van imamıydı. Sarıkaya, Gülen'in doktoru Kudret Ünal ile Osman Dinç üzerinden bağlantı kurmaktaydı. Sarıkaya'nın irtibatlı olduğu bir diğer isim Turan Uslu. Onun da Erzurum ve Balıkesir imamlığı yapmış, STV programcısı İbrahim Kocabıyık ile görüşmeleri ortaya çıkmıştı.

    İlhan İşbilen'le 88 telefon kaydı vardı!

    Uslu'nun, ayrıca gazeteciler Yazarlar Vakfı sözcüsü Cemal Uşşak ile 43, Fatih Üniversitesi mütevelli heyet başkanı ve İstanbul Bölge imamı Sadık Kesmeci ile 16, örgütün üst kurulunda görevli Mehmet Ali Büyükçelebi ile 75, eski milletvekili İlhan İşbilen ile 88 telefon irtibatı vardı. Sarıkaya'nın örgütle arasındaki önemli köprü isimlerden biri de Metin İşeri olmaktaydı. Sarıkaya ile İşeri arasında 24 kez görüşme ve mesaj kaydı bulunmataydı.

    15 Temmuz'un kara kutularına neden halâ ulaşılamamıştı?

    Fetullahçı Terör Örgütü'nün (FETÖ) darbe teşebbüsü sırasında Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan'a yönelik suikast girişimi ve iki polisin şehit edildiği saldırıya ilişkin davanın sanıklarından İsmail Yiğit, Marmaris'e Cumhurbaşkanı Erdoğan ayrıldıktan 3,5 saat sonra gittiklerini öne sürerek, "Bizden önce birileri Cumhurbaşkanımıza suikast girişiminde bulunmuş ve kendileri bu saldırıdan kıl payı kurtulmuş olabilir"iddiasında bulunmuşlardı. Bu iddianamede, 6 tanığın, kendilerinden daha önce birilerinin gelerek saldırıyı gerçekleştirdiği yönünde ifadeleri olduğunu öne süren İsmail Yiğit, "Biz Cumhurbaşkanı Marmaris'ten ayrıldıktan 3,5 saat sonra oraya gittik. Bizden önce birileri Cumhurbaşkanımıza suikast girişiminde bulunmuş ve kendileri bu saldırıdan kıl payı kurtulmuş olabilir. Hayatını kaybeden polisi de bu bizden önce gelen kişiler şehit etmiş olabilir" ifadeleri kafaları karıştırmıştı.

    Evet, 15 Temmuz’un pek çok yönü halâ karanlıktı.

    Başka bir iddiaya göre Adil Öksüz'le halâ irtibat halinde olan bir binbaşı vardı ve bu binbaşı ise halâ Genelkurmayda görev yapmaktaydı!? Türkiye Gazetesinden Nuri Elibol'un gündeme getirdiği iddiaya göre, Adil Öksüz ile irtibatı halen devam eden ve Onun hücresinde görev yapan bir kurmay binbaşı saptanmıştı. Bu kişinin halen Genelkurmay'da görev yapması ise kafalardaki soru işaretlerini artırmıştı.

    15 Temmuz’un karakutusu Devletin ve Hükümetin değil, Ergün Diler'in kasasındaymış!?

    Bu zata göre Hürriyet'in "Karargâh Rahatsız!" manşetinin atılması, hem Aydın Bey'in hem de Karargâh'ın ortak tavrı olmalıydı. Aksi imkânsızdı." Bu iddianın sahibi 15 Temmuz ile ilgili çok şeyi bilmediğimizi sık sık yazardı. Kim kimlerle yan yanaydı? Kim kiminle hangi konuşmaları yapmıştı? Kim hangi adımı atmak için öne çıkmıştı? Ve kimler sınır ötesi uçuş yapmıştı? Zira o geceden önce olanlar varmış! 15 Temmuz'a gidilirken bilmediklerimiz varmış! Bunların başında CIA'ya çalışan çok tanınmış bir isim bulunmaktaymış... Bu isim İstanbul'da bilinen bir adammış... Makamı ve gücü varmış... CIA tarafından yönetilen bir insanmış.. CIA'nın güvendiği ajanlardan sayılırmış... FETÖ'cü falan da sanılmasınmış... Ama ortak çalışıyorlarmış, arkada yöneten CIA'ymış... Bu isim patronunun yanına da CIA tarafından ayarlanmış, patronu da kriminal biriymiş, ama işadamı havasındaymış... Oysa hakkındaki dosyalar dağlar kadarmış! İşte bu CIA bağlantılı adam ABD eski Büyükelçisi Robert Pearson ile çok yakınmış. Yakın olduğu başka ABD'liler de bulunmaktaymış... Silah satışlarından PKK'ya kadar her şeyin içinde eli varmış... Ross Wilson ile de çok yakın dostlarmış. Özel ve güvenli mekânlarda sık sık bir araya gelip konuşurlarmış.. Bu isim Zekariya Öz ile Celal Kara'yı yurtdışına çıkarmış... Ayrıca İhsan KalkavanAkın İpek ve Mubariz Mansimov gibi isimlerle çok sıkı fıkıymış. İstanbul'un merkezinde oyun kurar, uygular ama kimse "Ne yapıyorsun" diye sormazmış... Darbenin kara kutusu rolündeki Adil Öksüz'le İstanbul'daki bu adam onlarca kez görüşme yapmışmış.. Bu iki isim defalarca Amerika'ya birlikte yolculuk yapmışmış. 15 Temmuz'un kara kutusu Adil Öksüz'ü koruyan da muhtemelen kaçıran da bu adammış... CIA eski direktörü George Tenet bu ismin arkadaşıymış... Ve birlikte garip yerlerde garip operasyonlar yapıyorlarmış. İzleri takip ettiğinizde inanamayacağınız noktalara ulaşılmaktaymış.. Ortodoks Kilisesi işin merkezinde bulunmaktaymış..

    "15 Temmuz'da 250 insanımız şehit olmuşlardı. Ülke uçurumun kenarından dönmüş durumdaydı. İşte o kalkışma'yı başlatan ekibin en önemli üyesi İstanbul'daydı!Ama sadece ben biliyordum! Türkiye Hande Fırat'ın yaptığı haberi tartışmaktaydı. Oysa benim dediğim adamı da medya yakinen tanımaktaydı. Ayrıca bu ekibin içinde bir deAKP’li vekil vardı. Öne çıkmayan sade bir vekil sayılırdı. Bu isim de 15 Temmuz'dan önce çok özel bir uçuş yapardı ve ne hikmetse Almanya'ya sıkça uğrardı!.."

    Acaba kimse sormaz mıydı: yahu senin bu bildiklerinin, devlet nasıl farkında olmazdı? Eğer farkında ise niye yakalayıp hesabını sormazdı? Yoksa 15 Temmuz'un perde arkası özellikle mi gizlenmeye çalışılmaktaydı? Ve asıl şu iddianın üzerinde durulmalıydı: Hürriyet'in, "Karargâh Rahatsız!" manşetini, Aydın Doğan'la Genel Kurmay ortaklaşa kararlaştırıp atmışlarsa, Sn. Erdoğan'ın ve yandaşların aşırı tedirginlik tepkileri, haklı bir endişeden mi kaynaklanmaktaydı?

    Oysa 15 Temmuz'un perde arkası halâ karanlıktı!

    Ve sonunda başlayan 15 Temmuz davalarıyla birçok gizemli nokta ortaya çıkmıştı. Sanıklar 15 Temmuz gecesini ve öncesini anlatıyorlardı. Henüz Genelkurmay cephesinde yaşananlara ilişkin iddianame hazırlanmasa da önemli bilgiler açıklanmıştı. Ta başından beri herkesin kafasına şu sorular takılmıştı: bu adamlar koca koca paşalar, albaylar, binbaşılar, yüzbaşılar bu kadar akılsız mıydı? Böyle darbe yapılmayacağını bilmeyecek kadar şaşkın mıydı? Elbette olamazlardı. İşte şimdi mahkemelerde verilen ifadelere bakınca, anlaşılıyor ki; evet CIA destekli FETÖ ekibi darbeyi planladı.. Asker ve sivil organize edilmiş ekiplerle sabaha karşı harekâtı başlatıp kilit yerleri ele geçirmeyi amaçlamışlardı. Cumhurbaşkanı’nı, Başbakan’ı, Genelkurmay Başkanı’nı, kuvvet komutanlarını derdest edip Akıncılar Üssü’ne taşıyacaklardı. Devlet çarkını ve karar mekanizmasını etkisiz kılacaklardı. FET֒cü polisler de bütün illerde emniyet teşkilatlarını kontrollerine alacak ve Özel harekâta hakim olacak, ağır silahlara el koyacaklardı.. Savaş uçakları zaten ellerinde bulunmaktaydı.. Böylece Fetullahçı olmayan ve darbeye karışmayan asker ve polisleri de etkisiz ve çaresiz bırakacaklardı..

    Ama devlet bu hain ve şeytani planın farkına çoktan varmıştı ve gerekli tedbirleri almıştı. Belki, iyi bir operasyonla bunların elebaşlarını yakalayıp bütün oyunları bozma imkânı da vardı. Acaba malum odaklar, Türkiye'nin aleyhine olacak bazı karanlık maceralara kolaylık sağlamak üzere birilerini kahramanlaştırmak için yeni bir senaryo mu hazırlamıştı?

    Çünkü deşifre oldukları, sabaha çıkamayacaklarını ve darbeye kalkışamayacaklarını anlayan bir grup FET֒cü telaşa mı kaptırılmıştı.. Kendilerini kurtarmak için erken doğuma ve iç savaşa mı kışkırtılmıştı? Boğaz Köprüsünü tıkamalarının, Kuleli öğrencileriyle Beylerbeyi’nde dehşet saçmalarının, insanları öldürmeyi göze almalarının, Meclisi bombalamalarının ve helikopterden halkın üzerine ateş açmalarının asıl amacı ne idi? soruları halâ yanıtsızdı.

    Binali Yıldırım'ın 15 Temmuz'la 16 Nisan benzetmesi bir ifşaat mıydı?

    Başbakan Yıldırım'ın "15 Temmuz Darbe Girişimi - Küresel Satranç" temalı Uluslararası Demokrasi Kongresi'nde yaptığı konuşmasının bir bölümünde 16 Nisan'da yapılacak olan referandumla ilgili: "16 Temmuz sabahı, nasıl karanlıktan aydınlığa uyandıysa bu ülke, bundan böyle 16 Nisan'la birlikte artık bir daha vesayetlerin, demokrasi dışı güçlerin heveslerinin, hayallerinin hayata geçmeyecek şekilde yok olduğu bir günü bu büyük ülkeye inşallah kazandıracağız" benzetmesinde bulunmuşlardı. Acaba Sn. Binali Yıldırım, aslında kazasız, kansız ve kavgasız bastırılma imkânı olan 15 Temmuz senaryolarının, 16 Nisan Başkanlık muammasına hazırlık kılıfı yapıldığını mı ifşa ve itiraf buyurmuşlardı?

    15 Temmuz Darbesini Perinçek dahi bilirken iktidar uykuda mıydı?

    Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek15 Temmuz darbe girişimine ilişkin olarak şu iddiayı gündeme taşımıştı. Perinçek; "Bu darbeyi de bir gün önceden Genel Başkan Yardımcımız Sayın Atilla Uğur gidip Yeni Şafak gazetesine bildirdi. ‘Önümüzdeki günlerde Fethullah Terör Örgütü’nün bir darbe girişimi vardır’ dedi. Ve aynı zamanda da hükümete bildirmelerini istedi" itirafında bulunmuşlardı. Hükümet temsilcileri ve Cumhurbaşkanı’nın darbe gecesi telefonlarını kapattıklarını iddia eden Perinçek, şunları aktarmıştı: "Onlara dolaylı yollardan ulaştık. Dik durun dedik. Bu darbe önlenecek dedik. Bu darbe Türk Ordusunun darbesi değildir" diye uyardık. AKP’li birçok yönetici bize ‘sahi mi, doğru mu’? şeklinde sorup şaşırmışlardı. Yani darbeden ve darbenin gidişatından bile haberleri olmamıştı. Darbeyi de bir gün önce Genel Başkan Yardımcımız Sayın Atilla Uğur gidip Yeni Şafak Gazetesi’ne bir gün önce anlattı. ‘Önümüzdeki günlerde Fethullah Terör Örgütü’nün bir darbe girişimi vardır’ diye uyardı. Ve aynı zamanda da hükümete bildirmelerini hatırlattı. Darbe gecesi de Hükümete ve Cumhurbaşkanı çevresine, ‘Dik durun, bu darbeyi Türk Ordusu ezecek’ diye bildiren Vatan Partisi’dir. Biz bunlarla kamuoyu önünde bir övünç çıkarmak istemiyorduk ama madem gündeme getirdiler bu hakikatleri söylemek zorundayız” şeklinde konuşmuşlardı.

    Yeni Şafak Ankara Haber Müdürünün tarihi itirafı!

    Yenişafak Gazetesi Ankara Haber Müdürü Hüseyin Likoğlu ise 15 Temmuz’la ilgili büyük itiraflarda bulunmuşlardı. Likoğlu yazısında "14 Temmuz günü darbenin kendilerine bildirildiğini" doğrulamıştı. Bu iddiayı ilk olarak Doğu Perinçek gündeme taşımıştı. Likoğlu yazısında şunları yazmıştı: “14 Temmuz günü telefonum çaldı. Telaşlı bir ses: ‘Hüseyin Bey filan yerdeyiz acil gelmen lazım’. Yukarda bahsettiğim ekip, herkesin yüzünde müthiş bir telaş: ‘Hüseyin Bey, bunlar darbeye girişecek. Bunun önüne geçmek artık imkânsız. Halkı bilinçlendirecek bir haber yapılmalı. Ancak halk durdurabilir bu hainleri’.”

    Bu cümlelerle 14 Temmuz’da kendilerine Perinçek ekibinin darbeyi haber verdiğini doğrulayan Hüseyin Likoğlu, 15 Temmuz’la ilgili “eniştemden öğrendim” tezini de çökertmiş olmaktaydı. Oysa Saray ve Hükümet, “eniştemden öğrendim” teorisiyle darbeden haberdar olmadıklarını ısrarla işliyorlardı. Ancak bilginin bir gün önceden Yenişafak’ın Ankara Haber Müdürü’ne kadar düştüğü Likoğlu’nun bu itirafıyla ortaya çıktığına göre artık bu 15 Temmuz’a “en azından” önceden kontrollü olarak yol verildiği kesinlik kazanmaktaydı! Ve zaten Alman Focus Dergisi de 2016 Temmuz’unun son haftası çıkan sayısında; İngiliz istihbaratının, Türk hükümetinin darbenin ilk yarım saatindeki maillerini ele geçirdiğini, maillerde “yarın temizlik başlatılsın, darbe Gülen’e yıkılsın!” talimatının olduğunu yazmıştı.[2]

    Şimdi şu soruların yanıtı aranmaktaydı:

    1. Doğu Perinçek Yenişafak’a bilgi verdiklerini neden 7 ay gizledikten sonra açıklamıştı?

    2. Aynı şekilde Yeni Şafak neden 7 ay boyunca Perinçek'in kendilerine haber verdiğini saklamıştı?

    3. Yandaş medyası aracılığıyla iktidarla gizemli bir ortaklığı olduğu anlaşılan Doğu Perinçek bu olayı neden şimdi gündeme taşımıştı? Sn. Erdoğan'la ve AKP iktidarıyla neyin pazarlığını yapmaktaydı?

    Oysa biz hain FETÖ kalkışmasının daha ilk günlerinde bu yöndeki kuşkularımızı Milli Çözüm Dergimizin sitesinde paylaşmış ve hemen ardından çıkardığımız "Bir Darbe Analizi ve Sistem Krizi" kitabımızda açıkça yazmış ve ilgilileri uyarmıştık.

    "Bir yalanı 40 kere tekrarlarsan gerçek sanılır" sözüne uygun olarak Batı kamuoyu İslam düşmanlığına ve "İslamcı terör" korkusuyla Müslümanlara yönelik 3. Dünya Savaşına hazırlanmakta ve bu yönde beyinleri yıkanmaktaydı.

    Araştırma kuruluşları IPSOS ve MORI’nin yaptığı ve Münih Güvenlik Konferansı 2017 raporunda yer alan bir çalışma vardı. Değişik ülkelerden insanlara “Sizce ülkenizdeki her yüz kişiden kaçı Müslüman?” sorusuna verilen cevaplar çarpıcıydı:

    Bakınız Fransa'da nüfusun yüzde 7,5’u Müslüman olmasına karşın soruya cevap veren çoğunluğun cevabı yüzde 31 bulunmaktaydı. Bu Fransız siyasetindeki İslamofobi eğilimlerine ışık tutmanın yanı sıra şunu da ortaya koymaktaydı: Bu sonucu değerlendiren bir siyasetçi, ‘Müslümanlar Fransa’yı ele geçiriyor, Hıristiyan Fransızların işlerini elinden alıyor” gibi faşist bir söylemle taraftar bulacaktı. Almanya’da nüfusun yüzde 5’i Müslüman ama çoğunluk yüzde 21 olduğuna inanmaktaydı. ABD’de bu oran yalnızca yüzde 1, ama çoğunluğa göre Amerikan halkının yüzde 17’si Müslümandı, gayet abartılı bir algı vardı. Yalnızca İslamofobinin değil, her türlü yabancı düşmanlığı ve ırkçılığın yükseldiği Polonya’da nüfusun binde birinden azı Müslüman olduğu halde, algı yüzde 7'yi aşmaktaydı.

    Evet, 3. Dünya Savaşı da, bunun uyduruk bahaneleri ve alt yapısı da hazırdı. İşte bu kirli savaşta Türkiye'yi Batı'nın safında savaştırmak isteyenlere asla fırsat tanınmamalıydı!

    1. Dünya Savaşında, Osmanlı'yı Balkanlar'da, Kafkaslar'da, Arabistan'daki cephelerde boğuşturan emperyalist ve Siyonist odaklar, nasıl içimizdeki Ermenileri silahlandırıp, kışkırtıp başta Van ve Erzurum olmak üzere sivil ve savunmasız Müslüman halkımıza karşı, korkunç katliamlar başlatmışlarsa; bugün de bizi Amerikan safında Suriye batağına sokmak isteyenlerin, hemen ardından açıkça destek çıktıkları ve çoğu Ermeni asıllı PKK Militanlarıyla, aynı saldırı ve katliamları yaptıracakları asla unutulmamalıydı!

    Bu arada medyaya yansıyan bir iddiaya göre Menbiç’in batısı ve güneybatısındaki köylerde Türkiye’nin desteklediği Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) ile ABD’nin destek verdiği ve omurgasını YPG'nin oluşturduğu Demokratik Suriye Güçleri (DSG) arasında çatışma çıkmıştı. Türkiye'nin top atışlarıyla ÖSO'ya destek verdiği konuşulmaktaydı. ÖSO'ya bağlı unsurların YPG'den ele geçirilen köylere girerek çektirdiği fotoğraflar sosyal medya hesaplarından paylaşılmıştı. DEAŞ'ın kısa süre önce boşalttığı Menbiç batısındaki bu köylere, bir diğer terör örgütü olan YPG'nin yerleştiği anlaşılmıştı.

    Daha da fenası Fransız haber ajansı AFP, Rus savaş uçaklarının Suriye'de ABD tarafından desteklenen grupları bombaladığını aktarmıştı. Haberini ABD'li bir komutana dayandıran ajans, bombardımanın "yanlışlıkla yapıldığı" bilgisini de paylaşmıştı. Haberde"ABD'nin desteklediği gruplar" derken hangi gruplardan bahsedildiği açıklanmadı. Ancak ABD'nin şu anda Suriye'de en çok destek verdiği ve "kara gücü" olarak gördüğü grubun PYD-PKK olduğu bilinip durmaktaydı. Sanki asıl Türkiye'nin başına bela olacak Suriye merkezli bir savaş hazırlığı yapılmaktydı!

    Ve tabi haklı olarak kafamıza şu sorular takılmaktaydı: Bunca karmaşık gelişmeler ve karanlık girişimler arasında, ille de ve alelacele Türkiye’ye Başkanlık Sisteminin dayatılması ne amaçlıydı? Bizim kuşkumuz ve kaygımız; Meclisi ve muhalefeti devre dışı bırakarak, bütün yetkileri elinde toplamış bir Başkanın kararıyla, ABD ve AB’nin dayatmasıyla ve tabi normalleşme anlaşması imzaladığı İsrail’in Siyonist hesapları doğrultusunda, Türkiye Suriye savaşına saplatılmaya mı çalışılmaktaydı? ABD, 1 Mart Tezkeresi’nin TBMM’de reddedilmesiyle oluşan kuyruk acısının intikamı için mi Başkanlık Sistemine karşı çıkmayarak dolaylı destek sağlamaktaydı?

     

     


    [1] Ahmet Hakan, 28.02.2017, Hürriyet

    [2] http://romanyahaber.com/2016/07/24/focus-dergisi-ingilizler-ipucu-yakaladi-dedi/





















    Bu Haber 534 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS